Tuesday, May 26, 2009

Sri Lanka Dersleri

Tamil Kaplanları’nın (LTTE) Sri Lanka’da, ayrı bir Tamil devleti kurmak amacıyla 26 yıldır sürdürdükleri silahlı mücadele ezici bir askeri yenilgiyle son buldu. On binden fazla sivil ölü, yüz binden fazla yaralı var, milyona yakın insan yerinden yurdundan oldu. LTTE lideriPrabhakaran Sri Lanka ordusu tarafından öldürüldü, cesedi medyada teşhir edildi.

LTTE’nin askeri yenilgisinden hareketle bu defterin kapandığını düşünmek doğru olmaz. Birincisi, LTTE, Tamil halkının tümünün desteğini alamamış olsa da, ortak kültüründe, etnik-ulusal bilincinde derin izler yaratmış bir oluşum. İkincisi Sri Lanka’da, Tamil halkını etkileyen ağır ekonomik toplumsal sorunlar varlığını sürdürüyor. Gelecekte, ulusal aşağılanmışlık, intikam duygularıyla da beslenen silahlı bir hareketin yeniden canlanması hâlâ büyük bir olasılıktır. Üçüncüsü, tüm dünyaya yayılmış çok güçlü yeni hareketlere kaynak oluşturabilecek bir Tamil diyasporası var.

Tarih, etnik milliyetçilik “cini” bir kez şişeden çıktı mı, onu zorla geri sokmanın olanaksızlığını kanıtlayan örneklerle dolu. Bu“cini” şişeye dönmesi için, barışçı yollarla, ekonomik, siyasi, kültürel önlemlerle ikna ve teşvik etmekten başka yol yok.

Bu bağlamda, “etnik milliyetçi projenin” iflasına iki kez şahit olduğumuz Sri Lanka deneyimi dünyanın başka bölgelerinde benzer sorunlarla boğuşanlar açısından zengin dersler içeriyor.

Etnik milliyetçiliğin iflası- I (Tamil sorununun doğuşu)

Sri Lanka, eski adı Seylan olan bir İngiliz sömürgesinin, 1948’de“bağımsızlığını” kazanmasıyla oluşan bir ülke. İngiltere, Seylan’ı yönetmek için bölgedeki yerli azınlık Tamil halka ek olarak Hindistan’dan on binlerce Tamil getirdi. Böylece İngiltere, Seylan’da, hem Budist Sinhalçoğunluğu yönetmek için HinduTamil yerli işbirlikçilere sahip oluyor, hem de bir gün bu sömürgesini terk etme zorunda kalırsa, geride, uluslaşmayı zorlaştıracak bir bölünmüşlük, uzaktan dengelenebilecek bir yapı bırakmanın koşullarını oluşturuyordu. Sri Lanka-Tamil sorunu öncelikle bu tarihin ürünü.

Bu tarihsel zemin üzerinde bağımsızlıktan sonra, Sinhal çoğunluk, İngiliz sömürgeciliğin mirası olan Tamil orta sınıf kesimlerine, bürokrasideki ve eğitim sistemindeki kalıntılarına karşı kendi egemenliğini kurmak, hızla keskinleşmekte olan sınıf mücadelelerine, Soğuk Savaş koşullarında bir önlem almak için Sinhal etnik-dini kimliğini egemen kılacak bir süreç başlattı. Bu sürecin ilk ve en keskin örneğinin, Tamil ve Sinhal etnik gruplarının, devlet yönetiminde ve eğitimde kullandığı ortak dil İngilizcenin yerine Sinhal dilini koyan yasanın geçirilmesi oluşturdu. Böylece bir anda Tamil orta sınıfı kültürel olarak ikinci sınıf konumuna düşüyor, eğitim sistemi ve bürokrasi içindeki yerini hızla kaybetmeye başlıyordu. Bürokrasi içinde Tamil görevlilerin oranının, 1948’de yüzde 30 iken 1970’te yüzde 6’ya gerilemesi de bunu gösteriyor.

1960’larda, tüm etnik gruplardan destek alarak belli bir etkinliğe ulaşan sol partilerin, 1970’lerde iktidar ortağı olduklarında yönetemediklerini, Tamil azınlığın sorunlarına çözüm üretemedikleri, aksine, Sinhal orta sınıfının 10 binden fazla cana mal olan ayaklanmasını engelleyemedikleri için zaman içinde eriyip gittiklerini gördük.

Franz Fanon, anti-sömürgeci mücadeleye, uluslaşma sürecine ilişkin yaptığı uyarılarda, halkına ulusçuluk bilincinin ötesinde ilerici bir ekonomik siyasi proje sunamayan burjuvazinin vahim hatalar yapmaktan kaçınamayacağını; uluslaşabilmek için etnik farklılıkları değil birleştirici evrensel özellikleri öne çıkartmak ve teşvik etmek gerektiğini söyler. Sinhal burjuvazisinin seçkinlerinin bu uyarıların aksine davranarak uygulamaya koyduğu etnik milliyetçi projenin zaman içinde tümüyle ve kesin olarak iflas ettiğini gördük.

Etnik milliyetçiliğin iflası-II (Tamil Kaplanları’nın yenilgisi)

Tamil Kaplanları’nın,1980’lerde başlayan silahlı mücadelesi işte bu iflasın ürünüdür. 26 yıl boyunca 100 binden fazla insanın ölümüne, milyonlarcasının yerinden yurdundan olmasına yol açtıktan sonra ağır bir yenilgiyle sonuçlanan süreç ise etnik milliyetçi uluslaşma projelerininiflas etmeye mahkûm olduğunu Sri Lanka’da ikinci kezkanıtlamaktadır.

Bu iflasın arkasında öncelikle etnik milliyetçilikten kaynaklanan bir körlük yatıyor. LTTE liderliği, Tamil halkıyla Sri Lanka halkının birçok siyasi, ekonomik sorunu paylaştığını, bu zeminde, farklılıklarını barış içinde birlikte yaşamalarını engelleyen koşullara karşı bir ortak mücadele inşa edebileceklerini göremedi.Çünkü, LTTE ne Sinhal halkında, ne de Tamil halkında etniğinötesinde hiçbir dinamik göremiyordu. Bu körlük LTTE’yi, Tamil halkını, yalnızca kendi mücadelesinde temsil edilebilecek tek bir etnik kimliğe indirgemesine yol açtı. Halbuki, seçimlere katılan, mecliste temsilcileri olan Tamil Ulusal Kongresi’nin gösterdiği gibi,sınıfsal farklılıklar bir yana, etnik ve dini (Müslüman Tamiller de var) açılardan bile tek bir Tamil kimliğinden söz etmek olanaklı değildi.

Etnik milliyetçiliğin getirdiği bu körlük, zaman içinde giderek sivil halkı da hedef alarak“teröristleşmeye” başlayan silahlı eylemler, LTTE’yi hem Sri Lanka emekçilerinden, entelijansiyasından tecrit etti, hem de LTTE eylemlerinin, Sri Lanka devletinde, Sinhal halkında yarattığı tepkilere katlanmak zorunda olan kentli Tamil halkı içindeki diğer siyasi akımlarla, dini/etnik gruplarla, emekçi ve burjuva katmanlarla istikrarlı, kalıcı ilişkiler kurmasını engelledi. Dahası LTTE’nin hâkimiyet kurduğu ve yönetimini fiilen üstlendiği bölgelerde, siyasi muhalefeti şiddetle susturması, etnik, dini farklılıkları bastırması, askeri otoriter yönetim modellerine başvurması, bu körlüğü, körlükten kaynaklanan tecrit edilmişliği aşmaya olanak vermedi.

Bu tecrit edilmişlik içinde, Sri Lanka devletine karşı askeri ya da siyasi bir zafer kazanamayacağının ayırdına varan LTTE’nin, vahim bir hataya daha düştüğünü, bu kez bölgedeki büyük güçlerden, emperyalist devletlerden, onlara açık ve kullanılabilir kapitalist bir ekonomi, siyasi rejim vaat ederek medet ummaya başladığını görüyoruz.

Bu bağlamda, LTTE ilk kazığı, adanın savaş bölgesine barış gücü olarak gelen Hindistan güçleri, LTTE’yi silahsızlandırmaya kalkınca, on binlerce Tamil’in iki ateş arasında yaşamlarını yitirdiğinde yediğini görüyoruz. Sözde “terorizme karşı savaş” gündeme geldiğinde de, Sri Lanka yönetimi, LTTE’ye saldırılarını bu bağlamda meşrulaştırdı, “uluslararası topluluğun” onayını, Pakistan’dan, İsrail’den son model silahlar aldığını, son askeri zaferini de bu ortamda, bu olanaklarla, bölgeyi hiçbir yaptırıma uğramadan uluslararası basına kapatarak, katliam boyutlarında bir operasyon gerçekleştirdiğini görüyoruz.

Sri Lanka deneyimi, etnik milliyetçilik üzerine inşa edilen uluslaşma projelerinin, eninde sonunda iflas etmenin ötesinde, hem kendi halklarının hem de dünya halklarının başına büyük belalar açtığını bir kez daha gösteriyor.

30 comments:

kaan said...

sayın yazar devlet teorilerinden bahsediyor; ama en büyük teröristlerin devletler olduğunun farkında bile değil.hangi devlet teorisi değil mi?etnik milliyetçilik nedir ya?benim bildiğim iki milliyetçilik vardır:ezen ulusun milliyetçiliği ve ezilen ulusun milliyetçiliği.tabi burada yine hangi devlet teorisi, sorusu çıkacak karşımıza.

yeşimyeliz said...

cehalete karşı kısa öneriler: akademik yayınlar elsevier, ncbi vb. bilimsel makale bulmaya yarayan internet sitelerinden bazılarıdır.
buralara girip:
"Minority Nationalism"
"Peripheral Nationalism" ve daha derinine inmek istersen bunların ardına + ekleyerek,
"State Response" gibi terimleri eklersen,
"etnik milliyetçilik" nedir ve bunun "ezilen ulus milliyetçiliği" adı altındaki kavramdan farkını öğrenebilirsin arkadaşım.
sloganların iyi, takip ettiğim kadarıyla, fakat biraz okur araştırırsan, "çok ses çıkaran boş teneke" muamelesi yerine sözü, dünya görüşü ne olursa olsun, önemsenen bir "aydın" olma yönünde ilerleyebilirsin.

kaan said...

tabi canım zaten akademi ne derse doğrudur.batılı adam ne derse kuraldır.tam bir avrupa-merkezci yabancılaşma içindeyiz.batılı adam dünyanın sonunu kapitalizm ilan etti.buna da sorgusuz sualsiz inanıyorsundur umarım.

bir kere milliyeçilik içinde zaten etnisiteyi barındırır.bence etnik olmayan milliyetçilikten kastedilen şey, asimile olmuş halkların statükoya boyun eğmesidir.işte batılının, güçlünün, resmi ideolojinin vb. tarafında olursan ezilen ulus milliyetçiliğine etnik milliyetçilik dersin.zaten sanırım bu yazının da mesajı bu coğrafyaya da gönderilmiş!

Ergin Yildizoglu said...

Sevgili Kaan
Notlarını biraz daha sakin kafayla yazmaya çalışsan iyi olacak. Korkarım, kızgınlığının içinden, giderek hırçın bir milliyetçilik artık başını çıkarmaya başladı.

kaan said...

ben gayet sakinim

çetin said...

Acaba Sri Lanka Cumhurbaşkanı , bu operasyon ayrılıkçıların yenilgisi ile sonuçlanınca neden Abdullah Gül'ü aradı?Hindistan-ABD-İsrail neden bu operasyon için gerekli lojistik destekleri verdiler?Acaba PKK nın bu ayrılıkçı harekete silah yardımı yaptığını bildiklerini düşünürsek , Tamiller üzerinden ayrılıkçı ve 1900 ların başında kalmış(yani bir tür gerici faaliyet olan)etnik kökenli politik düşüncenin temsilcisi PKK - DTP gibi oluşumlara gereken mesaj mı iletildi?Bizler bu yaşanan olgudan , etnik milliyetçilikten çok ideolojik-sınıf temelli mücadelenin vaz geçilmezliğini ve çağdaşlığını anımsayarak ders çıkarabilir miyiz?Hint Okyanusunda ve Çin'e-Japonya'ya yönelik petrol yolunda karşıt güçlerin ön alma bir adımı olarak görebilirmiyiz ,bu sonuçtan

kaan said...

bence ders çıkarılması gereken şu; resmi ideoloji beyinleri öylesine yıkamış ki özgür düşünceden zerre eser yok şu topraklarda.evet devam edin siz.modernizm, laiklik, cart curt....

Engin Kurtay said...

Ben de bu yazıyı büyük ilgiyle okudum. Etnisiteye dayanan ulusal kimliklerin nasıl sorunlu olduklarını, bu kimlikler üzerinden emperyalizmin (İngiltere'nin) nasıl çalışma olanağı bulduğunu anlatan dört dörtlük bir belgesel yazdı Sayın Yıldızoğlu. Ve tabii yazıda değinilen ekonomik kalkınma ile etnik ayrışma/dışlama ilişkisi de çok önemli.

Kaan, etnisiteye dayanmayan bir milliyetçilik türü olabileceğini kabul etmiyor.

Ben buna katılmıyorum tabii ki:

Milliyetçiliğin 5 (beş) bileşeni vardır:

1. Din
2. Etnisite
3. Dil
4. Tarih
5. Coğrafya

Bunlardan en az biri, ya da birkaçı üzerine bir milli aidiyet bilinci kurulabilir. Benim ve sanırım Sayın Yıldızoğlu'nun da tercihi, 1 ve 2'yi dışarıda bırakıp, 3; 4; ve 5 üzerinden bir milli kimlik kurulmasıdır.

Öyleyse Kaan ile burada anlaşamadığımız tek nokta, aslında sadece bir tanımlama konusudur ve bu anlaşmazlık çok da önemli değil.

Kaan, "her milliyetçilikte etnisite vardır" diyor. Peki, öyle olsun... Çünkü o bir Sultan Galiev'ci, O bir Doktorrr'cu... Etnisitenin de direnişi örgütlemek için bir kaldıraç noktası olduğunu düşünüyor.

Sultan Galiev de Kaan gibi ateist bir sosyalistti ama Tatar etnik kimliği ve islam dini üzerinden direnişi örgütlüyordu. Drrr da sosyalist ve ateistti, ama direniş için umutlarını ilkel-barbar-komünal geleneklere bağlamıştı. Kaan bu noktada çok isabetli bir strateji izliyor olabilir ve ben bile belki bu reçeteye ikna olabilirim.

kaan said...

milliyetçiliğin 5 bileşeni filan yoktur.türklerde müslümanlık var mıydı?ee şimdi peki bu türk-islam sentezini hangi bileşene, nasıl monte edeceksin?kaldı ki bu coğrafyada türklük geninin varlığı da tartışmalı bir konu.milliyetçiliğin tek bileşeni ait olduğun ulustur.din, dil, tarih olsa olsa bunun kamçılayıcısı yani tetikleyicisi olabilir.dinsel milliyetçilik diye bir şey olsaydı eğer filistin o coğrafyada tek başına kalır mıydı?ürdün tarafından şamar oğlanına döner miydi?

onurengin said...

"ulus, tarihsel olarak oluşmuş, kararlı bir dil, toprak, iktisadî yaşam, ve kendini kültür ortaklığında dile getiren ruhsal biçimlenme birliğidir."*

"ait olduğun ulus" zaten "o" bileşenlerden yoğurulur; din, dil, tarih vb.lerini çeker alırsan elinde sanayi devrimi öncesi ve hatta bin yıl öncesinin göçebe halkları kalır!

"türklük geni" nedir, onu da merak ettim açıkcası; sanırım/umarım metafor olarak kullanıldı burada?!

*marksizm ve ulusal sorun, stalin-lenin.

kaan said...

metafor filan değil.açıkça söylemişim işte; türkçülük gerçekçi bir milliyetçi akım değil.o dönemde gerçekleşen tehcirlere, katliamlara bakarsan bunu rahatlıkla anlarsın.bir dersim katliamı vardır ki çoluk çocuk kurşuna dizilmiştir.bu nasıl bir milliyetçilik anlayışıdır ki 90 yıldır travma içindeyiz?

Ergin Yildizoglu said...

Etnik milliyetçilik böyle bir şeydir işte: “Bu gerçek milliyetçilik. Onların ki değil! Irkçılığa bir adım kala…

kaan said...

evet milliyetçilik zaten özü itibariyle ırkçılığa meyletmiştir ve meyledebilir.bunu yadsımıyorum zaten.ben orda gerçek milliyetçilik değil derken şunu demek istedim.türkçülük akımı, avrupada olduğu gibi halkların veya burjuvanın dayatması değildi.devleti kurtarmaya niyetli olanların(ittihatçılar) yani devletlilerin uydurduğu bir akımdı.elbette nihayetinde o da bir milliyetçilikti(milliyetçilik lafı masum bile kalır).umarım anlaşılmışımdır.

onurengin said...

1) "milliyetçilik zaten özü itibariyle ırkçılığa meyletmiştir ve meyledebilir.bunu yadsımıyorum zaten."

2) "etnik milliyetçilik nedir ya?benim bildiğim iki milliyetçilik vardır:ezen ulusun milliyetçiliği ve ezilen ulusun milliyetçiliği."

kaan, bu iki düşünce sana mı ait?

sayın yıldızoğlu'nun dediği "öfke" ile yorum yapmak derken kastettiği bu olsa gerek.

yoksa bu kadar uçurumu ben hayata bakışta kullanılması gereken felsefi bir "method" eksikliği ile açıklayamam! çünkü "method"suzluk bile bu kadar ayrık bir uçurumun iki yanında insanın salınımına sebep olmaz...

kaan said...

ben o iki lafım arasında bir tutarsızlık göremiyorum.etnik milliyetçilik saçma demiştim.zaten etnisite milliyteçiliğin içinde vardır demiştim.burada tutarsız olan ne?

Engin Kurtay said...

Onurengin Bey,

"Kültür ortaklığı" ögesini de etnisite (2. bileşen) içine yerleştirebiliriz, zira ethnos tanımının içinde bu var:

Ethnos: kültürel, linguistic, dini, davranışsal, biyolojik özelliklerin ortak kalıtsal olarak paylaşıldığı, ya da paylaşıldığının varsayıldığı topluluk.

Yalnız dikkat edersek "linguistic" demiş, language yani dil değil. Lingusitic, dilin değişime, yeniden yapılandırmaya direnen, kültürel (ethnic) ögeleridir.

(1) ve (2)'yi reddetmeliyiz. Ulusu, (3); (4) ve (5) üzerinden kurmalıyız. O zaman "ulus" baştan aşağı yeniden yapılabilen bir şey olur. Sadece 25 yıl yeter. Ve bu haliyle, siyasi bir proje geliştirmek için çok işe yarayabilir bir ideolojidir.

İdeolojisiz bir toplum olamayacağı gibi, ideoloji olmadan siyasal bir proje de geliştirilemez.

İçinde (1) ve (2)'nin bulunduğu ulusal kimliklere "ethnic nationalism" diyorlar. Eğer bunlar yoksa, sadece (3), (4) ve (5) varsa, o zaman buna "civic nationalism" diyorlar. "civic nationalism", dışlayıcı olmayan, faşizme, ırkçılığa mehil etmeyen bir ulus kimlik biçimidir.

Dil konusu (3) örneğin, çok basittir. 25 yılda yeni bir dil yaratılabilir. Tek bir neslin ilkokulu bitirmesi, genç yaşa gelmesi yeterlidir. Türkçe örneğin, çok yeni ve çok başarılı formüle edilmiş bir dildir.

Tarih konusu (4), coğrafya konusuyla (5) birlikte düşünülürse yine (1) ve (2)'yi dışarıda bırakabiliriz. Yani sizin "toprak ortaklığı" dediğiniz konu... Ekonomik etkinlik alanı, Prof Şener Üşümezsoy'un ekümenik alan dediği alan, ticari etkinliklerin çıkar ortaklığını zorladığı çoğrafi bölgedir. Tarih ortaklığı da bu alandaki halkların ortak paydayı koruma ve kollama yolunda verdikleri savaşımlardan gelen bir tarih bilincidir.

Bolivarcılık, Latin Amerika milliyetçilikleri, bu formüle sanırım uyuyordur. Araştırmak lazım. Kaan Chavez'ci olduğu için bilir.

Genetik falan tabii ki konumuz değil, bununla şimdilik Monsanto, Cargill, İngiltere'deki, Danimarka'daki sperm bankaları falan ilgileniyor. Ama Kaan ileri görüşlülüğüyle bu alandaki gelişmelerin zamanla ulus kimlik formasyonlarında önemli rol oynamaya başlayacağını düşünüyorsa, bence çok haklı.

kaan said...

evet engin beyin dediği gibi buna çeşitli örnekler verilebilir.mesela türk tarih kurumu, dil kurumu kurulması.eski alfabenin ve dolayısıyla kültürel birikimin bir gecede çöpe atılıp yeni alfabe getirilmesi.kafatası araştırmaları yapılması(bkz:afet inan) vb. şeklinde bunları uzatabiliriz.o halde ataürk milliyetçiğinin yegane farkı nedir?bir de böyle soralım.

onurengin said...

bir gelenek olarak kültürün tanımı üzerine uzun uzadıya konuşulabilinir, tartışılınabilinir...

diğer yandan, (1) ve (2)'yi reddedip, diğer bileşenleri alarak devam edecek bir birliktelik, üstüne de ortak ekonomik, sosyal hedeflerle (ideoloji ile) bezenirse, benim için de kabul edilebilir ve üzerinde uğraşılabilinir bir model olur, içtenlikle katılıyorum!

diğer yandan bu ülke topraklarındaki halk ve bu beş öğe düşünülürse, nasıl bir "yöntem" ile ilk ikisini arındırıp sadece diğer üçünün kaldığı bir toplum yapısına ulaşabileceğimizin formülasyonunu verir misiniz?

genetiğe gelince "türklük geni" benim gözümde "tanrı geni" vb. saçmalıklarla aynı konumdadır, ne de olsa burada tartışıp, düşünüp az sonra laboratuvarda tez konum olan genlerle uğraşmaya geri döneceğim:) o nedenle bu konuda ki cahilliklere, ben o konu ile uğraştığım için ciddi anlamda sinirleniyorum...

Ergin Yildizoglu said...

Kaan hakikaten Chavez’ci mi?

kaan said...

ben kendimi şucu, bucu olarak tanımlamıyorum.en basitinden anarşistim diyebilirim.ben cumhuriyeti de okurum, tarafı da, zamanı da, sözcüyü de okurum.bazıları gibi hiçbir şey okumadan fişleme de yapmam.kim gerçeği söylüyorsa, kim ezilenin yanındaysa onun yanındayım.onun şeriatçı veya liberal olması da farketmez.

yeşimyeliz said...

o zaman haydi bakalım,

ırak ta, emperyalizm 700 bin insanı öldürüp, kaynaklarını tüketirken, türkmenler ezilen konumunda, sen onların da yanında mısın?

ya da bu paylaşımda abd'nin, emperyalizm'in yanında pay kapmaya çalışan barzani, talabani vb. liderlerin karşısında mısın?

yani yine ezilenlerin yanında mısın?

chavez diyerek, ileri görüşlülük diyerek, sanırım engin kurtay kaan'ı ortak bir paydaya çekmek istiyor. yoksa "ne"ci olduğu, DAHA DOĞRUSU ASIL NEYE KARŞI OLDUĞUNU (!) kendisi sloganları ile belli ediyor!

kaan said...

kendi kabahatlerinizi, neden başkalarıyla kıyaslayarak aklamaya çalışıyorsunuz?sen önce 80 yıllık kürt sorununu çözdün de, barzani ve talabani mi kaldı?türkiye'nin kürt sorununu çözmeye asla niyeti olmadı ve olmayacak.daha kaç kişi ölecek bunun için?evet eğer orada türkmenler baskı altındaysa ona da karşıyım.fakat "biz yaptık ama onlarda şöyle şöyle yaptı" tavırlarından vazgeçmeliyiz.herkes çuvaldızı kendine batırsın.

Engin Kurtay said...

Zizek, "bilinmeyen bilinenler" olduğunu söyler. Zaten bir önceki raundda Kaan'la Chavez, Drrr ve Sultan Galiev konusunda anlaşmıştık. Kaan, etnisite içermeyen bir ulusçuluk biçimi olamayacağını ve kendisinin "ezilen ulusların" yanında olduğunu söylüyor. Böyle söylerken asıl amacı, tıpkı Sultan Galiev gibi, etnik bir momenti seferber ederek ezilenlerin direnişini örgütlemek olabilir, yani Kaan gerçek bir eylem adamı olabilir. Chavez de ara sıra Hıristiyanlığın erdemlerinden söz etmiyor mu? Bu onların sosyalist ve ateist olmalarını değiştirmez. Ben böyle bir reçetenin başarısına inanmasam da yine de heyecan verici: Sultan Galiev'in sarıklı ve elinde kılıçla resimleri vardır, Kaan'ı kafamda öyle canlandırıyorum. O da beni kalpaklı hayal ediyordur herhalde...

Onurengin Bey'e fikrimi söyleyeceğim (ama Kaan duymasın, duysa da kızmasın):

Ulus kimliği etnisite ve din olmadan inşa etmenin/sürdürmenin koşulları, bence din dışı ve parasız eğitimden, sosyal güvencelerin ve asgari bir refahın devlet tarafından herkes için ve ayrım gözetmeden güvence altına alınmasından geçiyor.

70'lerde biz böyle bir eğitim aldık: sadece çok çeşitli etnik kökenlerden değil, ayrıca çok farklı gelir düzeylerinden ailelerin çocuklarıyla birlikte okuduk. Okullar parasız olduğu için ve gösteriş tüketimi o yıllarda henüz bu kadar gelişmediği için aradaki farkları görmezdik. Eğitimde başarı, sınıf atlamak için en geçerli yoldu. Bulunmuş yenilikleri kullanmak ya da tüketmek yerine yenilik üretmek bizim için daha heyecan vericiydi. Çünkü böyle yetiştik. Yenilik üretmenin zihinsel ve fiziksel koşulları evrenseldir. Dünyayı böyle algılayınca insanlar arasındaki farklar da önemsiz gözüküyordu.

80'lerden sonra bu durum değişti: ekonomik farklar aşılamaz boyutlara çıktıkça (social mobility azaldıkça) ve tüketim kültürü geliştikçe, bunun ideolojik izdüşümü her zaman etnik ve dinsel kimliklerin keskinleşmesi olmuştur. Türkiye'de de böyle oldu ve ben kendi hayatımda bunu net olarak gözledim. Çünkü çocukluğumu 70'lerde, gençliğimi 80'lerde yaşadım. Ve 80'lerde, 90'larda çocuk olanları da gördüm.

kaan said...

nasıl yani 70lerde ayrımcılık yok muydu?peki 60larda, 50lerde, 40larda?ayrıca ben kimseyi zihnimde canlandırmıyorum.

onurengin said...

engin bey,

sosyal devletin, asgari bir refah düzeyinin tüm kesimlere ayrım gözetmeden yayılması, belli oranda kabul edilebilir bir çözüm gibi görünüyor. fakat bildiğiniz gibi bu anlamda ülke içi ve ülke dışı yığınla sorun var...

sizi, bir taraftan (kimliklerin kayganlığı üzerinden) destekleyen, diğer yandan önermenize sorun teşkil eden bir örnek vereyim - maalouf'un "ölümcül kimlikler"inde okumuştum, kimliklerin bu saydığınız öğelerinin nasıl bir süre sonra bir diğerinin önüne geçtiğini anlatıyordu.

"sokakta (saraybosna'da) 50'li yaşlarda bir adamı inceleyelim":

"1980'e gelirken, bu adam şöyle derdi: 'Ben Yugoslavım!', gururla ve gönül koymadan...

"On iki yıl sonra, savaşın en şiddetli günlerinde, aynı adam hiç duraksamadan ve bastırarak şöyle cevap verirdi: 'Ben Müslümanım!'

"Bugünse adamımızı sokakta çevirsek önce Boşnak, sonra Müslüman olduğunu söyleyecektir, düzenli olarak da camiye gittiğini belirtecektir."

yani kimlik olgusunu sadece ülke içi yapı ile ele alamayız diye düşünüyorum. tehdit algısı kimliklerin öne çıkmasında önemli bir faktör! dünya konjonktürü yine çok önemli bir faktör. ki zaten sovyet sisteminin çöküşü, ideolojilerin gerilemesi, onların yerine 11 eylül, "uygarlıklar çatışması", "haçlı seferleri" vb. söylemler ve eylemlerle din(!) öğesi adı altında talanın tekrar güçlenmesi. yani tüm bunlar bizim tamamen dışlayabileceğimiz olaylar değil, aksine bize doğrudan etkisi olan olaylar.

yani sosyal olarak, asgari refah olarak, ayrıcalıksız bunların paylaşımı olarak ne kadar aşama katetsek de (bunların zorluğu ayrı bir tartışma konusu), ülke içi yapı, hele bizim coğrafi, tarihi konumumuz düşünülürse cidden zor olacak, sanıyorum.

Engin Kurtay said...

Kesinlikle katılıyorum. Benim vurguladığım nokta, sadece yurtiçi cephede sahip çıkılması gereken hedeflerden birisidir. Dediğiniz gibi dünya konjonktürüyle, jeopolitikle ilgili koşulları zorlayan bir sürü moment ve aşılmaz talihsizlikler de var.

Kimlik kayganlığı konusunda verdiğiniz örnekle ilgili olarak, konferansta Zizek'e sorduğum soruyu anımsadım:

- "Yugoslavya, Tito tarafından federatif ve çok uluslu, çok dilli bir devlet olarak değil de, yurttaşlık temelli bir ulus-devlet olarak kurulsaydı, örneğin "Kuzey Adriyatik Cumhuriyeti" gibi, ve bu Devlet, orada zaten birbirine benzeyen tüm slavic dillerden hareketle yeni ve ortak bir resmi dil yaratsaydı, böyle bir resmi ideoloji ile dagılma süreci ve iç savaşlar engellenebilir miydi?"

Tabii çok fiktif bir soru, anamın bıyığı olsa babam olur mu gibi. Ama biraz zorlayınca Zizek de soruyu ciddiye aldı ve yanıtı ilginçti:

"Sırplar buna izin vermezdi. Tek resmi dil hedeflenseydi, Sırplar kendi dillerini resmi dil yaparlardı ve dengeyi kendi leyhlerine bozarlardı" dedi.

Dikkat ederseniz, benim sorum kadar Zizek'in yanıtı da fiktif ve temelsiz: peki ya Sırplar dengeyi bozmasalar, öbürleri (mesela sizin gibi Slovenler, ya da Hırvatlar) bozar mıydı? İlla biri dengeyi bozar mı? Sırplar da sonuçta bir etnik grup. Ya onların karşısında etnik kimlikleri silen ve bastıran bir etni-üstü siyasal irade bulunsaydı? Böyle bir siyasal irade olamaz mı? Neden olamaz? Madem ki etni doğal ve kendiliğinden bir aidiyet biçimi değildir, madem ki bir "social construction", öyleyse isabetli bir siyasal proje Sırplığı bile silerek etni-üstü bir formatta (TC Yurttaşı Türk kimliği formatı gibi) yeniden kuramaz mı? Böyle bir diktayı ben ahlaki bulurum ve bu noktada demokrat falan değilim.

Böyle bir ulusal kimlik kurgusu, sosyalist ekonomi politikaların da buna eşlik etmesi durumunda, etnik ve dinsel kimlik kurgularından daha mantıklı ve daha ahlaki değil mi?

Zizek'le tartışmamız bu sonuca varacak kadar uzamadı tabii. Ama bence onun çalışmasının mantıksal uzantısı buraya varıyor.

Bu mantığa aklıselim Sırplar da sahip çıkıyorlardı. Baştan beri Batı dünyasının ve öbür etnik grupların "Sırbistan" dediği yere, Sırpların kendi küçülen ülkelerine hala "Yugoslavya" demekte direndiklerini anımsayalım. "Biz aslında slav birliğini kurtarmaya çalışıyorduk" diye kendilerini temize çıkarmaya çalışıyorlardı. Pratikte ne olduğu ayrı bir konu. Ancak söylem düzeyinde bakarsak bu çok ahlaki ve mantıklı bir savunma değil mi?

Tehdit algısı ve uluslararası konjonktürle ilgili vurgunuz bana en başta İsmet Paşa'nın trajedisini anımsattı:

II. Dünya Savaşı ve Stalin TC için de büyük talihsizlikti: Savaş sonrası Türkiye'den toprak talebinde bulunmasaydı Türkiye NATO'ya belki de girmeyecekti. Stalin nasıl da bu kadar odun kafalı olabilirdi?

Naziler Trakya sınırına dayandılarında savaşı savuşturmak için Türkiye'nin izlediği Alman yanlısı tutum belki de Hitler'i SSCB'ye yönlendirdi. Almanya'nın amacı petrole ulaşmaktı çünkü. Sovyetler ve Türkiye arasındaki tarihsel dostluğu da bu talihsiz ve çaresiz süreç bozdu ve savaş sonrasında Türkiye NATO'nun kucağına oturmak zorunda kaldı.

Evet, reçete çok basit, ama dediğiniz gibi, uygulaması çok zor. Ama beni asıl illet eden, bu çok basit reçete üzerinde bile aydınlarımız anlaşamıyor. Böyle olunca hiçbir siyasal proje üretilemiyor ve uygulamada ortaya çıkacak zorlukları düşünmeye bile başlayamıyorsunuz.

çetin said...

Türk adı Göktürkler dede ,Cumhuriyet döneminde de birbirleri ile kanbağıyla bağlı insanları değil,belli bir devlete bağlı insanları ifade eder.Türk,Göktürklerde Bilge Kağan'ın bağımlılarıydı;Cumhuriyet döneminde ,devlete yurttaşlıkla bağlı olan ve birlikte yaşama iradesini bir kurtuluş savaşıyla eyleme geçirmiş olan Türkiye halkıdır.Her ikisinde de Türk'ü oluşturan bağ siyasaldır.Türk kavramı ,tarihsel olarak bir ırkı değil ,siyasal bağa sahip olan bir tebaayı(Göktürklerde) veya milleti(Cmhuriyette)ifade eder.
Türk adı verilen insanlar ırksal bir harman oluşturmaktadır.Saf bir Türk ırkı Orta Asya ne geçmişte ne de günümüzde yoktur.Orta Asya ırksal karışımın yaşandığı en yüksek coğrafyadır.Türkçe konuşan kavimler(Kırgızlar,Uygurlar,Özbekler,Bulgarlar,Sakalar vs. ,Moğallarla İranlılarla Slavlarla Samoyedlerle ,Tunguzlarla vb.karışmış -kültür alışverişinde bulunmuşlar.Devlet kuruculuğu yeteneği nedeniyle Türk kavimlerinin içinde eriyerek veya yöneticiliğini kabul ederek imparatorluklar kurmuşlardır.Okuduğum Sovyet tarihçisi Gumiliev kitapları , bana bunları öğretti.
NATO-Stalin'i toprak isteme konusu ise:Bu güne dek SSCB dışişleri bakanı V.Molotov'un Türkiye'ye verdiği 30 mayıs 1953 tarihli nota dışında hiçbir resmi belge ve yazışmanın olmadığıdır.Bu konuyu anlamak için zamanın Türk Dış işleri bakanı Selim Sarper'in ABD ilişkilerini iyi incelemek gerekir.7 Haz. 1945 tarihinde S.Sarper ,moskovadan çektiği telgrafta 16 mart 1921 moskova anlaşmasının SSCB tarafından kendilehlerine değiştirilmek istendiği yazar ama bu güne dek bu iddia ne bir nota'ya ne bir resmi belgeye ilişkilendirilememiştir.30 Mayıs 1953 tarihinde moskova da Molotov , Türk büyükelçiliğine okuduğu notada SSCB nin toprak konusunda hiçbir iddiasının olmadığını ,buna karşın Gürcistan ve Ermenistan ın toprak konusundaki iddialarından vazgeçtiklerini bildirmiş.Aynı nota'da boğazlar kousunda da Türkiyenin çıkarları ile SSCB nin çıkarları örtüştüğünü ve heriki devletin çıkarlarında anlaşabileceklerini kabul ettiklerini bildirmiş.Bu güne dek elde edilen tek resmi belge de bu okunan notadır ve SSCB , toprak istemediğini T.C ne resmen ilan etmiştir.Türk dışişleri bakanı T.R.Aras ,yazdığı kitapta "Stalin ile sonuna dek dost kaldık.Bu gürcü çocuğu Türk dostluğuna önem verirdi."demiştir.Ermeniler Stalin'in Türk dostu-anti-ermeni ruhla hareket ettiğini söylemişlerdir.Böyle bir kişi ,nasıl yanlış harekette bulunur?Toprak talebi olduğu iddialarının amacı :TÜRKİYE'Yİ ATLANTİĞE BAĞLAMAKTIR ve bu TARİHSEL YALAN günümüzde de kullanılmaktadır.
Bu değişiklik boğazlar konusudur buna karşın Moskova'nın toprak isteme konusu ise,iki Gürcü prof.21 aralık 1945 tarihli bir makalede dile getirilmiş.
Daha geniş bilgi için:TEORİ dergisi 2005 Şubat -Cüneyt Açıkalın ve M.Perinçek'in yazılarını salık verrim.

Engin Kurtay said...

Çetin Bey

Arşivlerle, belgelerle, arkeolojiyle ne kadar desteklenebilir, bilemem. Bu tarihçinin işi. Ve işin o tarafı benim için önemli de değil. Ama anlattığınız gibi bir tarih okumasını, tarih tezini, kesinlikle destekliyorum. Zaten TTK'nın Belleten dergilerinde de savunulan tez bu yöndeydi: Türkler özel bir ırk olmaktan çok, neredeyse bütün dünyaya yayılmış evrensel bir kültürün ve insan tipinin taşıyıcıları olarak tanımlanıyordu.

Tarihçi, daha yapacağı araştırmanın sorusunu belirlediği anda bile, belli bir ideolojiye tabi olmuş demektir. Resmi Tarih'miş, tarafsız Tarih'miş, bunlar palavra... Çoğu kez ispatlanmak istenen ne ise, onu destekleyen deliler bir şekilde bulunur. Ben felsefe ve sosyoloji okuduğum için daha çok ideolojik kurguya ve söyleme odaklanıyorum. Anlattığınız okuma, en azından ahlaki bir söylemdir ve TC'nin kuruluş felsefesinde de bu var. Tarihçi olsaydım da araştırma sorularımı bu yönde sorardım.

onurengin said...

Son bir ekleme:

"Ya onların karşısında etnik kimlikleri silen ve bastıran bir etni-üstü siyasal irade bulunsaydı? Böyle bir siyasal irade olamaz mı?"

İşte burası çok önemli! Silen ve bastıran bir siyasi irade bulunabilir mi, böyle bir irade nasıl gerçekleştirilebilir, örnekleri var mıdır, ya da bu durumdaki bir toplum yapısının itici "fantazi" si (sosyal, ekonomik) ne olabilir?!

Dediğiniz gibi "aydın"ın konumu içler acısı olduğundan, üstüne bir de '90 sonrası ortaya çıkan genel felsefesizlik krizi ile daha da acı verici olacağını düşündüğümden, bu ilgi çekici önerileri kabul etmek, reddetmek ve eleştirmek üzerinden gidecek ufuk açıcı tartışmalara nasıl başlanacağını, merak etmekteyim.

Tartışma ile ilgili son olarak, iki alıntı daha yapayım -Zizek’in tarafımdan yanlış anlaşılma olasılığını elden bırakmadan-:

1)"Otoriter milliyetçilik niye demokratik çoğulculuğu gölgede bırakıyor? Etnik çeşitlilik karşısında bir açıklık tavrı yerine, niye "keyif hırsızlığı"na yönelik bir şovenist takıntıyla karşılaşıyoruz? Çünkü, bu noktada, "reel sosyalist" ülkelerdeki etnik gerilimlerin nedenleri konusunda Sol'un sunduğu standart analizin yanlış olduğu ortaya çıktı. Solcu tez, etnik gerilimlerin, egemen parti bürokrasisi tarafından, parti'nin iktidar tekelini meşrulaştırmanın bir yolu olarak başlatıldığı ve manipüle edildiği şeklindeydi. Örneğin Romanya'da milliyetçi takıntı, büyük Romanya hülyası, Macar ve diğer azınlıkların zorla asimile edilmesi, Çavuşesku'nun iktidar tekelini meşrulaştıran sürekli bir gerilim yaratıyordu; Yugoslavya'da, Sırplarla Arnavutlar, Hırvatlarla Sırplar, Slovenlerle Sırplar, vs. arasındaki gerilimler, yozlaşmış yerel bürokrasilerin kendilerini milli çıkarların tek savunucuları olarak sunarak iktidarlarını nasıl uzatabildiklerinin mükemmel bir örneğiydi. Gelgelelim, son olaylar bu hipotezi gayet tantanalı bir biçimde çürüttü: komünist bürokrasilerin hakimiyeti kırıldıktan sonra, etnik gerilimler daha güçlü bir biçimde ortaya çıktı. o zaman, etnik dava'ya yönelik bu bağlılık, onu üreten iktidar yapısı çöktükten sonra bile neden sürüyor?” (Zizek, Kırılgan Temas, syf:222, 223, Metis)

Etnik gerilimi sadece adı geçen iktidar yapısı mı üretiyor? (Tartıştık: dış-iç konjonktür, tarihi, coğrafi yapı vb. etkiler) Ya da etnik gerilim bu iktidar yapısının ideolojisine ne oranda bağımlı? Bunun dışında, etnik gerilimin artışına Zizek’in (Marx ve Lacan’a dayanarak) verdiği yanıt, bence yetersiz; çünkü, iktidar yapısının yıkılmasının ardından gelen iktidar boşluğu ve bu boşluğu doldurmak için etnikçiliğin daha da öne çıkması tarihsel olarak gayet olağan görünüyor bana. Sağlam bir iktidar yapısı olmadığında, farklı bir etnikçi yapının öne çıkma çabasının doğallığını, Zizek, kendi entelektüel birikiminin ağırlık noktalarından dolayı, gözden kaçırmış diye düşünüyorum.

2)”Paradoksal olarak şu söylenebilir ki şu anda Doğu Avrupa’nın en çok ihtiyaç duyduğu şey daha fazla yabancılaşmadır: sivil toplumla arasındaki mesafeyi koruyacak, “içi boş” olacak, yani herhangi bir tikel cemaatin rüyasını cisimleştirmeyecek (ve böylece bütün rüyalar için meydan bırakacak) “yabancılaşmış” bir Devlet’in kurulmasıdır. O halde, Doğu Avrupa’nın şu an çektiklerinin çözümü, sadece daha büyük bir liberal demokrasi dozu mudur? Sunduğumuz resim bu yönü işaret ediyor gibi görünüyor…” (Zizek, Kırılgan Temas, syf:226, Metis)

Zizek’in burada aldığı ve sonra da “liberalizm’in kör noktası” diyerek ABD modeli dahilinde, bu önerinin “samimiyetsizliğini” eleştirdiği yazı da bana, sizin, silen ve bastıran bir siyasi irade önerinize “zıt” konumda görünüyor. “Bütün rüyalar için meydan bırakan”, bu eşit mesafeli model, elbet, kendisinin dediği, bir an gelir, sırplar dengeyi kendi lehine bozar, senaryosunu geçerli kılacaktır. O nedenle üst/baskılayan bir irade, sosyal anlamda, hedef anlamında ortak fantaziyi üretir de, etnik, dini aidiyeti geri plana iterse belki denenebilir bir model ortaya koyabilir. “Ahlak üreten” “demokrasi”lerinin “hal”lerinden biri varsın, olmasın!

kaan said...

"Zaten TTK'nın Belleten dergilerinde de savunulan tez bu yöndeydi: Türkler özel bir ırk olmaktan çok, neredeyse bütün dünyaya yayılmış evrensel bir kültürün ve insan tipinin taşıyıcıları olarak tanımlanıyordu."

iki tez arasında ne fark var ki?birisi "ben sapına kadar ırkçıyım" diyor, diğeri "ben senden daha ırkçıyım" diyor.tabi canım tarafsız tarih palavra!bir afrika atasözü vardır: aslanlar arasından tarihçi çıkmadığı sürece avcılık tarihi herzaman avcıyı yüceltecektir.