Thursday, October 28, 2021

‘Fermi paradoks’ ve iklim krizi

 Evren yaklaşık 14 milyar yıl yaşında. Yalnızca Samanyolu’nda 100 milyardan fazla gezegen var. Evrende, dünyadakinden milyonlarca yıl daha eski, uzay ulaşımı sorununu çözmüş çok sayıda uygarlık olması gerekmiyor mu? “Peki, nerede bunlar?” İtalyan fizikçi Enrico Fermi’nin (1901-1954) ortaya attığı bu soru, o gün bugün bilim insanlarını meşgul ediyor.

Bu sorunun olası cevaplarından biri bizi de ilgilendiriyor: Belli bir teknolojik gelişme düzeyine ulaşan uygarlıklar kendilerini yok edecek koşulları yaratabilirler. Bilimkurgu yazarı StanislavLem’e göre, nükleer teknoloji düzeyine ulaşmak, bu koşullardan biri. Bir diğer olasılık da sanayileşmenin ekolojik sorunlarını yönetemeyen uygarlıklar yok oluyor (Jared Diamond). Bunlara Strugatski kardeşlerin, Tanrı Olmak Zorbaşlıklı romanındaki senaryoyu ekleyebiliriz: Tüccarlar ve dinci gericiler bir darbe yaparak aydınları yok ediyor, bilimsel ve kültürel gelişmeyi durduruyor. 

Bu sonuncusu, daha çok Türkiye, Hindistan, Brezilya gibi ülkeleri düşündürüyor. Gezegenimiz ise birinci olasılığın, ekolojik çöküşün eşiğinde duruyor.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, October 25, 2021

Morbid semptomların en yıkıcısı

 

Geriye dönüp bakınca, “Artık eskisi gibi değil” ve “Her şey ne kadar da hızlı değişiyor” duygusuna kapılmamak olanaksız. İleriye bakınca, egemen olan belirsizlik. Belli ki kapitalizmin özgün bir dönemindeyiz. 

İKİ ‘DEVİNİM’

Kapitalizmin tarihinde, biri kısa aralıklarla kendini tekrarlayan “iş devrelerinin” içinde patlak veren (1987, 1997, 2007 gibi) finansal-ekonomik krizleri, diğeri de uzun dönemli ekonomik, teknolojik, siyasi kültürel dönüşümleri içeren yapısal (1970’lerde geliştirilen bir kavramla “birikim rejimi”) gelişme/toparlanma ve kriz dönemleri var. Örneğin: 1830-1880’ler büyüme gelişme toparlanma; 1880’ler-1945 yapısal kriz; 1945-1974 uzun toparlanma; 1970 -? yapısal kriz.1987, 1997, 2007 finansal krizleri bu son devinim içinde yaşandı. 

(...)

Kısacası bir “geçemeyiş dönemindeyiz”.  Bu, “morbid semptomların” (Gramsci)dönemidir.

EN TEHLİKELİSİ

Bu “morbid semptomların” içinde, uygarlık düzeyinde en yıkıcı (“extinction level event”) olanı “iklim krizidir”. İklim krizi, aşırı sıcaklar, kuraklık, aşırı yağışlar, sıklaşan, sertleşen fırtınalar, su baskınları, orman yangınları, su-gıda krizleri demek. Bu krizler kaynak savaşlarına, kitlesel göçlere, sonuç olarak büyük toplumsal istikrarsızlıklara yol açıyor, diğer patojenik, siyasi semptomları da besliyor. İklim krizinin arkasında CO2, metanı gaz emisyonlarıyla, ormanları tüketerek, atıklarıyla çevreyi kirleterek yaşayan “kâr makinesi” (sermaye) var. 

“Kâr makinesinin”organlarını tam anlamıyla insana ve doğaya yapıştırmaya başladığı sanayi devrimi sırasında, atmosfere yıllık CO2 salımı 15.06 milyon ton düzeyindeymiş.

(...)

Diğer taraftan, bildiğiniz gibi ormanlar, gezegenin CO2 gazını temizleyen ciğerleri, bir anlamda sağlık sigortasıdır. Ancak “kâr makinesi” bunları da tüketmeye devam ediyor. Bu tüketime hektar olarak yıllık orman kaybı bazında bakarsak, 1700-1850 döneminde 19 milyon olan kayıp...

(...)

Bir Chatham House raporu, eğer CO2 üretimi bugünkü düzeyde artmaya devam ederse ortalama sıcaklık artışı 2050’ye kadar 7 C°’ye ulaşabilir, dünyanın çok büyük bir kısmı yaşanmaz olabilir diyor.

“Kâr makinesi” en azından denetlenmeden(?), bu süreci geri çevirmek olanaklı değil.

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, October 21, 2021

Weimar Amerika - II

 “Weimar Amerika” (03/12/2020) başlıklı yazımda, seçim sonuçlarına karşın faşizm tehlikesinin ortadan kalkmadığına işaret ediyordum. Bu hafta, Financial Times’da Gideon Rachman, “Washington’da şu sıralarda, ‘Biz Weimar mıyız’sorusu çok moda” diyordu. 

DERİN KUTUPLAŞMA 

Weimar Amerika” yazımın kalkış noktası, “ABD’de, artık, ortak bir kültürel zeminde tercih yapan seçmenler değil, birbirlerini ‘demokrasi düşmanı faşistler’ ve ‘vatan haini, komünistler, globalistler’ olarak tanımlayan, iki farklı seçmen var” saptamasıydı

(...)

Yazım, “Trump 2024 seçimlerine hazırlanıyor... Bu hazırlığın momentumu kırılamazsa, önümüzdeki yıllarda, ‘Weimar’ benzetmesini daha çok kullanırız” saptamasıyla bitiyordu.

BİDEN’IN MOMENTUMU KIRILDI

(...) 

Demokratlar, bu olumsuz gelişmelere uyum sağlamakta zorlanır, kendi içlerinde ayrışmaya devam ederken Cumhuriyetçiler Trump etrafında toparlanıyor; 2022 ara seçimlerini, 2024 başkanlık seçimlerini ne pahasına olursa olsun kazanmaya kararlı görünüyor. Trump momentumu koruyor!  

(...)

Weimar dönemi, “İspanyol gribi” ile demokratik umutlarla başlamıştı. Bu umutları, “süreç olarak faşizmin” “büyük yalanı” ile zehirlendi, ekonomik krizle yıkıldı, sosyal demokratların ve komünistlerin pasifizmi, liberallerin işbirliği, toplumu faşist hareketin kucağına itti. “ABD Weimar mı” sorusunun cevabı bu denklemde yatıyor.

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, October 18, 2021

Devlet, hukuk, hareket, lider ve toplum

 

Nazizm üzerine yeni araştırmalara rastladıkça, AKP Türkiyesi’ndeki rejimle Alman faşizmi arasında yeni benzerlikler buluyorum. Johann Chapoutot’nun Libres d’obéir. Le management du nazisme à aujourd’hui (Boyun eğme özgürlüğü. Nazizmden günümüze idarecilik) başlıklı çarpıcı çalışmasını, Marco D’Eramo’un New Left Reveiw sitesinde yayımlanan tanıtım yazından öğrendim. Kitabı hemen edinip okumaya başladım. İlk izlenimlerimi, D’Eramo’nun yazısından ve kitabın ilk üç bölümünden özetleyerek aktarmaya çalışacağım.

Chapoutot’un çalışması öncelikle iki açıdan çok çarpıcı. Birincisi: Neo-liberalizmin devlet anlayışının, şirket yönetme tekniklerinin, ilk önce Nazi akademisyenlerinin, iktidarı/gücü, devleti ve bürokrasiyi daha fazla büyütmeden uygulamak amacıyla geliştirdikleri teorilerle, pratikler akrabalığını, onların teorilerini, hayatta kalanlarının, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya’da iş çevrelerine yönelik olarak geliştirdikleri eğitim kurumlarına ilişkin örnekler üzerinden gösteriyor. İkincisi, Nazi liderliğinin, hareketin, partinin, devlet ve hukuk karşısındaki düşmanca, küçümseyici, tavırlarının teorik-psikolojik temellerini sergiliyor. Ben esas olarak ikincisi üzerinde duracağım.

YASALAR VE HAKLAR-ÖZGÜRLÜKLER

Nazi teorisyenlerinin, liderliğinin var olan yasalara ve haklar-özgürlükler sistemine, meşruiyet atfetmemelerinin, hiç çekinmeden onları yok hükmünde sayarak davranmalarının arkasında kendi projelerinin özgünlüğü yatıyordu. 

(...)

Nazilerin, bu anlayışıyla, uygulamalarıyla, Siyasal İslamın AKP rejiminin, yasalar, haklar- özgürlükler ve hatta “seküler-laik ahlak anlayışı” karşındaki tutumu arasındaki benzerlikleri görmemek olanaksız. Rejim de Laik Cumhuriyetin devletini, yasalarını, geliştirdiği ahlakı kendine yabancı, tarihte açılmış “dejenere edici bir parantez” olarak görüyor: Bunları ihlal etmekten, yok saymaktan hiç çekinmiyor. Bu noktada rejimin yaklaşımının ve pratiğinin, liberal entelijansiyanın, Kemalizm ve ulus devlet düşmanlığıyla örtüşmeye başladığını kolaylıkla söyleyebiliriz.

(...)

Nazi “hareketi” bu halkın iradesinin ifadesiydi, bu irade liderde cisimleşiyordu. Bu nedenle devlet, iktidarın en yüksek siyasi varlığı değil, liderin, iradesini yaşama geçirmek için kullanacağı bir aletti. Bu nedenle, Naziler devlete nüfuz etmeye başlarken hemen SS ve Gestapo gibi kendi paralel örgütlerini de kurmaya başlamışlardı.

(...)

Yazının tatmini okumak için tıklayınız

Thursday, October 14, 2021

Herkes ‘o’nu konuşuyor

 Hiç bu kadar ilgi odağı olmamıştı, 2000’li yıllardan bu yana. Son günlerde herkes onu konuşuyor. Hadi fazla abartmayalım; herkes değil, esas olarak ABD’de dış politika ve savunma konularıyla ilgilenen çevreler bugünlerde onu konuşuyor.

SORULAR, KAYGILAR, UYARILAR

AKP Türkiyesi’nin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sağlığının iyi olmadığını, yönetmeye daha uzun süre devam edemeyeceğini düşünenler, yerine geçmesi olası isimler üzerinde, “Acaba ne kadar etkileyebiliriz” sorusuyla birlikte düşünüyorlar. ABD Genelkurmay Başkanlığı’nda (Joint Staff) görevli araştırmacı Binbaşı Matt Powers, War on The Rocks (içeriden yazanların yorumları) sitesinde konuya SADAT örgütünün faaliyetleri ve rejimle bağlantıları üzerinden, Jarusalem Enstitute for Strategy and Security (JESS) isimli, İsrail kaynaklı muhafazakâr eğilimli araştırma kuruluşunun bu yıl başında yayımladığı “Turkish Militias and Proxies” (Türkiye’nin Milisleri ve Vekâlet Savaşçıları) başlıklı bir rapordan da yararlanarak yaklaşıyordu. National Interest sitesinde Michael Rubin, rejimin dış politikasını ABD çıkarları açısından değerlendirirken, SADAT yine gündeme geliyordu. Defence Priorities (Savunma Öncelikleri) adlı düşünce kuruluşundan Natalie Armbrusteradlı uzman, Newsweek’te Erdoğan rejiminin NATO için bir sorun olmaya başladığını savunuyor, “ABD, bu konuya dikkat etmelidir” diyerek uyarıyordu.

(...)

AMA SADAT BİR BAŞKA LİGE AİT

Durup dururken “yerine kim gelecek” tartışmasını ortaya atıp merkeze Akar’ı hele asker ile ilişkilerini vurgulayarak oturtma çabalarına, “İslamcı mı? Milliyetçi mi? Batı’ya dost mu, düşman mı” sorularıyla havanda su dövenlere bakıp “tuhaf işler” demeye devam edebiliriz. Ancak sıra SADAT ile ilgili yorumlara ve kaygılara gelince biraz olsun durmak gerekiyor. Zira SADAT’ın tuhaflıkları bir başka lige ait.

(...)

Neyse ki yakında genel seçimler olacak, muhalefet kazanacak ve bu tuhaflıklar bitecek.

Yazının tamamını okumak için tıklayınız


Monday, October 11, 2021

Deniz bitti!

 Sorunlar, küresel çapta, hızla birikmeye devam ediyor. Dünya ekonomisi çok kritik bir eşiğe geldi.

(...)

Eylül başından bu yana ekonomi yorumcularını, mali piyasaları, merkez bankalarını düşündüren stagflasyon (durgunluk + enflasyon) riskine ilişkin tartışmalar geçen hafta yoğunlaştı. Wall Street Journal, artan enerji maliyetleri, yüksek fiyatlar, tedarik sürecindeki sıkışıklıklar, hane halkını ve ekonomiyi daha da sıkıştırarak “korkutucu stagflasyon senaryosunu gündeme getirebilir” diyor. Financial Times ve The Economist bu olasılığı kapsamlı yorumlarla değerlendiriyorlar. Dünyanın en büyük varlık-fonunu (9 trilyon dolar) yöneten Blackrock’tan Jeff Rosenberg, “seküler durgunluğun” geri geldiğini “enflasyon belirtilerinin arttığını” vurgulayarak “Stagflasyon gerçek bir risktir” diyor. Dünyanın en büyük “hedge fund” yöneticisi Bridegwater’dan Gregg Jensen de Rosenberg’le aynı düşüncede. “Google Trends”, stagflasyon konusuna olan ilginin eylül ayında hızla artmaya başladığını, ekimde zirve yaptığını gösteriyor. 

(...)

Neo-liberalizm döneminde sermaye birikim sürecinin, karbon emisyonunun, çevreyi kirleten atıkların, plastiklerin, ormanları kesmenin, su kullanımının, kamu sağlığının maliyetlerinin dışsallaştırılması (topluma transfer edilmesi) süreci özellikle hızlandı. Bu “dışsallaştırma” ve biteviye artan borçlanma sayesinde göreli olarak bir ucuz tüketim dönemi, gelir dağılımında müstehcen bir kutuplaşmayla birlikte yaşandı.

Şimdi stagflasyon eğilimi, neo-liberal modelin tamamen tükendiğini gösteriyor. 

(...)

Önümüzde çok zor yıllar var. Birincisi, tüm dünya hâlâ aşılanamadığı, Delta varyantı yayılmaya devam ettiği için Covid-19’un tedarik zincirleri, emek piyasası ve tüketici talebi üzerinden yarattığı şoklar daha uzun süre devam edecek gibi görünüyor. Bu sırada iklim krizinin etkileri tedarik zincirlerini ve fiyatları olumsuz yönde etkilemeye, ‘20’li yılların sonuna doğru artarak devam edecek. İklim krizine çözüm hem çok gecikiyor hem de geldiğinde çok ani ve sert yaşanma riski artıyor. Deniz bitti! 

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, October 07, 2021

Ufukta ‘mükemmel fırtına’

 

Rejimin ufkunda bir “mükemmel fırtına” şekilleniyor. İki olasılık var. Ülke, bu fırtınadan bu rejimi geride bırakarak çıkabilir, bir onarım (restorasyon değil!) ve inşa sürecine girebilir. Rejim, bu fırtınadan, dine dayalı bir kutuplaşmaya sığınarak çıkmaya kalkarsa, ülkeyi paramparça edebilir.

‘HASTA ADAM’

Rejim, laik Cumhuriyeti yıkarak Osmanlı geleneğini, estetiğini canlandırmaya çalışırken, emperyalizmin Osmanlı İmparatorluğu’na atfettiği “hasta adam” tanımlaması, bu kez Foreign Policy’de Steven Cook’un eliyle rejimin lideri için kullanıldı. Cook, AKP’nin Türkiye’yi demokratikleştireceğini düşünmüş tiplerden biri, bugün de Türkiye’de olanları anlaması uzak bir olasılık. Ancak tarihin acı şakasını görmezden gelmek de olanaksız: “Hasta adamın” mirasına sahip çıkmak isteyen liderin bizzat kendisi “hasta adam” olarak anılıyor.

(...)

Diğer taraftan, rejim açısından ülke içinde iki bozulma dikkat çekiyor. Birincisi, ekonomik kaynak sorunu ve kötü yönetim, bir borç krizi olasılığını besliyor.

(...)

İkinci bozulma, siyasi dengelere ilişkindir. Kamuoyu yoklamalarının sonuçlarından, seçmenin, (bu anketleri hazırlayanların ilişki çevrelerini düşünce) büyük sermayenin “hasta adama” olan güvenlerinin tükendiği anlaşılıyor. Yandaş entelijansiyanın kimi üyelerinin geleceklerinden korkmaya başladıklarını gösteren işaretler de artıyor. 

(...)

Muhalefet tarafında belirgin bir toparlanma var. Rejime yönelik eleştiriler keskinleşiyor, hedefleri belirginleşiyor.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, October 04, 2021

Çıkmaz sokakta nostalji

 

Kapitalist uygarlık, bir çıkmaz sokakta debeleniyor. Perşembe yazımdaki “Dünya ekonomisi artık tükenmiş bir kapitalizmin elinde iki ucundan ‘yanarken’, gezegenin ekosistemi, gıda havzaları, su kaynakları, ormanları, enerji sistemi hidrokarbon tüketimine dayalı bir kapitalist modelin elinde gerçekten yanıyor saptamasına iki ekleme yapmak istiyorum.

LİBERAL DEMOKRASİNİN GELECEĞİ ÜZERİNE SPEKÜLATİF DÜŞÜNCELER

Gelinen noktada, ulus devletin liberal demokratik biçimininkapitalist uygarlığın önündeki ekonomik ve ekolojik (iklim, gıda, su) sorunlara cevap verecek özelliklere sahip olmadığı rahatlıkla söylenebilir. 

(...)

Sonuç olarak, kapitalist uygarlığın önündeki yaşamsal sorunlar karşısında liberal demokratik devlet biçimi (güçler ayrılığı, serbest piyasa, bireysel özgürlükler) giderek daha da verimsizleşecek. Piyasaları yakından denetleyen, “toplumsal çıkarlar” adına bireysel özgürlükleri sınırlayan güçlü bürokratik-teknokrat devletlere ilgi giderek artacak.

KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ HAYALLERİMİZİ SINIRLIYOR

(...)

Şimdi, kapitalizmi tehdit etmeyen, çokkültürlülük, “yüce nesne olarak” para ve seks gibi birey düzeyinde çalışan temaların dışında, uygarlık düzeyinde ana tema, “bugüne nostaljidir”. Nükleer bir savaşın yıkımı, uzaylıların işgali, virüsler ve zombiler, denetimden çıkarak insanlığı yok etmeye başlayan yapay zekâ, ani iklim değişikliği gibi temalar üzerinde yükselen romanlar, filmler, hatta video oyunlar, bugünkü yaşam tarzını kaosa dönüştüren, felaketleri hayal ediyor; okuyucuyu, izleyiciyi, tüm sorunlarına karşın bugünün ne kadar arzu edilir olduğunu düşünmeyi, “bugüne yönelik bir nostalji” duygusunu teşvik ediyor. 

(...)

yazının tamamını okumak için tıklayınız