Monday, May 04, 2026

Almanya: Ya gerçekten normalleşirse?

 

Perşembe günü, Almanya’nın yeniden silahlanmaya başladığına dikkat çekmiştim. Almanya’da yaşayan bir Türk okurum beni uyardı: “Kaygılanacak bir şey yok, Almanya normal bir devlet oluyor.” İçimden “Aman ne istediğinize dikkat edin, ya gerçekleşirse” demek geldi. Geçmişte Almanya’nın her “normalleşme” denemesi Avrupa, hatta dünya için pek de hayırlı olmamıştı. Bu kez için de iyimser olmak zor!

NORMALLEŞME Mİ?

Normalleşme! Bunu iki Almanya (egemen sınıflar/seçkinleri+halk sınıfları+göçmen azınlıklar) birleşirken de duyduk. Thatcher, birleşmeye karşı çıktı, “Daha büyük bir Almanya tüm uluslararası durumun istikrarını baltalayabilir ve güvenliğimizi tehlikeye atabilir” diyerek uyardı. Bu kaygılara karşılık “Merak edilecek bir şey yok normalleşiyor” deniyordu. Birleşmeden sonra, Almanya (egemen sınıflar/ seçkinleri) kendini “sivil güç” olarak tanımladı: Ordusunu büyütmedi, silah üretim ve ihracatını sınırlı tuttu, NATO içinde, askeri liderlik iddialarından bilinçli olarak uzak durdu. Finansal krizin sergilediği gibi Avrupa Birliği içinde en etkili ekonomik karar verici konumuna gelmiş olsa bile “Büyük Almanya” korkuları yatıştı.

“Normalleşme” söylemi yine gündemde ancak bu kez başka bir kaygıyı yatıştırmaya çalışıyor: Almanya’nın savunma bütçesi yıllık 189 milyar dolar ile hızla artarak dünyada dördüncü sıraya yükseliyor. 

(...)

Dahası, bu “normalleşme” dünyada büyük güçlerin rekabeti hızlanırken eski Alman Dışişleri Bakanı Joschka Fischer, Le Monde’daki yazısında “ABD Başkanı Trump ve MAGA hareketi, ittifakı (NATO) ya resmen terk edecek ya da ihmal ve küçümsemeyle içini boşaltacak, NATO’nun dağılması çoktan başladı” derken yaşanıyor. Fischer, yazısında uyarıyordu: “ABD’nin I. Dünya Savaşı sonrası Avrupa’dan çekilmesi Hitler’in yükselişinin yolunu açmıştı.” 

(...)

“Normalin” doğasında iki dinamik var: 1) Kültürel, entelektüel olarak erken “olgunlaşmanın” ama siyasi ve ekonomik olarak geç uluslaşmanın, buna karşılık hızlı sanayileşmenin üretmiş olduğu kültür-“kan-toprak-disiplin” milliyetçiliği; 2) Büyük bir kapitalist ekonominin, iç çelişkilerinin yarattığı kriz eğilimleri.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, April 30, 2026

Kurallar çözülürken



Bir önceki yazımda ABD’nin kurduğu kurallara dayalı sistemin çözülüşünü tartışmıştım. Dünya, eski düzenin çatlaklarından sızan bir kaosla karşı karşıya. Bu yazımda soyut bir sistem krizi saptamasının içerdiği, kimi somut eğilimlere bakmak istiyorum: Küresel ekonomi zayıflıyor bir resesyon olasılığı artıyor. Uluslararası hukuk aşınıyor ve devletler silahlanıyor, adeta savaşa hazırlanıyor. Yeni bir savaş türünün şekillendiğine inanan analistler ülkelerinin çoktan bir savaşın içinde olduğunu düşünüyorlar.

