Friday, December 21, 2007

Mali piyasalarda “akılcı bir panik”

Cumhuriyet: 17/12/207)

Geçen Çarşamba günü ABD Merkez Bankası FED ve dört banka mali piyasalara 40 milyar dolar likidite enjekte edeceklerini açıkladılar. Açıklamadan sonra, ne bankalar arası piyasada faizlerde bir düşme görüldü ne de borsalardan olumlu bir tepki geldi. Dahası, bu müdahale merkez bankalarında ve banka sisteminde korkunun bir paniğe dönüştüğünü gösteriyordu. Ancak, Prof Krugman’a göre “bu öyle akıl dışı bir panik değil. tümüyle akılcı bir panik” idi. (New York Times, 14/12). Çünkü durum gerçekten çok vahim…

Bir taraftan “panik” diğer taraftan, dünya ekonomisinden dengelerin “geri çevrilemeyecek yönde değişmeye başladığına” ilişkin tartışmalar, bu krizin “o kriz” olduğuna ilişkin kanımızı güçlendirmeye devam ediyor. Dünya Bankası da bu krizin daha şimdiden 1990’arın başında Japonya’yı sarsan mali krizinin maliyetine ulaştığını,1970’den bu yana yaşaman 117 banka krizini gölgede bıraktığını düşünüyor (Financial Times 13/12)

Önce bankaları kurtar…

FED, Avrupa Merkez Bankası, İngiltere, Kanada İsviçre merkez bankalarının bu müdahalesi, kriz başladıktan bu yana dördüncü girişim. Merkez bankaları bankalara, sundukları karşılıkların kalitesine bakmadan borç verecekler. Yani, bu merkez bankaları, bankaların, bu gün piyasada satılamayacak kadar değer kaybetmiş varlıklarını, yine bankaların defterlerindeki fiktif değerlerden, karşılık olarak kabul edecek, böylece bankaların sırtından alacaklar.

Haftanın ikinci yarısında yoğunlaşan tartışmalar, bizim daha önce bir çok kez vurguladığımız bir noktada artık bir mutabakat oluşmaya başladığını gösteriyordu: Karşımızdaki bir likidite yetersizliği krizi değil, bir borç krizi; çapı ve esas olarak nerelerde, kimlerin elinde olduğu bir türlü saptanamayan bir batık borç kütlesi söz konusu. Bu yüzden bankalar ellerinde likidite olmasına karşın, bunu kimseye, hatta birbirlerine bile borç olarak vermek istemiyorlar. Bu, Prof Rubini’nin “mali küreselleşmenin ilk krizi” dediği durumu aşabilmenin yolu tam anlamıyla, (Goldman Sachs’ın hesaplarına göre en az 2 trilyon dolara ulaşacak) bir temizlik (varlık imhası) gerektiriyor. İkincisi, Merkez Bankaları en büyük bankaları kurtarmaya çalışıyor (her zaman olduğu gibi) ama, batık krediler esas olarak banka dışı mali oyuncuların, yerel yönetimlerin vb… elinde, bu nedenle son girişim işe yaracak olsaydı bile etkisi çok sınırlı olacaktı; dahası, enflasyonu körükleyecek, hak etmeyen yatırımcıyı kurtararak, ahlaksızlığa prim vermiş olacaktı. Ancak kimi analistler, “tüm bunlar önemli değil, bankaları kurtarın” diyorlar.

Örneğin, bir Financial Times baş yazısı (14/12), Merkez Bankalarının, bankalara, olağan faizlerinden, karşılıklara aldırmadan sınırsız kredi açmasını öneriyordu. UBS ekonomisti George Magnus, Financial Times’daki, bu önerilere karşı çıkanlara cevap veren yazısında, likidite enjeksiyonunu ve faizi indirimlerini savunurken, mali sermayenin acımasız mantığını da ortaya koyuyordu: Merak etmeyin, faizlerdeki indirimler ev piyasasındaki yıkımı engellemez, çünkü borçlarını ödenememesinin arkasında esas olarak, faizlerin yüksekliği değil, işsizlik ve ücretlerin yetersizliği var; hak etmeyenleri kurtarıyoruz gibi ahlaki kaygılarda ısrar etmek de anlamsız, demokratik toplumlar gerektiğinde bundan vazgeçebilirler; esas olarak gıda ve enerji piyasalarını etkileyecek (yani halkı ve üretimi) bir enflasyona değil, banka sistemini etkileyen deflasyona odaklanmak gerekir. Likidite belki sorunu çözmez ama yine de önemli (13/12) Özetle bankaları kurtarın toplumun gerisi önemli değil.

Ancak bu da boş hayal. Çünkü, şimdi krize yol açarak patlamaya başlayan kredi köpüğünün nedenlerine, bu günlerde, ABD ekonomisinde ilk önce resesyona giren sektörlere bakınca, karşımıza muazzam bir kapasite fazlası sorunu (aşırı üretim) çıkıyor. Bu sorun 2001 resesyonunda yine başını çıkardığında, bu merkez bankalarının eliyle başlatılan mali genişlemeyle ertelendi. Ertelendi ama, bu kez sanayideki aşırı üretim sorununa bir de inşaat sektörü ekledi. Her ikisini de kredi ile ayakta tutma hayali, sonunda banka sisteminin elinde patlamaya başladı. Özetle “bütünsel” bir kriz var karşımızda…

Madalyonun öbür yüz

Bu tür krizler, yeniden yapılanmaların ebesidirler; sermayenin ve coğrafyaları tümünü aynı biçimde etkilemezler. Bu nedenle dengeler değişmeye başlar. Şimdi de öyle oluyor. Örneğin Asya bankaları, bu beş bankanın operasyonuna katılmadılar. Çünkü dünyanın bu bölgesinde mali piyasalar daha az istikrarsız, ağır bir kredi krizi, likidite sorunu yok. Genel kaygı, “ekonomik ısınmaya”, enflasyona ilişkin. ABD ve Avrupa ekonomileri yavaşlamaya, tüketici havlu atmaya, ücretler gerilemeye, işsizlik artmaya başlarken, Asya ülkelerinde ekonomik büyüme, ücretler artışları, güçlenmeye devam eden bir tüketim eğilimi söz konusu; kapasite fazlası sorunu burada henüz gündemde değil.

Bu bölgede gerektiğinde, devreye sokulabilecek büyük döviz rezervleri var. Hem Asya ülkeleri hem de petrol zengini ülkeler bu rezervlerini, mali piyasalarda spekülasyona yönlendirmek yerine, değerli üretim birimlerini, Batı’nın şimdi, krizin etkisiyle borsada %50’dan fazla değer kaybederek felç olmuş dev bankalarını satın almaya yöneliyorlar (J. Markman, MSN Money, 13/12).

Geçtiğimiz haftalarda Afganistan’daki devasa bakır madenlerini satın alan, ABD, Ulusal İstihbarat Değerlendirmesi İran’da nükleer silah olmadığını açıklayınca, hemen İran’la yeni bir petrol çıkarma anlaşması yapan Çin özellikle dikkat çekiyor. Asia Times’da, M.K Bhadrakumar’a göre, ABD’yi ve Hindistan’ı şaşırtan bu hamle, Çin’in zamanlamada ve stratejik plan yapmakta ne kadar başarılı olduğunun bir kanıtıydı. Bir başka yorumcu da, “Asya ülkelerinin Egemen Varlık Fonları, Dow Jones indeksindeki tüm firmaların yönetim kurullarında etkin yer edinmelerine olanak verecek hisseleri satın alacak kadar büyük diyordu” (J. Randall, Daily Telegraph, 14/12). Gerçekten de geçtiğimizi haftalarda, Abu Dhabi, Çin Dubai, Singapur kaynaklı fonlar sırasıyla Citi Group, Barclays Bank, Sony, UBS gibi dev şirketlerin hisselerinden satın alarak yönetim kurullarına girmeye hak kazandıklarını gördük. MSN Money’den Markman, JP Morgan ve Chase Manhattan’ın da sırada olduğunu düşünüyor, hatta bu süreci “tersine sömürgeleştirme” olarak niteliyordu.

