Thursday, November 15, 2018

Faşizmi düşünmek - II

Faşizmin, kapitalizmin bugünkü “durumunun” içinde yeniden yükselmeye başladığını, ancak, 1930’lardakine benzer bir “görüntü” sunmayabileceğini vurgulamıştım. Bugün, 1930’lara benzer hareketler yerine, faşizmin, özünü oluşturan unsurları düşünerek, bunların bugünün kapitalizmi içinde bir araya gelme sürecini anlamaya, egemen sınıfların tercihi haline gelmeden durdurmaya, süreç tamamlandıysa, kurtulmanın yollarını, liberalizmin fantezilerine kapılmadan bulmaya çalışmak gerekiyor.

Kapitalizmin dünü ve bugünü 
Bugünün kapitalizmini, 1930’larda ilk bileşenleri ortaya çıkmaya başlayan, ancak esas olarak II. Dünya Savaşı’ndan sonra şekillenmiş Fordist sermaye birikim rejiminin yapısal krizi temsil ediyor. 

(...)

Monday, November 12, 2018

Faşizmi düşünmek - I

Çağımızın en tehlikeli özelliği, faşizmin yeniden yükselmeye başlamasıdır.

Tarihsellik... 
Faşizm, kapitalizmin belli bir “durumunun” (yapısal krizinin) içinde, giderek egemen sınıfın tercihine dönüşen bir siyasi-toplumsal hareket olarak ortaya çıkar. Bu nedenle, faşizm, kaçınılmaz olarak, kapitalizmin andaki durumunun, örneğin, sermayenin örgütlenme biçimlerinin, değerlenme coğrafyasınınteknolojik altyapısının, düzenini doğallaştırmak için dayandığı ideoloji ve kültürün, bu ideoloji ve kültürün üretim/ yeniden üretim süreçlerinin, nihayet, belki de en önemlisi, işçi sınıfının, orta sınıfların yapısal özelliklerinin, egemen sınıfın gereksinimlerinin damgasını taşıyacaktır. 

(...)

Thursday, November 08, 2018

‘Zamanın ruhu’ yeniden şekilleniyor

ABD ara seçimleri, dünyada hem büyük ilgi hem de endişe yarattı. ABD siyasetinde kutuplaşmanın sertleşerek devam edeceğini gösteren sonuçlar, bu endişeleri dağıtmaya yetmiyor. İkincisi, son yıllarda, “zamanın ruhu” yeniden ve çok karanlık bir yönde şekilleniyor. 
Zamanın ruhu” üç vektörün bileşkesinde şekilleniyor.

(...)
Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, November 01, 2018

Uğursuz diyalektik-II

Latin Amerika’nın en büyük ülkesi Brezilya’da başkanlık seçimlerini, eski asker, Jair Bolsonorafaşist politikaları savunarak kazandı. Dünyanın en büyük askeri gücüne sahip ABD’de faşist ideoloji, terörist eylemlerle, potansiyelden kinetik aşamaya geçmeye başladı. İki gelişmenin arkasında, geçen hafta İtalya bağlamında vurguladığım “uğursuz diyalektik” yatıyor. 

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, October 29, 2018

Hep aynı fantezi

Türkiye’de siyasal İslamın temsilcisi AKP liderliği, Osmanlı İmparatorluğu coğrafyasında, hegemonyacı güç olma fantezisinin peşinde, biteviye kafasını realitenin duvarına çarpıyor. Mısır’da Müslüman Kardeşler hareketine, Suriye’de radikal cihatçılara yatırım yapmıştı. Şimdi Kaşıkçı cinayetinin ertesinde o fantezi yine canlandı. AKP liderliği, Suudi Veliahdı Muhammet bin Salman’ı tasfiye ederek kendine Sünni dünyasında yol açmayı hesaplıyor. Yine realitenin duvarına çarpacaklar. 

(...)


Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, October 22, 2018

Dengeler ve fanteziler

Suudi uçakları, Yemen’de ağustosta okul gezisindeki çocukları bombaladı, en az 40 çocuk öldü; geçen hafta, bombalardan kaçan sivillerin sığındığı otobüsü bombaladı, en az 17 ölü, 60’dan fazla yaralı var. Bunlar medyada birkaç paragraf, haberlerde birkaç dakika konuşuldu, geçildi. Günlerdir, İstanbul’daki Suudi konsolosluğuna giren ve bir daha çıkmayan “gazeteci”Kaşıkçı’yı konuşuyoruz. 
(...)

Bu arada, AKP ve siyasal İslamın entelijensiyasının, “stratejik derinliğe” dalma, öbürü ucundan “Dünya Müslümanlarının lideri” olarak çıkma fantezisi de canlandı. Bu bayat yemek ısıtılıp masaya sunuluyor. Yerseniz!

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, October 18, 2018

Faşizme ve ekolojik yıkıma karşı



Ben “iyimser-kötümser” ikileminin dışında kalarak yazmaya çalışıyorum ama, sanırım yeterince başarılı olamıyorum. Kimi okurlarım son iki yazımın çok kötümser olduğunu düşünüyorlardı. Bu noktayı Emre Kongar Hocam da vurgulamıştı. 
Perşembe yazımda, Weimar Cumhuriyetini Nazi diktatörlüğünün izlediğini anımsayıp şimdi küresel çapta benzer dinamiklerin söz konusu olduğuna işaret etmiştim. Pazartesi günü de Birleşmiş Milletler İklim Paneli’nin yayımladığı son raporun, geri dönülemez noktaya hızla yaklaşan küresel ısınmayı durdurabilmek için “büyük ekonomik kaynakların harekete geçirilmesi gerekir” saptamasını aktardım. Bir “kâr makinesi” olan sermayenin üzerinde yaşayan egemen sınıfların temsilcilerinin bu kaynakları insanlığın uzun dönemli çıkarına değil sermayenin kısa dönemli gereksinimlerine ayıracaklar; küresel ısınma da hızlanarak artmaya devam edecek diyordum. Adeta kapitalizm yaşayabilmek için “dünyayı faşizme doğru, ateşe vermeye” kararlı görünüyordu. 


Bu çok karanlık bir tablo. Yine de hafta sonu, Almanya’nın Bavyera eyaletinde yapılan seçimlerin sonuçlarına bakarak “başka bir dünya” olasılığının henüz tamamen ölmediğini düşünebiliriz.

(...)

Yazının devamını okumak için tıklayınız

Monday, October 15, 2018

Ekonomik ve ekolojik örtüşme

Kapitalist uygarlığın ekonomik dinamikleriyle ekolojik dinamikleri, insanlığın, hatta dünyadaki canlıların geleceğini yok edebilecek biçimde örtüşmeye başladı.
Gündemde bir “resesyon” (ekonomik daralma) tartışması var. Birleşmiş Milletler İklim Paneli yayımladığı son rapora göre, küresel ısınmayı durdurmak için, olağanüstü önlemler alınamazsa, gelecek 20 yılda dünya iklim krizi dönüşü olmayan noktayı geçmiş olacak.

Yaklaşan resesyon...Uluslararası ekonomi yazınında, “gelmekte olan yeni bir resesyona” ilişkin tartışmalar giderek yoğunlaşıyor. The Economist’in bu haftaki ekinde vurgulandığı gibi, dünya ekonomi-sinde yeni bir “resesyon” yalnızca zaman sorunu.

(...)

Thursday, October 11, 2018

Bir küresel ‘Weimar dönemi’ bitiyor

Son günlerde, birbiri ardına gelen sıra dışı olaylara bakarken, bunları tek bir kümeye koyabilecek bir metafor aradımaklıma Weimar sözcüğü geldi.

Weimar Cumhuriyeti
Weimar Cumhuriyeti (1918-1933) Almanya’nın I. Büyük Savaş’ta yenilgisiyle başlayan, Nazilerin iktidarı ele geçirmesine kadar uzanan yıllarını kapsar. “Weimar Cumhuriyeti”, çökmüş eski bir düzenle, doğamayan bir yeni düzen arasında kalanların düş kırıklıklarını, umutlarını, fantezilerini, toplumsal çalkantıları betimler; “türlü canavarların tarih sahnesine çıktığı” bir dönemi...
Bu fantezilerden biri, emperyalizm aşamasına girmiş, yükselen işçi hareketleriyle yüz yüze bir kapitalizmin yapısal krizinin içinde liberal demokratik bir düzenin kurulabileceğine ilişkindir.

(...)

Saturday, October 06, 2018

Neo-liberalizm, in perpetuum

Ebubekir Aykut ve Kansu Yıldırım’ın birlikte kalem aldığı “Neoliberalizm, “Ahbap-çavuş kapitalizmi” ve Türkiye” başlıklı yazıyı [[1] okurken bir çok soruyla karşılaşmış olmama karşın üzerine bir şeyler yazmayı düşünmüyordum[[2]], ta ki son paragrafa gelene kadar: “Son olarak, “ahbap-çavuş kapitalizmi”, “talan ekonomisi”, “kayırma ekonomisi” tanımlamaları ima yollu da olsa “hukukun üstünlüğüne dayanan” “güler yüzlü neo-liberalizm” yanılsamasını besler ve yeşertir.”[[3]]
Siyasal İslam’ın Başkanlık rejiminin ekonomik ve sosyal politikalarını betimlerken sık sık  ahbap-çavuş kapitalizmi” (crony capitalizm)  kavramını kullanan birisi olarak, bu suçlamayı üzerime almadan edemedim.
Önce şu konuyu açıklığa kavuşturmak gerekiyor. Kapitalizmin krizlerini açıklamak gerektiğinde iki yaklaşım söz konusudur. Liberal yaklaşım kapitalizmin (ki bunun yerine genelde piyasalar kavramı kullanılır) kendiliğinden fazlaları temizleyerek denge durumuna yönelme eğiliminde olduğuna inanır. Krizin kaynağını her zaman denge eğilimini bozduğunu düşündüğü dış etkenlerde arar. Bu akımın Türkiye’deki temsilcilerinin bir kısmının, krizin nedenlerini, ahbap-çavuş ilişkilerinin etkisinde arama eğiliminde oldukları da doğrudur. Ancak, bu yaklaşımda nedensellik ilişkisinin yanlış bir yere konmuş olması ahbap-çavuş kapitalizmi denen olgunun önemini azaltmaz. Bir diğer, benim de katıldığım, kapitalimin krizini bu üretim tarzının iç çelişkilerine bağlayan  yaklaşımdır. Bu yaklaşım, Türkiye’de yaşanan krizi açıklarken ahbap-çavuş ilişkilerine gönderme yapmak gereği duymaz. Ancak bu ahbap çavuş kapitalizmi denen olgunun krizin şiddeti, yönetimi ve çıkış olanakları üzerindeki etkilerini yok saymayı gerektirmez.
Her iki yaklaşımı da aynı kaba koyarak tartışmak[[4]] sapla samanı, bile bile birbirine karıştırmak anlamına gelir ki akademik disiplinle uyuşmaz.

Bir kaç soru

Yazıyı okurken aklıma gelen soruları aktararak devam etmek istiyorum.
1- Yazarlar, “İsveç’teki neoliberal uygulamalar, ABD’deki ve Türkiye’deki neoliberal uygulamalardan farklı olacaktır ve farklıdır da.” diyorlar. Haklı da olabilirler, ancak şu soruya da cevap verilmesi gerekir: Bu uygulamaların, tüm farklılıklarına karşın, neo-liberal tanımını taşımaya devam etmesine neden olan töz nedir’?
2- Bir ülke ekonomisinde, neo-liberalizm bir kez egemen olunca artık hep neoliberalizmi mi olacaktır? Neo-liberal (otoriter ya da değil) olarak tanımlanan bir ekonomik toplumsal yapılanma (neo-liberalizmin ne olduğuna ilişkin görüşlerimi aşağıda aktaracağım) ne gibi değişiklikler geçirirse artık neo-liberal (otoriter ya da değil) olarak tanımlanmaktan çıkar? Ya da bir hükümet ne yapmaya başlarsa neo-liberalizmden çıkmaya başlar. Yoksa asla çıkamaz mı?
3- Krizin asla aşılamayacağı yalnızca ertelenebileceği[[5]] iddiası gibi, neo-liberalizm her krizden güçlenerek çıkıyor iddiası da oldukça gariptir. Örneğin, bunlar hangi krizlerdir? Son finansal krizden sonra neo-liberalizm hemen tüm bileşenleri sorgulanır ( Asya Krizinden sonra IMF ve Dünya Bankasının, 2007 finansal krizinden sonra ve Dünya Ticaret Örgütünün durumlarına, nihayet patlak veren ticaret savaşlarına bakmak bir fikir verebilir), uygulamalarının krizi derinleştirdiği konuşulur olmuştur. Nitekim finansal krizin 10. yılında bu alanda  gittikçe güçlenen bir mutabakattan dahi söz edilebilir. Tüm bunlar göz ardı edildiğine göre neo-liberalizm adeta in perpetuum var olacak bir töz gibi mi düşünülmektedir?  
4- Diğer taraftan, II. Dünya savaşı sonrasında kapitalizm, liberalizmi geride bırakarak, yeni bir sermaye birikim rejimi (fordizm ve düzenleme sistemi-refah devleti vb..) ile krizini aşarak yeni bir genişleme ve büyüme evresine girmemiş midir? Böyle bir olasılığın artık asla söz konusu olamayacağı, bu krizin (neyin krizi?) son kriz olduğu söylenebilir mi?
5- Türkiye özeline dönersek Özal’la başlayan 1998-2001 kriz dönemine (AKP iktidara gelene) kadar süre gelen dönem “neoliberal” olarak tanımlanabilir mi? Eğer tanımlanabilirse bu liberal demokratik bir neoliberalizm midir yoksa otoriter bir neo-liberalizm midir? Eğer otoriter neo-liberal bir modelse otoriter neoliberalizmi olarak tanımlanan AKP neo-liberalizmiyle arasındaki farklar nelerdir? Yoksa esas olarak bir süreklilik mi söz konusudur?[[6]]  1998-2001 dönemindeki neo-liberalizm, liberal demokratik bir neo-liberalizim ise, hangi özelliklerinden dolayı liberal ve demokratik olarak tanımlanması gerekir?
6- Neoliberalizm, otoriter ya da değil, kapitalizme ait bir biçimdir.  Öyleyse öncelikle sermaye birikim sürecinin gereksinimlerine uygun olarak çalışması, sermaye birikim sürecinin gerektirdiği iş gücünü, işçi ve personeli,  diğer bir değişle yalnız yerel değil küresel “neo-liberalizme” uygun öznellikleri üretecek asgari verimlilikte, rasyonel ve uygun duyarlılıkları üretecek bir eğitim sistemine sahip olması gerekmez mi? Neo-liberalizm de kaynakların kullanımı ve dağılımı egemen sermayenin gereksinimlerine göre şekillenmez mi?
Siyasal İslam’ın rejim inşa etme sürecinde, kaynakların, AKP iktidarına “siyasi-kültürel sermaye” (Bourdieu’den ödünç alarak) üretecek, ideolojik aygıtlara, kurumlara dağıtılmış olması[[7]] krize yol açan dinamikleri daha da ağırlaştırmıyor mu? Neo-liberalizmde  devlet kaynakları finans sektörünün, büyük korporasyonların krize uyum sağlama çabalarını desteklemeye yönlendirirken, AKP’nin kaynak yönetimi, egemen sermayenin neoliberal politikalarıyla ne anlamda uyumludur?
Neo-liberalizmin Avrupa ve AB deneyimleri, genelde sosyal bilimleri kaynaksız bırakırken fizik, kimya, biyoloji gibi bilim dallarını, sermaye birikim sürecine eklemleyerek besleme eğilimindedir. Otoriter neo-liberalizmin bundan daha farklı bir yol izlemesi değil bu eğilimi daha da güçlendirmesi gerekmez mi? Bir ülkenin eğitim sisteminin, öğrencilerin büyük bir kısmının üniversite sınavlarında sıfır çekmesine yol açacak, doğru dürüst Türkçe ve matematik bilmeden mezun olacak düzeyde geriletecek kadar dincileştirilmesi. kapitalist sınıfın, sermaye brikim sürecinin (ikisi farklı şeylerdir) hangi gereksinimlerine cevap verecektir. İmam hatiplerin ve ilahiyat fakültelerinin ve de camilerin  sayısının  bu kadar hızlı artışı sermayenin, buralarda yaşayan ve sayısı hızla artmakta olan kalabalığın artık değerden pay alması hangi sermaye mantığı ile açıklanabilir? Ya da bu özgün gelişmeler sermaye mantığından (capital logic) çıkarsanabilir mi?
7- Neo liberalizm esas olarak sermayenin kriz koşullarına uyum sağlayabilmek için, isteği gibi üretebilmesine ve dolaşabilmesine, devletin bunların önündeki engelleri kaldırmasına, krize uyum sağlamasına yardımcı olmasına ilişkin değil midir? Bu süreçte önceliğin egemen sermayeye tanınmış olması olağandır ama  egemen sermaye de  ancak diğer sermayelerle birlikte var olabilir tek başına değil.
Bu bağlamda, güçler ayrılığı, sermayenin gereksinimlerini açıkça tartışan bir medya ve mülkiyet güvencesi, kapitalizmin neoliberal “biçimi” için de gereklidir. Dikkat edilirse zaman zaman gündeme gelen askeri rejimler, bu koşulları restore etmek üzere toplumsal muhalefeti ezene, kurumları yeniden yapılandırana, ekonomiyi küresel kapitalizmin (emperyalizmin) gereksinimlerine uydurana kadar kalmış ve ondan sonra  kışlaya dönmüşlerdir.
Bu özelliklerin ortan kalktığı, hukukun ve ekonomik kararların tek bir adamın iradesine bağı kaldığı, piyasada ayıklanmaların,  artık-değerin paylaşımının, sermayelerin göreli gücüne, kar oranları yasalarına göre değil de taraftarlık (akrabalık vb...) ilkelerine göre yaşandığı, tüm eğitim sisteminin, ve toplumun günlük yaşamının hatta siyasi söylemin hızla dincileştirildiği bir ortamda, ekonomik “modelin” neden hala neoliberal (otoriter ya da değil) olarak nitelenmesi germektedir? Böyle bir ısrar rejimin, toplumu sistemli bir biçimde dincileştirme sürecini gizlemeye yardımcı olmaz mı

Şimdi iki not:

Beni kışkırtan, “güler yüzlü neo-liberalizm” arama iddiasına gelmeden önce, yazının iki önemli zaafına değinmek gerekiyor.
1-Yazıda neo-liberalizm bir “birikim tarzı” olarak tanımlanıyor. Ancak, yazı, “regülasyon okulu” olarak bilinen, geniş bir teorik alana işaret eden bu kavramı tanımlamaya çalışmadan devam ediyor.
Aglietta (1978) ile başlayan, Boyer ile devam eden daha sonra birçok yazarın katkılarıyla zenginleşen bu alanda, “birikim tarzı”, “birikim rejimi”, “düzenleme sistemi” kavramları,  kimi zaman tek tek, kimi zaman da birlikte kullanılabiliyor.
Bu kavramlar farklı soyutlama düzeylerine aittirler. “Birikim tarzı” artık değerin iki farklı (mutlak artı diğer= yaygın sermaye birikim tarzı; rölatif artık-değer= yoğun birikim tarzı) biçimine ilişkindir ve “üretim tarzıyla” aynı soyutlama düzeyine aittir: Gerçek zaman ve mekan içinde değil teorik olarak anlamlı bir kavramdır. “Rejim”, emek süreçlerine (labour process) bir veya birden farklı birikim tarzının belli tarihsel zamanda ve mekanda var olma koşullarına ilişkindir. “Düzenleme sistemleriyse” bu varoluşun istikrarını sağlayan, kar oranları düşme eğiliminin karşıt eğilimlerini harekete geçiren, bir çok açıdan dolaşım alanına ait, kurumsal (devlet) ve ideolojik (hegemonya söylemleri) süreçlere ilişkindir.
Bu sınıflandırma ve tanımlamalar tartışılabilir ama “birikim tarzı” kavramı bir kez kullanılınca, kavramın bu alandaki yerini de belirlemek gerekir.
“Birikim tarzı” kavramını tanımlamaya gerek görmeden, aslında dolaşım alanına ait bir düzenleme sitemi (kriz içinde şekillenmesine bakarak, , “kriz yönetim” sistemi de diyebiliriz) olarak değerlendirilmesi gereken neoliberalizmi bir “birikim tarzı” olarak ve de teorik olarak gerekçelendirmeden tanımlamak, sorunlu bir yaklaşımdır.
İkincisi, Ebubekir Aykut ve Kansu Yıldırım, yazılarında neo-liberalizm bir birikim tarzı olarak tanımlanmakla birlikte, kapitalizmin hangi başka (önceki ya da başka mekanlardaki) birikim tarzlarından ne gibi farklar sergilediğine değinmiyorlar. Yazıda “neo-liberalizm” adeta neredeyse tüm yerel özellikleri ( tarihsel-kültürel zemin, sınıf şekillenmeleri...) açıklamaktan kurtaran, “gerçekte var olan neo-liberalizm” diye bir kavram üretiliyor. Bu da insanın aklına ister istemez, bir zamanlar Doğu Almanya’daki  garabeti (tarihsel zemin ve sınıf şekillenmeleri göz ardı edilerek) meşrulaştırmak amacıyla üretilen “gerçekten var olan sosyalizm” (teoriye uymuyor ama hala sosyalizm demek istiyoruz- yerse) kavramını getiriyor. Böylece, yazarların neoliberalizmi, kapitalizmin her türüne giydirilebilecek bir elbiseye, “her balığı yakalayabilecek” bir kepçeye dönüşüyor.
2) AKP’de temsil edilen siyasal İslam’ın iktidarı, ülkenin kurumsal, kültürel dokusunu en azından 12-13 yıldır sistematik olarak, dini ilkelere dayanan gerekçelerle yeniden yapılandırıyor. Devlet de bu süreçte yeni bir biçim aldı[[8]].
Bu değişim, yalnızca tek adam yönetimi, güçler ayrılığının tasfiyesi, meclisin işlevsizleştirilmesi, disiplin ve cezalandırma süreçlerinde hukuk ve yasaların değil keyfi kararların rol oynamasıyla, mecliste muhalefet partisinin “Hapishanelerde işkence yapılıyor mu?” sorusunun “kamu oyunu ilgilendirmez” savıyla cevapsız bırakılmasıyla da sınırlı değildir.
Yeni devlet biçimi, yalnızca işçilere, muhaliflerine ağır bir baskı uygulamakla, özel mülkiyet hakkını sürekli ihlal etmekle de kalmıyor, aynı zamanda eğitim sistemindeki son derecede radikal dinci yeniden yapılandırmaya yönelik “reformlarla” ülkenin kültürel yapısını değiştiriyor. Kapitalizmin ne işine yarayacağı belirsiz, ama rejime sadık öznellikler üretmeyi hedeflerken, ülkenin geleceğine de ipotek koyuyor.
Gelinen noktada, gittikçe yeğinliği artan eril şiddet, kız çocuklarının bedenleri üzerinde tasarruf hakkı iddiaları, eğitim sisteminde, okul öncesinde çocukları tarikatlara teslim eden, orta eğitimden başlayarak, “haremlik selamlık” noktasına kadar ulaşabilen değişimler, kadın erkek ilişkilerine, kadınların  uzun tarihsel özgürlük mücadelesine büyük bir darbe vuran gelişmeler, siyasi kültürel coğrafyayı hızla değiştiriyor.
Sermaye birikim sürecini analiz etmeye niyetli bir yaklaşım,  bu sürecin insan boyutuna ait bu gelişmeleri yok sayarak ilerleyebilir mi? [[9]]
Bir kez daha vurgularsam: Tüm bunlar, ülkede üretilen artık değerin, ekonomi dışı (siyasi ilişkiler, rüşvet, komisyon kayırma, hukuki şantaj, açık baskı ve doğrudan el koyma gibi) sermaye ve piyasa ilişkilerinin dışına kaçan yöntemlerle edinilerek belli dini çevre özellikleri sergileyen bir grubun içinde dağıtılmasını sağlıyor [[10]] . Bu grubun devleti yöneten liderliği kapitalizm açısından yaşamsal bir öneme sahip olan “mülkiyetin güvencesi” ilkesini de dikkate almıyor. Yukarda değindiğim, artık-değerin bu dağıtımının dini bir söylemle, kültürle meşrulaştırması da  ülkedeki ekonomik modeli tanımlarken mutlaka göz önüne alınması gereken bir boyutun varlığına işaret ediyor.
Ne yazık ki Ebubekir Aykut ve Kansu Yıldırım’ın yazısında, ekonomi adeta siyasetten ve kültürden soyutlanmış bir alan olarak (aynı neoliberal düşünürlerin benimsediği yöntemle) analiz ediliyor.
Yazarların “güler yüzlü neo-liberalizm” arayışı olarak suçladığı, “Ahbap çavuş kapitalizmine” gelince, Bu kavram bir sermaye birikim tarzına, rejimine, düzenleme sistemine gönderme yapmıyor. Bu kavram, belli bir sermaye birikim rejimi (genelde bu rejim kriz içindedir) altında işleyen sermaye birikim sürecine, ve düzenleme sitemine ekonomik (iş yeri ya da piyasa) ilişkileri dışından yapışmış, toplumsal artık değerin önemli bir kesimini, komisyon rüşvet ilişkileri üzerinden birikim süreci dışına çeken, üretken olmayan servete dönüştürerek “istifleyen” bir bölüşüm daha doğrusu edinim ilişkisinin ve bunun üzerinde yaşayan asalak bir sosyal tabakanın varlığına işaret eder.
Ahbap-çavuş kapitalizmi kavramı, bu tabaka tasfiye edilirse (sermaye birikim sürecinin verimliliği artabilir ama) emekçi sınıflar karşısında daha az baskıcı, orta ve küçük sermaye karşısında daha az tekelci, gelir dağılımındaki eşitsizliği azaltacak reformlara daha sempatik bir kapitalizm (neo-liberal ya da değil) oluşacaktır anlamına gelmiyor. Buna karşılık, reimin siyasal İslam bağlantısını ve bunun getirdiklerini yok sayan analizler, Saray rejiminin tarihsel ve coğrafi özgünlüğünün, sınıf karakterinin kavranmasını, dolayısıyla mücadele olanaklarının tartışılmasını zorlaştırır.



[1] BİRGÜN PAZAR, 09.09.2018
[2] Yazı esas olarak, neol-iberalizm krize girdiğinden bu yana yok “hayır ölmedi” dedikten sonra ad-hoc hipotezlerle (otoriter neoliberalizm,  neoliberal popülizm, illiberal demokrasi filan; bu gidişle illiberal neo-liberalizm kavramıyla bile karşılaşabiliriz), devam etmeye çalışan akademik mantra yı çağrıştırıyordu.
[3] Bu iddiayı, yazıdaki,  “Bu perspektiften bakanlar için yaşananlar neoliberal modelin ihlaliydi. Türkiye bu koşullarda toplumsal bütünlüğünü yeniden üretememekte ve “ahbap-çavuş kapitalizmi” krize neden olmaktaydı” saptamasıyla birlikte düşününce, insan, daha sonra kolaylıkla boğazlamak için mi bir “ sanal bir canavar” yaratılmaya çalışılıyor diye düşünmeden edemiyor. Örneğin ben BBC Türkçe sitesinde yayımlanan yazımda (10/09/18), Türkiye’deki krizin nedenlerini tartışırken, bu ahbap çavuş kapitalizmine  gönderme yapmaya gerek duymadım.
[4] “Bu perspektiften bakanlar için yaşananlar neoliberal modelin ihlaliydi. Türkiye bu koşullarda toplumsal bütünlüğünü yeniden üretememekte ve “ahbap-çavuş kapitalizmi” krize neden olmaktaydı”
[5] Yazarlar, “Marksist bakış açısından “krizlerin atlatılması” krizlerin ertelenmesi anlamına geliyor” diyorlar. Gerçekteyse, Marx kapitalizmin tekrarlanan (ertelenen değil) krizlerinin  kapitalist sınıfa sermayenin  düzenini yenilemek ve genişletmek için yeni olanaklar sunduğunu söylemez mi? Kapitalizm birikimiş sorunlarını krizler yoluyla aşarak kendini yenilemez mi?
[6] İkisi de aynı şey midir?
[7] Örneğin, 2017 yılında diyanet işlerine ayrılan 7.8 milyar YTL ile siyasal İslam’ın, dernek, vakıf, birlik, kurum, kuruluş, sandık gibi taban örgütlerine aktarılan 3.7 milyarın toplamı, 2018 bütçesinde öngörülen savunma harcamalarının % 19.3’üne, eğitime ayrılan kaynağın % 11.4’üne, sağlık bakanlığı bütçesinin % 28’ne karşılık geliyor.
[8] Önce bir birikim tarzı olan neoliberalizm, yazarlardan, Kansu Yıldırım, son yazısında “neoliberal devlet biçimi” kavramıyla bu kez bir devlet biçimine dönüşüyor. Siyasal İslam’ın inşa ettiği devlet biçimini neo-liberal devlet olarak tanımlamak, devlet teorisinde yaratacağı sorunlar bir yana, yine vurgularsam, siyasal İslam’ın pratiklerini gizlemeye hizmet etmiyor mu?
[9] Belki de yazarlar “Dahası ahbap-çavuş kapitalizmi kapitalist devlet tipine içkin bazı gerçekleri yok sayar. Kapitalist devlet, sınıflar ve sermaye fraksiyonları karşısında tarafsız değildir” saptamasına sadık kalabilmek için, siyasal İslam’ı ve onun egemen sınıfının özelliklerini, devlete taşıdığı personeli, kültürü tartışmaktan ısrarla kaçınıyorlar. Ancak,  Türkiye’de “gerçekten var olan neo-liberalizm” neden ülkeyi dinci bir “hakikat rejiminin” önceliklerine göre şekillendirmek istiyor?” sorusu cevapsız kalmaya devam ediyor.
[10] Bkz, 6 No’lu dipnot

Thursday, October 04, 2018

Küreselleşmecilik - Ulusalcılık

ABD Başkanı Trump, “Önce Amerika” sloganıyla seçimleri kazandı, ABD’yi birçok uluslararası anlaşmadan çıkardı, dış ticarette korumacı politikalar uygulamaya başladı. Trump, geçen hafta, Birleşmiş Milletler’de konuşurken “biz küreselleşme doktrinini reddediyoruz, yurtseverlik doktrinini benimsiyoruz” diyordu. Trump bu düşüncesinde yalnız değil. Avrupa’da da küreselleşmeciliğe karşı, popülist ‘ulusalcı’ bir tepki yükseliyor.
(...)

Başka bir seçenek olmalı!
Kitlelerinki haklı bir tepkidir. Küreselleşmecilik, kapitalizmin genişleme eğiliminin, modern emperyalizmin, “merkez” ülkelerin dış politikasının egemen ideolojisiydi. Liberaller ve sosyal demokratlar, hatta sol entelijensiya içinde önemli bir kesim, “küreselleşmeciliğin” çevre ülkelerin piyasalarının kullanıma açılmasını meşrulaştırdığını göremediler; ucuz iş gücünden, finansal spekülasyondan yararlanmak için buralara göç eden sermayenin, kendi ülkesinde işsizliği yoksulluğu artırdığını da... 

(...)

Bugün Türkiye’deki iktidarın ve destekçilerinin emperyalist sistem içindeki konumu bellidir. Bu nedenle, proletaryanın çıkarlarının...

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, October 01, 2018

Kriz mi dediniz?

Demeyiniz! Cumhurbaşkanı “Kriz mıriz yok, hepsi manipülasyon” diyor. O çok deneyimli ve bilgili bir liderdir.

Veriler önemli değil...Verilere bakarak, Cumhurbaşkanı’nı sorgulamak size düşmez. Doğru, ekonomi yavaşlıyor, enflasyon artıyor, işsizlik ve işçi eylemleri de. Bir stagflasyon söz konusu. Yine de siz kriz mıriz demeyiniz, çünkü Cumhurbaşkanı, “Kriz mıriz yok, hepsi manipülasyon” diyor. O çok bilgili bir liderdir.

(...)

Thursday, September 27, 2018

Yeni güç eski taktikler

Bazen yaşam, sanatı taklit eder. Bir Çin hastane gemisinin Venezüella’nın La Guaria limanına, çökme noktasına gelen sağlık sistemine destek vermek için bir haftalığına demir atması, aklıma Çin’in başarılı propaganda örneklerinden, Kurt Savaşçı-II filmini getirdi.Filmde bir Afrika ülkesinde, hem Amerikalı kiralık askerlerin kışkırttığı bir iç savaş var hem de Ebola türü bir salgın hastalık. Tüm Batılı diplomatlar gemilerle ülkeyi terk ederken, çevredeki Çin savaş gemileri, limana gelerek kaçmaya çalışan, ancak kimsenin sahip çıkmadığı sıradan insanlara kucak açıyorlar. Bu sırada kahramanımızın liderliğinde bir konvoy, gemilerin tahliye operasyonuna zamanında yetişmeye çalışıyor. Ancak yolunun üzerinde, iç savaşın iki fraksiyonu ölümüne savaşıyor. Kahramanımız Çin bayrağını açıyor ve savaşın içine dalıyor. Hemen silahlar konvoya yol vermek için susuyor. Bir Çinli diplomatın vurguladığı gibi “Afrika’da herkes Çin’in düşman olmadığını, ama, Çin’e saygısızlık etmenin maliyetinin çok yüksek olduğunu biliyor”.

Ödenemeyen borçlar, stratejik imtiyazlar... 
Venezüella ekonomisi ve halkı, gerek Chavez’in gerekse de Maduro’nun sosyalist devrim dedikleri şeyi sonuna kadar götürmeye çekinerek...

(...)

Monday, September 24, 2018

Yerel seçimler ve ekonomik kriz

YEP’in hedefleri gerçekçiymiş ama 120 milyar civarındaki kısa vadeli borçların çevrilebilmesi için gereken kaynağın, ekonominin küçülmeye zorlandığı bir dönemde nereden geleceği belli değil. Ortada ne o “hedeflere” götürecek bir araç ne de belirgin bir yol haritası var. İflaslar, işten çıkarmalar çoğalacak, yoksulluk derinleşecek. Önümüz kış, ülke yakıt ithalatına bağımlı, TL çok zayıf. Günlük yaşam iyice zorlaşacak. 
Muhalefet, CHP’sinden sol harekete kadar, yerel seçimlerde, bu koşullarda (AKP’nin elindeki olanaklar bir yana) krizin altında ezilenlerin oyunu, bugüne kadar izlenen politikalarla alabileceğini, hatta ilgisini çekebileceğini düşünüyorsa yanılıyor. 
 
Kriz ve ezilenler 
Varoufakis’in, faşist partilerin, ekonomik krizlerde kitlelerle kurduğu ilişkisi üzerine gözlemleri işimize yarayabilir:

(...)

Yazının devamını okumak için tıklayınız

Thursday, September 20, 2018

Dengeleri değiştiren 10 yıl -II

Pazartesi günü, finansal krizden bu yana geçen 10 yılda “değişmeyenşeyler” üzerinde durmuştum. Bunlar esas olarak ekonomik dinamiklere ilişkindi. Bu yazıda değişen, gelecek krizi yönetmeyi, öncekine göre çok daha zorlaştıracak olan “değişen şeyler” üzerinde duracağım. Bunlar siyasi dinamiklere ilişkin. Kısaca sıralarsam, (1) “popülizm” olarak tanımlanan, kitlelerin öfkesinin siyasete geri dönüşü. (2) Çin’in ekonomik ve siyasi bir güç olarak yükselişi. (3) Büyük güçler arası, ekonomik ve siyasi rekabetin artmasına paralel, küresel çapta işbirliği olanaklarının azalması.

Finansal kriz ve popülizm
Funke, Schularick ve Telebesch’in (European Economic Review, No 8, 2016) çalışmalarında gösterdikleri gibi kapitalizmin tarihinde finansal krizler ile kitlelerin tepkilerinin, buna bağlı olarak “popülist” partilerin, yükselmesi arasında güçlü bir korelasyon var.

(...)