EKONOMİK DENGELER HIZLA BOZULUYOR

İran savaşı, sadece bölgesel bir çatışma değil, küresel ekonomi için büyüyen bir şok oldu. Enerji fiyatları yukarı tırmanıyor, hammadde-gıda emtia piyasaları, tedarik zincirleri geriliyor, yatırım iştahı zayıflıyor. Mali piyasalar şimdilik sakin görünse de bu sakinlik aldatıcı. Gerçek ekonomi, finansal ekranlardaki iyimserliğe eşlik etmiyor. Her yeni gün, resesyon, enflasyon ardından daha geniş bir finansal kriz ihtimalini biraz daha büyütüyor.

(...)

Deniz yolları üzerindeki gerilim bu çözülmenin en tehlikeli göstergelerinden biri. İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen tankerlerden haraç alması, Endonezya’nın benzer bir yöntemi dünya ticaretinin yüzde 40’ının geçtiği Malakka Boğazı için düşünmesi denizlerin ortak alan olduğuna ilişkin uluslararası mutabakatı sorguluyor. Bu adımlar fiilen, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin altını oyuyor. Wolfgang Münchau’nun hatırlattığı gibi, böyle bir gidişat bizi yalnızca son küreselleşmenin değil, son 200 yılın ticaret düzeninden bile geriye, korsanlık ve “gunbot” diplomasisi çağına taşır.

HANGİ SAVAŞA HAZIRLANIYORLAR? 

Tam da bu sırada dünya yeniden silahlanıyor. Almanya, Japonya, Güney Kore ve Çin’de askeri hazırlıklar hızlanıyor, savunma harcamaları her yerde yükseliyor. Örneğin, ABD savunma bütçesini yüzde 42 artırmayı tartışırken Almanya yaklaşık üçte bir, Japonya ise yaklaşık yüzde 10 daha fazla harcama planlıyor. Wall Street Journal’a göre “Otomotiv ve ağır sanayi sarsılırken Berlin, fabrikaları, işgücünü ve sermayeyi Avrupa’yı yeniden silahlandırmaya yönlendiriyor. Almanya, kendini bir silah fabrikasına dönüştürüyor.” Financial Times ve Foreign Affaires’te “Böyle giderse 2030’dan önce yine büyük bir askeri güç olacak” diyen tarihçi Lian Fix Almanya’nın hegemonya eğiliminden, bunun Fransa’yı kaygılandırdığından söz ediyorlar. Avrupa’da ve Asya’da devletler, yeni bir savaşı göze alabilecek şekilde pozisyon alıyor. Siyasi iklim de ona göre şekillenmeye devam ediyor.

Üstelik kimi savunma analistler yeni bir savaş türünden söz ediyorlar: Hibrit savaş, siber saldırılar, altyapı sabotajı, ekonomik baskı ve bilgi operasyonları bu yeni türün bileşenleri. İngiltere’de savunma çevreleri, bu bağlamda ülkenin çoktandır fiilen bir savaşın içinde olduğunu düşünüyorlar. 

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, April 27, 2026

'Önce yavaş yavaş...'

 


Çağımızdaki savaşlar, egemen ekonomik model, yapay zekâ, özellikle geçen hafta açıklanan Palantir “Manifesto”su üzerine tartışmalar bana Ernest Hemingway’in Güneş de Doğar romanını anımsattı. Romanda, bir karakter iflasını şöyle anlatır: “Önce yavaş yavaş, sonra aniden.” Sistemlerinki de öyle oluyor: Uzun bir gevşeme, aşınma süreci, ardından ani bir kopuş.

2026’nın dünyasının kuşbakışı resmi, Batı merkezli kapitalizmin tükenmekte olan sistemini sergiliyor. İttifaklar gevşiyor, kurumlar meşruiyetini yitiriyor; ilerleme, küreselleşme, liberal demokrasi gibi büyük anlatılar içi boşalmış kabuklara dönüşüyor. Bu yalnızca jeopolitik değil, aynı zamanda derin bir psikolojik kırılma. W.H. Auden’in, 1947’de “Anksiyete Çağı” şiirinde kapitalizmin, bir anlamda sosyalizmin yıkıntıları arasında yankılanan o “Nereye gidiyoruz” sorusu bugün yine gündemde ve hâlâ cevapsız.

ENTROPİ ÇAĞI

Kapalı bir sistemde entropi giderek artar: Şeyler dağılır, ısı yayılır, düzen çözülür. W.B. Yates’in şiirindeki gibi, merkez çöker, sonra anarşi! Artık düzen değil olasılıklar egemendir! Bugün küresel ekonomi, bu yasanın bir örneğini sunuyor. 

(...)

Düzensizlik bir arıza olmanın ötesinde, neredeyse bir yönetim tekniğine dönüşmeye başladı. Hegemonik merkez, kurala dayalı düzeni sürdürme kapasitesini ya kaybetti ya da bilinçli olarak bundan vazgeçti. Yerine gelen şey ise “seçici istikrarsızlık”, hesaplanmış kaos. Gerilim artık çözülmesi gereken bir sorun değil, yönetilmesi gereken bir araç. Örneğin Hürmüz Boğazı’ndaki kriz, yalnızca bölgesel bir gerilim değil; Çin’in enerji maliyetlerini, Avrupa’nın güvenlik kaygılarını, küresel piyasaları aynı anda etkileyen bir kaldıraç. Bu çerçevede savaş bile kazanılacak bir sonuç olmaktan çok, sürdürülebilir bir baskı mekanizması olarak tanımlanabilir.

KURTZ’TAN PALANTİR’E

Teknolojik dönüşüm bu düzensizlik zemininde “anksiyeteyi” koyulaştırıyor. Yapay zekâ yalnızca üretim süreçlerini değil, sınıfsal yapıları da sarsıyor. Sanayi Devrimi’nde makineler kol emeğinin yerini alıyordu; bugün ise zihinsel emek hedefte. Avukatlar, gazeteciler, akademisyenler, muhasebeciler vb. geçmişte zanaatkârların, tarım işçilerinin yaşadığı yerinden edilme sürecini çok daha hızlı, kapsamlı biçimde yaşamaya başladılar. Tarih bize bu tür kırılmaların açtığı siyasal boşlukların mutlaka dolduğunu gösteriyor ama her zaman demokratik ya da yumuşak geçişlerle değil.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız


Thursday, April 23, 2026

Çin şoku 3.0

 

“Çin şoku 2.0 ya da kriz dinamikleri” başlıklı yazımda, Çin kapitalizminin ileri teknoloji alanındaki üretim kapasitesinin Batı merkezli dünya ekonomisinin dengelerini sarsmaya başladığını vurgulamıştım. Son haftalarda ise bu sürecin jeopolitik bir boyut kazandığını görüyoruz. Henüz tam olarak adlandırılmamış ama giderek belirginleşen yeni bir momentten söz etmek mümkün: “Çin Şoku 3.0.” Bunun ne zaman kolektif bilince çıkacağı belirsiz ancak dinamikleri şimdiden gözlemlenebiliyor.

‘İZLEYEREK KAZANMAK’ 

“Şok 3.0”, ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a yönelik saldırısıyla başlayan savaşın içinde şekillenmeye başladı.

(...)

Çin stratejik kültüründe sıkça anılan bir söz vardır: “Dağın tepesine çık ve kaplanların dövüşünü oradan izle.” Bu yaklaşım, dövüşe doğrudan müdahale etmek yerine konjonktürü sabırla izlemeyi, rakiplerin yıpranmasını, zayıflamasını beklemeyi önerir. Çin’in enerji çeşitliliği, tedarik ağları (Rusya ve İran) ve stratejik petrol rezervleri dikkate alındığında, bu “uzaktan izleme” kapasitesinin maddi temelleri de oldukça güçlü görünüyor.

(...)

‘HATA YAPIYORSA RAHATSIZ ETME’

Bu tabloya, Napolyon’a atfedilen “Düşmanın hata yaparken onu rahatsız etme” sözü de şaşırtıcı ölçüde uyuyor. Trump yönetimi, büyük ölçüde İsrail’in baskısıyla bu savaşa girdi ancak İran’ın askeri, bölgesel kapasitesine ilişkin hesapların çoğu kısa sürede boşa çıktı. Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla savaş küresel bir krize dönüştü.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, April 20, 2026

‘Çin Şoku 2.0’ ya da kriz dinamikleri

 

Tarihin en büyük enerji krizine, küresel bir resesyon riskine, “geçim sıkıntısı krizinin” daha da derinleşmesine yol açan İran savaşının, gerçek nedeninin (İsrail bir yana) ABD ekonomisinin finansal yapısını ayakta tutan “petro dolar” sistemini korumak olduğuna ilişkin yorumlar var. Bir başka grup yorum da enerji krizinin, ABD ekonomisinin sınai, teknolojik üstünlüğünü tehdit eden teknolojik gelişmeleri, dış rekabeti önlemeyi amaçladığına ilişkin. Bu yorumların hepsi Çin üzerinde kesişiyor.

BU ‘ŞOK’ FARKLI

Geçen hafta, Financial Times, “Çin Şoku 2.0” (McMorrow, Fleming, Foster, Leahy) ve “İkinci Çin şokunda gerçekten şoke eden nedir?” (Soumaya Keynes) başlıklı iki araştırma yayımladı. Yazarlar Çin’in, düşük teknoloji içerikli ucuz tüketim malları ihracat dalgasının yarattığı birinci “Çin şokunun”yerini şimdi, ileri teknoloji içerikli ürünlere odaklanan ikinci bir dalgaya bıraktığına dikkat çekiyorlar. Soumaya Keynes’e göre bu kez “Bir de sürpriz var. Çin rekabetine karşı korunma çabaları, modern üretimin merkezi Çinli tedarikçilere erişimi engelleyen bir misillemeyi tetikleyebilir”. Çin kimi stratejik hammadde ve ara malların ihracatını engelleyerek tedarik zincirlerini kırabilir.

(...)

KİMİ KAÇINILMAZLIKLAR VE BİR ÖRNEK

Teknolojik gelişmede “üretim patlaması” yaşanırken gelir düzeyi, iç tüketim yeterince hızlı artmıyor. Oluşan kapasite fazlası da iflaslar ve işsizlik artışıyla gelecek olası toplumsal istikrarsızlıklara ilişkin kaygılarla içeride tasfiye edilemeyince Çin kapitalizmi açısından, dış pazarların önemi hızla artıyor. Kendi ekonomik kapasitesini koruyarak yükü fazla kapasite sorunu yaşayan başka ülkeler üzerine “geçirmeye” başlayan Çin kapitalizmi, o ülkelerdeki kriz eğilimlerini daha da güçlendiriyor. ABD liderliğinde, teknolojik ve katma değerli üretim üstünlüğüne dayanan “Batı merkezli” düzenin dağılması hızlanıyor. Böylece görünüşte salt ekonomik bir dinamik ABD merkezli “dünya ekonomisinde” bir teknolojik, jeopolitik üstünlük yarışına dönüşüyor.

(...)

“Çin Şoku 2.0”, karşımıza yalnızca Çin’in yükselişinin değil, kapitalizmin tarihsel sınırlarına dayanmış olmasının da bir göstergesi olarak çıkıyor.

Bu ortamda, tarihin en büyük enerji krizini, küresel bir resesyonu, enflasyon risklerini vurgulayan son IMF raporu, geleneksel neoliberal politikaların tükendiğini de gösteriyor. Örneğin, 315 trilyon dolar küresel borç (küresel hasılanın yüzde 250’si) yükü altında merkez bankaları hangi şoka (enflasyona mı deflasyon baskısına mı) göre faiz belirleyecek? Hükümetler mali disipline mi yoksa sanayi politikasına mı (hangi sektörleri destekleyecek, hangilerini feda edecek) öncelik verecekler? Halkların ülkelerinin yüneticilerine yönelik öfkesi, uluslararası işbirliği çağrılarıyla, Çin’in asimetrik ticaret yapısıyla ve Batı ittifakının çözülmesiyle nasıl bağdaşacak?

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, April 16, 2026

‘Adam’ gitti! Yenisi geliyor

 



Pazar gecesi Budapeşte sokaklarında büyük bir coşkuyla tarihsel bir kırılma anı yaşanıyor gibiydi. Neofaşist Viktor Orbán, 16 yıl sonra ilk kez seçimleri, eski yoldaşı Peter Magyar’a kaybetmişti. Liberal yorumculara göre bu demokrasinin büyük bir zaferiydi. Seçim sonuçları önemli ama ne yazık ki karşımızda bir rejim değişikliği değil bir “rejim içi değişiklik” olasılığı var.

...AMA NASIL?

Orbán’ın seçim kampanyası “kültür savaşları” üzerine kuruluydu: göç tehlikesi, ailenin söylemi, Ukrayna’nın Macaristan’ı savaşa sürükleyeceği korkusu, Soros’un gölgesi. Bu argümanlar bu kez işe yaramadı. Çünkü Macaristan ekonomisi son üç yıldır adeta durma noktasında. AB fonlarından gelen 28 milyar Avro, kamu hizmetlerine değil yandaş şirketlere akıyor. Hastaneler bir yıl sonrasına randevu veriyor, demiryolları çürümeye terk edilmiş, okullar yoksullaşmış. Orbán 2010’da yoksulluk ve yolsuzlukla savaşma iddiasıyla iktidara gelmişti; şimdi bu sorunların simgesi olmuş.

Toplumda bir kültürel kutuplaşma olmayınca “kültür savaşı” da işe yaramıyor. Magyar, Orbán rejiminin kurucularından, 2002’den 2024’e kadar Fidesz içinde çalışmış bir isim. Magyar göçe, yabancılara, AB’nin göçmen kotalarına, Ukrayna’ya silah gönderilmesine karşı. LGBT hakları, İstanbul Sözleşmesi, kürtaj hakkı gibi konuları gündemine almıyor; Orbán’la aynı kültürel zeminde duruyor. Magyar, seçim kampanyasını yolsuzlukla mücadele etme, kurumları onarma, Macaristan’ın demokratik kültürünü yeniden inşa etmek, yargı bağımsızlığını restore etme, sivil alanı açma, AB ilişkilerini düzeltme vaatleri üzerine kurmuştu. Seçimler, dünya görüşü birbirine çok yakın iki lider ve parti arasında, esasen yönetim kalitesi ve yolsuzluk üzerinden yapıldı.

ÖYLEYSE... 

Seçim sistemi çalıştı: Macarlar, medya baskısına, yargı yıpranmasına, yabancı müdahaleye rağmen yüzde 78’e yakın katılımla sandığa gittiler. “Adamların değişmezliği” mitini “yıktılar”. Şimdi yeni olasılıklar şekillenebilir.

(...)

Donald Tusk’ın Polonya’daki son deneyimi öğretici. Tusk hükümeti kamu medyasındaki propaganda aygıtını hızla sınırladı, sembolik adımlar attı. Buna rağmen kamuoyu desteği kararsız kaldı. Çünkü demokratik restorasyon süreçleri beklentileri hızla yükseltiyor, hayal kırıklığı üretiyor. Demokratikleşmenin şartı olan “bağımsız” eleştirel medya, her hatayı görünür kılıyor; “hiçbir şey değişmedi” duygusunu besleyebiliyor.

Macaristan’da bu zorluklar daha da derin. Orbancılık sona ermedi: Orbán’ın (62) Avrupa Parlamentosu’nda güçlü bir siyasi grubu var, Avrupa çapında, faşist partileri, dinci akımları destekleyen finansal, kurumsal ağlar çalışmaya devam edecek. Magyar, Orbán rejiminin liberal bir alternatifi değildi. Seçmenin öfkesinin yönelebileceği, “rejim içi” bir çıkış kapısıydı. Eğer rejimin karşısında, sol eğilimli ya da seküler-liberal bir hareket olsaydı, seçim sistemi aynı yumuşaklıkla çalışır, Orbán yenilgiyi kabul eder miydi?

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, April 13, 2026

Savaştan sonra

 Washington-Tahran görüşmeleri bir belirsizlik içinde koptu. Ancak bir şey kesin: Bu savaşla kapitalist uygarlık ekonomik, jeopolitik, hatta psikolojik bakımdan bir eşiği aştı.

(...).

DENGELER DAĞILIYOR

Bu kırılma, küresel düzeyde yerleşik jeopolitik dengeleri de değiştiriyor.

İran, Saddam Hüseyin’in devrilmesinden sonra yoğunlaşan bölgesel etkisini yeni bir düzeye taşıdı. Şimdi, Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünü bir müzakere aracına dönüştürerek enerji jeopolitiğini yeniden tanımlıyor. İran’da rejim değişti ama Trump’ın, İsrail’in beklediği yönde değil: Görece etkin denetleme, dengeleme kurumlarına sahip bir İslami cumhuriyet, yerini Devrim Muhafızları’nın elinde bir askeri diktatörlüğe bırakıyor. Savaş İran’ın nükleer kapasitesini ortadan kaldırmadığı gibi, bu kapasiteyi geliştirme iradesini daha da güçlendirmiş görünüyor. Trump rejimi hedeflerinin hiçbirini gerçekleştiremedi. Dahası, Gazze soykırımından sonra, İsrail rejimi Trump’ı savaşa sürükledi, halkını İran füzelerinden koruyamadı, muhalefeti şiddetle bastırıyor, Filistinlilere özgü idam cezası getirdi: Artık gücü, demokrasi iddiası, uluslararası meşruiyeti ciddi biçimde sarsıldı.

(...)

BAŞKA ŞEYLER DE... 

Körfez monarşilerinin yarım yüzyıldır sürdürdüğü denge düzeni de... ABD güvenlik garantisinin aşınmasıyla birlikte bu ülkeler yeni arayışlara yöneliyor. Türkiye, Pakistan, Güney Kore gibi orta ölçekli güçlerle ilişkileri derinleştirmek bir seçenek; ancak bu ilişkilerin bir süper gücün sağladığı güvenlik şemsiyesinin yerini doldurması mümkün değil. Diğer seçenek ise İran ile bir uzlaşma zemini aramak. Her iki yolda da maliyet, belirsizlik yüksek.

(...)

Yazının tamamını okumak için

Thursday, April 09, 2026

Orbán: ‘Madendeki kanarya’

 


Demokratik sistemleri öldüren “adamlar” iktidarda kalmaya devam etmek için genelde tankları değil “sandık mühendisliğini” tercih ediyorlar ama bir yere kadar! Pazar günü, Macaristan seçimleri bu bağlamda önemli bir deney olacak.

16 yıl önce bir kapitalist demokrasinin içeriden nasıl yıkılabileceğini bir kez de Orbán gösterdi. Anayasa mahkemesini, yüksek yargı kurulunu kendi adamlarıyla doldurarak yargı bağımsızlığını ortadan kaldırdı, medyanın yüzde 80’ini partisine bağladı. Demokrasi lafını terk etmek istemediği için “süreç olarak faşizmin” adı da “illiberal demokrasi” oldu. Şimdi, Orbán ilk kez seçimi kaybetme olasılığı ile yüz yüze. Macaristan seçimleri de otoriter bir sistemin çözülme noktasında nasıl tepki verdiğini görmeye yardımcı olacak “bir laboratuvara” dönüşüyor.

Orbán’ın rakibi Magyar, Orbán’ın partisi Fidesz’in içinden çıkmış bir isim; Orbán rejiminin çürümesini sosyal medyada anlatmasını biliyor. Anketler, 30 yaş altı seçmenlerin yüzde 65’inin Orbán’a karşı oy kullanmaya hazırlandığını gösteriyor: Orban rejimi demografik meşruiyetini de yitirmiş!

Diğer taraftan Orbán’ın arkasında yalnızca rejim, kendi parti örgütü yok. Putin ve Trump da var. Washington Post’un haberine göre Rus istihbaratı Orbán’ın popülaritesini artırmak için suikast senaryosu üretmeyi bile tartışmış. Kremlin bağlantılı dezenformasyon ağları Magyar aleyhine içerik üretiyor. Öte yandan ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, Budapeşte’ye gitti; Dışişleri Bakanı Rubio da daha önce Orban’a “Sizin başarınız bizim başarımız” demişti, Trump Orban için “harika adam” diyor. Bu Trump-Putin ortaklığı tesadüf değil: Orbán, 10 yıldır, Kremlin’in söylemini MAGA’ya taşıyan bir aracı gibiydi. “Project 2025” ondan esinlendi.

(...)

Magyar seçimi kazansa bile karşısında bulacağı manzara şu: Anayasa değişikliği için üçte iki çoğunluk şart, elde etmesi neredeyse imkânsız. Yargıçların görev süreleri güvence altında. Oligarşik medya ağı varlığını sürdürüyor. Bu yüzden genç bir Budapeştelinin sözleri hem gerçekçi hem ağır: “Dört ila sekiz yıl zor ama yine de bugünkünden daha iyi olacak.”

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, April 06, 2026

Pentagon’da ‘gleichschaltung’

 

ABD’de Savunma Bakanı Pete Hegseth, savaşın tam ortasında, Pentagon’da büyük çaplı bir tasfiye gerçekleştiriyor. Birçok terfi de ırk, din, cinsiyet temelinde dondurulmuş. Bunlar sıradan gelişmeler değil.

SÜREÇ OLARAK FAŞİZM

Modern demokrasilerde sivil otoritenin ordu üzerinde anayasal çerçevede denetim kurması elbette meşrudur. Ancak askeri komuta kademesindeki ani, keyfi tasfiyeler özellikle savaş veya jeopolitik gerilim dönemlerinde farklı bir anlam kazanabilir. Çünkü bu tür hamleler yalnızca komuta zincirini değil, ordunun kurumsal özerkliği ile siyasal iktidar arasındaki dengeyi de etkiler.

(...)

Faşist hareket ve kadroları devlete eriştiklerinde, ilk hedeflerinden biri bürokrasiyle güvenlik aygıtıdır. Çünkü devletin şiddet uygulama kapasitesi, siyasal bir projenin, dolayısıyla da faşizmin en kritik dayanaklarından biridir. Bu noktada “gleichschaltung” (kurumların hizaya getirilmesi) kavramını anımsayabiliriz. Adolf Hitler iktidara geldikten sonra 1933-34 yıllarında devleti, toplumu Nazi ideolojisine göre dönüştürmek için “gleichschaltung” politikası uyguladı. Bürokrasi “temizlendi”; üniversiteler, eğitim, kültür kurumları yeniden düzenlendi. Devlet aygıtı anayasal düzenin değil rejimin ideolojik hedeflerinin taşıyıcısı haline geldi.

‘DERİN DEVLET’ FİLAN

Bugünün Amerika’sı elbette 1930’ların Almanya’sı değil. Kurumsal dengeler, federal yapı, faşist hareketin özellikleri, toplumsal güç ilişkileri farklı. Ancak bazı güncel tartışmalar, Trump rejiminin bazı pratik uygulamaları devlet aygıtının siyasi sadakat temelinde yeniden düzenlenmesi bir “gleichschaltung” politikası izlendiğini gösteriyor.

(...)

“Derin devletin temizlenmesi” gerekçesine dayandırılan bu öneriler aslında, anayasada tanımlı görevler, sınırlar içinde hareket eden, hükümetlerden “bağımsız” bürokrasinin profesyonel özerkliğini zayıflatmayı, devlet aygıtını, siyasi sadakat esasına göre yeniden şekillendirmeyi, böylece kapitalist demokrasinin devlet ve hükümet ayrımını ortadan kaldırarak devleti başkanının iradesi altında “1”leştirmeyi hedefliyordu.

(...)

Yazının tümünü okumak için tıklayınız