Wednesday, July 15, 2009

Uygarlığımızda Bir Ufuk Turu

Bazı günler, gündemdeki konulardan hangisini seçeceğime karar vermekte zorluk çekiyorum. Böyle durumlarda sanırım en iyisi bir ufuk turu yapmayı denemek...

Ben, uygarlıkların çatıştığı değil, giderek zorlaşan koşullarda ayakta kalmaya çalışan tek bir uygarlığın dünyasında yaşadığımızı düşünüyorum. Her yerel kültürü, “yaşam dünyasını”, tarihsel mirası, dönüştürerek, farklılıkları yok ederek kendi koşullarına tabi kılankapitalist uygarlığın dünyasında... Son günlerde medya bu giderek zorlaşan koşulların örnekleriyle doluydu.

Uygarlığın yaşam koşulları zorlaşıyor

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-moon’un, G8 toplantısından önce, New York Times’daki yorumunda işaret ettiği gibigıda, yakıt, grip salgını ve mali olmak üzere birçok kriz eşzamanlı olarak yaşanıyor, bunlara uluslararası düzeyde çözüm bulmak gerekiyor.

Bu bağlamda, The Independent gazetesinin pazar günü haberleştirdiği, Geleceğin Durumu 2009 başlıklı rapordan başlayabiliriz.UNESCO, Dünya Bankası, ABD Ordusu ve Rockfeller Foundation’un destekleriyle hazırlanan rapora göre, “sürdürülebilir bir büyüme sağlanamazsa, milyarlarca insan yoksulluğa mahkûm olacak, uygarlığın büyük bir bölümü çökecek”.

Ekonomik durgunluk (siz kriz diye okuyunuz-E.Y.), Geleceğin Durumu İndeksini (State of the Future Index), geçmiş on yıla kıyasla aşağı çekmiş. “Şiddetli işsizliğin, su, gıda, enerji tedarikindeki daralmanın, küresel ısınmanın birikimli etkileri ile birleşmesi sonucunda, gelecek on yılda dünya nüfusunun yarısı şiddet olaylarından ve toplumsal kargaşalardan etkilenecek” diyor rapor. “Bu gelişmeler, toplumsal ve siyasi istikrarı daha önce görülmemiş biçimlerde etkileyecekmiş.” İyimser bir not olarak rapor, “mali krize ve küresel ısınmaya ilişkin planlama çabalarının, insanlığın bencil buluğ çağından, küresel düzeyde yetişkinlik çağına geçmesine yardımcı olabilir” diyormuş.

Batı’nın son direnişi

İkinci durağım, İleri Uluslararası Çalışmalar Okulu’nda güvenlik çalışmaları eski direktörü, Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Fizik Laboratuvarı’nda görevli, Michael Vlahos’un, ABD savunma çevrelerinin önemli dergilerinden The National Interest’te yayımlanan“Batı’nın son direnişi” başlıklı denemesi. Bu deneme, yukarda aktardığım raporun temasının bir başka boyutuna, Batı’nın (bir yüzyıldır, ABD’nin) liderliğinin, dünyaya, yukarıdaki krizleri aşacak bir siyasi önderlik sunma kapasitesinin artık kalmadığına işaret ediyor.

Vlahos, ABD tarihinde “devrim ulusun doğuşuyla”, “iç savaş iç kurtuluşla”, “Dünya savaşı insanlığın kurtuluşuyla ilgiliydi” 9/11’i izleyen “terorizmle küresel savaş insanlığı kurtarmaya ilişkin bir vaatle başlamıştı” diyor ve ekliyor: “Sekiz yıl sonra, Ortadoğu’nun dönüşüm umudu Bağdat’ta öldükten sonra, artık bir kurtuluş umuduyla karşı karşıya değiliz. Onun yerine bir ‘sürekli savaş’ var elimizde”... Vlahos, “Ülke içinde kimliğimizi, artık savaş söylemi tanımlarken... Dışarıda ABD, dünyanın en büyük ‘iflas etmiş devlet’üreticisine dönüştü” diyor, yazısını “artık insanlığı kurtarmak yerine, insanlığın gelmekte olan dönüşümünde ayakta nasıl kalacağımızı düşünüyoruz” saptamasıyla bitiriyor.

Bu noktada, İngiltere’nin ve ABD’nin Afganistan kayıplarındaki, Irak’ta bombalı saldırılardaki ani artışlara, Çin’deki Uygur trajedisine,İran’daki direnişe, Honduras darbesine ilişkin haberlere göz atabiliriz. Bitirirken de, gençliğin durumuna ilişkin iki habere bakalım. (1)Morgan Stanley’in Londra şubesinde, iş deneyimi kazanmak için çalışmakta olan 15 yaşındaki Mathew Robson’un yazdığı bir rapor medya dünyasının liderlerini çok etkilemiş (Financial Times, 12/07). Robson’a göre onun kuşağı, Twitter’i cep telefonlarından yenilemek pahalı olduğundan, kimse profillerini göremediğinden yararsız buluyormuş, TV ve internette reklamlardan nefret ediyor, net üzerinden müzik dinlemeyi, bilgisayar oyunu oynamayı, bu oyun konsollarından “chat” yapmayı tercih ediyorlarmış. Kimsenin gazeteyi, sayfalarca metinleri okuyacak sabrı yokmuş. (2) Foreign Policy, dergisinin bir araştırmasına göre, Avrupa gençliği, özellikle iş piyasasına yeni girmekte olanlar “yapısal, uzun süreli ve korkutucu (sağlık sorunları, artan suç, intihar eğilimi, yapancı düşmanlığı, sağ radikalizm-E.Y) sonuçlara yol açabilecek bir işsizlik tehlikesiyle karşı karşıya”(13/07).

Uygarlığın mirasını ve krizlerini, acaba, dünya olaylarıyla, hatta reklamlarla bile ilgilenmeyen, “chat” çevrelerine kapanmış, asosyal ve narsis, dikkat yoğunlaştırma kapasitesi çok düşmüş, demagogların yönlendirmesine açık bir kuşak mı devralmaya hazırlanıyor?

Tuesday, July 07, 2009

Kapitalizmi Sorgulayanlar Artıyor...

Piyasalarda esmekte olan iyimser rüzgârlar geçen hafta zayıflamaya başladı. Borsalar da bu değişikliği yansıtıyor. Dow Jones indeksi 12 Haziran’dan bu yana düşme eğilimindeydi. Hafta sonunda toplam gerileme yüzde 5.7’ye ulaşırken bunun yarısının son iki günde gerçekleştiği görülüyordu. Financial Times indeksi haftanın son iki günü toplam yüzde 2.4 gerileyince aylık düşüş yüzde 6’ya ulaştı. Nikkei indeksi de benzer bir eğilim sergiliyor. Avrupa borsaları,Bloomberg’in işaret ettiği gibi üç haftadır gerilemeye devam ediyor.

Bu ortamda, tartışmalar, yorumlar da ister istemez iki dipli, “W” biçimi resesyon olasılığına, yine depresyon konusuna doğru dönmeye başlıyor. Ama ilginç bir gelişme daha var. Krizin toplumsal etkileri derinleştikçe, “özgürlükçü”, “güler yüzlü” kapitalizm arayışlarına ilişkin tartışmalar da, üstelik en umulmadık çevrelerden gelen katılımlarla giderek yoğunlaşıyor. Hayırlara vesile olur inşallah.

Ekonomik haberler iyi değil...

OECD ve Dünya Bankası’nın gelişmekte olan ülkelere ilişkin“olumlu” beklentilerine değinmiş ama bu ekonomilerin, dünya ekonomisinin, bırakın krizden, bu resesyondan çıkmasına olanak verecek güce ve derinliğe sahip olmadıklarına işaret etmiştim. Her şey bir yana, merkezden çevre ülkelere yönelik sermaye hareketlerinin 2007 yılında 1.2 trilyon dolardan bu yıl yalnızca 363 milyar dolara gerilemiş olması, olağanüstü bir kaynak sıkıntısına işaret ediyor. Bu da, kredi köpüğünün üzerinde yaşanan büyüme ve orta sınıflarda yoğunlaşan tüketim patlamasının şimdi hızla bir çöküşe, yoksullaşmaya dönüşmeye başladığını gösteriyor. Bu çöküşün sonuçlarının bir aşamada siyasete yansıması kaçınılmaz. Daha “güler yüzlü” kapitalizm arayışlarının hızlanmasının nedeni de bu korku.

Kısacası, krizden olmasa bile, bu resesyondan çıkmanın yolu hâlâ dünya ekonomisinin yaklaşık yüzde 60’ını oluşturan ABD (yüzde 25-28) ve AB (yüzde 30) ekonomilerindeki bir toparlanmadan geçiyor. Ne ki geçen hafta açıklanan veriler işsizliğin ABD’de 16 ayda ikiye katlanarak yüzde 9.5’le 25 yılın, Avro bölgesinde yüzde 9.5’le son on yılın en yüksek düzeyine ulaştığını gösteriyordu. Dahası,PIMCO’nun başyatırım uzmanı ve CEO’su Mohammed El Erian’ın Financial Times’taki yorumunda dikkat çektiği gibi; bu oranlar, gittikçe artan zorunlu ücretsiz izinleri, ekonomik koşullardan dolayı emekliliğinde çalışan sayısını arttırdığını göz önüne alınca aslında göründüğünden daha kötüydü. İkincisi, genelde arkadan gelen bir gösterge olan işsizlik artışı, bu kez, talebin, kapasite kullanımının ve yatırımların üzerindeki etkilerinden dolayı bir öncü gösterge gibi işliyordu.

El Erian’ın yanı sıra, ABD Ticaret Odası baş ekonomisti Marty Regalia da bu kez sürecin olağan bir resesyon-toparlanma dinamiğini izlemediğine işaret ediyor; “bu yüzden” diyor, “toparlanmanın nasıl olacağını da önceden görmek olanaksızlaşıyor” (McClatchy Newspapers, 02/07/09). Daha önce de vurguladığımız gibi, bu kez, 1970’lerden bu yana uygulanan kriz erteleme modellerinin hemen hepsinin tükenmesiyle ortaya çıkan bir kredi krizi ve resesyon yaşıyoruz. Bu yüzden “hiçbir şey”bayağı/piyasa iktisadının öngörülerine uymuyor. Çünkü o da iflas eden son modelin bir parçası.

‘Kapitalizmin küçük kirli sırrı’

Regalia’nın işaret ettiği gibi“krizden çıkmaya başlamak için, tüketici satın almaya başlamalı, sanayi, böylece tükenen stokları yenilemek için üretime başlamalı ve bu süreç kendi kendini besleyen bir biçimde işlemeli”. Ne yazık ki geçmiş 20-25 yılda bu süreç, uluslararası yatırım bankası GLG Partners’in, varlık yönetim müdürü Ben Funnell’in,“Borç kapitalizmin küçük kirli sırrıdır” başlıklı yorumunda işaret ettiği gibi, kredi genişlemesi sayesinde sürdürülebildi. Peki neden bu bir “kirli sır”? Yine Funnel’in işaret ettiği gibi, ABD’de 1970’lerden bu yana en üst beşte birlik gelir diliminin serveti yüzde 60 artarken, geri kalanın serveti yüzde 10’dan fazla gerilemiş,“ekonomik büyümenin yararları, toplumun çoğunluğunun yerine plütokratların cebine girmiş”.“Peki öyleyse niye bir devrim olmadı?” diye soruyor Funnel ve cevap veriyor: “Çünkü, bu duruma bir çözüm bulunmuştu: Borçlandırma”. Ucuz borçlandırma insanların refah düzeylerinin gerilemesini engelledi...

Bunlar aslında bildiğimiz, yıllardır söylediğimiz şeyler. Ama, artık yatırım bankacılarının ağzından, hem de Financial Times gibi yayınlarda dile getirilmeleri ilginç. Funnel, “hem borç yükünü hem de eşitsizliği azaltacak(Popülizme bakar mısınız?- Bizdeki piyasa ayetullahlarının kulakları çınlasın-E.Y) bir siyasi mutabakata gereksinim var”diyor (FT, 30/06).

Çünkü, kredi köpüğü patladı, halkın gözünü ucuz krediyle, tüketim toplumu fantezileriyle boyamak, hızla olanaksız hale geliyor. “Zaman değişiyor”...Şimdi ne olacak?

Bir özgürlük savaşçısı olarak Lord Saatchi

Bakın, bu konularda Lord Maurice Saatchi ne diyor. Lord Saatchi,Margaret Thatcher’ı iktidara getiren seçim kampanyasını düzenleyen Saatçi & Saatçi adlı reklam şirketinin sahibidir; şimdilerde de, Margaret Thatcher’ın muhalefetteyken, neoliberalizmin kalesi olarak kurduğu düşünce kuruluşu Centre For Policy Studies’in yönetim kurulu başkanlığını yapıyor.

Lord Saatchi, The Daily Telegraph’daki “Kapitalizmin rüyası, para değil özgürlüktür”(02/07/09) başlıklı yazısında önce, “Piyasa ve demokrasi mantığının, devletin halkı için zenginlik yaratamayacağına olan inancın asla sorgulanmadığı dönem geride kaldı” diyor. Lord Saatchi’ye göre bir kişiye bir oy, tüketici demokrasisi, piyasada rekabet ne yazık ki beklenen sonuçları üretmemiş. “Serbest piyasanın ve demokrasinin, piyasanın bulaştırdığı açgözlülükten (bankacılar) ve pervasızlıktan (milletvekilleri) muaf olmadıkları anlaşıldı...Birileri kapitalizmin yasaları yerçekimi gibidir, hoşunuza gitmeyebilirler ama uymak zorundasınız diyordu”, diyor Lord Saatchi ve ekliyor: “Ama devletle piyasa karşılaştılar, devlet kazandı”... “İnsanlık tarihinin bu en büyük mali krizi belki de biraz fazla laissez faire olduğu için patlak verdi. Belki şimdi bize biraz daha fazla dirigisme(güdümlü ekonomi E.Y)gerekiyor...

Lord Saatchi’ye göre kapitalizm ve özgürlükler de geçen dönemde yanlış anlaşılmıştır. “Amaç”diyor, “para değil özgürlüktür”. Ve inanılır gibi değil ama J.K. Galbreight’ten aktarıyor:“Özgürlüğün önünde en büyük engel parasızlıktır” (Siz laikliktir sanıyordunuz değil mi?).

İlginç zamanlarda yaşıyoruz,Greanspan, “sistem çapında bir çöküş riski, piyasa ekonomilerinin kaçınılmaz bir özelliğidir” diyor. Banka CEO’ları eşitsizlikten, gelir dağılımının bozukluğundan yakınıyorlar. Thatcher’ınGeobbels’i”, Lord Saatchi, neoliberalizme, para kazanma hırsına köklü ekonomik, ahlaki eleştirileri yöneltip, daha çok devlet müdahalesi, özgürlük ve siyaset istiyor, “yarın başka bir gün olmak zorundadır diyor”...Serbest piyasa ayetullahlarını bıraktım, sözüm, liberalleşmeden, yandaşlardan medet uman solculara...

Tuesday, June 30, 2009

Kapitalizm 3.0

Bir taraftan, sanki krizden çıkmaya başlıyoruz, ama öbür taraftan, ideolojik, kültürel kargaşa derinleşmeye devam ediyor. Baksanıza, eski ABD Merkez Bankası Başkanı Alan“Maestro” Greenspan, Karl Marxgibi konuşmaya başladı; “Sistem çapında bir çöküş riski, piyasa ekonomilerinin kaçınılmaz bir özelliğidir” diyor (Wall Street Journal, 19/06/09). Böylece, kapitalizmin ideolojik dünyasının her zaman bastırmaya çalıştığı, ekonomistlerin nefret nesnesi“gerçek”, kapitalizmi bizzat yönetmiş biri tarafından dile getirilmiş oluyor. Bu tür“gariplikler” de, yeni bir “model”arayışının hızlandığını gösteriyordu.

Bu bağlamda, Prof. Dani Rodrik’in London Schools of Economics’te 16 Haziran’da yaptığı “Kapitalizm 3.0” başlıklı sunuşu sizlerle paylaşmaya hazırlanıyordum ki, İran olayları patlak verdi. İran’da gelişmeler hiç de hayra yorulamayacak bir biçimde yavaşlarken, ben de krizle ilgili tartışmalara geri dönelim diye düşündüm.

“Kriz”de son durum

Piyasalarda, krizden çıkmaya başladığımıza ilişkin bir mutabakat oluştu. ÖrneğinGeorge Soros, krizin en kötü aşamasının geride kaldığını düşünüyor. İngiltere’de ekonomi yönetimi, “toparlanmanın yeşil filizleri” kavramını kullanmaya başladı. Avrupa Merkez Bankası Başkanı Trichet “üretim düşüşünün yavaşlamaya başladığını” söylüyor. Ancak,OECD, Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşların raporları, görüntünün henüz belirginleşmediğini düşündürüyor. Bu yüzden kimi yorumcuların, örneğin Prof.Roubini’nin, 2010-2011 döneminde iki dipli, “W” biçimi bir resesyon riskinin artmaya başladığına ilişkin uyarılarını hemen, “kötümserlik” diyerek bir kenara koymamak gerekiyor.

Dünya Bankası, 22 Haziran açıklamasında, resesyon daha önce öngörülenden çok daha derin olacak, diyor. Banka, dünya ekonomisinin 2009’daki daralma oranına ilişkin öngörüsünü, yüzde 1.7’den, yüzde 2.9’a yükseltti.

Kredi krizi gelişmiş ekonomileri sarsarken, gelişmekte olan ekonomiler de bir kredi daralması sıkıntısı yaşıyorlar. Gelişmekte olan ülkelere yönelik sermaye hareketleri 2007 yılında 1.2 trilyon dolar iken bu yıl 363 milyar dolara gerilemiş. Banka, ekonomik büyüme dinamikleri dış kaynak girişine bağımlı ülkelerin krizi çok sert yaşamakta olduklarına işaret ediyor.

Çarşamba günü Cenevre’de konuşan Dünya Ticaret ÖrgütüBaşkanı Pascal Lamy’nin, “Ne yazık ki henüz iyi bir haber yok, dünya ticareti bu yıl daha önce öngörülen daha fazla, yüzde onun üstünde daralacak” uyarısı, gelişmekte olan ülkelerin iki ateş arasında kaldığını, dış krediye ve ihracata dayalı ekonomik modelin tükendiğini gösteriyordu.

24 Haziran’da açıkladığıEkonomik Durum raporunda“ekonomik yavaşlanmanın dibine ulaşılmakta olduğunu” ileri süren OECD, Dünya Bankası’na göre daha iyimser. Rapora göre bu yıl sırasıyla yüzde 4.8 ve yüzde 2.8 gerileyecek olan AB ve ABD ekonomileri, gelecek yıl yüzde sıfır büyüme hızıyla dibe vurmuş olacaklar. OECD, kendi bölgesi dışındaki ülkelerde, özellikle BRIC grubunda ekonomik toparlanmanın başladığına inanıyor. Çin bu yıl yüzde 7.8, gelecek yıl yüzde 9.9 büyüyecek. Bu öngörüler yüzde olarak,Brezilya için -0.8 ve 4, Rusya için -6.8 ve 3.7, Hindistan için 5.9 ve 7.2. Ancak, dünya hasılası içindeki payı yalnızca yüzde 14.5, üstelik ihracat bağımlılıkları ortalama yüzde 35 dolayında seyreden BRIC ülkelerinin krizden çıkışa önderlik etmesi çok zor. Örneğin, Asya ekonomilerinin bölgesel ticaretinin yüzde 60’ı, son aşamada ABD ve AB pazarlarına giden ürünlerin girdileri üzerinden gerçekleşiyor. Buna karşılık dünya hasılası içindeki toplam payı yüzde 54 dolayında olan ABD-AB blokunda işsizlik artmaya, ekonomi, dolayısıyla ithalat talebi daralmaya, korumacılık riski artmaya devam ediyor. Krizin ilk dalgasını atlatmaya yönelik devlet harcamalarının getirdiği mali yük de ekonomik toparlanmanın hızını kesmeye aday… Financial Times’tan Philip Stephens de, krizden henüz çıkılmamış olmasına karşın, krizin ilk dalgasının atlatılmasıyla birlikte uluslararası eşgüdüm çabalarının çözülmeye başladığına kaygıyla işaret ediyordu.

Yeni modeli ararken...

Krizden gerçekten çıkmaya başladığımızın bir göstergesi de yeni bir ekonomi düzenleme modelinin şekillenmesi olacak. Ne yazık ki, Prof. Rodrik’in sunuşunda önerdiği modelin de gösterdiği gibi, henüz ortada yeni bir şey yok.

Prof. Rodrik kapitalizmin tarihini dört aşamada değerlendiriyor. Birinci aşama, “Kapitalizm 1.0.”olarak adlandırdığı 19. yüzyıl modeli: Piyasalar kendi kendine dengeye gelir, devlet savunma, mülkiyetin korunması ve adalet sisteminin yönetilmesi dışında ekonomiye karışmaz. Karışırsa dengeleri bozar.

Kapitalizm 2.0: Piyasalar kendi kendilerine dengeye gelmez, istikrara kavuşamaz ve kendi varlıklarını meşrulaştıramazlar. Bu yüzden çok çeşitli, düzenleyici, yeniden dağıtıcı, çelişkileri, çatışmaları düzenleyici kurumlardan oluşan bir yapının içinde işlemeleri gerekir. Bu bildiğiz ulusal Keynesçilik denen II. Dünya Savaşı Sonrası model. Bundan sonra Kapitalizm 2.1geliyor. Rodrik’e göre bugünkü krizin kökleri de bu modelde yatıyor: Dünya ticaretinde ve mali piyasalarında, gereken kurumsal yapıların oluşmasını beklemeden, serbestleştirmeyle birlikte hızlı bir entegrasyon atılımı. Bu atılımın ulusal ekonomilerin yapıları üzerinde olumsuz bir etki yapmayacağına ilişkin inanç. Sonuç olarak, mali, ekonomik hatta meşruiyet krizi.

Prof, Rodrik, çare olarakKapitalizm 2.0’ın uluslararası, kurallara, standartlara dayalı bir yönetişimle küreselleştirilmesi düşünülebilir ama, bu pratikte gerçekleştirilemez diyor. Birincisi bir uluslararası liderlik sorunu oluşmuş durumda. İkincisi, istenen bir şey değil; çünkü farklı ülkelerin farklı ulusal öncelikleri var. Rodrik küreselleşmenin hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkeler üzerindeki sınırlayıcı, olumsuz etkilerini saydıktan sonra, kendi önerisi olanKapitalizm 3.0’ı özetlemeye başlayınca karşımıza hiç de ilginç olmayan bir “orta yol” modeli çıkıyor.

Piyasalar ulusal önceliklere göre şekillenmiş kurumsal bir yapılar içine alınmalı. Ulusal ekonomilerin uluslararası ticaret ve mali hareketler karşısında kendi önceliklerini oluşturmalarına olanak sağlanmalı. Ticaret ve mali piyasaların ulusal düzeyde denetleneceği kabul edilmeli. Bu arada hızla bütünleşmeye devam etmek isteyenler olursa onlar yollarına devam etmeli. Entegrasyonun istenir ya da olanaklı olmadığı koşullarda uluslararası “trafik kuralları”oluşturulmalı.

Özetle, Rodrik, küreselleşmeye ara verelim, ulus devletler yeniden güçlensin, serbest piyasa anlayışından vazgeçelim, diyor.

İlk anda makul görünen bu yaklaşım, bir kapitalizm modelinden öbürüne geçişin nedenlerini (krizi), yeni modelin seçilmesinde yaşanan siyasi süreçleri düşünmeye olanak sağlamıyor. İkincisi, sermayenin, krize yol açan çelişkilerini uluslararası alan yansıtma eğiliminin, ulus devletlere bölünmüş bir siyasi coğrafyada ürettiği hegemonya, emperyalizm, gibi olguları, görmezden geldiği için, Prof. Rodrik’in bu modeli kime önerdiği de belli olmadan ortada kalıyor.

Thursday, June 25, 2009

Öznesini Arayan ‘Olay’

İran’da 19-21 Haziran arasında bir “şey” oldu. Ne olduğunu tam olarak bilemiyoruz. Çünkü olanı “tanımlayacak” “özne” henüz şekillenmedi. Muhalefetin “lideri” Musavi, İran şimdi bir dönüm noktasında diyerek, durumun ağırlığının bilinciyle “şehit olmaya hazır” olduğunu açıklıyor. Sokaktakiler ise ondan şehit olmasını değil olayın “öznesi” olmasını bekliyorlar.

Devrimler, gerçekleşmeden önce, dışarıdan bakanlara tümüyle olanaksız görünürler. Gerçekleştikten sonraysa, geriye doğru bir bakış, aslında kaçınılmaz olduklarını “ortaya koyar”. Bu yüzden yarın ne olacağını bilmek olanaksız, ama neyin olamayacağını bilmek de...

20 Haziran ‘olayı’

Yirmi haziran günü bir “şey” olduğunu, bana şu üç gelişme düşündürtüyor. Birincisi, İran İslam Cumhuriyeti’ni tanımlayan “ikili egemenliği” (Hak ve halk) kimliğinde birleştiren dini lider Hamaney, 19 Haziran’da, bir günlüğüne camiye çevrilen Tahran Üniversitesi’nde kürsüye çıktı, İslam Cumhuriyeti’nin (Şii ruhban sınıfının iktidarının) meşruiyetinin kaynağı olan iradeyi, sokakların iradesinin karşısına koyarak rekabete soktu. Hamaney bu rekabeti, 20 Haziran Cumartesi günü, devlet televizyonuna göre 10 kişinin yaşamını yitirdiği çatışmalarda kaybetti.

İkincisi, cumartesi günü rejim özgüvenini de kaybetti. Pazar ve pazartesi günleri sokaklar sakinleşmiş, muhalefet bir bekleme dönemine girmiş olmasına karşın, güvenlik güçleri, “Besic” milisleri, bu durgunluktan yaygın bir yıldırma operasyonu tezgâhlamak için yararlanamadılar. Başlangıçta Ahmedinejad’ı destekleyen muhafazakâr lider Ali Laricani’nin, seçim hileleri iddialarını inceleyecek tarafsız (!) bir komisyon kurulmasına ilişkin öneriyi destekleyen demeci, yalnızca Hamaney’in iradesinin en üst düzeyde sorgulanmakta olduğunu değil, Şii ruhban sınıfının iktidarını dayandığı “blokun” çatlamakta olduğunu da gösteriyordu.

Üçüncüsü, olaylardan sonra, durgunluk sırasında muhalefet liderliğinin verdiği demeçler, İslam Cumhuriyeti’nin, İran halkına bir gelecek vaat etme kapasitesini tümden yitirdiğini gösteriyordu. Bir gelecek projesi öneremeyen Musavi, Rafsancani gibi muhalefet liderleri, İslam Cumhuriyeti’ne karşı çıkmıyor, eleştirilerini, rejimi Ahmedinejad’la sınırlıyorlar, taraftarlarını, bir geçmiş güzel günler” fantezisi etrafında birleştirmeye çalışıyorlardı. Musavi İslam devrimi eskiden olduğu gibi olmalıdır, olması gerektiği gibi olmalıdır…” diyordu

‘Eskiden olduğu gibi...’

Musavi’nin, Şii bürokrasisinin en üst tabakasından geldiğini, seçimlere girmesine “izin verilecek kadar” güvenilen biri olduğunu bir an için kenara koysak bile, bu sözleri, onun bir “özne” işlevi üstlenmesinin olanaksızlığını sergiliyordu.

Musavi’nin “eskiden olduğu gibi” diyerek gönderme yaptığı, geri dönmeyi özlediği, hatta vaat ettiği dönem, 1981-1989 arasını kapsıyor. Diğer bir deyişle Musavi, İran halk devriminin öldüğü dönemi özlüyor, Humeyni’nin başbakanı olarak devrimi bizzat öldürdüğü dönemi…

Daha açık koymak gerekirse, Musavi, bireysel özgürlüklerin, siyasi muhalefetin imha edildiği, devrimin ilk dalgasında öne çıkan mülksüzler hareketinin konut, toprak sorununun çözümüne, kapitalizmin ufkunun aşılmasına ilişkin kamulaştırma girişimlerinin yarattığı tüm kazanımlarının zorla geri alındığı, sendikal hakların iptal edildiği, şeriat mahkemelerinde kadınların taşlanarak, eşcinsellerin asılarak öldürüldüğü bir dönemi özlüyor… Irak Savaşı’nda, en son model silahlara karşı dalga dalga insan bedenlerinin yığıldığı dönemi…

Görünen o ki, sokaktakiler bir şey istiyor, muhalefetin liderliğini üstlenmiş görünenler başka bir şey. Onlar, Şii iktidarının en tepesindeki pazarlıkların içinden geçerek, sokağın sırtından, rejimin meşruiyetini restore ederek, egemen sınıftan alacakları temsil kapasitesiyle, kendilerine yer açmaya çalışıyorlar.

Stratfor’un editörü George Friedman, MOSSAD Başkanı Meir Dagan gibi istihbarat çevreleri, Amir Taheri, M. K. Bhadrakumar gibi deneyimli analistler, gösterilerin bir devrime yol açmadan söneceğine inanıyorlar. Bir an için haklı olabileceklerini düşünerek cumartesi olan “şey”e dönersek, “öznesini” bulamadan kalsa bile, daha şimdiden hem rejimde hem de katılanlarda yadsınamaz izler bıraktığını kesinlikle söyleyebiliriz. İrlandalı şair,W.B. Yates’in, “1916 Paskalya” ayaklanması üzerine yazdığı şiirdeki gibi, Her şey değişti, değişti tamamen / Korkunç bir güzellik doğdu”, bu kez İran’da 20 Haziran 2009 günü...

Monday, June 22, 2009

İran Devrimi (Yeniden)

İran’da başkanlık seçimlerinden sonra başlayan, hafta boyunca yaygınlaşan, güçlenen, protesto gösterilerinin, dini lider Hamaney’in tehditlerine rağmen cumartesi günü de güvenlik güçleriyle çatışmayı göze alarak devam etmesi, özel bir “durumla” karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Artık “Batı kışkırtması”, rejim içi çatışma, orta sınıf tepkisi gibi yorumlara sığmayan bu “durum”, aklıma Walter Banjamin’in “Her devrimin, bir öncekini kurtaran (hatalarından arındıran-E.Y) tekrarı” (Illuminations’dan, aktaran Zizek, Paralax View, sf. 78) olduğuna ilişkin sözlerini getirdi.

İran devriminin (1978-79), bu kez, halkın eşitlikçi ve özgürlükçü taleplerinin gerçekleşmesine olanak verecek birtekrarıyla karşı karşıya olabilir miyiz?

Bir devrimden öbürüne

Bu soruya cevap verebilmek için öncelikle İran devrimini kısaca anımsamak yararlı olabilir. Cumhuriyet’te özetlemeye çalıştığım gibi (Dizi, 26-28 Mart 2009) İran’da 1979’da aslında iki devrim yaşandı: Biri sosyalist potansiyeller de içeren bir demokratik halk devrimi, diğeri de bu devrime sonradan katılan Siyasal İslamın karşıdevrimi.

Demokratik halk devrimi, üniversite öğrencilerinin aydınların tepkisiyle, çeşitli sol örgütlerin inisiyatifiyle başladı, kent orta sınıflarının katılımıyla genişledi, işçi sınıfının katılmasıyla Şah rejimini devirecek güce ulaştı. Bu aşamada devrime, dini duyarlıkları güçlü kır ve kent yoksullarının da katılmaya başladığını gördük. Bu noktadan sonra toplumsal hareket, o zamanın en örgütlü, mali kaynakları en güçlü kesimini oluşturan Şii bürokrasinin hegemonyası altına girmeye başladı. Şii bürokrasisinin (ruhban sınıfının) liderliği ele geçirmesinde, Humeyni’nin yalnızca siyasal İslamı kapsayan özgürlükçü söylemlerine kanarak uzlaşmacı bir tutum alan, programlarından taviz veren sosyalistlerin, demokratların, büyük bir katkısı oldu. Şii bürokrasisinin, İran devriminin liderliğini ele geçirirken Şah rejiminin ordusuyla gizli anlaşmalar yaptığını, ardından, sosyalist demokratik muhalefeti imha etmeye başladığını,demokratik halk devriminin de dinci totaliter bir düzenin doğuş spazmları içinde öldüğünü gördük.

12 Haziran seçimlerinden sonra başlayan protesto gösterileri içinde özgürlükçü, demokratik taleplerin yine öncelikle öğrencilerin, orta sınıfların inisiyatifiyle harekete geçirildiğini görüyoruz. Ancak iki gözlem, bu kez işçi sınıfının harekete daha baştan katılmaya başladığını düşündürüyor. Bunlardan birincisi, geçen 20 yılda gerçekleşen ekonomik teknolojik dönüşümlerle ilgili. Bugün, gelir düzeyine, yaşam tarzına bakarak “orta sınıf” olarak algıladığımız kesimlerin büyük bir kısmının, aslında geleneksel orta sınıflardan çok farklı özellikler sergilediğini, söz konusu ekonomik teknolojik gelişmelere paralel olarak bilişim, hizmet sektörlerinde başlayan bir işçi sınıfı şekillenmesininparçası olduğu söylenebilir. İkincisi, Tahran’dan bir gözlemci, kentin yeni demografik yaşamının iyi anlaşılamamasının protesto gösterilerinde orta sınıf egemenliğinin abartılmasına yol açtığını yazıyordu (The New York Times, 17/06/09). İran’da nüfusun yüzde 70’i kentlerde yaşıyor, bunun yüzde 75’i 25 yaşın altında. Geçen 10-15 yılın iç göçleri, dünün orta sınıf yaşam alanlarını bugün artık düşük gelirli, çalışanlar kategorisine girecek insanların yaşam alanı haline dönüştürmüş.

Umutlar ve korkular

Bugün yaşananlarla, I. Iran devrimi arasında paralellik kurmak açısından iki gözlem daha yapılabilir. Birincisi umutlara, ikincisi korkulara ilişkin…

Umutlardan başlarsak, sokak gösterilerine katılanların I. devrimin mirasını fena halde hissettiğini, 1979 sloganlarını yeniden canlandırdıklarını, özellikle kadınların bu kez özgürlüklerini kimseye kaptırmaya niyetli olmadıklarını görüyoruz. Bu umutlar, imkânsızı, rejiminin demokratikleştirilmesini istiyor. Rejimin demokratikleşmesi için ikili (Tanrı’nın ve halkın) egemenliğin, tekil (halkın) egemenliğe, dönüşmesi, Şii ruhban sınıfının “devlet makinesini”tahliye etmesi gerekiyor.

Ne yazık ki bu koşulların, ülkenin, iktidarı taşıyan sınıflar matrisi, devlet makinesinin totaliter özellikleri yüzünden, deyim yerindeyse “barışçı bir geçişle” gerçekleşmesi olanaklı değil. Dini lider Hamaney’in iradesinin hiçe sayılması, 1979’dan kalma “diktatöre ölüm” sloganları siyasal İslamın hegemonyasının kırılmaya, iktidarda kalabilmek için, cumartesi günü olduğu gibi giderek daha çok şiddete başvurmak zorunda kalacağını düşündürüyor. Bu yüzden, başarısız totaliter (teknik yetersizliklerinden dolayı “total” bir egemenlik kuramamış) rejim hızla yıkılamadığı takdirde, bildiğimiz türden bir askeri yarı-faşist bir rejime dönüşebilir.

Korkulara gelince; dünya medyasında yazarların, yorumcuların büyük çoğunluğunun ısrarla hareketin orta sınıf özelliklerini abartmaları, tüm kahramanlığına, haklılığına karşın kazanma sansı olmadığını, çatışmaların aslında rejimin seçkinleri arasında yaşandığını, halkın piyon olduğunu, adeta “timsah gözyaşlarıyla”, tekrar tekrar vurguladıklarını görüyoruz. Küreselleşmenin krizinin içinde, İran’da bir halk devriminin başlamasından dünyanın efendileri çok korkuyor. Tabii, siyasal İslamın seçkinleri de... Böyle bir devrim 30 yıllık ivmeyi kırarak bu beylerin emperyalizmle pazarlık gücünü bir anda sıfıra indirebilir.

Klasik bir ‘durum’

Bunlar haklı korkular. Çünkü İran’da, klasik bir devrimci süreç başladı. Birincisi, hemen hiç kimse “yarın” ne olacağını kestiremiyor, tarafların talepleri, liderlikleri belirgin değil. İkincisi, İran’da yönetenler eskisi gibi yönetemiyor.Yönetilenlerin çok dinamik ve ekonomik, kültürel olarak etkin ve giderek tüm ulus adına konuşmaya niyetli bir kesimieskisi gibi yönetilmek istemiyor.

Ancak, bu, devrimci sürecin mutlaka bir devrimci “duruma”, bu “durumun” da bir devrim “olayına” yol açacağı anlamına gelmiyor.

Birincisi, sürecin “devrimci duruma” dönüşebilmesi için, bir taraftan, bugün hareket eden toplumsal kesimlerin, ekonominin, toplumsal iletişimin “sinir merkezlerini”, etkilemeye başlamaları, diğer taraftan rejimin kendi içindeki hesaplaşmanın, iktidar blokunu dağıtmaya başlaması gerekiyor. Bu “devrimci durumdan” bir devrim çıkabilmesiyse tümüyle öznel koşullara bağlıdır. Çeşitli sınıf ve tabakalardan oluşan devrimci dalganın içinde bir siyasi liderliğin kristalleşmesi, bunun da totaliter rejimin şiddet aygırlarına karşın ayakta kalmayı başarması gerekiyor.

Bunları beklerken bir gözlem daha yapabiliriz. Toplumsal yapının seçkinleri, ne kadar farklı siyasi görüşlere sahip olurlarsa olsunlar kitleleri koyun sürüsü gibi görme noktasında birleşiyorlar. Dün “Nisan Mitingleri” karşısında, bir taraf “darbeciler yaptı” derken darbeci olmakla suçlanan kimi kesimler de bu kalabalıkların gerçekten kendilerine ait olduğunu sanıyorlardı. Şimdi, seçkinler İran’a da benzer bir biçimde yaklaşıyor. Bir taraf, sokaklardakileri emperyalizmin destabilizasyon politikalarının ürünü olarak görürken öbür taraf rejimin iç çatışmalarındaki tarafların araçları olarak görüyor…

Bana gelince, ben İran halkını, Beckett’ten esinlenerek, “tekrar dene, eğer başaramazsan, tekrar tekrar dene, başarısızlığın her seferinde daha muhteşem olsun” diyerek selamlıyorum…

Saturday, June 20, 2009

30. Yılında İran “devrimi” dersleri

Yaşananları anlamaya katkıda bulunmak amacıyla bir anımsatma

Monday, June 15, 2009

AB Seçimlerinden Sonra…

“İyimserler”, ekonomik krizden çıkıyoruz diye seviniyorlarsa da işsizlik artmaya, sınıf çelişkileri, devletlerin mali krizi derinleşmeye, gelir dağılımı bozulmaya devam ediyor;“kaynak krizleri”, büyük güçler arası rekabet yoğunlaşıyor. Tarih, Eric Hobsbawm’ın da The Guardian’da işaret ettiği gibi, bize, böyle koşullarda seçmenin sağ partilere yönelme eğiliminin arttığını gösteriyor. Bu eğilim Avrupa Birliği Parlamento seçimlerine yansıyınca, ortaya karanlık bir tablo çıktı.

‘Sosyal demokrasinin’ iflası

AB seçimlerinde muhafazakâr partiler genelde konumlarını korudular. Sosyal demokrat partiler ise büyük yenilgiler yaşadılar. Almanya’da SPD’nin, İngiltere’de İşçi Partisi’nin, Hollanda’da İşçi Partisi’nin aldıkları oy, tarihsel olarak görülmemiş düzeylere geriledi. Sosyal demokrasinin solundaki, sosyalist ve radikal akımlar, ekonomik krizin emekçi sınıflarda, hatta orta sınıflarda yarattığı kızgınlıklardan yeterince yararlanamadılar, ama çaplarına göre iyi sonuçlar aldılar. Örneğin, İrlanda’da Sosyalist Parti’nin adayı oyların yüzde 12’sini alarak AB Parlamentosu’na seçildi, Almanya’da Die Linke’nin oy oranı2004’te yüzde 6.1’den bu seçimlerde yüzde 7.2’ye yükseldi. Portekiz’de Radikal Sol Blok payını yüzde 4.9’dan yüzde 10.7’ye yükseltti. Fransa’da yeni kurulan Sol Cephe yüzde 6.3,Anti-Kapitalist Parti yüzde 4.8 oranında oy aldılar. Yeşiller de Avrupa Parlamentosu’ndaki iskemle sayılarını 43’ten 54’e yükselttiler.

Seçimlerden en çok ırkçı, milliyetçi (faşist) partiler kazançlı çıktı. İngiltere’de BNP bir milyona yakın oy aldı. Bu özellikle Müslüman düşmanı partinin Avrupa’daki bağlaşığı faşist ve aşırı sağ partiler, İtalya’da, Avusturya’da, Macaristan’da, Slovakya’da, Hollanda’da, Danimarka’da, Romanya’da Yunanistan’da Bulgaristan’da oy oranlarını arttırdılar, Avrupa Parlamentosu’nda, 25 üyelik bir grup kurarak siyasi partilere verilen yaklaşık 25 milyon Avro’luk ödenekten pay alabilecek konuma ulaştılar.

Faşist partilerin başarısı büyük ölçüde seçimlere katılımın çok düşmesine, sosyal demokrat partilerin krizine bağlanabilir. Gerçekten de, muhafazakâr partilerin, geçmişte sosyal demokratlara yönelen seçmeni partilerine geri dönüyor. Buna karşılık sosyal demokratların kapitalizme ve küreselleşmeye ilişkin iyimserliğini paylaşmayan, mali kriz içinde izledikleri politikalar yüzünden büyük düş kırıklığına uğrayan emekçi kesimlerin, düzen partisi olarak gördükleri muhafazakâr veya liberal partiler yerine, bu düş kırıklığıyla diyalog kurabilen,“geleneksel” sola, Yeşiller’e, ama daha çok radikal sağ, ırkçı partilere yöneldiğini gördük. Kimi sosyal demokratlar, ortada yalnızca bir protesto oyu sorunu olduğunu, sandık başına gitmeyen ya da aşırı sağ partilere oy veren kesimleri yeniden geri kazanabileceklerini düşünüyorlar.

Ancak, kamuoyu yoklamaları, Avrupa’da, örneğin İngiltere’de, yabancılara, göçmelere karşı olumsuz duyguların, salt faşist partilere oy verenlerle sınırlı olmadığını, seçmenlerin geri kalan kesimleri arasında da yaygın olduğunu gösteriyor (Telegraph 08/06). İkincisi, sosyal demokrat partilerin neo liberal dönemin ürünü liderlikleri, emekçi kesimleri geri kazanabilecek toplumsal, ekonomik politikaları üretecek durumda değil. Üçüncüsü, tarih, liberal demokrasinin faşist partilerle mücadele etmeye uygun olmadığını gösteriyor. Liberal, sol liberal kesimlerde, faşizme karşı kitlesel eylemi eleştiren, demokrasi ve bireysel özgürlükler adına, faşistlerin ifade özgürlüğünü savunanların sesi daha şimdiden yükselmeye başladı. Liberaller, faşistlerin, ırkçı ve yabancı düşmanı politikaların kamusal alanlarda, medyada ifade etmelerine bir kez izin verilince, egemen ideolojinin, meşruiyet sınırlarının, bugün, siyasi ve ahlaki açılardan dillendirilemeyen birçok şeyi içerecek biçimde genişleyeceğini göremiyorlar.

Liberalizm ve siyasi gericilik

Sosyal demokratların krizi üzerine düşünmeye, sanırım, bir tarihsel, diğeri de yakın döneme ilişkin iki saptamayla başlamak gerekiyor. Sosyal demokrasi, işçi hareketinin, devrimci projeleri terk ederek Eduard Bernstein’in“hareket her şeydir, nihai hedef hiçbir şey” anlayışıyla sosyalizme günlük reformlar yoluyla ulaşmayı amaçlayan kanadından geliyor. Ancak 1950’lerde nihai hedef (sosyalizm) terk edildikten sonra, hareket yönelimini kaybetti; bundan sonra, “soğuk savaş” döneminin de etkisiyle sermaye birikim sürecinin düzenleme gereksinimlerinin dalgalanmalarına tabi olmaya başladı. Bu gereksinimler 1970’lerin sonunda, 1980’lerde emekçilerin haklarının sınırlandırılmasına, refah devletinin tasfiye edilmesine doğru yönelince, sosyal demokrat partilere de bunların peşinden gitmek düştü. SD’ler işçi hareketiyle, geleneksel tabanlarıyla bağlarını hızla kaybettiler; şimdi bu politikalar da iflas edince, emekçilere ihanet etmiş olmanın yanı sıra orta sınıfların desteğini de kaybetmeye başlayan partiler olarak ortada kaldılar.

İkinci saptamaysa, liberalizmin, 1970’lerde yeniden gündeme gelirken postmodernizmin de katkılarıyla geçirdiği evrimle ilgili. Böylece 1980’lerde karşımıza, Aydınlama “olayı” içinde, “eski rejime” karşı mücadele ederken şekillenen eşitlik, özgürlük yanlısı devrimci liberalizmden çok farklı, muhafazakâr, reaksiyoner bir akım çıktı. Bu “liberalizmin” amacı “eski rejime karşı ”mücadele değil, krizin içinde bir “yeni rejimin” yeniden gündeme gelmesini önlemek, olanı, sosyalizme karşı kapitalizmi korumaktı.

Artık, bireysel özgürlükler kapitalizmi, piyasa ilişkilerini sorgulamaya izin vermeyen bir söylemle, genel seçimlere indirgenmiş bir demokrasi kurumuyla sınırlanacaktır. Bu reaksiyoner liberalizm, 1968 olayından (Türkiye’de 1980 darbesinden) büyük bir yılgınlıkla çıkarken hızla “komünist hipotezi”, sınıflara dayanan siyaset paradigmasını terk ederek dünyayı, bireyin hazlarına ve kültürel özgünlüklere indirgeyen (“bedenlerin ve lisanların dışında başka bir şey yoktur”- A. Badiou Logiques des Mondes, 2006) bir tür sol entelijansiyanın postmodernizm projesiyle hemen kesişmeye başlar.

Muhafazakâr mutabakat

Bu ikisi, kapitalizmin ufkuna,“gösteri toplumunun” imajlar dünyasının yardımıyla ve bütünüyle hapsedilmiş bir“demokrasi” üzerinde anlaştılar. Bu anlaşmanın, izlerine, sosyal demokrat partilerin refah devletini tasfiyeye yönelik III. Yol politikalarında, mali oligarşiyle kolaylıkla kaynaşabilme becerilerinde, “uluslararası topluluk”, “liberal emperyalizm”, “terorizme karşı savaş” söylemlerinde, ırkçılığı, emekçi sınıflar içindeki bölünmüşlüğü daha da güçlendiren“çok kültürlülük” politikalarında, Kosova ve Irak savaşlarına verilen desteklerde kolaylıkla görebiliyoruz.

Reaksiyoner liberalizmle, postmodernizmin mutabakatına karşı bugün üç tepki var. Birincisi bu mutabakatın terk ettiği, kültürlere göre tanımlayarak böldüğü, emekçi sınıflara, “biz dedelerinizin oy verdiği işçi partileriyiz” sloganıyla yaklaşmaya, kamulaştırma, korumacılık, halkçılık gibi, geleneksel SD politikalarını benimser izlenimi vermeye çalışan faşist partilerin tepkisi. İkincisi, “bedenlerden ve lisanlardan başka bir şey yoktur” iddialarına, hayır, bunların ötesinde “hakikatler” vardır itirazıyla dine, Aydınlanma “olayının” öncesine yönelen nostaljik bir tepki. Bu doğru bir itiraz, ama yanlış yönde bir tepki. Üçüncüsü ise bu doğru itirazla, ama doğru bir yöne, Aydınlanma“olayına” sadık kalarak sosyalist geleneğin içinden yeni bir sol/sosyalist projeyle, daha doğrusu “komünist hipotezi” yeniden tanımlamaya çalışarak karşı çıkmaya çabalayanların tepkisi.

Seçimlerden sonra oluşan karanlık tabloyu düşünmeye bu üçüncü tepkiyi konuşarak başlayabiliriz sanırım.

Monday, June 08, 2009

‘Mazruf’a Değil, Lütfen‘Zarfa’ Bakınız

Obama’nın Kahire’de yaptığı konuşma haftalar önceden gündeme alınmış, ABD halkla ilişkiler makinesi çalışmaya başlamıştı. Hep birlikte, büyük bir beklenti içine itildik. HattaStjepan Meštrovic’in,“Postemtional Society” (1997),kitabının savlarını kanıtlarcasına, dinledikten sonra neler hissetmemiz gerektiği de bize öğretildi. “Çok önemli bir açılım yapılacak; siz, ‘nihayet bizi anlayan biri’ diye düşünerek çok mutlu olacak, kızgınlıklarınızı unutmaya, ABD’yi daha çok sevmeye başlayacaksınız”.

Konuşma düş kırıklığı yaratmadı. Neredeyse mükemmel bir halkla ilişkiler etkinliği olarak gerçekleşti. Bir aşamada, sanırım, “İslam dünyasını”,geleneğini ve mirasını övdüğü bir yerde, gözlerimi nemlendirmeyi bile başardı. Ankara konuşması, çocuk yerine konuyormuşum hissi uyandırarak beni kızdırmıştı. Kahire konuşmasını dinlerken haz almaya başladığımı fark ettim.“Tanınmış”, “hakkı verilmiş”olmanın hazzıydı bu. Kaygı verici bir durum…

Ama iki saniye sürdü… Neticede,Obama’nın Kahire konuşması da, Ankara konuşması gibiydi. Wall Street Journal başyazısında, The New Republic’te Crowley,Esquire’da Thomas Barnett, El Cezire’nin aktardığına göre,Hassan Abu Nimah, (Ürdün, Kraliyet Dinler Arası Çalışmalar Enstitüsü Direktörü), The Weekly Standart’dan Max Boot gibi çeşitli yorumcular konuşmanın retorik olarak zengin, içerik olarak zayıf olduğunu, Bush dönemine göre köklü bir dış politika değişikliği getirmediğini düşünüyorlardı, ama Bush dönemi politikaları bu kez “güzel paketlenmişti”, “iyi satılıyordu”.

Gerçekten de, Obama, eski“mazrufu” yeni, daha çekici bir“zarfta” sunmayı başardı. Bundan sonra söz her ülkedekiÇandar, Cemal türü yazarlara,Zaman gibi gazetelere düşüyor. İşlevlerini doğru dürüst yerine getirebilirlerse Obama’nın konuşması, amacına ulaşma şansına sahip olabilecek…

Bağlamına oturtmak gerekiyor

Peki, Obama “Tüm bunları söylüyordu, ama aslında ne diyordu?” Bu soruya cevap vermek için konuşmayı önce bağlamına oturtmak gerekir.

Bush dönemi ABD hegemonyası açısından tam bir felaket oldu. ABD’nin rakipsiz ateş gücünün yıkmaya yeterken, yapmaya gelince etkisizliğini, tüm zaaflarını gözler önüne serdi. Dahası, dostlarını kızdırdı, rakiplerini birbirine yakınlaştırdı, ABD’nin liderlik ve kabul ettirme kapasitesi adeta dibe vurdu.

Tam bu konjonktürde, ABD egemen sınıfının, askeri sınai kompleksin yönetici seçkinlerinin, dış politika duayenlerinin Obama’nın arkasına geçmiş olmaları bir rastlantı değil. Obama gibi biri gerekiyordu onlara, özellikle küresel bir mali kriz başlarken: Afrika kökenli, adı dahil, Müslümanlıkla bağları var, çok iyi bir konuşmacı, tüm kişisel siyasi tarihi uzlaşma yaratma, karşıtlarıyla orta yol bulurmuş gibi yaparak ‘yapının’ içine çekme becerisine dayanıyor… Birhegemonya restorasyonu projesiiçin adeta “biçilmiş kaftan”. Diğer bir deyişle Obama’nın konuşmasının bağlamını, ABD hegemonyasının tarihsel koşullardaki “durumu”oluşturuyor: Gerileyen ekonomi, kültürel çekicilik, “yükselen üçler”, kaynak (enerji, su, gıda) savaşları…

Bu yüzden yine karşımızda bir bölge halkına nasıl yaşamaları gerektiğini söyleyen, önlerine bir talepler listesi koyan“Oryantalist” bir yaklaşım var:“İnanın bana, valla biz emperyalist bir ülke değiliz; tüm bunlar aslında sizin iyiliğiniz için…”.

Oryantalizm ve diğer tuhaflıklar

Oryantalizmin bir başka özelliği de “tanıma” zorluğudur: Baktığı halkları, coğrafya, sınıf, dil, siyasi yapı gibi farkları yadsıyarak, kendi amaçlarına uygun bir ortak paydada eşitleyerek tanımlar. Müslümanlar şöyledir, Araplar duygusaldır, pohpohlanmaya dayanamaz; Türkler seks düşkünüdür, Arnavutlar aksidir, Çinliler sinsi…

Obama’nın Kahire’de “Müslüman Dünyası”na seslenmeye kalkmasını da birçok yazar bu bağlamda değerlendirdi. Dahası,“Müslüman dünyası” kavramı; El Kaide’den Müslüman Kardeşler’e kadar siyasal İslamın birçok temsilcisinin, dünyadaki tüm Müslümanları bir gün, tek bir liderlik (Halife) ve siyasi yapı altında birleşmesi kaçınılmaz tek bir “dünya” olarak görme eğilimine de uygun bir ifadeydi. Gerçekteyse 1.65 milyarlık Müslüman nüfusun 460 milyonu Afrika’da, 1.1 milyarı Asya’da yaşıyor. Obama’nın Müslümanlara hitap etmek için kendine uygun bir yer olarak seçtiği bölge (Ortadoğu) aslında Müslümanların çoğunluğunun yaşadığı bir yer değil. Obama’nın konuşmasının merkezindeki Arap - İsrail sorunu, İran’ın nükleer silah programı, Asya’daki, Afrika’daki Müslümanları, ne kadar ilgilendiriyor? Türkiye ve Suudi Arabistan “Müslümanlar”diyerek birlikte sayılabilir mi? Obama, “Müslüman dünyası”kavramıyla, aslında tüm Müslümanları tek bir coğrafyaya ve halka (Araplara) indirgemiş olmuyor mu? Bu emperyalist bir programın, “kaynak savaşlarının”bakış açısı değil mi?

Oryantalizm burada da bitmiyor, hedef coğrafyanın haklarına yukarıdan bakışın izleri de vardı Obama’nın konuşmasında. Konuşma ABD-İsrail-Araplar üçgeninde bir ortak zemin tanımlamayı, İsrail ve Arapların bir türlü göremedikleri (?) ortak zemini, onlara göstermeyi amaçlıyordu: Sizin şu sorununuz var ve haklısınız. Ama bize de şunlar oldu. Onlar da bu konuda haklı vb… Ancak gerçek dünya Harvard tartışma kulüplerine çok az benzediğinden konuşmanın bölgenin gerçek durumunun, ortak “zeminin” imkânsızlıklarına takılarak herkesi birden incitmesi, daha da kötüsü, “oyunu” gözler önüne sermesi de olanaklıydı. Öyle de oldu.

Obama İsrail ve Filistin haklarının birbirlerini anlamalarına yardımcı olacak bir empati alanı kurmaya çalışırken ikisini de aşağılamayı başardı: Bir taraftan, İsrail halkı bir soykırım yaşadıktan sonra nihayet bir vatana sahip olmuştu, buna tarihsel hakkı vardı. Öbür taraftan, Filistin halkı da bir vatan toprağına sahip olmak istiyordu haklı olarak.

Birincisi, Filistin halkının 1948’den önce zaten bir vatanı vardı, oradan 1948 yılında sürülmüşlerdi. Konuşma Obama’nın Filistin halkının“gerçeğini” kavramadığını gösteriyor, bir empati eksikliğine, küçümseme durumuna işaret ediyordu.

İkincisi, altı milyon insanın, ayrıntılı bir planla, en son teknolojiyle imha edildiği Yahudi soykırımı olayını, 1948’de bir savaşın içinde gerçekleşen bir sürgün ve etnik temizlikle kıyaslamaya kalkmak, İsrail halkının özgün durumuna ve bundan kaynaklanan duyarlılıklarına yabancılığa, yine bir empati eksikliğine işaret ediyordu. Gerçekteyse, hem Filistinliler, hem Museviler aynı toprak parçasını kendi tarihsel ve ruhani ana- vatanı olarak görüyor ve yalnızca kendileri için istiyorlar. Bu durumu tüm boyutlarıyla birlikte masanın üzerine koymadan yol almak olanaklı değil…

Diğer taraftan, konuşma ABD açısından, petrol, jeopolitik ve İran sorunu bağlamında Sünni Arapları yönlendirmenin öncelik kazandığı, Müslümanlığın, siyasi gericiliğin bu bağlamda kullanılacağı anlaşılıyor. Bu yeni durum hem İsrail’i zorlayacak, hem de bölgedeki, laik, demokratik, sosyalist akımlara, pahalıya patlayacak gibi geliyor bana… Filistin sorununda, vitrin düzenlemenin ötesinde, herhangi bir gelişmenin olmasınıysa hiç beklemiyorum.

Tuesday, June 02, 2009

Dün Dünle Birlikte Gitti...

(Cumhuriyet 01.06.2009)

Dün Dünle Birlikte Gitti...

Mali kriz gösterdi ki, “dün dünle birlikte gitti…” Peki ama yarın ne olacak? Bu soruya cevap verebilmek için kıyasıya (protesto gösterileri, mitingler ve grevler dahil...) tartışmak gerekiyor. Kimi“ekonomistlerin” dillerine doladığı“iyimserler-kötümserler” ikilemi, olup biteni anlamaya hiç yardımcı olmadığı gibi, tartışma olasılıklarını da sabote ediyor.

Aslında, bu insanları suçlamak da istemiyorum. Ne de olsa bir“travma” yaşıyorlar. “40 yıldır dünyayı anlamaya çalışırken dayandıkları, entelektüel yapıntı, birden bire çöktü” (MaestroGreenspan)... “Dünyaları yıkıldı…Yollarını bulmakta kullandıkları pusula yok oldu” (Merrill Lynch’in Moskova müdürü Bernie Sucher). Bu“travma”, neoliberal dönemin şekillendirdiği, histerili (daha çok kâr, daha çok getiri, daha çok haz, hemen şimdi) ve yoksulluktan, eşitsizlikten yakınan herkesi mızmızlanmayla suçlayan,benmerkezci (ve sociopath) kimliklerde depremler yaratıyor. Tek yol, “bastırmaya”, bir şey olmuyormuş gibi davranmaya devam etmek... İkincisi, bu insanların gözlerini kamaştıran yüzey biçimleri dünyasında (piyasada) “iyimserliği”destekleyecek kimi gelişmeler de yok değil…

Çıkıyor olabiliriz…
Hiçbir resesyon, hatta depresyon, birkaç yıldan fazla sürmüyor. Yaklaşık 18 ayı geride bıraktığımızı, bu arada piyasalara trilyonlarca dolarlık destek verildiğini, mali sektörde, sanayide büyük temizliklerin (iflaslar, birleşmeler, kurtarmalar, hızla artan işsizlik) yaşandığını düşünerek “çıkış belirtileri” beklemeye başlayabiliriz.

Bu bağlamda, ekonomi basınında, en azından “gerileme hızının gerilemeye başladığına” ilişkin gözlemlere rastlamak olanaklı. İkincisi; birkaç aydır, bir ekonomik toparlanmaya ilişkin ölçülebilir belirtiler görüyoruz. Örneğin Japonya’da sanayi üretiminin yüzde 5.6 artması, Hindistan’ın yılın ilk üç ayında büyüme hızının yüzde 5.8’e ulaşması, yorumculara göre resesyonun sonuna gelindiğini gösteriyor. İngiltere’de, borcunu ödeyemeyenlerin, evlerinden çıkarılanların sayısı hâlâ artmaya devam ediyor olsa da, nisan ve mayıs aylarında ev fiyatlarında yıllık düşüş hızı yüzde 15’ten yüzde 11’e geriledi; mayıs’ta nisana göre yüzde 1.2’lik bir artış gözlendi. Avro bölgesinde, “ekonomik beklenti indeksi” iki aydır artıyor. Borsalar da bu iyimserliğe cevap veriyor. Ekonomik toparlanma belirtileri var, ama BNP Paribas’nın haftalık raporunun işaret ettiği gibi, özellikle tüketici talebindeki, sanayi üretimindeki olağanüstü zayıflık varlığını koruyor. (Daily Economic Spotlight, 29/05)

Diğer taraftan, bu kadar çok istikrarsızlık, “zehirli varlık” yaratan mali sektörün denetime alınması, etkinliğinin, sanayi üretimine öncelik verecek biçimde sınırlanması, bu sırada dünya hasılasının yüzde 1000’ini aşan kredi köpüğünün (Financial Times, 21/05) tasfiye edilmesi gerektiği konusunda hemen herkes hemfikir. Ancak geçen 25 yılda ekonomik büyümenin yaslandığı tüketimin yakıtı finansal sektörden ve kredi köpüğünden geliyordu. Şimdi tüketimi, hatta üretimi ne destekleyecek?

Devletler mali krizi denetim altına almak için büyük mali yüklerin altına girdiler, parasal genişleme yarattılar. Bu mali yüklerin yönetilmesi ve tasfiyesiyle ekonomik toparlanmanın gereksinimleri nasıl bağdaştırılacak? Tüm bunlarla bağlantılı olarak, çevrede mal ihracatına (dış talebe), sermaye ithalatına (dış kredilere) dayalı, dünya ekonomisinin motoru ABD’de mal ve sermaye ithalatına dayalı modeller çöktü. Şimdi ekonomik büyüme hangi modele dayanacak?
Bu yıl için öngörülen yüzde eksi 2.6büyüme hızının gösterdiği gibi (dünya ekonomisinde yüzde 2.5 ’in altı resesyon olarak görülür) dünya ekonomisinde olağanüstü şiddettebir resesyon yaşanıyor. Financial Times’ta Gillian Tett’in (29/05) geçen hafta vurguladığı gibi bu çıkış zayıf ve kırılgan olacak, Prof.Roubini’ye göre, insanlığın büyük çoğunluğu uzun süre “çıktığımızın farkında olmayacak”.

…ama esas önemli olan bu değil
Ama bu kez farklı bir “olayla” karşı karşıya olmamız, resesyonun çok şiddetli yaşanıyor olmasıyla ilgili değil. Fark, bu kez resesyonla birlikte gündeme henüz ne yönde şekillenecekleri belirsiz yapısal değişikliklerin gelmiş olmasından kaynaklanıyor.

Listenin başında, iflas eden neoliberal modelin yerini alacak modelin, hatta“yeni ideoloji” ve ahlakın olası özellikleriyle, bu değişim sürecinin siyasi boyutlarıyla ilgili belirsizlikler var. Serbest piyasalı, bol kredili, hummalı tüketim günlerine dönemeyeceğimizi biliyoruz. Ama bundan ötesi belirsiz... Ekonomi basınının önde gelen kalemleri, analizlerinde, “iyimser-kötümser”ikilemine hiç prim vermeden, bu belirsizlikler üzerinde yoğunlaşıyorlar.

Financial Times’ın ekonomi editörüMartin Wolf’a göre “serbest piyasa modelinin hegemonyası artık geride kaldı. Bundan sonra ülkeler, modellerini kendi ulusal gereksinimlerine göre oluşturacaklar”. Bu da tabii ki küreselleşme denen olgunun geleceğini tehlikeye atıyor. Bu saptamalar, “devletin geri gelmesine” ilişkin yorumlarla da uyuşuyor. Ancak sorun şu ki devletlerin “geri gelişi”, şirket kurtarmalarından, devletleştirmelerin getirdiği mali yüklerden, ekonomik daralmanın getirdiği gelir kayıplarından dolayı, “devletin mali kriziyle” birlikte yaşanıyor. Dahası, devletler bu yeni döneme, bankalara yapılan mali transferlerden, krize giren emeklilik sistemlerinden, yönetici seçkinleri sarsan mali skandallardan, keskinleşen sınıf mücadelelerinden dolayı, meşruiyetlerini giderek zayıflatan dinamiklerle birlikte giriyorlar. Bu devletlerden, halk yararına, gelir dağılımını düzeltecek politikalar beklemek gerçekçi değil. Öyleyse AB süreci gibi projelerin, liberal demokrasi gibi rejimlerin geleceklerini belirsizleştiren eğilimler güçleniyor.

Mali sektörün sınırlanması, borç köpüğünün tasfiyesi, her devletin kendi ekonomik modelini geliştirme eğilimi, üretimi güçlendirme, ulusal ekonominin kapasitesini koruma, yeni talep bulma gereksinimiyle birleşince, enerji ama en önemlisi gıda ve su krizleri ortamında, The Economist’in“neocolonialism” (yeni sömürgecilik) dediği olguyu gündeme getiriyor.

Diğer bir deyişle, dünyanın çevre ülkelerinin piyasalarının, doğal kaynaklarının, dünyanın eski merkezleriyle, yeni yükselen merkez adaylarının arasında paylaşılması süreci hızlanıyor. Şimdilik paylaşım, verimli toprakların, madenlerin ve su kaynaklarının, yönetici elitlere verilen mali veya siyasi rüşvetlerin yardımıyla satın alınarak ele geçirilmesi (el konması), ikili ticaret anlaşmalarıyla piyasaların kapatılması, işçi haklarına kapalı ucuz üretim platformları oluşturulması yöntemleriyle ilerliyor. Ancak, bu sürecin daha şimdiden sıkışmaya başladığını, The Economist, The New York Times, Times Magazine gibi yayınların, sömürgeciliğin güçlenmesinden, özellikle yükselen güçlere göndermeyle yakınmaya başlamasından anıyoruz. Şimdilik ekonomik yolarla ilerleyen bu sürecin siyasi, hatta askeri yan etkilerinin nelere olacağını da henüz bilemiyoruz.

Tüm bunları hakkıyla konuşabilmek ve değişime hazırlanabilmek için“iyimser-kötümser” gibi içi boş kavramları terk edip gerçekle yüzleşmekten başka çare yok… Dün dünle birlikte GİTTİ!

Thursday, May 28, 2009

Ortadoğu’da Bir Şeyler Oluyor- III

Ortadoğu’da gelişmeler giderek hızlanıyor. Lübnan ve İran seçimleri yaklaşırken İsrail ve Sünni Arap rejimlerinin kaygılarının giderek arttığı, dikkatlerin Hizbullah üzerinde yoğunlaşmaya başladığı görülüyor. Cumartesi günü, Der Spiegel’in Ortadoğu ve siyasetinin ortasına adeta bir bomba gibi düşen, “Hariri suikastının arkasında Hizbullah var”iddiası da bu yoğunlaşmanın bir göstergesi.

Zamanlama çok ilginç

Bölgedeki, özellikle Lübnan kavşağında şekillenen son gelişmelere bakınca, ortaya kaygı verici bir görüntü çıkıyor. Lübnan’da bir İsrail casus ağı ortaya çıkarıldı. Mısır yönetimi, rejime karşı etkinlik gösteren 47 kişilik bir Hizbullah hücresini tutukladığını açıkladı. Mısır’ın savlarını reddeden Hizbullah, aslında Hamas’a yardım için silah kaçakçılığı yapmakta olduklarını açıklamakta hiçbir sakınca görmedi. İsrail hava kuvvetleri, İran’ı hedef aldığı ileri sürülen tatbikat düzenledi. Bu hafta İsrail ordusu, bir taraftanHizbullah, Suriye ve Hamas’la savaş, diğer taraftan İsrail’deki Arapların ayaklanması bağlamında alınacak eşzamanlı önlemlere yönelik “Dönüm Noktası -3” (Lübnan, Gazze, -E.Y) adlı bir simülasyon gerçekleştiriyor (Yedioth Ahranot, 25/05). Hizbullah, İsrail’in yeniden bir savaşa hazırlandığını ileri sürüyor. ABD Başkan YardımcısıBiden’in geçen hafta gerçekleşen Lübnan ziyareti Robert Fisk’e göre“Hizbullah’ı durdurmayı amaçlıyordu”(The Independent, 23/04). İsrail Başbakanı Natenyahu da zatenObama’ya Hizbullah’ın bir seçim zaferi olasılığının tehlikeli ve kaygı verici”olduğunu söylemişti (Jerusalem Post, 24/05). Hizbullah da Biden’in ziyaretini Lübnan’ın içişlerine doğrudan bir müdahale olarak yorumladı.

Der Spiegel’in yorumunu da Hizbullah’ın seçim şansını azaltmaya yönelik bir adım, Lübnan’ın içişlerine doğrudan bir müdahale olarak da yorumlamak olanaklı. Çünkü Der Spiegel’in iddiaları, Lübnan’ın zaten çok hassas etnik siyasi dengelerini bozarak, yeniden bir iç savaş dinamiğini harekete geçirebilecek nitelikte.

Bu nedenle, Lübnan, liberal eğilimli gazetesi The Daily Star’ın başyazısında, Spiegel’in esas olarakcep telefonu kayıtlarına dayanarak oluşturulan savlara, Hariri ile Hizbullah’ın bir popülarite yarışı içinde olduğuna ilişkin (Lübnan iç siyaseti göz önüne alındığında, geçersizliği kolaylıkla görülebilecek) bir senaryoya dayanan yorumunun zamansız ve sorumsuz olduğu saptanıyor,“Mürekkep akıtmak kan akıtmaya benzemez” deniyordu.

‘Şii tehlikesi…’

Spiegel’in savlarını, Lübnan seçimlerini daha iyi anlamlandırabilmek için, daha geniş bir bağlam içinde, Amir Taheri’nin, “Büyük Ortadoğu oyunu”dediği “durum” içinde değerlendirmeyi deneyebiliriz. Bu durumun son yıllardaki en önemli bileşenlerinden biri hiç şüphe yok ki, gelişmekte, daha doğrusu inşa edilmekte olan Sunni-Şii saflaşması. Bu saflaşmanın bir amacı İran’ın bölgedeki etkilerine karşı bir blok oluşturmaksa bir diğer amacının da “ortak İran tehlikesine karşı” bir İsrail Arap ittifakı oluşturarak Filistin sorununu bunun içinde, gündemin arkalarına bir yerlere iterek eritmek.

Bu bağlamda, Mısır, Yemen, Fas, Suudi Arabistan, Ürdün gibi Sünni yönetimleri her yerde Hizbullah’ın parmak izlerini, dolayısıyla İran etkisi görüyorlar (Associated Press 21/05), ülkelerindeki Şii nüfusa karşı gittikçe daha kuşkucu ve baskıcı politikalar benimsiyorlar.

Amir Taheri’nin yorumuna göre bu“büyük oyunun” içinde Lübnan,“kontrol edenin sonucu belirleyeceği bir piyon olarak, coğrafi çapıyla orantısız büyüklükte stratejik bir önem kazandı”(Asharq Alawsat, 23/05). Tahiri, Hizbullah’ın 7 Haziran seçimlerini kazanması halinde, İran rejiminin içeride ve bölgede daha da güçlenmesini bekliyor. Lübnan’ın Hizbullah’ın kontrolüne girmesi, İran’ın donanmasını, 1500 yıl sonra ilk kez Akdeniz’e getirmesine olanak sağlarken Rusya’nın Suriye limanlarını kullanmasını kolaylaştıracak.

Özetle Ortadoğu’da gelişmeler hızlanıyor siyaset gittikçe ısınıyor. Sizi bilmem ama, ben bu tartışmaları izlerken “stratejik derinliğinin” bilincine nihayet vararak bu bölgede, ABD, İsrail, “Arap dünyası” ve İran’ın yanı sıra, artık önemli bir oyuncu haline geldiği ileri sürülen Türkiye’nin adını arıyorum. Ama nedense bir türlü bulamıyorum.

Tuesday, May 26, 2009

Sri Lanka Dersleri

Tamil Kaplanları’nın (LTTE) Sri Lanka’da, ayrı bir Tamil devleti kurmak amacıyla 26 yıldır sürdürdükleri silahlı mücadele ezici bir askeri yenilgiyle son buldu. On binden fazla sivil ölü, yüz binden fazla yaralı var, milyona yakın insan yerinden yurdundan oldu. LTTE lideriPrabhakaran Sri Lanka ordusu tarafından öldürüldü, cesedi medyada teşhir edildi.

LTTE’nin askeri yenilgisinden hareketle bu defterin kapandığını düşünmek doğru olmaz. Birincisi, LTTE, Tamil halkının tümünün desteğini alamamış olsa da, ortak kültüründe, etnik-ulusal bilincinde derin izler yaratmış bir oluşum. İkincisi Sri Lanka’da, Tamil halkını etkileyen ağır ekonomik toplumsal sorunlar varlığını sürdürüyor. Gelecekte, ulusal aşağılanmışlık, intikam duygularıyla da beslenen silahlı bir hareketin yeniden canlanması hâlâ büyük bir olasılıktır. Üçüncüsü, tüm dünyaya yayılmış çok güçlü yeni hareketlere kaynak oluşturabilecek bir Tamil diyasporası var.

Tarih, etnik milliyetçilik “cini” bir kez şişeden çıktı mı, onu zorla geri sokmanın olanaksızlığını kanıtlayan örneklerle dolu. Bu“cini” şişeye dönmesi için, barışçı yollarla, ekonomik, siyasi, kültürel önlemlerle ikna ve teşvik etmekten başka yol yok.

Bu bağlamda, “etnik milliyetçi projenin” iflasına iki kez şahit olduğumuz Sri Lanka deneyimi dünyanın başka bölgelerinde benzer sorunlarla boğuşanlar açısından zengin dersler içeriyor.

Etnik milliyetçiliğin iflası- I (Tamil sorununun doğuşu)

Sri Lanka, eski adı Seylan olan bir İngiliz sömürgesinin, 1948’de“bağımsızlığını” kazanmasıyla oluşan bir ülke. İngiltere, Seylan’ı yönetmek için bölgedeki yerli azınlık Tamil halka ek olarak Hindistan’dan on binlerce Tamil getirdi. Böylece İngiltere, Seylan’da, hem Budist Sinhalçoğunluğu yönetmek için HinduTamil yerli işbirlikçilere sahip oluyor, hem de bir gün bu sömürgesini terk etme zorunda kalırsa, geride, uluslaşmayı zorlaştıracak bir bölünmüşlük, uzaktan dengelenebilecek bir yapı bırakmanın koşullarını oluşturuyordu. Sri Lanka-Tamil sorunu öncelikle bu tarihin ürünü.

Bu tarihsel zemin üzerinde bağımsızlıktan sonra, Sinhal çoğunluk, İngiliz sömürgeciliğin mirası olan Tamil orta sınıf kesimlerine, bürokrasideki ve eğitim sistemindeki kalıntılarına karşı kendi egemenliğini kurmak, hızla keskinleşmekte olan sınıf mücadelelerine, Soğuk Savaş koşullarında bir önlem almak için Sinhal etnik-dini kimliğini egemen kılacak bir süreç başlattı. Bu sürecin ilk ve en keskin örneğinin, Tamil ve Sinhal etnik gruplarının, devlet yönetiminde ve eğitimde kullandığı ortak dil İngilizcenin yerine Sinhal dilini koyan yasanın geçirilmesi oluşturdu. Böylece bir anda Tamil orta sınıfı kültürel olarak ikinci sınıf konumuna düşüyor, eğitim sistemi ve bürokrasi içindeki yerini hızla kaybetmeye başlıyordu. Bürokrasi içinde Tamil görevlilerin oranının, 1948’de yüzde 30 iken 1970’te yüzde 6’ya gerilemesi de bunu gösteriyor.

1960’larda, tüm etnik gruplardan destek alarak belli bir etkinliğe ulaşan sol partilerin, 1970’lerde iktidar ortağı olduklarında yönetemediklerini, Tamil azınlığın sorunlarına çözüm üretemedikleri, aksine, Sinhal orta sınıfının 10 binden fazla cana mal olan ayaklanmasını engelleyemedikleri için zaman içinde eriyip gittiklerini gördük.

Franz Fanon, anti-sömürgeci mücadeleye, uluslaşma sürecine ilişkin yaptığı uyarılarda, halkına ulusçuluk bilincinin ötesinde ilerici bir ekonomik siyasi proje sunamayan burjuvazinin vahim hatalar yapmaktan kaçınamayacağını; uluslaşabilmek için etnik farklılıkları değil birleştirici evrensel özellikleri öne çıkartmak ve teşvik etmek gerektiğini söyler. Sinhal burjuvazisinin seçkinlerinin bu uyarıların aksine davranarak uygulamaya koyduğu etnik milliyetçi projenin zaman içinde tümüyle ve kesin olarak iflas ettiğini gördük.

Etnik milliyetçiliğin iflası-II (Tamil Kaplanları’nın yenilgisi)

Tamil Kaplanları’nın,1980’lerde başlayan silahlı mücadelesi işte bu iflasın ürünüdür. 26 yıl boyunca 100 binden fazla insanın ölümüne, milyonlarcasının yerinden yurdundan olmasına yol açtıktan sonra ağır bir yenilgiyle sonuçlanan süreç ise etnik milliyetçi uluslaşma projelerininiflas etmeye mahkûm olduğunu Sri Lanka’da ikinci kezkanıtlamaktadır.

Bu iflasın arkasında öncelikle etnik milliyetçilikten kaynaklanan bir körlük yatıyor. LTTE liderliği, Tamil halkıyla Sri Lanka halkının birçok siyasi, ekonomik sorunu paylaştığını, bu zeminde, farklılıklarını barış içinde birlikte yaşamalarını engelleyen koşullara karşı bir ortak mücadele inşa edebileceklerini göremedi.Çünkü, LTTE ne Sinhal halkında, ne de Tamil halkında etniğinötesinde hiçbir dinamik göremiyordu. Bu körlük LTTE’yi, Tamil halkını, yalnızca kendi mücadelesinde temsil edilebilecek tek bir etnik kimliğe indirgemesine yol açtı. Halbuki, seçimlere katılan, mecliste temsilcileri olan Tamil Ulusal Kongresi’nin gösterdiği gibi,sınıfsal farklılıklar bir yana, etnik ve dini (Müslüman Tamiller de var) açılardan bile tek bir Tamil kimliğinden söz etmek olanaklı değildi.

Etnik milliyetçiliğin getirdiği bu körlük, zaman içinde giderek sivil halkı da hedef alarak“teröristleşmeye” başlayan silahlı eylemler, LTTE’yi hem Sri Lanka emekçilerinden, entelijansiyasından tecrit etti, hem de LTTE eylemlerinin, Sri Lanka devletinde, Sinhal halkında yarattığı tepkilere katlanmak zorunda olan kentli Tamil halkı içindeki diğer siyasi akımlarla, dini/etnik gruplarla, emekçi ve burjuva katmanlarla istikrarlı, kalıcı ilişkiler kurmasını engelledi. Dahası LTTE’nin hâkimiyet kurduğu ve yönetimini fiilen üstlendiği bölgelerde, siyasi muhalefeti şiddetle susturması, etnik, dini farklılıkları bastırması, askeri otoriter yönetim modellerine başvurması, bu körlüğü, körlükten kaynaklanan tecrit edilmişliği aşmaya olanak vermedi.

Bu tecrit edilmişlik içinde, Sri Lanka devletine karşı askeri ya da siyasi bir zafer kazanamayacağının ayırdına varan LTTE’nin, vahim bir hataya daha düştüğünü, bu kez bölgedeki büyük güçlerden, emperyalist devletlerden, onlara açık ve kullanılabilir kapitalist bir ekonomi, siyasi rejim vaat ederek medet ummaya başladığını görüyoruz.

Bu bağlamda, LTTE ilk kazığı, adanın savaş bölgesine barış gücü olarak gelen Hindistan güçleri, LTTE’yi silahsızlandırmaya kalkınca, on binlerce Tamil’in iki ateş arasında yaşamlarını yitirdiğinde yediğini görüyoruz. Sözde “terorizme karşı savaş” gündeme geldiğinde de, Sri Lanka yönetimi, LTTE’ye saldırılarını bu bağlamda meşrulaştırdı, “uluslararası topluluğun” onayını, Pakistan’dan, İsrail’den son model silahlar aldığını, son askeri zaferini de bu ortamda, bu olanaklarla, bölgeyi hiçbir yaptırıma uğramadan uluslararası basına kapatarak, katliam boyutlarında bir operasyon gerçekleştirdiğini görüyoruz.

Sri Lanka deneyimi, etnik milliyetçilik üzerine inşa edilen uluslaşma projelerinin, eninde sonunda iflas etmenin ötesinde, hem kendi halklarının hem de dünya halklarının başına büyük belalar açtığını bir kez daha gösteriyor.

Thursday, May 21, 2009

Ortadoğu’da Bir Şeyler Oluyor - II

Pazartesi yazımı, “yeni bir dönemin” başlamakta olduğunu düşündüren gelişmelere karşın kötümser bir notla bitirmiştim. Başkan Obama’nın ve Başbakan Natenyahu’nun Pazartesi günü gerçekleştirdikleri görüşme kötümserliğimi azaltmadı.

İlişki hala çok özel, ama artık yaklaşımlar farklı

Şimdi, ABD ve İsrail arasındaki özel ilişki varlığını koruyor, ama artık ABD tarafsız aracı rolüne daha yakın. Her iki ülke de Filistinlilerin kendi kendilerini yönetmesini istiyorlar, İran’ın nükleer silahlar edinme olasılığını büyük bir tehlike olarak görüyorlar; Filistin sorununu bölgeselleştirerek, daha büyük bir çerçeve içinde çözmeyi planlıyorlar. Ama iki liderin Basın toplantısındaki ifadeleri, ABD ve İsrail’in artık iki farklı, , yaklaşımı temsil ettiklerini gösteriyor. Üstelik, bunlar (iki devlet, İran sorunu ve ikisi arasındaki ilişki) Jerusalem Post’un editörüne göre uzlaştırması olanaksız farklar.

Toplantı öncesinde ABD kamu diplomasisi tarafından, basına sızdırılan haberlerle “yumuşatma” çabalarına karşın, Natenyahu, “iki devlet” ifadesini kullanmadı; barış sürecinde “kendilerin düşeni yapacaklarını”, Filistin’in İsrail ile yan yana, bir tehdit oluşturmadan var olmasından yana olduğunu vurgulamakla yetindi. Buna karşılık Obama “iki devletli çözümün, İsrail’in yerleşimleri durdurmasının, Gazze halkının yaşamını kolaylaştıracak adımlar atmasının önemini vurguladı.

İran sorununa gelince, Natenyahu, önce İran sonra Filistin sorunu derken, Obama’nın “ben bu bağlantının ters yönde olduğuna inanıyorum” ifadeleri dikkat çekiyordu. Obama diplomasiye, doğrudan görüşmelere önem veriyor bu yolla bir çözüm bulunacağına inanıyordu. Natenyahu ise, tüm seçeneklerin (askeri müdahalenin) masada olduğunu vurguladı, hatta Obama’nın, diplomatik açılımlar sonuç almazsa, daha kapsamlı, uluslararası yaptırımların devreye girebileceğine ilişkin ifadelerini, “tüm seçenekler masada” yönünde yorumlamaya çalıştı.

Obama, Ürdün Kralı’nın önerisi bağlamında, barışa karşılık, tüm Arap ülkelerinin İsrail’i tanımasını, böylece İran’ı da kapsayacak bölgesel bir barış “dinamiği” oluşturmayı amaçlarken, Natenyahu’nun, Filistin sorununu, İran’a karşı, Arap ülkeleriyle oluşacak bir ittifakın dinamikleri içinde eritmeyi düşündüğü görülüyordu. Natenyahu’nun “yerleşimlerin durdurulması”, Gazze’nin açılması üzerine bir şey söylememesi de dikkat çekiciydi.

Yapısal sorunlar ağır

Natenyahu’nun, aşırı sağcı koalisyon ortaklarından dolayı çok fazla manevra alanı olmadığına değinmiştim. Ama iki devletli çözüme direnmesinin arkasından, ağır yapısal sorunlara ilişkin kaygılar da var.

Birincisi, bu iki devletli çözümün Filistinliler, hatta Arap devletleri tarafından, nihai çözüm olarak benimsendiğini söylemek zor. Hamas İsrail’i tanımamaya devam, ediyor. Arap devletleri, iki devlet çözümünü dile getirirken İsrail’i bir “Yahudi devleti” olarak tanımlamaya yanaşmıyorlar. İkincisi, Filistin tarafında, El Fetih ile Hamas arasında adeta bir iç savaş yaşanıyor. Dahası, kimi analistler, Gazze söz konusu olduğunda Hamas ile, Müslüman Kardeşler arasındaki ilişkiden rahatsız olan Mısır yönetiminin, “iç savaştan” Hamas’ın galip çıkmasını istemediğini; Batı Yakası’nda da Ürdün Haşimi krallığının ülkesindeki Filistin nüfusunu düşünerek, El Fetih’in liderliğinin gelecekte başına bela olmasından korktuğunu düşünüyorlar.

Diğer taraftan, yerleşimciler, Kudüs’ün statüsü ve sürgündekilerin geri dönüşü gibi devasa sorunlarının ötesinde, demografik ve ekonomik koşullar da olası bir Filistin devletinin geleceğine ilişkin iyimser olmayı zorlaştırıyor. “Batı Yakası”nda, yaklaşık 2.5 milyon Filistinli üçte biri çöl, 2270 mil karelik bir alanda yaşamaya çalışıyor. Gazze’de durum daha vahim: 141 mil karelik bir alanda yaklaşık 1.5 milyon Filistinli yaşamaya çalışıyor. Kimi hesaplamalara göre geri dönüş olasılığı, 200,000, kimilerine göre de 2-4 milyon göçmen anlamına geliyor. Bunlara mali destek verilmiş, İsrail tüm yasa dışı yerleşimleri sökmüş bile olsa,  kurulacak, Filistin devletinin İsrail’e güven vermesi uzak bir olasılık. Bu devlet, yoksul, çok büyük bir kısmı genç, hemen sınırın ötesinde güçlü, zengin, tüketim toplumu özellikleri sergilemeye devam eden İsrail’e bakarak, topraklarında başkalarının yaşamaya devam ettiğini düşünmeye devam eden, bir ordu sahibi bile olmasına izin verilmediğinden onuru kırılmış, büyük olasılıkla da Hamas tarafından yönetilen bir halkın devleti olacak…

Tuesday, May 19, 2009

Ortadoğu’da Bir Şeyler Oluyor - I

Son günlerde baş döndürücü bir hıza ulaşan diplomasi trafiğine bakarak, “Ortadoğu Barış sürecinin çorak toprağında sanki yeniden bir şeyler filizleniyor gibi…” diye düşünmek olanaklı.

Nisan ayında Ürdün Kralı II. Abdullah, mayıs başında İsrail Devlet Başkanı Şimon Peres Washington’daydılar. II. Abdullah’ın 2002 Arap Barış Planı’nı, 57 Müslüman devletin İsrail’i tanıması önerisiyle zenginleştirerek, böylece İsrail’e güvenlik açısından daha geniş bir ufuk açarak, yeniden gündeme getirmesi uluslararası alanda büyük ilgi uyandırdı.

Başbakan Netanyahu 12 Mayıs’ta Mısır Devlet başkanı Mübarek ile buluştu; bugün Washington’da Obama ile buluşuyor. Obama 26 Mayıs’ta Mübarek’i, 28 Mayısta Filistin Yönetimi Başkanı Abbas’ıağırlayacak. Bu maratonun, 4 Haziran’da Obama’nın Kahire’de Arap dünyasına hitabet yapacağı“çok önemli” açıklamalarla tamamlanması bekleniyor.

Geçmiş deneylere, “Oslo sürecine”, “Yol haritasına”, “Annapolis Zirvesi’ne” bakarak iyimser olmak gerçekten çok zor. Ama bu kez, tüm zorluklara karşın yeni bir “durum” oluşmuş gibi görünüyor.

ABD yönetiminde yeni-gerçekçilik…

Barış sürecindeki tıkanıklıkların, en önemli nedeninin, İsrail ve Filistin arasındaki anlaşmazlık noktalarının aşılması bir yana, ABD’nin “tarafsız arabulucu”rolünü hakkıyla üstlenmeyi başaramamış olduğu söylenebilir. Wolfowitz, Perle, Faith gibi neo-con-JİNSA tiplerinin egemen olduğu Bush döneminde, İsrail’e neredeyse açık çek verilmesi, hem İsrail’in Lübnan ve Gazze gibi maceralara sürüklenmesine katkıda bulundu, hem de Arap dünyasının, ABD inisiyatiflerini İsrail yararına zaman kazanmaya yönelik “oyunlar” olarak algılamasına yol açtı.

Başkan seçildikten sonra, “İsrail dostu olmak, Likud üyesi olmak anlamına gelmez” diyen Obama’nın Ortadoğu politikasının Bush döneminden farklı bir bakış açısıyla şekillendirildiği anlaşılıyor. Bush yönetimi, neo-con-JINSA tiplerinin de etkisiyle, Ortadoğu’yu, imparatorluk projesinin başlangıç noktası, ABD’nin askeri gücünün dönüştürücü kapasitesini kanıtlayacağı tarih sahnesi olarak görüyordu.

Obama yönetiminin kimi en üst düzey kadrolarının yaklaşımları, Ortadoğu’yu ABD hegemonyasını, liderlik, güvenilirlik ve kabul edilebilirlik özelliklerini kanıtlayarak restore edebilecekleri bir sahne olarak gördüklerini düşündürüyor. Obama yönetiminde kabine ile başkan arasındaki ilişkiyi yürüten, Yahudi asıllı Rahm Emanuel’in ABD’deki en güçlü İsrail lobisi AIPAC liderlerine, Ulusal Güvenlik Danışmanı James Jones’un İsrail yönetimine yönelik “Filistin sorununda ilerleme kaydedilemezse, İran sorununda da kaydedilemeyeceği” yönündeki uyarıları (Jarusalem Post, 11/05;The Independent, 12/05); Jones’ın TV kanalı ABC’ye “Tüm dünyada, biz önderlik edebilirsek Ortadoğu’da gelişme kaydedilebileceğine ilişkin bir beklenti oluştu” sözleri, bu bağlamda yorumlanabilir.

“Yeni bir durumla” karşı karşıya olduğumuza ilişkin iki gözlem daha yapmak olanaklı. Obama’nın yardımcısı Biden, AIPAC’ta yaptığı konuşmada, iki devletli çözüm temelinde barış projesini benimsediklerini vurguladı; yerleşimlerin durdurulmasını, var olanların sökülmesini istedi. Üstelik, Biden bunların sözde değil, “bana göster cinsinden” bir talep olduğunun altını çizdi. Biden’in konuşma yaptığı saatlerde, Obama yönetiminin Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme politikasını yürüten RoseGottemoeller Birleşmiş Milletler’de konuşuyordu. Gottemoeller’in hiç beklenmedik bir biçimde, İsrail’in adını Hindistan, Pakistan ve Kuzey Kore’yle birlikte anarak Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’nı imzalamaya çağırması diplomasi çevrelerine bomba gibi düştü. ABD, İsrail’in nükleer silahlara sahip olduğunu ilk kez resmen kabul ediyor, dahası denetime açılmasını talep ediyordu.

İsrail’de kaygı ve belirsizik

İsrail tarafında da algılar, Obama yönetiminde “oyunun kurallarının değişmeye başladığı” yönünde (Akiva Eldar, Haaretz, 11/05). Geçmişte ABD dış politikasının İsrail tarafından belirlendiğinden yakınan sözleriyle bilinen,Brzezinski, Gen. McPeak, Robert Malley, Susan Rice gibi isimlerin Obama yönetiminin ulusal güvenlik danışmanlarının başında gelmesi bu algıyı güçlendiriyor (Podhoretz, Wall Street Journal, 11/05)

Haaretz’ten, Yoel Marcus’a göre de “Amerika artık aynı Amerika değil” (12/05). İsrail’in en önemli“stratejik varlığı” ABD desteği olduğu için de, bu algı önce “yeni duruma” ilişkin bir belirsizliğe, James Jones’un, Avrupalı liderlere söylediği ve basına sızan“İsrail’e karşı daha güçlü davranacağız” (The Guardian, 12/05) sözleriyle birleşince de giderek kaygıya dönüşüyor. Hatta İsrail Çevre Bakanı Gilad Erdan’ın “Israil Obama’dan emir almaz” (Der Spiegel, 11/05) sözlerinde olduğu gibi fevri tepkiler de oluşabiliyor.

İsrail’in bu “yeni duruma”, hem dışarıda hem içeride olumsuz koşullarda yakalanmış olduğu söylenebilir. Dışarıda, İsrail’in uluslararası imajı, kurulduğundan bu yana hiç görülmeyen bir düzeyde aşınmış durumda. Lübnan ve Gazze savaşları İsrail’in askeri kapasitesine gölge düşürdü. Bu savaşlarda ortaya çıkan yıkım ve ölüm, özellikle çocuk ölümleri, İsrail’in Soykırımdan bu yana koruduğu imajı, özellikle Batı’da, ahlaki açılardan lekeledi. İkincisi, verdikleri kayıtsız şartsız destek İsrail açısından büyük öneme sahip Amerikalı Musevi toplumunun, Barış süreci karşısındaki tutumları açısından, bölündüğü, barış yanlısı, hatta“İsrail’deki Netanyahu hükümetine düşman” bir kesimin şekillendiği görülüyor (Isi Leiber,Jarusalem Post 11/05).

İçerdeyse, en önemli sorun, Netanyahu hükümetinin, “iki devletli çözümü” asla kabul etmeye niyetli olmayan, Avigdor Lieberman, Benny Begin, Reuven Rivlin gibi politikacılara mahkûm olması. Bu tipler, her ne kadar iki devletli çözüm sözcüğünü ağzına almasa da, esnekliğiyle bilinen Netanyahu’ya hemen hiçbir manevra alanı bırakmıyorlar.

Netanyahu’nun; bu koşullarda, Washington’da, ilk yüz günden sonra popülaritesi yüzde 68’e yükselmiş, son kamuoyu yoklamalarına göre Arap dünyasında bir ABD başkanı için görülmemiş bir güvenilirlik düzeyine ulaşmış (The Daily Star, 13/05) Obama’nın basıncına direnmesi, toplantıdan İsrail ABD ilişkilerini ya da kendi hükümetinin geleceğini tehlikeye atmadan çıkması çok zor.

Diğer taraftan, Ürdün kralı II. Abdullah’ın işaret ettiği gibi, tüm Arap ve Müslüman dünyasının gözü, Obama’nın üzerinde. Bugüne kadar oluşan güven bir anda yok olabilir. Kim bilir, belki de gerçekten Ortadoğu’da yeni bir dönem başlıyordur. Ama ortada aşılması gereken o kadar büyük sorunlar var ki... İyimser olmak gerçekten çok zor. (Çarşamba günü bu sorunlara değineceğim.)

Tuesday, May 12, 2009

Gürcistan’ın “Garip”Halleri

Mikheil Saakaşvili (Misha), 2003 yılında “Gül devrimiyle” iktidara geldi. Misha Gürcistan’ı, eski başkan Bush’un deyimiyle“bölgenin demokrasi ışığı” haline getirdi. Sonra işleri ters gitmeye başladı. İkinci kez seçimleri kazandı ama muhalefetin sesi kesilmedi. Geçen yıl Rusya ile kapıştı, kötü bir dayak yedi, ülkesinin iki eyaletini kaybetti.“Valla Rusya başlattı, benim suçum yok” dedi ama en yakın müttefikleri dışında pek kimseyi ikna edemedi. Geçen hafta, tam NATO-Gürcistan ortak savaş oyunları başlarken, “Rusya darbe yapıyor” diye bir şamata kopardı, bu kez hiç kimseyi ikna edemedi. Bu gelişmeler, Türkiye’de pek ilgi görmüyor. Halbuki Gürcistan’ın son birkaç yıllık öyküsü çok ilginç, öğretici ayrıntılarla dolu.

Bir ilginç denklem

Misha’nın sıkıntıları 2007 yılında, ülkede kitlesel protesto gösterileri patlak verdiğinde başladı. Batı’ya, özellikle ABD’ye göre Misha bir demokrasi savaşçısıydı ama ülkesinde birileri, keyfi yönetimden, baskı, terör ve yolsuzluklardan yakınıyor, istifasını istiyorlardı. Muhalefet güçleniyor, sertleşiyor, güvenlik güçleriyle göstericiler arasında sokak çatışmaları çıkıyordu. Misha bu koşullarda gidilen erken seçimleri kazandı, ama muhalefet yatışmadı.

Gürcistan’ın eski ulusal güvenlik danışmanı, Dışişleri Bakanı Tedo Japaridze ABD’nin saygın dış politika dergilerinden The National Interest’teki yazısında gelişmeleri şöyle özetliyordu:

Misha devrimden sonra Başkan Bush’un övgüsünü kazanacak reformlar yaptı. Ama aynı zamanda ülkenin anayasasını da, yasamayı zayıflatarak bir süper başkanlık sistemi geliştirecek, yüksek hâkimler kurulunun bağımsızlığını azaltacak yönde değiştirdi. Bu yeni rejim medya özgürlüğünü, sivil toplum örgütlerinin çalışmalarını kısıtladı. Böylece siyasi haklar ve özgürlükler, hatta mülkiyet hakları aşınmaya başladı. Dahası, artık muhalefeti hedef alan faili meçhul siyasi cinayetler ve saldırılar yaşanmaya başladı. Kasım 2007’de polis muhalefetin bir kitle gösterisini aşırı güç kullanarak bastırdı, 2008’de erken seçimlerde Misha yeniden başkan seçildi; ama bu, yürütmenin daha da zayıflaması, onun kişisel gücünün artması anlamına gelecekti. (06/05/09)

Der Spiegel’in bir yorumuna göre, Misha’nın “darbe halüsinasyonları”, “muhalefete yönelik düzmece davalar”, yargılamalar gelişigüzel verilen 7-8 yıllık hapis cezaları, işte bu dönemde başladı (06/05/09). Misha, geçen yıl ağustos ayında Rusya’ya karşı bir kumar oynayıp da fena halde kaybedince, hem ülke içinde en önemli müttefiklerini kaybetmeye hem de dünyada, dengesiz bir adam izlenimi yaratmaya başladı: Misha Rusya’ya karşı AB ve ABD’den destek alacağını varsaymış, kendi iktidarı için bölgeyi ateşe atmaya kalkmıştı. Bu tutum Rusya ile ekonomi, enerji güvenliği alanlarında istikrarlı bir işbirliği kurmaya çalışan Alman, Fransız ve İtalyan yönetimlerini çok kızdırdı.

Ülke içinde, başından beri Misha’nın yanında yer alan, ilk hükümetinde meclis sözcülüğü görevini üstlenen, 2008 seçimlerinde Misha’yı destekleyen Nino Burcanadze, Misha’yı seçimlere hile karıştırmakla, demokrasi projesine ihanet etmekle, medyayı ele geçirmekle, muhalefeti susturmaya çalışmakla suçladı. Bir Thatcherhayranı olmaktan gurur duyan Burcanadze, Rusya savaşı fiyaskosundan sonra da, kısa sürede muhalefetin en büyük grubu haline gelecek olan Birleşik Gürcistan Partisi’ni kurdu (Associated Press, 08/05/09).

Savaştan sonra, ihracatı yüzde 70, yabancı sermaye girişi yüzde 75 gerileyen Gürcistan ekonomisi derin bir krize girerken, Misha’nın da, “beni destekleyen demokrattır, bana karşı çıkan ise darbeci” denklemine giderek daha fazla sarılmaya başladığı görülüyordu. Hem de, Gürcistan ordusunun tüm lojistik desteği ABD ve müttefikleri tarafından karşılanıyor, personeli 150 ABD askeri uzmanı tarafından“eğitiliyor” olmasına karşın…

Kimse inanmadı ama…

Bu zeminde, geçen hafta Misha Rusya destekli darbe senaryosuyla ortaya çıkınca doğal olarak dünyada kendisine inanacak kimse bulamadı.Washington Times, iddialarışüpheli buluyor, Christian Science Monitor, Foreign Policy, “karanlık olaylar” olarak niteliyor, BBC,Rusya bağlantısına ilişkin bir kanıt bulamıyordu. The Economist’e göre “gerçekte ne olduğu belli değildi”, Der Spiegel“ortada ciddi bir darbe girişimine benzer bir şey yok” diyor, “darbe halüsinasyonlarından” söz ediyordu. National Interest’deki yoruma göre, “Gürcistan Devlet Başkanı’nın, Batılı danışmanlarının ve lobi gruplarının, Batı’nın dikkatini, hükümet karşıtı gösterilerden uzaklaştırmak amacıyla tezgâhladıkları bir olaydı”.

Dahası, Time MagazineLondra The TimesLos Angeles Times da dahil, hemen tüm Batılı yorumcular, yazılarında muhalefetin eleştirilerine, iddialarına, Rusya’nın tepkilerine geniş yer veriyorlar, Misha’nın orduyu manipüle etme girişimlerinin, ordu içinde çatlak yaratmanın risklerine dikkat çekiyor, Gürcistan’ın geleceğine ilişkin kaygılarını dile getiriyorlardı. Ne de olsa Gürcistan, Rusya’nın AB karşısında enerji tekeli oluşturmasını engelleyebilecek iki boru hattının geçiş hinterlandını oluşturuyordu.

Bağımsızlığa izin yok… Zaten isteyen de yok!

Bir aydır sokaklarda olan muhalefetin, 20.000 kişilik bir protesto gösterisi, cumartesi günü, meclisin bulunduğu meydanı “Misha istifa”sloganlarıyla inletiyordu.

Bu ikiye bölünmüşlük, giderek şiddetlenen siyasi istikrarsızlık, salt Gürcistan’a ait bir durum değil. Bu, 2000’li yıllarda karşımıza, “renkli devrimler”, demokratikleştirme gibi söylemlere birlikte çok sıkça gelen bir durum. Gürcistan tipi (liderlikleri büyük güçlerin inayeti için yarışan) siyasi bölünmüşlüklere, Balkanlar’dan Burma’ya kadar giderek daha sık rastlıyoruz. Tüm demokratikleşme söylemlerine karşın, bu ülkelerde yönetimlerin ve muhalefetlerin ekonomik ve siyasi programları, talepleri giderek ülke dışındaki güçlerin (eskiden emperyalizmin denirdi, şimdi küreselleşme deniyor) seçeneklerine göre şekilleniyor, yerel halkların gereksinimlerine göre değil.

Örneğin, perşembe günü Prag’da yapılan 33 ülkeli (27+6) AB zirvesinin gündemini oluşturan Doğu Ortaklığı planı, Gürcistan, Moldova, Ukrayna, Belarus, Ermenistan ve Azerbeycan’ı “AB modeli siyasi, ekonomik toplumsal reformları benimseye ikna etmeyi, giderek serbest ticaret ve vizesiz giriş çıkış ilişkileri oluşturmayı amaçlıyor”. German Coincil on Foreign Relations’ta Avrupa Çalışmaları direktörü Jan Techau’nun saptamaları şöyle: “Burası AB’ye yakınlığı açısından en önemli kriz bölgesidir. AB enerji ve güvenlik konularında bu ülkelerin Batı’ya yakınlaşmasını sağlamalıdır. Neticede bu ülkeler bir tercih yapmalıdırlar, Rusya bölgesine mi ait olacaklar AB bölgesine mi?”(Christian Science Monitor,07/05/09) Diğer bir değişle, kimseye iki emperyalist nüfuz alanları dışında yaşama izni yok…

Bu altı ülkeden dört tanesi, çoktan, birbiriyle sokaklarda kapışmaya başlayan iki siyasi kampa bölünmüş durumda. Bence şimdi gözler, Azerbaycanüzerinde olmalı. Bakalım orası nasıl demokratikleştirilecek?..

Wednesday, May 06, 2009

Domuz Gribi Neo-liberalizmin laboratuarında üretildi

Domuz Gribi salgınının ortaya çıktığı ülkeye, çıkış, yayılma koşullarına biraz dikkatle bakarsak, artık tam anlamıyla çıkmaz giren kapitalist uygarlığın, birbiri ardına yaratmaya devam ettiği öldürücü semptomlardan biriyle karşı karışa olduğumuz kolaylıkla görebiliriz.

 “Umutsuzluk çağı”

1980’lerden bu yana, kriz yönetiminde geçerli model, toplumsal yaşamın güc ilişkilerini açıklayan hegemonik söylem tükendi. Gündemde yeni bir model olmadığından, neo-liberalizmin tükenişi, “kapitalizmin tükenişi” tartışmalarına yol açıyor. 25 yıldır her derde deva,  “serbest piyasa” iksirini satan şarlatanların, şimdi suçüstü yakalanmış olmanın telaşıyla ağız değiştirmeye çalışmaları, bir kültürel kargaşanın oluşmaya başladığını gösteriyor

Bu şarlatanların yıllardır insanlığı, artık yok olduğuna inandırmaya çalıştıkları sınıf mücadeleleri de hızla canlanıyor. Das Kapital yine en çok satan kitaplar listesinde. İnsanlar, işlerini, evlerini kaybederken, çocuklarını okutamaz, karnını doyuramaz hale gelirken, hükümetlerin, mali sermayeye aktardığı trilyon dolarlık yardım paketleri karşısında infiale kapılıyorlar. Tümüyle küresel bir kriz, yine tümüyle küresel bir kızgınlık dalgasına yol açıyor. Dünyanın bir ucundan diğerine, grevler, direnişler, fabrika işgalleri, fabrika yöneticilerini rehin almalar, fabrika kırıp dökmeler… Ama daha fazlası da var: Asya Gelişme Bankası’nın yıllık toplantısındaki tartışmaların ortaya çıkardığı şu paradoksa bakar mısınız?

Dünyanın geri kalanından 32 kez daha çok su, enerji ve gıda tüketen, gelişmiş ülkelerin, ekonomik krizden çıkabilmeleri için, gelişmekte olan Asya ülkelerinin ekonomik üretim ve tüketim kapasitesinin artması gerekiyormuş.

Ama küresel ısınmanın, su, gıda kaynaklarının olumsuz etkileri yüzünden, özellikle Singapur, Tayland, Endonezya, Vietnam, Filipinler gibi Asya ülkelerinin ekonomik büyüme hızlarında oluşacak kayıplar, yüzyıl sonuna kadar yılda ortalama %6.3’ü bulacakmış.

Küresel ısınmanın gösterdiği gibi, dünyanın su, besin, enerji kaynakları, bırakın gelişmekte olan ülkelerde üretimin ve tüketimin büyüme hızında arzulanan artışların getireceği ek kaynak gereksinimini karşılamaya, bugünkü üretim, tüketim düzeyini sürdürmeye bile yetmiyor.

 Bir taraftan egemen ekonomik model küresel ısınmaya yol açarak büyümenin zeminini çürütüyor. Diğer taraftan, krizden çıkmak için gereken ekonomik büyüme gezgenin “yaşam dünyalarını” tehdit ediyor.

Ama teknoloji, “dijital devrim” bizi bu çıkmazdan kurtaramaz mı? Gördük ki, “dijital devrim”, tüketim kültürünü, 1930’larda Theodor Adorno’nun, 1960’ların sonunda Guy Debord’un hayal edemeyeceği düzeylere taşıdı; tüketimi, dolayısıyla küresel ısınmayı hızlandırdı. Yeni medya araçları sayesinde insan beyninin en ücra köşeleri bile, artık metalaşma süreçleri tarafından sömürgeleştirildi, kapitalizmden başka bir dünya düşünmek adeta olanaksız hale geldi. Dijital devrim sayesinde, devlet ve güvenlik güçleri karşısında özel yaşam her gün biraz daha şeffaflaşıyor, özgürleşme umudu, yerini “biri beni dinliyor, gözlüyor, izliyor” kuşkusunun felç edici korkusuna bırakıyordu.

Yon yıllarda giderek daha çok karşılaştığımız “umutsuzluk çağı” kavramı, işte böyle bir ortamdan; “yaşam dünyamızın” (toplumsal üretim biçimi ve kültür) derin bir kriz içinde çözülüyor olmasına karşın, insanların henüz başka bir “dünya” düşünmeye başlayamamış olmasından kaynaklanıyor!  N1H1 virüsü de bu algıya yol açan dünyanın hemen tüm özelliklerini yansıtıyor.

Neoliberalizmin laboratuarında..

Son verilere göre, 15 ülkeyi etkileyen Domuz Gribi Meksika’nın Perote kasabasında ortaya çıktı. Hemen komşu eyaletlere sıçradı, oradan uluslararası ulaşım ağlarına ulaşarak dünya çapında yayılmaya başladı; aynı ABD mali piyasalarının, eşik altı krediler gibi, küçük bir diliminde başladıktan, sonra, “dijital devrimin” sayesinde hızla yayılarak küreselleşen mali kriz gibi… Her iki sürecin de arkasında, aynı yapısal şekillenme, egemen sermayenin, 1980’lerde benimsediği, gelişmekte olan ülkeler dayattığı neo-liberal “reformlar” var.

Meksika, bu “reformların” öncü laboratuarlarından biri oldu. Bu köşeyi yazmaya başladığım yıllarda, 1994 Meksika mali kriz patlak verdiğinde,  neo-liberalizmin ve küreselleşmenin, toplumların dokuları, insanların yaşamı üzerindeki yıkıcı etkilerini, zamanın serbest piyasa Ayetullahlarının, bana yönelttikleri eleştirilerin de yardımıyla etraflıca tartışmaya şansım olmuştu.

1980’lerde, ABD ve IMF baskısıyla neo-liberalizme açılan Meksika, 1994’de büyük bir kriz yaşarken, ABD’de de 1918’den beri istikrarını koruyan domuz üretme sanayi bir sıçrama yapmaya başlıyormuş. 1994-2001 arasında ABD’de mega domuz çiftliklerinin payı toplum içinde %10’dan % 72’yer sıçramış (The Independent, 01/05). 1965 yılında ABD’de 53 milyon domuz bir milyon domuz çiftliği varmış. Bu gün 65 milyon domuza karşılık, 65,000 çiftlik var. Bu veriler, muazzam bir yoğunlaşmaya ve merkezileşmeye işaret ediyor.

Bu yoğunlaşma süreci içinde, ABD domuz endüstrisinin, NAFTA serbest ticaret anlaşmasının getirdiği olanakları kullanarak, ucuz iş gücünden, yabacı sermaye teşviklerinden yararlanmak, çevre, sağlık koruma kurallarından kurtulmak, için Meksika’ya göç etmeye başladığını görüyoruz. İşte bu dev şirketlerden Smithfield’in, Perote kasabasında devasa bir domuz çiftliği var. Bu kasaba belediyesinin Mart ayında hazırladığı bir raporda, halkın %60’ının nezle, zatürree ve bronşitten şikayetçi olduğuna işaret ediliyormuş. Bu rapor görmezden gelinmiş. Virüs uzmanlarının 2003 yılında “domuz gribi virüsü yeni, hızlı bir evrim sürecine sıçradı” uyarıları, 2006 yılında Science dergisinde yayımlanan, bu tür kombinaların, sağlıksız ve pis ortamında, birleşik virüslerin oluşma olasılığının gittikçe güçlendiğini söyleyen araştırma ilgi görmemiş.  Adından anlaşılacağı gibi N1H1 iki virüsün birleşmesinden oluşan bir mutasyon, yine böyle bir yoğun üretim ortamında patlak veren H5N1 kuş virüsü gibi… (Mike Davis, Znet, 1/05)

Dünya Bankası gibi uluslararası mali kuruluşların Meksika Sağlık sistemine dayattığı, bölgeselleştirme ve özelleştirme krizin zamanında algılanmasını, merkezi ve eşgüdümlü bir tepki geliştirilmesini engellemiş (Laure Carlsen, Commondreams, 30/04).

Domuz Gribi de, “umutsuzluk çağının”, uygarlık krizinin bir semptomu. Ama yaşamın diyalektiği, umutsuzluğun umut, krizin dönüşüm içerdiğini, tarih insanlığın, özellikle siyasi, ekonomik iktidardan en dışlanmış kesimlerinin, en umutsuz, en karanlık anlarında en yaratıcı inisiyatifleri sergileyerek yeni çıkış yolları açabildiklerini gösteriyor. Sorunların çapı ve yaygınlığı, tehlikenin büyüklüğü, tarihin böyle bir yaygın kitlesel yaratıcılık dönemlerinden birine girmekte olduğumuzu düşündürüyor.

Post-modern- liberal şarlatanların, siyasal İslam’ın demagoglarının bu yaratıcılığı daha baştan felç etmeye çabalamaları doğal. Kimi “sosyalistlerin”, bu yaratıcılığı tarihsel olarak her zaman (egemenliğin halka ait olduğunu yadsıyarak, insan aklını küçümseyerek, “kurtuluşu” başka bir dünyaya erteleyerek) sabote etmiş olan dinci akımların, post-modern şarlatanların değirmenine su taşımasıysa anlaşılır gibi değil. Ama belki “umutsuzluk” ve “Gösteri Toplumu”nun sunduğu olanakların parlaklığı, anlamamıza yardımcı olacak kimi ipuçları sunabilir.

Thursday, April 30, 2009

Pakistan Dersleri

ABD Ulusal Savunma Üniversitesi’nde, Yakındoğu, Güney Asya Stratejik Çalışmalar direktörü General David Barno’ya göre “Pakistan çökme yönünde ilerleyen bir devlettir, ABD’nin bu durumun oluşmasını her ne pahasına olursa olsun engellemesi gerekiyor”. New York Times, Washington Post,Christian Science Monitor gibi gazetelerin yorumlarında bir panik havası var. United Press’in editörü,“Pakistan yeni İran mı?” diye soruyor. Besbelli ki, Pakistan halkını, egemen sınıflarını, yönetici seçkinlerini karanlık bir gelecek bekliyor. Bu onlar açısından trajik, ama bizler için paha biçilmez derslerle dolu bir süreç.

‘Din’ ulusal kimlik oluşturmaya yetmedi

Pakistan üç bileşenin üzerinde kurulmuş yapay bir devlet. Birincisi, Pakistan “Müslümanların devleti” olarak kuruldu. İkincisi, İngiliz sömürgeciliğinden seküler eğilimli askeri bürokratik bir yapı devraldı. Ülkeyi kuranlar, demokratik ve modern bir gelecek düşlüyorlardı. Üçüncüsü,“temel düşman Hindistan” ilkesi, tüm güvenlik yapısını, uluslaşma sürecini belirledi.

1980’li yıllarda, ABD’nin SSCB’yi, Taliban’la durdurma projesine katılan Pakistan, ordusunu, gizli servisini, genelde ülkeyi radikal Müslüman cihat kültürüne, esas olarak da Vahabi geleneğine açık hale getirdi. Aynı yıllarda, Pakistan gizli servisinin, Taliban’ı Hindistan’a karşı, stratejik derinlik kazanmak amacıyla kullanma çabaları, bu etkileşimi daha da derinleştirdi. Aynı dönemde Ziya ül Hak, orduda bir Müslümanlaştırma süreci başlatmıştı.

Pakistan yönetimi, ABD Afganistan’ı işgal ederken, Pakistan’a kaçan Taliban güçlerinin Veziristan ve Federal Kuzey eyaletlerine yerleşmesine göz yumduğu için bu eyaletler giderek merkezi devletin denetiminden çıktı, Taliban üslerine dönüştü. Şimdi bunlara Svat vadisi eklendi. Sırada Buner, Lahor ve Pencab eyaleti var. Zamanında, SSCB’ye karşı savaşacak kadroları yetiştirmek için, büyük ölçüde Suudi parasıyla kurulan medreselerin sayısı bugün 18 bini geçmiş durumda. Ordu kadroları artık inançlı Müslümanlardan oluştuğundan subay sınıfı, Taliban’la yaşanan çatışmaları giderek iç savaş bağlamında algılıyor, giderek daha isteksiz davranıyor.

ABD’nin Pakistan topraklarında düzenlediği hava saldırıları, öldürdüğü siviller ülkede ve devlet içinde hem dinci, ulusalcı duyguları güçlendiriyor, hem de Taliban’a çok değerli propaganda olanağı sunuyor.

Egemen sınıflar (kentsoylular ve toprak sahipleri)

Pakistan egemen sınıflarıysa, yakın zamana kadar Müslüman duyarlılıklarına güvenerek, nasıl olsa Taliban’ı da idare ederiz diye düşünürken, şu sıralarda üç şoku birden yaşıyorlar. Birincisi, hem dini duyarlılıklarını korumanın hem de kentsoylu uygarlığın ayrıcalıklı tüketim ve haz kültürünü yaşamanın olanaksızlaşmaya başladığını görüyorlar. En varsıl olanları ülkeyi terk etmeyi planlıyorlar. İkincisi, geçmişin uluslararası anti-komünist ittifakları, Pakistan’ın kentsoylu sınıflarında, abartılı bir güven duygusu yaratmıştı.Şimdi, devletlerinin sandıkları kadar güçlü olmadığının, Taliban karşısında kendilerini koruyamayacağının ayırdına varıyor; geleceklerine ilişkin derin bir düş kırıklığı yaşıyorlar.

Üçüncüsü, en önemlisi, Taliban’ın beklenmedik bir hızla artan etkisinin arkasındaki dinamiği kavradıkça dehşete düşüyor, sözde demokratik reflekslerini bir kenara koyup, kendilerini yeniden ordunun kucağına atmaya hazırlanıyorlar.

Egemen sınıfları dehşete düşüren, yakın zamana kadar görmezden gelmeye çalıştıkları dinamik ise Taliban’ın harekete geçirdiği sınıflarla ilgili. Gittikçe derinleşen ekonomik kriz, beslenme krizi, yoksullaşmanın, işsizliğin genelde genç kuşakları radikalleştirdiğini, radikal akımlara yönelttiğini Pakistan seçkinleri de biliyorlardı. Ama esasen, ekonomik ve kültürel açılardan derin köylü kökleri olan Taliban hareketinin, Pakistan’da yoksul, topraksız köylülerle büyük toprak sahipleri arasındaki çelişkiyi kullanabileceği akıllarına gelmiyordu. Geçen hafta New York Times’ın, pazar ve pazartesi günleri de Daily Times veDawn gibi Pakistan gazetelerinin başlattığı tartışma bağlamında, şimdi kimi yorumcular, Taliban askeri bir güç olarak çok önemli değil, “bu dalga da geçer”... “esas kaygı duymamız gereken Taliban’ın topraksız köylülerin desteğine dayanan, popülist (feodal toprak mülkiyetini hedef alan, giderek kent yoksullarıyla birleşebilecek- E.Y.) bir siyasi harekete dönüşme olasılığıdır”diyorlar.

Sanırım şöyle bağlayabiliriz: Yönetenler (ve uluslararası patronları) eskisi gibi yönetme kapa- sitelerini ve duyarlılıklarını kaybettiklerinde (Pakistan’da gıda krizi yaşanırken tarım arazilerinin Suudilere satılması gibi)... Yönetilenler de eskisi gibi yönetilmekten bıkmışlarsa, oluşacak siyasi boşluğu mutlaka birileri doldurur.

Monday, April 27, 2009

Pakistan Parçalanmaya Doğru Yoluna Devam Ediyor

Geçen haftaki gelişmeler, Pakistan’da devletin çöküşe, ülkenin parçalanmaya doğru yoluna devam ettiğini gösteriyordu. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’a göre,“tüm dünya açısından ölümcül bir tehlike” oluşuyormuş. Malum, Pakistan’ın nükleer silahları var. Ya bunlar Taliban’ın eline geçerse? Böyle bir olasılık yakın bir gelecekte Pakistan’ı ABD ordusunun hedef tahtasına koyabilir!

Önce taviz sonra, sonra panik...

Pakistan yönetimi, dini lider Sufi Muhammed’e, Svat Vadisi bölgesinde, Taliban’ı denetim altında tutma koşuluyla, şeriat yasalarını uygulama yetkisi verdi. İlgili yasa Pakistan meclisinden geçtikten yaklaşık on gün sonra, geçen hafta Pakistan hükümeti ve seçkinleri hem şaşkınlık hem de panik içindeydiler. Verilen tavize rağmen, hem şeriat uygulamaları, hukukla sınırlı kalmamış, yaşamın tüm alanlarına yayılmıştı, hem de Taliban’ın başkent İslamabad’a 96 km. yakınlıktaki Buner bölgesine yönelik işgal girişiminin gösterdiği gibi, ülkenin içine doğru yayılmaya kararlı olduğunu kanıtlamıştı.

Hükümeti bu tavize zorlayan Sufi Muhammed ise demokrasinin, Yüksek Hâkimler Kurulu’nun, Batı tarzı ve İslam karşıtı olduğuna Taliban’ın bölgedeki önceki eylemlerinin bunlara göre yargılanamayacağına ilişkin demeçler veriyor, bir anlamda genel af ilan etmiş oluyordu (The Daily Times, 25/04). Bu gelişmeler mecliste tartışılırken, dinci partilerden birinin lideri,Fazlur Rahman, “Böyle giderse Taliban İslamabad’ın kapılarına dayanacak, bir an evvel tüm ülkede şeriat ilan ederek bu davayı Taliban’ın elinden alalım”diyordu.

Şaşkınlığın boyutlarını, Oxford Üniversitesi’nde araştırma görevlisi, Pakistanlı Dr. Masuud Bano’nun yorumundan izleyebiliyoruz: “Pakistan’da olanlar her açıdan çok garip. Karşımızda, kocaman bir ordusu, geniş bir polis örgütü, seçilmiş temsilcilerden oluşan meclisi, yasal bir sistemi olan bir ülke var. Buna karşın devlet bir bölgedeki bir grup sözde militanın istediklerine aniden boyun eğdi.” (The News International, 24/04/09)

Bir başka siyasi analist Ayaz Amirise “Buner’e girerek ülkenin parçalanma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu bize gösteren, dikkatlerimizi yoğunlaştıran Taliban’a şükran borçluyuz”diyordu (The News International). Amir’e göre,“Ülkenin dağılmasını engelleyecek, De Gaulle ya daMustafa Kemal çapında bir lidere gereksinim var... Bugün ortada böyle biri olmadığına göre var olanla idare etmek gerekiyor... artık Pakistan’ın bir numaralı sorununun demokrasi olmadığını da unutmadan... Pakistan’da yeteri kadar demokrasi var... esas sorun şimdi terorizm ve Taliban’ın gittikçe artan cüreti”.

Pakistan seçkinleri arasında nasıl bir ruh halinin gelişmekte olduğunu sanırım fark ettiniz. Emekli General Müşerref de etmiş olacak ki perşembe günü“Pakistan patlama noktasına gelirse, durumu düzeltmek için yapabileceğim bir şeyler olduğuna inanıyorum... Görevimin başına dönebilirim”diyordu (Telegraph 23/04).

Korku iklimi

Cuma günü medya Taliban güçlerinin Buner’den çıktığını, bir kısmının da komşu Şangla bölgesine geçtiğini bildirdi. Ancak, The Daily News’un bir gün önceki haberindeki kimi ayrıntılar, cumartesi günü Pakistan ve Hindistan gazetelerine yansıyanlar Taliban’ın geri çekilmeden önce durumunu konsolide etmeye başladığını düşündürüyordu. The Daily News’e göre Taliban güçleri Buner’in yanı sıra Şangar’a da girmişler. Taliban Buner’de bir Jirga (Aşiret büyükleri meclisi) toplamış. El Cezire de Taliban’ın Buner’den çıkarken halkı İslam kurallarına uyma konusunda uyardığını bildiriyordu. Özetle, Taliban Buner’de belli bir iklim, bir hegemonya oluşturduktan ve yönetimi kendilerine yakın yerel unsurlara bıraktıktan sonra (The Independent, 25/04) Şangar’a çekilmiş. Böylece Svat Vadisi’ne ek olarak, Buner ve Şangar da Taliban’ın ideolojik ve pratik anlamda denetimi altına girmiş oluyor.

Kimi gözlemler, Taliban etkisinin Kuzey Batı eyaletleri, Svat Vadisi ile sınırlı kalmadığını, hızla yayılmakta olduğunu gösteriyor. Pencab eyaletinin Hindistan sınırı yakınındaki Lahor, bir zamanlar, Pakistan’ın popüler kültür açısından en canlı kentlerinden biriymiş. Geçen ekim ayında gençlerin buluştuğu bir bölgede patlayan üç bomba, atmosferi değiştirmeye başlamış. Birkaç hafta sonra çarşı esnafı, kentte çalışmaya başlayan Taliban’ın baskılarına boyun eğerek, binlerce CD’yi çarşı meydanında İslama uygun olmadıkları gerekçesiyle yakmış.

Kasımda düzenlenen uluslararası performans sanatları festivalinde tiyatrolara yönelik beş bombalı saldırı düzenlenmiş, bu ocakta da iki tiyatroda bombalar patlamış. Geçen ay Lahor’u ziyaret eden Sri Lankalı kriketçilere yönelik silahlı saldırı, 10 milyonluk kentin spor yaşamını adeta öldürmüş. Talibanlaşma en çok kadınları ve genç kızları kaygılandırıyor. Pakistan’ın en gelişkin kız okullarının olduğu Lahor’da bu okullara ve sokaktaki kızlara yönelik saldırı ve tehditler gittikçe artıyormuş.

Lahor milletvekili Yasemin Rahman, “korku ikliminin bu kadar güçlenmesini hiç beklemiyordum” diyor. Siyasi analist Hasan Askari, “bu kentte kadınlar istedikleri gibi giyinir, sokaklarda istedikleri gibi dolaşırlardı, film galaları düzenlenirdi, İslamın liberal, muhafazakâr her türü birlikte var olurdu. Bu durum artık değişti”diyor. (The Washington Times,23/04/09)

Bir şeyler olabilir...

Ünlü Taliban kitabının yazarıAhmet Raşit, Bush ve Obamayönetimlerinin önde gelen terorizm uzmanlarından David Kilcullen (BBC), News Week editörü Fareed Zakharia, eski Pakistan büyükelçilerinden Zafar Hilali (The News International),Kissinger, Brzezinski gibi birçok yorumcu Pakistan’ın dağılmanın eşiğine geldiğine inanıyorlar. Prof. Akmal Hüseyin’e göre,“Ülkeyi terk etmeye başlayan birçok Pakistanlı için bu gelişmeler sonun başlangıcı anlamına geliyor” (The Daily News, 23/09). Obama’nın Afganistan-Pakistan özel danışmanı Holbrooke, yönetimin dikkatinin şimdi Afganistan’dan çok Pakistan üzerinde yoğunlaştığını söylüyor (WSWS,25/04), ancak ABD’nin Pakistan yönetimini, Taliban’a karşı Pakistan içinde ortak harekât düzenlemeye ikna edemiyordu.

Geçen hafta, Taliban’ın Buner’e girmesi atmosferde önemli bir yoğunlaşma yarattı.

Bir taraftan ABD yönetimi, gerektiğinde bir “önleyici vuruş”için mükemmel gerekçeler oluşturabilecek bir dil kullanmaya başladı. Dışişleri Bakanı Clinton,“Pakistan hükümeti, yönetimi Taliban’a terk ediyor” dedikten sonra nükleer silahlara atıfla“tüm dünyayı tehdit eden ölümcül bir tehlikeden”oluştuğunu ileri sürdü. Genelkurmay Başkanı G. Mullen,“bir devrilme noktasına hızla yaklaştığımız kesin” diyor.

Bu sırada Pakistan seçkinlerinin, orta sınıfının ise paniğe kapılarak,“ne olursa olsun Taliban’ı önlemek gerekir, yabancı güçlerin desteğini ve silahlarını da kullanabiliriz”, “bir şeytana karşı öbürüyle...” havasına girmeye başladığı görülüyor (The News International, 25/04). Pakistan bir taraftan dağılmaya, öbür taraftan iç savaşa, her iki durumda da bir ABD müdahalesine doğru gidiyor.

Tuesday, April 21, 2009

‘Üç Korsan, Üç Mermi, Üç Ceset...’

Önceki hafta Washington Post’un, ABD’li kaptan kurtarıldıktan sonra, övünçle kullandığı bu başlık, bir süredir dünya medyasında, Somali açıklarında korsanlarla mücadele adına sergilenen pornografik “gösteriye” çok uygun.

Beyaz adamın çatal dili

Başta ABD olmak üzere dünyanın birçok ülkesinin savaş gemileri Somali kıyılarında, Aden Körfezi’nde toplandılar. Nasıl toplanmasınlar? Korsanlar gemilere el koyuyor, tutsak alıyor, fidye topluyorlar. Bunlarla savaşmak gerekiyor. Fransa ve ABD, komandolarının, keskin nişancılarının becerisini korsanlar üzerinde deniyor; Obama, tutsak ABD kaptanını kurtarmak için komandolara, keskin nişancılara emir veriyor. Daha yirmi yaşına ulaşmamış üç Somalili genç, hedefi bir mil uzaktan vurmaya eğitilmiş keskin nişancılar tarafından 75 metreden (!) başarıyla vurularak öldürülüyorlar, kaptan kurtuluyor, Obama ABD medyasında erkekliğini kanıtlamış oluyor.

Bu madalyonun öbür yanında da şunlar var: Geçen yıl 111 korsanlık olayı yaşandı; bu yıl şimdilik 80... Halen 260 denizci korsanların elinde tutsak. Çok sayıda korsan öldürüldü ama yalnızca iki tutsak öldü biri de Fransız komandolarının kurşunlarıyla. Diğer bir deyişle, karşımızda öyle kana susamış bir güruh yok. Bu korsanların en önemli özellikleri gemilere çıkar çıkmaz, tayfalara ve yolculara,“kimsenin canı yanmayacak” mesajı vermek oluyormuş.

Peki, kim bu korsanlar? Somali devleti çökertilip de, Somali kıyıları sahipsiz kalınca, başta AB olmak üzere kimi “gelişmiş”(emperyalist diyeceğim ama yine “ulusalcı” olarak damgalanmaktan çekiniyorum) ülkelere gün doğmuş. Somali kıyılarına doluşup, deniz ürünlerini talan etmeye, nükleer, kimyasal (hastane çöpleri de olmak üzere) atıkları dökmeye başlamışlar. Somali balıkçıları ve aileleri, bir taraftan geçim kaynaklarını kaybederek açlığa mahkûm olurken, öbür taraftan, zehirlenmeye, kanser olmaya, çocukları sakat doğmaya başlamış (The Independent 15/04). “Uluslararası topluluk” bu konuda hiçbir tedbir almayınca, balıkçılar kendileri silahlanıp, bu talancıları ve atıkçıları kovmak için fiilen “sahil muhafaza gücü” gibi çalışmaya, sonra da bu yolla para kazanabileceklerinin ayırdına varınca, işi korsanlığa dökmeye başlamışlar. Ama çok başarılı oldukları da söylenemez: Bu korsanların bir yılda en fazla 60 milyon dolar toplayabildikleri hesaplanıyor. Ama verdikleri ekonomik zarar milyarlarca dolara ulaşıyor (Archibugi ve Chiarugi, Open Democracy, 09/04). Aden Körfezi’ne gönderilen donanmaların lojistik maliyeti de eklenince, bu “sinek öldürmek için balyoz sallama hesabında” bir gariplik olduğu açıkça görülür.

Bu gariplikler dizisine, korsanlık olaylarının, Doğu Afrika’dan Çin denizine, Endonezya adalarına, Filipin kıyılarına kadar çok geniş bir alanı etkilemekte olmasına karşın dikkatlerin illa Somali kıyılarına odaklanmış olmasını da eklemek gerekir.

Küresel jeopolitiğin yeni merkezi

ABD hegemonyasının, Batı’nın, ekonomik, siyasi üstünlüğünün geleceği açısından jeopolitiğin ağırlık merkezi, Robert Kaplan’ın da,Foreign Affaires dergisinin mart/nisan sayısında işaret ettiği gibi Hint denizine kayıyor. Doğudan Çin ile başlayan bu coğrafya, bir diğer yükselen güç Hindistan ile devam ediyor, batı yakasında, Basra ve Aden körfezleri ve Afrika kıyılarıyla sona eriyor. Bu coğrafya dünya enerji ticareti açısından en kritik bölgeyi oluşturuyor. Dünya ticaretinde giderek ağırlığı artan Asya ülkelerinin gerek kendi aralarındaki, gerekse de Süveyş Kanalı üzerinden Avrupa ve Ortadoğu ile ticaretleri açısından bu bölge giderek dünya ekonomisinin merkezine oturuyor.

Zengin doğal kaynaklara, yeni bakir yatırım alanlarına, ucuz işgücü kaynaklarına ve potansiyel pazarlara sahip Afrika, bu coğrafyanın batı kıyısını oluşturuyor. ABD ve Avrupa devletleri, son yıllarda, bu kıtada Çin’in, hammadde ticaretine, enerji yatırımlarına verdiği kredilerle, devletten devlete mali yardımlarla etkisini arttırıyor olmasını kaygıyla izliyorlar.

İşte bu bölgede, korsanlık faaliyetlerinde son yıllarda belirgin bir artış var. Prof. Klare’nin The Asia Times’da işaret ettiği gibi, küresel ekonomik krizin etkileri, giderek daha fazla genç insanı, çaresizlikten savaş lordlarının kucağına iterek, korsanlık faaliyetlerine uygun yeni insan kaynakları yaratacak.

Sömürgeciler ve korsanlar

ABD’nin küresel hegemonyası ve imparatorluk stratejisi, hava üstünlüğü kadar belki de daha fazla denizlerdeki egemenliğine dayanıyor. Bu bağlamda, Pentagon’un kaynak savaşlarının giderek önem kazanacağını savunan raporlar yayımladığı bir dönemde, ister istemez Hint denizi ABD açısından dünyanın en stratejik bölgesi haline geliyor, tabii bölgedeki diğer güçler açısından da…

Somali kıyılarına baktığımızda, yalnızca ABD’nin, NATO’nun, Almanya, Fransa’nın değil, derin deniz (blue water) filosu olmayan (bunu sömürgeci geleneği olmayan olarak da okuyabiliriz) Hindistan’ın ve Çin’in, derin deniz filosunu ve sömürgelerini II. Dünya Savaşı’nda kaybeden Japonya’nın savaş gemilerine de rastlıyoruz.

Tam bu noktada, 19. yüzyıldaki sömürgecilik dalgasının korsanlara karşı mücadele gerekçesiyle başladığını anımsayabiliriz. İngiltere önce Afrika kıyılarındaki korsanları satın almayı, anlaşma yapmayı deniyor. Kimi zaman gelip limanlarını bombalıyor. Ama arkasını döner dönmez korsanlık yeniden başlıyor. İlginçtir bu alanda çözüm yolunu o zaman da ABD açıyor. 1805 yılında ABD deniz piyadeleri Tripoli’ye kadar girerek Paşa’yı ABD’li tutsakları serbest bırakmaya zorluyorlar. 1825’te ABD, Cezayir, Tunus ve Tripoli (Libya) sahillerinde etkinliğini arttırıyor. Ancak kalıcı çözümü, Cezayir’i işgal edip sömürgeleştirerek, Tunus’u protektoraya dönüştürerek, Fas’ı denetim altına alarak Fransa üretiyor. Ondan sonra, İspanya, İtalya aynı yola girerken, İngiltere ve ABD, Singapur, Malaya, Saravak, Borneo kıyılarında sömürgeler oluşturmaya başlıyorlar. Bunların hepsi, ticaret yollarını korumak, korsanlığa son vermek amacıyla, emperyalist devletler arasında genel bir anlayış birliği içinde yapılıyor; Çin’de (zamanında ulusalcı, bugün ise terörist olarak nitelenen) Bokser ayaklanmasını da birlikte bastırıyorlar (“Pekin’de 55 Gün” filmini anımsıyor musunuz?).

Şimdi dönüp Somali kıyılarına bir kez daha bakarsak, buraya yerleşen bir askeri gücün, hem Asya’dan Afrika’ya girişi, hem de Asya’ya giden enerji ve ticaret yollarını denetim altına alabileceğini görebiliriz. Hem yukarda aktardığım gibi sürecin ekonomik bilançosu, hem de “Denizdeki korsanlığın karadaki anarşiden kaynaklandığına” (Kaplan, New York Times, 12/04), New York Times’ın “ama yalnız olmayacağına” ilişkin uyarıları da sürecin bu kez Mogadişu’da 55 gün” gibi bir senaryo yönünde geliştiğini düşündürüyor. Bu bağlamda korsanların gelecekteki güç dengelerinin kurulması süreci açısından, bugün için aslında çok “yararlı düşmanlar” olduklarını da söyleyebiliriz.

Saturday, April 11, 2009

30. Yılında İran “devrimi” dersleri

Wednesday, April 08, 2009

G20 toplantısı ve “Yeni” ABD

Barack Obama’nın Türkiye ziyareti başlıyor. “Hillary Clinton’ın ardından Obama’nın da gelmesi, iki ülke arasında daha yoğun işbirliğinin önünün açıldığı,” şeklinde yorumlanıyor.

ABD’nin imparatorluk rüyaları gördüğü, Başbakan’ın, BOP’un “eş başkanlığına” soyunduğu, günlerden bu yana köprülerin altından çok su aktı. Ama “Yeni ABD” hala emperyalist (Bu kavramı anımsıyor musunuz?) bir ülke. “ABD kaldıracıyla güç yansıtma” hayalleri kuranlar, ilişkilerde bir altın çağ başladığını savunanlar, ABD istedi diye, çocuklarımızı Afganistan çöllerinde ölmeye göndermeden önce, umarım bir kez daha düşünürler.

G20’den İki haber
G20 Nisan toplantısına ev sahipliği yapan İngiltere Başbakanı Brown, kapanış konuşmasında, “yeni bir dünya düzeninin” başladığını muştuladı. “Washington mutabakatı”, “zincirlerinden boşanmış bir küreselleşme dönemi” artık sona ermiş.

Bu kaçıncı “ Yeni Dünya Düzeni” diye sormayalım. Uzun bir süredir dikkat çekmeye çalıştığımız bir olgunun böyle büyük bir platformdan resmen kabul edilmesi, ayakların nihayet yere basması iyi haber. Kötü haber ise şöyle: Küreselleşme sonrası döneme geçiyoruz, ama bu geçişin öbür yakasında bizi neyin beklediğini bilmiyoruz. Yine de, G20 toplantısında “geçiş sürecinin” özelliklerini düşünmemize yardımcı kimi olacak ipuçları vardı.

Birincisi, “Washington mutabakatı” sona erdiğine göre, ortada bir yönetim modeli sorunu var. İkincisi, tarihsel olarak her yönetim modelinin, bir ekonomik siyasi çıkarlar manzumesini ifade ederek, bir hegemonya ilişkisini yansıttığı düşünülürse “yeni model nasıl oluşacak?” sorusu ve “sorunu” karşımızda tüm ağırlığıyla duruyor. Üçüncüsü: Yeni modeli oluşturmak söz konusu olduğunda, karşımızda en azından üç farklı yaklaşımın olduğu görülüyor. Dördüncüsü, işsizlik artışı, dünya ticaretindeki hızlı gerileme, tüm aksi yönde deklarasyonlara rağmen, ulusal düzeyde çözüm arayışlarının giderek öne çıkacağını gösteriyor.

“Primus inter pares”
Obama G20 konuşmasındaki “Roosevelt ve Churchill bir odaya kapanıp pazarlık yapıyor olsaydı çok kolay olurdu, ama o dönem geride kaldı” saptaması iki açıdan anlamlıydı. Birincisi, ABD hala en büyük askeri güç olmakla birlikte hegemonyacı devlet konumunu kaybetmiştir, artık en fazla bir grup ülke arasında “primus inter pares” (eşitler arasında birinci) olmak durumundadır.

İkincisi, Obama’nın Roosevelt- Churchill pazarlıklarına yaptığı gönderme, geçmişte, İngiltere ve ABD arasında yaşanmış “güç transferi” dinamiğini anımsatıyor. Şimdi, yine gündemde bir “güç transferi” sorunu var. “Geçiş sürecinin” öte yakasına geçmek, bu “güç transferi” sorunu çözümlenemeden gerçekleşmeyecek.

G20 toplantısı, olası bir “güç transferi” sürecinin henüz belirlenmekten uzak olduğunu gösteriyordu. Yine de, toplantıdan önce ve toplantı boyunca sürece ağırlıklarını koyan iki aday olduğu söylenebilir: Avrupa Birliği ve Çin. Toplantıda Almanya-Fransa ekseninin ABD’nin kimi taleplerini bloke etmeyi, kendi taleplerini öne çıkarmayı başardığı söylenebilir. Ama AB henüz, Almanya-Fransa ekseninin ötesine geçebilmiş, hegemonya/liderlik sorunlarını aşarak ortak bir irade oluşturabilmiş değil. Çin’in ise giderek, ekonomik siyasi ağırlığını arttırmakla birlikte, ağır sorumluluklar getirecek bir “güç transfer süreci” aramaktan daha çok, şimdilik “katar modelini” (ABD vagonuna atlayarak ilerlemeyi) benimsemiş, gelişmekte olan ülkelere arasında bir liderlik konumu inşa etmeye odaklanmış olduğu söylenebilir. Böylece şekillenmeye başlayan “üç kutuplu” görüntünün, Brezilya, Hindistan, Rusya, hatta Petrol ihracatçısı ülkeler eklenince daha da karmaşık, istikrarsız bir uluslararası “durum” oluşmaya başlıyor. Bu “durum” içinde, bu üçlüye eklenecek ülkeler, tarihsel olarak, daha önce sahip olmadıkları düzeyde bir pazarlık gücü ve dengeleme olanakları elde etmeye başlıyorlar. Umarım, dış işleri ve Başbakan, ABD’nin taleplerini dinlerken, bu yeni “durumu” değerlendirmeyi başarabilirler.

Yeni “durumun” kimi özellikleri…
G20 ortak açıklaması yeni “durumun” tüm özelliklerini yansıtıyordu. Örneğin, ABD-İngiltere ekseninin tüm “Yeni Dünya Düzeni” havasına karşın, ABD hegemonyasının, ticari ve finansal serbestlik, bunları yöneten uluslararası kurumlar gibi dayanaklarını, reformlarla korumaya çalıştığı, verili yapıyı restore etmeyi amaçladığı görülüyordu. “Sürdürülebilir küreselleşme” kavramı, IMF’nin güçlendirilmesi eğilimi, mali piyasaların denetlenmesindeki isteksizlik bu bağlamda değerlendirilebilir. Diğer taraftan, Almanya ve Fransa, kurulu yapıyı, daha fazla yıkılmadan, bir an önce canlandırmayı amaçlayan finansal genişleme taleplerine direniyor, mali piyasaların denetlenmesinde ısrar ederken, ABD hegemonyasını sınırlamayı, Londra’nın mali merkez olma konumunu zayıflatmayı, dolardaki çürümeye ve enflasyon olasılığına karşı korunmayı amaçlıyorlardı. Ekonomileri ağırlıklı olarak mali hizmetler etrafında dönen Anglo-saxon eksenine karşın, Almanya ve Fransa, “kriz sonrası döneme” sanayilerinin ihracat kapasitelerine, toplumsal çelişkileri yumuşatan “refah devleti” mekanizmalarına güvenerek hazırlanıyorlar.

Çin’in, Hong Kong ve Macau’yu vergi cennetleri listesinden çıkartmayı başarmanın yanı, IMF’nin yeniden şekillendirilmesi sürecine ve doların yerine yeni bir para sistemi kurma arayışlarına öncelik verdiğini düşünüyorum.

Diğer taraftan ortamda hazırlanan G20 açıklamasının dünya ekonomisinin geleceği ve mali krizin aşılması açısından çok kritik sorunlara eğilemediği de söylenebilir. Bunlardan biri korumacılıkla mücadeleyse diğeri de bankalardaki zehirli varlıkların temizlenmesiyle ilişkiliydi.

Deklarasyondaki tüm iddiaların aksine korumacılık engellenemeyecek, aslında engellenmesi de gerekmiyor. İşsizliğin ve iflasların artışına paralel sertleşen siyasi çelişkiler ile dünya ticaretindeki ani ve büyük daralma, korumacılığı yalnızca kaçınılmaz değil, bir siyasi istikrar ve savunma aracı olarak zorunlu da kılıyor özellikle gelişmekte olan ülkelerde…

Diğer taraftan, banka sistemi temizlenmeden, kredi piyasasının rahatlaması olanaklı değil. Devletler bankalardaki pisliği üstlenseler bile, bu yükün ekonomileri üzerindeki uzun dönemli basıncının altından nasıl kalkacaklar? Nihayet, geçtiğimiz dönemde, sermaye birikiminin devam edebilmesi için bir kredi köpüğünün oluşmasını gerekli kılan kapasite fazlası, talep yetersizliği sorunu ne olacak! Bunu, batık borçları tasfiye ederek, piyasaya para basarak aşmak olanaklı değil. Bu yollarla, en fazla, andaki sorun, 2001-2006, arasında olduğu gibi bastırılabilir ve ertelenebilir.

Krizin aşılabilmesi için, hem mali piyasalarda ve reel ekonomide birikmiş fazlanın, işsizlik ve talep yetersizliği sorunlarını daha fazla ağırlaştırmadan temizlenmesi, hem de bu temizliği düzenleyecek ya da dayatacak son derecede kırılgan, askeri çatışma riski taşıyan süreçlerin yönetilmesi gerekiyor…

G20 toplantısının, bu süreçleri yönetecek bir iradenin olmadığını ortaya koyması kötü bir haberdi. Tarafların, ama özellikle ABD’nin zaaflarının ayırtında olarak, birbirlerinin gırtlağına atlamaya hazırlanmaya başlamak yerine, sorunları konuşmaya, pazarlık yapmaya başlamış olmalarıysa şimdilik iyi bir gelişme…