Thursday, August 06, 2026

Karışık işler içinde

 

“Barış ve demokratik toplum süreci”, “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi” başlıklı içeriği belirsiz bir belge üzerinden ilerleyecek. Dayanışma kimler arasında; toplumdaki hangi çelişkiler uzlaştırılmak isteniyor? Kimler bütünleştirilecek? Kürt, Türk, Alevi ve diğer kimliklere arasındaki farklara ne oluyor? O hiç sevilmeyen kavramla “bir üst kimlik” altında mı? Benim kafam karıştı. Karışıklığı paylaşayım belki rahatlarım.

DEMOKRASİ Mİ DEDİNİZ? 

Rejimin, ana muhalefet partisi CHP’yi paralize ederek Meclis’te 5. sıraya ittiği, yeni ana muhalefet partisi YENİ Parti üzerinde, genel olarak muhalefet üzerinde baskıların giderek yoğunlaştırdığı bir dönemde Kürt hareketinin, Bahçeli’nin deyimiyle, “kurucu lideri” Öcalan: “Cumhuriyetin kuruluşu kadar önemli bir demokratikleşme sürecinin başlangıcındayız”diyor. Öcalan bu rejimden demokratik adımlar bekliyor. Rejim ise “terörsüz Türkiye” istiyor.

Kürt hareketi “demokrasi” derken bir devlet biçiminden mi söz ediyor yoksa, bir haklar ve özgürlükler sürecinden mi? Öcalan’ın “Cumhuriyetin kuruluşu kadar önemli bir demokratikleşme sürecinin başlangıcındayız” sözleri hem yeni bir devlet biçimini çağrıştırıyor hem de var olan rejim içinde haklar ve özgürlükleri genişletecek bir süreci. Bu devlet biçimi bugünkünden ne anlamda farklı olacak? Demokrasi devlet biçimiyse aynı zamanda bir diktatörlüktür de. Bu paradoks karşımıza “kimin için”sorusunu getirmez mi?

(...)

Rejim de terör kavramını bir türlü tanımlayamıyor. Bu konjonktürde kastedilen PKK ancak demokrasi kavramı nasıl rejime yabancıysa, bu terör tanımı da Kürt hareketine yabancı. Belki de hiç bağdaşmayacak iki arzu ve tanım seti topluma sanki bağdaşıyormuş gibi sunuluyor.

BİR TUHAFLIK DAHA 

Öcalan’ın “Atılacak adım, ülkenin ve bölgenin kaderini etkileyecek; demokratik hukukun gelişmesinin, ekonomik olanakların büyümesinin önünü açacaktır. Bu, 86 milyon için yapılacak büyük bir hizmettir”

(...)

Öyleyse, 86 milyon, bir hizmetin alıcısı mı olacak, yoksa demokratik dönüşümün siyasal öznesi mi? Birinci durumda demokratikleşme, seçkinler, egemen sınıf temsilcileri arasında bir anlaşma, bir uzlaşma arayışının aracı olmanın ötesine geçmeyecektir.

Şu da var: Öcalan, “Demokratikleşme sürecinin başlangıcındayız” diyor; böylece karşımıza o eski ikilem yeniden çıkıyor: Kürt sorunun çözülmeden Türkiye demokratikleşemez. Türkiye demokratikleşmeden Kürt sorunun çözülemez. Bu ikilemden çıkabilmek için şu sorulara eğilmek gerekir:

(...)

AKP vekillerinin, yukarıdan gelen bir taslağı okumadan imzaladığını, DEM partinin Öcalan ile uzlaşarak hazırlanan bir taslağın içeriğini ya açıklamaktan kaçındığını ya da belki de bilmediğini düşününce yukarıdaki soruların birincisi için umutlu olmak çok zorlaşıyor.


Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, August 03, 2026

Savaşın coğrafyası genişliyor mu?

 İran savaşı, Körfez ülkelerini, Irak’ı, Lübnan ve Ürdün’ü etkiliyor. Kızıldeniz’e, Mısır’daki enerji altyapısına yönelik saldırılar, çatışmanın Doğu Akdeniz’e, dolaylı etkilerinin İspanya’ya, Ukrayna’dan Uzakdoğu’ya uzanmaya başladığını gösteriyor. Savaşın coğrafyasını artık yalnızca orduların konuşlanmaları belirlemiyor. Askeri üslerin, füze rampalarının yanı sıra, enerji tesisleri, su arıtma tesisleri, limanlar, deniz yolları ve ulaşım altyapısı, göç yolları da savaş alanının parçası haline geldi.

BÖLGE DIŞINA DOĞRU 

Ukrayna Hazar Denizi’nde İran’a ait bir gemiye saldırdı. Kiev, operasyonun İran’a karşı değil, Rusya’nın askeri lojistik ağlarına karşı yapıldığını açıkladı. İran’ın Rusya ile askeri, ticari ilişkileri, Rusya’nın Ukrayna savaşındaki ihtiyaçları ve Ukrayna’nın İran’ın Rusya’ya sağladığı destek ağlarına yönelik saldırıları, iki savaş arasında doğrudan bir nedensellik zinciri oluşturuyor. Hazar, iki savaş coğrafyasını birbirine bağlayan bir koridora dönüşüyor. Ukrayna savaşı ile İran savaşı aynı stratejik alanın parçaları haline geliyor. 

(...)

Böylece ortaya yeni bir denklem çıkıyor: Ukrayna-Rusya-İranOrtadoğu-Kızıldeniz-Hint Okyanusu- Kuzey Kore-Çin. Bu NATO benzeri bir ortak askeri ittifak değil ama birbirinden farklı savaşların birbirlerine askeri kaynak, teknoloji, istihbarat ve stratejik baskı yoluyla bağlanabileceği bir ağ oluşuyor. Bu bağlamda, İspanya’nın İsrail’in Gazze soykırımını mahkûm eden tutumu, Fas ile İsrail arasında giderek artan askeri işbirliği, Trump’ın İspanya sosyalist başbakanı Sanchez alerjisi, aniden patlak veren Ceuta göçmen krizini de (Fas krallığında 50 bin+ proleterin serbestçe bir yere yürümesi olacak iş değil) yukarıdaki denklem içinde değerlendirmeyi gerektiriyor: Her aktör kendi savaşını yürütürken diğerlerinin yarattığı baskıdan yararlanıyor.

KÜRTLER VE TÜRKİYE 

Türkiye, savaşın farklı coğrafyalarını birbirine bağlayan ülke: İran’la komşu bir NATO üyesi, Rusya ile ilişkileri, Suriye ve Irak’ta doğrudan güvenlik çıkarları ve bir “Kürt süreci/sorunu” var.

(...)Özetle: Karşımızda, bir savaşlar sistemi şekilleniyor olabilir. Bu sistem içinde dünya siyasetinin farklı çatışma alanları birbirini besliyor. Belki artık “Savaşın coğrafyası genişliyor mu?” yerine “İran savaşı, birbirinden ayrı görünen savaşları tek bir Avrasya çatışma sistemine mi dönüştürüyor?” diye sormak gerekiyor. Önümüzdeki dönemin riskleri yalnızca yeni cephelerin açılmasına değil, cepheler arasındaki sınırların ortadan kalkmasına ilişkin olacak gibi görünüyor.

yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, July 30, 2026

Sokağın enerjisini unutma

 


Kapitalist demokrasilerinde, sokağın enerjisi parlamentoda temsil edilir. Ya“süreç olarak faşizm” içinde ilerleyen rejimlerin altına? Son yıllarda, Tayland, Kenya, İran, Bangladeş, Sırbistan, Arnavutluk ve geçen hafta Hindistan’da yaşanan sokak protestoları, düşünmeye yardımcı olabilir.

Hindistan’da birkaç hafta içinde sosyal medyada filizlenen, ardından meydanlara taşınan gençlik (“Gen Z”) enerjisi ile şekillenen halk hareketi, Başbakan Narendra Modi gibi on iki yıldır yenilmez görünen bir lideri geri adım atmaya zorladı. Hareket, eğitim bakanının istifasını sağladı; daha önemlisi, korku duvarını yıktı. Protestoların çıkış noktası sınav yolsuzluklarıydı ama kısa sürede genç işsizliğine, gelecek umutsuzluğuna ve hesap vermeyen iktidara karşı bir demokratik itiraza dönüştü. Hareketin başarısı, gençlerin yalnızca sosyal medyada değil, sokaklarda kurdukları sürekli örgütlenmeye, taban çalışmasına dayanıyordu. Gençler rejimin yenilmezlik mitini de sarstılar. Hareketin gerçek başarısı, milyonlarca insanın “Bir şey değişebilir” duygusunu yeniden kazanmasıydı.

Taban çalışması deyince, New York’ta Zohran Mamdani’nin yükselişi de benzer bir ders veriyor. Mamdani’nin başarısı televizyon ilanlarıyla değil, kapı kapı dolaşan gönüllülerle, mahalle toplantılarıyla, gençlerin kurduğu“taban” örgütlenmesiyle inşa edildi. Yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya işleyen bir muhalefet modeli ortaya çıktı. Siyasetin profesyonellerinden çok, sıradan insanların enerjisi belirleyici oldu.

TÜRKİYE’DE MUHALEFET

Türkiye’ye dönersek, Özgür Özel, yalnızca CHP genel başkanı olarak değil, fiilen muhalefetin lideri konumuna, büyük ölçüde meydanlarda “Gen Z” ile halkla kurduğu ilişki sayesinde yükseldi. Saraçhane’de, mitinglerde, dayanışma eylemlerinde, kent ziyaretlerinde oluşan toplumsal enerji, muhalefete, Gezi olayından sonra, Kılıçdaroğlu döneminde kaybettiği moral üstünlüğü yeniden kazandırdı.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, July 27, 2026

Dışarıda gerileme içeride paranoya

 


New York’ta demokratik belediye seçimlerini sosyal demokrat Mamdani’nin, sosyalist adayların ön seçim zaferlerinin ardından, Trump rejimi “komünizmle mücadele” bayrağı açtı. 

DİKKAT KOMÜNİZM! 

Trump, 23 Haziran’dan sonra, iki haftada 81 kez komünizm tehlikesinden söz etmiş (Cumhuriyet Dış Haberler). Son iki haftada, Temsilciler Meclisi Başkanı Mike Johnson, Ulusal Güvenlik Danışmanı Stephen Miller,Dışişleri Bakanı Marko Rubio kavramı iyice genelleştirdiler.

(...).

HEZEYANLAR AMA...  

Bunlar, gerçeklikten kopuk hezeyanlar ama ABD’de devletin yönetimindeki tiplerin hezeyanları. 7 Numaralı Ulusal Güvenlik Başkanlık Kararnamesi (NSPM-7) federal güvenlik, istihbarat kurumlarının sol aktivizme, protesto hareketlerine veya ideolojik gruplara yönelik koordinasyonunun artırılmasını talep ediyor; “tespit etme, dağıtma, finansmanını kesme, banka erişimini engelleme, tutuklama ve yargılama”gibi araçları siyasal mücadele alanı içine alıyor. Böylece, muhalefet, farklı görüşlere sahip yurttaşlar değil, ulusal güvenlik tehdidi olarak kodlanıyor. NSPM-7, göç, ırk, toplumsal cinsiyet konularında eleştirileri, geleneksel Amerikan aile-din değerlerine eleştirileri radikalleşme göstergesi sayıyor; federal kolluk kuvvetlerini sol görüşlü grupları, “cinsiyet aşırılıkçıları” olarak tanımladıkları LGBTQ aktivistleri, Filistin yanlısı aktivistleri hedef almaya yönlendiriyor.

(...)

İKİ DİNAMİK 

Bu gelişmelerin arkasında biri yüzey biçimlerine diğeri de uzun dönemli, adeta “tektonik” hareketlere ilişkin iki dinamik var.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, July 23, 2026

Hegemonya Hürmüz’de batarken

 


Hazirandaki mutabakatla kısa süreliğine duran savaş dört hafta geçmeden yeniden başladı, çatışmaların şiddeti artıyor, alanı Babülmendep Boğazı’na doğru genişliyor, Pentagon’un parası, füze stokları hızla tükeniyor, süreç bir işgal girişimi felaketine doğru tırmanıyor.

(...)

ÜÇ TEMEL DAYANAK BİRDEN ÇÖZÜLÜYOR 

Foreign Affairs’in son sayısında yayımlanan üç makale, bu savaşta Amerikan küresel üstünlüğünün üç temel dayanağının birden aşındığını gösteriyor.

İlk aşınma, zorlama kapasitesinde yaşanıyor. Pauly&Cebul’un belirttiği gibi etkili caydırıcılık yalnızca tehdit değil, itaat edilmesi halinde gerçek güvenceler de gerektirir. Trump ise tehdit ediyor fakat baskının sona ereceğine dair güvence vermiyor habire fikir değiştiriyor. İran açısından taviz vermek yeni taleplerin başlangıcı anlamına geldiğinden direnmek daha rasyonel görünüyor. Daha önemlisi, yazarlar bu sorunun yalnızca Trump’a özgü olmadığını; yürütme yetkilerini sınırlayacak kurumsal reformlar gerçekleşmedikçe Amerikan’ın verdiği sözlere güvenin geri gelmeyeceğini vurguluyorlar.

İkinci aşınma, teknolojik-askeri üstünlükte ortaya çıkıyor. İlk savaşta İran binlerce füze ve drone kullanırken ABD’nin hava savunma stoklarının önemli bölümü tükendi. On binlerce dolarlık bir insansız hava aracını milyonlarca dolarlık Patriot füzesiyle vurmak, taktik başarı sağlasa bile stratejik bir sürdürülebilirlik sunmuyor. Bu nedenle Trump yönetimi, 75 milyar dolar ek kaynak talep ediyor. Benzer sorun yapay zekâ alanında da görülüyor. Çin hızla arayı kapatırken Pentagon ile teknoloji şirketleri arasındaki gerilim yenilik üretme kapasitesini zayıflatıyor. Bu alanda sorun kaynak eksikliğinden değil, yeni teknolojilere uyum zorluğundan kaynaklanıyor.

Üçüncü aşınma ise meşruiyet alanında yaşanıyor. Pew verilerine göre ABD’ye duyulan uluslararası güven son yirmi yılın en düşük seviyesine inerken V-Dem (Varieties of Democracy-) artık ABD’yi “liberal demokrasi” değil “seçimli demokrasi” olarak sınıflandırıyor. Gothenburg Üniversitesi’ndeki ünlü enstitüye göre ABD’de seçimler hâlâ rekabetçi ve anlamlı kabul edilmektedir ancak yargının bağımsızlığı, denge ve denetleme mekanizmaları, siyasal kutuplaşma, seçim süreçlerine güven ve sivil özgürlükler gibi liberal demokrasinin temel unsurlarında önemli bir gerilemeler yaşanıyor. Irak savaşı döneminde dünya Amerikan dış politikasını eleştirirken demokratik kurumlarına güvenmeyi sürdürüyordu. Bugün, yalnızca dış politika değil, Amerikan siyasal sisteminin kendisi sorgulanıyor.

(...)

AKP Türkiye’si bu ülkenin en sadık müttefikiymiş! Ataları da hep kaybeden atlara oynardı.

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, July 20, 2026

Bir ‘kurucu olay’ üzerine notlar

 

Tartışmalar çoğu kez 15 Temmuz gecesinde yaşananlara, aktörlerin polisiye dökümüne, gerçekti-kurguydu ikilemine sıkışıyor. Bugün ülkeyi yöneten kadro, dayandığı toplumsal hareket, o gece yaşananların “şeylerin durumunu değiştiren” bir “kurucu olay” olduğuna inanıyor, bu inancı topluma dayatıyor, dirençle karşılaşınca da hırçınlaşıyor. Bu nedenle, “olayın” kurduğu şey üzerinde düşünmek daha önemli. Düşünmeye başlayınca da kurulan şeyin, devletin yönetim biçiminin, kurumlararası güç dengesinin, karar alma mekanizmalarının, meşruiyet kaynaklarının kalıcı olarak başkalaştığı, özgün bir rejim inşasına ilişkin olduğunu anlıyoruz.  

YENİ REJİM 

Bu “olay”, Gramsci’nin hegemonya kuramı, “pasif devrim” paradigması merceğinden bakıldığında, salt bir kopuş değil aynı zamanda bir süreklilik de sergiliyor. 2002- 2015 dönemi, siyasal İslamın, “bir restorasyon” projesi bağlamında şekillenmiş “pasif devrim” süreci içinde devlet aygıtında kurumsal mevziler kazandığı; sivil toplum, medya, eğitim ve bürokraside yavaş ama derinden bir rıza imalatı yürüttüğü klasik bir “mevzi savaşı”evresiydi. “15 Temmuz” bu süreci bir “cephe savaşı” aşamasına sıçrattı; devlet içi tarafların çatışmasının galibi, elde ettiği merkezileşmiş yürütme gücüyle, “mevzi savaşı” taktiğine dönerek günümüze uzanan yeni bir rejim inşa-kuruluş süreci başlattı.

(...)

Muhalif duruşlar hızla suç kapsamında, sembolik ve fiziksel araçlarla baskı altına alındı. Diyanet rejimin en asli ideolojik-teolojik meşruiyet aygıtına dönüştü. “Olayın” ertesinde devlet bürokrasisinde başlayan geniş kapsamlı tasfiyelerin sonunda karar alma mekanizması rasyonel bürokratik süzgeçlerden, liyakatten tamamen arındırılıp karizmatik lider kültü ile onun etrafındaki dar iktidar kliğinin iradesine bağlandı. Arendt’in bakışıyla, klasik/ modern burjuva-demokratik ölçütler açısından bu işleyişin “irrasyonel” olduğu söylenebilir. Ancak bu işleyiş, bugün Türkiye’deki rejimin kültürel, tarihi kaynakları üzerinden kendini üretmesi bağlamında özgün bir rasyonaliteye sahiptir.

KÜLTÜR SAVAŞLARI 

“Olayın” kurduğu rejimin, mülkiyet ilişkilerine, şirket yapılarına, piyasa mekanizmalarına liderlik düzeyinde doğrudan müdahale edebilen, muhalif ya da güvencesiz sermayeyi tasfiye edip yandaş kliklere, holdinglere sistematik kaynak aktaran yapısı, Günter Reiman’ın “vampir ekonomi” (1939) modelini anımsatıyor. Bu model içinde silah sanayisi, rejim açısından, hem sermaye birikimi hem milliyetçi-güvenlikçi meşruiyet üretimi açısından en stratejik önceliğe sahipti. Bu “vampir ekonomide”toplumsal artı değer, bölüşüm sürecinde, piyasa ilişkileri hatta bazen mülkiyet hakları baypas edilerek üretken sermayenin kaynaksız bırakılması pahasına, rejimi destekleyen ekonomik-kültürel yapılanmalara transfer ediliyordu.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız


Thursday, July 16, 2026

Ufukta savaş tehlikesi mi var?

 


“Süreç olarak faşizm” içinde bir aşamada rejim iki yaşamsal sorunla karşılaşır: Meşruiyet aşınması durdurulamaz bir noktaya ulaşır ve muhalefeti tasfiye etmek için atılması gerekecek adımların riskleri alınamaz bir düzeye çıkar. Bu noktada süreç olarak faşizm içinde rejim, gerçek ya da sanal bir “dış düşman”, “savaş tehlikesi” üretme seçeneğine yönelir. Bugün önümüzde bu bağlamda birbirine “bakmaya” başlayan iki aday var.

BAŞI DERTTE İKİ REJİM

İsrail’de Netanyahu, hakkında açılmış yolsuzluk davalarından kurtulmak için yerleşimci faşist Siyonist akımlara teslim oldu, koalisyon kurmayı kabul etti; yargı bağımsızlığını aşındıracak adımlar atmaya kalkınca da büyük bir toplumsal direnişle karşılaştı. Sonrasını biliyorsunuz. Gazze’de soykırım, Batı Yakası’nı, Suriye topraklarını ilhak etme süreci, derken İran’a saldırı, Lübnan topraklarına yönelik ilhak girişimi... Netanyahu savaş dönemi başbakanı olarak “büyük koruyucu” sıfatını yakalamaya çalıştı. Ancak toplumsal muhalefet, savaşa, toplumda artan şovenizme karşın, bütünüyle teslim alınmadı. İran savaşı topluma büyük başarı olarak satılacak bir düzeye gelemedi - hâlâ füzeler, İHA’lar Tel Aviv’i vurmaya devam ediyor. Bu yıl 27 Ekim’de genel seçimler var. Netanyahu şimdi dikkatini Türkiye üzerine çevirdi. Bir “Türkiye yeni İran, yaşamsal tehlike” söylemi geliştirmeye başladı.

AKP Türkiye’sinde rejim, İBB davasıyla, CHP’li belediyeleri hedef alan tutuklamalarla, transferlerle, itirafçılarla, CHP’yi “butlan” yoluyla etkisizleştirerek, NATO toplantısı günlerinde fiili bir OHAL ve bu kez doğrudan solu hedef alan tutuklamalarla muhalefet üzerinde bakıyı giderek artırıyor. Ancak rejim, geçim sıkıntısı krizi, İBB davasında sergilenen adaletsizliğin yarattığı huzursuzluk, tarihi yeniden yazma çabalarının yarattığı tepkiler altında kaybettiği toplumsal desteği (rızayı) artık restore edemeyeceğini görüyor.

(...)

 Kısacası, Türkiye-İsrail arasında bir savaş olasılığı artık sıfırdan büyük. Bir propaganda savaşı olasılığı ise çok daha yüksek.


Yazının tamamını okumak içn tıklayınız

Monday, July 13, 2026

Zirveden geriye kalanlar

 


NATO’nun Ankara zirvesi geldi, yüzlerce tutuklunun üzerinden geçerek gitti. Geriye ne kaldı? NATO’nun, Batı merkezli emperyalist sistemin, Çin gibi yükselen güçlere, BRICS grubunun kendi çıkarını koruma çabalarına karşı küresel savunma/önleyici saldırı aracına dönüşme süreci hızlandı. Avrupa ile Batı’nın “lideri” ABD arasında açılan çatlak genişlemeye devam etti. Trump yönetiminin, istikrarsız, güvenilmez bir liderlik sergilediğine ilişkin algılar güçlendi. Türkiye’nin dış bağımlılığının arttığına, ulusal egemenlik iddialarının içinin biraz daha boşaldığına ilişkin kaygılar da...

(...)

BAĞIMLILIK-EGEMENLİK 

Zirvenin sahnesinde, Trump Türkiye’nin devlet başkanına, rejimine övgüler yağdırdı: “Dostluk hiç bu kadar iyi olmamıştı”... Türkiye “en sadıkmüttefikti”. Bu sırada sahne arkasında dört ayrı zaman aynı anda akıyordu. (1) Sahnenin zamanı: CAATSA kalkacak, F-35 “değerlendirilecek”, KAAN’a motor gelecek... ama Kongre’de güçlü bir itiraz bloku var. (2) Sessizliğin zamanı: 2019’da Erdoğan S-400 için “Geri dönüşümüz asla olamaz, tükürdüğümüzü yalamayız” demişti. Hâlâ orijinal konteynerlerinde bekleyen sistemlerin, bir üçüncü tarafa devri/satılması (?) konuşuluyor ama bir açıklama yok, tam bir sessizlik. (3) Orduyu bir rant kaynağına çevirme niyetinin zamanı: “Avrupa’daki en büyük kara ordusuna sahip ülke olarak yeteneklerimizi ihtiyaç duyulan her yerde ittifakın hizmetine sunmanın gayreti içindeyiz” açıklaması, ordunun artık salt ulusal savunma aracı olmadığını, birtakım kısıtlamaların kalkması karşılığında bir pazarlık kozuna dönüşeceğine ilişkin niyetileri sergiliyor. (4) Baskı ve terörün zamanı: Gazeteci, avukat, aktivistten oluşan yüzlerce kişi zirve güvenliği gerekçesiyle gözaltına alındı rejimin haklar ve özgürlükler üzerindeki baskısı ivme kazandı.

yazının tamamını okumak için tıklayınız