Sunday, March 30, 2008

Kapitalizm, Kriz: Olasılıklar ve olanaklar

(Emek Araştırmaları Merkezi tarafından düzenlenen konferansta yaptığım sunuş, 29 Mart 2009)

(Konuşma notları ham metni)

Dünya ekonomisi “1929’dan bu yana en tehlikeli mali kırılmayı” yaşıyor. Bu mali kırılma
Bir taraftan 1970’lerde egemen sermaye birikim rejiminin tükenmesiyle başlayan “yapısal krize”, diğer taraftan, 1980’lerde başlayan büyük Restorasyonun çözülme sürecine ait bir “olay”. Ve bu çözülmenin özel bir “aşamaya” ulaştığını, insanlığın bir kez daha bir yol ayrımına geldiğini düşündürüyor.

Bu çözülme hem, kapitalizmi aşma, eşitliğe özgürlüğe açık gelecekler tasarlama çabalarına yeni olanaklar yaratacak. Hem de bu olanaklara karşı gerici bir tepkiyi, yeni bir “barbarlık” dönemi olasılığını da gündeme getirebilecek.

Bir üçüncü yolun, geçmişin ulusal Keynesyen ekonomik modellerine, sınıf uzlaşmasına dayalı refah devletine dönmenin bu günün kojonktüründe çok zor olduğunu düşünüyorum. (İşçi hareketinin, sosyalist tehdidin yokluğu; kitlesel üretim birimlerinin krizi, Küreselleşme gibi güçlü etkenler var)

-I-
Önce, bu günkü krizin arka planına, 1980’lerde başlayan Restorasyona kısaca değineceğim.
► Restorasyon, insanın kaderini, piyasanın “gizli eline” adeta denetleyemediği metafizik güçlere bırakmayı amaçlıyordu. Aynen, Aydınlanma “olayı” ve kapitalizm öncesinde insanın kaderini tanrının, ama aslında onun sözcüleri olduğunu iddia edenlerin eline terk eden toplumsal düzenlerde olduğu gibi.
► Bu yüzden Restorasyon, "toplumsal gelişme" düşüncesinin, usçuluğun, bilimsel düşüncenin temelini, atan Aydınlanma “olayına” yönelik bir düşmanlıkla birlikte gelişti.
► Restorasyon’un, insanın “yaşam dünyasını”, eşitlik, özgürlük, kardeşlik prensipleri etrafında iyileştirebileceğini, tarihin akışını değiştirerek yeni başlangıçlar tasarlayabileceğine ilişkin Aydınlanma geleneğine tahammülü yoktur.
► Restorasyon zenginlerin iktidarının doğal ve mükemmel, eşitsizliğin gerekli olduğuna inanır. Karşıtlarını ya popülizmle ya da Jacobinizmle suçlar.
Restorasyon süreci boyunca,
♦ İkinci dünya savaşı sonrasında
Kitlesel sendikal hareketin, sosyal demokrasinin, komünizm korkusunun ve aşırı üretim eğiliminin basıncıyla şekillenen
Keynesyen refah devleti, dolayısıyla sınıf uzlaşması terk edildi.
Emekçilerin kazanımlarına yönelik büyük bir saldırı düzenlendi.
♦ Gelişmekte olan ülkelerde de ulusal kalkınma politikalar terk edildi, emperyalist liberalizmin egemenliği kuruldu.
♦ Merkez sermayenin, çevre ülkelerde, sömürge sitemi yıkılırken kaybettiği egemenliği, borç kriziyle oluşan konjonktürde, IMF-Dünya bankası, eliyle, restore edildi.
♦ 1970’lerde ekonomik kriz, Vietnam savaşı gibi etkilerle gerileyen ABD hegemonyası, 1980’lerde Reagan yönetimi altında restore edildi…
♦ Nihayet, post-modernizmin de katkısıyla, sınıf mücadelesi düşüncesi siyasi ontolojinin merkezinden kovuldu. Boşalan yer dini temelde betimlenen uygarlıklar çatışması düşüncesiyle, etnik aidiyetlere dayalı milliyetçi projelerle doldurulmaya çalışıldı.

Restorasyon, bu yeni düzende, “herkesin kazanacağını” iddia etti. Ama gerçekte, Restorasyon sermayeye açık küresel, birleşik, bir avlanma alanı oluşturmayı amaçladı. Buna karşılık insanlığı ülkelerin, bölgelerin, kentlerin içinde ve arasında, ekonomik, etnik, dinsel, ulusal temellerde, sınırlarla, duvarlarla, dikenli tellerle, askerle, polisle, bölmeyi hızlandırdı.

Vatandaşlık, sınıf aidiyetleri gibi birleştirici öğeleri yıkmak için elinden geleni yaptı.
Restorasyon ulus devletin gücünü yitirdiğini iddia etti. Gerçekteyse, ulus devlet toplum içindeki uzlaştırma işlevini terk ederek toplumun üstündeki yerine geri dönmeye başladı.

Bu arada, ABD gibi emperyalist devletlerin saldırganlaştığını, insan haklarını, hatta onurunu hiçe saydığını gördük; büyük güçler dengesinin oluşmaya başladığına şahit olduk.

1989’da, Restorasyon, tarihin sonuna geldiğimizi iddia etti. Ama aradan on yıl bile geçmeden, Hem tek kutuplu dünyanın, hem de “tarihin sonunun” birer fantezi olduğu ortaya çıktı. Artık restorasyon tükenmişti ve çözülüyordu.

1- Soğuk savaş bitince önce Batı bloğu çatladı, sonra Avrupa Birliği, Rusya ve Çin yeni büyük güçler olarak yükselmeye başladılar.
2- Dünyada Merkez ülkelerin egemen kapitalizmine açık birleşik avlanma alanı yaratma çabası, neo-liberalizm- 1997’de Asya kriziyle ilk darbeyi yedi. Patlayan borsa köpükleri 2001 başında, kapitalizmin krizinin gerçeğini, aşırı üretim/yetersiz talep sorununun aşılamadığını gösterdi; 1929 buhranının hayaleti dünya piyasalarında dolaşmaya başladı
3- Küreselleşmenin, böldüğü insanlık, etnik, ulusal, dini çelişkilerle birbirine girmeye, ABD’yi ve Avrupa’yı ekonomik ve güvenlik açısından tehdit etmeye başladı.
4- Restorasyona karşı tepkiler güçlenerek, 1999-2001 arasında dünyanın gündemine oturdu… “Bastırılan” yeniden geri geliyor yeni bir dalga başlıyodu. Kitleler dünyanın başkentlerinde sokaklardaydı. Kapitalizm yeniden sorgulanıyordu.
Bu koşullarda, çözülmeye başlayan Restorasyonu, kurtarma çabaları bizi bugünkü konjonktüre getirdi.

Birincisi 2001 resesyonunda, büyük bir mali genişlemeyle depresyonu erteleme çabasıydı
İkincisi, kaçan tek “kutuplu dünya” anını, 11 Eylül saldırısının yarattığı şoktan yararlanarak, yeniden, bu kez askeri güce dayanarak yakalamak çabası. ABD Afganistan’a ve Irak’a saldırarak, enerji kaynaklarını ele geçirmeye, askeri gücünün rakipsizliğini kanıtlayarak yarı resmi bir imparatorluk kurmaya çabalıyordu.

Yaklaşık beş yıl sonra bu çabaların tükendiğini, daha önemlisi çözmeleri beklenen sorunları daha da ağırlaştırdıklarını görüyoruz.

-II-

Şimdi ben bu tükenişin esas olarak ekonomik yanı üzerinde duracağım
Önce somut gelişmelere, sonra bunlarla kapitalizmin gelişme eğilimleri arasındaki ilişkiye, son olarak da uzun tarihsel süreçteki yerine bakacağım.
1) Somut gelişmeler: ABD ev piyasalarında başlayan mali bir sarsıntı, hızla, kredi piyasalarına, oradan bankalara, bankalardan banka dışı mali piyasalara sıçradı. Avrupa’ya bulaşmaya başladı. Bu sırada dünya borsaları arasındaki senkronizasyon güçlendi dalgalanmaların şiddeti arttı, 70’yılın en yüksek düzeyine ulaştı.

ABD ekonomisi resesyona girdi, İngiltere giriyor, Almanya Japonya ekonomileri sallanıyor… Dünya ekonomisi yavaşlıyor, enerji ve emtia fiyatları durgunluğa rağmen yükseliyor.
ABD – AB merkez bankaları ilk aşamada piyasalara bir triyon dolardan fazla para bastılar, FED Faizleri altı kez indirdi. Kredi piyasalarındaki güven sorunu aşılamadı.

Diğer bir değişle son 30 yılın olağan çözümleri işlemiyor. FED 1929’dan bu yana ilk kez banka sektörü dışındaki finans kurumlarını kurtarmaya başladı. Tüm eşik altı konut kedilerinin, batık bankaların geçici olarak devletleştirilmesi, mali piyasaların yakından denetlenmesi gündemde. FT’den Martin Wolf “serbest piyasa rüyası” öldü diyor.

Peki ne oluyor? 1990’da 100 milyar dolar düzeyinde seyreden kredi ve türev piyasalarının hacmi, 2007 de 516 trilyona dolara ulaşmıştı. Bu köpük delindi. Kredi piyasası hızla daralıyor.
Gündemde üç gelişme var:

i. Bazı büyük bankalar batacak, bazıları birleşecek, heç fon piyasası büyük ölçüde temizlenecek. Trilyonlarca dolarlık sermaye devalüe olacak!
ii. Kredi piyasasındaki daralma, reel ekonomiyi etkileyecek o da, kredi piyasasını. Böylece bir fasit daire oluşacak kriz durgunluğu, durgunluk krizi besleyecek
iii. Artan işsizlik ve yoksullaşma, dünyanın emekçilerinde büyük refah kaybına neden olacak.

2) Kapitalizmin eğilimleri: Kar oranları düşme eğilimi, 1950-70 döneminin egemen sermaye birikim rejimini sınırlarını delerek yeniden kendini dayatmaya başlayınca, egemen kapitalizm dünya çapında bir krize girdi. Bu krizin dışa vurumu olan aşırı üretim-eksik tüketim sorununun, 1970’lerden bu yana aşılamaması, krizin yapısal olduğunun gösteriyordu.
Bizi bu günkü duruma, sermaye sınıfının bu krize karşı geliştirdiği tepkiler, siyasi refleks getirdi.

Özetle:
i. Kar oranları gerilemeye başlayınca sermaye, birikmeye devam edebilmek için dolaşıma, spekülasyona kaymaya başladı.
ii. Hükümetler, sömürü oranını arttırmak için işçi sınıfının sosyal haklarına, kurumlarına ücretlerine saldırdı. İşçi sınıfının tüketim kapasitesi daralmaya başladı.
iii. Sermaye, aşırı üretim, talep yetersizliği sorununu aşmak, kaynak maliyeti sorunu hafifletmek için, ihracat ve dış yatırımlar yoluyla başka coğrafyalara göç etmeyi hızlandırdı.
iv. Bu iki süreci desteklemek için finansallaşma, iletişim, veri işlem teknolojilerinin gelişimi hızlandı. Talep yetersizliğini aşmada kredi mekanizması önem kazandı:

Sonuç

a) Sermayelerin, mali devreler, yeni teknolojiler, tedarik zincirleri yoluyla yoğunlaşan uluslararası bütünleşmesi, kırılganlığı ve bulaşıcılık eğilimini arttırdı.
b) Finansallaşma, gayrimenkul ve kredi köpüğüne dönüştü. Sonra bu köpükler delindi
c) Şimdi, kredi hacmi daralırken, talep doğal sınırına, ücret, kira ve kar gelirlerine daralıyor, emekçileri büyük refah kayıpları bekliyor.
d) Aşırı üretim, talep yetersizliği sorunu yeniden öne çıkıyor

Bu ortamda üç dinamik çok önemli
a. Devletlerin kaynak dağıtma kapasitesi giderek önem kazanıyor: Sermaye grupları arasında devletten yararlanma savaşı sertleşiyor.
b. Hammadde, enerji kaynaklarını denetleme, piyasaları rakiplerine karşı koruma refleksi yeniden güçleniyor- büyük güçler arası siyasi kültürel askeri rekabet keskinleşiyor.
c. Emekçi sınıfları denetim altında tutabilmek için, yeni yasalar, teknolojiler, sınıf mücadelesinin önünü kapatacak, bölünmüşlüğü güçlendirecek, dini, etnik kimlik siyaseti körükleniyor.

Bu kez bir de hızlandırıcı etken var: Küresel ısınma, su ve gıda kaynaklarını daraltarak, rekabeti daha da yaşamsal hale getiriyor. Kapitalizmin üretim ve tüketim modelinin sürdürülemeyeceğini gösteriyor.

3) Peki Kapitalizmin tarihi açısından neredeyiz:
a. Yapısal Krizin bir düzenleme ve finansallaşma dönemi (neo-liberalizm-küreselleşme) son eriyor: Kriz tüm birikmiş sorunlarıyla birlikte kendini dayatıyor.
b. Örneğin 1873 de başlayan krizi, emperyalizm, sömürgecilik, mali genişleme, yeni teknolojilerle aşma süreci 1929’da çöktü: Mali kriz depresyona dönüştü ve nihayet bir hegemonya değişimi süreci başladı
c. Ama o sırada, işçi hareketinin, Paris Komünü yenilgisini izleyen yaklaşık 40 yıllık durgunluktan çıktığını, yeni bir teorik, kültürel ve örgütsel atılım başlattığını görüyoruz: Lenin, Rosa, Troçki, Bukharin Gramsci: Emperyalizm teorisi, hegemonya teorisi, devlet-parti teorisi, Sovyetler, yeni devletler vb…
d. Şimdi yine böyle bir yenilenmeye uygun bir döneme giriyoruz diye düşünüyorum. Ama şunu unutmamak gerekir. 20. Yüzyılın başında yenilenen hareket bir önceki dönemin hem devamıydı hem de yaratıcılığıyla onu aşıyordu: Gramsci’nin “kapitale karşı devrim” sözlerini, Parti devlet yapılarını, cephe örgütlenmelerini, anımsayalım.

Bu kez de hem geçmişin devamı olmak hem de onu, tekrarlamaya kalkmadan yaratıcı bir biçimde aşmayı başarmak gerekiyor. Başarısızlığın faturası tüm insanlık açısından çok ağır olacak! Çünkü bu kez kriz, hızlandırıcı, küresel ısınma etkeninden dolayı bir “uygarlık krizine” dönüşmüş durumda…

1 comment:

Engin Kurtay said...

Süper bir analiz. Böyle interdisciplinary yaklaşımlar çok hoşuma gidiyor.

2. bölüm c bendi ve 3. bölüm, yani kapitalizmin tarihi açısından nerede olduğumuzla ilgili bir görüş belirtmek istiyorum:

Birçok insan için ABD’nin neden “ılımlı” islamı desteklediği, ya da emperyalizm-islam ilişkisi şu an bir muamma (ben “siyasal islam” terimini beğenmiyorum, zira bence islam ve bütün dinler özünde yayılmacıdır ve siyasaldır, siyasal olmayanı yoktur (bknz: Althusser’in ideoloji formülü), “ılımlı”/”radikal” ayrımı da bu siyasetin stratejisindeki nuansları belirtmek için bence işe yarayan kavramlardır, laiklerin iddia ettiği gibi dinin içsel, özel, kişisel bir konu olması diye birşey yoktur, din içte, sadece zihnin içinde yaşayamaz, ya da uzun süre yaşayamaz, en çok 1-2 nesil içinde yok olur, yaşatılması için gündelik pratiklerde disiplinle paylaşılmak ve yayılmak zorundadır).

Muamma, anlayamıyorlar, çünkü şöyle düşünüyorlar: “soğuk savaş bitti, yeşil kuşak kuramı (sosyalist rejimlerdeki din yasağına karşılık islamı destekleyerek sosyalizmi din bariyeriyle çevrelemek) artık geçerli değil. Öyleyse din artık bir kültürel özgürlük, “kimlik siyaseti” konusudur” diyorlarrrrrrrr.

Gözden kaçırılan şudur: dinsel ideoloji Sovyetler’e karşı ideolojik bir bariyer oluşturmaktan çok, içeride sömürü ilişkilerini yürütmek, düzene itaat rejimini sürdürmek için destekleniyordu. Bugün de aynı mekanizma çalışmaktadır. ABD hapisanelerinde görevli imamlar, zenci mahkumları islamlaştırmaktadır. ABD’nin din politikası sadece Ortadoğu’yu değil, bütün dünyayı ve hatta kendi içindeki ezilen sınıfları da hedeflemektedir. Öyleyse sorun, dün olduğu gibi bugün de, sınıfsaldır. Kültürel özgürlük ya da kimlik siyaseti konusu değildir.

Krizle birlikte varılan çıkmazda büyük sermaye ve onun iktidar gücü daha önceki restorasyon çabalarından da öte, tüm dünyayı kapitalizm-ötesi bir yeni-köleci düzene doğru dönüştürme hazırlığındadır. Yeni-köleci düzen derken, bunu kapitalizme mecazi anlamda söylemiyorum. Gerçekten Ilkçağ tipi, ücretli emeğin değil, fiziksel (ve/ya da zihinsel) zorlama ile işe koşulan bir tür emeğin üretimiyle biçimlenen toplumsal formasyondan söz ediyorum. Genetik bilim ve beyin araştırmaları bunu başarmak üzeredir. Başarıncaya kadar geçen süreyi de dinsel ideolojiler doldurursa, geçiş sorunsuz tamamlanabilecektir. Çünkü artık aşırı üretim-yetersiz talep, kar oranlarında gerileme eğilimleri, sermaye düzeninin kendi oluşturduğu siyasal-ideolojik yapılar (liberalizm; demokrasi, hukuk devleti, insan hakları vb..) çerçevesinde aşılamaz noktaya varmıştır.

Herşey aynen H.G.Wells’in Zaman Makinesi öyküsüne uygun ilerliyor: uyuyanlar daha da uyutulacak, belki bir kısmı imha edilecek (Neanderthal’leri anımsayın, hala neden nesillerinin tükendiği tam olarak çözülemedi), kalanların şekilleri değiştirilecek (kıllı, kırmızı gözlü, cinsiyetsiz üreyen ya da üretilen, artık başörtüsünü, tesettürü sorun etmeyecek şekilde), troglodit olacaklar ve yeraltında çalışma kamplarına alınacaklar (böylece ortalıkta görünmeyecekler, yok kabul edilecekler). Ve işte o zaman Marx paradoksal olarak haklı çıkacak: çünkü yukarıda kalan akıllılar komünizmi kuracaklar ve mutlu mesut yaşayacaklar.