Monday, October 06, 2008

‘Küresel’ ve ‘Sistemik’ Krizde Gezintiler

Genelde piyasa ekonomisine toz kondurmayan ‘The Economist’ de “kötümserlere” katıldı; diyor ki “ABD Kongresi’nde ne olursa olsun kriz şimdi artık küreseldir”. Haklı, ABD’de cuma günü “kurtarma paketi” meclisten geçti, borsanın kılı kıpırdamadı.

ABD’nin en etkili dış politika “Think-Thank”ı, Council on Foreign Relations’un bünyesindeki Centre for Geoeconomic Studies’den Brad Setser de 2 Ekim tarihli blogunda “Sistemik bir mali kriz, yalnızca bir kurumu değil ‘sistemi’ etkileyen krizdir. Bana göre ABD, belki de AB böyle bir krizle karşı karşıya” diyordu. The Economist daha kesin konuşuyor: “Kriz iki yönde yayılıyor, Atlantik’i geçerek Avrupa’ya, mali piyasalardan reel ekonomiye.” Diğer bir deyişle kriz iki anlamda “sistemik”, hem tüm mali sistemi etkiliyor, hem de tüm ekonomik sistemi. Ancak bir ekleme daha yapmak gerekiyor: Kriz,‘yükselen piyasaları’ da etkisi altına almaya başladı. YP’lere yönelik 5.2 milyar dolarlık bir fonu yöneten Claudio Brocado’ya göre “ruh hali çok kötüleşti, riskten kaçış çok belirgin biçimde arttı”. (Bloomberg, 02/10/08)

Resesyon küreselleşiyor

Dünya ekonomisinde en önemli sorun, ilk bakışta kredi piyasasındaki sıkışıklık. Bankalar ne birbirlerine ne reel ekonomiye kredi açmak istiyorlar. Ancak hem sorunun kökleri derinlerde, hem de kredi sıkışıklığıyla sınırlı değil. Birincisi bizzat bu kredi sıkışıklığına yol açan sorunlar reel ekonomiden (kapasite fazlası/talep yetersizliği) kaynaklanıyor. İkincisi, daha önce de vurguladığımız gibi kredi sıkışıklığı reel ekonomiyi etkileyerek çözülmesi son derecede zor bir ‘fasit daire’ oluşturmaya başlıyor.

Geçen perşembe günü, ABD bankalarını kurtarma paketi 700 milyar dolardan 850 milyara genişletilerek Kongre’den geçtiğinde, piyasaların bu iyi habere değil de reel ekonomiden gelen kötü haberlere bakarak gerilemeye devam etmesi, bize bu ‘fasit dairenin’ kapanmak üzere olduğunu gösteriyor. Diğer bir deyişle, kredi sıkışıklığı reel ekonomiyi etkileyerek resesyon eğilimlerini güçlendirdikten sonra, şimdi de ABD ve dünyada hızla ilerleyen resesyon eğilimleri, mali piyasaları etkileyerek kredi/borç krizini daha da derinleştiriyorlar.

Perşembe günü piyasaları etkileyen en önemi iki haber, ABD’de, geçen hafta işini kaybeden işçilerin sayısının yedi yılın en yüksek düzeyine, ağustosta da fabrika siparişlerinin, geçen iki yılın en düşük düzeyine ulaştığına ilişkindi. (Washington Post 02/11.08)

Cuma günü Fransız basını ülkenin resesyona girdiğine ilişkin yorumlarla doluydu. Finans gazetesi Les Echos, INSEE’nin (Devlet İstatistik Enstitüsü) Fransız ekonomisinin, II. üç aylık dönemde % 0.2 gerilediğine, III. üç aylık dönemde de % 0.1 gerileyeceğine, işsizliğin büyük ölçüde artmasının beklendiğine ilişkin yorumlarını aktarıyordu. Le Monde veLiberation, hükümetin ve INSEE’nin resesyon sözcüğünü kullanmamaktaki inatlarıyla dalga geçiyorlardı. İngiltere’de sanayi üretimi geriliyor, ekonominin en büyük parçası hizmet sektörü daha da hızla geriliyor, tüketim hızla düşüyordu, ev fiyatları da... (The Guardian 02/10/08). Bloomberg de Avrupa Komisyonu’nun ve İngiltere’nin en büyük sanayi işadamları derneği CBI’nin öngörülerinin, ülkenin temmuz ayında resesyona girdiğini gösterdiğini aktarıyordu (03/10/08). Business Week’e göre Almanya’daki yeni işten çıkarmaların ve ihracat talebindeki gerilemelerin gösterdiği gibi, Dublin’den Dusseldorf’a kadar AB’de resesyon belirtileri artıyordu.

AB’de çatlak

Mali kriz ve ekonomik resesyon ister istemez, “AB süreci bir resesyona dayanabilir mi” sorusunu yine gündeme getirdi. Le Monde’un cuma günkü “Herkes başının çaresine baksın” başlığına da bakınca bu soruya olumlu bir cevap vermenin giderek zorlaştığı söylenebilir. Le Monde yorumunda, AB içinde bir tarafta Fransa, Benelüks ülkeleri ve özel Alman bankaları, diğer tarafta da Almanya ve İrlanda olmak üzere bir saflaşmanın oluştuğunu aktarıyordu. Fransa Devlet Başkanı Sarkozy, Hollanda’nın “her üye ülke milli gelirinin % 3’ünü ayırsın (yaklaşık 300 milyar Avro yapıyor) bir kurtarma fonu oluşturalım” önerisine sahiplenmiş ve bunu Almanlara aktarmış, Der Spiegel’in aktardığına bakılırsa, Alman maliye bakanından, sekiz dakikada bir “Nein” cevabı almış. Şansölye Merkel, “Bu parayla hangi ülkenin hangi şirketi nasıl kurtarılacak soruları gündeme gelince çok daha büyük bir krizle karşılaşacağız” diyormuş. Le Monde’a göre, Sarkozy ve çevresi Merkel’in bu tutumunun arkasında seçim kaygılarının yattığına inanıyor.

Aslında kriz İrlanda’nın diğer AB ülkelerine sormadan, en büyük altı bankasının 400 milyar Avro’ya, GSMH’nin iki katına ulaşan mevduatlarını iki yıllığına garanti altına aldığını açıklamasıyla başladı. İngiliz başbakanı haberi radyodan duymuş, çok sinirlenmiş. Diğer taraftan, Avrupa’dan İrlanda’ya, kimi ülkelerin bankalarının içinin boşalması pahasına, sermaye akmaya başlaması, bir taraftan AB mali sistemini daha da kırılganlaştırırken diğer taraftan sermayenin kendi ekonomisini korumaya alan devletleri tercih etmeye başladığını gösteriyordu. Perşembe günü İspanya’nın mevduat garanti limitlerini arttırmaya yönelik çağrısı, Yunanistan’ın İrlanda’nın yolundan gideceğini açıklaması (The Times, 02/11/08), hafta sonu yapılan zirve, üye ülkelerin ulusal çözümlere yöneldiklerini, AB süreci üzerindeki basıncın da artmaya devam edeceğini gösteriyordu.

Yükselen piyasalar üzerindeki basınç da artıyor

Morgan Stanley ekonomistlerinden Stephen Jey ve Spyros Andreopoulos, dünya ekonomisinin yavaşlama dönemlerinde“yükselen piyasalara” (YP) yönelik sermaye hareketlerinin de yavaşladığına dikkat çekiyorlar. (Global Economic Forum,23/09/08)

International Institute of Finance (IFF) verileri 2005-2008 döneminde yükselen piyasalara yönelik sermaye akışının %57’sini borç hareketlerinin oluşturduğunu gösteriyormuş. Dolayısıyla, Jey ve Andreopoulos, merkez ülkelerdeki kredi krizinin etkilerinin de YP üzerinde gittikçe daha çok hissedileceğini düşünüyor, 2006’da 850 milyar dolardan 2007’de 750 milyar dolara gerileyen bu hareketlerin 2009’da 500 milyar dolara kadar düşeceğine inanıyorlar.

Geçen üç aylık dönemde altın hariç temel emtiaların fiyatları ortalama % 50’lik bir gerilemeyle son 7 yılın en büyük üç aylık düşüşü yaşamış (Financial Times 29/09/08) olması, dünya ekonomisindeki yavaşlamanın birçok ülkenin ihracat pazarlarını şiddetle etkilemeye başladığını gösteriyor. Bloomberg geçen hafta bir yorumunda, liborun (banklar arası piyasanın faizleri), dolayısıyla YP’nin almayı umdukları kredilerin maliyetlerinin görülmemiş bir hızla artmakta, diğer bir yorumunda da YP’nin bonolarının, hisse senetlerinin ve dövizlerinin fiyatlarının hızla düşmekte olduğunu aktarıyordu (02/10). Bu koşullarda, gelişmekte olan ülkelerde yeni bir borç krizinin mayalanmakta olduğu söylenebilir.

Tüm bu tartışmaların içinde, örneğin Bank of International Settlement’in haziran raporunda, Türkiye’nin cari açığıyla, dış borçlarıyla birlikte, en kırılgan birkaç ülkeden biri olarak anılmasıysa, AKP hükümetinin, “krizden yararlanmak”, “sığınak olmak” iddialarının birer fanteziden öteye geçmeyeceğini düşündürüyor.

3 comments:

Can said...

Türkiye'nin krizin dışında kalacağı ya da bundan muaf olacağını düşünmek zaten en kibar tabiri ile "avanaklık" olur... Beni meraklandığım (ya da endişelendiren) dünya'nın bu krizden çıkacağı zaman oluşacak tablo. Ölçekleri itibari ile büyük riskler almak zorunda kalmayan dev firmalar (finans ya da reel sektör kuruluşları) bu dönemden daha da büyüyerek çıkacaklar. Her sektörde ya da her piyasada küçük oyuncuların büyümesi daha da zorlaşacak. Rekabet azalacak bence daha kötüsü verimlilik de azalacak. Piyasa mekanizması gördüğüm kadarı ile verimsizi, hesapsız riskler alanı elimine etmek adına verimsiz ve aşırı muhafazakar büyükleri daha da büyütür hale getiriyor. Krizi ne zamanda, nasıl atlatırız bilmiyorum ama bu toz duman kalktığında piyasaların mevcut ekonomik sorunlara daha farklı çözümler üretmesi gerekiyor bence....

Engin Kurtay said...

Bence krizi atlatmak için tek çözüm, isteyene istediği kadar para vermek ! ATM'ler buna göre ayarlanmalı ve gece gündüz içlerine para doldurulmalı, her isteyen de karta falan gerek olmadan istediği kadar para çekebilmeli.

Böyle yapınca, tüketim pompalanmış olacak, tüketim de üretimi pompalayacak.

Ama tabii bu sınırsız para çekme hakkı tüketicilere verilmeli. Hani o işi gücü olmayan, bütün zamanlarını alışveriş merkezlerinde geçiren süslü hatunlar var ya, onlar yararlanacak bu proceden. Cumartesi dahil her gün 8-10 saat çalışan ve alışverişe zaman bulamayan ücretli köleler değil. "Orta sınıf" da olabilir, onlar ofiste bilgisayar başında çalışıyorlar, iş saatlerinde internetten alışveriş yapabilirler. Ama kol emeğiyle çalışanlara bu kıyağı yapmaya gerek yok.

Yıllar önce Gazete'de Ismail Gülgeç'in bir karikatürü vardı, hala aklımdadır, harika bir çizimdi:

Koyun işçi ayaklarından bağlanmış yerde yatıyor, başında duran koca göbekli koca burunlu kıllı patron, elinde bir bıçak var, "Koyun işçi, ekonominin düzelmesi için seni keseceğim" diyor.

Koyuncuk da korkulu bakışlarıyla "yapma ya Patron, beni kesince ekonomi nasıl düzelecek)" diye soruyor.

- seni keseceğim,
- sonna ?
- etini pişireceğim
- sonna ?
- yiyeceğim.
- sonna ? sonnasını ben sööleyim, yediğin etler bok olarak çıkacak, kesecek başka koyun kalmadığı için de boku yiyeceksin !

Kapitalizmi bir karikatür ancak bu kadar iyi özetleyebilir. İsmail Gülgeç büyük adam !

Engin Kurtay said...

Seans kapanırken çıngırak çalıyorlar ve kadınlı erkekli bir grup hıyar alkış tutuyor (her gün böyle yapıyorlar) - 09 Ekim 2008

DOW INDUSTRIAL: 8579 (-678 puan)

Yukarıda yazmıştım ya, artık her isteyene para vereceklermiş.

16. Yuzyıl Ispanya'sı da böyle batmıştı. Yeni Dünya'dan altın getirdikçe daha bi batıyorlardı. Ispanya'nın yerine yeni üretim biçimi ve üretim ilişkilerinin yükseldiği toplumlar, Hollanda ve Ingiltere'nin egemenliği başlamıştı.

Marx okumalı artık herkes. İlkokuldan başlayarak.