Thursday, April 30, 2009

Pakistan Dersleri

ABD Ulusal Savunma Üniversitesi’nde, Yakındoğu, Güney Asya Stratejik Çalışmalar direktörü General David Barno’ya göre “Pakistan çökme yönünde ilerleyen bir devlettir, ABD’nin bu durumun oluşmasını her ne pahasına olursa olsun engellemesi gerekiyor”. New York Times, Washington Post,Christian Science Monitor gibi gazetelerin yorumlarında bir panik havası var. United Press’in editörü,“Pakistan yeni İran mı?” diye soruyor. Besbelli ki, Pakistan halkını, egemen sınıflarını, yönetici seçkinlerini karanlık bir gelecek bekliyor. Bu onlar açısından trajik, ama bizler için paha biçilmez derslerle dolu bir süreç.

‘Din’ ulusal kimlik oluşturmaya yetmedi

Pakistan üç bileşenin üzerinde kurulmuş yapay bir devlet. Birincisi, Pakistan “Müslümanların devleti” olarak kuruldu. İkincisi, İngiliz sömürgeciliğinden seküler eğilimli askeri bürokratik bir yapı devraldı. Ülkeyi kuranlar, demokratik ve modern bir gelecek düşlüyorlardı. Üçüncüsü,“temel düşman Hindistan” ilkesi, tüm güvenlik yapısını, uluslaşma sürecini belirledi.

1980’li yıllarda, ABD’nin SSCB’yi, Taliban’la durdurma projesine katılan Pakistan, ordusunu, gizli servisini, genelde ülkeyi radikal Müslüman cihat kültürüne, esas olarak da Vahabi geleneğine açık hale getirdi. Aynı yıllarda, Pakistan gizli servisinin, Taliban’ı Hindistan’a karşı, stratejik derinlik kazanmak amacıyla kullanma çabaları, bu etkileşimi daha da derinleştirdi. Aynı dönemde Ziya ül Hak, orduda bir Müslümanlaştırma süreci başlatmıştı.

Pakistan yönetimi, ABD Afganistan’ı işgal ederken, Pakistan’a kaçan Taliban güçlerinin Veziristan ve Federal Kuzey eyaletlerine yerleşmesine göz yumduğu için bu eyaletler giderek merkezi devletin denetiminden çıktı, Taliban üslerine dönüştü. Şimdi bunlara Svat vadisi eklendi. Sırada Buner, Lahor ve Pencab eyaleti var. Zamanında, SSCB’ye karşı savaşacak kadroları yetiştirmek için, büyük ölçüde Suudi parasıyla kurulan medreselerin sayısı bugün 18 bini geçmiş durumda. Ordu kadroları artık inançlı Müslümanlardan oluştuğundan subay sınıfı, Taliban’la yaşanan çatışmaları giderek iç savaş bağlamında algılıyor, giderek daha isteksiz davranıyor.

ABD’nin Pakistan topraklarında düzenlediği hava saldırıları, öldürdüğü siviller ülkede ve devlet içinde hem dinci, ulusalcı duyguları güçlendiriyor, hem de Taliban’a çok değerli propaganda olanağı sunuyor.

Egemen sınıflar (kentsoylular ve toprak sahipleri)

Pakistan egemen sınıflarıysa, yakın zamana kadar Müslüman duyarlılıklarına güvenerek, nasıl olsa Taliban’ı da idare ederiz diye düşünürken, şu sıralarda üç şoku birden yaşıyorlar. Birincisi, hem dini duyarlılıklarını korumanın hem de kentsoylu uygarlığın ayrıcalıklı tüketim ve haz kültürünü yaşamanın olanaksızlaşmaya başladığını görüyorlar. En varsıl olanları ülkeyi terk etmeyi planlıyorlar. İkincisi, geçmişin uluslararası anti-komünist ittifakları, Pakistan’ın kentsoylu sınıflarında, abartılı bir güven duygusu yaratmıştı.Şimdi, devletlerinin sandıkları kadar güçlü olmadığının, Taliban karşısında kendilerini koruyamayacağının ayırdına varıyor; geleceklerine ilişkin derin bir düş kırıklığı yaşıyorlar.

Üçüncüsü, en önemlisi, Taliban’ın beklenmedik bir hızla artan etkisinin arkasındaki dinamiği kavradıkça dehşete düşüyor, sözde demokratik reflekslerini bir kenara koyup, kendilerini yeniden ordunun kucağına atmaya hazırlanıyorlar.