Bu ortamda da Newsweek’in editörü Fred Zakaria, geçen haftaki yazısında,, içine girdiğimiz “yeni dönemde”, artık dünyada eski yapılara sığmayan çok fazla yeni oyuncunun varlığına, yeni güçlerin yükseldiğine işaret ediyor ve “Post-Amerika dünyasına hoş geldiniz” diyordu. Daha iddialı konuşanlar da var. Örneğin, geçen hafta Avustralya’daki Uluslararası Politika Üzerine Lowy Enstitüsü bünyesinde yayımlanan “Vasco da Gama döneminin sonu” başlıklı ilginç bir çalışma, isminden de anlaşılacağı gibi, beyaz adamın keşiflerle başlayan, dünyayı, kendi çıkarları ve yaşam tarzı temelinde, küreselleştirme döneminin sona erdiğini ve sürecin merkezinin doğuya kaydığını ileri sürüyordu.

2 comments:

Engin Kurtay said...

90'ların Japonya'sı ile benzerlikler kuran yazılar okuyorum. Ancak bu kez kriz daha geniş bir coğrafyayı hem ABD hem EU bölgesini etkiliyor. Ve yayılma eğiliminde.

MB'lerin anlaşmalı ve koordineli faiz indirmeleri gerektiğini savunan görüşler var.

Bir de Japonya'dan farklı olarak, kurtarma operasyonları düzenlenmemesi, Shumpeter faturası kesilmesi gerektiğini de yazanlar var.

90'ların Japonya'sı ile bugünkü ABD'yi karşılaştırırsak:

Biri surplus, öbürü deficit ekonomi, işsizlik her iki durumda da düşük. Japonya'da faiz indirimleri carry trade'e yol açarak amaçlanandan farklı sonuç doğurdu: para dışarı kaçtığı için Japonya'nın içinde tüketimi ve yatırımı tahrik edecek bir likidite bolluğu oluşamadı. Ve Japonya bir türlü deflasyondan çıkamadı (Ya Japonya mal ihraç eden ama parası konvertibl olmayan bir ekonomi olsaydı (Çin?) ya da her yerde faizler düşük olsaydı, yani carry trade olmasaydı, Japonya'da amaçlandığı gibi tüketim, yatırım tahrik edilebilir miydi?).

Bu saptamalara ne diyorsunuz?

Buradan hareketle, eğer kriz derinleşirse, sizce ABD ekonomisini RESESYON mu, yoksa STAGFLASYON mu bekliyor? (stagflasyonun resesyonu da kapsadığını biliyoruz).

Engin Kurtay

Engin Kurtay said...

Bu sorunun literatürde adı varmış: "Likidite Kapanı" deniyormuş. Keynes tanımlamış bunu.

MB'ler ne kadar para pompalasalar da savings=investments eşitliği bozulduğu için ekonomi bir türlü tahrik edilemiyor. Carry Trade, Japonya'da Likidite Kapanını beslemiş olan bir fenomen galiba. Şimdi de ABD ve Avrupa, mortgage ve SIV kaynaklı güvensizlik yüzünden Likidite Kapanınında.

Keynes Likidite Kapanı fenomenine nasıl bir çözüm önermiş, bilen var mı? Yoksa bu kavram Marx'ın anlattığı şekilde oyunun sonuna mı karşılık geliyor? Burada Shumpeter'in arka kapıdan çıkış formülünü nasıl yerleştirmeliyiz?

Likidite Kapanından çıkış için şu seçenekler olduğunu söyleyebilir miyiz: (1) innovasyonlar (2) savaş (3) ikisi birden: Lockheed Martin yeni F-35 savaş uçağını tanıtmış geçenlerde, herkes sıraya girdi satın almak için...