Thursday, July 23, 2026

Hegemonya Hürmüz’de batarken

 


Hazirandaki mutabakatla kısa süreliğine duran savaş dört hafta geçmeden yeniden başladı, çatışmaların şiddeti artıyor, alanı Babülmendep Boğazı’na doğru genişliyor, Pentagon’un parası, füze stokları hızla tükeniyor, süreç bir işgal girişimi felaketine doğru tırmanıyor.

(...)

ÜÇ TEMEL DAYANAK BİRDEN ÇÖZÜLÜYOR 

Foreign Affairs’in son sayısında yayımlanan üç makale, bu savaşta Amerikan küresel üstünlüğünün üç temel dayanağının birden aşındığını gösteriyor.

İlk aşınma, zorlama kapasitesinde yaşanıyor. Pauly&Cebul’un belirttiği gibi etkili caydırıcılık yalnızca tehdit değil, itaat edilmesi halinde gerçek güvenceler de gerektirir. Trump ise tehdit ediyor fakat baskının sona ereceğine dair güvence vermiyor habire fikir değiştiriyor. İran açısından taviz vermek yeni taleplerin başlangıcı anlamına geldiğinden direnmek daha rasyonel görünüyor. Daha önemlisi, yazarlar bu sorunun yalnızca Trump’a özgü olmadığını; yürütme yetkilerini sınırlayacak kurumsal reformlar gerçekleşmedikçe Amerikan’ın verdiği sözlere güvenin geri gelmeyeceğini vurguluyorlar.

İkinci aşınma, teknolojik-askeri üstünlükte ortaya çıkıyor. İlk savaşta İran binlerce füze ve drone kullanırken ABD’nin hava savunma stoklarının önemli bölümü tükendi. On binlerce dolarlık bir insansız hava aracını milyonlarca dolarlık Patriot füzesiyle vurmak, taktik başarı sağlasa bile stratejik bir sürdürülebilirlik sunmuyor. Bu nedenle Trump yönetimi, 75 milyar dolar ek kaynak talep ediyor. Benzer sorun yapay zekâ alanında da görülüyor. Çin hızla arayı kapatırken Pentagon ile teknoloji şirketleri arasındaki gerilim yenilik üretme kapasitesini zayıflatıyor. Bu alanda sorun kaynak eksikliğinden değil, yeni teknolojilere uyum zorluğundan kaynaklanıyor.

Üçüncü aşınma ise meşruiyet alanında yaşanıyor. Pew verilerine göre ABD’ye duyulan uluslararası güven son yirmi yılın en düşük seviyesine inerken V-Dem (Varieties of Democracy-) artık ABD’yi “liberal demokrasi” değil “seçimli demokrasi” olarak sınıflandırıyor. Gothenburg Üniversitesi’ndeki ünlü enstitüye göre ABD’de seçimler hâlâ rekabetçi ve anlamlı kabul edilmektedir ancak yargının bağımsızlığı, denge ve denetleme mekanizmaları, siyasal kutuplaşma, seçim süreçlerine güven ve sivil özgürlükler gibi liberal demokrasinin temel unsurlarında önemli bir gerilemeler yaşanıyor. Irak savaşı döneminde dünya Amerikan dış politikasını eleştirirken demokratik kurumlarına güvenmeyi sürdürüyordu. Bugün, yalnızca dış politika değil, Amerikan siyasal sisteminin kendisi sorgulanıyor.

(...)

AKP Türkiye’si bu ülkenin en sadık müttefikiymiş! Ataları da hep kaybeden atlara oynardı.

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, July 20, 2026

Bir ‘kurucu olay’ üzerine notlar

 

Tartışmalar çoğu kez 15 Temmuz gecesinde yaşananlara, aktörlerin polisiye dökümüne, gerçekti-kurguydu ikilemine sıkışıyor. Bugün ülkeyi yöneten kadro, dayandığı toplumsal hareket, o gece yaşananların “şeylerin durumunu değiştiren” bir “kurucu olay” olduğuna inanıyor, bu inancı topluma dayatıyor, dirençle karşılaşınca da hırçınlaşıyor. Bu nedenle, “olayın” kurduğu şey üzerinde düşünmek daha önemli. Düşünmeye başlayınca da kurulan şeyin, devletin yönetim biçiminin, kurumlararası güç dengesinin, karar alma mekanizmalarının, meşruiyet kaynaklarının kalıcı olarak başkalaştığı, özgün bir rejim inşasına ilişkin olduğunu anlıyoruz.  

YENİ REJİM 

Bu “olay”, Gramsci’nin hegemonya kuramı, “pasif devrim” paradigması merceğinden bakıldığında, salt bir kopuş değil aynı zamanda bir süreklilik de sergiliyor. 2002- 2015 dönemi, siyasal İslamın, “bir restorasyon” projesi bağlamında şekillenmiş “pasif devrim” süreci içinde devlet aygıtında kurumsal mevziler kazandığı; sivil toplum, medya, eğitim ve bürokraside yavaş ama derinden bir rıza imalatı yürüttüğü klasik bir “mevzi savaşı”evresiydi. “15 Temmuz” bu süreci bir “cephe savaşı” aşamasına sıçrattı; devlet içi tarafların çatışmasının galibi, elde ettiği merkezileşmiş yürütme gücüyle, “mevzi savaşı” taktiğine dönerek günümüze uzanan yeni bir rejim inşa-kuruluş süreci başlattı.

(...)

Muhalif duruşlar hızla suç kapsamında, sembolik ve fiziksel araçlarla baskı altına alındı. Diyanet rejimin en asli ideolojik-teolojik meşruiyet aygıtına dönüştü. “Olayın” ertesinde devlet bürokrasisinde başlayan geniş kapsamlı tasfiyelerin sonunda karar alma mekanizması rasyonel bürokratik süzgeçlerden, liyakatten tamamen arındırılıp karizmatik lider kültü ile onun etrafındaki dar iktidar kliğinin iradesine bağlandı. Arendt’in bakışıyla, klasik/ modern burjuva-demokratik ölçütler açısından bu işleyişin “irrasyonel” olduğu söylenebilir. Ancak bu işleyiş, bugün Türkiye’deki rejimin kültürel, tarihi kaynakları üzerinden kendini üretmesi bağlamında özgün bir rasyonaliteye sahiptir.

KÜLTÜR SAVAŞLARI 

“Olayın” kurduğu rejimin, mülkiyet ilişkilerine, şirket yapılarına, piyasa mekanizmalarına liderlik düzeyinde doğrudan müdahale edebilen, muhalif ya da güvencesiz sermayeyi tasfiye edip yandaş kliklere, holdinglere sistematik kaynak aktaran yapısı, Günter Reiman’ın “vampir ekonomi” (1939) modelini anımsatıyor. Bu model içinde silah sanayisi, rejim açısından, hem sermaye birikimi hem milliyetçi-güvenlikçi meşruiyet üretimi açısından en stratejik önceliğe sahipti. Bu “vampir ekonomide”toplumsal artı değer, bölüşüm sürecinde, piyasa ilişkileri hatta bazen mülkiyet hakları baypas edilerek üretken sermayenin kaynaksız bırakılması pahasına, rejimi destekleyen ekonomik-kültürel yapılanmalara transfer ediliyordu.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız


Thursday, July 16, 2026

Ufukta savaş tehlikesi mi var?

 


“Süreç olarak faşizm” içinde bir aşamada rejim iki yaşamsal sorunla karşılaşır: Meşruiyet aşınması durdurulamaz bir noktaya ulaşır ve muhalefeti tasfiye etmek için atılması gerekecek adımların riskleri alınamaz bir düzeye çıkar. Bu noktada süreç olarak faşizm içinde rejim, gerçek ya da sanal bir “dış düşman”, “savaş tehlikesi” üretme seçeneğine yönelir. Bugün önümüzde bu bağlamda birbirine “bakmaya” başlayan iki aday var.

BAŞI DERTTE İKİ REJİM

İsrail’de Netanyahu, hakkında açılmış yolsuzluk davalarından kurtulmak için yerleşimci faşist Siyonist akımlara teslim oldu, koalisyon kurmayı kabul etti; yargı bağımsızlığını aşındıracak adımlar atmaya kalkınca da büyük bir toplumsal direnişle karşılaştı. Sonrasını biliyorsunuz. Gazze’de soykırım, Batı Yakası’nı, Suriye topraklarını ilhak etme süreci, derken İran’a saldırı, Lübnan topraklarına yönelik ilhak girişimi... Netanyahu savaş dönemi başbakanı olarak “büyük koruyucu” sıfatını yakalamaya çalıştı. Ancak toplumsal muhalefet, savaşa, toplumda artan şovenizme karşın, bütünüyle teslim alınmadı. İran savaşı topluma büyük başarı olarak satılacak bir düzeye gelemedi - hâlâ füzeler, İHA’lar Tel Aviv’i vurmaya devam ediyor. Bu yıl 27 Ekim’de genel seçimler var. Netanyahu şimdi dikkatini Türkiye üzerine çevirdi. Bir “Türkiye yeni İran, yaşamsal tehlike” söylemi geliştirmeye başladı.

AKP Türkiye’sinde rejim, İBB davasıyla, CHP’li belediyeleri hedef alan tutuklamalarla, transferlerle, itirafçılarla, CHP’yi “butlan” yoluyla etkisizleştirerek, NATO toplantısı günlerinde fiili bir OHAL ve bu kez doğrudan solu hedef alan tutuklamalarla muhalefet üzerinde bakıyı giderek artırıyor. Ancak rejim, geçim sıkıntısı krizi, İBB davasında sergilenen adaletsizliğin yarattığı huzursuzluk, tarihi yeniden yazma çabalarının yarattığı tepkiler altında kaybettiği toplumsal desteği (rızayı) artık restore edemeyeceğini görüyor.

(...)

 Kısacası, Türkiye-İsrail arasında bir savaş olasılığı artık sıfırdan büyük. Bir propaganda savaşı olasılığı ise çok daha yüksek.


Yazının tamamını okumak içn tıklayınız

Monday, July 13, 2026

Zirveden geriye kalanlar

 


NATO’nun Ankara zirvesi geldi, yüzlerce tutuklunun üzerinden geçerek gitti. Geriye ne kaldı? NATO’nun, Batı merkezli emperyalist sistemin, Çin gibi yükselen güçlere, BRICS grubunun kendi çıkarını koruma çabalarına karşı küresel savunma/önleyici saldırı aracına dönüşme süreci hızlandı. Avrupa ile Batı’nın “lideri” ABD arasında açılan çatlak genişlemeye devam etti. Trump yönetiminin, istikrarsız, güvenilmez bir liderlik sergilediğine ilişkin algılar güçlendi. Türkiye’nin dış bağımlılığının arttığına, ulusal egemenlik iddialarının içinin biraz daha boşaldığına ilişkin kaygılar da...

(...)

BAĞIMLILIK-EGEMENLİK 

Zirvenin sahnesinde, Trump Türkiye’nin devlet başkanına, rejimine övgüler yağdırdı: “Dostluk hiç bu kadar iyi olmamıştı”... Türkiye “en sadıkmüttefikti”. Bu sırada sahne arkasında dört ayrı zaman aynı anda akıyordu. (1) Sahnenin zamanı: CAATSA kalkacak, F-35 “değerlendirilecek”, KAAN’a motor gelecek... ama Kongre’de güçlü bir itiraz bloku var. (2) Sessizliğin zamanı: 2019’da Erdoğan S-400 için “Geri dönüşümüz asla olamaz, tükürdüğümüzü yalamayız” demişti. Hâlâ orijinal konteynerlerinde bekleyen sistemlerin, bir üçüncü tarafa devri/satılması (?) konuşuluyor ama bir açıklama yok, tam bir sessizlik. (3) Orduyu bir rant kaynağına çevirme niyetinin zamanı: “Avrupa’daki en büyük kara ordusuna sahip ülke olarak yeteneklerimizi ihtiyaç duyulan her yerde ittifakın hizmetine sunmanın gayreti içindeyiz” açıklaması, ordunun artık salt ulusal savunma aracı olmadığını, birtakım kısıtlamaların kalkması karşılığında bir pazarlık kozuna dönüşeceğine ilişkin niyetileri sergiliyor. (4) Baskı ve terörün zamanı: Gazeteci, avukat, aktivistten oluşan yüzlerce kişi zirve güvenliği gerekçesiyle gözaltına alındı rejimin haklar ve özgürlükler üzerindeki baskısı ivme kazandı.

yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, July 09, 2026

Kendi seyrini izleyen şeyler

 


NATO toplantısı gerekçesiyle hak ve özgürlükler üzerinde devlet baskısı arttı. Bu sırada, milli eğitim bakanı, “Kurtuluş Savaşı” kavramının yeni müfredatta yer almayacağını söylemiş, eklemiş, “Neyden kurtuluyoruz? Ondan önce koskoca Osmanlı İmparatorluğu vardı”. Ben sosyal medyada “Şaşırmayın, ‘Ne oluyor? Ne oluyor?’ diye sormayın: ‘şeyler kendi serini izliyor’” notuyla karşıladım. “Kendi seyrini izleyen” şeyleri sorarsanız, bunları AKP Siyasal İslam ve Restorasyon (Tekin Yayınları-2015) kitabımda tartıştım, daha sonra da restorasyon çabalarının, çağımızda, bir “süreç olarak faşizme” dönüşmesinin kaçınılmazlığını göstermeye çalıştım.

SORUN SINIFSAL 

İdeoloji, kültür, bilgi kategorileri sınıflar üzerinde düşünürken pek akla gelmez. Odisseia filmi ve o kurucu metnin çevirileri üzerinde süren tartışmaları, bilgi mülkiyeti bağlamında özgün bir sınıf şekillenmesine işaret edebilmek için aktarmıştım:

“Ya toplumsal yapısı, kültürü, dili, duyarlılıkları bugünden çok farklı temel/kurucu bir metin, vatandaşların karşısına, bugün toplumsal yaşamı belirlemek amacıyla konursa? O zaman özgün bir bilginin üretimi, dolaşımı, tüketimi bağlamında sınıfsal bir yarılma, şekillenme oluşmaz mı?” Bir tarafta “Bu kurucu metni anlayan, yorumlayan, ondan kaynaklanan bir hakikat rejimini” toplumu düzenlemek amacıyla dayatan, “siyasi kültürel seçkinler” sınıfı, diğer tarafta “bunların sunduğu ‘bilgiyi’, tartışma, yorumlama eleştirme, sorgulama olanağına, hakkına sahip olmayan, hatta izin verilmeyen, sunulan bilgiyi kabul etmek, uymak zorunda olan vatandaşlar”. Bir tarafta bir egemen sınıf diğer tarafta egemenlik altında olan sınıflar.

AKP’nin uzun iktidarına bu sınıfsal şekillenmenin merceğinden bakınca, eğitimi, kültürü, cinsel eğilimleri denetlemeye, tarihsel mirasın anlatılarını yeniden kurgulamaya verdikleri özel önem, topluma dayattıkları hakikat rejiminin ilkelerine, kurucu metne ilişkin özgün yorumlarını sorgulayanlara karşı kişisel ya da devlet şiddetine varan bir öfke ile verdikleri tepki daha kolay anlaşılır. 

(...)

PEKİ YA NATO 

NATO toplantısı bağlamında yükselen baskı, bu emperyalist militarist kuruma yönelik eleştirilerin baskılanması, solcu, çevreci, cumhuriyetçi entelektüellerin tutuklanması ile bakanın “Neyden kurtuluyoruz” sorusu arasında da biri tarihe diğeri söyleme ilişkin iki bağlantı var. 

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, July 06, 2026

‘Hava kurşun gibi ağır’


İBB davaları sürüyor, İmamoğlu 9 Temmuz’da ne olacak, operasyon mu var diye soruyor. Medya, NATO toplantısı bitince Özgür Özel’e bir şey mi yapacaklar tartışmasına dalıyor, NATO vesilesiyle baskılar, tutuklamalar, Turkuaz operasyonu Ankara’yı bir “Potemkin köyüne” çeviriyor, popüler bir sanatçı kutsala hakaret ettiği iddiasıyla ters kelepçe ile tutuklanıyor, geçim sıkıntısı krizi derinleşmeye devam ediyor. Hava gerçekten çok ağır. Gelin havayı biraz, “entel gevezeliği” yaparak hafifletelim.

CHRİSTOPHER NOLAN VE ODİSSEİA 

Christopher Nolan’ın Odisseia filmi, daha gösterime girmeden tartışılıyor. Çünkü Homeros’un Odisseia destanı, Batı uygarlığının kurucu metinlerinden biridir. Özellikle klasik filoloji çevreleri, “diversity” (etnik çeşitlilik kaygısı) yaklaşımını eleştiren yorumcular, adeta “bu olmamış” demeye getirdiler. Kimi klasikçiler, Odisseia’nın tanrıların, kaderin ve mitolojik düşüncenin belirleyici olduğu, tarihsel bir serüven, şiirsel bir evren olduğunu; modern gerçekçilik adına aşırı rasyonelleştirilmesinin özünü zedelediğini; Miken dönemine ait zırhlar, silahlar, kostümler ve mimari konusunda tarihsel tutarlılığın ikinci plana atıldığını ileri sürüyorlar. Öte yandan, “etnik çeşitlilik” ilkesinin oyuncu seçiminde tarihsel ve kültürel bağlamdan bağımsız biçimde uygulandığı, Heleni siyah bir oyuncunun temsil etmesinin, antik Yunanın dünyasına uymadığı savunuluyor. Yunan oyuncuların ve Yunan kültürel perspektifinin neredeyse hiç yer almadığı da vurgulandı. Nolan’a kolay gelsin.

(...)

Bir diğer ilginç örnek de Homeros’un Odysseus’a verdiği ilk sıfat“Polytropos” etrafında oluştu. Hep kurnaz, hileci, dolambaçlı anlamında çevrilen bu sıfat için Wilson “karmaşık” (complicated) sözcüğünü kullanarak kararı okuyucuya bırakıyordu. Nolan’ın filmi Wilson çevirisi üzerin inşa ettiği söyleniyor.

(...)

Karşımızda, köleci, göçebe üretim tarzları gibi antik çağların birinden, artık günlük yaşamda kullanılmayan bir dilde gelen temel/kurucu metinlerden biri var. Bu gibi geçmişin “kurucu” metinleri yaşamımızı hâlâ, birçok dolayımdan geçerek de olsa, etkilemeye devam ediyorlar. Ve biz eğer uzmanlık alanımız değilse o metinleri bizzat okuyup değerlendiremiyoruz, seçkin uzmanların yorumlarına bağımlı kalıyoruz.

Peki, ya toplumsal yapısı, kültürü, dili, duyarlılıkları bugünden çok farklı temel/kurucu bir metin, vatandaşların karşısına, bugün toplumsal yaşamı belirlemek amacıyla konursa? 

(...)

Yazının tamamını okumak için

Thursday, July 02, 2026

250 yaşında, hasta adam

 



Amerika’da başkanlar görevi devralırken hemen her zaman John Winthrop’un ünlü, “Yeni Kudüs”, “istisna ülke”, “aşikâr yazgı” (manifest destiny) vaazını (1630) anarlar. Bu umutlu, kutsanmış başlangıç ne yazık ki gerçekte yerlileri hedef alan bir soykırım ve kölelik üzerine inşa edilen bir tarihin de başlangıcıydı. 1776’daki bağımsızlık bildirgesi “Bütün insanlar eşit yaratılmıştır” derken milyonlarca insanın zincir altında yaşıyor olması, Amerikan tarihinin ilk ve en derin çelişkisini oluşturuyordu. Bu yeni cumhuriyet, feodalizmin yükünden arınmış, saf kapitalizmin ilk laboratuvarı oldu; mülkiyet, toprak, emek ve sermaye arasındaki ilişkiyi Avrupa’nın bin yıllık geleneklerinden kopuk bir şekilde, derin bir bireycilik ve toplumsal dayanışma fikrine düşman bir karakter (ethos) üzerinde kuruldu.

(...)

Bu yıl, 250. yaşını kutlayan ABD, John Winthrop’un o vaazındaki,“görkemli” başlangıçtan çok uzakta. Hegemonyası Çin’in hızla yükselişi karşısında görece gerilerken içeride “süreç olarak faşizm” hızlanıyor:Trump’ın ikinci dönemi, ilkinden çok daha organize, kurumsal; eğitim politikalarından sivil haklar mekanizmalarına kadar her alan, kültür savaşlarının (faşist propagandanın) cephesi haline geldi. Yüksek mahkemenin yürütmenin (Trump’ın) yetkisini genişleten kararları da liberal demokrasinin çöküşünün devam ettiğini gösteriyor. Mahkemenin başkana tanıdığı, Federal Rezerv dışında kalan federal bürokrasinin personelini, keyfi olarak işten çıkarma yetkisi adeta “Devlete ve topluma ne yaparsan yap ama Wall Street’in işine karışamazsın” diyor. Böylece Nixon’un skandal istifasından sonra kurulan denetleme ve denge mekanizmaları altüst oluyordu.

(...)

(...)

En derin kriz ise tarih ve kimlik üzerine: “Dönemler arasındaki çizgiler aşılırken algılanamazlar. Bir dönemin artık geride kaldığı, geriye dönmek isteyenler kalın bir duvara çarptığında bilinçlere çıkar.” 

Bugün, 250. yıldönümünde, “güzel zamanlara” geri dönmek isteyenler de silahlı isyancıların Capitol’ü bastığı, LGBT+ bireylere karşı ayrımcılığın meşrulaştığı, pedofil elitlerin cezalandırılamadığı, göçmen ülkesinde göçmenlere yönelik ırkçı saldırıların, devlet zulmünün arttığı, milyarlarca dolarlık savunma bütçesinin Çin’in teknoloji liderliğini engellemeye yetmediği bir ortamda duvara çarpıyorlar.

(...)

Tamamını okumak için tıklayınız


Monday, June 29, 2026

NATO zirvesi-genel çerçeve denemesi

 NATO Ankara Zirvesi, ittifakın stratejik yöneliminde yapısal bir değişimi yansıtıyor. İran savaşı sonrası NATO’nun güney kanadının önemi artarken Türkiye’nin Karadeniz’e erişimi, Ortadoğu’ya komşuluğu, güçlü ordusu, gelişen savunma sanayisi, onu ittifakın vazgeçilmez aktörlerinden biri haline getirdi.

AVRUPA’NIN STRATEJİK DÖNÜŞÜMÜ

Avrupa’nın ABD’nin nükleer caydırıcılığına, istihbaratına bağımlılığı sürüyor. Ancak Ukrayna savaşı, İran krizi ve Washington’ın giderek Çin’e odaklanması, Amerikan teknoloji devlerinin getirdiği güvenlik riskleri, Avrupa’yı kendi savunmasını üstlenmeye zorluyor.

(...)

KÜRESEL JEOPOLİTİK  

Ankara zirvesi, tek kutuplu dünya düzeninden çok merkezli rekabetçi bir uluslararası sisteme geçişin parçası. ABD dış politikasında, askeri güceöncelik veren imparatorluk projesi yaklaşımıyla müttefikler arasında görev paylaşımı yapan bir koalisyon lideri olma yaklaşımı yarışıyor. Zirve bu gerginlik içinde gerçekleşecek.

(...)

VE TÜRKİYE  

Türkiye için Ankara zirvesi, salt diplomatik bir olay değil. Zirve ülkenin değişen küresel güç dengeleri içinde stratejik konumunu yeniden tanımlayabilir. Ukrayna ve İran savaşlarının ardından Karadeniz, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’nun kesişim noktasında bulunan Türkiye, yine, NATO’nun vazgeçilmez üyelerinden biri.

(...)

Avrupa’nın stratejik özerklik arayışı, Türkiye’yi Avrupa savunma mimarisine (üyelik çoktan unutuldu) entegre etmeyi gerektiriyor. ABD ise Türkiye’yi, NATO içinde stratejik bir ortak olarak görmek istiyor. (...) Zirvenin bu gerginliği de yansıtması bekleniyor.

Yazının tamamını okumak içşn tıklayınız

Thursday, June 25, 2026

Caligula, Trump, Musk üzerine spekülatif düşünceler

 


Amerikan toplumunda Roma İmparatorluğu’nun çürüme, çöküş aşamasını anımsatan bir dönüşüm yaşanıyor. Tarih karşımıza, bir çöküşün semptomları olarak Caligula’yı anımsatan Trump’ı, Platon’un “pleonexia” dediği “doyumsuz açgözlülüğü” temsil eden trilyoner Elon Musk’ı çıkarıyor.

Augustus, imparatoru “birinci vatandaş” kavramı arkasına gizlemişti; Caligula bu perdeyi yırtarak senatonun iktidarsızlığını alenen sergiledi. Trump denetleme dengeleme aygıtlarını, bürokrasiyi “derin devleti” kale almadı, basını düşman ilan etti, Trump Cumhuriyetin içinin boşaldığını gösterdi.

Caligula kendi muhafızları tarafından öldürüldü. Yerine Claudius’un getirildi. Askeri sadakat cumhuriyet erdeminden üstün olduğunu kanıtladı. Trump 6 Ocak’taki Kongre baskınını destekledi, devletin güvenlik kurumlarının en kritik noktalarına liyakate bakmadan kendi sadık taraftarlarını yerleştiriyor, orduyu siyasete alet etmeye çalışıyor. Başkanlık makamı, başkanı zenginleştirme, eleştirileri susturma makinesine dönüştü. Anayasal normlar aslında, liderlerin iyi niyetlerine bağlıymış; “demokratik cumhuriyet” aslında bir yalanmış.

ÇÜRÜME VE ÇÖZÜLME 

Roma Cumhuriyeti’nin son döneminde, “latifundia” (büyük köle çiftlikleri) küçük çiftçileri topraklarından etti. Oluşan devasa mülkler, birkaç seçkin ailenin servetini katlarken Roma’nın geleneksel tarımı adeta yıkıldı. Senato, zengin aristokratların oyuncağı haline geldi; yolsuzluk, rüşvet ve seçim manipülasyonu sıradanlaştı.

ABD’de, başta Musk olmak üzere teknoloji, kripto plütokrasisinin Trump’a verdiği destek, Trump’ın kurumları hiçe sayan tarzı, Amerikan Kongresi’nin kutuplaşması Roma senatosunun çürüyüşünü anımsatıyor. Caligula, atını senatör ilan ederek senatoyu aşağılıyordu, Trump kurumsal, ortağı olduğu şirketlere devlet kontraları, fonları, hatta ticari sır aktararak otoriteyi kişisel çıkar adına dejenere ediyor.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız