Monday, November 29, 2021

Kapitalizmin patojenik krizi

 

Cuma sabahı Güney Afrika’da yeni bir Covid-19 varyantının (Omicron) hızla yayıldığını öğrendik. Bu yeni varyantın aşıların yarattığı bağışıklık duvarını aşabileceği bildiriliyordu. Böylece,Financial Times’ın deyişiyle “Covid-19” yeniden borsaların (ekonominin) gündemine giriyordu. Belli ki kapitalizmin “geçemeyiş krizinin” morbid semptomlarından, patojenik (zoonetik: virüslerin bir türden öbürüne atlamasına ilişkin) krizi devam ediyor.

EKONOMİ-EKOLOJİ

Kapitalizmin iki çelişkisinin birbirlerini etkileyecek biçimde işlediğine değinmiştim. Emek sermaye çelişkisinin kârlar ve birikim süreci üzerindeki baskısı, 2008 krizinin derslerine karşın finansallaşmayı ve spekülasyonu beslemeye devam ediyor. Kapitalizmin doğal çevre üzerindeki basıncı iklim krizini, çok tehlikeli patojenik-zoonetik gelişmeleri besliyor.

Financial Times, perşembe günü ABD borsalarında dev şirketlerin gelirlerine ilişkin beklentilerin tehlikeli biçimde yüksek olduğuna, borsaların aşırı değerlendiğine, dolayısıyla kırılgan bir spekülasyon ortamının oluştuğuna dikkat çekiyordu. Ertesi gün Güney Afrika’daki yeni varyantın haberi geldi, borsalarda sert düşüşler (yüzde olarak, Dow.2.5, FT-100.3.64, Dax. 4.5, CAC 40. 4.75. Nikkei: 2.5, Heng Seng: 2.7) yaşandı. 

(...)

KAPİTALİZMİN PATOJENİK KRİZİ

 “Kâr-makinesinin” genişleme eğiliminin doğal çevre üzerindeki etkileri doğadaki virüslerin yeni canlı türlerine atlamasını, bu türlerden insana sıçramasını kolaylaştıran bir yıkıma yol açıyor.  

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, November 25, 2021

Weimar Amerika - III

 

Geçen hafta Amerika’da yaşananlar, Trump gidince “süreç olarak faşizm gerileyecek” beklentilerinin ne kadar boş olduğunu bir kez daha gösterdi.

‘TARİHİNİN EN BÜYÜK ANAYASAL KRİZİNE DOĞRU’

 Neo-con’ların önde gelenlerinden Robert Kagan, eylül ayında Washington Post’ta yayımlanan denemesine “ABD, tarihinin iç savaştan bu yana en büyük siyasi, anayasal krizine doğru gidiyor. Önümüzdeki 3-4 yıl içinde kitlesel şiddet olayları, merkezi otoritenin parçalanması, ülkenin birbiriyle savaşan kırmızı (Cumhuriyetçi-EY) ve mavi (Demokrat-EY) bölgelere ayrılması uzak bir olasılık değildir” saptamasıyla başlıyordu. 

(...)

Bu yazarlar, yorumlarında kaygılarını dile getirirken aslında, 2024 seçimlerinde adını koymadan bir faşist darbe olasılığından söz ediyorlar.

(...)

ABD’de faşist hareketi oluşturan ırkçı, kadın düşmanı çevreler de yoğun biçimde bu temayı işliyor, artan sıklıkta şiddet kullanmaya, önlerine çıkacak olanları öldürmeye kararlı olduklarını ifade ediyorlar. 

(...)

Geçen hafta Kenosha’da Kyle Rittenhouse, New York’ta Christopher Belter adlı genç adamların yargılandıktan sonra serbest bırakılmaları da ilerleyen sürecin bir semptomuydu.

(...)

Evet, süreç ilerliyor, gelişmeler Trump ikinci kez başkan olursa ABD’nin birincisinden çok daha hızlı, derin dönüşümler yaşayacağını gösteriyor.

Yazının tamamını okumak içen tıklayınız

Monday, November 22, 2021

Sakal, bıyık ve 3. seçenek

 Rejimin, ülkeyi, siyasal İslamın sınıfsal çıkarlarının peşinden sürükleyerek getirdiği noktada durum, “Aşağı tükürsen sakal yukarı tükürsen bıyık” atasözünü anımsatıyor. Tabii, verili gerçekliğin korunabilmesi için olasılıklar yelpazesinin dışına itilen bir yolu seçerek doğrudan karşıya tükürmek de var. Ancak bu seçenek, henüz zayıf bir olasılık bile değil. Biz, sakal ve bıyık üzerinde odaklanalım.

Türkiye’de, insanlar her sabah biraz daha yoksullaşırken adeta, “Dolara ne olacak?” kaygısıyla kalkıyor. Aklıma 1982 Meksika krizi sırasında, Plantu’nun Le Monde’da yayımlanmış bir karikatürü geliyor: Yıkık dökük bir kulübenin kapısının eşiğinde, boynu bükük tek bir mısır bitkisinin önünde oturmuş, üstü başı perişan iki köylüden biri öbürüne “Bugün dolara ne oldu acaba?” diyordu. 

Rejim “yüksek faiz enflasyonu azdırır” iddiasıyla, sürekli faiz indiriyor. Enflasyon ise azdıkça azıyor. Türk Lirası’nın dolar karşısındaki yıllık kaybı yüzde 45’e dayandı. Rejim, “Meraklanmayın biz ekonominin kitabını yazdık” diyor ve bir sayfa daha açıyor: “TL değer kaybettikçe ihracat artacak, cari fazla vereceğiz, bu da enflasyonu dizginleyecek.” 

Rejim hangi evrende yaşadığına inanıyor bilemiyorum ama bu evrende, Türkiye ekonomisinde, TL değer kaybederken iki gelişme yaşanıyor. 

(...)

Yazının tamamını oku bak için tıklayınız

Thursday, November 18, 2021

Bir ‘çılgınlığın’ metodu


Ekonomistler, kimi iş çevreleri, rejimin, “yanlış” ekonomi politikalarında ısrar etmesine bir türlü akıl sır erdiremiyorlar. Rejimin liderinin “Biz ekonominin kitabını yazdık” ifadeleri de bu kaygıların üzerine tuz biber ekiyor.

Bu da bana, Hamlet trajedisindeki “Bu bir çılgınlık ama içinde bir metot var” sözlerini anımsatıyor. Neden, birilerine çılgınlık gibi gelen, bir başkası için yaşamsal önemde metodik/rasyonel bir tercih olmasın?

EKONOMİ ÜZERİNE 

Ekonomi politikalarının etkileri irdelenirken çoğu kez, kapitalist ekonomi, onun “sermaye birikim rejimi” homojen bir “sistem” olarak düşünülüyor. Gerçekte, sermaye birikim rejimi, özgün bir karmaşıklığın işleyişini temsil eder:

(...)

amacım, ekonomiye bakarken, homojen bir yapıntı görmeye çalışmak yerine farklı birikim tarzlarının, bunlar üzerine yaşayan farklı sınıf/tabaka çıkarlarının, bu çıkarlara uygun farklı politika taleplerinin var olma olasılığını da göz önüne almak gerektiğini anımsatmak.

BİR SÜRDÜRÜLEMEZLİK...

Bu teorik düzeyden, “şimdi ve buradaki” duruma geçersek, bu“yanlış” politikaların aslında belli bir sınıf/tabaka çıkarının ifadesi olma olasılığını değerlendirmek gerekiyor. Bu sınıf çıkarlarına ilişkin saptama tabii ki “doğru” politikalar olarak önerilen “yapısal reformlar”(?), yüksek faiz ve Merkez Bankası’nın bağımsızlığı gibi şeyler için de geçerlidir. 

(...)

Evet, çılgınlığın arkasında bir metot var ama bu bir sürdürülemezliğe ve kaçınılmaz bir kopuş noktasına doğru gidişe işaret ediyor. Şimdilik “doğru politikalar” olarak önerilenlerin de sanayi-banka kompleksinin çıkarını temsil etmeye çalışırken orta sınıfların, emekçilerin refahına büyük darbe vuracağını ancak ekonominin düşüşünü durduramayacağını da vurgulamak isterim.

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, November 15, 2021

COP 26 bitti! Yola devam

 

Glasgow’da toplanan COP26 İklim Zirvesi bitti. Kapitalist uygarlık uçuruma doğru yürüyüşüne devam ediyor. 

‘TANRIM BENİ İFFETLİ YAP… AMA HENÜZ DEĞİL…’

Zirvenin sonunda ortaya çıkan “anlaşmanın” diline ilişkin tartışmaların, ABD ile Çin arasında işbirliği olasılığına, zirveye katılımın yapısındaki değişime ilişkin yorumların gürültüsünü aşabilirsek, 2015 Paris Anlaşması’nda konan 1.5 ºC hedefinin artık ulaşılamaz olduğunu söyleyebiliriz. 

Bu kötümserliğin arkasında, COP26’ya katılan devletlerin uzun dönemli vaatleri ile önümüzdeki on kritik yıl gibi bir kısa dönemde yapacakları arasındaki farklar yatıyor. Zirvenin, birçok yorumcuya, Aziz Augustin’in ünlü, “Tanrım beni iffetli yap… Ama henüz değil” duasını anımsatan, “Sıfır karbon, metan gazı, sıfır ormansızlaştırma… Ama henüz değil”sonucu dünyamızın geleceği açısından tam bir felaket senaryosuna işaret ediyor.

Daha şimdiden sıcaklık artışı 1.2 ºC’ye ulaştı. 

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, November 11, 2021

Söyleyene değil, söyletene bak!



Mehmet Barlas’ın pazartesi yazısını okuyunca, ilk önce “sahibinin sesi” diye düşündüm. Salı yazısı da üzerine tüy dikti!

(...)

BİR ‘CONSIGLIERE’ OLARAK BARLAS

Böylece Barlas (ki bu işlerde çok deneyimlidir) yazısında, üç noktada, kendince, siyasi iklime müdahale ediyordu.

Birinci noktada Barlas karşımıza “ev sahibini” bastıran “yavuz hırsız” olarak çıkıyor: Dünyada, özellikle Türkiye’nin finansal ve teknolojik beslenme kaynaklarının merkezlerinde, medyanın, siyasi liderlerin ve uzmanların, siyasal İslamın, AKP rejiminin meşruluğunu tartışmaya başladıkları bir dönemde Barlas, deneyimlerine çok uyan basitlikte bir “takla atarak”, meşruiyet sorununu muhalefet partilerinin üzerine kaydırmaya çalışıyor. 

(...)

İkincisi Barlas, CHP ve İYİ Parti’yi, AKP liderliğinin sık sık dile getirdiği “Bunlara devlet, ülke teslim edilmez” ifadesini tekrarlayarak tehdit ediyor: 

(...)


BİR SEMPTOM OLARAK BARLAS

(...)

Bu noktada Barlas karşımıza, muhalefet partilerine, seçimleri kaybetmeyi kabul etmelerini, rejime de eğer etmezlerse seçimlere girmelerinin engellenmesini önererek işte bu paradoksun ve korkunun semptomu olarak çıkıyor.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, November 08, 2021

Ekonomistler ekolojiyi anımsadı

 

COP26 iklim zirvesinin pratik sonuçlar doğuracağına pek kimse inanmıyor (Project Syndicat, “The Great COP-Out?” -Büyük kaytarma-, 4/11/ 2021). İngiltere Kraliçesi bile “Bu kadar lafa karşılık bir şey yapılmaması çok sinir bozucu” diyor. Siyasi oportünizm bir etken ama esas sorun yapısal. İklim krizini önlemeye yönelik gerçekçi önlemler, uygarlığın temel çelişkilerine çarpıyor. Yine de COP26, hiç olmazsa, “ekonomistleri” ekolojiyi hesaba katma noktasına getirdiği için yararlı oldu. 

İKİ ÇELİŞKİ…

Kapitalizmin yapısal (uzun erimli) krizi devam ediyor.

(...)


Ancak kapitalizmin kriz üreten bir çelişkisi daha var.

(...)

STRATEJİK UNUTMA

Cambridge Üniversitesi’nden, ekonomist Prof. Sir. Dasgupta, Financial Times’da yayımlanan bir söyleşide, “Küresel, varlık sürdürülebilirliği portföyümüzü yönetmeyi başaramadık… Geçtiğimiz on yıllarda büyük bir refah artışı yaşadık ama bu, doğaya büyük zarar verme pahasına gerçekleşti…” diyor. Prof. Dasgupta’ya göre, geleneksel ekonomik modeller “doğanın” bir varlık (asset) olduğunu yadsımışlar ve insan etkinliğinin bu biyolojik alan üzerindeki aşındırıcı etkisini ihmal etmişler. Halbuki, “ekonomik düşünceye doğayı da katmak dev bir adım olmaz”mış. Prof. Dasgupta da Polanyi’nin Büyük Dönüşüm başlıklı yapıtını unutmayı seçenlerden anlaşılan!  

Polanyi’nin Büyük Dönüşüm başlıklı çalışması 1944 yılında, liberalizm ve serbest piyasa fantezilerinin yol açtığı Faşizm ve Dünya Savaşları dönemi kapanırken, bir yapısal kriz yerini genişleme dönemine bırakırken yayımlandı. 

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, November 04, 2021

‘Felaketin merkezinde’

 


Son araştırmalar, küresel ısınma sürecinde, bugünkü eğilimler devam ederse 3 milyar insanın yaşamaya uygun olmayan koşullarla yüz yüze kalacağını gösteriyor. Ortadoğu, hızla yaklaşan felaketin merkezindeki bölgelerden biri. Türkiye, rejimin elinde hızla bu felaketin merkezine doğru sürükleniyor.

BİR İKTİDAR SORUNU

Ortadoğu, aşılması çok zor bir ikilem içinde: The Guardian’da bir çalışmanın işaret ettiği gibi bölge, dünyanın geri kalanından iki kez daha hızla ısınıyor. Buna karşılık, başta Suudi Arabistan olmak üzere, Körfez Emirliklerinde, İran ve Irak’ta egemen sınıflar, CO2 emisyonunu besleyen petrol tüketiminden gelen gelirlere dayanarak ayakta duruyorlar. Bu gelirler, baskı araçlarını, dini kurumları beslemenin yanı sıra halkın rızasını da satın alma olanağını getiriyor.

(...)

Küresel ısınmayı, orman yangınları, su kaynaklarının kullanımı üzerinde uyuşmazlıkların artması, kum fırtınaları, ani su baskınları, balık havzalarının zehirlenmesi, kentlerde hava kirlenmesinin hızlanması gibi etkileriyle birlikte düşününce bölgede, siyasi istikrar, barış ve göçler bağlamında çok büyük krizler beklemek gerekiyor.

(...)

Yeşil Gazete editörlüğü, AKP iktidara geldikten sonra gerçekleşen yıkımın ayrıntılı bir bilançosunu sunduğu araştırmasında, “Tarım alanları, ormanlar, sulak alanlar, denizler, göller, nehirler ve hatta korunan alanlar bile artık bir enkaz” diyor (Yeşil Gazete, 04/06/2021). Burada araştırmanın bulgularını aktarma olanağım yok ancak birine değinmeden edemeyeceğim. Türkiye’de tarım arazileri, AKP’nin iktidara geldiği 2002’den 2020 yılına 3 milyon 484 bin hektar (Belçika’nın yüzölçümüne eşit) azalarak 37 milyon 712 bin hektara gerilemiş. 

(...)

Rejimin, ülkeyi, karşısında üstünlük tasladığı Hıristiyan “uygarlığının”, plastik ve kimyasal atık çöplüğüne çevirmiş olması da cabası. 

(...)

 Rejimin “ideoloji üretim merkezinin” başındaki şahıs, halka “Açlığa, yoksulluğa isyan etmeyin”, “Fakirlik, Allah’a yakın olmaktır” gibi “hutbeleri” uygun görüyor. 

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, November 01, 2021

İklim krizi, adalet ve emperyalizm


Siz bu yazıyı okurken 26. COP İklim Krizi Zirvesi başlamış olacak. Sonunda da büyük olasılıkla katılanlar bir şeylerde anlaşmış, bir ortak bildiri açıklayarak olacak; 1995’ten bu yana toplanan 25 COP zirvesinde olduğu gibi… Ben bu son zirveden fark yaratacak bir sonuç bekleyen yorumcuya rastlamadım. Ancak bu toplantıların bir önemi var. Kapitalist uygarlığın hakikatini sergiliyorlar: Kapitalizm, yok olmanın eşiğine getirdiği uygarlığı, iklim krizinden kurtaramaz!

KAPİTALİZM VE İKLİM KRİZİ

Kapitalizmin küresel çapta egemen üretim tarzına dönüşmesi, sanayileşmeyle ile başladı, emperyalizmle devam etti ve bugün iklim krizinin arkasındaki CO2 emisyonunun kaynağındaki fosil yakıt bağımlılığı üzerinde yükseldi. 

Bu süreç, İngiltere ve Kıta Avrupası’nda başladı, Amerika, Kanada ve Japonya gibi merkezlerin eliyle ilerledi, dünyanın geri kalanını doğrudan sömürgeci ve kapitalist emperyalist zorlama ile içine çekerek hızlandı. CO2 emisyonu açısından baktığımızda, sanayileşmeden bu yana gerçekleşen emisyonun yarısından fazlası, bu kapitalist emperyalist ülkelerin ürünü.   

Toplam CO2 emisyonunun yarısını herkesten önce gerçekleştirenler, aynı zamanda bu emisyonu yapan sanayiler üzerinden ekonomik, siyasi ve askeri ayrıcalıklar, dünyanın geri kalanından çok daha yüksek refah ve tüketim/lüks tüketim olanakları yarattılar.

(...)

Geç sanayileşen ülkelerin gelişmelerini engelleyen sömürgecilik ve emperyalist talanın failleri, şimdi gezegenin ekosistemine yaptıkları zararın faturasını ödemeyi kabul etmeden, dünyanın geri kalanından gelişme süreçlerini yavaşlatmalarını, refah taleplerinden vazgeçmelerini istiyor.

(...)

KAYNAK VAR AMA...

Dünya ekonomisi, ABD, Avrupa ülkelerinin yanı sıra Hindistan ve Çin gibi arkadan gelen ama CO2 emisyonunda liste başına geçmeye başlayan ülkeler, ekonomik krizle, pandemi ile boğuşuyor. Hükümetler, bu ortamda, iklim krizini önlemek için gereken kaynağı nereden bulacaklarını bilemediklerini iddia ediyorlar. Öyleyse, çöküşün eşiğinden ağlaya sızlaya geçeceğiz. Ya da başımızı kaldırıp kapitalizmin ufkunun ötesine bakmaya çalışacağız.

(...)

Bunların varlıklarının yüzde 1’i bile kamulaştırılabilse kaynak sorunu filan kalmaz. Bugün, bunu yapacak irade olmadığından, buyurun uygarlığın cenaze namazına…

Thursday, October 28, 2021

‘Fermi paradoks’ ve iklim krizi

 Evren yaklaşık 14 milyar yıl yaşında. Yalnızca Samanyolu’nda 100 milyardan fazla gezegen var. Evrende, dünyadakinden milyonlarca yıl daha eski, uzay ulaşımı sorununu çözmüş çok sayıda uygarlık olması gerekmiyor mu? “Peki, nerede bunlar?” İtalyan fizikçi Enrico Fermi’nin (1901-1954) ortaya attığı bu soru, o gün bugün bilim insanlarını meşgul ediyor.

Bu sorunun olası cevaplarından biri bizi de ilgilendiriyor: Belli bir teknolojik gelişme düzeyine ulaşan uygarlıklar kendilerini yok edecek koşulları yaratabilirler. Bilimkurgu yazarı StanislavLem’e göre, nükleer teknoloji düzeyine ulaşmak, bu koşullardan biri. Bir diğer olasılık da sanayileşmenin ekolojik sorunlarını yönetemeyen uygarlıklar yok oluyor (Jared Diamond). Bunlara Strugatski kardeşlerin, Tanrı Olmak Zorbaşlıklı romanındaki senaryoyu ekleyebiliriz: Tüccarlar ve dinci gericiler bir darbe yaparak aydınları yok ediyor, bilimsel ve kültürel gelişmeyi durduruyor. 

Bu sonuncusu, daha çok Türkiye, Hindistan, Brezilya gibi ülkeleri düşündürüyor. Gezegenimiz ise birinci olasılığın, ekolojik çöküşün eşiğinde duruyor.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, October 25, 2021

Morbid semptomların en yıkıcısı

 

Geriye dönüp bakınca, “Artık eskisi gibi değil” ve “Her şey ne kadar da hızlı değişiyor” duygusuna kapılmamak olanaksız. İleriye bakınca, egemen olan belirsizlik. Belli ki kapitalizmin özgün bir dönemindeyiz. 

İKİ ‘DEVİNİM’

Kapitalizmin tarihinde, biri kısa aralıklarla kendini tekrarlayan “iş devrelerinin” içinde patlak veren (1987, 1997, 2007 gibi) finansal-ekonomik krizleri, diğeri de uzun dönemli ekonomik, teknolojik, siyasi kültürel dönüşümleri içeren yapısal (1970’lerde geliştirilen bir kavramla “birikim rejimi”) gelişme/toparlanma ve kriz dönemleri var. Örneğin: 1830-1880’ler büyüme gelişme toparlanma; 1880’ler-1945 yapısal kriz; 1945-1974 uzun toparlanma; 1970 -? yapısal kriz.1987, 1997, 2007 finansal krizleri bu son devinim içinde yaşandı. 

(...)

Kısacası bir “geçemeyiş dönemindeyiz”.  Bu, “morbid semptomların” (Gramsci)dönemidir.

EN TEHLİKELİSİ

Bu “morbid semptomların” içinde, uygarlık düzeyinde en yıkıcı (“extinction level event”) olanı “iklim krizidir”. İklim krizi, aşırı sıcaklar, kuraklık, aşırı yağışlar, sıklaşan, sertleşen fırtınalar, su baskınları, orman yangınları, su-gıda krizleri demek. Bu krizler kaynak savaşlarına, kitlesel göçlere, sonuç olarak büyük toplumsal istikrarsızlıklara yol açıyor, diğer patojenik, siyasi semptomları da besliyor. İklim krizinin arkasında CO2, metanı gaz emisyonlarıyla, ormanları tüketerek, atıklarıyla çevreyi kirleterek yaşayan “kâr makinesi” (sermaye) var. 

“Kâr makinesinin”, organlarını tam anlamıyla insana ve doğaya yapıştırmaya başladığı sanayi devrimi sırasında, atmosfere yıllık CO2 salımı 15.06 milyon ton düzeyindeymiş.

(...)

Diğer taraftan, bildiğiniz gibi ormanlar, gezegenin CO2 gazını temizleyen ciğerleri, bir anlamda sağlık sigortasıdır. Ancak “kâr makinesi” bunları da tüketmeye devam ediyor. Bu tüketime hektar olarak yıllık orman kaybı bazında bakarsak, 1700-1850 döneminde 19 milyon olan kayıp...

(...)

Bir Chatham House raporu, eğer CO2 üretimi bugünkü düzeyde artmaya devam ederse ortalama sıcaklık artışı 2050’ye kadar 7 C°’ye ulaşabilir, dünyanın çok büyük bir kısmı yaşanmaz olabilir diyor.

“Kâr makinesi” en azından denetlenmeden(?), bu süreci geri çevirmek olanaklı değil.

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, October 21, 2021

Weimar Amerika - II

 “Weimar Amerika” (03/12/2020) başlıklı yazımda, seçim sonuçlarına karşın faşizm tehlikesinin ortadan kalkmadığına işaret ediyordum. Bu hafta, Financial Times’da Gideon Rachman, “Washington’da şu sıralarda, ‘Biz Weimar mıyız’sorusu çok moda” diyordu. 

DERİN KUTUPLAŞMA 

“Weimar Amerika” yazımın kalkış noktası, “ABD’de, artık, ortak bir kültürel zeminde tercih yapan seçmenler değil, birbirlerini ‘demokrasi düşmanı faşistler’ ve ‘vatan haini, komünistler, globalistler’ olarak tanımlayan, iki farklı seçmen var” saptamasıydı. 

(...)

Yazım, “Trump 2024 seçimlerine hazırlanıyor... Bu hazırlığın momentumu kırılamazsa, önümüzdeki yıllarda, ‘Weimar’ benzetmesini daha çok kullanırız” saptamasıyla bitiyordu.

BİDEN’IN MOMENTUMU KIRILDI

(...) 

Demokratlar, bu olumsuz gelişmelere uyum sağlamakta zorlanır, kendi içlerinde ayrışmaya devam ederken Cumhuriyetçiler Trump etrafında toparlanıyor; 2022 ara seçimlerini, 2024 başkanlık seçimlerini ne pahasına olursa olsun kazanmaya kararlı görünüyor. Trump momentumu koruyor!  

(...)

Weimar dönemi, “İspanyol gribi” ile demokratik umutlarla başlamıştı. Bu umutları, “süreç olarak faşizmin” “büyük yalanı” ile zehirlendi, ekonomik krizle yıkıldı, sosyal demokratların ve komünistlerin pasifizmi, liberallerin işbirliği, toplumu faşist hareketin kucağına itti. “ABD Weimar mı” sorusunun cevabı bu denklemde yatıyor.

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, October 18, 2021

Devlet, hukuk, hareket, lider ve toplum

 

Nazizm üzerine yeni araştırmalara rastladıkça, AKP Türkiyesi’ndeki rejimle Alman faşizmi arasında yeni benzerlikler buluyorum. Johann Chapoutot’nun Libres d’obéir. Le management du nazisme à aujourd’hui (Boyun eğme özgürlüğü. Nazizmden günümüze idarecilik) başlıklı çarpıcı çalışmasını, Marco D’Eramo’un New Left Reveiw sitesinde yayımlanan tanıtım yazından öğrendim. Kitabı hemen edinip okumaya başladım. İlk izlenimlerimi, D’Eramo’nun yazısından ve kitabın ilk üç bölümünden özetleyerek aktarmaya çalışacağım.

Chapoutot’un çalışması öncelikle iki açıdan çok çarpıcı. Birincisi: Neo-liberalizmin devlet anlayışının, şirket yönetme tekniklerinin, ilk önce Nazi akademisyenlerinin, iktidarı/gücü, devleti ve bürokrasiyi daha fazla büyütmeden uygulamak amacıyla geliştirdikleri teorilerle, pratikler akrabalığını, onların teorilerini, hayatta kalanlarının, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya’da iş çevrelerine yönelik olarak geliştirdikleri eğitim kurumlarına ilişkin örnekler üzerinden gösteriyor. İkincisi, Nazi liderliğinin, hareketin, partinin, devlet ve hukuk karşısındaki düşmanca, küçümseyici, tavırlarının teorik-psikolojik temellerini sergiliyor. Ben esas olarak ikincisi üzerinde duracağım.

YASALAR VE HAKLAR-ÖZGÜRLÜKLER

Nazi teorisyenlerinin, liderliğinin var olan yasalara ve haklar-özgürlükler sistemine, meşruiyet atfetmemelerinin, hiç çekinmeden onları yok hükmünde sayarak davranmalarının arkasında kendi projelerinin özgünlüğü yatıyordu. 

(...)

Nazilerin, bu anlayışıyla, uygulamalarıyla, Siyasal İslamın AKP rejiminin, yasalar, haklar- özgürlükler ve hatta “seküler-laik ahlak anlayışı” karşındaki tutumu arasındaki benzerlikleri görmemek olanaksız. Rejim de Laik Cumhuriyetin devletini, yasalarını, geliştirdiği ahlakı kendine yabancı, tarihte açılmış “dejenere edici bir parantez” olarak görüyor: Bunları ihlal etmekten, yok saymaktan hiç çekinmiyor. Bu noktada rejimin yaklaşımının ve pratiğinin, liberal entelijansiyanın, Kemalizm ve ulus devlet düşmanlığıyla örtüşmeye başladığını kolaylıkla söyleyebiliriz.

(...)

Nazi “hareketi” bu halkın iradesinin ifadesiydi, bu irade liderde cisimleşiyordu. Bu nedenle devlet, iktidarın en yüksek siyasi varlığı değil, liderin, iradesini yaşama geçirmek için kullanacağı bir aletti. Bu nedenle, Naziler devlete nüfuz etmeye başlarken hemen SS ve Gestapo gibi kendi paralel örgütlerini de kurmaya başlamışlardı.

(...)

Yazının tatmini okumak için tıklayınız

Thursday, October 14, 2021

Herkes ‘o’nu konuşuyor

 Hiç bu kadar ilgi odağı olmamıştı, 2000’li yıllardan bu yana. Son günlerde herkes onu konuşuyor. Hadi fazla abartmayalım; herkes değil, esas olarak ABD’de dış politika ve savunma konularıyla ilgilenen çevreler bugünlerde onu konuşuyor.

SORULAR, KAYGILAR, UYARILAR

AKP Türkiyesi’nin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sağlığının iyi olmadığını, yönetmeye daha uzun süre devam edemeyeceğini düşünenler, yerine geçmesi olası isimler üzerinde, “Acaba ne kadar etkileyebiliriz” sorusuyla birlikte düşünüyorlar. ABD Genelkurmay Başkanlığı’nda (Joint Staff) görevli araştırmacı Binbaşı Matt Powers, War on The Rocks (içeriden yazanların yorumları) sitesinde konuya SADAT örgütünün faaliyetleri ve rejimle bağlantıları üzerinden, Jarusalem Enstitute for Strategy and Security (JESS) isimli, İsrail kaynaklı muhafazakâr eğilimli araştırma kuruluşunun bu yıl başında yayımladığı “Turkish Militias and Proxies” (Türkiye’nin Milisleri ve Vekâlet Savaşçıları) başlıklı bir rapordan da yararlanarak yaklaşıyordu. National Interest sitesinde Michael Rubin, rejimin dış politikasını ABD çıkarları açısından değerlendirirken, SADAT yine gündeme geliyordu. Defence Priorities (Savunma Öncelikleri) adlı düşünce kuruluşundan Natalie Armbrusteradlı uzman, Newsweek’te Erdoğan rejiminin NATO için bir sorun olmaya başladığını savunuyor, “ABD, bu konuya dikkat etmelidir” diyerek uyarıyordu.

(...)

AMA SADAT BİR BAŞKA LİGE AİT

Durup dururken “yerine kim gelecek” tartışmasını ortaya atıp merkeze Akar’ı hele asker ile ilişkilerini vurgulayarak oturtma çabalarına, “İslamcı mı? Milliyetçi mi? Batı’ya dost mu, düşman mı” sorularıyla havanda su dövenlere bakıp “tuhaf işler” demeye devam edebiliriz. Ancak sıra SADAT ile ilgili yorumlara ve kaygılara gelince biraz olsun durmak gerekiyor. Zira SADAT’ın tuhaflıkları bir başka lige ait.

(...)

Neyse ki yakında genel seçimler olacak, muhalefet kazanacak ve bu tuhaflıklar bitecek.

Yazının tamamını okumak için tıklayınız


Monday, October 11, 2021

Deniz bitti!

 Sorunlar, küresel çapta, hızla birikmeye devam ediyor. Dünya ekonomisi çok kritik bir eşiğe geldi.

(...)

Eylül başından bu yana ekonomi yorumcularını, mali piyasaları, merkez bankalarını düşündüren stagflasyon (durgunluk + enflasyon) riskine ilişkin tartışmalar geçen hafta yoğunlaştı. Wall Street Journal, artan enerji maliyetleri, yüksek fiyatlar, tedarik sürecindeki sıkışıklıklar, hane halkını ve ekonomiyi daha da sıkıştırarak “korkutucu stagflasyon senaryosunu gündeme getirebilir” diyor. Financial Times ve The Economist bu olasılığı kapsamlı yorumlarla değerlendiriyorlar. Dünyanın en büyük varlık-fonunu (9 trilyon dolar) yöneten Blackrock’tan Jeff Rosenberg, “seküler durgunluğun” geri geldiğini “enflasyon belirtilerinin arttığını” vurgulayarak “Stagflasyon gerçek bir risktir” diyor. Dünyanın en büyük “hedge fund” yöneticisi Bridegwater’dan Gregg Jensen de Rosenberg’le aynı düşüncede. “Google Trends”, stagflasyon konusuna olan ilginin eylül ayında hızla artmaya başladığını, ekimde zirve yaptığını gösteriyor. 

(...)

Neo-liberalizm döneminde sermaye birikim sürecinin, karbon emisyonunun, çevreyi kirleten atıkların, plastiklerin, ormanları kesmenin, su kullanımının, kamu sağlığının maliyetlerinin dışsallaştırılması (topluma transfer edilmesi) süreci özellikle hızlandı. Bu “dışsallaştırma” ve biteviye artan borçlanma sayesinde göreli olarak bir ucuz tüketim dönemi, gelir dağılımında müstehcen bir kutuplaşmayla birlikte yaşandı.

Şimdi stagflasyon eğilimi, neo-liberal modelin tamamen tükendiğini gösteriyor. 

(...)

Önümüzde çok zor yıllar var. Birincisi, tüm dünya hâlâ aşılanamadığı, Delta varyantı yayılmaya devam ettiği için Covid-19’un tedarik zincirleri, emek piyasası ve tüketici talebi üzerinden yarattığı şoklar daha uzun süre devam edecek gibi görünüyor. Bu sırada iklim krizinin etkileri tedarik zincirlerini ve fiyatları olumsuz yönde etkilemeye, ‘20’li yılların sonuna doğru artarak devam edecek. İklim krizine çözüm hem çok gecikiyor hem de geldiğinde çok ani ve sert yaşanma riski artıyor. Deniz bitti! 

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, October 07, 2021

Ufukta ‘mükemmel fırtına’

 

Rejimin ufkunda bir “mükemmel fırtına” şekilleniyor. İki olasılık var. Ülke, bu fırtınadan bu rejimi geride bırakarak çıkabilir, bir onarım (restorasyon değil!) ve inşa sürecine girebilir. Rejim, bu fırtınadan, dine dayalı bir kutuplaşmaya sığınarak çıkmaya kalkarsa, ülkeyi paramparça edebilir.

‘HASTA ADAM’

Rejim, laik Cumhuriyeti yıkarak Osmanlı geleneğini, estetiğini canlandırmaya çalışırken, emperyalizmin Osmanlı İmparatorluğu’na atfettiği “hasta adam” tanımlaması, bu kez Foreign Policy’de Steven Cook’un eliyle rejimin lideri için kullanıldı. Cook, AKP’nin Türkiye’yi demokratikleştireceğini düşünmüş tiplerden biri, bugün de Türkiye’de olanları anlaması uzak bir olasılık. Ancak tarihin acı şakasını görmezden gelmek de olanaksız: “Hasta adamın” mirasına sahip çıkmak isteyen liderin bizzat kendisi “hasta adam” olarak anılıyor.

(...)

Diğer taraftan, rejim açısından ülke içinde iki bozulma dikkat çekiyor. Birincisi, ekonomik kaynak sorunu ve kötü yönetim, bir borç krizi olasılığını besliyor.

(...)

İkinci bozulma, siyasi dengelere ilişkindir. Kamuoyu yoklamalarının sonuçlarından, seçmenin, (bu anketleri hazırlayanların ilişki çevrelerini düşünce) büyük sermayenin “hasta adama” olan güvenlerinin tükendiği anlaşılıyor. Yandaş entelijansiyanın kimi üyelerinin geleceklerinden korkmaya başladıklarını gösteren işaretler de artıyor. 

(...)

Muhalefet tarafında belirgin bir toparlanma var. Rejime yönelik eleştiriler keskinleşiyor, hedefleri belirginleşiyor.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, October 04, 2021

Çıkmaz sokakta nostalji

 

Kapitalist uygarlık, bir çıkmaz sokakta debeleniyor. Perşembe yazımdaki “Dünya ekonomisi artık tükenmiş bir kapitalizmin elinde iki ucundan ‘yanarken’, gezegenin ekosistemi, gıda havzaları, su kaynakları, ormanları, enerji sistemi hidrokarbon tüketimine dayalı bir kapitalist modelin elinde gerçekten yanıyor” saptamasına iki ekleme yapmak istiyorum.

LİBERAL DEMOKRASİNİN GELECEĞİ ÜZERİNE SPEKÜLATİF DÜŞÜNCELER

Gelinen noktada, ulus devletin liberal demokratik biçimininkapitalist uygarlığın önündeki ekonomik ve ekolojik (iklim, gıda, su) sorunlara cevap verecek özelliklere sahip olmadığı rahatlıkla söylenebilir. 

(...)

Sonuç olarak, kapitalist uygarlığın önündeki yaşamsal sorunlar karşısında liberal demokratik devlet biçimi (güçler ayrılığı, serbest piyasa, bireysel özgürlükler) giderek daha da verimsizleşecek. Piyasaları yakından denetleyen, “toplumsal çıkarlar” adına bireysel özgürlükleri sınırlayan güçlü bürokratik-teknokrat devletlere ilgi giderek artacak.

KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ HAYALLERİMİZİ SINIRLIYOR

(...)

Şimdi, kapitalizmi tehdit etmeyen, çokkültürlülük, “yüce nesne olarak” para ve seks gibi birey düzeyinde çalışan temaların dışında, uygarlık düzeyinde ana tema, “bugüne nostaljidir”. Nükleer bir savaşın yıkımı, uzaylıların işgali, virüsler ve zombiler, denetimden çıkarak insanlığı yok etmeye başlayan yapay zekâ, ani iklim değişikliği gibi temalar üzerinde yükselen romanlar, filmler, hatta video oyunlar, bugünkü yaşam tarzını kaosa dönüştüren, felaketleri hayal ediyor; okuyucuyu, izleyiciyi, tüm sorunlarına karşın bugünün ne kadar arzu edilir olduğunu düşünmeyi, “bugüne yönelik bir nostalji” duygusunu teşvik ediyor. 

(...)

yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, September 30, 2021

Titanik güvertesinde

 

Dünyanın en büyük iki ekonomisinde yönetimler, sermaye birikim rejimini, kapitalizmi canlandıracak, gelir dağılımındaki derin adaletsizliği azaltacak yönde değiştirmeye çabalıyorlar. 

(...)

Ancak her ikisi de kendilerine özgü ama kaynağı ortak finansal krizlerin eşiğinde duruyorlar.

(...)

Dünya ekonomisi artık tükenmiş bir kapitalizmin elinde iki ucundan “yanarken”, gezegenin ekosistemi, gıda havzaları, su kaynakları, ormanları, enerji sistemi hidrokarbon tüketimine dayalı bir kapitalist modelin elinde gerçekten yanıyor.  

(...)

Yazına tamamını okumak için tıklayınız

Monday, September 27, 2021

‘Soğuk Savaş 2.0’ giderek ısınabilir

 

“Soğuk Savaş 2.0” savının güçlü dayanakları var. Ancak biraz yakından bakınca bunun aslında iyimser bir sav olduğunu düşünmek olanaklı.   

SEÇENEKLER BİR NOKTADA KESİŞİYOR 

(...)

Özetle: ABD gerilerken “ekolojik üstünlük” olanağına tutunmaya; Çin, yükselirken ilk aşamada “ekolojik üstünlük”edinmeye çalışabilir. Bu yarışta teknolojik rekabet büyük önem kazanıyor.

‘TÜKİDİDES KAPANI’

 ABD ile Çin arasındaki yeni “Soğuk Savaş”, özellikle Hint-Pasifik Denizi’nde, Atina ve Isparta arasında Ege-Akdeniz bölgesindeki, Peloponnes Savaşı’nı (MÖ 431-404) hazırlayan, “Tükidides kapanı” durumuna benzer bir ortamda gelişiyor. 

(...)

STRATEJİK TEKNOLOJİLER 

(...)

Verili dengeleri potansiyel olarak yıkacak bir yeni teknolojinin hızla gelişerek etkisini göstermeye başlaması, iki güçten birinin “geride kalıyorum” korkusu, girift ittifakların patlayıcı noktalarından birinden başlayan güvenlik sorunları gibi gelişmeler, “Tükidides kapanı”nın içerdiği riskleri, “soğuk savaşın” sınırlarını aşacak biçimde gerçekleştirebilir. 

(...)

Thursday, September 23, 2021

AKP rejimi, ülkeyi çöküşe mi sürüklüyor?



Bilgisayarımdaki eski dosyaları, güvenceye almak için “buluta” transfer ediyordum, 8 Nisan 2005 yılında Yıldız Üniversitesi’nde sunduğum “Küreselleşmeden Sonra” konulu bir seminerin notlarıyla karşılaştım. 

(...)

O sunuşumda, Jared Diamond’un toplumların çöküşnedenlerini araştıran ve Janet Jacopson’un kentlerdeki çürümeyi tartışan yapıtlarından da yararlanmıştım. )...) toplumların çöküş nedenlerinin listesi aklımda, korkutucu biçimde, siyasal İslamın AKP rejiminin o seminerden bu yana tanık olduğumuz uygulamalarıyla örtüşmeye başladı.

(...)

VE AKP TÜRKİYESİ

Bu “büyük resim” ve “uzun dönem” içinde, AKP Türkiyesi’nin durumu “kısa dönemde” daha da vahimdir. Jared Diamond’un büyük ilgi çeken Collapse: How Societies Choose to Fail or Succeed (Çöküş: Toplumlar Başarılı ya da Başarısız Olmayı Nasıl Seçiyorlar) başlıklı kitabındakiler, çöküşlerin, toplumun kendi varlığını sürdürmesini sağlayan doğal koşulları tüketmesiyle (ormanları kesmesi, su kaynaklarını kirletmesi, kurutması, gıda üretim alanlarını ihmal etmesi vb.) yönetici sınıfın toplumun sıkıntılarını yadsımasıyla başladığını gösteriyor. 

“O toplumun egemen sınıfları, yöneticileri neden tehlikeyi göremiyor, gereken tedbirleri alamıyorlar” sorusunun cevabı çok tanıdık, o nedenle de çok korkutucu: Yönetici sınıfın üyeleri, dikkatlerini zenginleşmek, birbirleriyle rekabet etmek, yüceliklerini kanıtlamak için anıtlar dikmek, saraylar yapmak üzerinde yoğunlaştırıyorlar. Tüm bu etkinlikleri desteklemek için köylüyü, üreticiyi, doğal çevreyi tüketene kadar sömürüyor; iktidarda kalmak adına kısa dönemli, göz boyayıcı hedeflere öncelik veriyorlar. 

(...)

Devlet yönetimi (kamu alanları -vergi sistemi- para sistemleri, demokrasi, adalet) hızla aşınıyor, verimliliğini kaybediyor. Aile, kişisel özel alanlar hızla zayıflıyor hatta yok olmaya başlıyor. Kentler betonlaşmaktan, tarım çökerken kente sığınanların getirdiği aşırı (belediye hizmetlerinin kapasitesini aşan) nüfus yoğunluğundan, trafikten ve gelir dağılımındaki hızlı bozulmadan (lümpenleşmeden, mafyalaşmadan) dolayı yaşanmaz hale geliyor. Eğitim -özellikle akademik eğitim-, ticarileşerek dejenere oluyor, okuma alışkanlığı geriliyor; bilimsel metodoloji, akılcılığa yönelik saldırılar, teolojik baskı altında sulanıyor, zayıflıyor. 

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız