Monday, December 05, 2016

Bir trajedinin sonuna doğru

Trajedi diyorum çünkü maddi koşullara (doğaya, “tanrılara”) karşı, tam bir kendini beğenmişlikle başladı. O zaman, Suriye’de rejim değişikliği projesinin büyük can, mal kaybına, yıkıma yol açacak, sonu belirsiz bir macera olacağını savunduk.
(...)

Bir Yunan trajedisinin sonunda tanrılar “kötüleri” cezalandır. Ancak karşımızdaki akan kana, ihanete; kötü, deli, saf kurban gibi karakterlerin bolluğuna bakınca, kötülerin batarken yanlarında iyileri de sürükledikleri bir Jacobean trajediye benziyor...

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, December 01, 2016

Her tarafı dökülüyor

Türkiye’ye dışarıdan bakan bir gözlemci (yatırımcı ya da diplomat olabilir) ekonomide, siyasette, dış politikada yaşananlara ilişkin “her tarafı dökülüyor” demekten kendini alamaz. Zaten salı günü de Financial Times’da yazan bir fon yöneticisi, Türkiye’nin risk primlerinin daha da artması gerektiğini savunuyordu.

Modelin sonu 
Dışardan borç al, tüketimi besle, ekonomiyi büyüt” modeli artık bitti. Son beş yılda ekonominin prodüktivite artış oranının sıfırda süründüğüne işaret eden DaronAcemoğlu, bu yıl büyümenin yüzde 1 dolayında kalacağını düşünüyor. Dış kaynakla tüketimi körüklemeye devam etmek de olanaklı görünmüyor. Özel sektör net borcu 200 milyar doların üstünde seyrediyor. Borcu çevirme oranıysa yüzde 160 dolayında; 100 dolarlık borcu ödeyebilmek için 160 dolar borçlanmak ya da dolar bulmak gerekiyor (Financial Times).

(...)

Monday, November 28, 2016

‘Birine diktatör mü diyorlar!..’

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Trump’ı savunmaya karar vermiş. “Bunlar birilerine diktatör mü diyor, orada tam tersini düşünüyorum. Bizim ecdadımız da böyle düşünüyordu. ABD’de seçimi Trump kazandı. Trump’a diktatör demeye başladılar… Hani, demokrasi sandık değil mi? Sandıktan çıkan neticeye niye saygıduymuyorsunuz”... “Birine diktatör mü diyorlar, o zaman tersini düşünmelisiniz, o insan iyidir, çünkü o onların çıkarlarına karşı hareket ediyordur”. 

Ecdadımız” kısmına bir anlam veremedim. “Demokrasi sandık değil mi” sorusuna da kısaca “Hayır değil, onun adı genel seçimler. Demokrasi kavramı biraz daha farklı” cevabı verilebilir. Hatta, oyların çoğunluğunu Clinton’ın aldığını da anımsatabiliriz. “Diktatör mü diyorlar o zaman tam tersini düşüneceksiniz, o iyi insandır” uyarısıysa hepten kafamı karıştırdı. FrankoPinochet, Hitler... Hepsi diktatör olarak tanımlanıyor. Şimdi bunlara, iyi insanlardı mı diyeceğiz? Karışık işler...

Belli ki bu “diktatör” kavramını hakkıyla kullanabilmek için bazı somut ölçütler gerekiyor. 

Yazının devamını okumak için tıklayınız

Thursday, November 24, 2016

Sosyal medya, video oyunları, ‘katiller kuşağı’

ABD seçimlerini, Noel için hızla piyasaya sürülen yeni video oyunlarını, Xbox, Play Station platformlarının yeni modellerini izlerken aklıma Walter Benjamin ve dostum Hakan Kara geldi. 

“Bugün önemli olan üretici güçlerin gelişmesini hızlandırmak değildir. Durdurmak ve gelişmenin yönünü gözden geçirmek gerekir” gibisinden bir aforizmayı Walter Benjamin’in bir yazısında okumuştum. Gerçekten de, özellikle, kapitalizmin krizinin basıncıyla, teknoloji aldı başını gidiyor. Bu hıza uyum sağlamakta büyük zorluk çekiyoruz. Bu uyumsuzluk insanlığın geleceğini tehdit edecek düzeye ulaşıyor. 

Hakan dostumu da, ABD seçimlerinden sonra teknoloji, internet, habercilik gibi onun uzmanlık alanına giren gelişmeleri izlerken düşündüm: “Dışarda olsaydı mutlakaeleştirel bir şeyler yazardı”... 

(...)

