Monday, October 26, 2026

‘Fon krizi’ üzerine spekülatif düşünceler

 

Belli bir toplumsal “durum”, içindeki istikrarsızlıkların istikrarlı bir biçimde kendini tekrarlamasına, bileşenler (örneğin sınıflar, kurumlar) arasındaki ilişkilerin, hiyerarşinin ve olasılıklar yelpazesinin sınırlarının sürekliliğine ilişkindir. Bazen bir etken, gerek içinden ya da dışından devreye girerek durumun istikrarını, sürekliliğini bozabilir, olasılıklar yelpazesinin içine yeni olasılıklar girmeye başlar.

BİR ÖRNEK: SIRBİSTAN 

Pazar günü Sırbistan’da gerçekleşen ilginç seçimlerden hareketle, durumu değiştiren bir “etken” üzerinde düşünebiliriz.

(...).

‘DURUM’ VE ‘FON KRİZİ’ 

Cumhurbaşkanı, çoğu zaman en kritik anlarda ve önemli konularda olanları olduğu gibi açıkça söyler, İlk yıllarda, “Dinin ılımlısı olmaz”, “Ben değişmedim” ifadeleriyle liberal fantezilere ayar vermişti. Şimdi yine konuştu: Fon krizi yaşanırken de partisinin grup toplantısında “AK Parti sadece kadrolarıyla değil, aynı zamanda hakikati söyleyen çelik çekirdeğiyle de nevi şahsına münhasır bir harekettir” diyordu. Muhalefetin bu samimi sözler üzerinde çok iyi düşünmesi gerekiyor. Karşılarında sıradan bir parti değil, bir hareket ve çelik çekirdeği, kendi hakikatleriyle bu hareketi temsil eden özgün bir parti var. 

(...)

Adeta Sırbistan’daki tren istasyonu felaketine benzetebileceğimiz fon krizi bu durumu, içinden iki noktadan bozdu. Birincisi “kuyruğunu yiyerek yaşamaya devam etmek” artık olanaklı değildir. İkincisi, her siyasi tehdit olasılığında muhalefetini, diğer bir deyişle hareketin dışındaki “ötekisini”yiyerek ayakta kalan rejim. Şimdi, suçlayacak bir öteki bulamıyor; çaresiz kendi çelik çekirdeğini yemeye başlıyor. “Reis” temizlik yapsın diyenler farkında değil “Reis”in, reis olarak kalmasını sağlayan “şey” bu çekirdek.

“Türkiye’miz son çeyrek asırda pek çok alanda önemli mesafe katetti. Bu kazanımların heba edilmesine, medeniyet köklerimizden güç alarak daha adil, daha huzurlu bir gelecek inşa etmeyi hedefleyen bu yürüyüşün sekteye uğratılmasına müsaade edemeyiz” sözleri, hareketin bileşenlerinin de tehlikenin farkında olarak telaşlanmaya başladıklarını gösteriyor.

Muhalefetin bu ifadelerde gizli olanı da çok iyi kavraması gerekiyor. 

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız


Thursday, October 22, 2026

Yine bir ‘tarihsel an’ mı?

 

Son iki yılda Nepal, Bangladeş, Kenya gibi çevre ülkelerde patlak veren protestolar gündeme bir “Z kuşağı isyanı” kavramını getirmişti. Geçtiğimiz birkaç ay içinde “merkezde”, Avrupa’da 9 ülkede, Avrupa dışında 14 ülkede patlak veren isyanlar, 1968 kuşağı isyanlarını anımsatan tarihsel bir “an” ile karşı karşıya olduğumuz düşündürüyor.

1968 kuşağı isyanları, II. Dünya Savaş sonrası, kapitalizmin refah dönemi kapanır, yapısal bir kriz başlarken patlak vermiş, ekonomik, siyasi kültürel dönüşümleri hızlandırmıştı. Günümüzdeki dalga neoliberal finansallaşma dönemi kapanırken tarih sahnesine çıkıyor.

68 KUŞAĞI... 

Mayıs 1968 olayları hem kapitalist “refah toplumunun” hiyerarşilerine bir başkaldırıydı hem de sosyal demokrasinin reformculuğuna, “reel sosyalizmin” yarattığı düş kırıklığına bir tepki.

(...).

YENİ DALGA 

Yine en dikkat çekici, gelişmeler Fransa’da yaşanıyor olsa da Z kuşağı İtalya, Belçika, İspanya, Portekiz, Almanya, Arnavutluk’ta, Meksika’da da benzer kaygılarla, taleplerle sokağa çıkıyor.

(...)

Banliyö gençliğinin, belirgin varlığı bu açıdan özellikle önemli. Çünkü bu gençlerin deneyimi, egemen eğitim anlayışının evrensellik iddiasının altında gizlenen sınıfsal ve ayrımcı çatlakları açığa çıkarıyor. Kâğıt üzerinde herkese eşit fırsat vadeden bir sistem, gerçekte gençleri ailelerinin gelirine, yaşadıkları mahalleye, olanaklarına göre farklı geleceklerle karşı karşıya bırakıyor. Dolayısıyla lise isyanı, eşit yurttaşlık vaadiyle toplumsal gerçeklik arasındaki uçuruma karşı bir başkaldırı olarak da karşımıza çıkıyor.

(...)

Diğer Avrupa ülkelerinde de gençlik isyanları ağırlaşan hayat pahalığı, derin gelir dağılımı adaletsizliği, konut sorunu, devlet güçlerinin özgürlükleri üzerindeki baskıları, ekolojik yıkım konularında birleşiyor. Gençler yalnızca taleplerinin karşılanmasını değil, kendileri adına konuştuğunu iddia eden temsil mekanizmalarını, öfkelerini yatıştırarak mevcut düzene geri döndürme girişimlerini de sorguluyor.

(...)

yazının tamamını okumak içiin tılklayınız


Monday, October 19, 2026

‘Quo Vadis’ İsrail?

 


İsrail’de 27 Ekim’de genel seçimler yapılacak. Soykırımcı, militarist Netanyahu hükümeti yaptıklarını yapmaya devam etmek için oy isteyecek. Peki İsrail nereye gidiyor! Aklıma “Quo Vadis” (1951) başlıklı film geldi. Filmde bir soykırım ve isyan vardı; Roma İmparatoru Neron’un rejimi bir askeri darbe ile çöküyordu. 

İKİ ‘FARKLI’ GÖZLEM 

Geçen hafta yayımlanan iki yazı, ilk bakışta iki farklı soruyu gündeme getiriyordu. Eski askeri istihbarat başkanı Tamir Hayman’a göre, 7 Ekim 2023’ten bu yana İsrail ilan edilmemiş yeni bir güvenlik anlayışıyla yönetiliyor. Dünya satranç şampiyonu (1985-2000) Garry Kasparov, New York Times’ta İsrail’in laik bir cumhuriyet ile teokratik bir rejim arasında seçim yapmak üzere olduğunu yazıyor. Ben, bu iki gözlemin, aslında “gidişin” birbirini besleyen iki boyutuna ilişkin olduğunu düşündüm.

(...)

TARİHİN YÜKÜ 

Yahudilerin tarihsel travmaları da bu süreci besliyor. Nazi soykırımının ardından gelen “Bir daha asla” ilkesi, Yahudilerin güvenliğini, Filistinlileri yok sayan, varoluşsal bir sorun haline getirdi. 7 Ekim saldırısı, ordunun, istihbaratın, caydırıcılığın sorgulanmasına yol açtı. Netanyahu yönetiminin saldırıyı önceden bildiğine ilişkin söylentiler güvenlik başarısızlığını siyasi sorumluluk sorunuyla birleştirdi. Gazze’deki yıkım ve soykırım, uluslararası desteğin aşınması İsrail’in kendisi hakkındaki ahlaki anlatısına -kuruluş ideolojisine- büyük bir darbe vurdu.

Bu travmalar, güvenlik kurumları sorgulanarak, siyasi sorumlular hesap vermeye çağrılarak, Filistinlilerle kalıcı bir siyasal çözüm aranarak aşılmaya çalışılabilirdi. Ancak öyle olmadı! T

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, October 15, 2026

Bir fare asla yalnız değildir!

 


İspanya’da sosyalist başbakan Pedro Sánchez erken seçim kararı aldı. Kamuoyu yoklamaları, muhafazakâr Halk Partisi ve faşist Vox’ın zaferine belki de bir koalisyon kurma olasılığına işaret ediyor. İspanya’da Vox’ın hükümet ortağı olma olasılığı korkutucu çünkü -1930’ları anımsarsak- bir fare asla yalnız değildir. Gerçekten de Avrupa Birliği’nin çatlaklarında çok hareketli sürüler yaşıyor.

SÜPER DEVRE...

İspanya’nın erken seçim kararı üzerine Financial Times, böylece AB çapında 12 aylık bir “süper seçim döneminin” başladığına işaret etti: Finlandiya’dan Fransa’ya, İtalya’dan Polonya’ya, Yunanistan’dan Slovakya’ya, Almanya’da iki eyalet seçimine uzanan bu dönem, AB’nin siyasal geleceğini belirleyecek. Çünkü hemen tüm seçimlerin favori adayları hep faşist partilerden oluşuyor. Dahası, bu faşist partilerin aynı dönemde güç kazanması, AB çapında genel bir siyasal krizin mayalanmakta olduğunu gösteriyor.

Bu partilerin aralarındaki benzerlikler çok dikkat çekici. Göçmenlere, özellikle Ortadoğu ve Kuzey Afrika’dan gelenler, ulusal kimliğe/kültüre yönelik tehdit olarak sunuluyor; küreselleşmeye karşı çıkılıyor; Brüksel (Avrupa Birliği merkezi), halkın iradesini boğan uzak bir bürokrasi olarak görülüyor; iklim krizi inkâr ediliyor; Ukrayna’ya verilen desteğin çekilmesi isteniyor; yerleşik merkez partileri ülkelerin sorunlarını çözmekten aciz, kendi çıkarlarına odaklanmış bir siyasal sınıf olarak tanımlanıyor. Böylece bu partiler gerçek sorunların, eşitsizliklerin sorgulanmasına değil, içerideki düşmanlardan arınma arzusuna odaklanıyor.

Bu partilerin salt seçim başarıları değil gündelik siyasal söylemi değiştirme kapasiteleri de büyük bir tehlike oluşturuyor: Almanya’da AfD’nin çocukların eğitiminden yurttaş devriyelerine, Rusya’yla ekonomik ilişkilerden göçmenlerin geri gönderilmesine uzanan önerileri, faşist düşüncelerin, AfD programını aşan bir “normalleşme” sürecine işaret ediyor. Fransa’da 2027 cumhurbaşkanlığı seçimi de benzer bir dönüşümü ve dönüşümün Avrupa Birliği ve NATO üzerindeki sonuçlarını gündeme getirebilecek. Dahası, faşist partilerin sağında, İtalya’da Meloni’nin sağında güçlenmeye başlayan Ulusal Gelecek Partisi, İngiltere’de Reform UK’yi sağdan zorlayan Restorasyon gibi “daha faşist” partiler var. Portekiz’de Chega’nın güçlenmesi de bu faşist radikalleşmeyi güçlendiriyor. ABD’de Trump rejimini yöneten “Project 2025” ve Elon Musk gibi teknoloji milyarderleri de Avrupa’daki faşist dalgayı finansal ve düşünsel düzeyde besliyor, bu “süper seçim dönemini” etkilemeye hazırlanıyor.

FARELER NASIL ÇOĞALDI? 

Yanıt, ekonomik güvensizlikle siyasal temsil krizinin kesiştiği yerde yatıyor. Ama gelin 1990’lardan başlayalım. 

(...)

Faşist hareketler bu tepkiyi devşirmeye başlarken sol, filozof Susan Neuman’ın bu ay yayımlanan Call It Evil (kötülüğün adını koyalım) başlıklı kitabında Trump bağlamında vurguladığı gibi, illiberal demokrasi, otoriterlik, rekabetçi otoriterlik gibi bulanık kavramlarla oyalanıyor, “kötülüğün” (faşizmin) adını koyamıyordu. 

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, October 12, 2026

Fon krizi ve bir ironi

 

Haftalardır konuştuğumuz fon krizi çok boyutlu bir olay. Basitleştirirsek, bir eksoterik (yüzeyde görülebilen) boyutu var: kriminal işler, siyaset, aile, klan ilişkileri... Bir de esoterik (derin, teknik-bir anlamda altyapıya ilişkin) boyutu var: Artık-değerin üretimi, paylaşımı ve mülksüzleştirme. Aslında bir ironik boyut da var: Üretken yatırımların kaynak sıkıntısı çektiği, buna karşılık finansal kazançların ve rantın büyüdüğü bir ortamda patlayan kriz, siyasal İslamın AKP rejiminin ayakta kalmaya çalışırken kendi ekonomik dayanaklarını tükettiğini gösteriyor.

ESOTERİK BOYUT 

Ekonomide yaratılan artı-değer, kâr, faiz ve rant biçimlerinde paylaşılır. Artık değerin üretildiği sektörlerde özellikle sanayide, artık-değer üretiminde, fabrikaların yenilenmesi, teknoloji, yatırımlar, istihdam uzun vadeli finansman gerektirirken finansal yatımlar, spekülasyon ve rant gelirleri çok daha kısa dönemde gerçekleştirilebilir. Üreticinin, kâr oranları gerilemeye, ekonomik istikrara, ekonomi politikalarına güveni sarsılmaya başladığında, sermaye, finansal alana, spekülasyona, rant gelirlerine yönelmeye, artık-değerin paylaşımında, finansal kazançların ve rantların payı artmaya, kârın payı azalmaya başlar. Böylece üretken sermayenin yeniden üretimi için gerekli kaynaklar daha da daralırken bunun sonucu olarak artık-değer üretimi giderek faiz ve rant gelirlerini de etkileyecek biçimde daralmaya devam eder. Bu süreç -kriz eğilimleriderinleşirken sermaye giderek toplumda daha önce birikmiş serveti (tasarruflar, “yastık altındaki” varlıklar, hatta taşınmazlarda bloke olmuş değerler), finansal ve siyasi araçlarla talan/gasp etmeye yönelir: Böylece bir mülksüzleştirmesüreci başlar.

MÜLKSÜZLEŞTİRME ARACI OLARAK FON KRİZİ

Türkiye ekonomisinde, negatif reel faizler tasarrufların değerini aşındırırken insanlar birikimlerini enflasyona karşı korumak çabasıyla konuta, altına, dövize, borsaya ve yatırım fonlarına yöneldi. Ancak tasarrufların finansal sisteme akması, üretken yatırımlara kaynak sağlandığı anlamına gelmiyordu. Eksoterik boyutta işleyen siyasi kültürel etkenlerin altında finansal varlıkların büyümesiyle artık-değer üretim kapasitesinin gelişmesi birbirinden ayrıştı.

Fon krizi işte bu ayrışmanın bir sonucu, AKP rejimimin inşa ettiği finansal ve siyasi-kültürel ilişkilerin kolaylaştırdığı bir mülksüzleştirme olayıydı: 

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, October 05, 2026

Yapay zekâ üzerine son kez (şimdilik)

 

Son üç tanesi art arda olmak üzerine, YZ teknolojisinin getirdiği finansal riskleri, insanlığın bekasına ilişkin kaygıları tartışan yorumlar yazdım. Bu kez hem bu yorumları genel olarak değerlendirmeye hem de YZ’nin sosyolojik boyutu üzerine düşünmeye çalışacağım.

NE İNKÂR NE PANİK 

Yapay zekânın babası olarak da bilinen Nobel ödüllü Prof. Geoffrey Hinton, “İnsanlar örneğin bir nükleer patlama gibi somut tehditleri görebiliyorlar ama YZ’nin insanlığı tehdit eden özellikleri gibi soyut tehditleri kavramakta zorlanıyorlar. Ben bile duygusal düzeyde riskleri kavramakta zorlanıyorum” diyor. Gerçekten de YZ geçmiş teknolojilerden çok farklı. Nükleer bomba bir kitle imha aracı ama kendi kendini geliştiremez, yeni bombaları yalnızca insanlar yapabilir, kullanmaya karar verebilir. YZ’nin kendini geliştirme, yeni YZ modellerini yaratma potansiyeli var; önüne konan sorunlar ne kadar zorlaşırsa o kadar hızlı geliştiği düşünülürse bu potansiyelin gerçeğe dönüşmesi çok yakın. O noktada büyük bir zekâ patlaması bekleniyor. 

(...)

YZ’nin insanlık için yaratabileceği felaketleri sağlıklı düşünmek oldukça zor ama ünlü ekonomist Keynes’in 3. kuşaktan yeğeni, FT yazarı Soumaya Keynes’in konuya ilişkin notları yardımcı olabilir. Özetleyerek aktarıyorum.

İnsanların bir kısmı makinelerin gelişmesinin kolayca durdurulabileceğine inanarak aşırı rahat davranıyor, diğerleri YZ’nin insanlığı yok etmesinin kaçınılmaz olduğuna inanıyor. Soumaya, öncelikle “felaket” kavramının açık biçimde tanımlanması gerektiğini savunuyor. Milyonlarca insan ölebilir ama bu insanlığın yok olması anlamına gelmiyor. Geride kalanların zamanla daha iyi bir toplum kurması olasılığı da var. İkincisi, bilişsel önyargılar sık ve çarpıcı biçimde, tehditleri gerçekte olduklarından çok daha büyük gösterebiliyor. Buna karşılık, kişisel olarak zarar görmeyeceğini düşünmek de tehlikeyi küçümsetebilir. YZ, riski kesin olasılıklarla değerlendirilebilecek bir kumar değildir. Kurallar, ihtimaller ve olası senaryolar henüz belirsiz. Bu nedenle belirsizliği kabul etmek, önyargıları sorgulamak, kurumların hazırlık düzeyini geliştirmek gerekir. 

BELİRSİZLİKLER VE OLASILIKLAR 

Belirsizlikler ve olasılıklar şu iki yaklaşım etrafından ve çok güçlü bir etki altında gelişiyor ya da şekilleniyor.

Bu iki yaklaşımı Microsoft AI’ın CEO’su Mustafa Süleyman şöyle tanımlıyor: Birinci yaklaşım YZ’yi yeni bir alet olarak değil, evrimin yeni bir aşaması olarak görüyor. İnsanlık bu yeni canlı türü için yalnızca bir biyolojik önyükleyici (bootloader). Bu yaklaşım, haklarından özgürlüklerinden söz edilmesi gereken yeni bir “silikon canlı” türünün doğmakta olduğunu iddia ediyor. İkincisi, Süleyman kendini bu safa koyuyor, “türcü bir yaklaşım”olarak YZ’nin varlığının insanın varlığına tabi olması gerektiğini, antropomorfizmin (insanmış gibi görmenin) çok yanlış olduğunu savunuyor. Her ikisi de “hızlandırmacı” olan bu yaklaşımlardan birincisi süreci serbest bırakmaktan yana, ikincisi durdurmaktansa denetim çabalarını hızlandırmaktan. Bir de o güçlü etki var: YZ gelişebilmek için giderek artan oranda kaynak tüketiyor. Büyük kârlar yapmak umuduyla büyük mali kaynaklar YZ alanına akıyor. Diğer bir deyişle; bu iki yaklaşımdan hangisinin egemen olacağına sermaye ilişkisi karar verecek gibi görünüyor.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız


Thursday, September 17, 2026

25 yıl sonra 9/11- (II)

 

Son 25 yılda dünyanın hiçbir bölgesi Ortadoğu kadar köklü ve kanlı bir dönüşüm yaşamadı. Bugün Filistin topraklarında şahit olduğumuz soykırım ve etnik temizlik felaketini 7 Ekim 2023’ten başlatmak, bu tarihin arkasındaki çeyrek yüzyıllık birikimi görünmez kılar.

Aslında Gazze’ye giden yol 11 Eylül’den de önce açıldı. 1996’da Binyamin Netanyahu için hazırlanan “Clean Break” başlıklı strateji belgesi, iki devletli çözümü terk etmeyi, İsrail’in güvenliğini mevcut bölgesel dengeler içinde aramak yerine bu dengeleri değiştirmeyi öneriyordu. Irak’ta Saddam Hüseyin’in devrilmesi, Suriye’nin zayıflatılması, İsrail’in bölgesel üstünlüğünün güçlendirilmesi bu düşüncenin parçalarıydı. Belgenin Perle, Feith, Wurmser gibi “neocon” yazarları birkaç yıl sonra Bush yönetiminin en etkili isimleri arasında yer alacaktı.

11 Eylül, bu stratejik düşünceyi neoconların Emporium America projesiyle birleştiren tarihsel kırılma oldu. Afganistan’ın ardından Irak işgal edildi. ABD, Irak’ta Saddam rejimini yıktıktan sonra, tüm bölgeyi Büyük Orta Doğu Projesi ile siyasi, ekonomik olarak yeniden yapılandırmayı planlıyordu. Demokrasi, özgürlük, piyasa ekonomisi söylemiyle savunulan bu emperyalist proje, başarılı olamadı ama en azından Türkiye’deki rejimi değiştirdi, bölgedeki güç dengelerini altüst etti.

(...)

İsrail ise bu ortamda güvenliğini giderek daha fazla askeri üstünlük ve bölgesel caydırıcılık üzerinden tanımladı. İran’ın nükleer programı, Hizbullah’ın güçlenmesi ve Hamas’ın Gazze’deki varlığı İsrail güvenlik doktrininin merkezine yerleşti. 2020’lerde İbrahim Anlaşmaları ile İsrail’in bazı Arap devletleriyle ilişkilerini normalleştirmesi, Filistin sorununu bölgesel diplomasinin merkezinden çıkarmaya yönelikti ama aslında Netanyahu’nun ve Ben Gvir, Smotrich gibi Kahanist/ırkçı-dinci liderlerin başka planları vardı. Geçen hafta Netanyahu’nun 7 Ekim saldırısının bilgisini önceden aldığını ancak hareketsiz kalmayı seçtiğini öğrendik.

7 Ekim 2023 olayı Ortadoğu kaleydoskopunu bir kez daha çevirdi. “Her şey” yeniden değişti: İsrail’in güvenlik doktrininin başarısızlığı gözler önüne serildi; ama Netanyahu hükümeti beklediği fırsata kavuştu. İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırısı soykırım boyutuna ulaşınca Filistin sorunu yeniden dünya siyasetinin öncelikler listesinde yükselmeye başladı.

(...)

İkincisi: Ortadoğu’yu askeri üstünlük, işgal, vekâlet savaşları, dış müdahaleler yoluyla yeniden düzenleme stratejisi iflas etti. Gazze’da yaşananlar ise uğursuz bir ironiydi: Soykırımdan kaçanların eliyle gerçekleşen bir soykırım! Artık “canavarların zamanındayız”.


yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, September 14, 2026

25 yıl sonra 9/11-(I)

 

11 Eylül 2001 sabahı 3 bin+ insanın hayatını kaybettiği korkunç bir terör saldırısı tarihte yeni bir sayfa açtı. Aradan geçen 25 yılda dünyanın ekonomik, siyasal, teknolojik, ekolojik yapısı öylesine değişti ki 2001’deki dünya, şimdi, adeta başka bir çağa ait gibi.

(...)

Evet, 2008 krizinin merkezinde konut balonu, mortgage piyasası, menkul kıymetleştirme, aşırı kaldıraçlı finansman vardı ama savaş harcamaları, Bush döneminin vergi indirimleriyle birlikte, ABD ekonomisinin zaten hızla genişleyen borç ve finansallaşma düzenini daha da büyüttü. Irak savaşının ekonomik maliyetinin daha 2006’da 1 trilyon doları aşabileceği hesaplanıyordu. Nitekim daha sonraki araştırmalar, savaş harcamalarının borçlanmayı artırmasının uzun vadeli faizleri de yukarı ittiğini ortaya koydu.

O dönemde derin bir paradoks oluştu: ABD, küresel konumunu askeri güçle korumaya çalışırken bu gücün maliyetini küresel finans sisteminden borçlanarak karşılıyordu. Aynı dönemde Çin ve diğer ülkelerin dolar rezervleri ABD Hazine tahvillerine akıyor, Amerikan finans sistemi olağanüstü miktarda sermayeyi emiyor, kredi genişliyor ve risk giderek finansal sistemin içine dağıtılıyordu. Böylece jeopolitik güç ile finansal genişleme birbirini besleyen bir mekanizmaya dönüşüyordu.

(...)

Jeopolitik açıdan da sonuç çarpıcıydı. 2001’de ABD rakipsiz bir küresel güç olarak görünüyordu. Çin henüz Dünya Ticaret Örgütü’ne yeni katılmıştı; Rusya zayıftı, Avrupa Birliği genişliyordu, küreselleşme tarihin doğal yönü olarak kabul ediliyordu. Bugün ise Taliban iktidarda, Çin ekonomik ve teknolojik bir süper güç, Rusya yeniden önemli bir askeri güç merkezi, BRICS genişleyen bir blok, AB’nin birlik süreci ve İran’da patinaj yapmakta olan ABD’nin dünya düzenindeki merkezi konumu tartışılıyor.

Teknolojik dönüşüm daha da köklüydü. İnternet, 2001’de bilgisayar başında kullanılan bir ağdı. Bugün akıllı telefonlar, sosyal medya, bulut bilişim, algoritmik gözetim ve yapay zekâ günlük hayatın altyapısını oluşturuyor. 11 Eylül sonrasında devletlerin geliştirdiği gözetleme, denetleme kapasitesi ile şirketlerin sahip olduğu devasa veri ve algoritma gücü artık iç içe geçmiş durumda. Bu alanda gündemdeki en önemli sorular: “YZ tüm insanlığı yok edebilecek düzeye ne zaman ulaşacak? Neden devletler önlem almıyor?” 

(...)

2001’de dünya küreselleşmenin nasıl genişleyeceğini tartışıyordu. Büyük güçler rekabetinin sertleştiği, faşist hareketlerin yükseldiği, ekolojik krizin derinleştiği, teknolojinin varoluşsal kaygılar yarattığı 2026’da “Bir dönem kapandı ama yenisi başlayamıyor: Canavarların zamanındayız”.


Yazının tamamını okumak için tıklayınız