Egemen sınıfları dehşete düşüren, yakın zamana kadar görmezden gelmeye çalıştıkları dinamik ise Taliban’ın harekete geçirdiği sınıflarla ilgili. Gittikçe derinleşen ekonomik kriz, beslenme krizi, yoksullaşmanın, işsizliğin genelde genç kuşakları radikalleştirdiğini, radikal akımlara yönelttiğini Pakistan seçkinleri de biliyorlardı. Ama esasen, ekonomik ve kültürel açılardan derin köylü kökleri olan Taliban hareketinin, Pakistan’da yoksul, topraksız köylülerle büyük toprak sahipleri arasındaki çelişkiyi kullanabileceği akıllarına gelmiyordu. Geçen hafta New York Times’ın, pazar ve pazartesi günleri de Daily Times veDawn gibi Pakistan gazetelerinin başlattığı tartışma bağlamında, şimdi kimi yorumcular, Taliban askeri bir güç olarak çok önemli değil, “bu dalga da geçer”... “esas kaygı duymamız gereken Taliban’ın topraksız köylülerin desteğine dayanan, popülist (feodal toprak mülkiyetini hedef alan, giderek kent yoksullarıyla birleşebilecek- E.Y.) bir siyasi harekete dönüşme olasılığıdır”diyorlar.

Sanırım şöyle bağlayabiliriz: Yönetenler (ve uluslararası patronları) eskisi gibi yönetme kapa- sitelerini ve duyarlılıklarını kaybettiklerinde (Pakistan’da gıda krizi yaşanırken tarım arazilerinin Suudilere satılması gibi)... Yönetilenler de eskisi gibi yönetilmekten bıkmışlarsa, oluşacak siyasi boşluğu mutlaka birileri doldurur.

8 comments:

kaan said...

kusura bakmayın, konuyla ilgili değil; ama kürt sorunu hakkında ne düşünüyorsunuz, merak ettim doğrusu.bu yorumu da silebilirsiniz tabi.teşekkürler

kaan said...

"İkincisi, İngiliz sömürgeciliğinden seküler eğilimli askeri bürokratik bir yapı devraldı. Ülkeyi kuranlar, demokratik ve modern bir gelecek düşlüyorlardı."

askeri-bürokratik yapıların gerçekten böyle düşleri var mıdır?çok ilginç!

Ergin Yildizoglu said...

Sevili Kaan, tartışmayı sürdürmeye niyetim yoktu, ama yine de yardımcı olması açısından şu notu düşmek için vakit ayırmaya karar verdim. Kendi tutkun, bir “gerçeği herkese kabul ettirme çaban” (ki gerçekten saygıyla karşılıyorum) başkalarının yazılarını doğru okumanı engelleyecek bir düzeye ulaşmış. Bu ne senin ne da tartıştıkların için yararlı bir durum değil. Bence her şeyi tek bir kitaptan öğrenme kolaycılığından vazgeçip, biraz devlet teorisi, emperyalizm, ulusal sorun, Faşizm, askeri diktatörlük gibi konularda Marksist birikimin temel kitaplarını okumaya çalışsan çok yararlı olacak.
Miras alınan “Askeri bürokratik bir yapı”, Hindistan’dan ayrılmadan sonra kurulan devlet makinesinin özellikleriyle ilgili. Demokratik modern bir gelecek özlemiyse, Pakistan’ı kuran Jinnah ve arkadaşlarının, kurucu seçkinlerin projeleriyle ilgili. Ben askeri bürokratik yapının özleminden değil kurucu seçkinlerin, özleminden söz ettim. Bu anlamda senin yorumunu “kötü niyetli” bir yorum olarak algılama hakkına sahibim. Ama bu notu yazmak için ayırdığım vakte bakarak, bu hakkı kullanmadığımı düşünebilirsin.
Burjuva toplumunda “yukarıdan aşağı devrim” (Prusya tipi devrim) diye bir durum vardır, askeri bürokratik seçkinler çok özel durumlarda, eski rejime göre “ilerici” (pre apitalist yapıları tasfiye etmek ve yeni bir rejimin zemini hazırlamak anlamında) bir rol üstlenebilirler. Bu anlamda “ilerici” olmaları, onların demokratik olmalarını gerektirmez (Bakınız Cromwell, Napoleon, bu ilericilik ilk bakışa demokratik özelikler göstermeyebilir), rakiplerine şiddet uygulamalarını da engellemez (Robespier). Dahası bu seçkinlerin uzun dönemde demokratik (burjuva demokratik) amaçları da olabilir. Ancak demokratik derken, bu demokrasinin herkesi kapsayan bir demokrasi olduğunu düşünmek yanlış olur (Mükemmel demokrasi, herkesi kapsayan demokrasi, tam demokrasi gibi kavramlar aslında birer “oxymoron”dur). Anlatmaya çalıştığım gibi, burjuva demokrasisi ve modern devlet, emekçi sınıflar, azınlıklar, sömürge halkları, bağımlı ülke halkları tarafından çoğu kez demokrasi gibi algılanmaz. Hemen her zaman, uyguladığı şiddet duruma göre değişen bir diktatörlük olarak yaşanır.

kaan said...

özür dilerim yanlış anlamışım.ben orada "üç bileşen" lafını askeri-bürokrasi yapının da içine dahil olduğu kurucu bileşenler olarak anladım.

burjuva devrimlerinin ilericiliğinden bahsetmişsiniz.elbette ona lafımız yok fakat avrupa dışında "burjuva devrimi" diye bir şey olamaz.çünkü burjuva bize batıdan gelmiş bir kavramdır ve nüanse edilmelidir.ayrıca bu coğrafyada devletlilerden güçlü ve onlara karşı bir sınıf ittifakı da gerçekleşmemiştir.bizde cumhuriyeti kuran kadro burjuva değildi; ama siz ısrarla burjuva devrimi diyorsunuz.bence bu çok büyük bir hatadır.hatada ısrar ediyorsanız eğer ben de "kötü niyet" ararım.

kaan said...

ayrıca "git birkaç kitap oku da öyle gel" tavrı hoş bir tavır mı?benim neyi okuyup okumadığımı nereden biliyorsunuz?hiç kitap okumamış bile olsam bu söz hakkım olmadığını mı gösterir?

Ergin Yildizoglu said...

Haklisin.Ozur dilerim. Amacim bir kac kitap oku da gel demek degildi. Sosyalizmin gelenegindeki argumanlari animsatmak istedim. Bunlar yokmus gibi tartisamayiz.

Burjuva/Kapitalist sinif kapitalizm nerede varsa orada vardir. Nereden geldigi ise ayri bir tartisma konusu...

çetin said...

Pakistan'daki gelişmelerden sonra ,Diyarbakır-Bismil ilçesi Aslanoğlu (Cumhuriyet) köylülerinin 2007 yılında başlayan ağalığa karşı durma ve devlete ait toprakların kendileri tarafından ekilmesini sağlama çabalarının ,hukuk zeminde de kazanılmasının ne kadar önemli olduğunu ,şimdi daha çok anlıyorum.Pakistan ve Türkiye'de ,feodal yapının bir an evvel tasfiye edilmesi için gereken şartlardan sadece biridir.Silivri'de yatan Av.Nusret Senem , içeri alınmasa idi , Tüm Doğu ve G.Doğu'da ,devlet arazisini ele geçirmiş ağalara karşı hukuki zeminde benzer davalar açarak , Diyarbakır'da elde edilen kararın içtihat haline getirilmesini planlamış idi.Bu gelişmeler birilerini çok korkuttu ve Ergenekon tertibin'de Nusret Senem'in ,D.Perinçek ile birlikte içeri allınmasının nedenlerinden birini oluşturdu.Pkistan örneği, 1990'lı yıllarda ÇEKİÇ GÜCE destek verilmesinin de ne kadar yanlış olduğunu bir kere daha gösterdi.Türk ordusu, Büyükanıt'ın ağzından özeleştiri yaparak ÇEKİÇ GÜCE verilen desteğin ne kadar yanlış olduğunu açıklarken , yıllarca T.B.M.M de ÇEKİÇ GÜCün devam etmesine oy veren hiçbir siyasinin özeleştiri yapmaması da çok ilginçtir.Günümüzde Pakistan'ın Taliban ile , Türkiye'nin PKK -Barzani ve Talabani ile debelenmesinin arkasındaki asıl güçleri görmediğimiz sürece her iki mazlum ülkenin halkları daha çok acı çekeceklerdir .Aslında her iki ülke halkları yakın tarihimiz deki Mustafa Kemal'in pratiğini incelemiş olsalar , ÇIKIŞ YOLUnu bulmamaları için hiç bir neden yok ama nerede her iki ülkedeki AYDIN İNSAN olma cesaretini gösterecek politikacılar ve aydınlar ?

kaan said...

bahsettiğiniz pratik dersim katliamı mı yoksa istiklal mahkemeleri mi?ben köylülere yönelik bir toprak düzenlemesi olduğunu bilmiyorum o dönemde.hatta o dönemde meclise girenler toprak ağalarıydı.toprak ağaları yerli yerinde duruyordu fakat biz cumhuriyete geçmiştik!