Monday, February 02, 2026

Ayrılmak zor!

 


Trump’ın Grönland’ı ilhak etme arzusu Atlantik’in iki yakası arasında radikal bir güven bunalımı yaratarak Amerika’nın eski NATO Büyükelçisi Ivo Daalder’e göre “77 yıllık NATO tarihinde en derin krize yol açtı”.

Le Monde, Wall Street Journal ve Financial Times geçtiğimiz günlerde bu krizi “karşılıklı bağımlılık” ve “kopuş” bağlamında değerlendirdiler; Atlantik bağlarının yapısal özelliklerini, bir “kopuşun” gerçekte ne kadar zor olduğunu vurguladılar.

KARŞILIKLI BAĞIMLILIK

Savunma: Avrupa’nın savunma kapasitesi Amerikan savaş endüstrisine ileri derecede bağımlı. İstihbarat sistemleri, hava savunması, uzun menzilli füzeler, nükleer şemsiye... Amerika ile bu bağlar koparsa açılacak boşluğu doldurmak Avrupa’ya 1+ trilyon dolara mal olacak. Bazı kapasitelerin geliştirilmesi yıllarca sürecek. Buna karşılık, Amerikan silah sanayisi de Avrupa’ya bağımlı. F-35 savaş uçaklarının fuzelaj merkezi Almanya’da üretiliyor, son montajı İtalya’da yapılıyor. Amerikan savunma sanayisi, Avrupa tedarik zinciri olmadan işleyemez. Daha kritik olanı: Ramstein, Aviano, İncirlik... ABD’nin Avrupa’daki 40 askeri üssü ve 80 bin+ personeli olmadan Ortadoğu’da, Afrika’da, hatta Hint-Pasifik alanlarında operasyon yürütmesi neredeyse olanaksız.

NATO, Amerika’nın küresel askeri projeksiyonunun can damarı. Dahası Avrupa, ABD savunma sanayisi için, ihracatı içinde yüzde 50 payı ile yaşamsal öneme sahip bir pazar.

Teknoloji: Avrupa’nın bulut ve yazılım harcamalarının yüzde 83’ü (yılda 265 milyar Avro) Amerikan şirketlerine gidiyor. Google, Microsoft, Amazon, Meta... Bunlar Avrupa’nın dijital altyapısının omurgasını oluşturuyor. Bunların veri bankaları ve dolar sisteminin ödeme işlemleri ağı Swift’in merkezi ABD’de. Bir dijital ambargo olasılığı bir kıyamet senaryosu. Buna karşılık Apple, Google, Microsoft gibi dijital devler Avrupa’nın 450 milyonluk zengin pazarına hayati derecede bağımlı: Örneğin, Amazon’un küresel gelirinin üçte biri Avrupa’dan geliyor. Meta’nın kullanıcı tabanının üçte biri Avrupa’da. AB pazarını kaybetmek Silikon Vadisi devlerini çökertir.

Enerji: Rus gazından kopan Avrupa, artık Amerikan gazına dayanıyor. Bağımlılık 2030’da AB ithalatının yüzde 80’ine ulaşabilecek. Buna karşılık, Amerika’nın gaz (LNG) ihracatının en büyük alıcısı yüzde 67 ile Avrupa. Texas ve Louisiana’nın doğalgaz endüstrisi Amerikan enerji şirketlerinin yaptığı trilyonlarca dolarlık LNG terminali yatırımı Avrupa’dan gelen talebe bağımlı.

(...)

300 YILLIK DÜZENİN SONU

Transatlantik bağları koparsa iki taraf da zayıflamakla kalmaz, 300+ yıllık Batı egemenliği de sönümlenir.

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, January 29, 2026

Amerika’da kritik yol ayrımı

 


Geçtiğimiz haftalarda, faşizmin adeta pilot bölge olarak seçtiği Minneapolis kentinde yaşananlar, ABD’de “sürecin” kritik bir yol ayrımına geldiğini gösteriyor.

(...)

Bugün karşımızda Project 2025 gibi kapsamlı bir yol haritası, devleti bir silah olarak kullanmak için dönüştürmeye kararlı faşist kadrolar var. İlk dönemin hazırlıksız yapısının yerini, Heritage Foundation destekli Project 2025 kadroları, devleti dönüştürme planları aldı. Şimdi, başdanışman Miller ve Project 2025 çevresi dünyayı ideolojik olarak yeniden tarif ediyor, gerçekliği sadeleştirip Trump’a hazır seçenekler sunuyorlar. Susie Wiles bu seçeneklerin hangi sırayla, hangi ruh hali içinde Trump’a ulaşacağını belirleyen bir filtre işlevi görüyor. Trump, bu daraltılmış alanda, uzun vadeli bir stratejiden çok sezgileri, duyguları ve sadakat ölçüleriyle karar veriyor. Patel (FBI) ve Noem (iç güvenlik-sınır koruma) uyguluyor, Bondi (başsavcı) uygulamalara hukuki meşruiyet kazandırıyor. Sonuçta maddi çıkarı için gidişe uyan narsisist bir liderin verdiği onay, fanatik bir kadronun politikalarını meşrulaştırıyor; faşizm de burada, adım adım işleyen bir süreç olarak şekilleniyor.

Artık hukukun üstünlüğü, yerini “sadakat” kuralına bıraktı; Trump anayasayı ciddiye almıyor ve yargıyı düşmanlarını cezalandırmak için bir silah olarak kullanıyor. ICE (göçmenler polisi) yoluyla uygulanan açık şiddet bir araç olmanın ötesinde, halkı korku içinde tutmak, hatta bir güvenlik krizi yaratarak olağanüstü hal ilan edebilmek için sergilenen bir “performans” haline geldi. Sokak ortasında infaz edilen vatandaşlar, hamile avukatların tehdit edilmesi, 5 yaşındaki çocukların gözaltına alınması; ICE eliyle uygulanan “devlet terörünün” vardığı boyutu gösteriyor. Miller’ın ICE ajanlarına “federal dokunulmazlık” vaat etmesi, bu şiddetin bir hata değil, bilinçli bir strateji olduğunu kanıtlıyor. ICE artık salt kolluk gücü değil, 170 milyar dolarlık bütçesiyle modern bir “gestapo”. Zaten şefleri Greg Bovinoda Gestapo tarzı paltolu ve saçlarını Himmler tarzı kestiren bir tip.

ÖNLEYİCİ TAKTİKLER YETMEZ

Tarih bize süreç olarak faşizmin bu ileri aşamasında, önleyici taktiklerin yetmeyeceğini, normal siyasetin işlemeyeceğini, ikna döneminin kapanacağını, varoluşsal bir mücadelenin başlayacağını söylüyor. Bu aşamada, topyekun bir toplumsal direnç hattı örülmesi, vatandaşların da faşizmin tüm muhalefeti ezerek totaliter bir düzen kurmasını engellemek için seçimleri beklemenin ötesinde, aktif ve örgütlü bir sivil savunma pratiğine geçmesi gerekiyor.

(...)

Trump paniğe kapıldı, geri adımlar atmaya başladı. Greg Bovino görevinden alındı, ICE Minnesota’dan çekiliyor, “Başkan ve Stephen (Miller-EY) ne dediyse onu yaptım” diyen Noem’in gidici olduğu söyleniyor. Miller ağız değiştirdi, ICE ajanlarının konan operasyon kurallarına uymadığını iddia etti. ABD’de rejim kritik bir yol ayrımında; Trump, iş çevrelerinin güvenini kaybetmek üzere ama Demokrat Parti’nin bu fırsatı da kaçırma olasılığı yüksek!

yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, January 26, 2026

Bir semptom olarak Grönland

 


“Grönland krizi” ABD’nin kapasitelerinin yetersizliklerini, kapitalizmin merkezlerinin ikiyüzlülüğünü bütün çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Donald Trump’ın Grönland’ı ABD’ye katmaya dönük hamlesi Pandora’nın kutusunu açtı, ortaya saçılanları dört bölümde özetleyebiliriz.

I- Trump’ın gücünün sınırları net biçimde ortaya çıktı. Evet, hâlâ dünyanın en büyük askeri ve ekonomik kapasitesine sahip bir ülkenin başında. Ama Grönland örneği bu gücün, artık otomatik sonuç üretmediğini gösterdi. Tehdit, baskı, tarife sopası var fakat rıza yok. Güç gösteriliyor ama karşılığında direnç yükseliyor, sonunda geri adım atılıyor. Bu, “yeni” durum, ABD’nin hegemonik bir güç değil, giderek yalnızlaşan bir büyük güç olduğunu gösteriyor.

Wall Street Journal’ın “Bu şekilde devam edersen hem Amerika’nın gücünü hem de Amerika’nın kurduğu düzenini tüketiyorsun” diyen 20 ve 22 Ocak tarihli, sıra dışı bir üslupla yazılmış sert editoryalleri işte bu kaygıdan kaynaklanıyordu. Rupert Murdoch’un gazetesi, Trump’a Amerikan ve transatlantik elitler adına sesleniyor, “Başkan bu yoldan dönmezse Kongre müdahale etmelidir” diyordu.

II- ABD ilk kez bir NATO müttefikinin, Danimarka’nın toprağını açık biçimde hedef aldı. Bu hamle ile patlak veren Grönland krizi NATO ülkelerine bir eşiğin aşıldığını gösterdi. Bu andan itibaren Avrupa başkentleri için artık sorun Trump’ın üslubu değil, ABD’nin liderlik iddiası. Liderlik şiddet uygulama kapasitenin ötesinde, yön verme, ikna etme, ortak çıkar tanımlayabilme yeteneğidir. Grönland krizi, ABD’nin liderlik kapasitesini yitirdiğini, telaşla artık salt askeri gücüne dayanmaya çalıştığını gösterdi. İlk kez 9/11 olayı bahane edilerek denenen, henüz Çin’in bir büyük güç olarak yükselmediği koşullarda bile başarı üretemeyen bu imparatorluk refleksinin, bugünün koşullarında, başarılı olmak bir yana son derecede tehlikeli sonuçlar üretmeye aday olduğu bilinçlere çıktı.

III- Trump’ın “Barış Konseyi”nin bileşimi, ABD’nin yalnızlaşmasının bir kanıtı. Evrensel kurumlar yerine parayla girilen, kendi ahlakından başka ahlak tanımayan Trump’ı ömür boyu değişmeyecek ve veto gücü olan bir lider olarak kabul eden, kişisel otoriteye dayanan diktatörlerden, savaş suçlularından oluşan aklınca Birleşmiş Milletler’e alternatif olmaya aday bir yapı bu. Merkez Avrupa ülkelerinin hepsi, Çin olumsuz cevap verdiler; Hindistan ve Japonya cevap vermedi. “Barış Konseyi”, Amerikan liderliğinin yeniden doğuşunun değil, kurumsal tükenişinin zavallı bir ifadesi oldu. Halkının 1 milyar dolarını Trump’a verenler düşünsün artık!

yazının tamamını okumak için tıklayınız.

Thursday, January 22, 2026

Davos: ‘Geçiş değil kopuş’

 

Deneyimli analist Walter Russell MeadWall Street Journal’da Davos Dünya Ekonomik Forumu (DEF) üzerine yazısına “Davosçular geçen yıl yadsıma politikası izlediler. Bu yıl ise korkuyu tadıyorlar” diye başlıyor, “Davos Adamı geçtiğimiz yıllar boyunca yeni bir dünya kurmaya çalıştı. 2026 yılında ise bir zamanlar doğal kabul ettiği düzenin çöküşünden nasıl kurtulacağını düşünmekle meşgul” sözleriyle bitiriyordu. Kanada Başbakanı Carney, iki kez alkışlarla kesilen konuşmasında “Bu geçiş dönemi değil bir kopuş” diyordu.

DEF, her yıl kapitalist uygarlığın seçkinlerinin içinde bulundukları tarihsel ana ilişkin algılarını yansıtır. Bu algıları da en iyi 116 ülkeden 11 bin lider girişimciye danışılarak hazırlanan Davos Risk Raporu sergiler.

‘KOPUŞ’, ‘PARÇALANMA’...

DEF’in Küresel Riskler Raporu 2026, neoliberal döneminin raporlarından niteliksel olarak ayrılıyor. Önceki raporlarda riskler, doğru politikalarla yönetilebilir sapmalar olarak görülüyor, sistemin kendisi sorgulanmıyordu. Rapor-2026 risklerin artık dışsal arızalar değil, bizzat sistemin ürünü olduğunu kabul ediyor.

Dil de farklı: “Uyum”, “kazankazan”, “paydaş kapitalizmi” yerini “rekabet çağı”, “silahlaşan ekonomi”, “düzen kaybı” kavramlarına bırakmış. Küreselleşme, artık “geri döndürülemez” bir ilerleme değil, parçalanan bir süreç. Eşitsizlik yan etki olmaktan çıkıp tüm riskleri birbirine bağlayan merkezi dinamik haline gelmiş. En çarpıcı fark: DEF artık düzen kurucu değil, dağılan kapitalist düzenin hasar tespitini yapan bir tanık. Rapor, neoliberal aklın “ilerleme” anlatısının tükendiğini ilan ediyor.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, January 19, 2026

İran’ı düşünürken

İran’da halk yine büyük cesaretle molla rejimine başkaldırıyor. Molla rejimi yine bu isyanları şiddetle bastırıyor. Yine Batı medyasında “Bu kez farklı”, “İran rejimi artık dayanamaz” filan... Peki “Daha fazla dayanamazsa ne olur”?

Öncelikle üç konu üzerinde düşünmek gerekiyor. 1) Rejimin ekonomi politiği, isyancıların talepleri yönünde bir dönüşüme uygun mu?

2) İsyan potansiyelinin içinde, rejim “daha fazla dayanamazsa” kaostan başka bir olasılık var mı?

3) ABD ve İsrail bu isyanlardan İran rejimini devirmek için yararlanmaya mı çalışıyorlar?

Sırayla bakalım: 1) Rejim blokunu, devrim muhafızları (IRGC), ulema, bazar (tüccar sınıfı) oluşturuyordu. Bu blok içinde IRGC, devletin şiddet-istihbarat aygıtlarını elinde tutan, ekonominin en kritik sektörlerini, kripto para operasyonlarını kontrol eden, GSMH’nin yüzde 30-35’ini üreten bir ekonomik güce sahip.

Ayrıca egemen ideolojinin de koruyucusu. Ulema (dini-siyasal elit, alt düzey mollalar) esas olarak rant, vakıf gelirleri, devlet maaşları ve ticari etkinlikler yoluyla artık-değerden pay alıyor. Ulema ekonomik, siyasi, kültürel alanlarda IRGC ile örtüşüyor, rejimin kültürünü belirleyen egemen ideolojiyi üretiyor. İkisi birlikte ekonomik-kültürel iç tutarlılığı olan bir devlet kapitalizmi sınıfı oluşturuyorlar.

(...)

Özetle, şiddet araçlarını kontrol eden rejim blokunun bileşenleri birbirlerine, varoluş alanında güçlü yapısal (ekonomik, kültürel, kurumsal) ilişkilerle bağlı. Rejimin, aslında devletin, “yıkılması” blokun bileşenleri için can güvenliği riskinin yanı sıra salt ekonomik değil, bir kültürel yıkım anlamına da gelecek. Bir olasılıkla, bloktan kopması beklenen bazar, ekonomik olarak zayıflamış olmasının yanı sıra bu kopmayı tanımlayacak özgün ideolojik söylemden, kültürel sermayeden yoksun. Bazar, muhalefetin, özellikle kadın hakları alanında, kültürel (yaşam tarzı) taleplerine oldukça uzak. Buna karşılık muhalefet, birleştirici bir söylem, somut bir “başka rejim” talebi ortaya koyamıyor, enerjisini kristalleştirecek bir örgütlenme oluşturamıyor.

(...)

 İyi de ABD ve İsrail medyası neden “Bu isyan aslında gerçek değil, bizim işimiz” anlamına gelecek; rejimin kararlılığını, şiddet uygulama arzularını besleyecek biçimde, İran içinde Mossad’ın çok kritik bir rol oynadığından; ayrıca, isyancılara verilmiş 40 bin Starlink terminalinden söz ediyor? Ayetullah Hamaney de isyanı dış güçlere bağlayarak ulusal birlik resmi sunma fırsatı bulurken “Binlerce insan çoğu feci biçimde öldü” diyor. Dinci ideolojiye dayanan başka “totaliter rejimler” bağlamında da düşünmeye değer!

Yazının tamamını okumak için tıklayınız


Thursday, January 15, 2026

Neoliberalizmden sonra: ‘Maddenin’ geri dönüşü

 

Financial Times’ta Gilian Tett“Trump’ın eski moda petrol talanının arkasında ne var?” başlıklı yazısında Avusturalyalı yatırımcı Craig Tindale’in, “Otuz yıldır Batı ekonomileri, entelektüel mülkiyet, finansal araçlar ve yazılım kodu üzerindeki denetimin değer yaratmanın zirvesini oluşturduğu yönündeki örtük neoklasik varsayım altında işliyor” eleştirisi “Bazı finans çevrelerinde ve Beyaz Saray’da belirgin bir tedirginlik yarattı” diyordu.

Craig Tindale’ın “The Return of Matter” başlıklı denemesi (özetleyerek aktarıyorum), o yanlış varsayımın tükendiğini anlatıyor: Bugün artık sınırı faiz oranları değil, rafine bakır tonajı, nadir toprak oksitleri ve antimon stokları çiziyor. Ukrayna savaşı, Batı’nın savunma sanayisinin, 20. yüzyılın büyük savaşlarına benzer yoğunlukta bir çatışmayı sürdürecek mühimmat, patlayıcı, metal kapasitesine sahip olmadığını açıkça gösterdi. Bu sırada, yapay zekâ veri merkezleri, yeşil enerji altyapısı, bakır, gümüş ve nadir metallere ulaşmak için yarışıyor: İklim politikası, teknoloji yarışı ve güvenlik, tek bir kaynak havuzunda birbiriyle rekabet ediyor.

(...)

Bu tablo, neoliberalizmin iki temel iddiasını sessizce gömüyor. Birincisi, serbest ticaret karşılıklı bağımlılık “barış getirir” tezi: Tindale’ın tarif ettiği dünya, bağımlılığın açıkça silaha dönüştürüldüğü bir jeoekonomik savaş alanı. Antimon, tungsten, nadir toprak mineralleri, mıknatıslar üzerindeki ihracat kontrolleri, Batı’nın hem mühimmatını hem beşinci nesil savaş uçaklarını hedef alan bir malzeme ablukasına dönüşüyor. İkincisi, fiyat sinyalinin nihai hakem olduğu inancı: Çoğu kritik metal, başka madenlerin yan ürünü; fiyat artsa da bakır ya da çinko yatırımı yoksa arz artmıyor, piyasaya güvenerek “nasıl olsa bulunur” diyemiyorsunuz.

(...)

Bu yüzden “neoliberalizm bitti” cümlesi salt teorik bir gözlem değil. Artık mesele, büyümenin finansmanı değil, kıt metallerin tedarik ve dağılımı: Gümüş Tomahawk’a mı gidecek, güneş paneline mi; bakır yeni bir veri merkezine mi, yoksa telekomünikasyon şebekesi yenilemesine mi? Bu sorular devletleri yeniden planlama yapmaya zorluyor. Ama Tindale’a göre bu planlama, 20. yüzyılın kalkınmacı iyimserliğinden çok, 21. yüzyılın sert öncelik listelerine tabi oluyor.

(...)

Ben, yeni bir model aranıyor diyordum. Tindale’ın çalışmasının sonucu da bu yönde: Neoliberal çağ, tam da bu “sesi” duymadığı için bitti; şimdi, kapitalizm bu sesi duyacak ve ona göre siyaset kuracak bir model arıyor.

Yazının tamamını okumak için

Monday, January 12, 2026

‘Muktedir yapar, zayıf çaresiz katlanır’

 

Trump’ın başdanışmanı Stephen Miller, CNN’de, Goebbels taklidi yaparken “Amerika Birleşik Devletleri -bu, aslında temelden gelen bir şey- çıkarlarımızı korumak için askeri gücünü bizim bölgemizde açıkça ve özür dilemeden kullanıyor. Biz bir süper gücüz, Başkan Trump döneminde bir süper güç olarak davranacağız”... “Dünya güç ile yönetilir, o da iktidar ile yönetilir” diyordu.

HUBRİS VE NEMESİS

Miller’in bu sözleri, Trump’ın New York Times söyleşisindeki “Beni ancak kendi ahlakım, kendi aklım durdurabilir; uluslararası yasalar umurumda değil” açıklaması aklıma, Hubris ve Nemesis kavramlarını, kendi zamanının süper gücü Atina ile küçük Melos adası arasındaki ünlü Melian Diyaloğu’nu getirdi. Melos adası, Atina’nın aşırı talepleri karşısında adaletten söz ederken Atina, “Muktedir olan yapar zayıf olan çaresiz katlanır” diyordu. Atina adayı işgal etti, tüm erkekleri öldürdü, kadınları köle olarak sattı (MÖ 416). Atina’nın bu “güç zehirlenmesi” (Hubris) 12 yıl sonra bir Nemesis ile belasını buldu: Peloponez savaşları bittiğinde (MÖ 404) Atina teslim olmuştu; insanlığa demokrasi düşüncesini trajediyi hediye eden uygarlığı hızla çöküyordu.

‘İMPARATORLUK VE FAŞİZM’

Atina’yı düşünürken 1990’ların sonunda neo-conlardan duyduğumuz, “ABD bir imparatorluktur, artık imparatorluk olarak davranacaktır”; “Realiteyi biz yaparız, size de yorumlamak düşer” zırvalarını anımsadım. Bir farkla ki Atina Melos’a saldırdığında, gücünün zirvesindeydi. Oysa, Project for New American Century (1998), başlıklı yaklaşık 70 sayfalık rapor, ABD’nin rakipsiz ekonomik üstünlüğünü kaybettiğini ama askeri olarak hâlâ rakipsiz olduğunu saptıyor, bundan sonra “üstünlüğünü korumak için askeri gücüne öncelik vermesi gerektiğini” savunuyordu. (...)

Bu imparatorluk projesi amacına ulaşamayınca, hegemonya gerilemesi hızlanınca neo-con ekip “idari hükümetin” (güvenlik bürokrasisinin) baskısıyla tasfiye edildi. Geleneksel bir ekip Bush’un II. döneminde dış politikayı devraldı. Libya, 2008 krizi, Çin’in yükselişi, Rusya’nın büyük güçler rekabetine geri dönmesi, bu geleneksel ekibin hegemonya restorasyonu umutlarını tamamen söndürdü.

İmparatorluk projesi yine gündemde. Ancak bu kez durum farklı. Birincisi: “Kurucu rapor” (Project 2025-900 sayfa) devleti yeniden yapılandırmayı planlıyor, 5000+ seçilmiş, düpedüz faşist bir kadro söz konusu. Yeni kadro, imparatorluk atılımından önce “idari hükümeti” başkana sadakat ilkesi üzerinden yeniden yapılandırdı, Cumhuriyetçi Parti içindeki çatlak sesleri susturdu. Böylece, Venezuela’nın egemenliğine tecavüz ederken Kongre’yi (ve anayasayı) baypas edebildi.

(...)

yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, January 08, 2026

Dolar ve ‘Donroe’

 


ABD özel güçleri Maduro’yu kaçırdı, tutsak aldı. Trump “Ülkeyi biz yöneteceğiz” diyor. Bu haydutluk, salt zengin petrol rezervlerine çökme arzusuyla açıklanamaz. Karşımızda, küresel finansal sistemin ve ABD iç siyasetinin dönüşümüne ilişkin çok katmanlı bir yaklaşım var. Trump yönetimi, bu yaklaşımı, klasik emperyalizm döneminde, Latin Amerika’yı, ABD dışındaki ülkelerin kullanımına kapattığını ilan eden Monroe Doktrini’ne atıfla “Donroe Doktrini” olarak tanımlıyor.

PETROL VE DOLAR

Venezüella, dünyanın en büyük petrol rezervlerinden birine sahip. Ancak bu, “ağır-acı” denen, özel rafinerilerde işlenmesi gereken, maliyeti yüksek petrol, kolay gasp edilecek bir “ganimet” değil. 

(...)

Asıl stratejik sorun petrol ile değil dolar egemenliği ile ilgili. Bir süredir Rusya, Çin ve diğer BRICS ülkeleri, dolar dışında bir ödeme sistemi inşa ediyorlar. “Ağır-acı” petrolünü daha çok BRICS ülkelerine satan Venezüella da bu, dolar egemenliğini tehdit eden ödeme sistemine katılmaya hazırlanıyordu.

(...).

UZAKTAN KUMANDALI SÖMÜRGECİLİK


(...)

Venezüella’da Maduro tasfiye edilmiş olsa da başkanlık koltuğuna anayasal olarak Rodriguez otururken; savunma ve içişleri bakanları ile kilit kadroların yerlerinde duruyor olması, ordunun “devrime” bağlılık vurgusu, “Bolivarcı milislerin” seferberliği, rejimin çekirdeğinin değişmediğini gösteriyor. Galiba gerçek rejim değişikliği de Caracas’ta değil Washington’da yaşanıyor.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız