Friday, October 17, 2008

Koyun Can Derdinde Kasap Mal Derdinde

Kriz, kapitalizmin “gerçeğinin” gözler önüne serildiği, yıllardır satılan fantezilerin birden gülünçleştiği andır.

Şaşkınlık ve korku

Yine böyle bir andayız. İstikrar, refah, “piyasalar kendiliğinden dengeye gelir” fantezileri buhar oldu uçtu. Borsalar çöküyor, “Siyaset elini ekonomiden çeksin, devlet müdahalesi kriz yaratır” diyenler, şimdi devlet kapısında. “Büyük insanlık” ise şaşkınlık ve korku içinde.

“Büyük insanlık” şaşkınlık içinde soruyor: “Hani artık bir daha olmayacaktı, dersinizi almıştınız? Refah devletinin ‘büyük yükünden’ kurtulunca kuşlar gibi uçacaktık?”

Korku içinde, çünkü tasarrufları, emeklilik fonları eriyor, evini, işini kaybetmek üzere, en temel gıda malzemeleri el yakıyor. Kısacası “büyük insanlık” can derdine düşmüş. Birileriyse mülkiyet korkusundan olacak, soruyorlar: “Karl Marx haklı mıymış?”

Size ne? Dahası, sizin bu soruya olumlu bir cevap vermeniz olanaklı mı? Değil! Ama o ki konuyu açtınız önce uyaralım. Bu soruyu tartışmak istiyorsanız,Komünist Manifesto’yu kurcalamak yetmez. Popper gibi ikinci sınıf düşünürlere güvenirseniz, birileri, Lakatoş, Fayerabend, Popper tartışmalarını, Maurice Cornfortun Popper’in kofluğunu sergileyen eleştirilerini anımsatarak başınızı derde sokabilir. Marx’a dönersek en azından Das Kapital’i okumadan konuşmamak gerekir. Yoksa kulaktan dolma bilgilerle, Marx’ın kehanetlerde bulunduğuna ilişkin rivayetlere kanıp komik durumlara düşebilirsiniz?

“Marx haklı mıydı?” diye sormadan önce, adamın, kriz üzerine ne dediğini de bilmek gerekir. Bunun için de Artı Değer Teorileri ciltlerine gidip, orada sorduğu şu sorudan başlarsanız işiniz belki kolaylaşabilir: Orada Marx, krizin her alışveriş işlemi içinde potansiyel olarak var olduğunu söyler: Alan ve satan karşılaşmaz ya da anlaşamazsa mal ve para ortada kalır. Sorduğu soruysa şöyle: Meta ilişkisinde potansiyel olarak var olan kriz, kapitalist üretim biçiminde bir gerçekliğe nasıl dönüşür? Marx bu sorunun cevabının bizzat sermaye ilişkisinin içinde yattığına işaret eder. Kapital’de de değerler düzeyinde bunu açıklar. Sermayenin birikiminin önündeki en büyük engelin, bizzat sermayenin kendisi olduğunu basit bir denklemle gösterir.

Bugün mali kriz deyip durduğunuz, siz “Yok canım bir şey olmaz” derken, bizim 2003’ten bu yana da beklediğimiz “şeyin” ne olduğunu anlayabilmek için, sizin önce “Bugün patlayan bu mali köpük neden oluştu” sorusuyla yüzleşmeniz gerekecek. Aman aman dikkat, ideolojik sisteminizde, “küreselleşme”dediğiniz şeyin “gerçeğiyle” karşılaşıp ürkebilirsiniz!

Peki ‘Marx haklı mıydı?’

Siz bu soruya olumlu bir cevap veremezsiniz” demiştim. Okuyunca, şaşırmış olabilirsiniz. Yardımcı olmaya çalışayım.

Karl Marx’ın başyapıtının alt başlığı “eleştiri” sözcüğünü içerir. Eleştiri ise belli bir duruşu, durulan bu noktadan bakarak konuşmayı öngörür. Bu duruş, salt bugüne ilişkin de değildir. Bu duruş, Spartaküs ayaklanmasından Fransız devrimine, Paris Komünü’nden Rus devrimine, İspanyol iç savaşında emperyalizme karşı direnişlerde hep dünyanın “sefillerinin” yanında, güçlülerinin karşısında olmakla ilgili bir duruştur. Belli sadakatleri, etik (eşitlikten, özgürlükten yana, baskı ve sömürüye karşı) tutumları gerektirir. Siz, işte bu yüzden, bu soruya olumlu bir cevap veremezsiniz? Dahası, salt bu nedenlerle, Karl Marx’ın savlarını hiçbir zaman kavrayamayacağınız bile söylenebilir.

Bunlar çok karmaşık şeyler, gelin ben size daha iyi anlayabileceğiniz bir başka örnek vereyim. Bir Hıristiyan için, İsa’nın, hem tanrı hem de tanrının oğlu olmasında, “Baba, oğul ve kutsal ruhun” üç ve aynı anda bir olmasında anlaşılmayacak bir şey yoktur. Bir Müslüman (aklıma gelmişken, “Hem Popperci hem Müslüman olunabilir mi?”) için bu “üçleme” söz konusu bile olamaz. Bir ateist ise bu tartışmalara, “ilginç, acaba aslında ne tartışıyorlar” diyerek yaklaşacaktır.

Siz Marx’ı anlayamazsınız, ama yeni bir Zeitgeist yaratmaya başlayan tarihin kahredici titreşimlerini duyabilirsiniz. O zaman “kolektif bilinç dışı” da size, yine Marx’ı eleştirme zamanı geldiğini anımsatır, hemen konuşmaya başlarsınız.

Ya kapitalizmin krizi değilse?

Aslında ben sizin yerinizde olsam, kimi bu işi iyi bilen ekonomistlerin iş devreleri, (business cycles) teorilerine takılır, konuyu biraz uzun dalgalarla (long waves) zenginleştirir, sonra da, “krizler olur (‘shit happens!’) sistem temizlenir, ardından yolumuza devam ederiz. Başka ne var ki?” savlarına yazılırdım.

Gelin siz beni dinleyin yoksa gündeme başka tatsız sorunlar gelecek. Örneğin, eğer mali genişlemenin, balonun arkasında ekonomik bir dinamik yoksa. Eğer bu balon, yavaşlayan birikimi desteklemek için kredi hacminin giderek genişlemeye başlamasından, sanayide kârlar gerilerken sermayenin dolaşıma, finansal alana, spekülasyona, talan olasılıklarına kaçmaya başlamasından kaynaklanmıyorsa, kapitalizmin krizi değilse, yalnızca kötü “yönetişimden” kaynaklanıyorsa...

a) İnsana sorarlar: Şimdi mi bunun ayırdına vardınız? Greenspan düne kadar sizin için “maestro” değil miydi? Riskleri size anımsatanlara niye kulaklarınızı tıkadınız? Siz okuduklarınızı, duyduklarınızı anlayamayacak kadar cahil misiniz? Yoksa aptal mı?

b) Sonra, bu durum, dünya ekonomisinde ilk kez ortaya çıkmıyor. 1873’te, 1929’da, benzer krizler, iki “büyük depresyon” yaşandı. “Küreselleşme”başladığından bu yana sürekli (Meksika, Türkiye, Arjantin, Asya krizleri, Rusya vb.) mali krizler yaşanıyor. Kapitalizmin tarihi üniversitelerde okutuluyor. Krizler üzerine yazılıyor çiziliyor. Hiç kimse bir şey öğrenmiyor mu? Dün bu dünya ekonomisinin merkezinde olanlar, hiç mi geçmişten ders almamışlar? Bunlar okuduklarını anlamayacak kadar aptal insanlar mı? Dahası bunlar büyük bankalarda yıllarca çalıştıktan sonra devlet yönetimine geliyorlar. Sistemin nasıl işlediğini burada da mı öğrenemediler? Bu nasıl bir toplumsal sistemdir ki hep böyle, “yönetişim hataları” yapacak insanları yönetime getiriyor.

c) Ya bunlar aptal ve cahil değilse, “yönetişim” hatası dediğiniz bunların seçeneğiyse, yani bunlar hırsız ve haydutsa? Ya, birbirine sıkı sıkıya bağlı insanlardan oluşan bir grup devleti de kullanarak hem kendi halklarını, hem diğer ülkelerin halklarını soyuyor, sonra da, tükenmeye başlayan bir leşin üzerindeki sırtlanlar gibi birbirinin boğazına atlayıp savaşmaya başlıyorlarsa? O zaman ne yapıp edip, demokratik ya da başka yollarla, artık önemi yoktur, bunlardan kurtulmak gerekmez mi? O zaman kırmızı, siyah hatta yeşil bayraklar ortaya çıkmaz mı?

Gelin siz, bu krizin sermaye birikim sürecinin bir varoluş hali olduğunu kabul edip “Kapitalizm en iyi sistemdir savına” fit olun. Marx’la uğraşmayı bırakın. O nasıl olsa sizin işinize yaramaz. Ondan yararlanacak olanlar da nasıl olsa onu bulup kullanırlar. Biliyorum siz mal derdindesiniz, ama onlar da can derdinde...

2 comments:

Can said...

Pazar günü NY times'Ta Thomas L. Friedman'ın makalesindenbir alıntı bence durumu çok güzel özetliyor

"Globalization giveth, globalization taketh away"

Engin Kurtay said...

Son başlık altında dizilmiş (a), (b) ve (c) paragraflarındaki sorulara, Zizek'in ideoloji formülü yanıt veriyor:

"Ne halt ettiklerini biliyorlar ve bile bile yapmaya devam ediyorlar"

Bu formül, Zizek'e göre, küreselleşmeli modern zamanların ideoloji formülüdür. "Ne yaptıklarını bilmeden yapmaya devam ediyorlar" şeklindeki 'yanlış bilinç' kavramına dayanan klasik ideoloji formülünün yerini almıştır.

Zizek buna 'riyakar ideoloji" (cynical ideoloji) diyor.

Uçaktaki eşekle karganın fıkrası vardır. Karga ha bire hostes çağırma düğmesine basar, hostes gelir, gider, karga yine düğmeye basar... bunun gibi.

Riyakar ideologlar kültüre, kimliklere, fikirlere saygılı olmak kısvesi altında aslında insanları salak yerine koyarlar. Biz bunları 90'lı yıllarda çok duyduk dinledik: yok modern mahremmiş, kimlik siyasetiymiş, bağımsız toplumsal hareketlermiş... inceden inceye işlediler senelerce... National Geographic'teki yeşil gözlü köylü kızı bu trendin bir simgesiydi.

Sosyolojiyi zooloji haline getirmenin ötesinde bu kitlesel bir beyin yıkamaydı. Düşünüyorum da riyakarlık ya da ahmaklık bu kadar kitlesel olamayacağına göre, bu beyin yıkama operasyonu acaba nasıl bir eşgüdümle hangi ellerden nasıl yönetiliyordu acaba ? Gizli toplantılar mı yapılıyordu ? Medyatik ve akademisyen ideologlar arasındaki iletişim ve eşgüdüm nasıl sağlanıyordu ?

Marx okumaya başlamadan önce ortaokul sosyolojisini gözden geçirmeliler. Sosyolojinin, (zoolojiden farklı olarak):

"Amaçlı bireysel hareketlerin amaçlanmayan, beklenti dışı toplumsal sonuçlarını"

inceleyen bir bilim dalı olduğunu, öğrenmeliler !