Wednesday, December 23, 2009
2000-2010 (II)
Kopenhag zirvesi
Büyük krizleri, örneğin iklim değişikliği sorununu, yerel düzeyde aşmak olanaklı değil. Bu nedenle, 198 ülkenin lideri Kopenhag’da toplandılar, bir hafta boyunca dünya halklarının gözlerinin önünde tartıştılar. Ama sonuç fiyasko oldu, dünyayı ölümden kurtaracak bir anlaşma üretemediler. Halbuki durum işi gücü bırakarak Kopenhag’a gelip günlerce tartışacak kadar vahimdi. Peki öyleyse, ne oldu da zirve fiyaskoyla bitti?
N’olacak kapitalizm işte: “Biriktir, biriktir! Musa’sı da budur tüm diğer peygamberleri de” (K. Marx, Capital Cilt I, sf 742 Penguin Classics)... Bu toplumsal üretim modelinin tek bir önceliği var o da sermaye birikimi! Tüm diğer sorunlar, bu arada dünyanın geleceği de, hele bir de ekonomik bir kriz söz konusuysa, sermaye birikim sürecinin gereksinimlerine göre belirleniyor. Chavez Kopenhag’da, “Çevre banka olsaydı çoktan kurtarmıştınız” derken tam da bunu kastetmiyor muydu? Bankaları kurtarmak için bugüne kadar yaklaşık 12 trilyon dolar harcanmadı mı? Sanayileşirken atmosfere bastıkları gazlarla bugünkü koşulları hazırlayan zengin ülkeler, yoksul ülkelerin çözüme katkılarını sağlayabilecek mali desteğe gelince, ancak 100 milyar dolar çıkarabildiler, onu da somut bir anlaşmaya bağlayamadılar. Naomi Kline’in, Noel’e doğru günleri sayan bir halk şarkısına atıfla söylediği gibi, “Dokuzuncu günde Afrika’yı kurban ettiler”...
Kopenhag zirvesi, sermaye birikim sürecinin gereksinimlerini ikinci plana iterek, insanlığın varoluş koşullarına öncelik verecek bir küresel liderlik eksikliğini de gözler önüne serdi. Angela Merkel’in Kopenhag sonrasında, sonucu değerlendirirken, “Kendine çok güvenli bir Çin vardı karşımızda” sözleri bu bağlamda ciltlerle jeopolitik analize bedeldi (Der Spiegel, 20/12/09). ABD medyası Kopenhag’ın faturasını Çin’e çıkarmaya çalışırken, Çin Merkez Bankası Başkan Yardımcısı’nın “Dünyanın, ABD’nin çıkardığı tüm borç kâğıtlarını almaya devam edebilecek parası yok” demeci de... (Shangai Daily, 18/12/09)
ABD ve Çin hem dünyanın güçlü, hem de atmosferi en çok kirleten iki ülkesi. Dünya siyaseti bunların arasındaki dengeler, çelişkiler üzerinden şekillenmeye başladı. Kimi tarihçiler, bu ikilinin (Chimerica, G2) arasındaki uyumun dünyaya düzen getirebileceğine inanıyor. Kopenhag zirvesiyse tam aksi yönde bir görüntü sergiledi. Bu ikili anlaştılar, ama karbondioksit üretiminde gereken kesintiyi yapmama konusunda anlaştılar; ekonomik siyasi hedefleri uğruna gezegeni ölüme sürüklemeyi göze alabileceklerini de göstermiş oldular.
Yerel krizler daha da derinleşecek
Ekonomik krizin getirdiği “de-globalizasyon”, finans piyasalarını kurtarma paketleri, işsizlik, yoksulluk artışı, kaynak rekabeti, küresel ısınmanın getirdiği su, gıda sıkıntıları, ulus devletlerin siyasi aktörler olarak yeniden öne çıkmalarına neden oldu. Bu sürecin, 2010 yılı boyunca, küresel liderlik yokluğu, derinleşen rekabet ortamında, Bismark dönemini anımsatan dış politika eğilimlerini güçlendirmesini de bekleyebiliriz. Dünya halklarının güçlerini, kaynaklarını birleştirmelerini gerektiren krizler derinleşirken, kaynakların bölünmesine, çatışma eğilimlerinin güçlenmesine 2010’da daha çok şahit olacağız.
Diğer taraftan, küresel çapta işbirliği yokluğu, hem küresel liderlik iddiasında olanların, hem de yerel düzeyde sorunlarla boğuşmaya çalışan ulus devletlerin seçkinlerinin artan sıklıkta başarısız kalmalarına yol açması kaçınılmaz görünüyor. Bu başarısızlıklar, genelde çalışanlar, özellikle de eğitim, iletişim, teknoloji kullanma düzeyine bağlı olarak dünyayı daha yakından izleme, anlama şansına sahip “yeni orta sınıf” üyeleri arasında siyasi liderliklere ve ekonomik düzene karşı güvensizliği körükleyecek.
Kopenhag’daki fiyaskoya, devletlerin, mali krizin kamu bütçelerine getirdiği yükleri, şimdi emekçilerin omuzlarına yıkmaya hazırlanmalarına bakarak, liberal -sözde- demokrasilerin, daha baskıcı ve denetimci yönde evrimleşmelerini, iç sorunlardan kaçmak için uluslararası maceralara yönelmelerini de bekleyebiliriz.
Giderek iç istikrarını kaybetmeye, ama aynı zamanda dış ilişkilerinde, Bismark’ı anımsatan bir biçimde, komşularını tek tek idare ederek, büyük güçleri dengeleyerek bölgesinde güç yansıtmaya çalışan bir ülke görünümündeki Türkiye açısından da 2010’un çok zor bir yıl olması kaçınılmaz gibi görünüyor.
Monday, December 21, 2009
2000-2010 (I)
Bu on yılın sonunda yeniden bir uygarlıklar çatışması dönemine girdiğimizi dahi söyleyebiliriz. Ama bu çatışma Huntington’un hayal ettiği gibi, dini temelde bölünmüş insan grupları arasında değil, yaklaşık 200 yıllık Batı merkezli kapitalist (liberalizm, emperyalizm, faşizm, milliyetçilik gibi ideolojilerle) uygarlıkla, şimdi kendini çeşitli biçimlerde sunmaya başlayan, bu sunduğu biçimlerden hareketle şekillendirilmeyi, şekillendirecek özneyi bekleyen geleceğin uygarlığı arasındaki bir çatışma olacak. Önümüzdeki on yıla bu çatışmanın dinamikleri damgasını vuracak. Bu nedenle, önümüzde, belki geçen on yıla kıyasla çok daha tehlikeli, yaşaması çok daha zor, ama çok daha geniş seçenekler sunan bir dönem açılıyor.
‘Hegemonya’dan imparatorluğa ve emperyalizme…
Şimdi geride bıraktığımız on yıllık dönem, Asya Krizi’nin ve Kosova Savaşı’nın gölgesi altında başladı.
ABD hegemonyasının ekonomik, kültürel ayağı, 1990’ların “küreselleşmecilik” ve Clinton döneminin, “çok yönlü diplomasi”, “uluslararası topluluk” söylemleriyle sürdürülebilirliğini korumaya çalışıyordu. Asya Krizi’nin (1997-98) ardından IMF politikalarına, “Washington Mutabakatına” yönelik eleştiriler, krizde çevreden merkeze geri dönen mali sermayenin ABD ve Avrupa’da yarattığı ve patlattığı köpükler bir yandan, ABD sağının Clinton yönetimine yönelik, Monika Lewinski olayında zirveye ulaşan kültürel saldırıları öbür yandan, hegemonyanın ekonomik kültürel ayağının çökmeye başladığını gösteriyordu. Buna karşılık Kosova Savaşı (1998-99), ABD hegemonyasının şiddet uygulama kapasitesinin, özellikle hava kuvvetlerinin kinetik gücünün rakipsizliğini ortaya koydu.
Bu iki gelişme bize “neo-conları”, imparatorluk iddialarını, Büyük Ortadoğu Projesi’ni, 2001-2002 resesyonuyla birlikte tarihte görülmemiş çapta bir küresel mali genişlemeyi, tüketim humması ve bunları destekleyen ev piyasası, menkulleştirme, kredi sigortaları vb. gibi araçlara şişirilen finansal köpükleri verdi. 11 Eyül saldırısı da, önce Terorizme Karşı Küresel Savaş (GWOT), sonra “Uzun Savaş” konseptlerini, Afganistan ve Irak’ın işgaliyle de klasik sömürgeciliğe geri dönme niyetlerini... Bu arada Büyük Ortadoğu Projesi çökmüş, siyasal İslamın yükselişi bölgede yeni bir ivme kazanmış, İran bölgesel bir “sorun” olarak yükselmişti. İsrail ise Şaron’dan sonra liderliği devralan çapsız politikacıların elinde sürüklendiği Lübnan ve Gazze maceralarından sonra uluslararası alanda yalnızlaşıyor, Türkiye’yi “kaybediyor”, Obama’nın mesafeli duruşu yüzünden kendini tarihinde ilk kez, adeta bir var oluş sorunuyla karşı karşıya buluyordu. Arafat’ın öldürülmesinden sonra da Filistin halkı ikiye bölünmüş, barış hatta tek bir devlet kurma olasılığı son derecede zayıflamış, çözümsüzlük egemen olmuştu.
2001-2002’de mali genişlemeyle yarıda kesilerek ertelenen resesyon, çok daha büyük bir şiddetle 2008’de geri geldi; neo-liberal küreselleşmeci kriz yönetme modelinin artık tamir edilemeyecek biçimde tükendiğini ortaya koydu. Dünya ticareti görülmemiş oranda daraldı, sermaye hareketleri yön değiştirdi.
Kredi köpüğü ve hızla artan işsizlik, tüketim hummasının sonuna gelindiğini gösteriyordu.
Dünya savaşlarından bile uzun sürdüğü halde hâlâ sonuçlanamayan Afganistan ve Irak savaşlarıysa, ABD’nin kinetik gücünün gerilla karşında yetersizliğini, askeri diplomatik personelinin istikrarlı bir sömürge yönetimi kurma beceriksizliğini gözler önüne serdi. Ebu Garib işkence skandalı, New Orleans’ta Katrina fırtınasından sonra sergilenen görüntüler, ABD’nin “uygar ülke” imajında derin yaralar açtı. Böylece, hem Büyük Ortadoğu Projesi hem de imparatorluk projesi iflas ediyor, ABD hegemonyası tamir edilemez bir biçimde çözülmeye başlıyordu.
Büyük belirsizlik
Geride bıraktığımız 10 yılın belki de en önemli sonucu, Batı uygarlığının iki yüz yıllık egemenlik döneminden sonra uluslararası düzeyde gelişmeleri etkileme gücünü artık kaybetmeye başlamış olmasıydı. ABD dış politika çevrelerinin popüler yazarlarından Fareed Zakaria’nın deyişiyle “Amerika sonrası”, Richard Haas’ın deyişiyle “kutupsuz” döneme girmiştik.
İki binli yıllarda Rusya, geleneksel etki alanlarına geri dönmüş, Çin, dünyanın ikinci büyük ekonomisi, en büyük ihracatçısı, ikinci büyük enerji tüketicisi konumuna yükselmiş, Afrika’da, Ortadoğu’da, Kafkaslar’da, hatta ABD’nin “arka bahçesi” Latin Amerika’da enerji, gıda, hammadde piyasalarına nüfuz etmeye başlamıştı. Böylece Çin salt ekonomik değil siyasi, diplomatik bir güç, gelecekte bir hegemonya aday adayı olarak da yükseliyordu. Çin’in yanı sıra Hindistan, Latin Amerika’da Brezilya da hızla yükseliyor, Batı piyasalarına nüfuz ediyor, Hindistan, İngiltere’de en büyük yabancı yatırımcı konumuna yükseliyordu: Dünya ekonomisinin dengeleri değişiyor, sermaye birikim merkezi artık geri çevrilemez bir biçimde, Batı’dan Doğu’ya kayıyordu.
Hegemonya merkezini kaybetmeye başlayan dünya sisteminde, bir genel kriz yönetme modeli, uluslararası sermayenin birikim süreçleri için gerekli küresel siyasi, ideolojik, kurumsal meşrulaştırma zemini sunacak, dayatacak bir güç kalmıyor, böylece yükselen güçlerin ulus devletlerin manevra alanları genişliyor, ulusalcılık, bölgecilik bir yandan, sömürgecilik, askeri tehdit öbür yandan gelişiyordu. Küreselleşme süreci, 20. yüzyılın başında olduğu gibi, yine bir hegemonun başını yemişti, derinleştirdiği ulusal ve sınıfsal çelişkiler altında çöküyordu.
Belirsizliği arttıran çok önemli bir etken daha var. İletişim teknolojilerinde görülen uydular, cep telefonları, internet gibi gelişmeler geçen on yıllık dönemde kapitalist küreselleşmenin krizini, istikrarsızlıkların yayılmasını kolaylaştırarak çabuklaştırırken, aynı anda insanlık tarihinin, kültürlerin, dillerin, dinlerin, öznelliklerin yayılması ve birbirleriyle kaynaşmasına ilişkin uzun dönemli küreselleşme sürecine büyük ivme kazandırmıştı. Bu olgu üzerinde, küresel çapta, işçi sınıfı içinde, “yeni orta sınıf” olarak da adlandırılan, yeni, çok etkili bir kesimin şekillenmeye başladığını görüyoruz.
Bu kesim, on yılın başındaki küreselleşme karşıtı muhalefetten, savaş karşıtı, iklim değişikliği protestolarına, Tayland, Kore deneyimlerinde, İran ayaklanmasında olduğu gibi, çok az bir nüfuzla, en yeni iletişim araçlarını kullanarak, uluslararası düzeyde çok büyük etkiler yaratabileceğini de kanıtlıyordu. Kültürel olarak, tüm diğer sınıflardan daha çok “küreselleşmiş” bu kesimin, kapitalizmin küresel etkilerine karşı giderek artan şiddette kuşkucu sesler çıkarmaya başladığı da görülüyordu. Bu kesimin ne tür siyasi projeleri benimseyeceği henüz belirsizdi. Ancak, bu kesimin, krizle birlikte alıştıkları yüksek tüketim kapasitelerini, “yaşam tarzlarını”, hatta işlerini kaybederken, işçi sınıfının geri kalanıyla aralarındaki aidiyet ilişkisinin farkına varırken bu arada, liberal demokrasiye olan güvenlerini hızla kaybetmekte olmaları, dünyanın güvenlik örgütlerinin analistlerince ciddi bir kaygıyla izleniyor.
Monday, December 14, 2009
Kriz Yeni Bir Aşamaya mı Giriyor?
Mali piyasalarda başlayan kredi krizinin üretken sektör üzerindeki etkisinin bir depresyona yol açmasını önlemek için devreye giren kurtarma paketlerinin devlet bütçeleri üzerindeki mali yükü, tam da beklendiği gibi, yeni bir köpükle, yeni bir risk alanı yarattı. Devletlerin, Moody’s’e göre 50 trilyon dolara ulaşan toplam mali sorumluluklarını azaltmak için devreye sokmaya hazırlandıkları politikalar ise iki dipli “W” tipi bir resesyon olasılığını arttırıyor.
Avrupa Birliği ise iki ateş arasında kalmış gibi. Yunanistan’ın kurtarılması, Baltık ve Doğu Avrupa ülkelerinin desteklenmesi, İspanya ve Portekiz’in krize girmesinin engellenmesi bağlamında devreye girecek mali politikalar, Avro’nun dolar karşısındaki değerini etkileyerek dolar kaynaklı “carry trade” dalgasının geri çekilişini hızlandırarak piyasaları yine allak bullak edebilir. Yok Brüksel bu yola gitmez de krizdeki ülkelerin devletlerine neo liberal bir mali disiplin dayatmaya kalkarsa bu kez de daraltıcı mali politikaların ekonomik ve toplumsal etkileri, Avro’nun geleceğini tehlikeye atacak siyasi krizleri gündeme getirebilir. Şimdilik aşılması olanaksız görülen bu ikilem, kredi krizinin, devletlerin mali krizine dönüşerek yeni bir aşamaya girmeye başladığını düşündürüyor. Tarih de zaten mali krizlerin, en son aşamalarında devlet iflaslarına yol açtığını gösteriyor.
Bir laboratuvar olarak Yunanistan
Geçen hafta kredi değerlendirme kuruluşu Fitch Yunanistan’ın notunu düşürdü. Standard & Poor’s, Yunan hükümetini uyardı. Cuma günü Financial Times “Yunanistan bono piyasası bu hafta Avro tarihinin en görkemli düşüşünü sergiledi” diyordu. Dolar, Avro karşısında değerlenmiş, Yunanistan devlet bonolarıyla Alman bonolarının getirileri arasındaki fark (spread) 250 puana çıkmış, kredi sigorta primleri (CDS) 250 puana yükselmişti. Kimi yorumculara göre, Yunanistan devlet bonoları, AB Merkez Bankası nezdinde karşılık olma özelliklerini kaybedebilir, böylece tüm kredi muslukları kapanabilirdi. Üstelik ekonomik mali istikrarsızlık bir siyasi istikrarsızlığın üzerinde gelmişti.
İşin aslına bakılırsa, Yunanistan’ın, kolay borçlanmaya dayalı ekonomik büyümesinin içinin boş olduğunu, mali kriz, resesyon olasılığını yıl başından bu yana da konuşuyorduk. Muhafazakâr hükümet, hem bir taraftan neo liberal politikalar uyguluyor hem de, ekonominin büyümeye devam ettiğinden, krizin bütçe açığının sürdürülebilir, borçların servis edilebilir olduğunu söyleyerek piyasalara güven veriyordu. İki ay önce seçimleri kazanarak hükümet olan sosyal demokratlar, maliyeyi devralınca, önceki hükümetin “verilerle oynayarak, piyasaları ve AB’yi atlatmış olduğu” ortaya çıktı (Financial Times10/12). Yeni hükümetin elindeki veriler, gerçek bütçe açığının, önceki yönetimin varsaydığının iki katı, AB “istikrar paktı” sınırının dört katı olduğunu gösterdi. Yunanistan ekonomisiyse büyümek bir yana bir yıldır resesyon içindeydi (Bloomberg, 11/12). Yunanistan’ın dış borcuysa 300 milyar Avro’yla GSMH’sinin yüzde 112.6’sına ulaşmıştı.
Eğer Yunanistan AB üyesi değil de bağımsız bir ülke olsaydı, belki parasını devalüe eder, para ve kredi musluklarını açar, enflasyon yoluyla iç borcunu aşındırma, pazarlık yoluyla da dış borcunu erteleme, hatta moratoryum ilan etme yoluna gidebilirdi. Ancak Yunanistan AB üyesi olduğundan bağımsız bir maliye ve para politikası izleyemiyor. Bu yüzden AB Merkez Bankası’ndan ve Brüksel’den (Aslında Almanya ve Fransa’dan) yardım istemek zorunda. Şimdilik gelen yardım vaatleriyse, “mali dengeyi düzeltecek tedbirleri alma”… koşuluna bağlanmış durumda. Diğer bir deyişle, Yunanistan’dan, İrlanda’nın yolundan gitmesi isteniyor.
İrlanda çarşamba günü açıkladığı yeni bütçesinde, kamu sektörü ücretlerinde yüzde 5-20 oranlarında kesintiye gidiyor, işsizlik, çocuk yardımı, refah düzeyi ödeneklerini, çocuk yardımı, iş arama destek yardımları ödeneklerini azaltıyor, benzin ve dizele yüzde 4-5 oranında zam yapıyordu. Böyle bir öneri, Yunanistan’ın durumunda, Wolfgan Munchau’nun (Financial Times, Financial Times Almanya) yönettiği Euro Intelligence sitesinin deyişiyle “Rum ateşine petrol dökmek” anlamına gelecekti (10/12).
‘Rum ateşine petrol dökmek…’
Yunanistan’da mali kriz patlak verdiğinde sokaklar zaten yanıyordu. Bir öğrencinin 2008’de polis tarafından öldürülmesinin yıldönümünde, öğrenciler polisle çatışıyor, üniversiteleri işgal ediyorlar, polisi sokmamak için direniyorlardı. Bu sırada, Ekhatimerini gazetesinin aktardığına göre Atina’da çöpçülerin grevi tüm şiddetiyle, kamu sağlığını tehdit eden bir düzeyde devam ediyordu (09/12). Atina’dan bildiren siyasi analist Iason Athanasiadis’e göre, “bir taraftan ekonomik kriz, öbür taraftan karaborsa silahların bolluğu, geleneksel Hıristiyan-Müslüman fay hattı üzerinde kötü muamele gördükleri için gittikçe tedirgin olmaya başlayan Müslüman göçmenlerin sayısındaki denetimsiz artış, birleşerek Yunanistan’da mükemmel bir jeopolitik fırtınanın koşullarını hazırlıyor”. Athanasiadis, geçen yıl yaşanan ayaklanmalardan sonra, Yunanistan’da en az 10 sol gerilla örgütünün doğduğuna işaret ediyor (GlobalPost, 07/12).
Siyasal iklim böyleyken Başbakan, AB’den destek alabilmek için seçim vaatlerinden vazgeçmeyi planlıyor, Devlet Başkanı Papoulias, “sorunları çözebilmek için ulusal birlik” çağrısı yaparken, Başbakan Papandreu “Gelecek hafta gerçekleştireceğimiz toplantıyla tüm dünyaya güçlü bir mesaj, Yunan vatandaşlarına umut vereceğiz” diyor. Buna karşılık Ajans France Press muhabiri Atina’dan, “sol partilerin diyalog arzusu taşımadıklarını”… Komünist Parti lideri Papariga’nın “Ne diyaloğu bu bir savaş çağrısıdır. İşçi sınıfının kazanılmış haklarını tehdit eden uygulamalara karşı hükümeti uyardık” dediğini aktarıyor (AFP, 10/12).
Der Spiegel Yunanistan borç krizine ilişkin “Avro için bir zaman ayarlı bomba” (08/12) deyişini kullanırken olası bir iflasın ortak para birimi üzerinde yaratacağı yıkıcı etkileri kastediyordu. Ama aslında Yunanistan’da yaşanacak olanlar Avrupa ülkeleri açısından çok daha ciddi siyasi dinamikleri harekete geçirecek özelliklere sahip. Örneğin, İrlanda ve Yunanistan’da krizi emekçilerin sırtına yıkma çabaları, diğer Avro ülkelerinde işçileri, halkı nelerin beklediğini gösteriyor. Diğer taraftan eğer Yunanistan’da işçiler ve sosyalist muhalefet bu acı ilaca direnebilirse, Brüksel ve AB Merkez Bankası’nın (Almanya’nın) adı AB olan hegemonya projesini kurtarmak için kesenin ağzını açmaktan başka çareleri yok. Bu da krizin yönetimine ilişkin yeni ekonomik model arayışlarına yön verebilecek dinamikleri harekete geçirebilir.
Monday, December 07, 2009
Afganistan Öyküsünde Mutlu Son Yok!
Tam bir fiyasko
ABD’nin Afganistan müdahalesi tam anlamıyla bir fiyasko oldu. Sekiz yıldır, doğru dürüst tanımlanamadan, amaçları saptanamadan süregelen savaşın bilançosunda ne var? Her hücresine kadar yolsuzluklara batmış, Kâbil dışında bir otoritesi olmayan, bir genel seçimleri bile doğru dürüst gerçekleştirmekten aciz Karzai hükümeti… Büyük çoğunluğu okuma yazma bilmeyen, yerel halkın başına bela olmanın ötesinde kayda değer bir savaş gücüne, profesyonelliğe ulaşmaktan hâlâ çok uzak, kasım başında beş İngiliz askerinin öldürülmesi olayında olduğu gibi ilk fırsatta silahlarını kendilerini eğitenlere çeviren, Tacik-Paştun çekişmesinin arenası (The Asia Times, 01/12) Afgan polis gücü, ordusu… Üstelik eğitilen her dört askerden biri silahlarını alıp kayıplara karışıyormuş (The Asia Times 26/11).
Bunlara karşılık Taliban; askeri etkinliğini, toplumsal desteğini, denetlediği bölgeleri arttırmaya devam ediyor; moralinin, “kazanıyoruz” algısının çok yüksek olduğu söyleniyor. Taliban’ın bu algısının, Obama’nın, konuşmasından sonra daha da yükselmiş olacağını kolaylıkla varsayabiliriz. Durumu çok yakından bilenlerden CIA’nın eski Kâbil Bürosu Şefi, eski İstihbarat Konseyi ortak başkanı Graham Fuller, Afganistan’daki savaşın kazanılamayacağına inanıyor (New York Times, 04/12).
Dahası.. savaş, nükleer silahlara sahip komşu Pakistan’a sıçradı; bu ülkeyi kanlı bir iç savaşın içine attı; hükümetini düşme, ülkeyi dağılma, orduyu darbe yapma noktasına getirdi. Pakistan topraklarındaki hedeflere uzaktan kumandalı uçaklarla saldırılar düzenlemeye devam eden ABD’yi de, halkın tepkisini daha fazla çekmek pahasına komandolarla doğrudan müdahale etme noktasına…
Obama aslında ne dedi?
Obama yönetimi bu yıl Afganistan’a, Bush döneminde planlanmış 11 bin askere ek 21 bin asker daha göndermişti. Obama, salı günü yaptığı konuşmada, 30 bin asker daha göndereceğini açıkladı. Washington Post’tan Karen DeYoung, Pentagon kaynaklarına dayanarak Obama’nın, Savunma Bakanı Gates’e bu gücü gerektiğinde yüzde10 oranında arttırma yetkisi verdiğini aktarıyor (03/12). Diğer bir deyişle ABD’nin Afganistan’daki asker sayısı 100 bine ulaşabilecek. Ancak bizzat ABD ordusunun, Afganistan’daki “yeni” taktiklerine yön vermesi beklenen İsyana Karşı Savaş El Kitabı (Counter Insurgency Manuel) başarılı olabilmek için her 1000 kişilik yerli nüfusa karşılık en az 20 güvenlik personelinin gerekli olduğunu söylüyor. Bu hesaba göre Afganistan’ı denetleyebilmek için en az 580 bin asker gerekiyor (The Guardian 02/12).
Öyleyse, Irak’tan farklı olarak, merkezi bir siyasi ekonomik yapıdan, kayda değer bir ulaşım ağından yoksun; aşiretlere bölünmüş, çok sert bir coğrafyaya sahip Afganistan’da, 100-120 bin ABD+NATO askeriyle sonuca ulaşmak bir hayal. Obama’nın konuşmasında “Eğer bir ulus inşa edeceksem o ulus ABD’dir” sözleri, 18 ay içinde askerlerin geri gelmeye başlayacağını ileri sürmesi de bir zafer olasılığının gündemden düştüğünü gösteriyor. Ancak, konuşmada, askerleri çekme sürecinin yerel koşullara göre belirleneceğinin vurgulanması, Savunma Bakanı Gates’in “2-3 yıl sürebilir” açıklaması, planı daha da bulanıklaştırıyor.
Afganistan: Nereden nereye?
Bu savaş sekiz yıl önce, El Kaide’yi Afganistan’dan sökmek için başlamıştı. Uzadıkça, bir “ulus kurma”, modernleşme, demokratikleşme, uyuşturucu kaçakçılığını engelleme vb.. projesine dönüştü. Şimdi Obama’nın konuşmasından, Afganistan’da bulunmanın gerekçesinin, ABD’nin ve dünyanın güvenliği gibi belirsiz bir amaca bağlandığını; modernleştirme, ulus kurma vb. gibi hedeflerin yerini, yönetimi feodal savaş ağalarına, “ılımlı” Taliban’a bırakma projesinin aldığını anlıyoruz. ABD’nin Afganistan Ambasadoru Ikenberry’nin, Afganistan seçimlerindeki yolsuzluklardan sonra, “Güvenilir bir hükümet olmadan ek asker göndermenin yararı yok” uyarısına (BBC 12/11) karşın Obama yönetiminin asker göndermeye karar vermiş olması, Karzai’yi es geçerek yerel liderlerle çalışmaya başlayacağına ilişkin haberler (Reuters 03/12) de bu algımızı güçlendiriyor.
Bu yeni projenin bir başarı şansının olabilmesi için öncelikle, Kâbil’deki yönetimin belli bir istikrara kavuşturulması gerekiyor. Ek olarak Paştun savaş ağalarının, yine Paştun olan Taliban’ı değil de ABD’yi desteklemeye ikna edilmesi; Afgan polisinin, ordunun personel sayısının; hem 100 binlere ulaşması, hem de “geçiş süreci” sırasında ABD’den sonra yerel düzeyde yönetimi devralacak savaş ağalarını, ılımlı Talibanı (eğer bu hayal gerçekleşirse) denetleyebilecek düzeye ulaşması gerekiyor. Bu işin 18 ayda tamamlanabileceğine kimsenin inanmadığını anımsatmama sanırım gerek yok.
Diğer taraftan, birkaç ay içinde gönderilmesi beklenen 35 bin askerin, savaşı yoğunlaştırarak (önümüz kış, birçok bölge ulaşıma kapanacak) Taliban’ın özgüvenini kırması.. buna karşılık “Taliban kazanamaz” algısı yaratarak, halkın güvenini kazanması hedefleniyor. Aşiret yapısına bağımlı, köktendinci denecek düzeyde bağnaz dini ilişkiler içinde yaşayan halkın, Hıristiyan bir işgal gücüne güven duymasını beklemenin saçmalığı bir yana, önümüzdeki dönemde işgal güçlerinin, yerel halkın can kayıplarının daha da artacağını varsayabiliriz. Taliban’ın 18 aylık takvimini düşünerek, açık savaştan kaçınarak (mevsim de buna uygun olacak) güçlerini korumayı, keskin nişancılar, yol kenarı bombaları yoluyla işgalci güçleri vurmayı, sabotaj ve suikast yoluyla savaşı kentlerde yoğunlaştırmayı, merkezi hükümetin istikrarsızlığını kaosa çevirmeyi denemesini de bekleyebiliriz.
Kimi gözlemciler, örneğin Christian Science Monitor’da LaFranchi (02/12), Obama’nın Af-Pak-politikasını gözden geçirme panelinin ortak başkanı Bruce Reidel’e dayanarak; Asia Times’ın Pakistan Büro Şefi Salem Şahzad de (05/12), Hikmetyar ve Molla Ömer ile Holbrook arasındaki iletişimi yürüten Davud Abedi’ye dayanarak, ABD’nin esas amacının Pakistan’ın aşiret bölgelerinde sürmekte olan savaş üzerinde yoğunlaşmak olduğunu ileri sürüyorlar. Reidel’e göre Pakistan hükümeti düşmenin eşiğindeymiş, Pakistan ordusuysa ABD’nin projesine büyük bir kuşkuyla yaklaşıyormuş. Bu yüzden Pakistan giderek, belki de Afganistan’dan daha çok önem kazanıyormuş.
NATO Genel Sekreteri, Obama planı bağlamında hemen 7000 ek asker gönderilebileceğini açıkladı. Ancak, Almanların, Fransızların yeni asker göndermeye istekli olmadıkları anlaşılıyor (Dei Welt, Le Monde 03/12). İngiltere’yse yalnızca 500 ek asker gönderebiliyor. Dikkatlerin, Holbrook’un “Afganistan için vazgeçilmez önemde” dediği Türkiye üzerinde yoğunlaşması kaçınılmaz. Yeni “küresel NATO” konsepti Afganistan’da duvara çarptı. ABD’nin bu savaşı kazanamayacağı belli oldu. Bu iki batmış projeyi, “stratejik derinlik” adına destekleyerek çocuklarımızı bu ölümcül kaosun içine göndermeyelim…
Wednesday, December 02, 2009
Tuesday, December 01, 2009
‘Sabahları Napalm Kokusuna Bayılıyorum’
Dubai World, Kurban Bayramı’yla, Şükran Günü tatilleri, diğer bir deyişle, tam medyada ölü dönem başlarken borçlarını askıya aldığını açıkladı. Yaklaşık sekiz aylık bir dinginlikten sonra, Dubai’den gelen bu açıklama, piyasalarda panik yarattı. Wall Street Journal’ın bir yorumcusunun deyişiyle “yatırımcıları, krizden çıkmaya ilişkin uzun dönemli varsayımları gözden geçirmeye zorladı” (27/11).
Yeni bir rekor mu?
İngiltere’de Daily Telegraph da Beckett’in Oyunun Sonu piyesindeki, “Telaşlanacak bir şey yok, olay kendi seyrini izliyor” sözlerini anımsatan bir yaklaşımla “Gelin hakkını verelim. Belki de Dubai yeni bir rekor kırmaya çalışıyordur. Önce bize en büyük binayı, en büyük kapalı salon ski slalomunu, en büyük eğlence parkını, en büyük alışveriş merkezini verdi. Dubai, şimdi de bize en büyük borç piyasası fiyaskosunu vermeye çalışıyor olabilir” (27/11/09) diyerek dalga geçiyordu.
Bloomberg, Financial Times, Business Week, aklınıza gelen hemen tüm finans piyasasıyla ilgili “blog”lar, Perşembe’den bu yana Dubai ile ilgili, mali krizin en büyük devlet borcu iflasının (sovereign debt default) gündemde olduğuna, aşırı borçlu ülkelere yönelik risk algısının değişeceğine, “Dubai’nin buz dağının görünen ucu” olduğuna ilişkin yorumlarla doluydu. Ama tüm bu haber ve yorumların içinde ben en çok “Sabahları napalm kokusuna bayılıyorum” başlığını sevdim (Naked Capitalism, 27/11/10). Yazar “Ben piyasaların tarumar olmasından zevk almıyorum, ama bunların olacağını biliyordum, portföyümü de ona göre düzenledim” diyordu.
Benim portföyüm filan yok. Ama ben de, toplumsal ve ekonomik süreçlere ilişkin benimsediğim perspektifin bana düşündürdüğü öngörüler gerçekleşince, “napalm kokusu” olmasa bile, hele Dubai’nin devasa kitch binalarını düşününce, Almanların deyimiyle bir “Schadenfreude” (üzülür gibi yaparken, aslında haz almak) yaşıyorum. Geçen yıl 24 Kasım tarihli yazıma bakarsanız, “Dubai’de vinçlerin sustuğuna” ilişkin bir gözlemi size aktarmış olduğumu göreceksiniz…
İşin “sırrı” şurada: Önce piyasaların rasyonel, kapitalizmin insan doğasına en uygun üretim tarzı olduğunu kanıtlamaya çalışmaktan vazgeçeceksiniz. “İyimserlerin”, her gün önlerindeki haber kırıntılarına odaklandığı için burunlarının ucundan ötesini göstermeyen merceklerine itibar etmeyecek, her olasılıkta hem ileri hem de geriye doğru, uzun ve orta dönem gelişmeleri, sistemin tektonik hareketler gibi yavaş gelişen, gözlemlenmesi çok zor eğilimlerini düşünmeye çalışacaksınız. Günlük bilgi kırıntılarını bu zeminde yorumlayacaksınız… Ama, doğrusunu isterseniz ben iyimserlerin de hakikaten iyimser olduklarına inanamıyorum. Geçen yıl bu zamanlar, Dubai’nin başının dertte olduğunun eğer ben ayırdına vardıysam, her gün piyasayla haşır neşir olan bu insanların, durumu çok daha önceden, tüm ayrıntısıyla biliyor olmaları gerekmez mi? Gerçekten de toplam 60 milyar borcun aslında gerçeği yansıtmadığı, bilanço dışı kalemlerle birlikte iki misli bir büyüklüğün söz konusu olabileceğine ilişkin uyarılar hemen ortaya dökülmeye başladı. Kısacası, ben bu “iyimserlerin” aslında bizi kasıtlı olarak yanılttıklarına inanıyorum. Ama kim bilir.. bekli de bunlar, gerçekten de burunlarının ucundan ötesini göremiyorlar.
Buz dağının görünen ucu mu?
Dubai krizinin ilk elde, toplam 60 milyar dolarlık gecikmiş siparişlerini teslim etmeyi bekleyen Boeing ve Airbus gibi dev uçak şirketlerini, HSBC, RBS gibi İngiltere bankalarını sarsması kaçınılmaz (Business Week, 27/11). Ama, Dubai’nin borç yükü, 60 milyar dolar değil de, kimi yorumcuların vurguladığı gibi 90-120 milyar dolar (Prudentbear, Bloomberg, 27/11) bile olsa, son tahlilde, Lehman Borthers’ın 613 milyar dolara ulaşan yükümlülükleriyle karşılaştırılınca oldukça mütevazı bir düzeyde kalıyor; tek başına yeni bir kredi krizi yaratması olanaklı görünmüyor. Üstelik bu yükümlülüklerinin bir kısmının Abu Dabi gibi petrol zengini ülkeler tarafından karşılanması olasılığı da var. Paniğe yol açan, “Dubai yeni bir çöküşün ilk dominosu mu?” (The Guardian 26/11) “Diğer borçlu ülkelere de bulaşacak mı?” (Wall Street Journal, 28/11) gibi soruların yeniden gündeme gelmesi.
Gözlemciler, Dubai’nin borçlu ülkelere ilişkin risk algısını etkileyerek, Kredi İflas Sigortalarının (CDS) fiyatlarını hızla yükseltmeye başladığına, bir bulaşıcılık olasılığına dikkat çekiyorlar. Tam bu noktada Dubai, bizi doğrudan ilgilendirmeye başlıyor. Çünkü bir bulaşıcılık senaryosu bağlamında, Endonezya, Macaristan, Polonya, Letonya, Bulgaristan, Güney Afrika, Baltık ülkeleri, özellikle Yunanistan gibi ülkelerin yanı sıra, ne yazık ki Türkiye’nin de adı geçiyor (Market Watch, 27/11; Wall Street Journal, 27/11). Danske Bank’tan Lars Christiansen “Bulaşıcılığın Dubai’den Emirliklere, Türkiye ve Güney Afrika’ya kadar bulaşması, sandığınızdan çok daha doğal bir süreç” (Financial Times 27/11) diyor. Gerçektende Dubai’deki durum da, son tahlilde, bir borçlanarak ekonomi çevirme olayı değil mi? Prosperity Capital Management, adlı yatırım kuruluşunun genel müdürü Mattias Westman da bu, “Alacaklılara güvensizlik sorunundan başka bir şey değil.. Önce morgıç alacaklarından kaygı duyuluyordu. Sonra aşırı kaldıraçlı bankalar geldi. Şimdi top Dubai’ye kadar yuvarlandı” (WSJ). Buradan nerelere gideceğini bu hafta görmeye başlayacağız.
Ama bu sırada, piyasacıların “reel ekonomi” dediği şeyi de unutmayalım. Burada, kısa dönemli veriler, Asya ülkelerinin, Almanya, Fransa, Japonya ekonomilerinin toparlandığını, resesyonun sona ermekte olduğunu gösteriyor. ABD için de benzer bir saptama yapmak olanaklı. Üzerinde büyük şamata yapılan ABD büyüme verileri, ilk gözden geçirmeden, yüzde 3.5’ten yüzde 2.8’e geri çekildi; bu oran gelecek değerlendirmede biraz daha küçülecektir ama.. tüketici harcamalarında, var olan evlerin satışlarında ufak da olsa bir toparlanma var. Buna karşılık, beyaz eşya siparişlerinin ekim ayında beklenmedik bir düşüş sergilemesi, yeni yapılan evlerin satışlarındaki gerilemenin devam etmesi görüntüyü bulanıklaştırıyor. Avrupa Merkez Bankası’nın verileri, hane halkına ve şirketlere verilen kredilerde eylül ayında yaşanan yıllık gerilemenin ekimde de devam ettiğini, kredi piyasasının açılmamakta ısrar ettiğini gösteriyor (Bloomberg 26/11).
Resesyondan çıkışın arkasındaki kurtarma paketlerinin enerjisi tükenirken, IMF, “yeni bir kurtarma paketinin sokaktaki insan tarafından hoşgörüyle karşılanmayacağını, demokrasiyi zedeleyeceğini” söylüyor (The Times, 23/11).
Thursday, November 26, 2009
Çin’in Obama’nın ziyareti sırasında dünyaya mesajı.
Monday, November 23, 2009
Tuesday, November 17, 2009
Obama’nın Asya Gezisi
Barack Obama’nın Asya gezisini medyadan izlerken aklıma, ABD hegemonyasının gelecekte tüm galaksiye yayılacağı varsayılarak kurgulanmış Uzay Yolu dizisinde zaman zaman tekrarlanan bir sahne geldi. Uzay gemisi Girişim’in (Enterprise) personeli ilk kez uğradıkları bir gezegende garip olaylarla karşılaşmaktadır. Geminin Bilim Subayı Dr. Spock elindeki verileri inceledikten sonra kaptana şöyle der “Evet Sevgili Jim, bu bir uygarlık ama bildiğimiz gibi değil..”
‘Sevgili Barack, Asya ama bildiğimiz gibi değil’
Gezi öncesinde, uluslararası medyada genel kanı, Barak Obama’nın cuma günü Tokyo’ya indiğinde, Endonezya’da çocukluğunu geçirdiği, Japonya’da Kamaura’da matcha dondurması yediği günlerden, hatta başkan adayı olmaya karar verdiği dönemde bildiğinden farklı bir Asya ile karşılaşacağı yönündeydi.
Doğu Asya ülkeleri Soğuk Savaş döneminde, ABD’nin nükleer askeri şemsiyesine sığınmışlardı. Soğuk Savaş bittikten sonra bu ülkeler ABD’nin “imparatorluk” politikalarının siyasi veya mali hedefi haline gelmemeye büyük dikkat gösterdiler. Ama, bir süredir yeni, yeniliği özellikle de mali kriz döneminde giderek daha belirginleşen, farklı bir Asya var Obama’nın karşısında. Obama’nın Asya konularında baş danışmanı Jeffrey Bader’e göre: “Bu bölgede genel kanı, geçen on yıl boyunca ABD’nin etkisi gerilerken, Çin’in etkisinin yükseldiği yönünde. (Le Monde 13/11/09)
Mali krizden beklenmedik bir hızla çıkmaya başlayan, ABD’nin dış borçlarının neredeyse tamamını elinde tutan bu bölge, ABD’nin, uluslararası hegemonyasını yenileme çabaları bağlamında kritik öneme sahip. Ancak ABD’nin, bölge stratejileri açısından en kritik iki ülke olan Japonya ve Çin ile ilişkileri, giderek daha sorunlu dinamikler sergiliyor.
ABD’nin yaklaşık elli yıldır bölgede egemenliğini korumak, Çin’i dengelemek için dayandığı en önemli ülke Japonya. Ancak Japonya’da yeni hükümet, ABD’nin ülkesindeki varlığını, Okinawa Adası’ndaki üssün geleceğini tartışmayı, ilişkileri “eşit bir zeminde yeniden tanımlamayı” amaçlıyor. Japonya Başbakanı Hatoyama’nın, ASEAN toplantısına sunduğu, ABD’yi dışlayan bir Doğu Asya Ekonomik Birliği kurma önerisi de bu yeni eğilimin bir ürünü. Japonya daha önce Mahatir Muhammed’in benzer bir önerisine, ABD’yi dışladığı için karşı çıkmıştı (Andy Xie, Caijing, 10/11/09).
Andy Xie (Morgan Stanley’nin Asya ekonomistiydi, Rosetta Stone danışmanık şirketinin yönetim kurulunda) “dünya piyasalarındaki daralmanın, mali piyasalardaki köpüklerin, Asya ülkelerini, özellikle Çin, Japonya ve Güney Kore’yi ortak ticaret anlaşmalarına, bölgeselleşmeye zorluyor” dedikten sonra, “Japonya’nın ABD’den uzaklaşarak bölgeyle daha çok bütünleşmesini savunan görüşün güçlenmekte olduğuna” dikkat çekiyor.
Bölgenin bir numaralı ülkesi
Bir diğer değişiklik de Japonya’nın bölgedeki statüsüyle ilgili. Singapur Ulusal Üniversitesi’nden Çin politikaları uzmanı Huang Jing’e göre “Asya köklü bir değişim yaşıyor. Burası artık ABD’nin geleneksel kavrayışındaki Asya değil. Şimdi bir numaralı ülke artık.. ABD’nin değişmez bağlaşığı Japonya değil, Çin” (Associated Press, 09/11/09).
Çin, bölgede bir numara, dünyanın üçüncü büyük ekonomisi, ama bu etkisini uluslararası alanda yansıtmaya gelince, birçok gözlemcinin saptadığı gibi kendini çok tedirgin hissediyor. Bir taraftan uluslararası alanda gittikçe daha etkin olmak istiyor, öbür taraftan yolunun, ABD ile siyasi, askeri olarak kesişmemesi için çok dikkat ediyor. Diğer bir deyişle şimdilik mümkün olduğunca ABD’nin vagonunda yol almaya çalışıyor.
Buna karşılık ABD yönetimi, Çin’den uluslararası alanda ABD ile davranmasını, global düzeyde destek, güç vermesini istiyor; dış politika tartışmalarında, geçen hafta değindiğim, “Chimerica”, “Superfusion”, “G2” gibi savlarla Çin’i ikna etmeye çalışıyor. Özetle ABD, Çin’den, küresel ısınma, Kuzey Kore, İran, Afganistan, uluslararası (mali) dengesizlikler konularında yardım istiyor. Ancak bu konuların hepsinde ABD ile Çin arasında çıkarlarının örtüşmediği, hatta çeliştiği önemli sorun alanları var. Örneğin, Çin açısından İran hem acil bir tehlike oluşturmuyor, hem de stratejik öneme sahip bir enerji kaynağı, yatırım alanı. Kuzey Kore’nin nükleer silahlara sahip olması belki Çin için de bir tehlike oluşturuyor ama, Çin tarafında bu ülkenin siyasi bir kriz sonucu dağılarak bölgesel, sınırlarında istikrarsızlığa yol açma olasılığı daha büyük bir risk olarak algılanıyor. Afganistan’a gelince, Çin, o sorunun, ABD’nin bölgedeki varlığını konsolide edecek yönde çözülmesinden yana değil. Çünkü, Çin, ABD’nin karadan ve denizden çeşitli üslerle kendisini çevrelemeye çalıştığına inanıyor. Mali dengesizlikler bağlamındaysa, Çin parasının revalüe edilerek, uluslararası rekabet gücünü kaybetmeyi, iç pazarını, ABD’nin ekonomik gücünü, doların statüsünü restore etmesine katkıda bulunacak bir ithalatla doldurmayı istemiyor. Dahası, stratejik amaçlarla, Afrika, Latin Amerika ve Ortadoğu bölgelerine girmekte kullandığı, mali rezervlerinin hızla erimesi hiç işine gelmiyor.
Bunlara karşılık Çin’in önce kendi bölgesinde, Afrika, Latin Amerika ve Ortadoğu’da güçlenerek, ABD’yi ekonomik bir çembere alana, uzayda etkin olana, askeri modernizasyonunu tamamlayana kadar, siyasi sorumluluk üstlenmek istemediği söylenebilir. Bu süreç ilerlerken, Çin’in G20 toplantılarında, son olarak ASEAN toplantısında ileri sürdüğü, korumacılığa karşı, uluslararası mali sistemin reformunu talep eden, yeni ekonomik kalkınma modellerinin geliştirilmesi, bölgesel bütünleşmenin çeşitli yollarla derinleştirilmesi gibi önerileri (Peoples Daily, 13.11.09) doğrudan ABD ve Batı modelini hedef alıyor.
Bu yüzden The Times’ın aktardığına göre, Çin’de Obama’nın ziyaretine ilişkin bir heyecan var, ama halk ve devlet, bu ziyarete Çin’in uluslararası profilini yükseltecek bir olay olmasından öte bir anlam yüklemiyor. Bu arada ABD gerilemeye, Çin yükselmeye ve aralarındaki ekonomik, siyasi çelişki ve uyumsuzluk noktaları çeşitlenmeye devam ediyor.
Thursday, November 12, 2009
Kaygı verici doktrin (Cumhuriyet Strateji, 23.06.2008 )
Tuesday, November 10, 2009
‘Tarihin Sonu’ – ‘Çin Modeli’
“Batı”nın, neoliberal modeli derin bir mali kriz yaşıyor. Lider ülkesi ABD’de ekonominin bu yıl yüzde 3, AB ve Japonya’nın sırasıyla yüzde 4 ve yüzde 7 gerilemesi bekleniyor. Buna karşılık, Dünya Bankası, Çin’in ekonomik büyüme hızının yüzde 8.4 olacağını söylüyor, Asya’da ekonomik toparlanmanın, bu güçlü büyümenin etkisiyle umulandan daha hızlı ilerlediğine dikkat çekiyor (World Bank, East Asia and Pacific Update, Kasım 2009). Gelişmeler, ABD önderliğindeki Batı ekonomileriyle geri kalan ülkelerin ekonomik trendleri arasındaki senkronizasyonun (benzeşmenin) kırılmaya başladığını (“decoupling”) düşündürüyor. Senkronizasyonun kırılmasıysa hem iyi hem kötü gelişmelerin habercisi...
20. yüzyılın başındaki, ‘Büyük Depresyon’u da içeren yapısal krize bakınca, önce ülkelerin ekonomik trendleri arasında bir senkronizasyonun oluştuğunu, sonra bu senkronizasyonu kırarak öne çıkan ülkenin, giderek dünya ekonomisi içinde krizden çıkışın yolunu açmaya başladığını görüyoruz. Ama krizden çıkmanın yolunu açan ülke, giderek hegemonyacı konuma yükseliyor. İşte bu tarihsel deney, halen hegemonyacı konumundaki ülke ABD açısından kaygı verici senaryolara açılıyor.
‘Henüz erken ama’
Batı’da, özellikle ABD savunma çevrelerinde, “Çin ABD’nin yerini alır mı” sorusuna cevap aranıyor; Çinli yazarlar, diplomatlar, akademisyenler de ABD’nin kaygılarını yatıştırmaya çalışıyorlardı. Ancak, mali krizle birlikte Çinli yazarların yaklaşımlarında bir değişiklik seziliyor. Geçen hafta, Berlin Duvarı’nın yıkılışının yıl dönümünde, Çin yönetimine yakın Global Times’da, 5 ve 6 Kasım’da yayımlanan iki başyazı bu bağlamda ilgi çekiciydi.
“Yeni Bir Tarihin Başlangıcı” başlıklı yorumda Francis Fukuyama’nın “tarihin sonu” saptamasına değinilerek Rusya’da, birçok Latin Amerika ülkesinde dalganın tersine döndüğü, dünyanın üçüncü büyük ekonomisi, en büyük döviz rezervlerinin sahibi Çin’in modelinin “tarihin sonu” varsayımına uymadığı vurgulanıyordu. Dahası, Global Times, “20 yıl kısa bir süre, liberal kapitalizm mi, yoksa Çin modeli mi egemen olacak? Karar vermek için henüz erken” derken “Çin modeli” diye bir şeyin olduğunu da kabul ediyordu.
Global Times’a göre, birçok ülke Çin’in dünya ekonomisini kurtarma, küresel ısınmayı azaltma konularında çözüm getirmesini bekliyor ve “Tarih ileri doğru yoluna devam ediyor”.
“Doğu Asya güç yapısına uyum getirmek” başlıklı ikinci yorumda da “Çin modelinin” dış politika ilkeleri sergileniyordu. Bu modele göre Çin uyumlu bir dünya modelinin, eşit ve barışçı bir ortak yaşamın, büyük küçük tüm ülkeler için geçerli kuralların, yararlı bir ortamın oluşmasını arzuluyor. Çin, her ülkenin kendi seçtiği yönetim sistemine hakkı olduğunu, her ülkenin kendi sınırları dışına asker gönderirken diğerlerinin çıkarlarını göz önüne alması gerektiğini savunuyor. Çin hegemonya kurmak istemiyor, başka ülkelerin hegemonyalarına, askeri zeminde kurulmuş ittifaklara karşı çıkıyor.
‘Sessizce, karınca gibi ve sabırla’
Çin’in yönetiminin; Global Times, Peoples Daily hatta, görece liberal Caijing gibi yayınlar aracılığıyla verdiği mesajlara, “yükselen” kavramının da kullanılmasından hiç hoşlanmamasına karşın; ABD’nin “etki alanı” sayılan Ortadoğu’ya, Afrika’ya, Latin Amerika’ya salt ekonomik değil, kültürel araçlarla da giderek daha fazla nüfuz ettiği için ABD yönetimindekilerin kaygıları artmaya devam ediyor.
Örneğin geçen üç yıl içinde Ortadoğu’da düzinelerle Çin dili enstitüsü açılmış, gittikçe artan sayıda Çinli akademisyen, öğrenci, Arap dili ve kültürünü öğrenmek için bölgeye akın etmiş. Çin’in bu yıl yayına başlayan Arapça TV kanalı da bu girişimin bir parçası. Çin, Suudi Arabistan gibi önemli ülkelerin birinci ticari ortağı haline gelirken Arap sermayesi de yatırımları için Çin’i daha çok tercih ediyormuş (The National, 06/08/09).
Latin Amerika’ya gelince Çin’in bu ülkelerle ticareti geçen altı yıl içinde yüzde 40, doğrudan yatırımları yüzde 80 artmış. Caijing’e göre, Çin’in LA ile ticaretinde ihracatının yüzde 88’ini imalat sanayisi, yüksek teknoloji malları, ithalatının yüzde 83’ünü temel mallar, doğal kaynaklara dayalı ürünler oluşturuyormuş (20/10/09).
Çin’in Latin Amerika’yla oluşturduğu klasik “neokolonyal” ticari eklemlenmelerin “eşitsiz değişim” modelini anımsatan ilişkilerini, çok daha yoğun bir biçimde, üstelik Batı’nın misyonerlik modelini de anımsatan yöntemlerle birlikte Afrika’da da görebiliyoruz. Geçen birkaç ayın gazete başlıklarına kısaca bakmak bu konuda bir fikir verebilir. “Konfüçyüs düşüncesi Afrika’da yayılıyor” (The Asia Times). “Para ve Mandarin (Çin yönetici sınıfının konuştuğu Çince) dersleri Çin’in Afrika işgalinin yakıtı oluyor” (The Independent). “Çin’in Truva Atı” (The Economist). “Batı Çin’in Afrika’daki varlığından neden korkuyor?” (The Guardian). “Çin’in Afrika hamlesi” ( Time, satranç oyununa atıfla “Gambit” diyor). “Çin ender mineralleri, metalleri depoladıkça, Almanya’da yüksek teknoloji firmaları sıkıntıya düşüyor” (Der Spiegel). The Times gazetesinden Bronwen Maddox’ta “Afganistan ve Irak’ın yeniden inşası için gerekecek büyük mali faturayı sonunda Çin mi üstlenecek” sorusuyla başladığı yazısında, Büyük Ortadoğu bölgesinin sonunda Çin’in elinde kalması olasılığından duyduğu kaygıları dile getiriyor.
Avrupa Politika Çalışmaları Merkezi’nin “Çin’in yükselmesi uluslararası düzende oyunun kurallarını değiştiriyor” başlıklı yorumunda işaret edildiği gibi “Uluslararası koşullar, güçlü devletlere sahip büyük ülkelerden yana değişiyor, bu süreçte Çin önemli bir rol oynuyor”. Ancak, ABD dış politika çevrelerinin bu sürece uyum sağlamakta zorlandığı görülüyor.
Batı’nın hegemonya geleneği, gücünü abartmaya, emperyal bir gürültüyle etrafını sindirerek otoritesini kabul ettirmeye dayanıyor. Çin’in yukarıda değindiğim modeliyse bir başka geleneğe dayandığından kafaları karıştırıyor.
Örneğin, ABD dış politika çevrelerinde, bir grup analist, “güç transferi” sürecinin başladığına, bir ABD-Çin ekseninin, “superfusion”un (Karabell) şekillendiğine inanıyor. Bir başka yaklaşım, böyle bir Chimerica (Ferguson ve Schilarick) ekseni olasılığının hızla yok olduğuna inanıyor (The New York Times, 05/11/09). Bir üçüncü yaklaşım, Çin’in askeri bir tehdit olduğunu savunuyor (örneğin, Ross and Aaron, The National Interest, Eylül/Ekim 2009), ABD hegemonyasını korumaya kararlı görünüyor (Economic Meltdown and Geopolitical Stability. The National Bureau of Asian Research, Kasım 2009) dengeleyici ittifaklar oluşturmak gerektiğini düşünüyor. Pentagon çevrelerinden bir başka yaklaşım ise “Çin’i askeri bir tehlike olarak görmenin yanlış ve tehlikeli bir yaklaşım olduğuna” inanıyor (Albay Kenneth Johnson, (ABD, Strategic Studies Institute, Haziran 2009).
Böylece, “tarih yoluna devam ederken” bu kez bir “Çin modeli” şekilleniyor.
Tuesday, November 03, 2009
1929-2009
Geçen hafta, ABD’de Büyük Depresyon olarak anılan ekonomik gerilemeyi tetikleyen borsa krizinin 80. yıldönümüydü. Aynı günlerde açıklanan ABD büyüme verileri, kimilerine göre, Büyük Depresyon’dan bu yana yaşanan en büyük ekonomik sarsıntının sonuna gelindiğini haber veriyordu. Bu ne mutlu bir rastlantı olacaktı, eğer gerçeği yansıtıyor olsaydı…
1929 ve ardından gelen 10 yıl
28 Ekim 1929 günü Dow Jones indeksi yüzde13 düştü. 29 Ekim günü de yüzde 11.7 ile düşmeye devam ederek üç hafta içinde toplam yüzde 35 değer kaybetti. 17 Nisan 1930’a gelindiğinde borsa indeksi 28 Ekim düzeyine çok yakın bir yere geri dönmüştü. Ancak, birçok yorumcunun sarsıntının artık geride kaldığına inandığı o günlerde, borsa çöküşünün etkileri banka sistemini vurmaya, bir kredi krizinin, buna bağlı olarak da “Büyük Depresyon”un kıvrımları açılmaya başlıyordu.
Depresyon’la birlikte, batan bankalar, kapanan fabrikalar, yüzde 25’lere ulaşacak olan işsizlik süreci içinde borsa yeniden düşmeye başlayacak, üç yıl içinde değerinin yüzde 89’unu kaybedecekti. New York Borsası’nın 1929 Ekim öncesi düzeye dönmesi için 1950’lerin ilk yarısını beklemek gerekecekti.
Bunların tümü, serbest piyasa modelinin terk edilerek New Deal (devlet eliyle, yatırım iş ve talep yaratma, mali piyasaların denetim altına alınması) uygulamalarına geçilmesine, II. Dünya Savaşı dönenimin getirdiği büyük bütçe açıklarına rağmen yaşanacaktı. Bu gün birçok ekonomist, tarihçi, Büyük Depresyon’un aşılmasında, “New Deal”in yanı sıra, savaş harcamalarının da büyük rol oynadığını savunuyorlar. Bu akla yakın bir açıklama olmakla birlikte, iki çok önemli etkeni göz ardı ediyor.
Birinci etken ekonominin yeniden “artıdeğer” üreterek, kâr oranlarını restore etmeye, dolayısıyla büyük kamu açıklarını tavsiye etmeye olanak sağlayacak yeni bir sermaye birikim modeline (Fordizme) kavuşması. Savaş döneminin, büyük üretim seferberliği içinde yaşanan teknolojik gelişmeler, bu modelin hem olgunlaşmasına hem de bu model üzerinde hızla yayılacak, otomotiv, elektrikli aletler, kimya, ilaç, havacılık gibi yeni sanayi dallarının şekillenmesine olanak sağladı. İkinci etken, savaş döneminde Avrupa ve Japonya’daki kapasitenin (fiziki sermayenin) imha edilmesiyle ilgiliydi. ABD’de Büyük Depresyon’a yol açan, devlet harcamalarıyla, bütçe açıklarıyla zar zor denetim altına alınabilen aşırı üretim kapasitesi, savaş sonrasına, Avrupa ekonomisinin, ABD’nin uluslararası hegemonyasının inşa sürecine ihraç edildi.
Büyük Depresyon’la ilgili çalışması Financial Times’ın 2009 kitap ödülünü kazanan Liaquat Ahamed’in de vurguladığı gibi, “1929 krizinin de arkasında bir kredi köpüğü vardı” (FT, 30/10/09). Bu, kısa dönemde, borsa spekülasyonu, bu spekülasyonu destekleyen aşırı kaldıraçlı mali işlemlerin yarattığı bir köpüktü. Bu yüzden önce borsa, ardından bankalar, buna bağlı olarak da sanayi üretimi çökmeye başladı. Depresyon sırasında devletlerin kendi ülkelerinin piyasalarını koruma çabası, 1870’lerde başlayan küreselleşme dalgasının sonunu getirdi.
1929 krizine uzun dönemli bir bakış ise bizi Sanayi Devrimi’nden sonra İngiltere’nin uluslararası hegemonyasının oluşmasına olanak veren yaygın sermaye brikim modelinin, Avrupa ve ABD’de genelleştikten sonra, 1873 depresyonunda açığa çıkan yapısal krizine götürüyor. Krizle birlikte, merkez ekonomilerinde hızlı bir finansallaşmanın, sermaye ihracının, ikinci bir emperyalist dalganın başladığını, diğer bir deyişle, bir kriz yönetim modeli olarak küreselleşmenin şekillendiğini görüyoruz. Özetle, 1870’lerde başlayan bir yapısal krizi öteleyen finansallaşmanın, küreselleşme modelinin tükenmesinin sonucu olarak, Büyük Depresyon’un gündeme geldiğini söyleyebiliriz. Kriz ise ancak, yeni bir birikim modelinin şekillenmesiyle, küresel hegemonya sorununun çözülmesiyle aşılabildi.
2007 sonrası…
Lehman Borthers’ın batmasıyla yaşanan 44 ’lük borsa çöküşü, 1929 borsa çöküşünün ilk elde yaşanan yüzde 35’lik çöküşünden daha büyüktü. Yeni iletişim teknolojilerini, interneti, tedarik zincirlerini, hâlâ denetim altına alınamayan karmaşık borsa enstrümanlarını, kredi, türev piyasalarının toplam hacminin dünya ekonomisinin 6-7 katına ulaştığını göz önüne aldığımızda, bugün krizin aşılması için temizlenmesi gereken kredi köpüğünün, kapasite fazlasının, kapanması gereken talep açığının Büyük Depresyon’dan çok daha büyük olduğunu kolaylıkla kavrayabiliriz. Sermaye birikim sürecinin yapısında, özellikle Çin gibi yeni birikim merkezlerinde yaşanan değişimlerin, bugüne kadar esas olarak artıdeğerin üretiminin emek süreçlerine değil, sermayenin dolaşımının hızlandırılmasına yönelik olmasına bakarak, ufukta henüz yeni bir birikim modeli olmadığını da söyleyebiliriz.
Bu koşullarda yukarıda değindiğim yapısal etkenler yerli yerine oturmadan krizin bir dönem ABD’nin büyüme hızının beklenenin biraz üstünde çıkmasına bakarak aşılma sürecini girmesini beklemek, iyi bilgilendirilmiş bir iyimserlik olmuyor. Geçen hafta açıklanan yüzde 3.5’lik büyüme hızının en fazla 0.5’lik kısmı piyasanın kendisinden kaynaklanıyordu, geri kalanıysa, devlet harcamalarından, kurtarma, teşvik önemlerinden etkilerinden (Wall Street Journal, 30/10/09; Washington Post, 30/10/09).
Büyüme verilerinin açıkladığı gün güçlü bir tırmanış sergileyen borsalar, işsizlik, tüketim harcamaları, yeni ev satışları gibi verilere bakarak büyüme verilerine güvenlerini hemen kaybettiler (Bloomberg, 31/10/09). İkinci gün, dünya ekonomisinin merkezindeki borsalarda yüzde 2.5 yüzde 3’e ulaşan gerilemeler yaşandı. “Volatilite” (dalgalanma) indeksinin yeniden yükselmesi bir süredir borsalarda yaşanan spekülatif toparlanmanın sona erdiğini düşündürüyordu (Market Watch, 31/10/09).
Tartışmalarda, iki nokta öne çıkıyor: Birincisi, ABD ve İngiltere (Anglo-Saxon modelinin iki merkezi) başta olmak üzere devletlerin bütçe açıklarının, IMF eski baş ekonomisti Ken Rogoff’un deyişiyle “ancak savaş dönemlerinde görülen büyüklükteki kamu borçlarının” (Bloomberg 30/10/09) yarattığı köpüğün getirdiği yeni sorunlarla ilişkili. Bu köpüğü söndürmek için gerekecek mali disiplinin ya da köpüğü sürdürmenin borçlanma maliyetleri (faizler) üzerindeki etkilerinin, olağan iş devrelerine ilişkin bir ekonomik “toparlanma” olasılığını dahi zayıflattığı kesin. İkincisi, doların değer kaybetmesinin, sıfır, hatta negatif faiz ortamının yarattığı yeni “carry trade” dalgasının, doların değerlenmeye başlaması durumunda mali piyasalarda yaratacağı patlayıcı etkiyle ilgili.
Birincisi, bütçe disiplini, tüm siyasi ekonomik sonuçlarına karşın denetim altında tutulabilse bile, Financial Times’tan Samuel Brittan’ın işaret ettiği gibi, “resesyon öncesi büyüme trendine geri dönme olasılığı yok”. En iyimser olasılık, uzun süre durgunlukla, sürünme arasında, yeni bir kazaya yol açmadan devam etmek (Rogoff)… Önümüzde, Balakrishnan’ın, New Left Review, Eylül/Ekim, 2009 sayısında vurguladığı gibi uzun süreli bir “steady state” (patinaj) dönemi olabilir.
İkincisiyse, bir kazaya yol açmadan ilerlemenin ne kadar zor olduğunu gösteriyor.
1929’dan sonra düze çıkmak için 20-25 yıl geçmesi, II. Dünya Savaşı’nın yaşanması gerekmişti…
Tuesday, October 27, 2009
Berlin Duvarı’nın Yıkılışının 20. Yıldönümünde…
1980’lerde kapitalist sistemin, Reagan-Thatcher ikilisinde ifadesini bulan önderliğinin iki arzusu vardı: ‘Şeytan imparatorluğu’nun (SSCB) yıkılması, “serbest piyasa” modelinin küreselleşmesi...
Bu arzular, SSCB’nin ve de 1929 krizi sonrasında mal ve finans piyasalarına getirilen kısıtlamaların artık olmadığı bir dünya tasarlayarak, adeta bir nihai kurtuluş fantezisi oluşturuyordu. Diğer bir deyişle, peygamber (serbest piyasa) ikinci kez gelecek, aynı anda şeytan (“komünizm”) tarih sahnesinden çekilecekti…
Ah! Ama şeytan, “Arzuladığın şeye çok dikkat et. Bakarsın gerçekleşebilir” dermiş. Psikanaliz de, “fantezi gerçekleştiğinde ortaya çirkin bir şey çıkar” diyerek uyarır. Ekim ayı, bu uyarıları haklı çıkaran olaylarla doluydu.
Yüzyılın en büyük düş kırıklığı...
Bu arzular (kurtuluş fantezisi), 1989 Ekim ayında gerçekleşmeye başladı. O yıl Çin’de Tiananmen Meydanı katliamı yaşanıyor, tüm Doğu Avrupa’da rejimler sallanıyordu. 9 Ekim’de Doğu Almanya’nın Leipzig kentinde Nikola Kilisesi önünde başlayan gösteriler giderek ivme kazandı. 18 Ekim’de de Başkan Honecker istifa etmek zorunda kalınca, Doğu Alman devleti çözülmeye başladı. SSCB’nin 1991’de çöküşüyse “komünizmin” sonunu vurguluyor, uluslararası sermayenin kullanımına yeni alanlar açıyordu. Tüm dünyada birkaç yıl içinde egemen hale gelen “küreselleşme” ideolojisi ise ikinci arzunun da gerçekleşmeye başladığını gösteriyordu.
Şimdi filmi hızla ileri doğru sararak bugüne gelelim. Bu yıl, ekim ayında, bu iki arzunun / fantezinin gerçekleşmesinin 20. yıldönümünde, artık medyada olağan hale gelen düş kırıklığı, kızgınlık, hatta tiksinti görüntüleri, şeytanın haklı çıktığını göstermiyor mu?
Küresel serbest piyasa kurma projesi, “yüzyılın en büyük mali krizi” denen ‘şeye’ yol açtı. Mali piyasaların sihirbazları, “dünyanın yeni efendileri” aniden toplum vicdanında suçlu, sahtekâr, açgözlü sapkınlar konumuna düştüler. Geçen yıl Wall Street’in ikramiye dağıtma döneminde, Prof. Dominique Moisi, ABD bankerlerine, Fransız devrimi öncesi aristokrasinin içine düştüğü “gafleti” boşuna anımsatmaya çalışıyordu. Yozlaşan her egemen sınıfın üyelerinde olduğu gibi, bu kez de küstahlıkla aptallık yine el ele gidiyordu. Önceki hafta, “krizin” ortasında, bankacılara yönelik nefret zirve yaparken çalışanlarına 16 milyar dolar ikramiye dağıtan Goldman Sachs’ın Genel Müdürü “Halk bu ikramiyeleri hoşgörüyle karşılamayı öğrenmelidir” deyiverecekti (The Guardian 21/10/09).
İlk anda krizin faturasını, açgözlü bankerlere çıkararak, serbest piyasa modelini aklama çabaları, devlet devreye girip de kurtarma operasyonlarına başlayınca, yerini, giderek ivme kazanan bir neo-liberalizm, serbest piyasa eleştirisine bırakmaya başladı.
Financial Times gibi yayınlarda, mali sermayenin denetlenmesi, kurala bağlanması konuşulurken İngiltere’de Finansal Hizmetler Denetim Kurulu’nun (FSA) başkanı (daha önce Standard Chartered ve Meryll Lynch yönetim kurulu üyesi- ‘döner kapı’ sistemi işte…) Lord Turner’in, bankacıların yıllık yemeğinde konuşurken, “Geçtiğimiz yıllarda bankaların geliştirdiği kimi etkinlikler (krizde patlayan enstrümanları kastediyor), toplumsal olarak yararsızdır” sözleri dinleyicilerde şok etkisi yaratmıştı. Geçen hafta da İngiltere Merkez Bankası guvernörü, bankaları kurtaran mali desteğin yarattığı kamu borçlarını vurgulayarak “tarihte hiçbir zaman bu kadar az insan, bu kadar çok insana bu kadar çok borçlanmamıştı” diyecek, büyük bankaların parçalanmasını, diğer bir deyişle mülkiyete siyasi müdahaleyi savunacaktı.
Şimdi, piyasaların kendiliğinden dengeye geldiğini, buna karşılık devletin dengeyi bozduğunu savunanların akıl sağlığından kuşku duyuyoruz. “Serbest piyasa” fantezilerine kapılanlar büyük bir düş kırıklığı yaşıyorlar.
Emperyalizm mi dediniz?
“Küreselleşmeci” savların iflası, mali sermaye - devlet ilişkilerinin, mercek altına alınması insanların tarihsel hafızalarını da canlandırarak bir seri başka “düş kırıklığı”na da yol açıyor.
New York Times’ın “Emperyalizm, Goldman Sachs Tarzı” başlıklı yazıda aktardığına göre, önceki hafta, Bart College’de, bir grup siyaset bilimci, felsefeci, ekonomist, “Hannah Arendt’in emperyalizm tartışmaları, mali krize ışık tutabilir mi?” başlıklı panelde bir araya gelmişler. Panelde, Arendt’in emperyalizmden söz ederken yaptığı, “siyasi güce yapılan yatırım, paraya yapılan yatırımın önünü açmıyordu. Aksine siyasi güç ihracı, para ihracını izliyordu” … “1860-1870’lerin mali skandallarından sonra, uzak diyarlardaki yatırımlarını koruma gereksinimi, kapitalistleri, tarihte ilk kez girişimlerini siyasi güce dayanarak, devlet eliyle güvence altına alma yoluna itmişti” saptamaları üzerinde durulmuş.
Bu panel, sermaye ihracı ile emperyalizm arasındaki ilişkiyi vurgularken muhafazakâr tarihçi Niall Ferguson, İngiltere’nin en muhafazakâr gazetesi, The Daily Telegraph’daki yorumunda, mali sermayenin tekelleşme eğilimiyle, kriz arasındaki ilişkiyi anımsatıyordu. Ferguson’un, “geçen yıl yaşananlar Marksizm-Leninizmin, ‘Finans kapitalin gittikçe artan yoğunlaşması sonunda krize yol açar. Bunu da banka sisteminin devlet mülkiyetine geçmesi izler’, diyen merkezi savlarından birini, gecikmeyle de olsa kanıtladı” (09/10/09) saptaması özellikle anlamlıydı.
Paneldeki tartışmaları, Ferguson’un saptamalarıyla birleştirince, Lenin ve Bukharin’in kurduğu modern emperyalizm teorisinin bileşenlerine ulaşıyoruz: Tekelci mali sermaye, sermaye ihracı, ihraç edilen ülkedeki çıkarını korumak için devlet müdahalesi...
“Şeytan imparatorluğunun” yıkılmasının sonrası da ilginç. ABD’nin tek süper güç, “sermayenin küresel devleti” konumuna ulaşma rüyası giderek, “ABD sonrası dünya” kâbusuna dönüşüyor. Afganistan, Irak fiyaskolarının yanı sıra, küresel serbest piyasa projesi sayesinde yükselen (ironiye bakar mısınız!) Çin, Brezilya, Hindistan, Rusya gibi ülkeler artık ABD’nin iradesine sınır koyabiliyorlar. “Duvar” yıkıldı, ama Almanya birleşerek dünyanın en büyük ihracatçısı, AB’nin merkezi olarak yükseldi, giderek “normal” (uluslararası alanda askeri güç kullanmaya hazır) bir ülkeye dönüşüyor. İçine kapalı SSCB yıkıldı, ama bu kez, enerji jeopolitiğinde etkin, Çin ve diğer Asya ülkeleriyle birlikte, ABD karşıtı bloklar kurmaya çalışan, sermaye ihraç eden bir Rusya şekillendi. Küresel serbest piyasa projesi, finansallaşma tüketimi daha önce görülmemiş düzeylerde hızlandırarak, hem mali krizi hazırladı, hem de geçtiğimiz 20 yılda karbondioksit üretimini iki kat arttırarak ekolojik bir krizi…
Dahası, ABD’nin komünizme ve ulusalcılığa karşı beslediği siyasal İslamın önü, iki bloklu dengenin kalkmasıyla oluşan boşlukta, neo-liberalizmin, küreselleşmenin kültürel etkileriyle açıldı.
Serbest piyasa ve seçimleri demokrasi, küreselleşmeyi de yeni dünya düzeni sananlar bir süredir akıl sağlıklarını, “realiteyi yadsıma” yoluyla korumaya çalışıyorlardı. Yukarda değindiğim iki “fantezinin” “gerçekleşirken” ortaya çıkardığı görüntü, bu realiteyi yadsıma yolunu da hızla kapatıyor.
Monday, October 19, 2009
Krizden Sınıf Manzaraları...
Batı merkezli dünya ekonomisinin geleceğine ilişkin, geçen hafta, yine ilginç gözlemler yapma şansımız oldu. Bunlardan biri dünya ekonomisinin (yüzyılın mali şokunun) merkezindeki“garipliklerle” ilgiliydi. İkincisi de, doların geleceğine ilişkin tartışmalarla...
İndeks 10 binde; ikramiye 16 milyar dolar
Mart ayında 7 binin altında sürünen Dow Jones Endeksi (DJİ) geçen hafta 10 binin üzerine çıktı. Bu yükseliş, krizden çıkıyoruz havasına önemli bir katkı yapabilirdi; aksine, mali çevrelere yakınlığıyla bilinen CNBCkanalında, “Market Watch”portalında, Wall Steet Journal’da bile şüpheyle karşılandı. Yorumcular işsizliğin, üretimin durumuna dikkat çekerek, “Dow, ekonomiyi temsil etmiyor”saptamasında birleştiler.
Gerçekten de, DJİ ABD’nin en büyük 30 firmasının hisselerini, ilgili spekülatif hareketleri izliyor. Halbuki 350 binden fazla üretken firmanın performansını izleyen bir endeks daha var: Bağımsız İşverenler Ulusal Federasyonu Endeksi (NFIB). Mart ayından bu yana DJİ yüzde 50 artarken, NFIB Endeksinin artışı yüzde10’da kalmış (Market Watch, 14/10/09).
“Eh yüzde 10 da fena değil” diye düşünürken, gidip NFIB endeksinin bileşenlerini gösteren ekim ayı raporuna bakınca gördüm ki, bu endeks aslında 2006’da, 101’den düşmeye başlamış. 2009 başında 82’ye kadar inmiş. Eylül sonu itibarıyla 88’de sürünüyor. Rapor, üç aylık gelir artışı verilerinin bu sektörde yüzde -40, -50 arasında kaldığını, işletmelerin talep yetersizliğinden, kredi bulamamaktan büyük sıkıntı içinde olduğunu gösteriyor. Bu kesimde sermaye harcamaları eğilimi düşük, işçi çıkarmaya devam ediyorlar. Medya bunlarla değil de en büyüklerle ilgilendiğinden, genelde gerçekçi olmayan bir iyimserlik egemen oluyor. Nasıl olmasın? En büyüklerin, hazine ve Fed tarafından kurtarılan, artık, her biri ortaçağların yozlaşmış feodal dukalıklarını andıran kimi yatırım bankalarının bilançolarında adeta güller açıyor. Örneğin, Goldman Sachs, günde ortalama 35 milyon dolar kâr yapmaya devam ederken (The Guardian, 15/10/09), toplumun büyük bir kesiminde, işini, tasarruflarını kaybedenler arasında finans kesimine yönelik artmakta olan kızgınlığa aldırmadan, çalışanlarına kişi başına ortalama 527 bin dolar olmak üzere toplam 16.7 milyar dolar ikramiye dağıtmaya hazırlanıyor.
Sizi bilmem ama tam bu noktada benim aklıma yine, Jared Diamond’un, Collapse: How Societies Choose to fail or succed(Çöküş: Toplumlar, başarılı veya başarısız olmayı nasıl seçiyorlar- Penguin, 2006) başlıklı çalışması geldi. Diamond’un çalışmasına göre, çöküş, toplumların varlıklarını sürdürmeleri için vazgeçilmez doğal kaynaklar tükenirken, toplumun geri kalanına göre bu tükenmenin etkilerinden yalıtılmış bir yaşam sürdüren yönetici sınıf üyelerinin dikkatlerinin, zenginleşmek, birbirleriyle rekabet etmek, savaşmak, anıtlar dikmek, tüm bu etkinleri desteklemek için üreticiyi daha çok sömürmek gibi kısa dönemli hedeflere odaklandığı, halkın duygularına, taleplerine duyarsızlaştığı bir noktada başlıyor.
Dolara ne olacak?
“Tam çöküşten söz ederken dolara geçmenin âlemi var mı?”demeyin. Doları konuşurken, aslında, dünya ekonomisinin dengelerinin, ABD hegemonyasının, ona dayanan Batı merkezli sistemin geleceğini konuşuyoruz. Bu açıdan doların geleceği, bu gelecek şekillenirken başta ABD olmak üzere çeşitli toplumların egemen sınıflarının tepkileri, Diamond’un değindiği“Çöküş” senaryolarıyla yakından ilgili.
Doların uluslararası konumu, ABD’nin “senyoraj” hakkı, ABD egemen sınıflarının, başta Avrupa olmak üzere, diğer ülkelerin egemen sınıfları üzerindeki hegemonyasının devam edebilmesi açısından yaşamsal bir öneme sahip. ABD, 1970’lerin başında, yapısal bir krizin başladığı, ekonomik üstünlüğünün gerileme sürecine girdiği bir noktada doları altına bağlı olmaktan çıkarınca çok önemli bir ayrıcalık elde etti: Artık, ABD, para basıp (üretilmesi birkaç cent’e mal olan bir kâğıt parçasının üzerine, 1 dolardan 100 dolara kadar değişen değerler yazıp), dünya piyasasından mal, şirket satın alabilecek, yatırım yapabilecek, kredi yoluyla diğer ülkeleri kendine bağımlı kılabilecek ya da aniden faizleri arttırıp krize itebilecekti. ABD dış borçlarını bile bu para birimi üzerinden gerçekleştirebilecek, bu parayla ülke içinde tüketimi destekleyip toplumsal istikrarı koruyabilecekti.
ABD’nin ekonomik yapısı zayıfladıkça, kapasite fazlasını emecek talebi yaratmakta yetersiz kaldıkça, diğer bir deyişle değer yaratma kapasitesi geriledikçe, başka ülkelerin tasarruflarını (birikimlerini) kendi ülkesine yönlendirmek, mülk edinebilmek için bu olanağa daha çok yaslandığını, giderek dünya piyasalarını dolarla doldurduğunu, kredi köpüklerinin oluşmasına yol açtığını gördük. Bu köpükler 2007/08 yılında patlayarak 100 yılın en büyük finansal şokunu yarattılar. ABD’nin, bu şokun yarattığı ortamda mali köpüğü temizlemek, fazla (verimsiz) kapasitenin yok olmasına olanak sağlamak yerine, piyasa kuralları gereğince batması gerekenişletmeleri, bankaları, bu dolar yaratma kapasitesine yüklenerek kurtarmaya giriştiğini, piyasalara dolar (3 trilyon doğrudan, 17 trilyon dolar dolaylı olarak) basmaya devam ettiğine şahit olduk.
Bu yolla ABD yalnızca stratejik firmalarını korumakla kalmıyor, dolar devalüasyonuna dayanarak uluslararası ticarette rekabet gücünü arttırıyor, enerji ithalatının maliyetini sınırlıyor, borçlarını azaltıyor (Marttan bu yana dolar yüzde 15 değer kaybetti - ABD borcunun yüzde 15’i silindi), elinde dolar rezervi bulunduran büyük güçleri, rakiplerini de mali olarak vuruyordu.
Bu yüzden, bir taraftan doların çöküş senaryoları konuşulurken, Çin ve Rusya’nın önderliğinde Japonya ve Hindistan, Brezilya ve OPEC ülkelerinin de desteğiyle, yeni bir uluslararası rezerv para arayışı giderek yoğunlaşmaya başladı.
Doların rezerv para olarak kalabilmesi için dolara olan güvenin, talebin belli bir düzeyde kalması gerekiyor. Bu nedenle, petrol gibi stratejik malların ticaretinin dolar üzerinden yapılması doların konumunu koruması açısından yaşamsal öneme sahip. ABD, bir taraftan doların “senyoraj” ayrıcalığı sayesinde askeri harcamalarını finanse edip dünyanın en güçlü ordusunu yaşatabiliyor. Diğer taraftan bu orduyu, senyoraj ayrıcalığını da tehdit edici olasılıklara karşı (örneğin, kimi savlara göre petrol ihracatında, dolardan çıkmaya hazırlanan Irak’a ambargo koyarak sonra işgal ederek) caydırıcı bir araç olarak kullanıyor.
Geçen hafta dolara olan güvensizliğin derinleştiğini gördük. Geçen üç ay içinde oluşan uluslararası rezervler içinde doların payı yüzde 37’ye düşmüş (New York Post,13/10/09). Bloomberg’inaktardığına göre, Sumutomo Bank’ın baş stratejisti Daisuke Uno, “Gelecek yıl dolar 50 yene düşebilir. Dolar rezerv para konumunu kaybedecek”diyormuş. Bu tartışmalar bağlamında, İngiltere’nin hegemonyasını kaybetme süreciyle ABD’nin bugünkü durumunu karşılaştıran bir Wall Street Journal yazısı, egemen sınıfların, çöküşten önceki duyarsızlıklarını çarpıcı biçimde yansıtan bir saptamayla bitiyordu. Yazara göre, ABD hegemonyası gerilerken “sağlık sistemi, iklim değişikliği üzerinde didişmek, Roma yanarken keman çalmaya benziyor”muş(12/10/09).
Monday, October 12, 2009
Tünelin Ucundaki Işık
Yıl başından bu yana piyasalarda “krizden” çıkış sürecinin başladığına, tünelin ucunda ışık belirdiğine ilişkin bir kanı güçleniyordu. Geçen hafta doların döviz piyasalarında yaşadığı “mini şok” ve ABD işsizlik verilerinde beklenmedik artış, bütçe açığının GSMH’nin yüzde 10’una ulaşması, tünelin ucunda belirenin, o ünlü deyişteki gibi “bir başka trenin ışıkları” olabileceğini düşündürdü.
Yüzde 9.8 ve artıyor
Anımsarsanız, 2007-2008 döneminden, depresyon tartışmaları yeniden başladığında, ileri sürülen ölçütlerden biri de işsizlik oranının iki haneli düzeylere yükselmesiydi. Geçen hafta açıklanan ABD işsizlik verileri, beklenenin çok üstünde çıkarak yüzde 9.8’e vurunca, bu konu yeniden gündeme geldi. Fed Başkanı Bernanken’nin “Ekonomik toparlanma sürecek, ama 2010 yılında işsizlik oranı yüzde 10’a yakınlaşabilir” sözleri oldukça anlamlıydı. Anımsarsanız bu adam, ABD ev piyasasında “kriz” başlayınca, önce, “önemli değil yerel bir sorun” demiş, sonra, yayılmayacak, resesyon yumuşak olacak filan diye devam etmişti. Sonunda hem yayıldı, hem de dünya ekonomisi 1930’lardan bu yana en şiddetli daralmayı yaşamaya başladı. Bu kez de işsizlik yüzde 10’a yaklaşır diyorsa, gerçekte acaba ne düzeyde diye düşünmek gerekiyor.
The Asia Times yazarlarından, “tutucu” ama “bilge” ‘Spengler’in geçen hafta sunduğu veriler (06/10/09), ABD’de işsizlik, oranının, gerçekte çoktan yüzde 20’ye ulaşmış olabileceğini gösteriyordu. “Yok daha neler!” demeden önce şu verilere gelin birlikte bakalım. ABD’de eylülde işini kaybedenlerin sayısının 175 binde kalması bekleniyordu, ama sayı 263 bin oldu. Böylece resmi işsizler toplam 15.1 milyon kişiye ulaşıyordu. “Spengler” buna, isteği dışında, yarım gün veya daha az çalışmaya zorlanan 9.2 milyon kişiyi, geçen ay iş aramaktan vazgeçen 2.2 milyon kişiyi, iş bulmaktan umudunu kaybettiği için piyasadan çekilen üç milyon uzun dönemli işsizi ekliyor (2.5 milyona ulaşan tutuklu nüfusunu nedense hesaba katmıyor); böylece gerçek işsizlik oranının yüzde 20’ye ulaştığına dikkat çekiyor.
Spengler’in aktardığı ve toplumsal istikrar açısından risk oluşturacak işsiz nüfusun ABD’de ne kadar tehlikeli bir düzeye ulaştığını gösteren bu verilerin, ekonomistleri, Obama yönetimini kaygılandırmaya başladığı kesin. Gerek korumacılık eğilimlerinin güçlenmesinin, gerekse üçüncü bir teşvik paketinden söz edilemeye başlanmasının arkasında da işte bu kaygılar yatıyor. Bu yüzden geçen haftanın ikinci yarısına, dolarda yaşanan mini “şok”tan daha çok, ekonomik büyüme, işsizlik tartışmaları damgasını vurdu. Bu tartışmaların içinde, Prof. Stiglitz, ekonominin daha da kötüleşeceğini savunuyordu. Morgan Stanley’den ekonomist Richard Berner, IV. üç aylık dönemin çok sallantılı geçeceğini, bu yüzden “iki dipli” resesyon kaygılarının canlandığına işaret ediyordu. The Economist’in, “Hava boşluğu mu yoksa ikinci dalış mı?” başlıklı yazısı da özellikle işsizlik verileri, sanayi üretimindeki artış eğiliminin yumuşaması üzerinde duruyordu (08/10/09). Financial Times’ın aktardığına göre HSCB CEO’su Geoghagen, “resesyonun iki dipli olacağına o kadar eminmiş ki, bankanın kredi hacmini arttırma planlarını bir süre için askıya almaya karar vermiş” (10/10/09). Prof. Krugman da, “çıktı açığının” (potansiyel üretimle, gerçek üretim arasındaki fark, atıl kapasite) halen 2 trilyonla 3 trilyon dolar arasında olduğuna işaret ediyor, ekonominin toparlanması işsizliğin azalmaya başlaması için yeni bir teşvik paketinin gerekli olduğunu söylüyordu. (Market Watch, 09/10/09)
Yeni paket lazım ama…
Yıllardır ABD kredi sistemi dünya ekonomisini dolar likiditesiyle doldurdu, bu finansal hareketler, aynı hızla ABD ekonomisine geri dönerek ABD borsasını, tüketicisinin alım gücünü, ithalatı besledi, uluslararası dengesizlikler denen durumu, kredi köpüğünü yarattı. Dolar “rezerv para” olduğundan, değer kaybetmeye devam etse bile, bu süreç uzun süre devam etti, hatta kredi köpüğünün patlamasıyla başlayan mali şok içinde yatırımcılar, açık kapamak, sığınmak için dolara yönelince, dolarda bir değerlenme bile yaşandı.
Ancak 2008 başındaki 132 milyar dolarlık, bu yıl başındaki 787 milyar dolarlık teşvik paketleri, 2008 sonunda devreye giren 700 milyar dolarlık banka kurtarma paketi, bu arada GSMH’nin yüzde 10’una ulaşan bütçe açığı, piyasalarda doların geleceğine ilişkin kaygıları güçlendirdi. Rezervlerini dolarda tutan BRIC (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin) ülkeleri, petrol ihracatçıları, dolara alternatif yeni bir rezerv paranın gerekli olduğundan söz etmeye başladılar. Böylece, “mali şok”, resesyon, giderek doların uluslararası statüsünü tehdit etmeye başlıyordu. Soros’la birlikte Quantum Fonu’nun kurucusu Jim Rogers’a göre dolarda “yapay bir yükseliş yaşanmıştı. Şimdi bir döviz krizinin zamanıydı”. Rogers, “Ya bu sonbahar da ya da 2010 sonbaharında bir döviz krizi yaşayacağız” diyordu (Bloomberg 11/05/09); “ABD Hazine kâğıtlarında da yakında patlaması kaçınılmaz bir köpük oluşmuştu”. (Reuters, 10/10/09)
Bu koşullarda dolar, marttan bu yana yüzde 14 değer kaybedecek, geçen hafta da Robert Fisk’in The Independent’da aktardığı bir dedikodu ile sarsılarak perşembe günü 14 ayın en düşük düzeyine inecekti. Aynı gün altının onsu 1.056 doların üzerine çıkacak, şubat ayında 35 dolar olan petrolün varil fiyatı 75 dolara kadar yükselecekti. Metallerin, minerallerin fiyatlarında da benzer bir gelişme izleniyordu.
Fisk, Körfez ülkelerinin, Çin ve Rusya ile, petrol ihracatında doları kullanmaya son vermeye yönelik gizli bir toplantı yaptıklarını ileri sürüyordu. İlgili ülkeler, hemen bu haberi yalanladılar. Cuma günü Bernanke, gerektiğinde faizleri arttıracağız dedi; piyasaları sakinleştiler. Ancak cumartesi günü medya Fed yönetiminin faiz arttırımının zamanlaması konusunda, ikiye bölündüğünü aktarıyordu.
Doları korumak için yapılacak bir operasyon (örneğin faiz artışı), ekonominin krizini derinleştirecek, işsizliği arttıracak. Doların düşmeye devam etmesi, ABD ihracatını desteklemeye, kimi sektörlerde istihdamı korumaya devam edecek, ama dolardaki değer kaybının bir çöküşe dönüşmesi riskini arttıracak. Diğer taraftan dolardaki zayıflama, yüksek işsizlik ortamında, ABD işçi sınıfının tüketim düzeyini doğrudan etkileyen ithal mallarının fiyatlarının, dolayısıyla yoksullaşmanın artmaya devam etmesi anlamına geliyor.
Bu koşullarda yeni bir teşvik paketi, bütçe açığını, dolar likiditesini arttıracak, doları daha da kırılganlaştıracak, rekabetçi devalüasyonları gündeme getirecek, korumacılık eğilimlerini güçlendirecek, uluslararası “düzeni” daha da bozacak. ABD yönetimi doları korumayı seçerse, içerde depresyon olasılığı, siyasi risk (sonunda dolara olan güvensizlik) artacak. ABD’de ekonomi politikasındaki bu açmaz, “kriz”den çıkışın aslında ne kadar uzak olduğunun bir başka göstergesi değil mi?
Wednesday, October 07, 2009
Etnik Farklılık, Etnik‘Çelişki’ Üzerine
Çin Halk Cumhuriyeti’nin deneyimi, tüm ayrıntılı idari tedbirlere, otonomi uygulamalarına karşın, etnik gruplar arası karşıtlıkların ortadan kaldırılamadığını gösteriyor.
Diyalektik ya da ‘antinomi’
Halbuki, etnik farklılıklar özünde çelişkili farklılıklar değildir. Ancak, etnikfarklılıklar, belli toplumsal koşullarda bir karşıtlığa dönüştüklerinde karşımıza özel bir durum çıkıyor.
Bu özel durum üzerinde düşünürken, önce bir başka toplumsal farklılık/çelişki türüne, sınıf çelişkisine bakmak yararlı olabilir. Kapitalist toplumda sınıfsal çelişkiye yol açan farklılıklar bireylerin kendilerinden değil, toplumsal yapı içindeki farklıkonumlarından kaynaklanır. Birey işçi olduğunda işçi sınıfına aittir. Bu konumdan çıktığında bu özelliğini kaybeder hatta, sermaye sahibi olabilirse kapitalist sınıfa katılabilir.
Emek-sermaye çelişkisi, bir tarafın varlığının öbürüne bağımlı olduğu bir çelişkidir. İşçi kapitaliste, kapitalist işçiye göre tanımlanır. Bu çelişkinin çözümüne ilişkin dinamikleri bu çelişkinin karşıtlık biçimi (üretim araçlarının mülkiyeti, artık değerin üretilmesi, paylaşılması gibi) içerir. Bu çelişki çözüldüğünde, bağ koptuğunda, her iki konum da ortadan kalkacaktır. Bu çelişki aşılarak bir senteze, yeni bir toplumsal yapıya yol açabilir. Bu yüzden bu diyalektik bir çelişkidir.
Buna karşılık, etnik farklılıklar, bireyin istese de terk edemeyeceği kimi“organik” özelliklerden kaynaklanır. Birey ait olduğu etnik kimliğini yok edemez, örneğin, Han, Kürt, Türk, Roman olmaktan vazgeçilemez. Buna karşılık, “çelişkinin” (karşıtlığın) taraflarından birinin varlığı öbürünün varlığına bağımlı değildir. Bu nedenle etnik farklılıklar bir etnik karşıtlığa dönüştüğünde karşımıza özgün bir durum çıkıyor. Bu durumu, Zizek’in,Karatani üzerinden gelerek bize,Kant’tan aktardığı “antinomi”kavramının yardımıyla düşünmeyi deneyebiliriz.
“Antinomi”, taraflarından birinin öbürüne indirgenemediği, diyalektik bir senteze ulaşılarak aşılamayan bir çelişki, karşıtlıktır. Bir “antinomi” ile karşı karşıya olduğumuzda, bu karşıtlığı eleştirmeye, başlarken onu oluşturan unsurların özelliklerinden hareketle değil, bir üçüncü noktadan yaklaşmak (“parallax” bakış) gerekecektir. Örneğin, bugün karşımızda, bir taraftan bakınca “Kürt sorunu”, öbür taraftan bakınca “Türk sorunu” olarak görülen bir karşıtlıkvar. Bu karşıtlığa yönelik radikal bir eleştirinin, tarafların “sorun” algısının dışında üçüncü bir noktadan bakan bir yaklaşımı gerektirdiğini düşünüyorum.
Yoksa, “çözüm” seçenekleri karşımıza, ilişkinin, parçalanması (ayrılma) ya da taraflardan birinin yok olması (asimilasyon) ile sınırlanmış olarak çıkabilir. Üstelik şiddet içeren bu iki“seçenek”, asla “sorunu” ortadan kaldıracak bir kesinliğe ulaşamayacak, en fazla karşıtlığı geçici bir süre, şiddet kullanarak bastıracaktır.
Üçüncü bir noktadan hareketle, dışından, eleştirildiğindeyse, bu“antinomi” yönetilebilir (yapının istikrarını bozmayacak, egemenlik ilişkilerini koruyacak bir düzeyde tutulabilir) ya da tümüyle ortadankaldırılabilir.
Üçüncü nokta
Acaba, etnik olarak farklı grupların birlikte barış ve uyum içinde yaşayabilmesini sağlamak için bu“antinomi”, her iki tarafı da kapsayabilecek bir üçüncü ilişkinin içine gömülerek yönetilebilir mi? Örneğin bu üçüncü ilişki, “Tanrı önünde eşitlik”vaat eden dini bir kimlik, ya da“yasalar önünde eşitlik” vaat eden“vatandaşlık” olabilir mi?
Tarihsel deneyler (Yugoslavya, ÇHC), bir kez antinomi oluştuktan sonra, bir başka, üçüncü kimlik noktasından yapılan yaklaşımın yeterli olmayacağını, ancak geçici çözümler sunabileceğini gösteriyor. Çünkü, dini ya da vatandaşlık kimlikleri çelişkili sınıf konumları üzerinde şekillenmiş toplumsal yapılarda (örneğin, kapitalizm) patlayıcı çelişkileri taşımaya devam ediyorlar. Bu çelişkiler de etnik“antinomiyi” yeniden patlayıcı bir noktaya itebiliyor.
Bu etnik karşıtlığı (antinomiyi), kimi reformlarla da sonsuza kadar biteviyeyönetmeye kalkarak Sisifus’un yükünü üstlenmek yerine, reformlara ek olarakortadan kaldırmayı amaçlamak daha gerçekçi bir seçenek olabilir. “Üçüncü noktayı” bir başka kimlikte değil, etnik kimlikler arası ilişkiyi, karşıtlığa dönüştürerek bir antinomiye yol açan, maddi koşullarda, yapının ekonomi politiğinden kaynaklanan çelişkilerde arayabiliriz.
Eğer bu saptama doğruysa, antinomiye dönüşmüş etnik karşıtlığa, gerek reformlar yoluyla yönetmek,gerekse ortadan kaldırmak için, yaklaşırken, öncelikle kapitalizmi, varsa feodal ilişkileri, bunlar üzerinde yaşayan emperyalist süreçleri eleştirmek gerekecektir.
Aksi takdirde, yasal, kurumsal, ne kadar kapsamlı, ayrıntılı düzenlemelerle (reformlarla) yönetilirse yönetilsin, toplumsal zenginliğin üretiminden, bölüşümünden, bunu sağlayan siyasi yapı içindeki konumlardan (sınıfsal farklılıklara) kaynaklanan çelişkiler, kaynakları anlaşılamadığı takdirde,etnik kökenli eşitsizlikler olarak görülebilecek, gösterilebilecek, böylece etnik gruplar arası ilişkiler, özellikle, gelir dağılımının bozulmaya, ekonomik güvensizliklerin artamaya başladığı dönemlerde, kolaylıkla“antinomiye” dönüşecek,dönüştürülecek, bir kez dönüştükten sonra, yapılmış tüm reformlara karşın, ekonomi politikten gelen maddibelirleyiciler ortadan kalkmadıkça, yok olmayacaktır.
Monday, October 05, 2009
Çin Halk Cumhuriyeti 60 Yaşında
Çin’in dünya ekonomisindeki yeri, uluslararası siyasetteki etkisi, toplumsal modeli, “Pekin Mutabakatı” etraflıca tartışıldı. Kimi yaklaşımlara göre Çin, geleceğin lider ülkesi olduğunu giderek daha belirgin bir biçimde gösteriyordu. Başkalarına göre, Çin’in toplumsal-siyasi yapısı, bu hızlı büyümenin getirdiği, kaynak gereksiniminin, derinleşen sınıfsal, etnik çelişkilerin basınçlarına daha uzun süre dayanamazdı; büyük bir toplumsal kriz olasılığı gittikçe artıyordu.
Ben bu yazımda, bir süre devam edeceğe benzeyen bu tartışmalardan daha çok, ÇHC’nin, etnik azınlıklara (milliyetlere) yönelik politikalarına ve uygulamalarına kısaca bakmak istiyorum. Bence, bu deneyimlerden, bu konuyu daha sağlıklı düşünmemize yardımcı olacak dersler çıkarmak olanaklı.
ÇHC’nin ulusal azınlıklar politikası, uygulamaları
Yazımın bu kısmında, ÇHC’ninulusal azınlıklar politikasının ana bileşenlerini özetlerken, Çin devletine yakın bir yayın organı olan Global Times’da temmuz ayında yayımlanan kapsamlı bir yazıdaki açıklamaları aktaracağım.
ÇHC kendini, çok etnik gruplu, bu grupların birlikte kurduğu bir devlet olarak tanımlıyor, böylece de tüm etnik gruplara kurucu statü tanınmış oluyor. ÇHC, kurulurken feodal beyleri, tapınakların baskısını, savaş ağalarını tasfiye eden bir süreç yaşandığından, çok etnik gruplu birleşik devlet, özgürleştirici bir gelişme olarak da şekillenmiş.
Bu nedenle ÇHC’nin azınlık ulusları politikası eşitlik ve birliktelik ilkesine dayanıyor. 1954 yılında devlet 38 etnik grup tanımlarken 1964-79 yılları arasında yapılan başvurular sonunda resmen tanınan etnik grupların sayısı 56’ya yükselmiş. Bu çok etnik gruplu yapının nüfusunun yüzde 90’dan fazlasını Han (Çinli) grup oluşturuyor, diğer etnik grupların oranının yüzde 8.5 olduğu belirtiliyor.
ÇHC anayasası, etnik gruplara kendi dillerini konuşma geliştirme, hukuk, idari ve eğitimalanlarında kullanma hakkı veriyor. Devlet bu hakkın, kültür ve sanatın, geliştirilmesine yönelik araştırmalara ve çalışmalara önderlik ediyor, mali ve idari olarak destekliyor. Yasalar her türlü etnik ayrımcılığısuç olarak niteliyor. Bütün etnik gruplar devlet işlerine eşit olanaklarla katılıyorlar. Bu uluslar Ulusal Halk Kongresi’nde kendi temsilcileri tarafından temsil ediliyorlar, temsil oranlarının nüfus içindeki paylarından yüzde 5 daha yüksek olarak gerçekleştiği görülüyor. Komünist Partisi’nin azınlık uluslardan gelen üyelerinin sayısı, ülke çapında 2.7 milyonu geçiyor.
Azınlık uluslar (etnik gruplar), yaşadıkları bölgelerdeki yoğunluk ve homojenlik özelliklerine bağlı olarak, otonom bölgeler, otonom eyaletler, belediyeler vb. gibi idari kurumlarla, kendi kendilerini, ama merkezi devletin yapısı içinde kalarak yönetiyorlar. Büyük homojen gruplar, otonom bölgeler olarak yönetilirken birden fazla etnik grubun birlikte yaşadığı bölgelerde, otonom eyalet, otonom belediye gibi diğer otonom yönetim kurumları geçerli olabiliyor.
ÇHC, tüm etnik grupların eşitçe, birlikte gelişmesini amaçlayan bir ekonomi politikası izlediğini söylüyor. Bu amaçla kırsal alanlarda yaşayan etnik azınlıklara tarım ve hayvancılık alanlarında ekonomik, mali destek sağlanıyor. Devlet politikası azınlık alanlarına yönelik olarak pozitif ayrımcılığı amaçlayan mali ve ekonomik politikalar uyguladığını ve ekonomik reformlar aracılığıyla buraları ülkenin geri kalanına ve dünya ekonomisine açmaya başladığını da vurguluyor. Geri kalmış bölgeler için yoksulluğu azaltıcı, sağlık hizmetlerine ve çocuk doğumlarına yönelik özel politikaları da geliştirilmiş. Devletin politikasının, bu etnik grupların asimilasyonunu, “Han”laştırılmasını değil, korunmasını ve geliştirilmesini amaçladığı ayrıca belirtiliyor.
Özetle, ÇHC’nin azınlıklara, ayrılma hakkı dışında, akla gelebilecek hemen tüm hakları tanıdığı, desteği sunduğu söylenebilir. Ancak, son yıllarda Sincan ve Tibet bölgesinde görülen kanlı ayaklanmalar bize, tüm bu haklara karşılık, azınlıklar sorunun varlığını koruduğunu, hatta daha da şiddetlenerek geri geldiğini gösteriyor.
Ve çarptığı engeller
Sorun, bu yasal ve idari tedbirlerin, gereçlerin uygulanmıyor olmasından değil, bu uygulamaların esas olarak ekonomi politiğin içindeki çelişkilerin etkisiyle çarpılmasından kaynaklanıyor.
Foreign Policy dergisinde geçen hafta yayımlanan, Christina Larson imzalı bir araştırmaya göre, Han (Çinli) nüfusun diğer azınlıklara ait bölgelere, son yıllarda giderek artan sayıda gelmeye başlaması, etnik çelişkilerin sertleşmesine yol açmış. Otonom etnik bölgelerde yaşayanlar, yeni gelenlerin daha iyi yaşam koşullarına sahip olduğundan yakınıyorlarmış. Gelenler ise örneğin çatışmaları aktaran televizyon haber programlarında, aslında yerel etnik gruptan kaynaklanan ayrımcılık ve düşmanlıktan yakınıyorlardı.
Larson yazısında, geçen 20 yılda yaşanan hızlı (kapitalist) kentleşmenin farklı etnik grupları birlikte yaşamaya zorladığına işaret ediyor. Bu kentleşme sürecinde etnik grupların, yaşam koşulları, yeni yollar, hastaneler ve diğer altyapı hizmetleri sayesinde eskiye göre belirgin bir biçimde iyileşmiş. Ancak, Asya Kalkınma Bankası’nın işaret ettiği gibi gelir dağılımı giderek bozulduğundan, bu yeni komşu olanlar, ne yazık ki dost, arkadaş olamamışlar.
Urumçi çatışmaları, yeni gelen Han etnik grubu ile yerli grupların arasındaki uçurumu sergiledi. Han ve yerel etnik grup, birbirlerinden kesin bir biçimde ayrı yaşıyor, hatta farklı dili konuştuklarından, aralarında iletişim dahi kuramıyorlar. Bu nedenle, Uluslararası ve Stratejik Araştırmalar Merkezi’nden Charles Freeman’ın işaret ettiği gibi etnik farklılıklar kolaylıkla ateşlenebilecek çelişkilere dönüşüyorlar.
Otonom bölgeler gerçekten yerel kadrolarla ve otonom olarak yönetiliyorlar. Ancak merkezi devletin uygulamaları, çoğu kez dayatma olarak algılanıyor. Yerel etnik gruptan seçilen yöneticiler, merkezi devlet tarafından onaylandıklarından, hatta yetiştirildiklerinden, kariyerlerini merkezi devlete, Komünist Partisi’ne borçlu oluyorlar. Diğer bir deyişle yerel etnik liderlikler de Çin devletinin bürokrasisine bağlı oluyor, nomenklaturasının(egemen sınıfın) parçası olmaya devam ediyorlar.
Bu bağlamda, yerel düzeyde, sınıf ilişkilerinin, rüşvet ve yolsuzluk olaylarının, etnik farklılıkları çelişkiye dönüştürdüğü görülüyor. Dahası merkezi devletin bölgelere, pozitif ayrımcılık yapmak, otonom bölgelerdeki ekonomik, kültürel gelişmeleri desteklemek amacıyla gönderdiği kaynaklar, bu bürokrasiye, onların yerel çevrelerine (yerel sınıf ilişkilerine) takılarak talan ediliyor, büyük bir kısmı halka ulaşamıyor.
Özetle, tüm ayrıntılı idari tedbirlere, otonomi uygulamalarına karşın, gelir dağılımı bozuldukça, sınıfsal çelişkiler derinleştikçe, etnik farlılıklar, patlayıcı etnik çelişkilere dönüşüyorlar. Çarşamba günü, Zizek, Karatanive Kant üzerinden, “diyalektik çelişki” ve “antinomi”kavramlarına dayanarak etnik çelişkilerin, yapısal özellikleri ve“çözüm” olasılıkları üzerine“düşünmeye” çalışacağım…
Wednesday, September 30, 2009
Finansal “şok” ve “toparlanma” arasında bir yerde...
Geçen hafta toplanan G-20 zirvesi öncesinde, medyada kaygılı bir hava egemendi: Önceki iki toplantıda gerçekleşen işbirliği dünya ekonomisini bir uçuruma düşmekten kurtarmıştı. Ancak hala uçurumun kenarında dolaşıyorduk. Yapılması gereken çok iş vardı. Küresel finansal şokun ilk etkileri geçmeye başlaması, bu kez, işbirliği ruhunu zayıflatacak, ulusal çıkarlar peşinde gitme eğilimini güçlendirecek miydi?
G-20 zirvesinden çıkan deklarasyon bu kaygıların ne kadar yerinde olduğunu gösterdi. Le Monde’un yorumuna göre deklarasyonda “birçok olumlu nokta vardı, ama hedeflerin gerçekleştirilmesine olanak sağlayacak araçlar belirlenmediğinden, bu bir siyasi eylem programından daha çok bir niyet belgesini andırıyordu”.
G-20 toplantısında yaşananlar, ABD’nin dünya ekonomisindeki gelişmeleri belirleme kapasitesinin zayıflamaya devam ettiğini, bir “güçler dengesi” ortamının şekillenmekte olduğunu da gösteriyordu.
Gündemin ana başlıkları
“Mali krizle, toparlanma noktası arasında bir yerde” olduğumuzu söyleyen G-20 zirvesi başlamadan bir gün önce, Financial Times bu “noktayı” şöyle tanımlıyordu: “2006’da ekonominin dalgası geri çekilmeye başladığında, hemen hiç kimse hafif bir yavaşlamadan daha öte bir şey beklemiyordu. Uzun bir küresel genişlemeden sonra siyasiler, iş devrelerini (busines cycles) yumuşatarak kontrol altına aldıkları için birbirlerini kutluyorlardı. Bu ‘büyük yumuşama’ şimdi büyük bir yanılsama gibi duruyor… IMF kaybedilen üretim kapasitesinin, bir daha geri gelememek üzere kaybolduğunu söylüyor… Dünya ekonomisi hala bir uçurumun kenarında” (23/09/09). Şimdi dikkatlerin dağılmaması, işbirliğinin bozulmaması, onarım sürecinin biran evvel başlaması gerekiyordu.
Bu bağlamda G-20’nin gündemini de altı başlık oluşturdu. Küresel dengesizlikler, bankaların sermaye tabanlarının güçlendirilmesi, “yükselen ülkelerin” dünya ekonomisinin yönetişim sürecine daha yakından katılması, bankerlerin maaş ve ikramiyelerinin sınırlandırılması, uluslararası mali sistemi düzenleyecek yeni kuralların getirilmesi, küresel ısınma sorunuyla ilgili olarak, Aralıkta yapılacak “iklim zirvesinden” önce yeni, olumlu adımlar atılması.
Ancak, toplantı bittiğinde, küresel dengesizliklerle ilgili üç aşamalı bir çözümle karşı karşıyaydık. Birinci aşamada, ülkeler dengesizlikleri aşmak için alacakları önlemleri planlayacaklar. İkinci aşamada bu planı diğer ülkelere açıklayacaklar. Üçüncü aşamada IMF, plana uyulup uyulmadığını saptayacak; ancak zorlayıcı bir güce sahip olmayacak. Bankların sermaye tabanlarının güçlendirilmesine gelince, bu konu üzerinde bir anlaşmaya varılamadı ve niyet olarak kaldı. Bankerlerin maaş ve ikramiyelerinin sınırlanmasına yönelik somut adımlar atılamadı, çözüm uyulması umulan genel önerilerle sınırlı kaldı. Uluslararası mali sistemin düzenlenmesine ilişkin öneriler de somutlanamadı. Bu konu gelecek toplantılarda görüşülmeye devam edilecek. Tek somut sonuç yaratabilecek kararlar, yükselen güçlerin küresel yönetişime katılımını güçlendirmeyi amaçlayan, diğer bir deyişle şekillenmekte olan yeni dengeleri yansıtan kararlardı. Bu bağlamda, G-7 tarihe karışırken G-20 yeni küresel ekonomik platform olarak saptanıyor, IMF yönetimi genişletiliyor, payların oranları yeniden düzenleniyordu.
Üç köşeli dünya
G-20 zirvesinden çıkanlara bakınca, büyük güçlerin, finansal şokun tekrarlanmasını engelleme, krizi aşma çabalarından daha çok, şok sonrası ortamda, krizi içinde yeniden konuşlanma, krizin yükünü birbirlerinin üzerine yıkma çabalarıyla karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz.
Bu bağlamda Obama’nın dengesizlikleri aşmak için yaptığı “ABD daha az tüketecek, daha az ithal edecek. Diğer ülkelerin daha az ihracat yapması, iç tüketimi güçlendirmesi gerekiyor” önerisine ve gelen tepkilere bakmak yeterli. Obama, diğer ülkelere, esas olarak Almanya ve Çin’i hedef alarak, kapasite fazlanızı bana ihraca etmeyiniz, aksine benim fazla kapasitemi emecek talebi üretmeye öncelik veriniz diyor. Buna karşılık, Almanlar “bizim durumumuz Çin’den farklı, sorumluluğu bize yıkmayınız” (Spiegel, 23/09/09) diyor. Çin Başbakanı Hu Jintao da “biz dış ve iç talep yapılarında gereken düzenlemeleri yaptık” (The Guardian, 26/09/09) diye cevap verirken, Çin Ticaret Bakanlığında, uluslararası ticaret direktörü Yu Jianhua’nın “bir ülke liderinin bir başkasına benden daha fazla ithalat yap çağrısında bulunması piyasa ekonomisi ilkelerine ne kadar uygun emin değilim” sözleri, yalnızca iş birliği ortamının sınırlarını değil, ABD etkisindeki zayıflamayı da gözler önüne seriyordu. Bu arada mali ve ticari korumacılık dalgası yükselmeye devam ediyordu.
ABD’nin bankaların sermaye tabanlarını güçlendirmeye yönelik önerileri de dirençle karşılandı. Fransa Maliye Bakanı Christine Lagarde’a göre, bu öneri ABD’nin daha önce büyük mali yardım ve kurtarma operasyonlarıyla desteklediği bankalarının konumlarını küresel düzeyde, ama özellikle Avrupa bankaları karşısında güçlendirmeyi amaçlıyordu (WSWS, 24/09/09)
Buna karşılık Fransa ve Almanya’nın özellikle mali sistemin düzenlenmesi gerektiğine, banka müdürlerinin maaş ve ikramiyelerine yaptıkları vurgu, kriz ortamından, ABD mali sistemine yönelik eleştirilerden yararlanarak, ABD bankalarının uluslararası gücünü kırmayı amaçlıyordu.
G-20 toplantısı “kararları” dünya ekonomisinin artık çok kutuplu, esas olarak üç köşeli bir özellik kazanmaya başladığını gösteriyordu. Birincisi, dünya ekonomisinin yönetişimine ilişkin konuklarda, bundan böyle, inisiyatif en gelişmiş ülkelerin örgütü olan G-7 toplantılarından, G-20 toplantılarına geçiyordu. Ancak uluslararası siyasi ilişkilerin yine G-8 inisiyatifinde kalmaya devam edecek olması, hem merkez ülkelerin konumlarını terk etmedeki isteksizliklerini gösteriyor, hem de dünya ekonomisinde şekillenen ekonomik ve siyasi güç dengesizliklerine işaret ediyordu gösteriyordu. Dahası G-20 içinde de, bir “G-5” (ABD, Japonya, Çin, Hindistan ve AB) şekillenmesinden söz edilmesi, belli ki birilerinin, öbürlerine göre “daha eşit” konumda olacağını gösteriyordu. G-7’den G-20’ye geçiş, onun içinde, bir G-5 konseptiyse, AB ülkelerinin göreli ağırlığını, azalırken, ABD ve Çin ekseni arayışlarıyla da uyum halinde olan bir gelişmeydi. ABD’nin IMF yönetim kurulu üyeliğinin 24-den 20’ye indirilmesine, gelişmiş ülkelerin (esas olarak Avrupa ülkeleri) paylarının yüzde 5’inin, Çin, Hindistan, Brezilya gibi yükselen olan ülkelere aktarılması da benzer eğilimin ürünüydü. Ama, Financial Times’a göre İngiltere ve Fransa’nın sert direnişi, “ABD veto hakkını” gündeme getirmeleri, bu sorunun çözümü de gelecek toplantılara bıraktı. Küresel ısınma konusunda da, Çin’in daha uyumlu davranacağını göstermesinin ötesinde bir somut adım atılamadı.
Thursday, September 24, 2009
Kriz ve “geleceğe dönüş”
ABD’nin Çin imalatı oto lastiği ithalatına %35 vergi koyması, geçen hafta korumacılıkla ilgili tartışmaları aniden yoğunlaştırdı. Tartışmalara katılanların hemen hepsinin aklında,1930’ların önce uluslararası ticareti sonrada barışı dinamitleyen korumacılık dalgası vardı.
Korumacı eğilimlerde yine bir artış var
Bir “Aşırı üretim” krizine karşı alınan önlemlerin mali piyasalarda yarattığı balon patlayınca, kapasite fazlası, talep yetersizliği sorunu yeniden gündeme gelirken, işsizlik hızla artmaya başlıyor. Böylece hükümetler , “artık bir şey yap” diyen, giderek güçlenen bir siyasi basınç altına giriyorlar. Prof Williamson’un, bu krizden önce, birçok kez aktardığım, son iki küreselleşmeyi karşılaştıran, bir öncekinin 1930’larda çöküş nedenlerinden dersler çıkartmayı amaçlayan çalışmasında vurguladığı gibi, hükümetler bu basınca dayanamayarak, işsizliği, kapasite sorunlarını “ihraç edecek”, korumacı, merkantilist, hatta emperyalist uygulamalara yöneliyorlar. Diğer bir değişle iç piyasayı koruma, dış piyasalara, maliyet düşürücü kaynaklara ulaşma çabaları giderek hızlanıyor. Bu süreçte hükümetlerin yolları kesişiyor, ekonomik rekabet, siyasi gerginliklere, hatta savaşlara açılabiliyor.
Bu kez de benzer eğilimler güçleniyor. Serbest piyasa Ayetullahları çiklet, balon satıp, fal açıp, rüya tabirleriyle avunmaya çalışa dursunlar, resesyon hafifler gibi olurken, ekonomik krizin yapısal derinliklerinden gelen dinamikleri işlemeye, bu nedenle de “iki dipli” (“W” tipi) resesyon” korkusu varlığını korumaya devam ediyor. Financial Times “Dünya ekonomik gerilemenin merkezindeki sorunları halledemedi, yeniden resesyona düşebilir”(14/09/09) diyor. . Stiglitz’e göre “gereken dersler alınamadı”…”Obama Wall Street’e boyun eğdi… risk alma her zamankinden daha fazla” (The Guardian 14/09/09). Ekonomik toparlanmanın, işsizlikteki azalmanın çok yavaş ve zayıf olması bekleniyor.
Geçtiğimiz 15 yılda, ama esas olarak 2002 -2007 arasında tüketim gücünü (refah düzeyini), üretimi, yatırımları ayakta tutan mali genişleme sönmeye başlayınca, önceki paragrafta değindiğim eğilimler yine kendilerini dayatmaya başladılar. Kredi piyasaları tıkandı, tüketim, üretim, yatırımlar hızla geriledi., dünya ticaretinde görülmemiş bir daralma yaşandı. Aynı anda önce mali, sınai, sonra da ticari korumacılık eğilimleri hızla gündeme gelmeye başladı. “Ekonomik ulusalcılık” denen bir olguyu daha önce birçok kez konuşmuştuk. Hükümetler, stratejik sanayilerini, bankalarını, şirketlerini krizden korumak ayakta tutabilmek için çeşitli mali yasal desteklemeleri gündeme getirmeye başlamışlardı. Örneğin, serbest piyasa hurafesine (pardon kurallarına diyecektim) göre, iflas ederek piyasa payını rakibine bırakması gereken otomotiv şirketlerinin, bankaların kurtarılması, kurtarma paketlerinde verilen mali yardımların, o ülkede üretilen mallara yönlendirilmesi, yada yalnızca o ülkenin şirketlerine verilmesi, yararlanabilmek için ülke ekonomisine geri dönme şartı konması, devletten devlete mali yardım gibi önlemlerin hepsi, rekabet dengelerini bozan korumacılık önlemleri kategorisine giriyorlar.
Dünya Bankası’nın Küresel “damping” (ihracatta aşırı fiyat kırma) veri bankası, korumacılık girişimlerinin, 2008 yılında yüzde 44 arttıktan sonra bu yılın ilk yarısında da, 2008’in aynı dönemine göre yüzde 18.5 arttığını gösteriyor (Washington Post, 15/09/09). Dünya Ticaret Örgütü ve Küresel Ticaret Uyarı örgütünün yayınladığı bir rapor da, her üç günde bir ortalama bir G20 üyesi ülkesinin “korumacılık yapmayacağız” vaatlerine aykırı davrandığını gösteriyor (Financial Times, 15/09/09)
Bu kez farklı
Bu tip, çoğu kez genel, hatta pasif tedbirleri, herkes kendi ülkesinde gücü yettiğince almaya çalışıyor; bunlar çok fazla siyasi gerginlik yaratmıyor, ticaret savaşlarına yol açmıyorlar. Giderek gündeme gelmeye başlayan, doğrudan ithalatı engellemeye yönelik, hatta belli ülkeleri hedef alan korumacılık uygulamalarıysa ticaret savaşlarına yol açma potansiyeli taşıyor.
ABD’nin Çin kaynaklı lastiklere koyduğu %35 ithalat vergisi, doğrudan bir ülkeyi hedef alıyor. Üstelik, Foreign Policy’den bir yorumcunun işaret ettiği gibi, Obama’nın ithalat vergisi, Çin’in DTÖ’ye girme koşullarındaki bir yasal boşluktan yararlandığından, diğer ülkelerce de benimsenerek hızla metastaz yapma potansiyeli taşıyor. Belli bir ülkeyi hedef aldığından, siyasi açıdan geri adım atma şansı bırakmıyor, Çin’in, hemen DTÖ’ye başvurması, ABD’de tarım lobisi açısından önemli bir ihraç malı olan tavuk ürünlerini hedef alması, bu uygulamaya misilleme yapmaya kararlı olduğunu gösteriyor. Her iki ülkede de güçlü bir korumacı, milliyetçi basınç yükseliyor (14/09/09).
ABD’yle Çin arasındaki bu anlaşmazlığın bu kadar ilgi çekmesinin bir başka nedeni daha var. Çin her hangi bir ülke değil; ABD’nin stratejik rakip olarak gördüğü, dahası bu resesyondan güçlenerek çıkması beklenen, bir yükselen bir güç. Diğer bir değişle ilgi ve kimi kaygılar, Zachary Karabell’in The New Republic’de işaret ettiği gibi, dünya ekonomisinin merkezinin yer değiştirmeye başlamasıyla ilgili (17/09/09). Geçmiş resesyonlardan farklı olarak bu kez dünya ekonomisine ABD’değil Çin lokomotiflik yapıyor, halen demir, bakır ve diğer hammadde piyasalarındaki güçlü talebin arkasında Çin ekonomisinin büyüme hızı yatıyor. Bu büyüme hızı ABD’nin, Procter Gamble, General Electric, Caterpillar gibi güçlü, iş yaratma kapasitesi yüksek şirketlerini de besliyor. Dahası Çin her ay en az 20 milyar dolar değerinde hazine kağıdı olarak ABD’ye borç veriyor.
Newsweek editörü Fareed Zakaria’nın da işaret ettiği gibi, Çin, krize bütçe fazlasıyla giren tek ülke. Çin’in ekonomik büyüme hızı bu yılın ilk dört aylık döneminden yüzde 6.1 olmuştu ikinci dört aylık dönemde yüzde 7.8 a yükseldi. 600 milyar dolarlık, “ekonomiyi canlandırma” paketi, “ikinci dalga” Çin kentleri için mükemmel bir alt yapı kurarak gelecek 20 yılı güvence altına alıyor (Chinaview, 17/09/09).
Financial Times’dan Gideon Rachman’ın vurguladığı gibi Çin önümüzdeki dönemin lider ülkesi olmaya kararlı. Daha şimdiden Almanya’yı geçerek dünyanın birici ihracatçısı, ABD’yi geçerek en büyük otomotive pazarı olmuş durumda. Dünyanın en büyük, 2 trilyon doların üzerinde, dış kaynak rezervine sahip. Çin dünya ekonomisinin en önemli kredi kaynağı olmuş durumda. Çin, ABD’deki ekonomik yavaşlamanın da yardımıyla, hızla dünyanın en büyük ekonomisi olmaya doğru gidiyor
1930’lardaki büyük bunalımdan önce ABD çıkmış, ekonomik modeliyle dünya ekonomisini de peşinden sürüklemiş, hegemonik ülke konumuna yükselmişti. Bu kez gözler Çin’in üzerinde. Ancak iki noktayı göz önüne almakta yarar var. Birincisi henüz Çin’in geliştirdiği, herkese örnek olacak yeni bir sermaye birikim modeli yok. İkincisi, bir önceki krizden çıkışta ABD’nin ekonomik önderliği kadar, askeri gücü,c II.Dünya savaşının yarattığı yıkım da rol oynamıştı…
