Türkiye Cumhuriyeti Anayasası devleti “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” olarak tanımlar. Bu durumda laikliği savunan bir imza kampanyasının soruşturma tehdidiyle karşılaşması, sorunun artık ilkesel değil rejimin karakterine ilişkin olduğunu gösteriyor. TBB, KESK, DİSK ve TMMOB’nin “Laiklik halklarımızın güvencesidir” başlıklı ortak açıklama yapmak zorunda kalması, anayasal norm ile siyasal pratik arasındaki çatışmanın sertliğini sergiliyor.
Tam bu sırada, Afganistan’da Taliban rejiminin yeni ceza düzenlemeleri uluslararası basında tartışılıyor. Türkiye’de kimi dini figürler o ülkeyi “yeryüzünde cennet” olarak sunabiliyor. Bu iki sahne yan yana konulduğunda, karşımıza yalnızca Afganistan’a değil; siyasal İslamın hukuk anlayışına ilişkin bir soru çıkıyor.
HUKUK MU, TEOKRATİK TAHAKKÜM MÜ?
Taliban’ın inşa etmeye çalıştığı hukuk düzeni, aslında düzen filan değil, teokratik bir totalitarizmin normatif çerçevesidir. Bundan öte insanlığın kadim adalet anlayışından, öngörülebilirlik, eşitlik ve hak özneliği ilkesinden de yoksundur.
(...)
Bu tablo, modern hukuk düzeninden ziyade kast sistemine benzer bir statü hukukunu andırıyor. Toplum, fiilen dört kategoriye ayrılıyor (Ulema, seçkinler, orta sınıf bireyler ve “alt sınıf” 15. maddede köleler kavramı da geçiyor); yaptırım, bireysel sorumluluğa değil, dinsel-sosyal “itibar”a göre dağıtılıyor. Yoksula kırbaç, din âlimine nasihat... Bu, ilahi adalet söylemi altında egemen sınıfın (din âlimleri) dünyevi ayrıcalıklarının kurumsallaştırılmasıdır.
Kadınların kamusal varlığı, farklı inanç yorumları, muhalefet, hatta gündelik davranış biçimleri suç kategorisine alınmıştır. Dolayısıyla, genelde suç olan bireysel özgürlüklerdir. Nüfusun yüzde 20’sini oluşturan Hazaralar, fiilen, aşamalı bir soykırım süreci içindedirler. Afganistan’ın “bir yeryüzü cenneti” olduğu iddiası, oradaki suç kavramını benimsemektedir.
VE TÜRKİYE
Türkiye’de laikliği savunanların “azgın azınlık”, “İslam düşmanı” olarak nitelenmesiyle, Afganistan’daki teokrasi arasında bir paralellik bulmak, abartılı görülebilir ancak yönelimler arasındaki benzerlik göz ardı edilemez. Siyasal İslamcı söylemin dini tekelleştirmesi ve “Şeriatçı değilim diyen Müslüman değildir” türü dışlayıcı ifadeleri, dini çoğulculuğu tasfiye eden bir ideolojik çerçeveye işaret ediyor.
(...)
Afganistan bugün, bu sürecin radikalleşmiş biçimini, teokratik totalitarizmin, hukuk formu altında kurumsallaşmasını gösteren bir laboratuvardır:
Afganistan örneği, din adına kurulan statü hukukunun varacağı yeri, eşit yurttaşlıktan kul statüsüne, hak öznesinden itaat öznesine geçişin varacağı yeri gösteriyor. Laiklik bu geçişe karşı tarihsel bir frendir. Bugün, bu frenin değerini en iyi anlatan şey, Afganistan’da “cennet” diye pazarlanan bir teokratik totalitarizmdir.
Laiklik tartışması kültürel bir tercih ya da ideolojik bir hassasiyet değildir; rejimin niteliğine dair bir sorundur. Anayasal norm ile siyasal pratik arasında açılan büyük uçurum hukuk devletinin ortadan kaldırması sürecinin son aşamasına gelindiğini gösteriyor.
Yazının tamamını okumak için tıklayınız
No comments:
Post a Comment