İnsanlar kimi zaman çaresizlik duyguları içinde, biraz olsun rahatlayabilmek için bir büyük aklın, önlenemez bir büyük planın kapitalizmin kaosuna bir düzen verilebileceğine inanmak isterler: “Biri düğmeye bastı!”, “Devlet aklı!”, “Büyük ... projesi”, “ABD şunu yapıyor İsrail bunu, İran onu...”
Ben, pratikte, kimlerin hangi kültür içinde, hangi ideolojiyle, hangi ekonomik siyasi çıkarların hatta kaygıların etkileri altında, nasıl karar verdiğini düşünmeye, felaketlerin sorumluluğunu ete kemiğe büründürmeye çalışırım. Böyle bakınca hemen her zaman büyük felaketlerin, küçük adamların küçük hesaplarının sonucu olduğu; büyük trajik rolleri ise çoğu kez soytarıların oynadığı görülür. Peki: “Bu soytarılara bu olanağı nasıl bir sistem veriyor?”
GARİP BİR DURUM
“Soytarılara” gelmeden önce İran üzerine kısa bir not.
Rejimin karakterini biliyoruz, geçelim. İran yönetimi, İsrail’in nükleer güce sahip olduğunu biliyor, karşılığında, kendisi de nükleer kapasite geliştirmeye çalışıyor; emperyalist merkezlerin liderlikleri ise İran’ın nükleer silah eşiğine gelmesini kabul edilemez buluyor. 2015’te varılan anlaşma zemini, Trumpyönetiminin masadan kalkmasıyla çöktü; yaptırımlar yeniden devreye girdi. İran da Rusya ve Çin ilişkileri üzerinden bir manevra alanı açmaya yöneldi. Geçtiğimiz haziran ayında ABD ve İsrail’in hava saldırıları İran’ın nükleer altyapısını, bazı askeri tesislerini ciddi biçimde zayıflattı.
Suriye’de Esad rejimi de çökmüştü, Gazze’de soykırım Hamas’ı ağır bir baskı altına almış, Hizbullah’ın askeri kapasitesi aşınmıştı. İran artık bölgede vekâlet savaşları sürdürecek olanaklardan yoksundu. İçeride tekrarlayan isyanlar, rejimin meşruiyetinin ciddi biçimde aşındığını gösteriyordu. Kısacası İran yönetimi hem siyasal hem jeopolitik olarak savunmadaydı. ABD ile yeniden temas arayışları da bu zayıflığın işaretiydi. Bu tablo içinde son saldırıların zamanlaması, amacı soru işaretleri doğuruyor. Öyleyse gelin, trajedinin aktörlerine bakalım.
(...)
No comments:
Post a Comment