Monday, June 01, 2026

‘Was will Kılıçdaroğlu?’

 

Sevgili Prenses Marie,

O kasvetli Viyana akşamındaki sohbetimizin verdiği cesaretle, bu kez İstanbul’un yapışkan (bu zamanlarda küresel ısınma diye bir şey var) bir gecesinde başka türlü uyuyamayacağımı anlayınca kalkıp bir süredir aklımı kurcalayan bir soruyu sizinle, bu kez bir meslektaşınız olarak paylaşmak istedim. 

Hatırlarsanız, otuz yılı aşkın araştırmamın sonunda size o büyük itirafı yapmak zorunda kalmıştım: “Was will das Weib?” (Kadın ne ister?) Kadın ruhunu çözemedim. O gün masanın karşısında bana baktığınızda gözlerinizde hafif bir gülümseme vardı. Anımsadıkça hâlâ biraz yüzüm kızarıyor.

Şimdi başka bir zamanda, mekânda karşımda yeni bir soru var: “Was will Kılıçdaroğlu?” (Kılıçdaroğlu ne ister?) Bu sefer konu “kadın” değil “bir adam”. Bu yüzden o soruya daha kolay cevap verebileceğimi düşündüm. Bu adam on altı yıldır sahnedeydi. Bol bol gözlem fırsatı bulmuştum. Deftere, 2023 parti kongresinden az önce ilk notumu düşmüştüm: Seçime giriyor ama kazanmak istemiyor.

Bir kez değil, defalarca... Her mağlubiyetin ardından kürsüye çıkıp koşullara, bağlama bakmadan“Sandığa saygı duyuyorum” diyordu. Başlangıçta bunu olgunluk saydım. Sonra anladım: Hayır, sevgili Marie, bu öz-sabotajın en kibarca icra edilmiş biçimiydi. Hasta acıyı tattıktan sonra koltuğuna geri uzanıyor ve hem rakibinden hem kendi teşkilatından nezaket bekliyordu.

İkinci bulgum daha da tuhaf. Adam muhalefet lideri ama muhalefet etmiyor. Sert demeçler veriyor ama... Seçim hileleri mi? “Sandığa sahip çıkın.” Hukuki ihlaller mi? “Hukuki yolları takip edin.” Hukuki yollar tıkalı mı? “Aziz milletimiz hükmünü verecektir.” Elinde iktidarı sarsacak bir bilgi mi var, “Gerekirse açıklarım”. Bu cümleleri not ederken şunu yazdım deftere: Bu adam iktidarı eleştirmekten değil, iktidarın kendisine kızmasından korkuyor.

(...)

Fark ince ama inanın hayatidir. İktidar olmak isteyen bunu bir şey inşa etmek için ister. Yalnızca koltuğu isteyen, yalnızca kaybettiğini geri almak için var olur. Bu artık siyaset değil, sevgili Marie, Kılıçdaroğlu’nun siyasi yaşamı bir geri dönüş mitolojisi, Odysseus gibi ama Troya’sı olmayan, Penelope’si bulunmayan, gemisi de çürümüş bir Odysseus.

Ve böylece geldik, “mutlak butlan”, parti binasına zorla bibergazıyla girme günlerine.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız


Thursday, May 28, 2026

‘Alea iacta est’

 


Sezar, Roma’ya doğru yürürken ordusunu Rubicon nehrinden geçirince “Alea iacta est” (Zar atıldı) demiş: Artık geriye dönüş yok! Kılıçdaroğlu ekibinin çağrısı üzerine polis CHP binasına zorla, binanın içinde bibergazı kullanarak girdi. CHP liderliğini binadan zorla çıkardı. Böylece “zar atılmış” oldu, siyasi olasılıklar yelpazesi hızla, sınırları belirsizleşerek genişlemeye başladı.

KAVRAMLAR ÖNEMLİ

Olasılıklar üzerinde düşünürken kavramlar büyük öneme sahiptir. Her kavram kimi diğer kavramları dışarıda bırakır kimilerini de içeri alarak belli bir yönde düşünmeye olanak verir. Örneğin liberal, illiberal demokrasi ve rekabetçi otoriterlik kavramları düşünme sürecini, sınırları belirsiz bir“demokrasi” kavramının içine hapseder. Ya bu demokrasi kavramının kapsadığı alan çoktan yok olduysa? Bir başka örnek de “saray rejimi” kavramıdır. Bu kavram, rejimi belli bir mekâna indirger. Böylece, devletin yapısında gerçekleşmiş dönüşümlerin özellikleri, rejimin iradesini destekleyen toplumsal hareketi, ekonomik-kültürel seçkin tabakalarını, onların dayandığı kurumları, sermaye ilişkilerini düşünmeyi zorlaştırır. Ağaca bakarken orman gözden kaçar. Bir diğer örnek de Trump’ın kankası, “Epstein sınıfından” bir emlakçının ağzından çıkan sözleri gerçek bir toplumsalsiyasi projeymiş gibi algılamakla ilgili olabilir. Ayrıca, “monarşi” kavramı da “saray rejimi” kavramının zaaflarını fazlasıyla taşır, “emperyalizmin” etkisini abartarak yerli işbirlikçilerini gölgede bırakabilir.

Bu kavramlar öngörme, direnme araçlarını tasarlama çabalarını aksatır. Demokrasi alanının çoktan tükenmiş olması bir yana, “saray rejimi” ya da “monarşi” gibi kavramların mücadele tarihinde iyi ya da kötü deneyler çıkartılabilecek karşılıkları yoktur. Buna karşılık, otoriter-totaliter kavramlarını rahatlıkla içeren faşizm kavramı, faşizmin betimlediği toplumsal olgunun gelişme özelliklerine, aşamalarına ilişkin “süreç olarak faşizm” kavramı bağlamında yakın tarihi dersler çıkarılacak zengin örneklerle doludur.

İKİ ÖRNEK 

Ders çıkarılması gereken iki önemli örnek İtalya, Almanya deneyimlerine ilişkindir.

(...)

Türkiye’de de bu hataları görebiliyoruz. CHP neoliberalizmden kopmayı başarabilen ekonomik, sosyal politikalar üretmekte zorlanıyor; işlemeyen yasal süreçlere, parlamento ritüellerine gereğinden fazla değer veriyor. Solun genel ve kronik hatası olan grupçuluk, sekterlik, birlik oluşturma projelerinden türlü gerekçelerle uzak durma eğilimi direniş olasılıklarını, hatta iktidar projelerini gerçek siyasi pratikleri sürekli sabote ediyor.

“Zar atıldı”, geri dönüş yok. Şimdi her şey olabilir. Özgür Özel, CHP ve sol için tek güvence“momentum” yoksa süreç olarak faşizm hızlanarak laik Cumhuriyetin, hakların ve özgürlüklerin son kalıntılarını da yok edecek!


Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, May 25, 2026

Mutlak butlandan sonra

 


“O kadar da olmaz!” derken karar çıktı. Sonra, polis kapıya dayandı! Aslında, Kılıçdaroğlu bir araç ve her şey hızla değişiyor. Önce o kararı anlamak gerekiyor. Türkiye’deki rejimin karakteri, “devlet biçimi”, yargıyı çalıştıran irade üzerinde düşününce ortaya tek bir sonuç çıkıyor: AKP liderliği önümüzdeki seçimleri, ne pahasına olursa olsun biz kazanacağız diyor.

BİR PARADOKS 

AKP’nin önünde, 2013’ten bu yana gittikçe derinleşen bir paradoks var.

Bir taraftan, toplumdan rıza alma kapasitesi ivme kazanarak aşınıyor; artık olağan koşullarda, kurallara uygun yapılan genel seçimleri ve halkoylamalarını kazanma şansı yok. Bu durumun kimi sonuçlarını 2015-2018 arasında yaşananlara bakarak görebiliriz:

2015 Haziran seçimleri ve 7 Haziran-1 Kasım arasında yaşananlar: AKP tek başına hükümet kuramadı. HDP anahtar parti oldu. Sonra...

15 Temmuz 2016 darbe girişimi, OHAL, KHK: Ölümler, geniş çaplı tutuklamalar, tasfiyeler. Devlet personeli yeniden şekillendi. Seçim sonuçlarının oluşmasında önemli payı olan Selahattin Demirtaş tutuklanarak etkisizleştirildi.

16 Nisan 2017 halkoylaması, OHAL ve yandaş basın baskısı altında yaşanan oylamayı, 2.5 milyon mühürsüz oy pusulasına karşın ancak yüzde 51 ile kazandı... Başbakanlık makamı kaldırıldı, partili cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçildi.

24 Haziran 2018 tartışmalı Cumhurbaşkanlığı seçimleri... Tüm bunlara olanak veren pasif bir CHP. Sonuç: AKP, gerçek bir muhalefetin karşısında, seçimleri, adeta “satranç tahtasına tekme atmadan” kazanamaz!

Diğer taraftan, AKP döneminde şekillenen rant ekonomisi, bu ekonomi üzerine yaşayan sınıflar ve siyasal İslamın seçkinlerinin ve taraftarlarının bu rejim altında elde ettikleri ekonomik-siyasi/hukuki-kültürel ayrıcalıklar, bu ayrıcalıkları korurken gittikçe yoğunlaşan hukuksuzluk, iktidarı bırakıp muhalefete geçmeye izin vermiyor. Zaten yeni devlet biçiminde de gerçek bir muhalefete yer yok.

ÖZEL DÖNEMİNDE CHP 

Uzun süre iktidarda kalan tek parti rejimleri altında, bir başka paradoks oluşuyor: 

(...)

Bu “bilişsel kilitler” içinde hareket eden her muhalefet, aslında rejimi güçlendiriyor, rejimin/ iktidarın meşruiyetini besliyor. CHP’nin Kılıçdaroğlu dönemi, böyle bir muhalefet rejimiydi. Özel döneminde CHP bu “bilişsel kilitleri”, hak-adalet sorunu, geçim sıkıntısı krizi üzerinde odaklanarak, kitleleri hareketlendirerek zorlamaya başlayınca rejim partisinin meşruiyetinin “gerçeği”, dikkatle inşa ettiği toplumsal kutuplaşma içinde bile sırıtmaya başladı. Bu durum, rejim ve liderliği açısından bir beka sorunu anlamına geliyordu: Muhalefet, mutlaka eski sınırlarının (bilişsel kitlerin içine) geri sokulmalıydı.

Peki, “Ne yapmalı” sorusuna bir cevap önerecek konumda değilim. Ancak soru ve yapılmakta olanlar üzerinde düşünmeye çalışabilirim: 

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, May 21, 2026

‘Arkadaşlar hazır mıyız?’

 

Küresel düzeyde hemen her ülke için ekonomik, siyasi ve toplumsal riskler hızla artıyor. Bu geçici bir dalgalanma değil; kısa dönemde enerji ve gıda kriz, riskleri artıyor, uzun dönemde ise kapitalist düzenin kendi sınırlarını zorlayacak bir Sanayi Devrimi yaşanıyor.

KRİZLER... KRİZLER

İran savaşı, Hürmüz Boğazı’nın kapanması küresel enerji tedarikini bir kırılma noktasına taşıdı. Yaklaşık 80 ülke acil önlem almak zorunda kaldı. Analistler, boğaz açılmazsa petrol fiyatlarının 150-180 dolar/varil seviyesine çıkabileceğini; enflasyona ve resesyona yol açabileceğini düşünüyor. Uluslararası Enerji Ajansı’na göre günlük talep, üretimin 6 milyon varil üzerinde seyrediyor; küresel rezervler yaklaşık 380 milyon varil eridi. Bazı gelişmekte olan ülkelerde fiilen kıtlık başladı; havacılık ve petrokimya sektörleri anlık baskı altında (Financial Times). 

(...)

İran savaşı nedeniyle yükselen petrol, doğalgaz ve gübre maliyetlerinin tarımsal üretim üzerindeki basıncına ek 2026 yılı içerisinde ortaya çıkması beklenen bir “süper El Niño” hava olayının (CNBC, Le Monde) etkisiyle daha da artması beklenen aşırı sıcaklar, kuraklık, su kıtlığı ve diğer iklim düzensizliklerinin tarım üzerindeki basıncı derin bir krize dönüştürebilir. NOAA’nın (Okyanus ve Atmosfer İdaresi) son projeksiyonları kasım ayına kadar deniz yüzey sıcaklıklarının tarihsel ortalamanın en az 2.5°C üzerinde seyredeceğini gösteriyor; bazı modeller ise 4°C’yi aşıyor.

(...).

SANAYİ DEVRİMİ 

Bu kısa dönem krizlerin üzerine, YZ (kontrolden kaçarak türlü “kazalar” yaratma riskine ek) büyük bir paradoksla geliyor.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, May 18, 2026

Tükidides tuzağında ‘stratejik istikrar’

 



Trump ve Şi Cinping, Mayıs 2026 Pekin zirvesinin ardından iki ülkenin ilişkisinin sıfırlanmasından söz ettiler. Ancak Washington için sıfırlama, ticaret dengesizliklerinin giderilmesi ve Çin pazarına erişiminin genişletilmesi anlamına gelirken Pekin için, sıfırlanmadan, Çin’in ekonomik, jeopolitik yükselişine müdahale edilmeyen, öngörülebilir bir “stratejik istikrar” döneminin başlangıcıydı. 

YAPISAL ÇERÇEVE

Bu iki farklı anlayışın aynı anda geçerli olabileceğini düşünmek gerçekten çok zor. Bu zorluğun, son yıllarda çok sık gündeme gelen, Tükidides tuzağı kavramı bağlamında yapısal bir zemini var. Tükidides tuzağı, yükselen güç ile yerleşik güç arasındaki geçiş dönemlerinin tarihsel dinamiğini betimler: Atina ve Sparta rekabetinin yol açtığı Peloponez savaşlarının nedenlerinin analizinden çıkarılan bu tez, tarihte on altı benzer durumdan on ikisinin savaşla sonuçlandığını gösteriyor. Tuzağı tetikleyen niyetten çok algı oluyor. Egemen güç yükselenden korkmaya başlıyor. Yükselen güç de kendi kapasitelerini abartıyor. Girift ittifak ilişkileri içinde, tarafların hata yapma olasılığı artıyor; çıkan yerel bir çatışma hızla genelleşerek büyük bir savaşa dönüşebiliyor. 

(...)

SANAYİ POLİTİKASI

Rhodium Group’un Mayıs 2026 tarihli raporu (Wall Street Journal), Çin sanayi politikasının 2016’dan bu yana kapsamının nasıl genişlediğini belgeliyor. Rapora göre 2016’da Çin’in küresel ihracat hacminin yüzde ellisinden fazlasını elinde tuttuğu ürün kategorisi sayısı 163’tü. 2024’te bu rakam 315’e ulaşmış. Hedef listesi artık yalnızca ileri teknoloji sektörlerini değil, tekstil ve ev aletleri, otomotiv gibi olgunlaşmış endüstrileri de kapsıyor.

Bu genişlemenin siyasi sonucu, ticaret istatistiklerinin ötesine geçiyor. Çin, içeride sıfır ithalat bağımlılığını hedeflerken dışarıda Çin’in ihracatına sistematik bir bağımlılık yaratıyor. Hızla sanayileşmeye devam eden Çin, yurtiçinde kapasitesi talep sınırını aştığında, üretim fazlası dünya piyasalarına akıyor; devlet destekli Çin üreticilerinin rekabet gücü göreli olarak yüksek olduğundan kolaylıkla fiyat kırabiliyor, yabancı rakipleri hızla pazar paylarını kaybetmeye başlıyorlar.

(...)

“Tükidides tuzağı” içinde “stratejik istikrar” teorik olarak belki mümkün ama tarih çok zor olduğunu söylüyor. Hele, bu “tuzak” kendilerini uygarlık zemininde tanımlayan güçler arasında şekilleniyorsa.

Yazının tamamını okumak içşn tıklayınız


Thursday, May 14, 2026

Pekin zirvesi üzerine bir not

 


Trump’ın bu hafta Pekin’e yaptığı ziyaret bir diplomatik olayın ötesinde, belki de bir büyük dönüşümün işaretlerinden biri olarak okunabilir.

İKİ YENİ KAVRAM 

Pekin zirvesi özgün bir tarihsel dönemde gerçekleşiyor. Bu dönemi “düzensizlik” kavramıyla tanımlama eğilimi oldukça yaygın ama Avrupa Dış İlişkiler Konseyi başkanı Mark Leonard Project Syndicat’taki yorumunda, düzensizlik kavramını yeterli bulmayarak yeni bir kavram öneriyor: “Kural ötesilik” (un-rule). “Düzensizlik” kuralların ihlal ediliyor olması durumudur. İhlal edenler bile o kuralların varlığını dolaylı olarak kabul eder. “Kural ötesilik” ise ortak kuralların artık fiilen yok olduğu bir durumu tanımlıyor. Örneğin, Rusya, Ukrayna’yı işgal ederken hukuki gerekçeler üretmeye çalıştı. ABD ve İsrail’in İran saldırısında, böyle bir çaba neredeyse hiç olmadı. Leonard’a göre sorun artık kuralların ihlali değil; kuralların referans noktası olma kapasitesini kaybetmesidir.

(...)

Bir yeni kavram da “kaldıraç”. Artık, güç kadar kaldıraç belirleyici olmaya başladı (Nigel Green, The Asia Times). Örneğin, İran, Yunanistan’dan küçük bir ekonomiyle küresel enerji piyasalarını sarsabiliyor. Çin, nadir toprak elementleri işlemesindeki yaklaşık yüzde 90’lık hâkimiyetiyle ABD savunma sanayisi üzerinde etki yapabiliyor. Financial Times’ta Nader Mousavizadeh de “Güç, büyüklükten veya zenginlikten çok, dengesizliği kaldıraca dönüştürme yeteneğinden kaynaklanır” diyor.

Küreselleşme dönemlerinin en büyük yanılgısı ekonomik entegrasyonun, barışçı eğilimleri besleyeceğine, jeopolitik çatışmayı sınırlayacağına inanmak oluyor. Geçen yüz yılın başında da egemen olan bu inanç yine boş çıkıyor. Entegrasyon barış değil, kriz derinleşmeye başlayınca, uluslararası ekonomik jeopolitik rekabet sertleşirken dış ticarette korumacılık, teknolojiye erişim, enerji akışı gibi kaldıraçlar üretiyor. Hatta, artık belirsizliğin kendisi bile bir kaldıraç. Entegrasyon sistemik kırılganlıkları büyütüyor.

Pekin zirvesi

Trump Pekin zirvesini, iç politikada tarım ve havacılık gibi alanlarda, Çin’in alımları/yatırımları, nadir toprak elementleri konusunda vereceği güvenceler üzerinden yeni başarılar elde etme fırsatı olarak görülüyor. 

(...)

yazının tamamını okumak için