Thursday, January 22, 2026

Davos: ‘Geçiş değil kopuş’

 

Deneyimli analist Walter Russell MeadWall Street Journal’da Davos Dünya Ekonomik Forumu (DEF) üzerine yazısına “Davosçular geçen yıl yadsıma politikası izlediler. Bu yıl ise korkuyu tadıyorlar” diye başlıyor, “Davos Adamı geçtiğimiz yıllar boyunca yeni bir dünya kurmaya çalıştı. 2026 yılında ise bir zamanlar doğal kabul ettiği düzenin çöküşünden nasıl kurtulacağını düşünmekle meşgul” sözleriyle bitiriyordu. Kanada Başbakanı Carney, iki kez alkışlarla kesilen konuşmasında “Bu geçiş dönemi değil bir kopuş” diyordu.

DEF, her yıl kapitalist uygarlığın seçkinlerinin içinde bulundukları tarihsel ana ilişkin algılarını yansıtır. Bu algıları da en iyi 116 ülkeden 11 bin lider girişimciye danışılarak hazırlanan Davos Risk Raporu sergiler.

‘KOPUŞ’, ‘PARÇALANMA’...

DEF’in Küresel Riskler Raporu 2026, neoliberal döneminin raporlarından niteliksel olarak ayrılıyor. Önceki raporlarda riskler, doğru politikalarla yönetilebilir sapmalar olarak görülüyor, sistemin kendisi sorgulanmıyordu. Rapor-2026 risklerin artık dışsal arızalar değil, bizzat sistemin ürünü olduğunu kabul ediyor.

Dil de farklı: “Uyum”, “kazankazan”, “paydaş kapitalizmi” yerini “rekabet çağı”, “silahlaşan ekonomi”, “düzen kaybı” kavramlarına bırakmış. Küreselleşme, artık “geri döndürülemez” bir ilerleme değil, parçalanan bir süreç. Eşitsizlik yan etki olmaktan çıkıp tüm riskleri birbirine bağlayan merkezi dinamik haline gelmiş. En çarpıcı fark: DEF artık düzen kurucu değil, dağılan kapitalist düzenin hasar tespitini yapan bir tanık. Rapor, neoliberal aklın “ilerleme” anlatısının tükendiğini ilan ediyor.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, January 19, 2026

İran’ı düşünürken

İran’da halk yine büyük cesaretle molla rejimine başkaldırıyor. Molla rejimi yine bu isyanları şiddetle bastırıyor. Yine Batı medyasında “Bu kez farklı”, “İran rejimi artık dayanamaz” filan... Peki “Daha fazla dayanamazsa ne olur”?

Öncelikle üç konu üzerinde düşünmek gerekiyor. 1) Rejimin ekonomi politiği, isyancıların talepleri yönünde bir dönüşüme uygun mu?

2) İsyan potansiyelinin içinde, rejim “daha fazla dayanamazsa” kaostan başka bir olasılık var mı?

3) ABD ve İsrail bu isyanlardan İran rejimini devirmek için yararlanmaya mı çalışıyorlar?

Sırayla bakalım: 1) Rejim blokunu, devrim muhafızları (IRGC), ulema, bazar (tüccar sınıfı) oluşturuyordu. Bu blok içinde IRGC, devletin şiddet-istihbarat aygıtlarını elinde tutan, ekonominin en kritik sektörlerini, kripto para operasyonlarını kontrol eden, GSMH’nin yüzde 30-35’ini üreten bir ekonomik güce sahip.

Ayrıca egemen ideolojinin de koruyucusu. Ulema (dini-siyasal elit, alt düzey mollalar) esas olarak rant, vakıf gelirleri, devlet maaşları ve ticari etkinlikler yoluyla artık-değerden pay alıyor. Ulema ekonomik, siyasi, kültürel alanlarda IRGC ile örtüşüyor, rejimin kültürünü belirleyen egemen ideolojiyi üretiyor. İkisi birlikte ekonomik-kültürel iç tutarlılığı olan bir devlet kapitalizmi sınıfı oluşturuyorlar.

