Monday, October 05, 2026

Yapay zekâ üzerine son kez (şimdilik)

 

Son üç tanesi art arda olmak üzerine, YZ teknolojisinin getirdiği finansal riskleri, insanlığın bekasına ilişkin kaygıları tartışan yorumlar yazdım. Bu kez hem bu yorumları genel olarak değerlendirmeye hem de YZ’nin sosyolojik boyutu üzerine düşünmeye çalışacağım.

NE İNKÂR NE PANİK 

Yapay zekânın babası olarak da bilinen Nobel ödüllü Prof. Geoffrey Hinton, “İnsanlar örneğin bir nükleer patlama gibi somut tehditleri görebiliyorlar ama YZ’nin insanlığı tehdit eden özellikleri gibi soyut tehditleri kavramakta zorlanıyorlar. Ben bile duygusal düzeyde riskleri kavramakta zorlanıyorum” diyor. Gerçekten de YZ geçmiş teknolojilerden çok farklı. Nükleer bomba bir kitle imha aracı ama kendi kendini geliştiremez, yeni bombaları yalnızca insanlar yapabilir, kullanmaya karar verebilir. YZ’nin kendini geliştirme, yeni YZ modellerini yaratma potansiyeli var; önüne konan sorunlar ne kadar zorlaşırsa o kadar hızlı geliştiği düşünülürse bu potansiyelin gerçeğe dönüşmesi çok yakın. O noktada büyük bir zekâ patlaması bekleniyor. 

(...)

YZ’nin insanlık için yaratabileceği felaketleri sağlıklı düşünmek oldukça zor ama ünlü ekonomist Keynes’in 3. kuşaktan yeğeni, FT yazarı Soumaya Keynes’in konuya ilişkin notları yardımcı olabilir. Özetleyerek aktarıyorum.

İnsanların bir kısmı makinelerin gelişmesinin kolayca durdurulabileceğine inanarak aşırı rahat davranıyor, diğerleri YZ’nin insanlığı yok etmesinin kaçınılmaz olduğuna inanıyor. Soumaya, öncelikle “felaket” kavramının açık biçimde tanımlanması gerektiğini savunuyor. Milyonlarca insan ölebilir ama bu insanlığın yok olması anlamına gelmiyor. Geride kalanların zamanla daha iyi bir toplum kurması olasılığı da var. İkincisi, bilişsel önyargılar sık ve çarpıcı biçimde, tehditleri gerçekte olduklarından çok daha büyük gösterebiliyor. Buna karşılık, kişisel olarak zarar görmeyeceğini düşünmek de tehlikeyi küçümsetebilir. YZ, riski kesin olasılıklarla değerlendirilebilecek bir kumar değildir. Kurallar, ihtimaller ve olası senaryolar henüz belirsiz. Bu nedenle belirsizliği kabul etmek, önyargıları sorgulamak, kurumların hazırlık düzeyini geliştirmek gerekir. 

BELİRSİZLİKLER VE OLASILIKLAR 

Belirsizlikler ve olasılıklar şu iki yaklaşım etrafından ve çok güçlü bir etki altında gelişiyor ya da şekilleniyor.

Bu iki yaklaşımı Microsoft AI’ın CEO’su Mustafa Süleyman şöyle tanımlıyor: Birinci yaklaşım YZ’yi yeni bir alet olarak değil, evrimin yeni bir aşaması olarak görüyor. İnsanlık bu yeni canlı türü için yalnızca bir biyolojik önyükleyici (bootloader). Bu yaklaşım, haklarından özgürlüklerinden söz edilmesi gereken yeni bir “silikon canlı” türünün doğmakta olduğunu iddia ediyor. İkincisi, Süleyman kendini bu safa koyuyor, “türcü bir yaklaşım”olarak YZ’nin varlığının insanın varlığına tabi olması gerektiğini, antropomorfizmin (insanmış gibi görmenin) çok yanlış olduğunu savunuyor. Her ikisi de “hızlandırmacı” olan bu yaklaşımlardan birincisi süreci serbest bırakmaktan yana, ikincisi durdurmaktansa denetim çabalarını hızlandırmaktan. Bir de o güçlü etki var: YZ gelişebilmek için giderek artan oranda kaynak tüketiyor. Büyük kârlar yapmak umuduyla büyük mali kaynaklar YZ alanına akıyor. Diğer bir deyişle; bu iki yaklaşımdan hangisinin egemen olacağına sermaye ilişkisi karar verecek gibi görünüyor.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız


Thursday, September 17, 2026

25 yıl sonra 9/11- (II)

 

Son 25 yılda dünyanın hiçbir bölgesi Ortadoğu kadar köklü ve kanlı bir dönüşüm yaşamadı. Bugün Filistin topraklarında şahit olduğumuz soykırım ve etnik temizlik felaketini 7 Ekim 2023’ten başlatmak, bu tarihin arkasındaki çeyrek yüzyıllık birikimi görünmez kılar.

