Thursday, July 10, 2008

Uyanmaya Başladılar Ama…

(Cumhuriyet 09.07.2008)

Bu yıl G-8 toplantısının gündemi dolu: Mali kriz, enerji krizi, gıda krizi… Ülkemizdeyse, kimi kendiyle tıka basa dolu “piyasa ekonomistlerinin” içi rahat, “ABD resesyona girmedi” diye avunuyorlar. Öyleyse neoliberalizme devam… Halbuki daha ciddi ekonomi yazarları, krizin dördüncü dalgasını da yiyince, uyanmaya başladılar.

‘Başka bir şey olsa gerek…’
Financial Times’ın yazarlarından Wolfgang Münchau, uyanmaya başlayanlardan biri. “Resesyon olası en kötü sonuç değil” başlıklı yazısında (07/07/08), “bu salt bir mali kriz olsaydı çoktan bitmişti. Dördüncü dalganın sıkıntılarını yaşadığımıza göre, salt mali aşırılıklardan, kötü düzenlemelerden daha öte bir şeyler rol oynuyor olmalı” diyordu. Bank of International Settlements (BIS) “eşik altı ev kredileri krizi, en fazla tetikleyicidir, gerçek neden olamaz” diyormuş. BIS’e göre, “para ve kredi genişlemesi önemli bir rol oynamış olabilir”. Münchau da BIS’in bu saptamasına katılıyor ve ekliyor, “ben daha da öteye giderek, bu esas olarak bir ekonomi politikası krizidir diyeceğim”. Belli ki Münchau, “olayı” (para ve kredi genişlemesi) görüyor ama anlamını bir türlü kavrayamıyor; “sorunun mali piyasaları görmezden gelen Dinamik Stokastik Genel Denge modeline dayanan politikalardan kaynaklandığına” inanıyor. Bu nedenle, şimdi, kemerleri sıkmak, resesyonu, birilerinin biraz sıkıntı çekmesini, bazı bankaların batmasını kabullenmek gerekir diyor. “Yoksa” Münchau’ya göre “sonsuza kadar bir ‘Minsky moment’ (kredi krizi) içinde kalacağız.”

Münchau’nun aklına şu soruyu sormak gelmiyor: Neden merkez bankaları bu politikaları benimsediler? Neden bu politikalar bir yere kadar ekonomik büyüme yaratabildi? Ama Münchau, krizden çıkabilmek için resesyona, yıkıma katlanmak gerekir diye düşündüğüne göre, sanırım, sorunun köklerinin nerede yattığını da hissediyor.

Sorun içsel ve yapısal
Münchau’nun hissettiği şey şu: Sorun aslında, üç beş merkez bankası ekonomistinin hatasından, yani dışsal (egzojen) etkenlerden kaynaklanmıyor. Peki, ama nereden kaynaklanıyor? Onun yerine biz cevap verelim. Muazzam para ve kredi genişlemesinin gündeme gelmesinin ardında birbirine sıkı sıkıya bağlı, biri ekonomik diğeri siyasi iki neden var. Birincisi, 1997 öncesinde The Economist’in kabul etmekte büyük zorluk çektiği bir sorunla ilgili. Bu kendini kapasite fazlası ve talep yetersizliği olarak gösteren “aşırı birikim sorunudur”. Dünyaya hâlâ “Say yasasıyla” bakmaya çalışan, “piyasa ekonomistlerinin” anlama kapasitesini iyice zorlamaya başladığımı düşünerek, kafalarını daha da karıştırmamak için, “emek değer teorisine”, “kâr oranları düşme eğilimi” konularına girmiyorum. Ancak kapasite fazlası sorununa bakmalarını öneriyorum. O zaman, para ve kredi genişlemesi “ılgınlığının” ardındaki mantığı belki anlamaya başlayabilirler.

Kriz sertleşirken, ekonominin gemisi su almaya başlayınca, merkez bankaları ve maliye bakanları, “delikleri” para ve kredi genişlemesiyle yarattıkları ek taleple tıkamaya çalıştılar. Sermaye de kendi deliklerini tıkamak için spekülasyona ve talana yöneldi. Bu “piyasa ekonomistleri”, dönüp 2001-2 yıllarındaki tartışmalara baksalar, benim gibi “kötümserlerin” o zaman “resesyonu yarıda kesiyorlar, sorunlar daha sonra çok daha büyük bir şiddetle geri gelecek” dediğini de görürler.

Bu da bizi siyasi nedene getiriyor. Kapasite fazlasını tasfiye etmenin, halkı eksik tüketime (yoksulluğa) katlanmaya zorlamanın siyasi maliyetini hiçbir ülkenin devleti üstlenmek istemez; önce ertelemeye, bu arada yükü başka ülkelerin ekonomilerinin üzerine yıkmaya çalışır. Uluslararası “yönetişim” de işte böyle dönemlerde çöker. Uluslararası mali sistem de…

Siyasetçiler, mali sermayenin, iş çevrelerinin, hatta medyanın baskısına dayanacak gücü kendilerinde bulamıyorlar. Treni sallamaya, efendilerinin “şenliğinin” devam etmesi için ellerinden geleni yapmaya çalışıyorlar. Köpük büyüyor ve sonunda patlıyor…

Şimdi ne yapılabilir, G-8 toplantısından Münchau’nun önerdiği “acı ilaç”, cesur kararlar çıkabilir mi? Geçen yılki toplantıdan çıkan ortak belge bir fikir verebilir: “Dünya ekonomisi iyi koşullardadır… Küresel dengesizlikler, sürdürülebilir ve güçlü bir büyüme ortamında yumuşak bir biçimde aşılmaktadır”...

Ya bunların dünyadan haberi yok, ya da niyetleri treni sallamaya devam etmek. Ama artık, delikleri para, kredi genişlemesiyle tıkamak olanaklı değil, finans sermayesinin enflasyon korkusu da hızla artıyor. Fazla kapasitenin, şişkin talebin (refahın) yok olması kaçınılmaz. Ama nerede, kimin ekonomisinde? Bana, bu yıl, masa başında birbirine gülümseyenler, masanın altından tekmeleşmeye başlayacaklar gibi geliyor.

1 comment:

Engin Kurtay said...

Süper ! İşte tam aradığım türden teorik bir yazı. O kadar yayın takip ediyorum ama güncelde olan bitenleri teori ile ilişkilendiren bunun gibi analizler bulamıyorum.

Krizin bu aşamasında kredi derecelendirme kuruluşları eleştiriliyor, nerede hata yaptıkları, riskleri neden göremedikleri tartışılıyor, Basel II ile getirilen yeni risk değerlendirme standartlarına umut bağlanıyor, FED bir yandan 2009'da da fonlama penceresini açık tutacağı güvencesi verirken, bankaları sermaye artırmaları için uyarıyor...... ama böyle her türlü cambazlığın yanında kimse krizin sistemik yani sisteme içkin olup olmadığını, sistemin dayandığı başlangıç prensiplerini, yani Jean-Baptiste Say'ı tartışmıyor.

"Her malın bir alanı vardır, her sunu talebini bulur" varsayımı doğru değilse ne olacak ? Say Yasası ve liberallerin iddiasının aksine, fiyatların denge hali (yani alıcı ile satıcının buluşma hali) piyasanın karakteristiği değildir. Fiyatın işlem görme anı, genel değil istisnai bir durumdur ! Fiyat her zaman yukarı ya da aşağı fırlama eğilimindedir, denge hali anlıktır ve oyuncuların çoğu her zaman oyunun dışında kalır - ve bu Marx'ın tezidir.

Benim bir türlü anlamadığım, finansal piyasalarda işlem yapanlar (traderlar) neden Marxist değiller ? Bunlar serbest piyasaya (ve rational expectations kuramına) inandıklarını söylediklerinde, mesleklerini, kendi kendilerini inkar etmiş olmuyorlar mı ?

En saf anlamıyla "ideoloji" bu olsa gerek.