Monday, June 30, 2008

Nerede Kalmıştık?

Dünya ekonomisini sarsmaya devam eden mali krize en son baktığımızda oldukça kötümser sayılabilecek üç saptama yapmıştık. (1) “En kötüsü geride kaldı” diyenlere inanmayınız. (2) Mali piyasalarda, Fed’in Bear Sterns’i, Fed’in banka dışı mali aktörleri kurtarmaya başlamasıyla oluşan toparlanma son eriyor. (3) Dünya ekonomisinde stagflasyon (durgunlukta enflasyon) olasılığı artıyor (19/05/08). Geçen perşembe günü dünya piyasalarında yaşanan sarsıntıdan sonra zorunlu olarak bu konuya dönünce, ne yazık ki o günden bugüne, gelişmelerin saptamalarımıza uygun bir yol izlemiş olduğunu gördük.

Büyük depresyondan bu yana
Geçen perşembe, CBS Market Watch sitesi, duruma ilişkin yorumuna “Sokakta kan var” başlığını koymuştu. Gerçekten de, son baktığımızda, 19 Mayıs günü, 12.984 düzeyinde kapanan Dow Jones Sanayi İndeksi geçen perşembe bir günde 358.4 puan (yüzde 3.03) kaybederek 11.453’e inmişti. Bloomberg’den Michael Patterson’a göre, bu bir aylık yüzde 9.4 gerileme, DJIA’nın Büyük Depresyon’dan (1930’lar) bu yana en kötü haziran performansıydı.

Atlantik’in bu yakasındakilerin durumuda parlak değildi. 19 Mayıs günü 6376 puanla kapanan Londra, FTSE 100, perşembe günü yüzde 2.6 gerileyerek 5518’den kapanıyordu. Aynı gün Alman Dax ve Fransız CAC 40 da yüzde 2.4 geriledi. Cuma günü, Asya indeksleri, Amerika, Avrupa borsaları gerilerken Asya kendi yolunda gidecek tezini yalanladılar: Çin’de Şanghay yüzde 5.3, Hindistan’da Bombay yüzde 4.1, Tokyo yüzde 2, Hong-Kong yüzde 1.8 geriledi.
Gerilemenin, ev piyasalarında süren kıyımı bir kenara bırakırsak, daha çok perakende satış yapan büyük mağazaların, bankacılık, otomotiv, havacılık, elektrikli eşyalar, ulaşım sektörlerindeki şirketlerin hisselerini etkilediği görülüyordu. En çok umut bağlanan teknoloji sektörü de olumsuz etkilenenler arasındaydı.

Geçen haftaki sarsıntının arkasında, öncelikle petrolün varil fiyatının 140 doları geçmesi, enflasyon beklentisinin güçlenmesi (Global Economic Forum 26/06/08), özellikle bankacılık ve otomotiv sektöründe şirket bilançolarına ilişkin kötü beklentiler vardı. OPEC Başkanı’nın perşembe günü petrolün varil fiyatının 170 dolara çıkabileceğine ilişkin yorumu, piyasaları iyice tedirgin etmişti. Çünkü ABD ekonomisinin 2008’de ortalama yüzde 1 büyüyeceğine ilişkin iyimser varsayım, petrolün 130 doların altında kalacağını varsayıyordu.

Petrol fiyatları üzerine tartışmalar yine hızlandı. Bu kez tartışmalar, arz-talep dengesindeki değişimin ya da spekülasyonun yanı sıra giderek artan oranda dolardaki zayıflığın, dünya piyasalarında nereye gideceği belli olmadan dolaşan dolar cinsinden likiditenin etkileri üzerinde yoğunlaşıyor. Diğer bir deyişle, ABD Merkez Bankası, krize likidite yoluyla müdahale edince, petrolün fiyatı da tırmanmaya başlamıştı. Cuma günü OPEC Başkanı’nın 170 dolar öngörüsünü ikinci kez tekrarlarken doların yanı sıra jeopolitik risklere gönderme yapması da ilginçti.

İki ateş arasında çözümsüzlük
Sanırım geçen hafta ABD Merkez Bankası Başkanı Bernake’nin faizleri oldukları düzeyde tutması, bir çıkmaza girildiğini düşündürüyordu. Le Monde, The Economist, Financial Times yorumcularının vurguladıkları gibi Bernake, kredi krizine, ekonomik yavaşlamaya karşı faizleri indirmekle, artmaya başlayan enflasyonist basınca karşı faizleri arttırma gereksinimi arasında sıkışmıştı. Çünkü ABD ve Avrupa ekonomileri 1970’lerdeki gibi bir stagflasyonla karşı karşıya. Ama bu kez durum çok daha farklı ve vahimdi. Örneğin dünyanın ikinci büyük ekonomisi Japonya’da enflasyon oranı bir yılda ikiye katlandı. Ama aynı anda Japon ekonomisinin resesyona girmeye başladığından söz ediliyor. Dahası, Ekonomi ve Maliye Bakanı Hiroka Ota’ya bakarsak, bu kez Japon ekonomisi, enflasyondan dolayı resesyona giriyor. Ota diyor ki: “Bu iyi bir enflasyon değil, çünkü girdi olarak kullanılan emtiaların fiyatlarındaki artışlardan kaynaklanıyor.” “Petrolden gıda maddelerine kadar girdilerdeki fiyat artışlarını şirketler üstlenemeyerek fiyatlara yansıtıyorlar. Ama tüketici bu fiyatları kabul etmeyerek harcamalarını kısıyor.” (Bloomberg, 27/06/08) Talep yetersizliği nedeniyle şirketler zorlanmaya başlayınca, işsizlik korkusuyla tüketici güveni daha da zayıflıyor: Bir “fasit daire…”

ABD’de de durum Japonya’dan farklı değil. Krizin derinliğini belki de en iyi, bir zamanlar kaderi ABD ekonomisinin kaderiyle eşanlamlı sayılan General Motors şirketinin artık tarihe karışmak üzere olması gösteriyor. Özetle, kredi köpüğü delinince, kapasite fazlası/talep yetersizliği sorunu, diğer bir deyişle aşırı birikim krizi hemen tüm sektörleri yeniden etkisi altına aldı. Bugün 1980’lerdeki gibi işçi sınıfına saldırarak kârları restore etmek de olanaklı değil, çünkü ücretler zaten düşük, sendikalar zaten etkisiz.

Daha da kötüleşecek…
Belli ki en kötüsü geride kalmamış. Merkez bankalarının müdahaleleri, kurtarma işlemleri etkisini kaybetmiş ve kredi krizi tüm şiddetiyle geri gelmiş. Şimdi kimi saygın analistler “Hiç bu kadar kötü olmamıştı” diyorlar. Borç piyasaları bir türlü açılmıyor. (Euro Intelligence, 26/06/08). Societe General’in küresel stratejisti Albert Edwards’a göre “Menkul kıymetler borsa indeksleri ekim ayındaki değerlerinin yüzde 70’ini kaybedebilirler” (Financial Times, 26/06/08). Washington Post’tan Steven Pearlstein da “Ekonominin, yılın ikinci yarısında toparlanacağına ilişkin umut fos çıktı” diyor ve ekliyor: “Tüketimi üretim düzeyine çekmek, sanayii kapasite fazlası sorunundan kurtarmak, kredi köpüğünü tümüyle söndürmek, doların doğal düzeyine inmesine göz yummaktan başa bir çare yok”, “Resesyon daha yeni başlıyor” (27/06/08).

Gerçekten de Harvard Üniversitesi’nin 23 Haziran’da yayımlanan bir raporuna göre, ev piyasasındaki tahliyeler ve iflaslara yol açan kredi krizi “bu kuşağın gördüğü en sert kriz”. Rapor iki noktaya özellikle dikkat çekiyor. Birincisi, ev piyasasındaki kriz derinleşmeye devam ediyor, yatırımcının sandığından çok daha vahim. İkincisi, Asya ekonomilerinin bu krizden etkilenmeyeceklerine ilişkin varsayım hızla çöküyor; koşullar yatırımcıların kabul etmeye hazır olduğundan çok daha hızla kötüleşiyor. ABD ekonomisindeki gelişmeler Asya’ya ilk anda görülemeyen biçimlerde ve yavaşlıkta yansıyor. Yatırımcı Çin ekonomisinin ABD talebine bağımlılığını, Asya ekonomilerinin de Çin’in yüzde 10’da seyreden büyüme hızına ne kadar bağımlı olduğunu tam olarak kavrayamıyorlar. Örneğin, ABD tüketicisi talebi gerilemeye başladı, bu hemen Asya’da üretilen, panel televizyon, otomobil, cep telefonu gibi malların taleplerini etkilemeye başladı.

Pearlstein, “Toparlanma bu yaz da gelmeyecek, bu kış da, hatta belki de gelecek kış da…” diyor. Çok kötümser bulabilirsiniz, ama ya dünyanın en zengin adamı Warren Buffet’ın ABD ekonomisindeki toparlanma olasılığıyla ilgili saptamasına ne demeli: “Yarın olmayacak, gelecek ay olmayacak, büyük olasılıkla gelecek yıl da olmayacak.” (Bloomberg TV, 25/06/08)

2 comments:

Engin Kurtay said...

Bu yazıda iki noktaya takıldım:

Birinci Nokta:

"Cuma günü, Asya indeksleri, Amerika, Avrupa borsaları gerilerken Asya kendi yolunda gidecek tezini yalanladılar" demek için, yani ayrışma (decoupling) senaryosunun geçersizliğini söylemek için erken değil mi ? Çünkü:

- Dow Sanayi indeksi yeni dipler görmeye devam ederken, Dow Nakliye indeksi tutunuyor, hala Ocak dibine göre daha yukarıda. Dow teorisi bakımından bu durum sıradışıymış. Acaba bu durum decoupling'i doğrulayan bir işaret olabilir mi ? Uzakdoğu'da hala ticaret canlı, Batı ile alışveriş azalsa bile Çin'in çevresinde hareketlilik sürüyor ve uluslararası nakliye firmaları bundan faydalanmayı sürdürüyorlar (mı?).

- 80'lerde Çin'in "sosyalist piyasa ekonomisine" geçtiği haberlerini okuduğumuz yıllarda Çinli önderlerin "önce bazılarımız zenginleşecek, kapitalizmin dinamizmini kullanacağız, ki sonra hepimiz zenginleşelim" diye açıklamalar yaptıklarını okuyorduk. Aradan geçen süre içinde aynı dedikleri gibi bazı Çinliler ve özellikle kıyı bölgeler çok zenginleşti. Ancak rejim hala komünist maoist ilkelere bağlı gibi duruyor. Öyle mi acaba ? Yeni zenginleşen kesim rejimin ana ilkelerini değiştirmediyse, yönetime kendi sınıf çıkarları doğrultusunda etki edecek siyasal mekanizmaları kuramadıysa, "decoupling" bence hala gerçekleşebilecek bir senaryodur. Çünkü, normal zamanlarda değil ama kriz ortamında, merkeziyetçi, devletçi, otoriter bir ekonomi politikası büyük işler başarabilir. Hele elinin altında 1.7 trilyon dolar rezerv varken ve devlet eliyle kurulan yatırım firmaları (CIC) bu rezervi Rio Tinto gibi madencileri, Afrika'da petrol kuyularını almak için kullanıyorsa... İhracata bağlı üretim kapasitesini iç talebe yönlendirerek, para birimini değerlendirerek enflasyonu denetleyebilir, gerekirse ihracat için ayrı, iç piyasa için ayrı iki para birimi oluşturabilir (Küba'da öyleymiş), yani gereken herşeyi yapabilir. Otoriter Devletçi ekonomi yönetimin elindeki kozlar saymakla bitmez. Yeter ki akıllı olsunlar, yeni zengin komprador sınıfın çıkarlarının tutsağı olmasınlar.

- Ayrışma daha çok açığı olan ekonomiler ile fazlası olan ekonomiler arasında olacak gibime geliyor. Yani "decoupling thesis" tartışanları bu terimi daha çok yükselen piyasalar - gelişmiş piyasalar ayrışması olarak ele alıyorlar ki, bu yanlış. Asıl ayrışma deficit ekonomiler ile surplus ekonomiler arasında olacak ve bunun sonucu olarak 25 yıldır söylenen "karşılıklı bağımlılık" tezinin tersine, ekonomik bağımsızlık tezi yeniden ön plana geçecek.

Takıldığım İkinci Nokta:

"Bugün 1980’lerdeki gibi işçi sınıfına saldırarak kârları restore etmek de olanaklı değil, çünkü ücretler zaten düşük, sendikalar zaten etkisiz."

Ben bundan da kuşkuluyum.

- Eğer kriz sistemik ise, yani kapitalizme (ücretli emek üretimine) içkin bir kriz ise, bildiğimiz anladığımız anlamda kapitalizmin restore edilmesi yerine, bu kez, birkaç on yıl içinde yeni-feodal ya da hatta yeni-köleci bir sisteme geçiş yaşanabilir. 80'lerde neo-liberalizm ile devreye sokulan "verim artışı", eğer sistemin restorasyonu için üretilebilecek son formül idiyse, bu kez sistem YENİ BİR EMEKÇİ TİPİ yaratarak kendisi de değişecektir.

- Bu teze bağlı kalarak şöyle bir çıkarım yapabiliriz:

ABD'nin, Şii hilaliymiş, Ilımlı İslammış, BOP'muş, genelde dinci siyaseti Ortadoğu'da ve Türkiye'de desteklemesini herkes jeopolitik ile açıklamaya, Rusya'yı çevreleme çabasıyla falan anlamlandırmaya çalışıyor. Oysa Batı'nın dinci siyaseti sadece jeopolitik ile açıklanamaz.

Çok daha doyurucu bir açıklamayı işte yukarıdaki tez çerçevesinde, yani YENİ EMEKÇİ TİPİ yaratma projesi açısından anlayabiliriz.

Gerektiğinde köle gibi çalışacak, gerekmediğinde tıpış tıpış mezbahaya (ya da savaşa) sürülecek bu yeni emekçi tipini (beyin-zihin-genetik manipülasyonları yetkinleşip yaygınlaşıncaya kadar geçecek süre içinde) ancak din yardımı ile yaratabilirsiniz.

Jeopolitik ayrıntıların gerisinde ve çok daha temelde, platonist yeni bir dünya düzeni hedeflenmektedir: mağarada kalacak olanlar ile yukarıdaki aydınlanmış olanlar birbirinden kesin olarak ayrılacaklar, aşağıda kalanlarda cinsellik, insanlık, akıl gibi nitelikler kalmayacak, H.G.Wells'in anlattığı gibi kıllı kırmızı gözlü trogloditler olacaklardır.

Ergin Yildizoglu said...

Birinci nokta ile ilgili: Krizlerde synchronization tipik bir özellik. Geriye 1845'e adar gidersek bunu görebiliriz. Bu olgunun teorik nedenleri de var... Bu nedenle de coupling, oluyorsa kriz aşılıyor diye de düşünmeye başlayabiliriz (??)
İkincisi de aslında birincisiyle bağlantılı. krizin aşılabilmesi için, öncelikle yeni bir sermaye brikim rejiminin oluşması gerekiyor. Bunun için de öncelikle yeni, çok daha verimli/karlı bir sermaye "birikim tarzı" (mode of accumulation) oluşmalı Nihayet bu da esas olarak yeni bir emek sürecinin yaratılmasına (yeni emekçi tipinin yada emek kontrol rejiminin) oluşmasına bağlı.

1970'lerden bu yana tüm toparlanmalar kriz yönetme politikalara hep "düzenleme rejimleri" düzeyinde kaldı. Küreselleşme de bu politikalar soncunda oluşan bir düzenleme rejimiydi. 1870’lerde başlayan depresyondan çıkarken de küreselleşme (finans kapital emperyalizm, uluslararası borçlar filan …) bir düzenleme rejimi olarak ortaya çıkmıştı. Simdi kritik nokta şu: O zaman düzenleme rejimi de çökünce krizi artık sermayenin devalüasyonundan/ yok edilmesinden başka bir şey temizleyemezdi ... Bu kez de öyle olabilir mi, olacak mi?