Monday, December 25, 2006

Sermaye ve İnsan karşı karşıya

Ekonomi yazarı Ercan Kumcu Sosyal Güvenlik yasasını tartıştığı yazısından ( Hürriyet, 25/12), içine düşülen duruma ilişkin “çıkmaz bir yol yaratıyoruz” diyor. Bence haklı ama sıra çözüm önermeye gelince bu duruma neden olan yaklaşımı kendine temel alması da çok ibret verici.

Kumcu yazısının sonunda “Ama, eninde sonunda, iktisadi kurallar her türlü kuralın üzerinde olacaktır. Bundan kaçışımız yoktur". Saptamasını yapıyor. Sorun da burada.

25 yıldır dünyada tüm toplumsal sorunları ekonomik çıkarlara indirgeyerek görme, bunu da “serbest piyasa” anlayışına kadar daraltma yaklaşımı egemen. Diğer bir değişle “eninde sonunda iktisadi kurallar her türlü kuralın üzerinde olacaktır”anlayışı…

Bu anlayış o kadar egemen oldu ki içerdiği ve önerdiği acımasızlık giderek kanıksandı.

Ne demek “eninde sonunda iktisadi kurallar her türlü kuralın üzerinde olacaktır”?
Şu demek: İnsan yaşamının ekonomik olmayan boyutları, ahlak, sevgi, sağlık, eğitim, doğal çevre, toplumsal barış, gelecek kuşakların mutluluğu, bunların hepsi, sıra iktisadi kurallara gelince ikinci plana atılacaktır. Önce iktisadi kurallar sonra insan!

Peki “iktisadi kurallar” aslında ne anlama geliyor. İktisadi kurallar toplumda egemen olan iktisadi ilişkinin yaşaması için uyulması gereken kurallardan başka bir şey değil. Köleci toplumda, iktisadi kurallar bu ilişkinin yaşamaya devam etmesi için gerekli kurallardı. Feodal toplumda da bu kez feodal ilişkinin yaşaması için gerekli kurallar egemen oldu. Bu gün egemen ekonomik ilişki sermaye. Bu yüzden iktisadı kuralların her türlü kuralın üzerinde olması, sermaye birikim sürecinin gereksinimlerinin her türlü kuralın üzerinde olmasından (tutulmasından) başka bir anlama gelmiyor. Bu ise bu ilişkide başat olan toplumsal kesimlerinin çıkarlarının toplumun tüm diğer çıkarlarının üstünde tutulacağı anlamına gelir. Bu gün uluslararasi mali, ona eklemlenmiş yerli yatırımcıların elindeki sermaye ve borsa başat olduğuna göre, tefeci sermayenin ve spekülatörün çıkarları tüm toplumun, sanayiciden, işçiye ve köylüye kadar herkesin çıkarının üzerinde olacak demektir.

Aç olanlar açlığa, evsizler sokakta yaşamaya terk edilecek, hasta olanlar paraları yoksa ölecek, tarım dünya pazarı karşısında korumasız bırakılacak, işsiz kalanların ne olacağını kimse düşünmeyecek. Sanayi, küreselleşme sürecinde ayakta kalacağım diye gittikçe daha fazla işçi çıkaracak, daha az istihdam yaratacak, tüm bunlar da ekonomik yasaların üstünlüğü adına olacak, sonunda da toplum bir yangın yerine dönecek. Döndü de!

Sermaye ve insan karşı karşıya gelince, üç yol var karşınızda. Birincisi sermaye toplumu yangın terine çevirecek. İkincisi: Toplum sermayeyi denetlemeye çalışacak. Üçüncüsü de: Toplum yangın yerine dönünce, sermaye ilişiksinin ötesinde ya da gerisinde yeni bir toplumsal şekillenme ortaya çıkacak.

5 comments:

EnginKurtay said...

Son paragrafta saydığınız üç yoldan birincisi ve üçüncüsü aynı gibi; daha doğrusu, üçüncüsü, birincisinin devamı gibi görünüyor.

En korkunç, en kötü olasılıklarla kurguya devam edelim: Toplum yangın yerine döndükçe, önce sermaye ilişkisinin çok daha gerisinde üretim ilişkileri şekillenecek: yeni-kölecilik (neo-slavery) başlayacak. Yani ücretli emek ortadan kalkacak, doğrudan fiziksel - YA DA BU KEZ ZİHİNSEL - zorlamanın harekete geçirdiği bir emek türüne geri dönülecek.

Beynin işleyişi üzerine, NLP ya da genetik üzerinde yapılan son çalışmalar, beyindeki ödül merkezinin devre dışı bırakılması çalışmaları, şimdiden bunun işaretlerini veriyor.

Öte yandan, dünya ekonomik siteminin tamamen dışında kalan, devleti, yurttaşlığı bile olmayan, aydınlanma, ilerleme gibi misyonları bulunmayan büyük kalabalıklar oluşmaya başladı (Afrika, Afganistan gibi coğrafyalar). Bunları 4. Dünya olarak adlandırabiliriz. Bu kalabalıkların sonu, belki de bir zamanlar Neanderthal insanının başına gelenler gibi olacak. İmha edilecekler ya da köleleştirilecekler.

Ancak bu yeni-köleci oluşum belki de bir geçiş süreci olacak: beyninden ödüllendirilme duygusu sökülmüş bir işçi düşünelim. Makineye eşdeğer olmaz mı? Yani böyle bir işçi, paradoksal olarak, çok verimlidir, ama -Marksist terimiyle- artık-değer üretmemektedir. İşte belki bu aşamada, Marx'ın tanımladığı "el emeğinin üretim sürecinden tamamen elenmesi" gerçekleşmiş olacak ve H.G.Wells'in "Zaman Makinesi"nde betimlediği dünyaya varacağız: yeryüzünde varlık içinde ve sorunsuz (?) yaşayan güzel insanlar, yerin altında ise yukarısı için durmadan üreten kambur trogloditler.... Yani cunning of reason, cunning of history: hiç beklenmeyen bir yoldan komünizme varılacak. Bu çok gerçekçi bir senaryo bence, ve Marx'ın kategorilerine de uyuyor. Tek eksiği var: "sınıf bilinci" kavramı yer almıyor bu senaryoda!

Engin Kurtay

Anonymous said...

Sayın Kurtay,
Sizden yapmış olduğum şu alıntıyı biraz daha açarsanız sevineceğim. Ayrıca 'ödüllendirilmenin yokluğu' ile 'artı-değer' üretimi arasında nasıl bir nedesellik kurdunuz?Teşekkürler.

‘Ancak bu yeni-köleci oluşum belki de bir geçiş süreci olacak: beyninden ödüllendirilme duygusu sökülmüş bir işçi düşünelim. Makineye eşdeğer olmaz mı? Yani böyle bir işçi, paradoksal olarak, çok verimlidir, ama -Marksist terimiyle- artık-değer üretmemektedir. İşte belki bu aşamada, Marx'ın tanımladığı "el emeğinin üretim sürecinden tamamen elenmesi" gerçekleşmiş olacak’

EnginKurtay said...

Kabaca anımsadığım kadarıyla (yanılıyorsam lütfen düzeltin): Marx'ın formülünü verdiği artık-değer'in kaynağı, sadece kol emeğidir. Buna göre, eğer tüm üretim alanlarında, beyin emeği, kol emeğinin hiç katkısı olmadan, yalnız makine işleyişiyle metaya dönüşebiliyorsa, artık-değer üretilmemektedir ve sermaye düzeninin sonu gelir.

Kızılderili, "ağacın, toprağın nasıl sahibi olursunuz?" diyerek beyaz adamı yadırgar. Çünkü, ağaç, toprak, onların üretim biçiminde "kendi kendine" üretmektedir. Kızılderili tarım yapmamaktadır, kol emeğinin katkısı yoktur henüz.

Bu yüzden Tarihsel Materyalizme göre sınıflı toplumlar, beyin emeği ile kol emeğinin birbirinden ayrılmasıyla ortaya çıkmıştır.

Yine aynı formüle göre, "artan mekanizasyon sayesinde kol emeğinin üretim sürecinden giderek elenmesi ile", sınıflı toplumların sona ereceği düşünülür (sanırım Marx'ın ifadesi, ama hangi kitabından, anımsamıyorum).

Çığır açan teknolojik buluşlar bu nedenle aynı zamanda kriz dönemlerini de haber verirler. Örneğin Tarihçiler, Köleci Roma döneminin sonlarında, Feodal üretim biçimine özgü birçok üretim aracının halihazırda bulunmuş olduğunu, ancak yaygın kullanıma sokulamadığını, bir çoğunun bir köşede çürümeye bırakıldığını anlatırlar. Eski üretim ilişkilerinin, yeni üretim biçimine "ayak bağı" olması....

Beyninde ödüllendirme merkezi tahrip edilmiş bir işçiyi de makine gibi tasarlayabiliriz. Tüketim ilişkilerinde yer almaz. "Yabancılaşma" sorunu ortadan kalkar.

Bir süre önce şöyle bir haber okumuştum: bilmem kaç gün aralıksız çalışmaktan bir Çinli işçi ölmüş.

Sayın Yıldızoğlu'nun anlattığı modern uşakların da artık para almadan çalıştıklarını, geçtiğimiz hafta gazetede haberi çıkan İngiltere'deki kaçak göçmenler ve modern kölelik örneklerini düşünelim. Bunun her yerde ve şikayet ve sıkıntı konusu olmadan yaygınlaştığını tasarlayalım.

Ve tüm üretim alanlarında kol emeğini bu tür bir işçinin üstlendiğini tasarlayalım: emek-sermaye ilişkisi (ya da çelişkisi) ortadan kalkar, çok verimli olan bu makineler, artık-değer de üretmiyor olurlar.

Bence gidiş o gidiş.... ama burada "sınıf bilinci" kavramını nereye nasıl koyarız? Herhalde bu robot-köle işçi tipinden önce bir yere yapıştırmamız gerekir ama nasıl? Kritik soru bu bence.

EnginKurtay said...

Cumhuriyet 07.01.2007
İngiltere'de Polonya köle kampı savı

**LONDRA (AA) - İngiltere'de polisin, Polonyalıların kaldığı ve insanlık dışı koşullarda çalıştırıldığı bir işçi kampı bulunduğu iddiası üzerine soruşturma başlattığı bildirildi. Konuyla ilgili ihbar üzerine Polonya polisi ile işbirliği içinde çalışma yürütüldüğü belirtildi. Olayın, İngiltere'de üretilen ve Polonya'ya gönderilen bir kimyasal maddenin içinden, "Yardım edin, ben İngiltere'de bir işçi kampında tutuluyorum. Bu ürünü ben paketledim. Bu paketi polise verin" yazılı notun çıkmasıyla patlak verdiği kaydedildi. Ürünün nerede paketlendiği ve notun gerçek olup olmadığı araştırılıyor.

yurdaer said...

"Sermaye ve insan karşı karşıya mı?"Biz bu işi hep böyle bilirdik..Ağır bedeller ödeyerek kavgalar da verirdik ta düne kadar.Karşıtların çatışması yanında,agır bedellerle onların birliğini,bütünlüğünü ve bunun da bir SİSTEM olduğunu öğrendik.Yatayına(İŞ-BÖLÜMÜ) ve dikeyine(YÖNETEN-YÖNETİLEN) parça parça olan insanın, bu kaçınılmaz parçalanışıyla ortaya çıkan alt-sistemleri ,O'nu yepyeni bir bütünlüğe(kurtuluş'a?) hazırlayan bu ilişkiler sistemini; odağına İNSAN'ı oturtmadan, bütünlüğü içinde kavramamızın mümkün olmadığını da çok ağır bedeller ödeyerek yaşadık.. İnsanlaşma serüveninde aşmamız gereken bu yeni evreyide belki insanoğlu gene çok ağır bedeller ödeyerek aşacak.Yaşamımızın,toplumsal yaşamın her kertesinde,her evresinde,ödenen ağır bedeller ve verilen büyük kayıplar nedendir?Hem kendimizin,hem de türsel varoluşumuzun, dünden bugüne yaşadığı, tarihsel serüveni, sahip olduğumuz çok yönlü BİLGİ BİRİKİMİMİZİN de , dinamik katkısı olmadan kavrayamayız. Ancak ulaşacağımız yeni Bilgilerin de bütünleyiciliğinde, atılacak adımlarda zaman ve enerjimizi heba etmemiş oluruz.Sistemin kendiliğinden getirip-dayattığı bu evreyi, ancak ÇOĞULCU-KATILIMCI VE DEMOKRATİK bir birliktelikle,tüm İnsanlığın yararına bir dönüşümle yaşayabiliriz.Kendiliğinden gidilen yol üç de olsa,beş de olsa yol değildir.Çözüm DEĞİLDİR.. BİLEREK,BİRLİKTE KARAR VEREREK ÇİZİLEN YOL olmalıdır,geleceğimizin yolu...