Aslında Gazze’ye giden yol 11 Eylül’den de önce açıldı. 1996’da Binyamin Netanyahu için hazırlanan “Clean Break” başlıklı strateji belgesi, iki devletli çözümü terk etmeyi, İsrail’in güvenliğini mevcut bölgesel dengeler içinde aramak yerine bu dengeleri değiştirmeyi öneriyordu. Irak’ta Saddam Hüseyin’in devrilmesi, Suriye’nin zayıflatılması, İsrail’in bölgesel üstünlüğünün güçlendirilmesi bu düşüncenin parçalarıydı. Belgenin Perle, Feith, Wurmser gibi “neocon” yazarları birkaç yıl sonra Bush yönetiminin en etkili isimleri arasında yer alacaktı.

11 Eylül, bu stratejik düşünceyi neoconların Emporium America projesiyle birleştiren tarihsel kırılma oldu. Afganistan’ın ardından Irak işgal edildi. ABD, Irak’ta Saddam rejimini yıktıktan sonra, tüm bölgeyi Büyük Orta Doğu Projesi ile siyasi, ekonomik olarak yeniden yapılandırmayı planlıyordu. Demokrasi, özgürlük, piyasa ekonomisi söylemiyle savunulan bu emperyalist proje, başarılı olamadı ama en azından Türkiye’deki rejimi değiştirdi, bölgedeki güç dengelerini altüst etti.

(...)

İsrail ise bu ortamda güvenliğini giderek daha fazla askeri üstünlük ve bölgesel caydırıcılık üzerinden tanımladı. İran’ın nükleer programı, Hizbullah’ın güçlenmesi ve Hamas’ın Gazze’deki varlığı İsrail güvenlik doktrininin merkezine yerleşti. 2020’lerde İbrahim Anlaşmaları ile İsrail’in bazı Arap devletleriyle ilişkilerini normalleştirmesi, Filistin sorununu bölgesel diplomasinin merkezinden çıkarmaya yönelikti ama aslında Netanyahu’nun ve Ben Gvir, Smotrich gibi Kahanist/ırkçı-dinci liderlerin başka planları vardı. Geçen hafta Netanyahu’nun 7 Ekim saldırısının bilgisini önceden aldığını ancak hareketsiz kalmayı seçtiğini öğrendik.

7 Ekim 2023 olayı Ortadoğu kaleydoskopunu bir kez daha çevirdi. “Her şey” yeniden değişti: İsrail’in güvenlik doktrininin başarısızlığı gözler önüne serildi; ama Netanyahu hükümeti beklediği fırsata kavuştu. İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırısı soykırım boyutuna ulaşınca Filistin sorunu yeniden dünya siyasetinin öncelikler listesinde yükselmeye başladı.

(...)

İkincisi: Ortadoğu’yu askeri üstünlük, işgal, vekâlet savaşları, dış müdahaleler yoluyla yeniden düzenleme stratejisi iflas etti. Gazze’da yaşananlar ise uğursuz bir ironiydi: Soykırımdan kaçanların eliyle gerçekleşen bir soykırım! Artık “canavarların zamanındayız”.


yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, September 14, 2026

25 yıl sonra 9/11-(I)

 

11 Eylül 2001 sabahı 3 bin+ insanın hayatını kaybettiği korkunç bir terör saldırısı tarihte yeni bir sayfa açtı. Aradan geçen 25 yılda dünyanın ekonomik, siyasal, teknolojik, ekolojik yapısı öylesine değişti ki 2001’deki dünya, şimdi, adeta başka bir çağa ait gibi.

(...)

Evet, 2008 krizinin merkezinde konut balonu, mortgage piyasası, menkul kıymetleştirme, aşırı kaldıraçlı finansman vardı ama savaş harcamaları, Bush döneminin vergi indirimleriyle birlikte, ABD ekonomisinin zaten hızla genişleyen borç ve finansallaşma düzenini daha da büyüttü. Irak savaşının ekonomik maliyetinin daha 2006’da 1 trilyon doları aşabileceği hesaplanıyordu. Nitekim daha sonraki araştırmalar, savaş harcamalarının borçlanmayı artırmasının uzun vadeli faizleri de yukarı ittiğini ortaya koydu.

O dönemde derin bir paradoks oluştu: ABD, küresel konumunu askeri güçle korumaya çalışırken bu gücün maliyetini küresel finans sisteminden borçlanarak karşılıyordu. Aynı dönemde Çin ve diğer ülkelerin dolar rezervleri ABD Hazine tahvillerine akıyor, Amerikan finans sistemi olağanüstü miktarda sermayeyi emiyor, kredi genişliyor ve risk giderek finansal sistemin içine dağıtılıyordu. Böylece jeopolitik güç ile finansal genişleme birbirini besleyen bir mekanizmaya dönüşüyordu.

(...)

Jeopolitik açıdan da sonuç çarpıcıydı. 2001’de ABD rakipsiz bir küresel güç olarak görünüyordu. Çin henüz Dünya Ticaret Örgütü’ne yeni katılmıştı; Rusya zayıftı, Avrupa Birliği genişliyordu, küreselleşme tarihin doğal yönü olarak kabul ediliyordu. Bugün ise Taliban iktidarda, Çin ekonomik ve teknolojik bir süper güç, Rusya yeniden önemli bir askeri güç merkezi, BRICS genişleyen bir blok, AB’nin birlik süreci ve İran’da patinaj yapmakta olan ABD’nin dünya düzenindeki merkezi konumu tartışılıyor.

Teknolojik dönüşüm daha da köklüydü. İnternet, 2001’de bilgisayar başında kullanılan bir ağdı. Bugün akıllı telefonlar, sosyal medya, bulut bilişim, algoritmik gözetim ve yapay zekâ günlük hayatın altyapısını oluşturuyor. 11 Eylül sonrasında devletlerin geliştirdiği gözetleme, denetleme kapasitesi ile şirketlerin sahip olduğu devasa veri ve algoritma gücü artık iç içe geçmiş durumda. Bu alanda gündemdeki en önemli sorular: “YZ tüm insanlığı yok edebilecek düzeye ne zaman ulaşacak? Neden devletler önlem almıyor?” 

(...)

2001’de dünya küreselleşmenin nasıl genişleyeceğini tartışıyordu. Büyük güçler rekabetinin sertleştiği, faşist hareketlerin yükseldiği, ekolojik krizin derinleştiği, teknolojinin varoluşsal kaygılar yarattığı 2026’da “Bir dönem kapandı ama yenisi başlayamıyor: Canavarların zamanındayız”.


Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, September 10, 2026

AfD’nin ‘zaferinin’ jeopolitiği

 


Yarın 11 Eylül’ün 25. yıldönümü (pazartesi günü yazacağım), AfD’nin, Saksonya-Anhalt seçimlerindeki zaferi, 11 Eylül kadar olmasa bile, Almanya’nın iç siyasetinin ötesinde, Avrupa Birliği’nin geleceği açısından tarihte yeni bir sayfa açmış olabilir.

‘DOĞU’NUN MİRASI 

AfD’nin yükselişinin arkasında Doğu Almanya’nın birleşmeden sonra çözülemeyen ekonomik, toplumsal, kültürel sorunları var. Birleşme, Doğu Almanlar için “özgürlükle” birlikte işsizlik ve yoksulluk getirdi. Doğu’da ekonomik yapıların, kurumların ve toplumsal statülerin tasfiyesi, (Stasi vardı ama temel ihtiyaçların karşılandığı bir yaşam dünyası da vardı) bugün hâlâ yaşayan bir dışlanmışlık duygusu yarattı. AfD, Saksonya-Anhalt seçimlerinde Doğu Almanya nostaljisini etkin biçimde kullandı. Göç, enerji ve iklim krizleri ile Ukrayna savaşı etrafındaki hoşnutsuzluklar bu mirasla birleşerek AfD’ye güçlü bir toplumsal taban sağladı.

AfD artık yalnızca bir protesto partisi değil; yönetme kapasitesi tartışılan bir siyasi aktör. Daha önemlisi, iktidara gelmeden de Alman siyasetini şekillendiriyor: Ana akım partiler oy kaybetmemek için göç, güvenlik ve Avrupa politikalarında AfD’nin gündeminin unsurlarını benimsemeye yöneliyor.

VE JEOPOLİTİK... 

Bu gelişmenin jeopolitik önemi de burada ortaya çıkıyor. AfD’nin Ukrayna savaşında, Rusya yanlısı ifadeleri, Avrupa Birliği ve Avro konusundaki tutumu, Almanya’nın Avrupa içindeki rolünü değiştirebilir. Trumpyönetiminin Avrupa’daki milliyetçi sağla yakınlaşması, Rusya’nın AfD’nin yükselişinden duyduğu memnuniyet, Almanya’daki gelişmeyi doğrudan transatlantik ilişkilerine ve Rusya-Avrupa dengesine bağlayabilir.

Üstelik Almanya tek başına değil.

(...)

Yeni bir “borç krizinin” konuşulmakta olduğu günlerde, bir ekonomik krizin siyasal sistem üzerindeki olası siyasi etkilerini düşünürken 1929 buhranını, salt bir “tekrar” olarak değil, özgün dinamikleri bağlamında anımsamak yararlı olabilir.

29-26 

1929’da olaylar zinciri şöyleydi: Ekonomik çöküş, kitlesel işsizlik, orta sınıfın güvencesizleşmesi, merkez partilerden kopuş, radikalleşme. Bugünün başlangıç noktası farklı: 2008 krizi 1929 ölçeğinde bir çöküş yaratmadı ama neoliberal düzenin meşruiyetini sarstı; ardından düşük büyüme, artan eşitsizlik, yükselen kamu borcu, pandemi, enerji krizi ve Ukrayna savaşı geldi. Bugün, karşımızda tek bir “ani çöküş” olasılığından çok, 2008’den beri biriken kırılganlıkların yeni bir şokla birleşme olasılığı var.

(...)

Böyle bir durumda ekonomik kriz, yalnızca tek tek hükümetleri sarsmaz. Ukrayna’ya desteğin zayıflaması, Rusya ile ilişkilerin yeniden kurulması, ABDAvrupa bağlarının gevşemesi ve AB’nin ortak politika üretme kapasitesinin aşınması birbirini besleyebilir. Ekonomik kriz böylece Avrupa’nın siyasal haritasını değiştirmekle kalmaz, dünya sistemindeki konumunu da değiştirebilir.

(...)

yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, September 07, 2026

Ufukta bir borç krizi mi var?

 

Dünya tahvil piyasalarında yaşanan sarsıntılar, “Ufukta bir borç krizi mi var” sorusunu gündeme getirdi. OECD ülkelerinde hükümetler ve şirketlerin 2026’da tahvil piyasalarından yaklaşık 29 trilyon dolar borçlanması bekleniyor; bunun büyük bölümü eski borçların çevrilmesi için. OECD ülkelerinin merkezi hükümetlerinin mevcut tahvil borcu stoku 61 trilyon dolara ulaşmış. Japonya’da 10 yıllık tahvil faizi 30 yıl sonra ilk kez yüzde 3’ü aşarken ABD’de 10 yıllık hazine faizi yüzde 4.8’e yaklaşarak son yılların zirvesine çıktı; 30 yıllık ABD tahvili faizi yüzde 5.3’ü aştı.

ekonomDünya ekonomisi son otuz yılda kabaca şöyle işledi: Çin, ABD devlet tahvillerini satın aldı, gelişmekte olan ülkelere kredi verirken (sermaye ihraç ederken) dünya pazarına giderek daha fazla mal sundu; Japonya düşük faizlerle biriken tasarruflarını dünyaya ihraç etti; ABD ise dünyanın en büyük tüketicisi ve dolar ile küresel finans sisteminin merkezi olarak bu sermayeyi emdi. Amerikan ekonomisi küresel üretim ile finans arasındaki bu özel ilişkiden beslendi. Şimdi bu ilişkinin iki ayağı aynı anda aşınıyor.

Japonya’da 10 yıllık devlet tahvili faizi yüzde 3’ün üzerine çıktı. Yıllarca dünyanın başlıca ucuz para kaynağı olan Japonya’da “carry trade” (2 trilyon dolar) çözülüyor, sermayenin bir bölümü ülkeye dönüyor, ABD tahvillerine talep azalıyor ve Amerikan borçlanma maliyetleri yükseliyor.

ABD’nin sorunu daha temel. (...)

Çin’de devasa üretim kapasitesi karşısında yetersiz iç talep sorunu var. Tasarrufların içeride emilebileceği alanlar daralırken ihracatın önemi artıyor. Çin, klasik bir aşırı üretim krizinin basıncını yüksek rekabet gücüyle dünya ekonomisine, özellikle de merkez ülkelerin ekonomilerine aktarıyor. Böylece küresel kapitalizmin kronik aşırı üretim eğilimi yeniden güçleniyor.

NEOLİBERALİZM TÜKENİRKEN 

Neoliberal inanca göre, piyasa kaynakları daha etkin dağıtıyor ve mali disiplin istikrar sağlıyordu. Oysa bugün devletlerin gereksinimleri ters yönde gelişiyor: Artan savunma harcamaları, yaşlanan nüfus, enerji dönüşümü ve iklim yatırımları, yeniden gündeme gelen sanayi politikası ve yapay zekâ altyapısı devasa kaynaklar gerektiriyor. Vatandaşlar da “öfkeli”! Buna karşılık kamu borçları tarihsel olarak yüksek, tahvil piyasaları daha yüksek faiz talep ediyor.

Bu durumda neoliberal reçete-bütçe disiplini, harcama kesintileri ve kemer sıkma-zaten yetersiz olan toplumsal talebi daha da daraltıyor, kamu hizmetlerini geriletiyor, gelir dağılımını bozuyor, vatandaşların öfkesini büyütüyor. Hükümetler reçeteyi uygulamadığında ise tahvil piyasaları faizleri yükselterek yatırım, üretim ve tüketimin maliyetini artırıyor. Neoliberal model ile ekonomik ve toplumsal istikrar arasındaki çelişki keskinleşiyor.

(...)

Tarih bize şunu gösteriyor: Tahvil piyasalarının baskısı, bir borç krizinin toplumsal etkileri kaçınılmaz olarak faşizmi beslemez. Güçlü bir sosyal demokrat-sosyalist cephe, süreci başka bir yöne çevirebilir. Fransa bugün tam da bu kavşakta. Büyük sermaye, olası bir sol koalisyona karşı bir faşist koalisyonu desteklemeye hazırlanıyor.

Yazının tamamını okumak içşn tıklayınız

Thursday, September 03, 2026

Nepal çok uzak ama

 


26 Ağustos sabahı Nepal’de hızla eriyen bir buzulun kırılması büyük bir sel felaketine yol açtı: 930’dan fazla insan öldü, yaklaşık 4 bin kişi kayboldu. Uzak bir trajedi gibi görünse de bugün hiçbir gıda, su ya da iklim krizi gerçekten uzakta değil. Nepal’deki sel, Hindistan’daki kuraklık, Peru’da azalan balık stokları, Türkiye’de kuruyan göller, yanan ormanlar, Avrupa’daki sıcak dalgaları aynı zincirin halkaları. Bu zincirin halkaları arasında, pazartesi yazımda aktardıklarım da var.

UYGARLIK VE KRİZLERİ 

Kapitalist uygarlık için büyük tehlike tek başına bir kuraklık ya da savaş değil, birçok krizin aynı anda patlaması. Öyle de oluyor.

Uluslararası iklim araştırma kurumlarının Ağustos 2026 değerlendirmelerine göre bu yıl çok şiddetli bir El Niño yaşanma ihtimali yüzde 90’ın üzerinde. Kasım-aralık döneminde, 1950’den bu yana en şiddetli El Niño’nun gerçekleşme olasılığı yüzde 69. Dünya Gıda Programıbunun 2027 sonuna kadar 49 milyon insanı daha, akut gıda güvensizliğine itebileceğini hesaplıyor.

Peru’da hamsi avı kotasının yüzde 36 azaltılması, hayvan yemi olarak kullanılan balık unu fiyatlarını altı ayda yüzde 90’a yakın artırdı. El Niño etkisi kahve, şarap üzümleri, palm yağı, şeker, pirinç üretiminde de kayıplara yol açıyor. Henüz Pentagon’un 2003 tarihli raporunda öngördüğü “sistemik kırılma” noktasında olmayabiliriz ancak gıda ve üretim maliyetleri artıyor, çiftçileri etkileyen ekonomik ve sağlık riskleri artıyor.

Küresel ısınma tarımın dayanabileceği sınırları daraltırken El Niño yağış, sıcaklık rejimlerindeki bozulmayı hızlandırıyor.

(...)

VE TÜRKİYE

Türkiye bu küresel zincirin dışında değil. 2025-2026 kuraklığında buğday üretimi yüzde 15 azalarak 16.3 milyon tona gerilemiş. 2026 rekoltesinin 24.5 milyon tona çıkması beklense de bu dalgalanma yapısal sorunları çözmüyor. Türkiye gübre, mazot girdilerinde yaklaşık yüzde 90 oranında dışa bağımlı. İran savaşı sonrasında gübre fiyatları yüzde 8.3-26.5 arasında arttı; mazotun litre fiyatı 61.41 liradan 75.12 liraya yükseldi, ağustosta 85 lirayı aştı.

Temel sorun su stoklarında yaşanıyor.

(...)

Rejimin, neoliberal politikaları çiftçiyi piyasa karşısında savunmasız bıraktı. Devletin fiyat, girdi desteği gerilerken çiftçi; dünya fiyatları, ithal girdiler, döviz kuru ve büyük alıcılar karşısında pazarlık gücü olmayan bir aktöre dönüştü. İklim krizi, El Niño ve savaşların yarattığı maliyet şokları bu zayıflatılmış üretici yapısına çarpıyor. Henüz marketlerde raflar boşalmıyor ama çiftçinin üretimden çekilmesi, gıda rejiminin ithalata, kura ve dünya piyasalarına daha fazla bağımlı hale gelmesi bu durumu değiştirebilir.

Zincirin halkalarına dönersek, Pentagon’un 23 yıl önce hazırladığı “Ani iklim değişikliği ve ulusal güvenlik” konulu rapor, kitlesel göç, salgın, gıda ve su kıtlığı karşısında devletlerin sert güvenlik politikalarına yönelebileceğini öngörüyordu. 

(...)

Yazının tamamını okumak için...

Monday, August 31, 2026

Avrupa: Liberalizmden sonra

 


Daron Acemoğlu liberalizmin ve demokrasinin krizini tartışıyor, liberal demokrasiyi kurtarmanın yollarını arıyor, YZ alanında teknolojik iyimserliğe de katılmıyordu. Liberal kapitalizmin durumunu “açık ettiği” için The Economist’in hedefi olmuştu. Durum gerçekten vahim. Liberal kapitalist demokrasinin krizi, anavatanı Avrupa’da faşizme açılarak hızlanıyor.

(...). 

SEÇİM SÜRECİN YALNIZCA BİR DURAĞI

Sürecin ilk aşamasında, bir faşist parti iktidarı ele geçirmeden önce, kavramları siyasal merkeze yerleşiyor. Bu olgunun en çarpıcı örneği göçmenler sorunu: Almanya’da Hıristiyan Demokrat Merz hükümeti AfD’nin yükselişini durdurabilmek için göç politikasını sertleştiriyor. Fransa’da Édouard Philippe ve Gabriel Attal gibi merkez siyasetçiler, göç ve sığınma konusunda faşist partinin (NR) politikalarını andıran önlemler öneriyorlar.

Böylece “merkez”, faşist partiyi geriletmek için onun kimi taleplerini benimserken aslında onun söylemini, “Remigration” (geri gönderme) kavramının tartışılmasında olduğu gibi meşrulaştırıyor. Önce yasadışıgöçmenlerin gönderilmesi olarak sunulan kavram, giderek yasal göçmenleri, hatta “uyum sağlamadığı” düşünülen yurttaşları kapsayacak bir projeye dönüşüyor. Bu süreçte, önceleri söylenemeyen söylenebilir oluyor. Sonra tartışılabilir. Sonra makul. Sonunda devlet politikası.

(...).

ALMANYA-FRANSA  

Önümüzdeki seçimlerde, AfD, Saksonya-Anhalt’ta hükümet kurarsa salt bir eyalet seçimini kazanmış olmayacak. Almanya’nın temel siyasal tabularından biri “faşist partilerle işbirliği yapmama duvarını” (Brandmauer) da yıkmış olacak. AfD bugün federal düzeyde de birinci parti konumuna yükselmiş görünüyor.

Fransa’da merkez partilerin RN’nin (faşist parti) yükselişini durdurmak için onun göç söylemine yaklaşması, Avrupa’nın iki temel ülkesinde aynı mekanizmanın çalıştığını gösteriyor: Faşizm taraftar kazanırken rakiplerinin siyasal dilini de değiştiriyor.

Faşizmi yalnızca son aşamasında, yani açık diktatörlük, tek parti, kitlesel şiddet biçiminde ararsak çok geç kalmış oluruz.

(...)

Yazının tamamını okumak içşn tıklayınız

Sunday, August 30, 2026

Son gelişmeler üzerine bir anımsatma:

 

Komünist Enternasyonal'in II. Kongresi'nde (1920) Lenin'in hazırladığı “Ulusal ve Sömürge Sorunları Üzerine Taslak Tezler”,  Daha sonra bu yaklaşım IV. Kongre'nin (1922) “Doğu Sorunu Üzerine Tezler”inde de geliştirildi. 

Özellikle 11. madde. Lenin burada geri kalmış/sömürge ülkelerde ulusal kurtuluş hareketlerini desteklemenin koşullarını altı başlık halinde sıralıyor:

  1. Komünistlerin bağımsız çalışması:
    Komünistler burjuva-demokratik ulusal kurtuluş hareketini desteklemeli, fakat onun içinde erimemeli; proletaryanın bağımsız örgütlenmesini ve siyasal çizgisini her koşulda korumalıdır.
  2. Gerici dinî ve feodal güçlere karşı mücadele:
    Özellikle ruhban sınıfına, dinî ve diğer gerici/Ortaçağ kalıntısı unsurlara karşı mücadele edilmelidir.
  3. Pan-İslamizm ve benzeri hareketlere karşı dikkat:
    Ulusal kurtuluş mücadelesini, hanların, toprak sahiplerinin, mollaların vb. iktidarını güçlendirmekle birleştiren akımlara karşı mücadele edilmelidir. Lenin özellikle Pan-İslamizm'i örnek verir. 
  4. Köylü hareketinin desteklenmesi:
    Toprak ağalarına, büyük toprak mülkiyetine ve feodal kalıntılara karşı köylü hareketi desteklenmeli; işçi sınıfı ile devrimci köylülük arasında mümkün olan en yakın ittifak kurulmalıdır.
  5. Burjuva milliyetçiliği ile komünizmin birbirine karıştırılmasına izin verilmemesi:
    Komünist Enternasyonal ulusal kurtuluş hareketleriyle geçici ittifak yapabilir; ancak komünistler bu hareketlerle birleşmemeli ve kendi bağımsızlıklarını korumalıdır. Lenin'in çok önemli formülasyonu budur: Burjuva-demokratik hareket desteklenebilir, fakat proletarya hareketi onun içinde erimemelidir. 
  6. Emperyalizmle yapılan sahte bağımsızlık ilişkilerinin teşhiri:
    Emperyalist güçlerin ekonomik, mali ve askerî bağımlılığı sürdürdüğü halde ülkelere biçimsel/sözde siyasal bağımsızlık vermesi teşhir edilmelidir.

 

Thursday, August 27, 2026

The Economist’in derdi ne?

 


The Economist’in Daron Acemoğlu’nu hedef alan saldırısı gerçekten çirkindi. The Economist, egemen sermayeye dalkavukluk yaparken her zaman olayların gerisinde kalır. Örneğin William Greider’in 1997’de krizden birkaç ay önce yayımlanan, The Manik Logic of Global Capitalism,yapıtına, “Hiç aşırı üretim olur mu, saçmalama” gibisinden saldırmıştı. Asya krizi, ardından 2001 teknoloji krizi patlayınca, Economist tükürdüğünü yaladı “aşırı üretimden, kapasite fazlasından” yakınmaya başladı. Economist, bazen değerli veriler sunar ama teorik analizlerini ciddiye almaya değmez.

Peki, derdi ne? “Dalkavukluk” bir etken: Acemoğlu teknolojik ilerlemenin sonuçlarının uygun kurumlarla denetlenmesini, YZ’nin işçilerin yararına kullanılmasını savunuyor; egemen sermayenin teknolojik iyimserliğini sorguluyor; Economist’in Acemoğlu’nun çare aradığı sorunlar karşısında da sunacak bir çözüm önerisi yok.

SON GÜNLERDE HABERLER... 

Borç piyasalarından merkez bankalarına, stratejik enerji rezervlerinden kritik hammadde ve tedarik zincirlerine, uluslararası piyasalardan Japonya’ya uzanan sinyaller, küresel finans sisteminde sistemik kırılganlığın arttığına işaret ediyor.

(...)

Finansal, parasal, jeopolitik ve tedarik sistemlerindeki gerilimler giderek birbirine bağlanıyor. Böyle bir ortamda küçük bir şokun büyüyerek sistemik bir krize dönüşme riski artıyor.

VE UZUN DÖNEM

Finans piyasalarındaki kırılganlıklar, daha derin, uzun dönemli bir dönüşümün belirtileri. Jeopolitik parçalanma, yüksek borç ve düşük büyüme, iklim krizi, kaynak kıtlığı ve yapay zekânın yarattığı teknolojik sıçrama kesişiyor.

Küresel sistem, ABD hegemonyasının tükenmesi ve Çin’in yükselişiyle, çok kutuplu bir yapıya evrilirken dönüşümleri yönetecek çok taraflı kurumların yokluğu giderek daha çok hissediliyor. Ticaret, teknoloji, enerji, kritik hammaddeler, su/ gıda kaynakları, hatta göçmen dalgaları giderek jeopolitik rekabet araçlarına dönüşüyor. Aynı zamanda yaşlanan nüfus, savunma harcamaları, enerji dönüşümü, iklim uyumu ve yapay zekâ yatırımları devasa mali ve doğal kaynak gerektirirken devletlerin borç yükleri manevra alanlarını daraltıyor.

(...)

Bu sorunların herhangi birinin tek başına yarattığı tehlikeden çok, birbirlerini beslemeleri, uygarlık düzeyinde, bütünsel bir risk yaratıyor: Finansal, ekonomik, ekolojik, teknolojik ve jeopolitik krizler kesiştiğinde, sistemin krizleri absorbe etme kapasitesi üzerinde soru işaretleri oluşuyor.

(...)

Yazının tamamını okumak içşn tıklayınız

Monday, August 24, 2026

‘Sizi paramparça ederiz!’

 


“Sizi paramparça ederiz” (Jerusalem Post 28/08). Bu tehdit, emekli Hint tümgenerali Gagan Bakshi’ye ait. Hedef, Cumhurbaşkanı Erdoğan, 7 Ağustos’ta Mekke’de imzalanan Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan anlaşması. Bakshi, “Sünni NATO” olarak nitelediği bu anlaşmayı bir stratejik tehdit olarak algılıyor, uyarıyor: “Hindistan, Pakistan karşısında, İran’la ilişkilerini İsrail’in çıkarları uğruna feda etmez.”

Generalin bu “acayip” çıkışı Mekke anlaşmasının jeopolitiğinin Ortadoğu’dan geniş olduğunu gösteriyor. Anlaşma, NATO benzeri bir askeri ittifak değil; hatta Ankara özellikle bunun İran’a veya herhangi bir ülkeye karşı olmadığını da vurguluyor.

(...)

Bu denklem içinde Türkiye, hem İran’ın yıkılmasını, bölgede kalıcı bir savaş çıkmasını arzulamaz hem de İran’ın bölgesel hegemonyasını, İsrail’in bölge üzerinde rakipsiz askeri üstünlük kurmasını istemez. ABD-İsrail ittifakının İran’ı etkisizleştirmesi Türkiye’nin önündeki bir rakibi ortadan kaldırabilir ama İsrail’in bölgenin belirleyici askeri gücü haline gelmesi Ankara’yı hiç arzulamadığı savaşların içine çekebilir. Türkiye, İran’ın yıkılmasının, doğu sınırında büyük bir istikrarsızlık, yeni göç dalgaları yaratacağını, Kürt sorununun uluslararasılaşması riskini getireceğini düşünür; İran’ın etkisinin sınırlanmasını ama devlet olarak ayakta kalmasını çıkarlarına uygun bulur.

Bu denklem içinde de Türkiye, taraflardan birine katılmaktansa taraflar açısından “vazgeçilmez ülke” konumunda olmayı amaçlar. Coğrafyası da bu amaca uygundur: NATO ve Avrupa’ya açılan kapı; Karadeniz ile Akdeniz arasında geçiş; Kafkasya ve Orta Asya’ya uzanan koridor; Irak üzerinden Körfez’e bağlantı. Enerji hatları, Orta Koridor ve Irak Kalkınma Yolu yalnızca ekonomik projeler değil, jeopolitik kaldıraçlar. Türkiye’nin Rusya, Çin, İran, Körfez ve Avrupa arasındaki bağlantı noktası olma özelliği çağın savaş ve yaptırımlar döneminde daha da değer kazanıyor.

(..)

Yazının tamamını okumak içn tıklayınız