Monday, August 30, 2021

Afganistan’da ne oldu?

 


“ABD ve NATO, Afganistan’dan kaçar gibi çıkıyor”; “Emperyalizm Afganistan’da yenildi”; “Çin ve Rusya yeni jeopolitik avantajlar elde ettiler”... Genelde kanı bu yönde. Ben, “genel kanı, uzun dönemde genellikle doğrulanmaz” diye düşünürken gerçekleşen intihar saldırıları aklıma Afganistan’ın bir başka anına ilişkin “Charlie Wilson’s War” filminin son sahnelerini getirdi. 

‘BELLİ Mİ OLUR!’

SSCB, Afganistan’dan çıkıyor, ABD Dışişleri’nde, herkes birbirini kutluyordu. Deneyimli CIA ajanı Gus Avakatos, Charlie Wilson’a şu Çin kıssasını anlattı:

“Bir köylünün tek serveti olan atı, bir gün kaybolmuş. Köylü, ‘Ah benim kör talihim’ diye dövünüyormuş. Köydeki Zen bilgesi, ‘O kadar üzülme’ demiş ‘belli mi olur!’. Bir süre sonra at yanında bir grup vahşi atla geri dönmüş. Köylü çok mutlu olmuş. Zen bilgesi bu kez “O kadar sevinme” demiş “belli mi olur!’

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, August 23, 2021

Ya bilgi ya cehalet

 

“Gerçek-sonrası çağı”, “yeni karanlık çağlar”, “neo-feodalizm” gibi kavramlar tartışıladursun, Türkiye’de de “Yeni cehalet dönemine nasıl direneceğiz” sorusu giderek yaşamsal bir önem kazanıyor. Taliban’ın zaferi, bu süreci hızlandıracağa benziyor.

(...)

BİLGİ SEVGİSİNDEN BİLGİ DÜŞMANLIĞINA

Aristoteles “Metafizik” kitabında, “insanın, doğası gereği bilgiyi arzuladığını” söyler. Bu, insan aklının felsefe (bilgi sevgisi) ve mantıklı (sistemli) düşünme özelliklerine sahip olduğunun da saptanmasıdır.

(...)

Sonra, Roma İmparatorluğu’nun eğitim sistemi, kitaplıkları imparatorlukla birlikte dağılırken yeni doğmakta olan Hıristiyanlığın felsefe, bilgi ve mantık düşmanlığı insan aklının bu dönemini “kapattı” (Charles Freeman). 

(...)

‘AYDINLANMA’DAN ‘CEHALET ÇAĞINA’

Yeni bir cehalet sevgisi ve bilim düşmanlığı insan aklını kapatmaya çalışıyor. “Süreç olarak faşizm”, bilgiyi, olguyu, mantık ve felsefeyi, uzmanları, kısacası “bir şeyler bilenleri”hedef alan saldırı dalgasıyla birlikte ilerliyor. 

(...)

Kısacası Türkiye, yeni bir “karanlık çağlara” bir “cehalet dönemine” giriyor.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, August 19, 2021

‘Emperyalizm canavarı’

 

Afganistan’da Taliban’ın zaferi ve göçmenler sorunu etrafında yine olup biteni emperyalizmin oyunlarıyla açıklama eğiliminin güçlenmesi, bana, Alain Lipietz’in 1980’lerde doktoramı yazarken okuduğum “Imperialism or the beast of apocalypse” başlıklı makalesini anımsattı. Lipietz’in, dünya ekonomisinde başlayan yeni şekillenmeyi, yeni sanayileşmekte olan ülkeleri vuran borç krizini, emperyalizmin oyunlarına bağlama eğilimini eleştirdiğini anımsıyorum.

(...)

Dış dinamiklere atfedilen belirleyicilik, felsefi bağlamda Tanrı düşüncesiyle buluşmanın ötesinde hem söz konusu ülkede, “dış” dinamiğin etki yapmasının önünü açan, hatta onu çağıran iktidar ilişkilerinin hem de ülke içindeki dönüştürücü güçlerin üzerini örtüyor: Bir bağımlı ülkede, yerel kapitalizmi bir kenara koyarak emperyalizmi konuşmaya çalışanlar, egemen sınıfı gizliyor, emekçi sınıfları ve solu iktidarsızlaştırıyor. 

(...)

Afganistan’ın iç dinamikleri bize “istikrar beklemeyin” diyor.

yazının tamamını okumak için tıklayınız

Tuesday, August 17, 2021

Afganistan üzerine Temmuzda yazdığım iki yazı

 

Büyük oyun, büyük ödül - 1 

12 Temmuz 2021 Pazartesi

Biden, ABD’yi Afganistan’dan apar topar çıkarıyor; medyanın konuyla ilgili sorularını cevaplamak istemiyor. Taliban, hızla ilerlerken ülkenin yüzde 85’inin elinde olduğunu iddia ediyor. ABD kuklası Afgan rejiminin çöküşü hızlanıyor. Bu resmin iki boyutu var.

Birincisi, “11 Eylül olayının” ertesinde, Afganistan ve Irak işgalleriyle başlayan ABD hegemonyasını restore etme projesi (o projenin belgesi olarak yayımlanan QDR 2001 -dört yıllık savunma- raporunu değerlendirirken öngördüğümüz gibi) başarılı olamadı. ABD merkezli hegemonya düzeni çözülmeye devam ediyor.

İkincisi, büyük güçler arası, yeni düzeni şekillendirme, dünyanın kaynaklarını paylaşma rekabetinin merkezi, emperyalist sistemin tarihinde Avrasya kara parçasının “Büyük Oyun”olarak adlandırılan coğrafyasına kayıyor.  

Bu ikisini bir araya koyunca, spekülatif bir yaklaşımla sorabiliriz. Sakın, Biden yönetimi, bir taraftan “Batı Bloku”nu canlandırmaya, NATO’yu küreselleştirmeye, diğer taraftan stratejik rakip olarak gördüğü Çin ve Rusya’yı büyük ekonomik ve askeri kaynak harcamaya zorlayacak jeopolitik istikrarsızlıklara yatırım yapıyor olmasın?

BOP’TAN KYİ’YE

Dün, QDR 2001 yayımlandığında hegemonya restorasyon projesinin merkezinde, hidrokarbon kaynaklarıyla, huzursuz genç nüfusuyla “Avrasya kara-parçası” karşısında stratejik konumuyla “Büyük Ortadoğu” (BOP) vardı. Afganistan ikincil bir hedefti. Esas hedef Irak, daha da önemlisi İran’dı. Sonra jeopolitiğin kaleydoskopu 2008 finans krizi, 2011 Arap isyanları, Suriye iç savaşı da olmak üzere birkaç kez döndü, bu sırada teknolojik atılımlar birbirini izledi. Bugün karşımıza 2001’den çok farklı bir manzara var. 

Rusya, Ortadoğu’ya indi. Çin, uzay çalışmaları, quantum bilgisayarları, yapay zekâ teknolojileri gibi alanlarda dünya liderliğine oynuyor. ABD hegemonyasının ifadesi olan neo-liberal küreselleşme çözülmeye devam ediyor. Buna karşılık, Çin Kemer ve Yol İnisiyatifi (KYİ) adını verdiği bir proje bağlamında, kara ve demiryolları, deniz ulaşım hatlarıyla yaklaşık 60 ülkeyi kaplayan bir ağ üzerinden Asya’yı Avrupa’ya ve Afrika’ya bağlayarak kendi ekonomik jeopolitik gereksinimlerine uygun bir alternatif küreselleşme inşa etmeye başladı.

KYİ projesinin jeopolitiği, jeo-ekonomisi, BOP’tan farklı olarak, altın, gümüş, platin, demir, bakır gibi stratejik madenleri, iletişim ve savaş teknolojilerinin stratejik girdisi ender mineralleri kaynak paylaşımı paradigmasının merkezine koyuyor. Mekân düzenlenmesi açısından da ekonomik ve askeri kaynakların ulaşım yolları, elektronik iletişim ağları, ülkeler arası bağımlılık ilişkileri stratejik öneme sahip.

Bu değişimin merceğinden bakınca da Afganistan’ın stratejik önemi, özellikle Çin açısından daha bir belirginleşmeye başlıyor. KYİ projesi bağlamında Çin 62 milyar dolarlık bir yatırımla “Çin Pakistan Ekonomik Koridoru” (CPEK) olarak adlandırdığı bir projeyi yaşama geçirmeye çalışıyor. Bunun yanı sıra geçen yıllarda, Hindistan’ın ve ABD’nin basıncıyla engellenen Peşaver-Kâbil karayolu projesi var. 

ABD, Afganistan’dan çıkışını tamamlamaya çalışırken Taliban ilerlemeye devam ediyor ve Çin’i madenciliğe ve yol projelerine yatırım yapmaya davet ediyor. Böylece Peşaver-Kâbil projesinin gerçekleşme, Afganistan’ın, yaklaşık 1-3 trilyon dolar değerinde olduğu hesaplanan doğal kaynaklarını Çin’in küreselleşme projesine ekleme olasılığı artıyor.

Bu söz konusu doğal kaynaklar içinde, dünyanın henüz işletime açılmamış, 88 milyar dolar değerinde olduğu hesaplanan en büyük bakır rezervlerinin yanı sıra, demir, platin, altın (Taliban altından, yılda yarım miyar dolar gelir elde ediyormuş), krom, uranyum ve alüminyum, cıva, çinko, lityum rezervleri, emeral, rubi, safir, turkuaz, lapis lazuli gibi değerli taş kaynakları ve belki de stratejik olarak hepsinden önemli, ender minerallerolarak anılan lantan, seryum, neodimyum rezervleri var. Ek olarak Afganistan’ın henüz işletilemeyen, 1.6 milyar varil petrol, 500 milyar metreküp kapasiteli gaz rezervleri var.

Kısacası, büyük güçler arası yeniden-paylaşım rekabeti bağlamında Afganistan’ın kaynaklarına ulaşmak, çok büyük bir avantaj elde etmek anlamına geliyor; ABD çıkarken Çin girmeye hazırlanıyor. Ancaaak… 

Büyük oyun, büyük ödül - II 

15 Temmuz 2021 Perşembe

ABD kuklası Kâbil rejiminin geleceği karanlık. Eğitimli kesim, profesyoneller, bilim insanları ve eğitimciler Afganistan’ı terk etmeye başladılar. Kuzey İttifakı’nın, kalıntısı kimi Tacik ve Hazara kökenli savaş lordlarının yeniden hareketlenmesi de Taliban’ı durduramayacak. 

Diğer taraftan, savaşın içinde şekillenmiş Taliban barış getirecek, devlet inşa edecek, “ülke” kaynaklarını değerlendirecek personelden, kültürel-mali kaynaklardan yoksun. Liderliği de bunu itiraf ediyor; kaynak ve personel konusunda “yardımcı” olabilecek ülkelere “mavi boncukdağıtmaya” başladı. Diğer bir deyişle Taliban, ABD Afganistan’dan çıktıktan sonra oluşan boşluğa girmek için sırada bekleyen büyük güçlere kapıları açıyor. Böylece Taliban rejimi, eğer oluşabilirse (!) “Yeni Afganistan’ın” emperyalizme bağımlı “ülke” olarak kalmasını da baştan kabulleniyor.

Taliban’ın projesi başarılı olursa, belki, Afgan halkı sürekli savaş içinde, ABD kuklası, hırsız bir rejimle yaşamaktan kurtulacak ama emperyalizme bağımlı, dinci bir rejimle yaşamaya başlayacak. Bu dönüşüm, belki, ekmek peynir ve barış içinde yaşama olasılığı açısından bir gelişme ama haklar ve özgürlükler açısından, özellikle kadınlar ve çocuklar için çok karanlık bir tablo. Aslında emperyalist sistemde sertleşmeye devam eden paylaşım rekabeti içinde, Taliban’ın bunu bile başarabilme şansı çok zayıf.

Karmaşık ve çelişkili  ittifaklar yumağı

Afganistan, bugün kapitalizmin tarihinin özgün bir anında ve özgün bir coğrafyasında yeniden şekillenmeyi bekliyor. “An”, yeni bir “sermaye birikim rejimi” arayışıyla ilgili. Bu yeni rejim de büyük bir olasılıkla, finansallaşma yerine yeniden artık-değer üretimine, hidrokarbon enerjisinden daha çok ve giderek artan oranda dijitalleşmeye (dijitalleşmenin girdilerinin güvenliğine) dayanıyor olacak. “Coğrafya” ise bu yeni birikim rejiminin inşasında ve küreselleşme sürecinde belirleyici olmaya aday büyük güçlerin kaynak rekabetiyle ilgili.

Böylece karşımıza çok karmaşıkçelişkili bir ittifaklar yumağı çıkıyor. Öncelikle ABD ile bir teknolojik rekabet ve bir “yeni soğuk savaş” sürecine girmeye başlayan Çin’in bölgedeki Kemer-Yol İnisiyatifi bağlamında Pakistan ile ABD karşında küresel çapta konuşlanmak için Rusya ile olan ittifakları var. Pakistan, ekonomik diplomatik alanda giderek Çin’e daha fazla bağımlı hale gelirken, Taliban ile tarihsel ilişkilerini kullanarak Hindistan’a karşı “stratejik derinlik” kazanmaya çalışıyor. Rusya ile tarihsel bağları güçlü Hindistan, Pakistan’ın Afganistan’daki etkisinin kendisine yansımasını önlemeye, bölgede Çin’in KYİ karşısında kendine yer açmaya çalışıyor. Şii İran, Afganistan’da kurulacak radikal Sünni bir İslam devletinin, düşmanca ve istikrar bozcu etkilerinden, Şii nüfus üzerindeki basıncının yaratması olası göçmen dalgalarından korunmak için önlem almaya, Rusya ve Hindistan’la bu yönde işbirliği yapmaya çalışıyor. Afganistan’ın kuzey komşuları Türkmenistan, Özbekistan ve Tacikistan’ın Afganistan’la etnik bağları var; olası bir Taliban rejiminin İslamcı terörist gruplara ev sahipliği yapmasından da korkuyor, bu korkuları paylaşan Rusya’dan liderlik bekliyorlar. 

Bu birbiri içine girmiş ittifaklar içinde Çin, Rusya, İran, Hindistan Taliban ile ilişkilerini geliştirmekle meşguller. Bu ilişkileri aktaran kaynakların hep, “Taliban’ın, kendilerine yakın kesimleriyle” kavramını kullanması, Taliban’ın çok parçalı bir yapı olduğunu düşündürüyor. Son dönemde Taliban’ın Hazara ve Tacik grupları da içermeye ve hatta liderlik düzeyine taşımaya başlaması, karmaşıklığın artmakta olduğunu söylüyor.

Taliban, bu karmaşık, çelişkili ittifakların tüm bileşenleriyle ilişkilerini geliştirmeye, “değiştiğini” anlatmaya, güvence vermeye çalışıyor. İktidara yürürken korunması nispeten kolay olan bu çizgiyi korumanın, iktidarın nimetlerini bölüşmeye sıra gelince korunmasının, “büyük oyun” içinde “büyük ödül”e erişmek isteyecek güçlerin, hatta ABD’nin “dışarıdan dengeleme” taktiklerinin basıncı altında adeta olanaksız olacağını söylemek falcılık olmaz. Küresel jeopolitiğin merkezinin, “Kuşak-Yol İnisiyatifi” projesinin coğrafyasına kaydığını söylemek de... “Büyük ödüle” ulaşmanın maliyeti hızla artıyor!


Monday, August 16, 2021

Sığınmacılar ve göçmenler üzerine

 

Rejimin ülkeyi yangın yerine çevirme pahasına ayakta kalma manevraları, provokasyonları, Kürt düşmanlığı, göçmenler ve sığınmacılar sorunu üzerinden devam ediyor. Dün siyasal İslamın kurmakta olduğu rejime yönelik eleştirileri “darbeci”suçlamalarıyla susturmaya çalışanlar da bugün yine sahnedeler. Bu kez sığınmacılar olgusunun getirdiği sorunların tartışılmasını, “ırkçı” suçlamalarıyla sabote etmeye çalışıyorlar. 

(...)

Örneğin sol, Türkiye’de, “göçmenler ve sığınmacılar” sorunuyla tanıştığında, sorunu yaşandığı bağlam içinde değerlendirmek yerine, sömürgeci bir tarihe sahip emperyalist ülkelerdeki tepkileri ve tartışmaları adeta şabloncu bir mantıkla yeniden üretmeye başladı. Bu “üretim” realitenin bileşenlerine çarptıkça ciddi bir düşünsel kargaşa yaratıyor.

(...)


BAĞLAMINA OTURTMAK...

Diğer taraftan, “göçmenler ve sığınmacılar” sorunu üzerinde düşünürken sömürgeci/emperyalist ülkelerin tarihleri, liberal demokratik rejimleri, ekonomik kaynaklarıyla, bağımlı-azgelişmiş ülkelerin tarihleri ve rejimleri, kaynakları arasındaki farkları görmek gerekiyor. 

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız



Thursday, August 12, 2021

En büyük tehlike

 

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin pazartesi günü açıklanan raporu çok korkutucu saptamalar içeriyor ve bir paradigma değişikliğine işaret ediyor: Tüm önlemler zamanında alınsa bile, iklim krizinin, kutuplardaki buzların, dağlardaki buzulların erimesi, deniz seviyesinin yükselmesi, okyanus sularında asit oranının artması gibi bileşenleri artık geri çevrilemeyecek. Küresel sıcaklık artışı 1.5 oC ile sınırlanabilse bile aşırı sıcak dalgaları, sert fırtınalar, seller ve kuraklıklar “insanların” yaşamını etkilemeye devam edecek. 

(...)

‘İNSANLIK’ VE EVRİM

Geçen hafta Financial Times’ta bir yazar, uluslararası ilişkiler ortamına, internetin kimlik siyaseti üzerindeki kutuplaştırıcı etkisine bakarak soruyordu: “Ya insanlar artık birbirleriyle geçinme kapasitelerinin sınırına geldilerse?” İklim krizi ve Covid-19 gibi virüs salgınları ortamında çok önemli bir soru. Çünkü bir organizma, evrim sürecinde, varlığının en zayıf noktasına denk düşen bir engelle karşılaştığında genellikle yok oluyor. “İnsanlığın” da toplumsal evriminin geldiği noktada en zayıf noktası kolektif davranma, “birbiriyle geçinme” zorluğu, düşmanlık ve kutuplaşma. 

Ancak “insan” her zaman ait olduğu toplumsal üretim tarzınıninsanı olarak var olageldi. Bu nedenle, “birbiriyle geçinemeyen” ya da “eylemleriyle küresel ısınmaya yol açan” insan aslında kapitalizmin insanıdır, genel olarak insan değil. Birbiriyle geçinebilme kapasitesinin sonuna gelen de işte bu insandır.

İklim krizinin genel olarak insan eyleminin değil de kapitalizmin ürünü olduğunu gösterebilmek için son 1000 yılın, karbondioksit ve metan gazı emisyonlarındaki artışı, fosil yakıt kullanımındaki artışı bir grafikte buluşturmak yeter. Bu grafikte, üç değişkenin, 18. yüzyıldan (kapitalist sanayileşme) birlikte yükselmeye başlayan eğrileri bir şey daha gösteriyor. Neoliberal küreselleşmeyle birlikte eğrilerdeki yükseliş aniden büyük bir ivme kazanıyor. Bu son dönemde, kredilerle, yeni teknolojilerle ve hazlara dayalı bireyci, kısa döneme odaklanmış öznellikler üreterek hızlandırılan tüketim, gezegenin kapitalist uygarlığı destekleme kapasitesinin sınırına dayandı. 

(...)

Ülke düzeyine inersek, Türkiye’de, rasyonel akıldan kopuk, bu dünyayı salt tüketim alanı olarak gören, asalak tabakanın rejiminden kurtulmadan iklim krizinin getirmekte olduğu sorunlara uyum sağlamak için çalışmaya başlamak bile mümkün olmayacak.

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, August 09, 2021

Bir ülke nasıl çöktü?

 

Beyrut Limanı’ndaki patlamanın yıldönümünde Dünya Bankası, Lübnan için “1800’lerden bu yana görülen en büyük ekonomik çöküş” diyor. Aslında çöküş patlamadan önceki yıllarda başlamıştı, siyasi rejimi de işlemiyordu. Patlama, siyasi liderliğin basiretsizliğini sergiledi, yalnızca ekonomi değil, ülke çökmeye başladı.

‘PERŞEMBENİN GELİŞİ...’

Gerçekten de 2018 Ağustosu’nda The Economist’te ve Aralık 2019’da Financial Times’ta yayımlanan iki analize bakınca çöküşün başladığı görülüyor.

(...)

İMKÂNSIZ BİR SİYASİ MODEL

Patlamadan sonra Lübnan’ın, iç savaştan bu yana hiçbir zaman istikrar kazanamayan siyasi modeli de çöktü. Şimdi ülkeyi kimin yönettiği, hangi kararları kimin alacağı belli değil. Bu garip durumda, Lübnan’ın devlet yapısının büyük rolü var. 

(...)

Lübnan’da ülke kurulurken özellikle iç savaştan sonra, farklı kimliklere, eşit haklar ve özgürlükler alanının ötesinde anlamlar yüklenmiş, farklılıklar siyasi-ekonomik rekabet konusuna, çevredeki ülkelerin manipülasyon alanına dönüşmüş. Bu ortamda Lübnan’da ortak bir vatandaşlık kimliği oluşamamış

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, August 05, 2021

Bu felaket doğal değil, bir sorumlusu var!

 

Bu rejimin tarihinde ülke topraklarını talan etmenin dışında bir başarı bulamazsınız. Dış politika fiyaskoları bir yana, eğitim, sağlık, ekonomi yönetimi çöktü. En son olarak orman yangınları karşısında, çaresizliğini açıklama çabaları da iflas etti. Bu fiyaskoları esas olarak iki etkene bağlayabiliriz: “Dünya görüşü” ve devleti “bir”leştirme çabası.

ŞİZOFREN - PARANOYAK 

Siyasal İslamın AKP rejiminin “dünya görüşünü”, esas olarak iki vektörün bileşkesi olarak düşünebiliriz. Birincisi, kendi projelerini, arzularını, verili gerçekliğin yerine koymak. İkincisi, bu dünyayı tanrının, öncelikle de erkeklere, arzuları doğrultusunda kullanmaları ve tüketmeleri için bahşettiği geçici bir “durak” olarak görmek. 

(...)

KAPİTALİST DEVLET BU!

Kapitalist devletin en verimli biçimi olan parlamenter demokrasinin doğuş sürecini, kapitalist ekonominin ve toplumun, aristokrasinin /sultanlıkların merkezi yapısı ile yönetilemeyecek, bir kişinin iradesine bağlanarak “bir”leştirilemeyecek kadar karmaşıklaşmasıyla ilişkilendirebiliriz. 

(...)

Şimdi yaşanmakta olan felaket bir “rastlantı” değil, bu rejimin “doğasında” var.

Yazının tamamını okumak için tıklayınız


Monday, August 02, 2021

İki yoldan biri…

 


Yine paranoyak bir yazı. En son “Bir kırılma anına doğru” başlıklı yazımda vurgulamıştım, “Bir başka ülkeye bakıyor olsak ‘rejim iç savaşa hazırlanıyor’ demekten çekinmezdik. Söz konusu ülke Türkiye olunca, bu olasılığı düşünmek bile istemiyoruz.”Ancak ülke iki yolun kavşağına geldi. Bu yollardan, yakın tarihte birçok ülkede gidilmiş olan yol ne yazık ki bir iç savaşa çıkıyor. Daha az gidilmiş olan seçilirse belki başka bir menzile ulaşabilir.


(...)

İÇ SAVAŞ MI DEDİNİZ?

Gerçekten de “İç savaş tehlikesi” ifadesi, son haftalarda insanların aklına giderek daha sık gelmeye başladı. 

Bunun birkaç nedeni var: Birincisi, insanlar son yıllarda Libya ve Suriye iç savaşlarını anımsıyorlar; benzerlikler dikkatlerini çekiyor. İkincisi, siyasal İslamın partisi AKP’nin bir genel seçimlerde tek başına hükümet olacak ve liderini yeniden “Başkan” seçtirecek kadar oy alabileceğine hiç kimse inanmıyor. 

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız