Wednesday, March 18, 2009

“Küreselleşme” mi dediniz?

Küresel Doğrudan Yabancı Yatırımlar 2008 yılında, 2007’ye göre %21 geriledi. (Financial Times, 20/01/09)

Gelişmekte olan piyasalara net sermaye akımı 2008 yılında 2007’ye göre %50 geriledi (International Institute of Finance 27/02/09)

ABD uzun vaadeli hazine kağıtlarına yabancı talebi de kurumuş...

8 comments:

kaan said...

ee sonuç?"kapitalizm çöküyor" diyenlerden misiniz!?

Ergin Yildizoglu said...

1) Bu verileri aktarayım dedim…
2) Sanırım siz de küreselleşmeyi kapitalizmin tek var oluş biçimi olduğunu öğretilen kuşaktansınız. Küreselleşme kapitalizmin kriz yönetme biçimlerinden bir o kadar. Şimdi yeni bir kriz yönetme biçimi başlıyor bakalım neler göreceğiz?
3) Sizin bir öneriniz var mı?

kaan said...

küreselleşme kapitalizmin tek var oluş biçimi değil elbette, merkantilist dönem, tekelci dönem hepsi kapitalizme ve dolayısıyla emperyalizme tekabül ediyor.ben kapitalizmin içine girdiği her krizde onun çökeceğini sanan "sol" kitleye karşıyım.kapitalizmi yıkmadan, yıkılmaz.zira hiç bir toplumsal formasyon devrimsiz dönüşmemiştir.bu da sınıf mücadelesiyle mümkün tabi ki; ama bugün işçi sınıfı bilincinden bahsetmek ne kadar doğru?

Ergin Yildizoglu said...

Sanırım bu konuda anlaşıyoruz. Yıkılmadan yıkılmaz ve büyük acılar pahasına kendini yeniler. Ne ki bu kez bir olasılık daha var: Küresel ısınma, su, gıda enerji krizleri, jeopolitik istikrarsızlık gibi hızlandıran etkenleri de göz önüne alırsak kapitalizmin uygarlığı yıkıma sürüklemekte olduğu söylenebilir. Diğer bir değişle, bu kez ne kapitalizm ne de sosyalistler için “mutlu son” olmayabilir

çetin said...

Kapitalizm,kendini yeniden üreten dinamikleri barındırdığı gibi kar maksimizasyonun yansıması olan "bir numara" olmak gibi kendini yok edecek bir dinamiği de içeriyor.Yakın gelecekte ,Bilimsel sosyalizmin gerisine düştüğünde Kapitalizmin geleceği konusunda daha gerçekçi kanıtları tartışacağımıza inanıyorum.

kaan said...

kapitalizmin kendi kendini tasfiyesi diye bir şey olamaz.bu schumpeter gibilerin kuruntularıdır.devlet, burjuva devleti olarak kaldıkça kapitalistlerin kârını restore etmek çok zor olmayacaktır.işte bir keynes çıkar bir friedman çıkar.sosyal devlet tekrar hortlar sonra yine gözden düşer.bu noktada özelleştirmeler de kamulaştırmalar da sadece kapitalistlere hizmet etmektedir.

faik said...
This comment has been removed by the author.
Engin Kurtay said...

Ne güzel... Böyle makro senaryolar üzerine konuşmak ne işe yarar bilmem ama çok keyifli.

Çetin Bey'e bir katkı:

Kapitalizmin kendi kendini yeniden üreten dinamiklerinden biri de baskıcı ataerkil cinsiyet rejimi: Ekonomi büyürken kadına özgürlük ve iş hayatına katılma olanağı tanınırken kriz dönemlerinde kadın tekrar evine döner. Aile kurumu yeniden ekonomik ve tasarruflu birim olarak önem kazandığından gençlerin ve kadınların yaşamına kısıtlamalar gelir. Faşizm bir yandan yabancı düşmanlığı ve dincilik gibi şekillerde kendini gösterirken, bu siyasal havanın gerisindeki ruhsal yapıyı da işte bu otoriter aile ve cinsiyet rejimi beslemektedir.

Bu eğilimin kırılması, sistemin önemli bir kendini yeniden üretme kapasitesini de kıracaktır. Bu şimdi mümkün mü? Batı'da belki, ama bizim buralarda, hiç sanmıyorum.

Kaan Bey'e bir katkı:

Sosyal Devlet iyidir. Sistemin toptan değişmesi, sadece ekonominin, siyasetin, devletin değişmesiyle değil -yukarıda dediğim gibi- gündelik hayatın, cinsiyet ilişkilerinin, egemen pedagojinin, eğitimin, sanat, estetik, eğlence kültürünün de değişmesi ile mümkündür. Dediğiniz gibi, sosyal devlet belki çelişkileri örtbas etmekle krizi erteliyor, bu yüzden azılı devrimcilerin sevmedği bir kavram, ama öte yandan da, halka bedava eğitim, sağlık gibi olanaklar sunarak alt sınıfların aydınlanmasını sağlıyor, beklentilerini yükseltiyor, yeri geldiğinde sistemin gerici unsurlarına karşı daha etkili mücadele edebilmeleri için bilinç sağlıyor.

Bilirsiniz, hiçbir toplumsal sistem homojen değildir: kapitalist üretim biçimi, aynı anda kendi içinde feodal hatta köleci üretim ilişkilerini, kültürünü ve siyasetini (faşizm gibi) barındırabilir. Bu hybridlik yüzünden de, kriz anında keskinleşen çelişkiler toplumu daha sosyalist bir rejime ilerletmek yerine çok daha gerilere de fırlatabilir.

70'lerde Batılı siyaset felsefecilerinin (Foucault, Lyotard, Derrida, Laclau, Mouffe falan) ağzından yayılan devlet karşıtı sol anlayış, bilmeyerek ya da bilerek, 80'lerde palazlanan neo-liberalizmle aynı kulvarda koşmaya başladı. Batı dünyası için bu Devlet-düşmanı sol anlayışın -Devlet'in Batı'daki tarihi ve işlevi açısından bakınca- bir nebze anlamı olsa da, çevre ülke aydınlarınca bu anlayışın ithal edilmesi solun hepten pusulayı şaşırmasına, hiç politika üretemez hale gelmesine neden oldu.

Soyutlamalar ve teori çok önemli. Ama yerel koşullar, "case by case" gözlem yapmak da çok önemli. Solcular da zaten hepsini birden yapabilselerdi, birbirlerini yemek yerine çoktan sisteme tehdit oluşturacak bir örgütenmeye gidebilirlerdi.