Yazının devamını okumak içn tıklayınız

Monday, November 21, 2016

Kapitalizmin ‘ruhu’ yine değişiyor

Kapitalizmin “ruhu” sanırım yine değişiyor. Brexit, Trump, popülist dalga bu değişimin öncü sarsıntıları.

Kapitalizmin üç ‘ruhu’ 
Boltanski ve Chiapello’ya göre (Le Nouvel esprit du capitalisme -1999) sınırsız sermaye birikimi gereksinimi dürtüsüyle hareket eden, ahlak kaygısından yoksun bir sistem olarak kapitalizmin işleyebilmesi için gerekli insan kitlesi (ki çoğunun sistemden pay alma şansı son derecede sınırlıdır) salt maddi teşviklerle, baskıyla harekete geçirilemez. Bireyin kişisel çıkarıyla, toplumun çıkarını bağdaştırabilmesi için, bu ikisi arasında ahlaken doğru, inanılır bir bağ kurulabilmelidir. Kapitalizmin “ruhu” işte bu bağın belli bir dönemde aldığı biçime ilişkindir 

Tarih boyunca bu “ruhu”un üç farklı biçimini görebiliyoruz.  (...)


Thursday, November 17, 2016

Kriz, Trump ve savaş

Trump gerçekten korkutucu ama, “beyaz işçi sınıfının reaksiyoner” eğilimlerinin temsilcisi olduğu için değil. İşçi sınıfının düzene öfkesi başka biçimler de alabilir. Esas korkutucu olan, egemen sınıfın temsilcisi seçkinlerin, Amerikan kapitalizminin, gereksinimlerine uygun ve kullanılabilir olduğunu düşündükleri için Trump’ı (FBI’ın seçim sürecine müdahil olmasının da gösterdiği gibi) desteklemeye başlamış olmaları! Kapitalizmin krizinden kaynaklanan bu tercihin mantıksal uzantısında bir “Büyük Savaş” olasılığı yatıyor.

Genişleme eğilimi 
Kapitalizmin krizi kâr oranlarının düşme (gereken hızda artı değer üretememe) eğiliminden kaynaklanır. Kriz kendini piyasa düzeyinde aşırı birikim/kapasite fazlası ve eksik tüketim/talep yetersizliği, günlük yaşamda işsizlik, yoksullaşma, giderek artan borçlanma olarak gösterir. 

(...)

Monday, November 14, 2016

Şimdi de Trump paniği

Obama seçildiğinde “Irkçılık sonrası dönem geçildi” diyorlardı. “Olacak iş değil” dedik. Şimdi de “eyvah her şey değişecek” paniği var. Değişim çoktan başladı; Trump, ürünlerinden yalnızca biri.

Küreselleşmeler hep çöker... 
İngiltere hegemonyası altında yaşanan küreselleşme 1930’larda bir mali kriz, korumacılık, liberalizm gerilerken güçlenen devlet kapitalizmi, milliyetçilik, ırkçılık, faşizm, devrimler ve savaşlarla çöktü. ABD hegemonyası altında gelişen küreselleşme de benzer bir süreci izliyor.

(...)

Thursday, November 10, 2016

Başkan Trump!

ABD başkanlık seçimlerini Trump kazandı. Şimdi olası gelişmeleri düşünürken iki etkeni birlikte göz önüne almak gerekiyor. Birincisi sağ popülizm olarak yükselen büyük “reaksiyon” dalgası! İkincisi de, ABD’nin siyasi iktidar- devlet yapısı.

Birinci etkeni, Cumhuriyetçi Parti’nin geleneksel muhafazakâr kesimin tepkisinden hareketle düşünmeye başlayabiliriz. Burada bize, Prof. Mark Lilla’nın ShipwreckedMind (Eylül 2016 - Karaya oturmuş akıl) başlıklı çalışması yardımcı olabilir. 
(...)

yazının devamını okumak için tıklayınız

Monday, November 07, 2016

Frenleri patladı

Siyasal İslamın AKP rejiminin frenleri 15 Temmuz’da patladı; artık ülkeyi hızla bir kaosa doğru sürüklüyor.
Karanlık bilanço 
Ekonomi, 2015’in son çeyreğinden bu yana yavaşlıyor. Kredi notu çöp düzeyine düştü. 
(...)

Siyasetin resmi çok daha karanlık: Bir askeri darbe girişimi yaşandı 200’den fazla insan öldü, Meclis bombalandı ama hâlâ birçok kritik soru cevabını aramaya devam ediyor. 

(...)

Tüm bunlar olurken, toplumun geri kalanında bir direnme çabası, yol arayışı şekillenirken, ana muhalefet partisinde garip bir şaşkınlık, kararsızlık görüyoruz. 

Friday, November 04, 2016

HDP Eş Başkanları Demirtaş,Yüksekdağ'la birlikte 12 vekil gözaltında alınması üzerine bir anımsatma

Nisan 2013 tarihli "İki [G]erçek" başlıklı yazımdan bir not...


"Kürt Sorunu bir çözüm sürecine girilmiştir: “Görüşmelerin” başlamış, “silahların” susmuş gibi görünmesi umut vericidir. Ancak bu gerçekliğin, bir istikrar, bütünsellik görüntüsü kazanmakta zorlanıyor olması, “bastırılması” zor bir Gerçeğin varlığına işaret ediyor.

-->
Bu Gerçek iki farklı “yerden” kendini göstermeye/dayatmaya başladı. Bir tarafta, geçmişte bu “sürece” destek verme eğiliminde olan bir kesim “Türk kimliğini”, “üniter devlet” kavramını vurgulamaya başlıyor (Ortaylı, Alatlı, İnalcık gibi isimlerin imzaladıkları açıklama. Taha Akyol’un kaygıları...). Diğer tarafta, İsmail Beşikçi’nin dile getirdiği kaygılara ek olarak, Bejan Matur’un Spiegel’de yayımlanan yazısı büyük tepki çekiyor.
Bir taraf sorunu, post-modern bir yaklaşımla bireysel ve kültürel boyutuna indirgiyor (“yalnızca  bedenler/birey ve dil/kültür vardır”). Tam bu söylem egemen olur gibi görünürken Beşikçi ve Matur  hatırlatıyorlar: “ama coğrafya da vardır”.
Bu yaklaşımların ikisi de, “ulusal sorunun”, özünde, toprak (kaynak), mülkiyet, sınıf iktidarı sorunu olduğu Gerçeği’nin dışavurumudur. “Kürt sorunu”, toprak, su, enerji ve bölgesel güç/iktidar dağılımları açısından çok önemli bir coğrafyada, bu kaynakların edinim, kullanım, bölüşüm süreçleri üzerinde yaşanıyor. Bu Gerçek, kapitalizmin özellikle kriz dönemi koşullarında, ulusal sorunun istikrar kazanabilecek bir “çözümünün” olmadığını söylüyor.
Ama, çözmeye ısrarla çalışmaktan başka bir seçenek de yok. Beckett’in “Adlandırılamayan” başlıklı yapıtının sonundaki gibi: “...devam etmelisin, devam edemem, devam edeceğim”. Devam etmenin yolu sanırım, mülkiyet,  bölüşüm ve sınıf iktidarı sorununu da çözmeye çalışmaktan geçiyor."


Thursday, November 03, 2016

Birleşelim, karanlığa teslim olmayalım

Siyasal İslamın AKP rejimi nihayet Cumhuriyet gazetesine de yöneticilerini, yazarlarını tutuklayarak, doğrudan saldırdı. Hem de ne gerekçeyle: “FETÖ/PDY ve PKK/KCK terör örgütlerine üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek” ve “Vakıf seçimlerinde usulsüzlük yapmak”. Celal Başlangıç’ın deyimiyle elmalarla armutlar ve çilek. 

Bu, zavallı fantezi aslında hangi ağrıya pansuman olmayı amaçlıyor? Bu sorunun cevabı, fantezinin bileşenlerinde (“FETÖ/ PDY ve PKK/KCK ve Vakıf)var: AKP’nin restorasyon projesi içeride ve dışarıda gelip dayandığı sınırları aşamıyor. Cumhuriyet gazetesine yönelik saldırı işte bu sıkışmanın bir dışavurumudur.

(...)

Bu üç sınır AKP rejiminin, ne kadar şiddet kullanırsa kullansın, artık asla istikrar kazanamayacağını gösteriyor.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, October 31, 2016

Rant ve hayat

Geçenlerde Çevre ve Şehircilik Bakanı Mehmet Özhaseki şiir gibi laf etti: “Arkadaş... rant olmadan hayat olmaz.” Ne de olsa, şiirsel olan, bilinç dışındanbilince sızanların dilin içinde ifadesi (Kristeva) değil mi?

‘Hayat’ ama hangisi vekimin için? 
Özhaseki “hayat olmaz” derken sanırım, biyolojik - zoolojik değil, toplumsal bir oluşu kastediyor ama kimi göçebe topluluklar, Amazon ormanlarında yaşayan kimi tarım hayvancılık öncesi kabile yapılarında “hayat” rant olmadan da var olabilmektedir. 
Besbelli ki Bakan’ın aklındaki genel olarak toplumsal hayat değil, belli bir “toplumsal hayat”tır. Bakanın kastettiği bu “hayat”ı tanımlayabilmek için de toplumsal hayatın maddi “gerçekliği” ile bu maddi gerçekliğin bireyin zihninde oluşan resmi arasında bir ayrım yaparak devam etmemiz gerekiyor.

Thursday, October 27, 2016

Tuz kokarsa

AKP hükümetinin, parti yöneticilerini, hatta yandaşlarını silahlandırma niyeti “ya tuz kokarsa” deyimini anımsattı. 

Kapitalist toplumda şiddeti uygulama tekeli, devletin elindedir. Devlet bütünvatandaşlarının can ve mal güvenliğini korumakla, hükümet de bu devleti yönetmekle yükümlüdür. Bir hükümet, “devletin şiddet uygulama tekeli” elindeyken, kendi yandaşlarını silahlandırmaya başlıyor, böylece toplumu bölerek, silahlanamayan vatandaşların güvenliğini, silahlanmış yandaşların insafına bırakıyorsa, “tuz kokmuş” demektir.
(...)

Yazının devamını okumak için tıklayınız

Monday, October 24, 2016

Trump ve Clinton

ABD başkan adaylarını izlerken insan, “kendini, dünyanın ‘en yüce ülkesi’, ‘tek küresel güç’ olarak tanımlayan bir ülke, ancak bu tipleri mi çıkarabildi, hem de son derece kritik bir dönemde” sorusundan kaçınamıyor. Adaylardan biri, ırkçı, dolandırıcı, tacizci bir megaloman. Öbürü, gülerek, “Geldik gördük öldü” diyebilen bir militarist psikopat.

Çok kritik zamanlar 
“Al birini vur ötekine” demek kolay ama durum aslında çok korkutucu. İngiliz Gizli Servisi MI6’nın önceki başkanı John Sawers’e göre “yine bir büyük güçler arası savaş olasılığı dönemine girdik” (Financial Times)

Thursday, October 20, 2016

Petrol, İslam- komplo teorileri

“Siyasal İslam da emperyalizmin kullanışlı aptalı galiba” diye düşündüm, Donald Trump’ın “Ben her zaman söylerim gidip petrole el koymak gerekir” (KlareForeign Policy, 13/10/16) sözlerini, Clinton’ın basına sızan mektuplarından kimi alıntıları (CockburnThe Independent, 14/10/16) okuyunca.

‘Gidip el koyalım’... 
Klare, “Petrole el koyalım’, salt alkış almak için söylenmiş bir söz değil, ABD dış politika çevrelerinde yıllardır konuşulan bir seçenek” diyor. Bu seçenek ilk kez 1970’lerde petrol krizleri sırasında gündeme gelmiş, soğuk savaş ortamında değerlendirilmiş, uygun görülmemiş.

Monday, October 17, 2016

‘Artık sizin çocuklarınız yönetmeyecek’

On binlerce öğretmen görevinden alındı. Hapishaneler, yazarlarla, gazetecilerle doldu. Bütün okulların imam hatipleşmesinden söz ediliyor. “Çağdaş kültür”, “çağdaş eğitim” sözlerini duyunca eli silahına giden, sürekli yeni “kültür imha silahları” üreten bir yönetim bu. Bu silahların en yenisi “Proje okul”u gazetemizin yazarları ayrıntılarıyla irdeledi. Ben de değinmek istiyorum. 

AKP liderliğindeki siyasal İslam çok iddialı ve acımasız: “Proje okul” ile toplumun siyasal İslam dışında kalan kesimine Artık sizin çocuklarınız yönetmeyecek” diyor. Bu yalnızca “devleti yöneten sınıfların” niteliğini değil, toplumun tüm katmanlarının yaşamını belirlemeye ilişkin bir iddiadır.

Eğitim ve iktidar 
Eğitim ve iktidar, bilgi ve yönetim birbirlerine bağlıdır. Bilgi iktidarı üretir, korur, yeniden üretir- iktidar da bilgiyi... Bu ilişki, egemen sınıfın ekonomik siyasi iktidarının, üyelerinin, personelinin korunmasını, egemenlik altında olanın olduğu yerde kalmasını sağlayan koşulların üretilmesine, sürdürülmesine, yeniden üretilmesine bağımlıdır. 


(...)Yazının devamını okumak için tıklayınız

Thursday, October 13, 2016

Sakın başlamış olmasın?

Karl Polanyi’nin, Büyük Dönüşüm başlıklı yapıtını, bir kez de küreselleşme, finansallaşma tartışmalarının merceğinden bakarak okuduğumda, ilk iki bölümden şu sonucu çıkarmıştım: Mali sermayenin gücü kırıldığında, kurulu ekonomik düzen (küreselleşme) dağılmaya başladığında barışı sürdürmek olanaksızlaşıyor.
 
Mali sermaye bir barış gücü olduğundan değil (küçük savaşları o finanse etmiyor mu?), gelişmiş ülkelerin büyük ekonomik coğrafyalarının dağılması işine gelmediği için. Mali sermayenin gücü (siyasi, hatta kültürel) kırılıp da, aşırı üretim/eksik tüketim sorununa; pazarların, kaynakların doğrudan kullanımına, emek kontrol biçimlerine bağımlı üretken sermayenin çıkarları öne çıkınca, savaşı artık kimse önleyemiyor
 
Mali sermaye 2008’de şiddetle sarsıldı, ama devletin kaynaklarını halkı yoksullaştırmak pahasına kendini kurtarmakta kullanabildi. 
(...)

Yazının devamını okumak için tıklayınız

Monday, October 10, 2016

‘Rüzgâr işçiden yana...’

“Rüzgâr işçiden yana esmeye başlıyor” demiştim ama Thatcher’in, serbest piyasacı, Tory Partisi’nin konferansında, Başbakan Theresa May’in “artık işçi sınıfının partisi biziz” sözlerini duyunca, “bu kadarı da absürt oldu” diye düşündüm. 

O konuşmayı, Financial Times, “Theresa May kapitalist seçkinlere çattı”; Wall Street Journal, “İşçiden yana dönüyor” gibi başlıklarla aktardı. The Economist“illiberal yönelim... au revoir, laissezfaire” diyordu. Britanya Ticaret Odası Başkanı, tepkisini“işadamları çocuk piyeslerinin kötü karakterleri değildir” sözleriyle ifade etti. Bir Muhafazakâr Parti görevlisine göre “Kapitalizmi kapitalistlerden belki de yalnızca Tory Partisi kurtarabilir”di...

1.2 katrilyon dolar... 
(...)

Yazının devamını okumak için tıklayınız

Thursday, October 06, 2016

Histeri nöbeti gibi siyaset

Sonu gelmez tutuklamalar, tasfiyeler, OHAL, “Anayasa, anayasaya aykırılık yetkisi veriyor”... “İşkenceleri sorgulamayacağız”; “proje okul”, “proje kent”, “reiskimdir?”, “Yeni padişahımız”... Bu öfke, bu şiddet, bu telaş, bu kibir, “yok etme”saplantısı niye? 
 
Şuradan başlayabiliriz: Cumhurbaşkanı 14 ay önce, “Artık ülkede sembolik değil, fiili gücü olan bir cumhurbaşkanı var... Türkiye’nin yönetim sistemi bu anlamda değişmiştir. Şimdi yapılması gereken, bu fiili durumun anayasal olarakkesinleştirilmesidir” diyordu. 
Yönetim sistemi (rejim) fiilen değişti. Ancak eski rejimi, anayasayı ayakta tutan, yeniden üreten eski “simgesel evren” verimliliğini kaybettiyse de yok olmadı.

Yazının devamını okumak için tıklayınız

Monday, October 03, 2016

Tarihe geri dönerken

Yıllardır tarihin geri dönüşünün hep kötü örneklerine şahit olduk. Geçen hafta İngiltere İşçi Partisi konferansı, tarihin geri dönüşünün umut verici bir örneğini oluşturuyordu.

Sosyal demokrasi, yeniden! 
Konferansta, Jeremy Corbyn, parti içindeki Blair’ci militarist-neoliberal blokun tüm maddi manevi sabotajlarına karşın bir yılda ikinci kez, hem de oy oranını yükselterek başkan seçildi. 
Geçen yıl, birbirinden farksız Blair’ci adayların karşısında Corbyn’in hiç beklenmedik biçimde kazanması, partide ve medyada büyük şok, tepki yarattı. Buna karşılık partinin üye sayısı, partiyi, Corbyn’i savunmak için katılanlarla ikiye katlanarak 600 bine ulaştı. Kongreye gelindiğinde artık karşımızda farklı bir İşçi Partisi, sosyalizmsloganını hiç “utanmadan” tekrarlayan bir liderlik vardı.
(...)