(...)

Özetle, şiddet araçlarını kontrol eden rejim blokunun bileşenleri birbirlerine, varoluş alanında güçlü yapısal (ekonomik, kültürel, kurumsal) ilişkilerle bağlı. Rejimin, aslında devletin, “yıkılması” blokun bileşenleri için can güvenliği riskinin yanı sıra salt ekonomik değil, bir kültürel yıkım anlamına da gelecek. Bir olasılıkla, bloktan kopması beklenen bazar, ekonomik olarak zayıflamış olmasının yanı sıra bu kopmayı tanımlayacak özgün ideolojik söylemden, kültürel sermayeden yoksun. Bazar, muhalefetin, özellikle kadın hakları alanında, kültürel (yaşam tarzı) taleplerine oldukça uzak. Buna karşılık muhalefet, birleştirici bir söylem, somut bir “başka rejim” talebi ortaya koyamıyor, enerjisini kristalleştirecek bir örgütlenme oluşturamıyor.

(...)

 İyi de ABD ve İsrail medyası neden “Bu isyan aslında gerçek değil, bizim işimiz” anlamına gelecek; rejimin kararlılığını, şiddet uygulama arzularını besleyecek biçimde, İran içinde Mossad’ın çok kritik bir rol oynadığından; ayrıca, isyancılara verilmiş 40 bin Starlink terminalinden söz ediyor? Ayetullah Hamaney de isyanı dış güçlere bağlayarak ulusal birlik resmi sunma fırsatı bulurken “Binlerce insan çoğu feci biçimde öldü” diyor. Dinci ideolojiye dayanan başka “totaliter rejimler” bağlamında da düşünmeye değer!

Yazının tamamını okumak için tıklayınız


Thursday, January 15, 2026

Neoliberalizmden sonra: ‘Maddenin’ geri dönüşü

 

Financial Times’ta Gilian Tett“Trump’ın eski moda petrol talanının arkasında ne var?” başlıklı yazısında Avusturalyalı yatırımcı Craig Tindale’in, “Otuz yıldır Batı ekonomileri, entelektüel mülkiyet, finansal araçlar ve yazılım kodu üzerindeki denetimin değer yaratmanın zirvesini oluşturduğu yönündeki örtük neoklasik varsayım altında işliyor” eleştirisi “Bazı finans çevrelerinde ve Beyaz Saray’da belirgin bir tedirginlik yarattı” diyordu.

Craig Tindale’ın “The Return of Matter” başlıklı denemesi (özetleyerek aktarıyorum), o yanlış varsayımın tükendiğini anlatıyor: Bugün artık sınırı faiz oranları değil, rafine bakır tonajı, nadir toprak oksitleri ve antimon stokları çiziyor. Ukrayna savaşı, Batı’nın savunma sanayisinin, 20. yüzyılın büyük savaşlarına benzer yoğunlukta bir çatışmayı sürdürecek mühimmat, patlayıcı, metal kapasitesine sahip olmadığını açıkça gösterdi. Bu sırada, yapay zekâ veri merkezleri, yeşil enerji altyapısı, bakır, gümüş ve nadir metallere ulaşmak için yarışıyor: İklim politikası, teknoloji yarışı ve güvenlik, tek bir kaynak havuzunda birbiriyle rekabet ediyor.

(...)

Bu tablo, neoliberalizmin iki temel iddiasını sessizce gömüyor. Birincisi, serbest ticaret karşılıklı bağımlılık “barış getirir” tezi: Tindale’ın tarif ettiği dünya, bağımlılığın açıkça silaha dönüştürüldüğü bir jeoekonomik savaş alanı. Antimon, tungsten, nadir toprak mineralleri, mıknatıslar üzerindeki ihracat kontrolleri, Batı’nın hem mühimmatını hem beşinci nesil savaş uçaklarını hedef alan bir malzeme ablukasına dönüşüyor. İkincisi, fiyat sinyalinin nihai hakem olduğu inancı: Çoğu kritik metal, başka madenlerin yan ürünü; fiyat artsa da bakır ya da çinko yatırımı yoksa arz artmıyor, piyasaya güvenerek “nasıl olsa bulunur” diyemiyorsunuz.

(...)

Bu yüzden “neoliberalizm bitti” cümlesi salt teorik bir gözlem değil. Artık mesele, büyümenin finansmanı değil, kıt metallerin tedarik ve dağılımı: Gümüş Tomahawk’a mı gidecek, güneş paneline mi; bakır yeni bir veri merkezine mi, yoksa telekomünikasyon şebekesi yenilemesine mi? Bu sorular devletleri yeniden planlama yapmaya zorluyor. Ama Tindale’a göre bu planlama, 20. yüzyılın kalkınmacı iyimserliğinden çok, 21. yüzyılın sert öncelik listelerine tabi oluyor.

(...)

Ben, yeni bir model aranıyor diyordum. Tindale’ın çalışmasının sonucu da bu yönde: Neoliberal çağ, tam da bu “sesi” duymadığı için bitti; şimdi, kapitalizm bu sesi duyacak ve ona göre siyaset kuracak bir model arıyor.

Yazının tamamını okumak için

Monday, January 12, 2026

‘Muktedir yapar, zayıf çaresiz katlanır’

 

Trump’ın başdanışmanı Stephen Miller, CNN’de, Goebbels taklidi yaparken “Amerika Birleşik Devletleri -bu, aslında temelden gelen bir şey- çıkarlarımızı korumak için askeri gücünü bizim bölgemizde açıkça ve özür dilemeden kullanıyor. Biz bir süper gücüz, Başkan Trump döneminde bir süper güç olarak davranacağız”... “Dünya güç ile yönetilir, o da iktidar ile yönetilir” diyordu.

HUBRİS VE NEMESİS

Miller’in bu sözleri, Trump’ın New York Times söyleşisindeki “Beni ancak kendi ahlakım, kendi aklım durdurabilir; uluslararası yasalar umurumda değil” açıklaması aklıma, Hubris ve Nemesis kavramlarını, kendi zamanının süper gücü Atina ile küçük Melos adası arasındaki ünlü Melian Diyaloğu’nu getirdi. Melos adası, Atina’nın aşırı talepleri karşısında adaletten söz ederken Atina, “Muktedir olan yapar zayıf olan çaresiz katlanır” diyordu. Atina adayı işgal etti, tüm erkekleri öldürdü, kadınları köle olarak sattı (MÖ 416). Atina’nın bu “güç zehirlenmesi” (Hubris) 12 yıl sonra bir Nemesis ile belasını buldu: Peloponez savaşları bittiğinde (MÖ 404) Atina teslim olmuştu; insanlığa demokrasi düşüncesini trajediyi hediye eden uygarlığı hızla çöküyordu.

‘İMPARATORLUK VE FAŞİZM’

Atina’yı düşünürken 1990’ların sonunda neo-conlardan duyduğumuz, “ABD bir imparatorluktur, artık imparatorluk olarak davranacaktır”; “Realiteyi biz yaparız, size de yorumlamak düşer” zırvalarını anımsadım. Bir farkla ki Atina Melos’a saldırdığında, gücünün zirvesindeydi. Oysa, Project for New American Century (1998), başlıklı yaklaşık 70 sayfalık rapor, ABD’nin rakipsiz ekonomik üstünlüğünü kaybettiğini ama askeri olarak hâlâ rakipsiz olduğunu saptıyor, bundan sonra “üstünlüğünü korumak için askeri gücüne öncelik vermesi gerektiğini” savunuyordu. (...)

Bu imparatorluk projesi amacına ulaşamayınca, hegemonya gerilemesi hızlanınca neo-con ekip “idari hükümetin” (güvenlik bürokrasisinin) baskısıyla tasfiye edildi. Geleneksel bir ekip Bush’un II. döneminde dış politikayı devraldı. Libya, 2008 krizi, Çin’in yükselişi, Rusya’nın büyük güçler rekabetine geri dönmesi, bu geleneksel ekibin hegemonya restorasyonu umutlarını tamamen söndürdü.

İmparatorluk projesi yine gündemde. Ancak bu kez durum farklı. Birincisi: “Kurucu rapor” (Project 2025-900 sayfa) devleti yeniden yapılandırmayı planlıyor, 5000+ seçilmiş, düpedüz faşist bir kadro söz konusu. Yeni kadro, imparatorluk atılımından önce “idari hükümeti” başkana sadakat ilkesi üzerinden yeniden yapılandırdı, Cumhuriyetçi Parti içindeki çatlak sesleri susturdu. Böylece, Venezuela’nın egemenliğine tecavüz ederken Kongre’yi (ve anayasayı) baypas edebildi.

(...)

yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, January 08, 2026

Dolar ve ‘Donroe’

 


ABD özel güçleri Maduro’yu kaçırdı, tutsak aldı. Trump “Ülkeyi biz yöneteceğiz” diyor. Bu haydutluk, salt zengin petrol rezervlerine çökme arzusuyla açıklanamaz. Karşımızda, küresel finansal sistemin ve ABD iç siyasetinin dönüşümüne ilişkin çok katmanlı bir yaklaşım var. Trump yönetimi, bu yaklaşımı, klasik emperyalizm döneminde, Latin Amerika’yı, ABD dışındaki ülkelerin kullanımına kapattığını ilan eden Monroe Doktrini’ne atıfla “Donroe Doktrini” olarak tanımlıyor.

PETROL VE DOLAR

Venezüella, dünyanın en büyük petrol rezervlerinden birine sahip. Ancak bu, “ağır-acı” denen, özel rafinerilerde işlenmesi gereken, maliyeti yüksek petrol, kolay gasp edilecek bir “ganimet” değil. 

(...)

Asıl stratejik sorun petrol ile değil dolar egemenliği ile ilgili. Bir süredir Rusya, Çin ve diğer BRICS ülkeleri, dolar dışında bir ödeme sistemi inşa ediyorlar. “Ağır-acı” petrolünü daha çok BRICS ülkelerine satan Venezüella da bu, dolar egemenliğini tehdit eden ödeme sistemine katılmaya hazırlanıyordu.

(...).

UZAKTAN KUMANDALI SÖMÜRGECİLİK


(...)

Venezüella’da Maduro tasfiye edilmiş olsa da başkanlık koltuğuna anayasal olarak Rodriguez otururken; savunma ve içişleri bakanları ile kilit kadroların yerlerinde duruyor olması, ordunun “devrime” bağlılık vurgusu, “Bolivarcı milislerin” seferberliği, rejimin çekirdeğinin değişmediğini gösteriyor. Galiba gerçek rejim değişikliği de Caracas’ta değil Washington’da yaşanıyor.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, January 05, 2026

2026’ya girerken ‘büyük resim’

 

2026’ya girerken karşımızda, ekstraksiyon emperyalizmi, bir “yeni faşist” dalga, yaşamın en temel alanlarında merkeze oturmaya başlayan “yapay zekâ”, hızlanan silahlanma yarışı ve “Z” kuşağı isyanlarıyla şekillenen bir büyük resim var... Diye başlarken ABD Venezüella’nın başkentini bombaladı ve Başkan Maduro’yu kaçırdı. Böylece “büyük resmin” adını koymak daha da kolaylaştı.

KİM HANGİ KAYNAĞA NEREDE EL KOYACAK?

ABD dış politikasının girdiği yeni evrenin adı 1980’lerde “küreselleşme” idi. Bu kez “ekstraksiyon emperyalizmi”: Jeopolitiğin temel sorusu artık kim, nereden, neyi ve ne kadar süreyle koparabilecek?

Ekstraksiyon emperyalizmi düzen kurmaz, müttefik üretmez, norm inşa etmez. Doğrudan talan eder. Gözünü Kanada’nın suyuna ve kerestesine, Grönland’ın nadir toprak elementlerine; Ukrayna’nın lityum, titanyum; Venezüella ve Nijerya’nın petrol kaynaklarına diker. Diplomasi artık kaynak rezervleri listeleri, tedarik zincirleri üzerinden yürür. Uluslararası siyaset giderek küresel bir ruhsatlandırma ve açık artırma alanına dönüşür. Diğer bir deyişle: Devletlerarası ilişkiler artık madenlerin, enerjinin, verinin ve coğrafyanın kime, hangi bedelle tahsis edileceği üzerinden yürümeye başlar.

(...)

Bu yeni ekstraksiyon rejiminin asıl kritik alanı, 21. yüzyılın stratejik hammaddesi veri, algoritma ve dikkat. Yapay zekâ rekabeti bu yüzden yalnızca teknolojik değil; siyasal, askeri, kültürel bir iktidar mücadelesi. ABD-Çin hattında hızlanan YZ yarışı üretimden savaşa, gözetimden kamuoyu mühendisliğine kadar her alanı yeniden biçimlendiriyor. YZ, silahlanma yarışını da niteliksel olarak dönüştürüyor. Otonom silah sistemleri, algoritmik hedefleme, siber saldırılar ve uzay teknolojileri savaşın hızını insan kararının önüne geçiriyor. Yanlış hesaplama riski, küçük krizlerin büyük çatışmalara evrilme olasılığı artıyor.

(...)

DIŞARIDA EMPERYALİZM İÇERİDE FAŞİZM

Bu jeopolitik ortam, içeride yeni bir devlet biçimini de besliyor. Güvenlik gerekçesiyle ifade özgürlüğünün daraltılması, algoritmalarla gözetim, sürekli olağanüstü hal dili, muhalefetin “iç düşman” olarak kodlanması artık sıradanlaşıyor. Dünyanın hemen her yerinde, farklı biçimler alsa da otoriterlik ve totaliter teknikler, “süreç olarak faşizm” içinde normalleşiyor.

Yapay zekâ bu noktada yalnızca bir araç değil; otoriterliğin totaliterliğe dönüşme sürecinin bir çarpanı. İktidarlar için toplum artık ikna edilecek değil, yönetilecek bir veri seti. Hukuk yerini yönetmeliğe, siyaset yerini risk yönetimine, eleştiri dalkavukluğa bırakıyor. “Liberal demokrasi” (parlamento, seçimler) artık “süreç olarak faşizmi” örten bir incir yaprağıdır.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, January 01, 2026

Neoliberalizmden sonra: Yeni model arayışı

 

Yeni model arayışına IMF ve Dünya Bankası da katılmış. Bretton Woods anlaşmasının (ABD hegemonyasının başlangıcının) 80. yılı münasebetiyle Dünya Bankası ve IMF için hazırlanan BWI-at-80 raporu Gramsci’nin ünlü “Eski dünya ölüyor, yeni dünya doğmaya çalışıyor. Şimdi canavarların zamanıdır” sözleriyle kapitalizmin canavarlaştığı bir dönemden geçtiğimizi itiraf ederek başlıyor.

Gerçekten de bir süredir bu köşede tartıştığımız gibi bir “kriz yönetim modeli” olarak neoliberalizmin işlevi, 1980’lerden 2008’e kadar; ücretleri ve sosyal hakları baskılama, özelleştirme, finansal serbestleşme, kemer sıkma ve merkez ülkelerin parasal genişlemesiyle merkezdeki krizleri kontrollü biçimde çevre ülkelerin üzerine yıkmak oldu. 2008 sonrası bu model hem siyasi, ekonomik verimliliğini hem de meşruiyetini yitirdi; iklim krizi, borç sarmalı ve eşitsizlik patlaması artık bu tarz bir kriz aktarımını kaldırmıyor.

BWI-at-80 raporu, bu sıkışmadan çıkmak için IMF ve Dünya Bankası etrafında neoliberal modelin ötesine geçen yeni bir kriz yönetim mimarisi tasarlamaya çalışıyor. 

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız