Thursday, January 25, 2007

Davos Notları-II (Davos’a gitmeden)

Değişen Güç Dengeleri

Dünya Ekonomik Forum Davos Toplantısının bu yılki teması “Değişen Güç Dengeleri. Gerek, toplantıya G8 lideri, AB başkanı ve Almanya Şansölyesi olarak katılan Angela Merkel’in açış konuşması, gerekse, Küresel Ekonomi Paneli ve gerekse de Küresel Isınma toplantısına gösterilen büyük ilgi hem bu temayı hem de bu tema etrafında dile getirilen kaygıları yansıtıyordu.

Değişen Güç Dengelerinin üç bileşeni var. Birincisi, Gelişmekte olan ülkelerin, gittikçe artan ekonomik ağırlığı ve etkileri. Ikincisi, emek-sermaye ilişkileri: Derinleşen sınıf çelişkilerinin küreselleşme sürecini tehdit etmeye başladığı düşünülüyor. Üçüncüsü de devlet ekonomi - ilişkileri. Bir taraftan gelir dagılımının bozulmasına ilişkin kaygılar diğer taraftan küresel ısınma, ve nihayet güvenlik sorunları, devlet müdahalesini yeniden gündeme getiriyor.

Angela Merkel de, açış konuşması da iki yüzyıldır Avrupa merkezli bir dünya algısının egemen olduğunu, ancak şimdi bunun değişmeye başladığına dikkat çekti. Merkel’e göre bu, batıda, da gerginlik yaratıyor. Merkel, özellikle ve uzun uzun Avrupa-ABD ilişkilerine atıfla “transatlantik ittifakının” güçlendirilmesinin gerekliliği üzerinde durdu; konuşmasının bu bölümünde, başlarken ve bitirirken izleyicileri “yanlış anlamayın, bu söylediklerim kimseye karşı değil” diyerek uyarması da ayrıca ilginçti.

Merkel’in, konuşmasında ABD liderliğinden hiç söz etmemesi, “çabuk gitmek istiyorsan yalnız, uzağa gitmek istiyorsan dostlarınla birlikte seyahat et” diyen bir Afrika atasözünü aktarması, küreselleşmenin siyasi bir çerçeveye gereksinimi olduğunu vurgulaması, Almanya’nın Sosyal Piyasa modelinden övgüyle söz etmesi, uluslararası ticarete ilişkin, genelde Dünya Sosyal Formuna ait bit kavram olan “Faire Trade” (adil ticaret), kavramını bir kaç kez kullanması da dikkat çekti.

Güç dengelerindeki değişiklik, kendini “Kürese Ekonomi “panelindeki tartışmalarda da gösterdi. Çinli ve Hintli konuşmacılar, ülkelerinin ekonomilerini, özellikle mali piyasalar alanında, yeterince hızlı ve kapsamlı biçimde dışa açmadıklarına ilişkin eleştirilere eleştiren, Asya krizinden derslerini aldıklarını, bu yüzden, olası hataların etkilerini sınırlamak için yavaş, adım adım ilerleyeceklerini, söylediler. Çinli konuşmacı, dünya toplam üretiminin 8 katına ulaşan kredi türevlerine değinerek, ABD ve Avrupa’yi sorumu tutarken, Hintli konuşmacının, ABD’de gelir dağılımının bozulmasından etkilenen siyasetçilerin, korumacılık eğilimlerinin güçlendiğine ilişkin saptamalarına karşılık “yıllardır bize eşitsizliğe boş verin büyümeye bakın dediniz. Şimdi siz kendi ülkenizde eşitsizliğin artmasından yakınıyorsunuz, bu iyi bir şey” sözleri hem yeni bir güvenin hem de eski bir kızgınlığın yansımalarıydı.

2 comments:

serkan said...

Gerçekliği değerlendirirken sınıf mücadeleleri ile emperyalist devletler arası mücadeleler arasında, teorik anlamda, geçişlerin her daim sorunlu olduğunu düşünüyorum. ABD'den bahsederken bahsettiğimiz tam olarak nedir? Ya da Merkel konuşurken hangi sermaye bloğunun çıkarları adına konuşuyor ya da hangi sermya bloğunu yönlendirmeye çalışıyor?

Tüm bunların yanında ulus-ötesi sermaye oluşum süreçleri olarak anılan iddiaları akılda tutarak ABD ve Alman sermayesi ayrımlarının anlamsız olduğunu iddia edenlere yönelik sermayenin mekansal bouytu vurgulanacaksa eğer bu nasıl yapılacak? Sermayenin vatanı yoksa eğer nerede üretim (sömürü nerede gerçeklşeiyor) yapıyor derken ne demek istiyoruz aslında?

Başta söylediğim gibi teorik anlamda emperyalist devlet ile sermaye blokları arası ilişkiyi (neo) realist uluslararası ilişkiler teorilerinin tuzağına (sermayeden kopuk dolayısıyla toplumsaldan azade devlet merkezli kuramlar)düşmeden nası ldeğerlendirmke gerekiyor.

Özetle 'jeopolitik' analizler hep devlet merkezli olmak zorunda mıdır? Sınıfsal bir bakış açısı ile jeopolitik analizler yapmanın teorik arka planını nasıl doldurmak anlamlı olacaktır?

Bence bu tür teorik rahatsızlıkları akıl tutmak ve karşılıklı görüş alışverişinde bulnumak anlamlı? Zira gerçeklik o kadar da yalın değil?

serkan said...

Gerçekliği değerlendirirken sınıf mücadeleleri ile emperyalist devletler arası mücadeleler arasında, teorik anlamda, geçişlerin her daim sorunlu olduğunu düşünüyorum. ABD'den bahsederken bahsettiğimiz tam olarak nedir? Ya da Merkel konuşurken hangi sermaye bloğunun çıkarları adına konuşuyor ya da hangi sermya bloğunu yönlendirmeye çalışıyor?

Tüm bunların yanında ulus-ötesi sermaye oluşum süreçleri olarak anılan iddiaları akılda tutarak ABD ve Alman sermayesi ayrımlarının anlamsız olduğunu iddia edenlere yönelik sermayenin mekansal bouytu vurgulanacaksa eğer bu nasıl yapılacak? Sermayenin vatanı yoksa eğer nerede üretim (sömürü nerede gerçeklşeiyor) yapıyor derken ne demek istiyoruz aslında?

Başta söylediğim gibi teorik anlamda emperyalist devlet ile sermaye blokları arası ilişkiyi (neo) realist uluslararası ilişkiler teorilerinin tuzağına (sermayeden kopuk dolayısıyla toplumsaldan azade devlet merkezli kuramlar)düşmeden nası ldeğerlendirmke gerekiyor.

Özetle 'jeopolitik' analizler hep devlet merkezli olmak zorunda mıdır? Sınıfsal bir bakış açısı ile jeopolitik analizler yapmanın teorik arka planını nasıl doldurmak anlamlı olacaktır?

Bence bu tür teorik rahatsızlıkları akıl tutmak ve karşılıklı görüş alışverişinde bulnumak anlamlı? Zira gerçeklik o kadar da yalın değil?