Sunday, November 01, 2026

Liberal entelektüellerin yavaş intiharı

 

Geçtiğimiz 5-6 yıl boyunca Türkiye siyasi coğrafyası ilginç bir gelişmeye şahit oldu. Entelektüellerin[[1]] kendini liberal olarak tanımlayan (ufkunu piyasa ekonomisi, kimlik siyaseti ve parlamentarizmin oluşturması anlamında) kesimi, "demokrasi", “bireysel özgürlükleri”, “kimlik siyaseti” gibi kavramları söyleminin dışında bırakan halkın (bireyler ya da vatandaşlar olarak) değil "Hak’kın" egemenliğini "arzulayan” bir siyasi hareketi, siyasal İslam’ı, onun siyasi partisi AKP’yi desteklediler, desteklemeye de devam ediyorlar. 

Böylece biz de Türkiye’de liberal entelektüellerin bizzat kendi yaşam tarzlarının (“yaşam dünyalarının”) yok oluşunu hazırlayan ve arzulayan bir siyasi hareketin iktidara yürümesine, toplumu dönüştürebilmek için gerekli hegemonyayı elde etmesine katkıda bulunarak, felsefi ve kültürel, hatta etik anlamında yavaş yavaş intihar etmeye devam ettiğini görüyoruz. 

Karşımızda, oldukça karmaşık, ama birçok açıdan son derecede ilginç bir süreç var. Bu yavaş intiharı bir “semptom” olarak alıp da analiz koltuğuna, yada amaliyat masasına (çünkü hem psikolojik hem maddi süreçlerin kesiştiği yerde ortaya çıkmış bir olguyla karşı karşıyayız) yatırdığımızda salt Türkiye’nin son beş altı yılını değil kapitalizmin son 25 yılını hatta tüm tarihini ve nihayet geldiği noktadaki tıkanmayı konuşma şansına sahip oluyoruz. Böylece, belki de, liberal entelektüellerin intihar süreci bize yeni bir başlangıcı düşünmek, “ölüm” metaforuna sadık kalırsak bu intihar edenlerin cesetlerinin beslediği toprakta yeni çiçekler üretmek için bir şans tanıyabilir. Belki diyorum çünkü siyasal İslam, bu cesetlerin besleyeceği toprağı daha şimdiden siyasal zilyetliği altına almaya ve etrafını dikenli tellerle çevirmeye başladı bile…

Bu yazının projesinin zamanlamasını söyle kurabiliriz sanırım. Türkiye’nin son dört beş yılı, diğer bir değişle siyasal İslam’ın atılım yapmaya başladığı dönemin başında, çok sert bir ekonomik ve siyasi kriz var. 12 Eylül darbesi ve Özal restorasyonundan[[2]] miras kalan tüm temsil ilişkileri matrisi (siyasi partiler, kadrolar ve idolojiler) yine o dönemden kalan ama 1990’ların sonunda büyük bir gürültüyle çökmeye başlayan neo-liberal ekonomik modelin altında kaldılar[[3]]. Bu 12 Eylül- Özal restorasyonun tükendiğini gösteriyordu.

Bu tükeniş, çok daha geniş çaplı, “küresel”, ama 1997’den itibaren adeta yavaş çekilmiş bir tren kazası filmi gibi çökmeye başlamış olan bir başka restorasyon sürecinin tükenişinin parçasıydı. 

Bu tükenmeye başlayan küresel restorasyon, 200 yıllık kapitalizmin tarihinde bir açıdan çok önemi momenti temsil ediyordu. İlk defa kapitalist uygarlık, Fransız Devrimi' geleneğini yastıyor, sömürgeciliği ve emperyalizmi uygarlaştırıcı, barış getirici bir süreç olarak rehabilite ediyor, Rus Devrimi'nin aslında sıradan bir siyasi darbe olduğunu ileri sürüyor, nihayet evrim kuramının yerine yaradılış kuramını koyarak bilimsel paradigmayı altüst etmeye çalışıyordu. 

Kapitalist uygarlık tarihinde ilk kez varlığını açıklayacak hiçbir ahlaki, tarihsel, siyasi gerekçe sunamıyordu. Kapitalist uygarlık Badiou’nun deyimiyle, “tüm dünyaları” tüketmişti ve şimdi insanlığı “dünyasız bir var oluşa” mahkum ediyordu. Diğer bir değişle kapitalist uygarlık gerçek anlamda nihilist bir konjonktürdeydi.

Egemen sınıflar ve organik entelektüelleri, herhangi bir “yeni dünyanın” ki, “yeni, başka bir dünya olanaklıydı”, gündeme gelmesini önlemek için bu boşluğu, tarihin tekerleğini geri doğru çevirerek, halkın değil, Tanrı'nın iradesine dayanarak aşmayı arzuladılar. Bu nedenle, "uygarlıklar çatışması" patlak verdi ama but çeşitli dinlere atıfla betimlenen insan kümeleri arasında değil, bizzat kendi geleneğine ihanet etmeye başlayan kapitalist uygarlıkla, onun geleneğinin mirasına sahip çıkmaya çalışanlar arasında bir çatışma olacaktı. Liberal “entelektüellerin yavaş intiharı” da işte bu nihilist konjönktür içinde başladı 

Restorasyon[[4]] ve kapitalist tarihin sonu

Yukarıda restorasyondan söz ettim. Bu kavramı şimdi açmaya çalışacağım.  Önce madde vardı. İnsanlar düşünmeye başlamadan önce, karınlarını doyurmak, cinslerini üretmek ve barınmak zorundaydılar. Bu nedenle, ben de ekonomik düzlemden başlayacağım. Bu düzlemde restorasyon öncelikle,  insanın kaderini elinden alarak, denetleyemediği güçlere, örneğin piyasaya, bırakan, toplumsal yaşama, salt kapitalist ekonomik çıkarların merceğinden bakan [[5]]  bir geleneğin restorasyonuydu. Bu gelenek “Aydınlanma olayından” önce, insanın kaderini tanrının, onun sözcülerinin eline terk eden geleneğe son derecede ve korkutucu biçimde benziyordu. Restorasyon, insanın kaderini “serbest piyasa” denen bir kurgunun, hatta fantezinin[[6]] eline, aslında sermaye birikimi sürecinin kaprisine teslim etmeyi amaçlıyor. 

İnsanın ekonomik yaşamını denetleyebileceğini ekonomik sosyal yaşamının gereksinimleri doğrultusunda planlayabileceğine inan gelenek “Aydınlanma olayının” ürünüydü, onun “hakikat rejimine” [[7]] dayanıyordu . Bu “hakikat rejimine” göre, bilginin kaynağı, eleştirel düşünce, bilimsel faaliyetti. İnsan kendi “yaşam dünyasını”, eşitlik, özgürlük, kardeşlik prensipleri etrafında iyileştirebilir (reformlar), hatta “yeni insanı” yaratarak, tarihin akışını değiştirerek yeni başlangıçlar (devrimler) tasarlayabilirdi. Toplumsal gelişme, insanın rasyonel bir varlık olduğu varsayımı, bilimsel düşünceyle birlikte bu hakikat rejiminin en temel ilkeleriydi. 

Restorasyon doğrudan bu “hakikat rejimini” hedef alıyor, devrimlerin, “toplumsal mühendisliğin” kötü ve imkansız, zenginlerin iktidarının doğal ve mükemmel olduğunu savunuyor, eşitsizliğin gerekli olduğuna inanıyordu. Diğer bir değişle, restorasyon Aydınlanmanın yerine aydınlanma öncesi teleolojik simgesel evrende geçerli  “hakikat rejimlerinin” ilkelerini koymayı amaçlıyordu. Kapitalizm artık ilerici rasyonel bir sistem olduğu için değil alternatifi olmadığı için vardı. Küreselleşme, engellenemez, önünde durulamaz, öznesiz, ama herkesi belirleyen kapsayan, etkileyen adeta “tanrı benzeri” bir süreçti.

Her Restorasyon gibi bu Restorasyon da fikirlerden, teoriden, büyük projelerden nefret ediyor, kanaatlere bayılıyor [[8]]. Özellikle, “aç gözlülük iyidir”, “zengin olmak gerekir”, “bedensel zevkler birincildir” diyen kanaatlere.

Bir başka açından, soyutlama düzeyimiz değiştirerek baktığımızda, bu restorasyonun dört başka boyutunu daha görebiliriz. 

1- İkinci dünya savası sonrasında sendikal hareketin, sosyal demokrasinin ve komünizm korkusunun basıncıyla şekillenen sınıf uzlaşmasının, sosyal devletinin yıkılarak, engelsiz kapitalist sınıf egemenliğinin, “piyasa-devletinin” Restorasyonu. Diğer bir değişle, Egemen sermayenin Ulusal Keynesgil modeli yıkarak “küresel serbest piyasa projesiyle”  emperyalist liberalizmin Restorasyonu.

2- 1970’lerde ekonomik kriz, siyasi açıdan Vietnam savaşı gibi etkilerle gerileyen ABD hegemonyasının, 1980’lerde Reagan yönetimi altında restorasyonu. 

3- Egemen sermayenin, çevre ülkelerde, sömürge sitemi yıkılırken kaybettiği egemenliğinin, borç kriziyle oluşan konjonktürde, IMF-Dünya bankası, eliyle, restorasyonu.

4- 20 yüzyılın son 20 yılında, post-modernizmin de katkısıyla, sınıf mücadelesi düşüncesinin siyasi ontolojinin merkezinden kovularak, yerine, dini temelde betimlenen uygarlıklar çatışması düşüncesinin, etnik aidiyetlere dayalı milliyetçi projelerin restorasyonu girişimleri.  Bu sırada birileri açıktan açığa, ABD’de yeni Roma’nın restorasyonundan, Türkiye’de Yeni-Osmanlı dünyasının restorasyonundan söz etmeye başladılar. Bu, aynı zamanda, modern vatandaşlığın temelini oluşturan laiklik ilkesinin,  yıkılarak, siyasal İslam kimliğinin Restorasyonu olarak da karşımıza çıktı.

Tam bu noktada bu restorasyonun Türkiye’deki tarihine de çok kısaca bakarsak

1970'lerin sonunda derin bir ekonomik siyasi krizin Türkiye’yi sarsmaya başladığını görürüz. Bir önceki 25 yılın bölüşüm ilişkileri, sınıf ittifakları hızla çöküyordu. Bu ilişkiler ve ittifaklar, 1980'li yıllarda, çok geniş sınıf ve tabakaları, bölgeleri dışlayacak biçimde yeniden, özellikle açık şiddet ve mali şiddet yoluyla gittikçe merkezileşen, daralan bir sermaye grubunun, uluslararası bağlantılarının gereksinimlerine göre yeniden düzenlendiler. 

Kamu işletmelerinin, mali sektörün, sanayi piyasalarının, arazilerin yabancı sermaye tarafından mülk edinilmesi; sokakları, ekranları yabancı sermayenin iktidarını taşıyan imajlarının doldurması, yeni kuşakların kimlik oluşturma süreçlerini belirler, kimlik krizlerine yol açar hale gelmesi hep bu sürece ait olgulardı. 

1980'li yıllarda, uygulanma konan neo-liberal  ekonomik model, buna uygun idari reformlar sayesinde, ülkenin ekonomik ve siyasi yapısı, demokratik süreçlerin, halk iradesinin, seçilmiş temsilcileri yoluyla ekonomi yönetimine yansımasını engelleyecek biçimde yeniden şekillendirildi.  Artık geniş kitleler ne isterse istesin, ekonomi, hatta siyasi yaşam IMF programlarında ifadesini bulan "ekonomik yasalara"göre düzenlenecekti. Diğer bir deyişle sermayenin gereksinimlerine göre... 

Bu süreç işlemeye, hâkim olmaya başlayınca sermayenin yaşam koşulları (en kısa sürede en büyük kâr ve birikimi gerçekleştirme önceliği), tüm diğer kalkınma, eğitim, sanayileşme, eskinin deyişiyle " sosyal devlet", "nurlu ufuklar", "büyük Türkiye" projelerini tasfiye etmeye başladı. Piyasa ilişkileri kamu alanını tahrip ettikten sonra günlük yaşamın mikro-kozmosunu sömürgeleştirmeye, "yaşam dünyasını" , hatta dili kendi gereksinimlerine göre yeniden şekillendirmeye başladı. Bu değişimin aklını ve enerjisini sağlayan kaynaklar uluslararası sermaye olduğundan, onun gereksinimlerinin ifadesi olan ahlaki, estetik değerler giderek sürece damgalarını vurdular. 

12 Eylül öncesinde, Restorasyondan önce, Kürt sorunu, sosyalist hareketin sorunları kümesine aitti. O zaman Kürt sorununun paradigması bölünmeye, ayrılmaya değil; daha derin, eşitlikçi, demokratik ve adaletli bir bütünleşmeye ilişkindi. Kürt sorununu çözmeye çalışan Türk ve Kürt kökenli sosyalistlerin, devletle olduğu kadar Kürt eşrafıyla, aşiret liderleriyle, yerel seçkinleriyle de (ki bunların hepsi zamanın siyasal iktidar matrisine -iktidar bloğuna ve destek sınıflarına- aittiler) başları her zaman dertteydi. 

12 Eylül sonrasında gündeme gelen ekonomik yeniden yapılanma süreci verili bölüşüm ilişkilerini dağıtmaya başlarken bu iktidar matrisi bozulmaya, Kürt seçkinleri, eşrafı ve kentsoylu kesimleri başlarının çaresine bakmaya çabalarken, sosyalist hareketin etkilerinden koptular (sosyalist hareket imha edildiğinden) PKK'yi de içeren yeni Kürt hareketine doğru yöneldiler. 1990'larda PKK bu destekle enerji kazanırken, karşısında da "Susurluk süreci" denen şey şekilleniyordu. O dönemde AB süreci hızlanır, Gümrük Birliği bölüşüm ilişkilerine bir darbe daha vurur, ABD'nin bölge politikaları emperyal biçimler almaya başlarken, Kürt sorunu uluslararası bir boyut kazanmaya, AB ve Irak süreçlerinin bir parçası olmaya başladı: Türkiye'yi “yönet[emey]enler sorunu çözmeye ilişkin inisiyatifin de ellerinden kaçtığına şahit oldular. 

Kimlik siyasetinin öne çıkmasının maddi zemini böyle oluşurken, birbirine paralel iki gelişme daha yaşanıyordu. Birincisi, Neo-liberal politikalar orta büyüklükte yerel sermaye ile büyük, uluslararasılaşmış sermaye arasındaki bölüşüm ilişkilerini yeniden şekillendiriyor, kentlerdeki emekçi kesimleri daha da yoksullaştırıyor, kırsal yapıları tahrip ediyor, kent proletaryasının bileşimi kırdan yeni gelen muhafazakâr kesimlerin etkisiyle değişiyordu. İkincisi, neoliberalizmin devleti küçültme ve sosyal hizmetleri kısma programı devletin meşruiyet[[9]] zemini daraltarak, Mısırdaki gelişmeleri anımsatan biçilerde[ siyasal İslam’a yeni etki alanları açıyordu. Böylece siyasal İslam, tabanını ilk kez emekçi kesimlere, varoşlara doğru genişletmeye başladı. Sonuç Refah Partisi'nin yükselişi, belediyeleri ele geçirmesi, Erbakan-Çiller hükümeti... Sonra, yine uluslararası etkiler devreye giriyor; AB karşıtı, milliyetçi-Müslüman-halkçı özellikler taşıyan siyasal İslam, uluslararası sermayenin, ABD'nin bölge projelerine göre yeniden şekillenmeye zorlanıyor, nihayet karşımıza, ABD'nin ve AB'nin gözbebeği ılımlı İslam’cıAKP çıkıyor. 

Küreselleşmenin, diger bir değişle restorasyon sürecinin, hem ülkede hem de küresel çapta karşılaştığı krizle AKP arasında iki boyutlu organik bir bağ var. Birincisi küreselleşme 1997'den sonra, giderek ivmesini ve istikrarını kaybetmeye, ABD hegemonyasının ekonomik, kültürel zemini sarsılmaya başlayınca, öne çıkmaya başlayan emperyal projenin en önemli ideolojik tutkalları "uygarlıklar çatışması" ve "terorizme karşı savaş" oldu. Bu ikisinin kesiştiği yerde neo-liberal, küreselleşmeci (ABD kuklası) bir siyasal İslam’ın oluşturulmasını amaçlayan birdönüşüm gündeme geldi. Bunun siyasi biçimi olarak, rejim değişiklikleri projelerini görüyoruz. AKP bu dönüşümün ilk örneği olarak görülebilir[[10]]. 

Francis Fukuyama 1989’da tarihin sonunun geldiğini muştuladığında, iki noktada fazla noktada yanılıyordu. Birincisi, “tarihin sonu” derken yaklaşık 10 yıl etken konuşmuştu. İkincisi, Restorasyonun çökmeye başlaması, kapitalist yaşam tarzının mali, ekolojik siyasi açılardan sürdürülemez, sürdürüldüğü taktirde tüm insanlığın hatta doğanın  yıkımını tehdit eden bir aşamaya gelmesi, tarihin sonunun, aslında kapitalist uyarlığın sonu olarak karşımıza çıkmaya başladığını gösteriyordu[[11]]

Çünkü, Restorasyonlar bir süre sonra, kendi çelişkileri altında çökerken, yeni bir dönemin doğuşuna zemini oluşturacak enkazı da yaratırlar.  Bu gün, işte böyle bir enkazın şekillenmekte olduğunu görüyoruz. Restorasyon kimi bileşenleri, sürerken kimi boyutlarıyla da çöküyor. Yine tarihe bir eşik, oluşuyor. Ancak buradan yeni bir döneme, tarihe geçerek “yeni bir dünya” inşa edip edemeyeceğimiz şimdilik belli değil. 

Bu Restorasyonun çöküşünün iki belirgin örneğine, ekonomik liberalizm ve ABD hegemonyası üzerinde kısaca durarak çöküşten en anladığımı özetlemek istiyorum.

I- Ekonomik Liberalizmin restorasyonu ve tükenişi:

1980’lerin başında ABD, İngiltere önderliğinde “küresel serbest piyasa” projesiyle, liberalizmin restorasyon döneminde, İşçi hareketinin 1950-70 döneminde sermayeden kopardığı tavizleri geri alındı, sermayenin kesin hakimiyeti yeniden kuruldu. Az gelişmiş ülkelerin piyasalarını egemen sermayeye açarak, ekonomik mekanlarını yeniden düzenlendi. Böylece oluşmaya başlayan “bir düzenleme sistemi” içinde, egemen sermayeye özellikle, mali sermayeye küresel çapta sınırsız hareket, birikmiş kaynaklara mülksüzleştirme yoluyla el koyma olanakları elde etti.

Bu neoliberal restorasyonun 1990’ların sonundan itibaren,  1997/98/2000 Asya, Brezilya, Rusya, Arjantin, Türkiye krizleri; 1999/2000, gelişmiş ülkelerin borsalarında yaşanan ani düşüşlerle patlayan köpükler; 2001/2002’de, köpüklerin enkazı üzerinde başlayan resesyonla birlikte gündeme gelen, 1929 benzeri bir depresyon tehlikesiyle tükenme belirtilerini sergilemeye başladığını görüyoruz.

Depresyon tehlikesine karşı, ABD Merkez Bankası önderliğinde küresel çapta devreye sokulan büyük mali genişlemeyse, tükenişin çöküşe dönüşmesini geciktirdi ama, sonunda Ağustos 2007’de başladığında, çapı, şiddeti ve içeriği ve yarattığı ideolojik şaşkınlık, bunun sıradan bir “düzeltme” değil de bir bitiş noktası olduğunu bütün açıklığıyla gözler önüne serdi.

II - ABD hegemonyasının restorasyonu ve tükenişi

1980’de Reagan döneminde “küresel serbest piyasa kurma projesi” ABD hegemonyasını restorasyonuna üç yönden katkı yaptığını gördük. Birincisi, Egemen sermayeye yeni bir kriz yönetimi biçimi sunarak ve gelişmekte olan ülkelerin ekonomilerini kullanıma açarak, ABD, hegemonyasının liderlik ayağını yeniden inşa etti. İkincisi, komünizme karşı, özgürlük ve demokrasi projesi olarak sunulan, serbest piyasa projesi, gerek soğuk savaşta, gerekse de gelişmekte olan ülkelerin “ulusal proje”, bağımsızlık geleneklerine, karşı güçlü bir ideolojik silah oluşturdu, ABD’nin kültürel liderliğini güçlendirdi. Üçüncüsü,  İkinci “soğuk savaş”, “Yıldız Savaşları” projeleri, Nikaragua, El Salvador, nihayet Afganistan’a yönelik müdahaleler ABD’nin hegemonyasının şiddete dayalı ayağını da yeniden güçlendirdi.

Restorasyon başlarken en önemli rakip gücün, SSCB’nin çoktan çöküş sürecine girmiş olması, Restorasyonu kolaylaştırdı, 1989’da bir sözde zaferle taçlandırdı.

1990’larda, ABD muzaffer tek süper güç olarak rakipsiz kaldığında, hegemonya Restorasyonu süreci de ilk zorluklarla karşılaşmaya başlayacak ABD hegemonyası nsütekli sorgulanacaktı. Bu kez ABD’nin karşısında gerileyen SSCB değil, Avrupa Birliği ve Çin, Hindistan, Brezilya gibi yükselen güçler vardı. Daha sonra bunlara Putin Rusya’sı da katıldı. Bu güçler ABD’nin, manevra alanını, küresel hegemonya restorasyonu projesinin çözülmeye başladığını gösteriyordu.  

2000’li yılların başında, ABD mali krizi kredi köpüğüyle aşmaya çalışırken,  ekonomik ve kültürel liderliğinin zayıflamasıyla oluşan açığı, özellikle, 11 Eylül’den sonra, askeri kapasitelerine dayanarak kapatmaya kalkınca, kendini, yükselen güçlerin ekonomik ve siyasi kapasitelerinin iyice karmaşıklaştırdığı bir dünya içinde buldu. 

Bu dünyada, özellikle Irak’ın işgalinden sonra, ABD’nin uluslararası prestiji, güvenilirliği ve destekleri hızla aşındı. Beklenen askeri başarıların gerçekleşememesi, hegemonya restorasyonu açısından önemli bir girişim olan BOP’un tıkanması, ABD’nin askeri kapasitesinin hegemonyasını, bir kez daha, restore etmeye yetmediğini gösterecekti. Dahası, Irak, Afganistan, giderek Pakistan, Lübnan belki İran gibi sıcak noktalarda, ABD müdahaleleri istikrara değil yeni krizlere yol açıyor. 

Egemen sermayenin yeniden derinleşmeye ve depresyon olasılığını yeniden gündeme getirmeye başlayan mali krizi içinde, enerji piyasalarından, döviz ve borç piyasalarına kadar ABD çözümün değil sorunun parçası haline geliyor.  Mali restorasyon mali köpüğün patlamasıyla, nihai olarak çökerken, ABD’nin hegemonya restorasyonu projesi de askeri güce dayanarak şişirilen imparatorluk köpüğünün, “yeni soğuk savaş” başlıyor çığlıkları arasında Kafkaslarda, “Yeni Rusya’nın” kırmızı çizgisini çizdiği yerde patlamasıyla sona eriyordu.

Tüm bunlar, insanın yeniden kendi geleceğini piyasanın elinden alarak, kendini yeniden yönetmeye, başlaması, ekonomik jeopolitik ve ekolojik krizlerin kesişerek yarattığı “durum” içinde, acilen, tüm insanlığın ortak çıkarlarını gözeten toplumsal mühendislik projelerini tasarlamaya başlamasını gerektiriyor. 

Ancak, dünyada giriş bölümünde değindiğin gibi, oluşan nihilist konjonktür içinde bir taraftan, özelde siyasal İslam'ın hala yükselmeye, İmparatorluk refleksinin bölgemizde yıkıcı etkisini sürdürmeye devam ettiği, tüketim kültürünün insanları kısa döneme kilitlediği günün koşullarında, Türkiye’de liberal entelektüeller, bu tarihsel gereksinimin tam tersine, bir taraftan siyasal İslamın yükselişine diğer taraftan da imparatorluk politikalarını destekleyerek, tarihin sonunu hazırlayan eğimleri güçlendiriyor, kendi intiharlarına bizleri de ortak etmeye çalışıyorlar. 

“Liberalizmin sefaleti”

Liberal entelijensiyanın söylemine, dikkatle bakınca çok şaşırtıcı bir paradoksla karşı karşıya kalıyoruz. Liberal entelijensiyanın söyleminin en önemli bileşenleri (uzlaşma ve hoş görü, demokrasi ve ötekini yatsımaysan kimlik siyaseti) tüm “insani” görüntülerine karşın, pasif bir nihilizm ve utanmaz bir seçkincilikten oluşan çok karanlık bir dünyayı gizleyen bir fantezi oluşturuyorlar.

Bu karanlık dünyaya göz ucuyla olsa da bakabilmek için önce, üç kez yaşanan bir kırılmayı anımsamak gerekiyor. Bu kırılma, önce 1968’de, 1978’de ve sonra da 1989’da yaşanan üç olayda hissedildi. Kırılmanın adını, “sosyalizmin” çöküşü olarak saptayabiliriz. 1968’de toplumsal hareket ve sol entelijensiya, verili, artık enerjisini ve geleceğini kaybetmiş tüm sosyalizm biçimlerine karşı tavır alarak, kendine yeni bir yol aramak istedi. Başarılı olamadı. Bu başarısızlık büyük bir düş kırıklığı yarattı.  İkici olay ve düş kırıklığı, 1968’de kimi sosyalist akımların, kültür devriminden esinlenerek. yöneldiği Maoist sosyalizmin, Çin egemen sınıflarının kapitalizmle uzlaşmaya ve neo-liberal tezleri benimsemeye başlamasıyla yaşandı. Nihayet 1989’da Sovyetler birliğinin yıkılması, sol entelijensiya içinde, özellikle Sovyet ve Çin modellerine bağlı kalmaya çalışanlar arasında, eleştirel düşünceyi ve Marksizm’i terk etmeye başlayan bir akım yarattı.

Nihilizm verili anlamlar sisteminin kırılmasıyla oluşan boşlukta şekillenen bir tutum. Ye tüm yanılgıları kendisinde içerecek bir biçimde kabul ederek, o ki hiç bir şey değilim öyleyse her şeyi olduğu gibi kendimi de yadsıyabilirim, yıkabilirim. Öyleyse önümde yeniden başlamak için sonsuz bir olasılık var biçiminde tanımlanabilecek aktif nihilizme yol açabileceği gibi, hiç bir şeyi değiştirmek söz konusu değil öyleyse yalnızca ekonominin gereksinimlerinden başka hiçbir şeyin bir anlamı yoktur sonucuna vararak pasif bir nihilizme de yol açabilir. Birincisi terörizme kadar uzanan tepki olasılıklarını harekete geçirirken ikincisi, kendini bedensel hazların peşinde verili düzenin içine bırakan pasif bir nihilizmdir.

Liberal entelijensiya bu ikici yolu seçtiğini görüyoruz. Bu yola da toplumsal değişiklikleri sınıfsal dinamiklerle açıklamayı, dolayısıyla kapitalizmi kökten biçimde eleştirmeyi terk edenler üç olasılıkla karşı karşıya kalırlar. Birincisi toplumsal dönüşümler tanrının iradesinin ürünüdür. İkincisi, toplumsal dönüşümler, çok özel bireylerin ürünüdür, üçüncüsü  toplumsal değişikliklerin nedeni bilinemez, rastlantısaldır.

Liberal entelijensiyanın, birinci açıklamayı söylemlerinin, demokrasi, uzlaşma ve hoşgörü gibi bileşenleriyle ve bilimsel düşünceye her şeye rağmen yakın olmalarından dolayı benimsemekte esas olarak zorluk seçtiklerini görüyoruz. Üçüncü açıklama bireyin öznelliğine geçici de olsa herhangi bir tutarlılık kazandırma olasılıklarını yıkmaya başlayınca, beraberinde çok daha ciddi ciddi sorunlar getirmeye başlar, toplumsal ilişkilerin varlığını yatsımaysa dolayısıyla sembolik içinde, tam anlamıyla bir mutsuzluğa yol açar. Bu nedenle, özellikle kendi varlığına önem verenler açısından kabul edilmesi son derecede güç bir seçenektir. Dahası, rastlantının esas alınması, hızla kaprisli bir tanrı anlayışına açılmaya başlar ki bu da sonunda birinci seçeneğe geri dönecektir. Geriye, “çok özel” bireyler seçeneği kalır. Ancak liberalizm soldan gelen bir damar olarak, liderlere, siyasi partilere örgütlere karşı, bireyin iradesini özgürlüğünü sınırlayan etkenler olarak son derecede kuşkuludur. Bu nedenle sürekli halk ve seçmen vurgusu yaparken, tüm siyasi liderlere ve oluşumları kuşkuyla karşılarken, siyasal gelişmeleri, liderleri ve siyasi partileri, bunlara katılmadan dışardan kendi düşünceleriyle yönlendireceklerine inanmaya başlarlar. Böylece toplumsal dönüşümün açıklanması liberal entelijansiyanın bir seçkinler grubu olarak vereceği doğru önerilere indekslenmeye başlar. 

Tüm bu karmaşık açıklama çabalarını, şöyle de özetleyebiliriz sanırım. Tarihin ve insanın yeniden yapılmasının, toplumsal mühendislik projelerinin ortadan kalktığı yerde geriye, yalızca kar yapmak ve bedensel hazlara odaklanmak dürtüleri kalacaktır. Liberal entelijensiya, iki insani olmayan sürece birden sıkışır. Kar bir makine olarak sermayenin etkinliğiyle, bir haz Geçtiğimiz 5-6 yıl boyunca Türkiye siyasi coğrafyası ilginç bir gelişmeye şahit oldu. Entelektüellerin[[1]] kendini liberal olarak tanımlayan (ufkunu piyasa ekonomisi, kimlik siyaseti ve parlamentarizmin oluşturması anlamında) kesimi, "demokrasi", “bireysel özgürlükleri”, “kimlik siyaseti” gibi kavramları söyleminin dışında bırakan halkın (bireyler ya da vatandaşlar olarak) değil "Hak’kın" egemenliğini "arzulayan” bir siyasi hareketi, siyasal İslam’ı, onun siyasi partisi AKP’yi desteklediler, desteklemeye de devam ediyorlar. 

Böylece biz de Türkiye’de liberal entelektüellerin bizzat kendi yaşam tarzlarının (“yaşam dünyalarının”) yok oluşunu hazırlayan ve arzulayan bir siyasi hareketin iktidara yürümesine, toplumu dönüştürebilmek için gerekli hegemonyayı elde etmesine katkıda bulunarak, felsefi ve kültürel, hatta etik anlamında yavaş yavaş intihar etmeye devam ettiğini görüyoruz. 

Karşımızda, oldukça karmaşık, ama birçok açıdan son derecede ilginç bir süreç var. Bu yavaş intiharı bir “semptom” olarak alıp da analiz koltuğuna, yada amaliyat masasına (çünkü hem psikolojik hem maddi süreçlerin kesiştiği yerde ortaya çıkmış bir olguyla karşı karşıyayız) yatırdığımızda salt Türkiye’nin son beş altı yılını değil kapitalizmin son 25 yılını hatta tüm tarihini ve nihayet geldiği noktadaki tıkanmayı konuşma şansına sahip oluyoruz. Böylece, belki de, liberal entelektüellerin intihar süreci bize yeni bir başlangıcı düşünmek, “ölüm” metaforuna sadık kalırsak bu intihar edenlerin cesetlerinin beslediği toprakta yeni çiçekler üretmek için bir şans tanıyabilir. Belki diyorum çünkü siyasal İslam, bu cesetlerin besleyeceği toprağı daha şimdiden siyasal zilyetliği altına almaya ve etrafını dikenli tellerle çevirmeye başladı bile…

Bu yazının projesinin zamanlamasını söyle kurabiliriz sanırım. Türkiye’nin son dört beş yılı, diğer bir değişle siyasal İslam’ın atılım yapmaya başladığı dönemin başında, çok sert bir ekonomik ve siyasi kriz var. 12 Eylül darbesi ve Özal restorasyonundan[[2]] miras kalan tüm temsil ilişkileri matrisi (siyasi partiler, kadrolar ve idolojiler) yine o dönemden kalan ama 1990’ların sonunda büyük bir gürültüyle çökmeye başlayan neo-liberal ekonomik modelin altında kaldılar[[3]]. Bu 12 Eylül- Özal restorasyonun tükendiğini gösteriyordu.

Bu tükeniş, çok daha geniş çaplı, “küresel”, ama 1997’den itibaren adeta yavaş çekilmiş bir tren kazası filmi gibi çökmeye başlamış olan bir başka restorasyon sürecinin tükenişinin parçasıydı. 

Bu tükenmeye başlayan küresel restorasyon, 200 yıllık kapitalizmin tarihinde bir açıdan çok önemi momenti temsil ediyordu. İlk defa kapitalist uygarlık, Fransız Devrimi' geleneğini yastıyor, sömürgeciliği ve emperyalizmi uygarlaştırıcı, barış getirici bir süreç olarak rehabilite ediyor, Rus Devrimi'nin aslında sıradan bir siyasi darbe olduğunu ileri sürüyor, nihayet evrim kuramının yerine yaradılış kuramını koyarak bilimsel paradigmayı altüst etmeye çalışıyordu. 

Kapitalist uygarlık tarihinde ilk kez varlığını açıklayacak hiçbir ahlaki, tarihsel, siyasi gerekçe sunamıyordu. Kapitalist uygarlık Badiou’nun deyimiyle, “tüm dünyaları” tüketmişti ve şimdi insanlığı “dünyasız bir var oluşa” mahkum ediyordu. Diğer bir değişle kapitalist uygarlık gerçek anlamda nihilist bir konjonktürdeydi.

Egemen sınıflar ve organik entelektüelleri, herhangi bir “yeni dünyanın” ki, “yeni, başka bir dünya olanaklıydı”, gündeme gelmesini önlemek için bu boşluğu, tarihin tekerleğini geri doğru çevirerek, halkın değil, Tanrı'nın iradesine dayanarak aşmayı arzuladılar. Bu nedenle, "uygarlıklar çatışması" patlak verdi ama but çeşitli dinlere atıfla betimlenen insan kümeleri arasında değil, bizzat kendi geleneğine ihanet etmeye başlayan kapitalist uygarlıkla, onun geleneğinin mirasına sahip çıkmaya çalışanlar arasında bir çatışma olacaktı. Liberal “entelektüellerin yavaş intiharı” da işte bu nihilist konjönktür içinde başladı 

Restorasyon[[4]] ve kapitalist tarihin sonu

Yukarıda restorasyondan söz ettim. Bu kavramı şimdi açmaya çalışacağım.  Önce madde vardı. İnsanlar düşünmeye başlamadan önce, karınlarını doyurmak, cinslerini üretmek ve barınmak zorundaydılar. Bu nedenle, ben de ekonomik düzlemden başlayacağım. Bu düzlemde restorasyon öncelikle,  insanın kaderini elinden alarak, denetleyemediği güçlere, örneğin piyasaya, bırakan, toplumsal yaşama, salt kapitalist ekonomik çıkarların merceğinden bakan [[5]]  bir geleneğin restorasyonuydu. Bu gelenek “Aydınlanma olayından” önce, insanın kaderini tanrının, onun sözcülerinin eline terk eden geleneğe son derecede ve korkutucu biçimde benziyordu. Restorasyon, insanın kaderini “serbest piyasa” denen bir kurgunun, hatta fantezinin[[6]] eline, aslında sermaye birikimi sürecinin kaprisine teslim etmeyi amaçlıyor. 

İnsanın ekonomik yaşamını denetleyebileceğini ekonomik sosyal yaşamının gereksinimleri doğrultusunda planlayabileceğine inan gelenek “Aydınlanma olayının” ürünüydü, onun “hakikat rejimine” [[7]] dayanıyordu . Bu “hakikat rejimine” göre, bilginin kaynağı, eleştirel düşünce, bilimsel faaliyetti. İnsan kendi “yaşam dünyasını”, eşitlik, özgürlük, kardeşlik prensipleri etrafında iyileştirebilir (reformlar), hatta “yeni insanı” yaratarak, tarihin akışını değiştirerek yeni başlangıçlar (devrimler) tasarlayabilirdi. Toplumsal gelişme, insanın rasyonel bir varlık olduğu varsayımı, bilimsel düşünceyle birlikte bu hakikat rejiminin en temel ilkeleriydi. 

Restorasyon doğrudan bu “hakikat rejimini” hedef alıyor, devrimlerin, “toplumsal mühendisliğin” kötü ve imkansız, zenginlerin iktidarının doğal ve mükemmel olduğunu savunuyor, eşitsizliğin gerekli olduğuna inanıyordu. Diğer bir değişle, restorasyon Aydınlanmanın yerine aydınlanma öncesi teleolojik simgesel evrende geçerli  “hakikat rejimlerinin” ilkelerini koymayı amaçlıyordu. Kapitalizm artık ilerici rasyonel bir sistem olduğu için değil alternatifi olmadığı için vardı. Küreselleşme, engellenemez, önünde durulamaz, öznesiz, ama herkesi belirleyen kapsayan, etkileyen adeta “tanrı benzeri” bir süreçti.

Her Restorasyon gibi bu Restorasyon da fikirlerden, teoriden, büyük projelerden nefret ediyor, kanaatlere bayılıyor [[8]]. Özellikle, “aç gözlülük iyidir”, “zengin olmak gerekir”, “bedensel zevkler birincildir” diyen kanaatlere.

Bir başka açından, soyutlama düzeyimiz değiştirerek baktığımızda, bu restorasyonun dört başka boyutunu daha görebiliriz. 

1- İkinci dünya savası sonrasında sendikal hareketin, sosyal demokrasinin ve komünizm korkusunun basıncıyla şekillenen sınıf uzlaşmasının, sosyal devletinin yıkılarak, engelsiz kapitalist sınıf egemenliğinin, “piyasa-devletinin” Restorasyonu. Diğer bir değişle, Egemen sermayenin Ulusal Keynesgil modeli yıkarak “küresel serbest piyasa projesiyle”  emperyalist liberalizmin Restorasyonu.

2- 1970’lerde ekonomik kriz, siyasi açıdan Vietnam savaşı gibi etkilerle gerileyen ABD hegemonyasının, 1980’lerde Reagan yönetimi altında restorasyonu. 

3- Egemen sermayenin, çevre ülkelerde, sömürge sitemi yıkılırken kaybettiği egemenliğinin, borç kriziyle oluşan konjonktürde, IMF-Dünya bankası, eliyle, restorasyonu.

4- 20 yüzyılın son 20 yılında, post-modernizmin de katkısıyla, sınıf mücadelesi düşüncesinin siyasi ontolojinin merkezinden kovularak, yerine, dini temelde betimlenen uygarlıklar çatışması düşüncesinin, etnik aidiyetlere dayalı milliyetçi projelerin restorasyonu girişimleri.  Bu sırada birileri açıktan açığa, ABD’de yeni Roma’nın restorasyonundan, Türkiye’de Yeni-Osmanlı dünyasının restorasyonundan söz etmeye başladılar. Bu, aynı zamanda, modern vatandaşlığın temelini oluşturan laiklik ilkesinin,  yıkılarak, siyasal İslam kimliğinin Restorasyonu olarak da karşımıza çıktı.

Tam bu noktada bu restorasyonun Türkiye’deki tarihine de çok kısaca bakarsak

1970'lerin sonunda derin bir ekonomik siyasi krizin Türkiye’yi sarsmaya başladığını görürüz. Bir önceki 25 yılın bölüşüm ilişkileri, sınıf ittifakları hızla çöküyordu. Bu ilişkiler ve ittifaklar, 1980'li yıllarda, çok geniş sınıf ve tabakaları, bölgeleri dışlayacak biçimde yeniden, özellikle açık şiddet ve mali şiddet yoluyla gittikçe merkezileşen, daralan bir sermaye grubunun, uluslararası bağlantılarının gereksinimlerine göre yeniden düzenlendiler. 

Kamu işletmelerinin, mali sektörün, sanayi piyasalarının, arazilerin yabancı sermaye tarafından mülk edinilmesi; sokakları, ekranları yabancı sermayenin iktidarını taşıyan imajlarının doldurması, yeni kuşakların kimlik oluşturma süreçlerini belirler, kimlik krizlerine yol açar hale gelmesi hep bu sürece ait olgulardı. 

1980'li yıllarda, uygulanma konan neo-liberal  ekonomik model, buna uygun idari reformlar sayesinde, ülkenin ekonomik ve siyasi yapısı, demokratik süreçlerin, halk iradesinin, seçilmiş temsilcileri yoluyla ekonomi yönetimine yansımasını engelleyecek biçimde yeniden şekillendirildi.  Artık geniş kitleler ne isterse istesin, ekonomi, hatta siyasi yaşam IMF programlarında ifadesini bulan "ekonomik yasalara"göre düzenlenecekti. Diğer bir deyişle sermayenin gereksinimlerine göre... 

Bu süreç işlemeye, hâkim olmaya başlayınca sermayenin yaşam koşulları (en kısa sürede en büyük kâr ve birikimi gerçekleştirme önceliği), tüm diğer kalkınma, eğitim, sanayileşme, eskinin deyişiyle " sosyal devlet", "nurlu ufuklar", "büyük Türkiye" projelerini tasfiye etmeye başladı. Piyasa ilişkileri kamu alanını tahrip ettikten sonra günlük yaşamın mikro-kozmosunu sömürgeleştirmeye, "yaşam dünyasını" , hatta dili kendi gereksinimlerine göre yeniden şekillendirmeye başladı. Bu değişimin aklını ve enerjisini sağlayan kaynaklar uluslararası sermaye olduğundan, onun gereksinimlerinin ifadesi olan ahlaki, estetik değerler giderek sürece damgalarını vurdular. 

12 Eylül öncesinde, Restorasyondan önce, Kürt sorunu, sosyalist hareketin sorunları kümesine aitti. O zaman Kürt sorununun paradigması bölünmeye, ayrılmaya değil; daha derin, eşitlikçi, demokratik ve adaletli bir bütünleşmeye ilişkindi. Kürt sorununu çözmeye çalışan Türk ve Kürt kökenli sosyalistlerin, devletle olduğu kadar Kürt eşrafıyla, aşiret liderleriyle, yerel seçkinleriyle de (ki bunların hepsi zamanın siyasal iktidar matrisine -iktidar bloğuna ve destek sınıflarına- aittiler) başları her zaman dertteydi. 

12 Eylül sonrasında gündeme gelen ekonomik yeniden yapılanma süreci verili bölüşüm ilişkilerini dağıtmaya başlarken bu iktidar matrisi bozulmaya, Kürt seçkinleri, eşrafı ve kentsoylu kesimleri başlarının çaresine bakmaya çabalarken, sosyalist hareketin etkilerinden koptular (sosyalist hareket imha edildiğinden) PKK'yi de içeren yeni Kürt hareketine doğru yöneldiler. 1990'larda PKK bu destekle enerji kazanırken, karşısında da "Susurluk süreci" denen şey şekilleniyordu. O dönemde AB süreci hızlanır, Gümrük Birliği bölüşüm ilişkilerine bir darbe daha vurur, ABD'nin bölge politikaları emperyal biçimler almaya başlarken, Kürt sorunu uluslararası bir boyut kazanmaya, AB ve Irak süreçlerinin bir parçası olmaya başladı: Türkiye'yi “yönet[emey]enler sorunu çözmeye ilişkin inisiyatifin de ellerinden kaçtığına şahit oldular. 

Kimlik siyasetinin öne çıkmasının maddi zemini böyle oluşurken, birbirine paralel iki gelişme daha yaşanıyordu. Birincisi, Neo-liberal politikalar orta büyüklükte yerel sermaye ile büyük, uluslararasılaşmış sermaye arasındaki bölüşüm ilişkilerini yeniden şekillendiriyor, kentlerdeki emekçi kesimleri daha da yoksullaştırıyor, kırsal yapıları tahrip ediyor, kent proletaryasının bileşimi kırdan yeni gelen muhafazakâr kesimlerin etkisiyle değişiyordu. İkincisi, neoliberalizmin devleti küçültme ve sosyal hizmetleri kısma programı devletin meşruiyet[[9]] zemini daraltarak, Mısırdaki gelişmeleri anımsatan biçilerde[ siyasal İslam’a yeni etki alanları açıyordu. Böylece siyasal İslam, tabanını ilk kez emekçi kesimlere, varoşlara doğru genişletmeye başladı. Sonuç Refah Partisi'nin yükselişi, belediyeleri ele geçirmesi, Erbakan-Çiller hükümeti... Sonra, yine uluslararası etkiler devreye giriyor; AB karşıtı, milliyetçi-Müslüman-halkçı özellikler taşıyan siyasal İslam, uluslararası sermayenin, ABD'nin bölge projelerine göre yeniden şekillenmeye zorlanıyor, nihayet karşımıza, ABD'nin ve AB'nin gözbebeği ılımlı İslam’cıAKP çıkıyor. 

Küreselleşmenin, diger bir değişle restorasyon sürecinin, hem ülkede hem de küresel çapta karşılaştığı krizle AKP arasında iki boyutlu organik bir bağ var. Birincisi küreselleşme 1997'den sonra, giderek ivmesini ve istikrarını kaybetmeye, ABD hegemonyasının ekonomik, kültürel zemini sarsılmaya başlayınca, öne çıkmaya başlayan emperyal projenin en önemli ideolojik tutkalları "uygarlıklar çatışması" ve "terorizme karşı savaş" oldu. Bu ikisinin kesiştiği yerde neo-liberal, küreselleşmeci (ABD kuklası) bir siyasal İslam’ın oluşturulmasını amaçlayan birdönüşüm gündeme geldi. Bunun siyasi biçimi olarak, rejim değişiklikleri projelerini görüyoruz. AKP bu dönüşümün ilk örneği olarak görülebilir[[10]]. 

Francis Fukuyama 1989’da tarihin sonunun geldiğini muştuladığında, iki noktada fazla noktada yanılıyordu. Birincisi, “tarihin sonu” derken yaklaşık 10 yıl etken konuşmuştu. İkincisi, Restorasyonun çökmeye başlaması, kapitalist yaşam tarzının mali, ekolojik siyasi açılardan sürdürülemez, sürdürüldüğü taktirde tüm insanlığın hatta doğanın  yıkımını tehdit eden bir aşamaya gelmesi, tarihin sonunun, aslında kapitalist uyarlığın sonu olarak karşımıza çıkmaya başladığını gösteriyordu[[11]]

Çünkü, Restorasyonlar bir süre sonra, kendi çelişkileri altında çökerken, yeni bir dönemin doğuşuna zemini oluşturacak enkazı da yaratırlar.  Bu gün, işte böyle bir enkazın şekillenmekte olduğunu görüyoruz. Restorasyon kimi bileşenleri, sürerken kimi boyutlarıyla da çöküyor. Yine tarihe bir eşik, oluşuyor. Ancak buradan yeni bir döneme, tarihe geçerek “yeni bir dünya” inşa edip edemeyeceğimiz şimdilik belli değil. 

Bu Restorasyonun çöküşünün iki belirgin örneğine, ekonomik liberalizm ve ABD hegemonyası üzerinde kısaca durarak çöküşten en anladığımı özetlemek istiyorum.

I- Ekonomik Liberalizmin restorasyonu ve tükenişi:

1980’lerin başında ABD, İngiltere önderliğinde “küresel serbest piyasa” projesiyle, liberalizmin restorasyon döneminde, İşçi hareketinin 1950-70 döneminde sermayeden kopardığı tavizleri geri alındı, sermayenin kesin hakimiyeti yeniden kuruldu. Az gelişmiş ülkelerin piyasalarını egemen sermayeye açarak, ekonomik mekanlarını yeniden düzenlendi. Böylece oluşmaya başlayan “bir düzenleme sistemi” içinde, egemen sermayeye özellikle, mali sermayeye küresel çapta sınırsız hareket, birikmiş kaynaklara mülksüzleştirme yoluyla el koyma olanakları elde etti.

Bu neoliberal restorasyonun 1990’ların sonundan itibaren,  1997/98/2000 Asya, Brezilya, Rusya, Arjantin, Türkiye krizleri; 1999/2000, gelişmiş ülkelerin borsalarında yaşanan ani düşüşlerle patlayan köpükler; 2001/2002’de, köpüklerin enkazı üzerinde başlayan resesyonla birlikte gündeme gelen, 1929 benzeri bir depresyon tehlikesiyle tükenme belirtilerini sergilemeye başladığını görüyoruz.

Depresyon tehlikesine karşı, ABD Merkez Bankası önderliğinde küresel çapta devreye sokulan büyük mali genişlemeyse, tükenişin çöküşe dönüşmesini geciktirdi ama, sonunda Ağustos 2007’de başladığında, çapı, şiddeti ve içeriği ve yarattığı ideolojik şaşkınlık, bunun sıradan bir “düzeltme” değil de bir bitiş noktası olduğunu bütün açıklığıyla gözler önüne serdi.

II - ABD hegemonyasının restorasyonu ve tükenişi

1980’de Reagan döneminde “küresel serbest piyasa kurma projesi” ABD hegemonyasını restorasyonuna üç yönden katkı yaptığını gördük. Birincisi, Egemen sermayeye yeni bir kriz yönetimi biçimi sunarak ve gelişmekte olan ülkelerin ekonomilerini kullanıma açarak, ABD, hegemonyasının liderlik ayağını yeniden inşa etti. İkincisi, komünizme karşı, özgürlük ve demokrasi projesi olarak sunulan, serbest piyasa projesi, gerek soğuk savaşta, gerekse de gelişmekte olan ülkelerin “ulusal proje”, bağımsızlık geleneklerine, karşı güçlü bir ideolojik silah oluşturdu, ABD’nin kültürel liderliğini güçlendirdi. Üçüncüsü,  İkinci “soğuk savaş”, “Yıldız Savaşları” projeleri, Nikaragua, El Salvador, nihayet Afganistan’a yönelik müdahaleler ABD’nin hegemonyasının şiddete dayalı ayağını da yeniden güçlendirdi.

Restorasyon başlarken en önemli rakip gücün, SSCB’nin çoktan çöküş sürecine girmiş olması, Restorasyonu kolaylaştırdı, 1989’da bir sözde zaferle taçlandırdı.

1990’larda, ABD muzaffer tek süper güç olarak rakipsiz kaldığında, hegemonya Restorasyonu süreci de ilk zorluklarla karşılaşmaya başlayacak ABD hegemonyası nsütekli sorgulanacaktı. Bu kez ABD’nin karşısında gerileyen SSCB değil, Avrupa Birliği ve Çin, Hindistan, Brezilya gibi yükselen güçler vardı. Daha sonra bunlara Putin Rusya’sı da katıldı. Bu güçler ABD’nin, manevra alanını, küresel hegemonya restorasyonu projesinin çözülmeye başladığını gösteriyordu.  

2000’li yılların başında, ABD mali krizi kredi köpüğüyle aşmaya çalışırken,  ekonomik ve kültürel liderliğinin zayıflamasıyla oluşan açığı, özellikle, 11 Eylül’den sonra, askeri kapasitelerine dayanarak kapatmaya kalkınca, kendini, yükselen güçlerin ekonomik ve siyasi kapasitelerinin iyice karmaşıklaştırdığı bir dünya içinde buldu. 

Bu dünyada, özellikle Irak’ın işgalinden sonra, ABD’nin uluslararası prestiji, güvenilirliği ve destekleri hızla aşındı. Beklenen askeri başarıların gerçekleşememesi, hegemonya restorasyonu açısından önemli bir girişim olan BOP’un tıkanması, ABD’nin askeri kapasitesinin hegemonyasını, bir kez daha, restore etmeye yetmediğini gösterecekti. Dahası, Irak, Afganistan, giderek Pakistan, Lübnan belki İran gibi sıcak noktalarda, ABD müdahaleleri istikrara değil yeni krizlere yol açıyor. 

Egemen sermayenin yeniden derinleşmeye ve depresyon olasılığını yeniden gündeme getirmeye başlayan mali krizi içinde, enerji piyasalarından, döviz ve borç piyasalarına kadar ABD çözümün değil sorunun parçası haline geliyor.  Mali restorasyon mali köpüğün patlamasıyla, nihai olarak çökerken, ABD’nin hegemonya restorasyonu projesi de askeri güce dayanarak şişirilen imparatorluk köpüğünün, “yeni soğuk savaş” başlıyor çığlıkları arasında Kafkaslarda, “Yeni Rusya’nın” kırmızı çizgisini çizdiği yerde patlamasıyla sona eriyordu.

Tüm bunlar, insanın yeniden kendi geleceğini piyasanın elinden alarak, kendini yeniden yönetmeye, başlaması, ekonomik jeopolitik ve ekolojik krizlerin kesişerek yarattığı “durum” içinde, acilen, tüm insanlığın ortak çıkarlarını gözeten toplumsal mühendislik projelerini tasarlamaya başlamasını gerektiriyor. 

Ancak, dünyada giriş bölümünde değindiğin gibi, oluşan nihilist konjonktür içinde bir taraftan, özelde siyasal İslam'ın hala yükselmeye, İmparatorluk refleksinin bölgemizde yıkıcı etkisini sürdürmeye devam ettiği, tüketim kültürünün insanları kısa döneme kilitlediği günün koşullarında, Türkiye’de liberal entelektüeller, bu tarihsel gereksinimin tam tersine, bir taraftan siyasal İslamın yükselişine diğer taraftan da imparatorluk politikalarını destekleyerek, tarihin sonunu hazırlayan eğimleri güçlendiriyor, kendi intiharlarına bizleri de ortak etmeye çalışıyorlar. 

“Liberalizmin sefaleti”

Liberal entelijensiyanın söylemine, dikkatle bakınca çok şaşırtıcı bir paradoksla karşı karşıya kalıyoruz. Liberal entelijensiyanın söyleminin en önemli bileşenleri (uzlaşma ve hoş görü, demokrasi ve ötekini yatsımaysan kimlik siyaseti) tüm “insani” görüntülerine karşın, pasif bir nihilizm ve utanmaz bir seçkincilikten oluşan çok karanlık bir dünyayı gizleyen bir fantezi oluşturuyorlar.

Bu karanlık dünyaya göz ucuyla olsa da bakabilmek için önce, üç kez yaşanan bir kırılmayı anımsamak gerekiyor. Bu kırılma, önce 1968’de, 1978’de ve sonra da 1989’da yaşanan üç olayda hissedildi. Kırılmanın adını, “sosyalizmin” çöküşü olarak saptayabiliriz. 1968’de toplumsal hareket ve sol entelijensiya, verili, artık enerjisini ve geleceğini kaybetmiş tüm sosyalizm biçimlerine karşı tavır alarak, kendine yeni bir yol aramak istedi. Başarılı olamadı. Bu başarısızlık büyük bir düş kırıklığı yarattı.  İkici olay ve düş kırıklığı, 1968’de kimi sosyalist akımların, kültür devriminden esinlenerek. yöneldiği Maoist sosyalizmin, Çin egemen sınıflarının kapitalizmle uzlaşmaya ve neo-liberal tezleri benimsemeye başlamasıyla yaşandı. Nihayet 1989’da Sovyetler birliğinin yıkılması, sol entelijensiya içinde, özellikle Sovyet ve Çin modellerine bağlı kalmaya çalışanlar arasında, eleştirel düşünceyi ve Marksizm’i terk etmeye başlayan bir akım yarattı.

Nihilizm verili anlamlar sisteminin kırılmasıyla oluşan boşlukta şekillenen bir tutum. Ye tüm yanılgıları kendisinde içerecek bir biçimde kabul ederek, o ki hiç bir şey değilim öyleyse her şeyi olduğu gibi kendimi de yadsıyabilirim, yıkabilirim. Öyleyse önümde yeniden başlamak için sonsuz bir olasılık var biçiminde tanımlanabilecek aktif nihilizme yol açabileceği gibi, hiç bir şeyi değiştirmek söz konusu değil öyleyse yalnızca ekonominin gereksinimlerinden başka hiçbir şeyin bir anlamı yoktur sonucuna vararak pasif bir nihilizme de yol açabilir. Birincisi terörizme kadar uzanan tepki olasılıklarını harekete geçirirken ikincisi, kendini bedensel hazların peşinde verili düzenin içine bırakan pasif bir nihilizmdir.

Liberal entelijensiya bu ikici yolu seçtiğini görüyoruz. Bu yola da toplumsal değişiklikleri sınıfsal dinamiklerle açıklamayı, dolayısıyla kapitalizmi kökten biçimde eleştirmeyi terk edenler üç olasılıkla karşı karşıya kalırlar. Birincisi toplumsal dönüşümler tanrının iradesinin ürünüdür. İkincisi, toplumsal dönüşümler, çok özel bireylerin ürünüdür, üçüncüsü  toplumsal değişikliklerin nedeni bilinemez, rastlantısaldır.

Liberal entelijensiyanın, birinci açıklamayı söylemlerinin, demokrasi, uzlaşma ve hoşgörü gibi bileşenleriyle ve bilimsel düşünceye her şeye rağmen yakın olmalarından dolayı benimsemekte esas olarak zorluk seçtiklerini görüyoruz. Üçüncü açıklama bireyin öznelliğine geçici de olsa herhangi bir tutarlılık kazandırma olasılıklarını yıkmaya başlayınca, beraberinde çok daha ciddi ciddi sorunlar getirmeye başlar, toplumsal ilişkilerin varlığını yatsımaysa dolayısıyla sembolik içinde, tam anlamıyla bir mutsuzluğa yol açar. Bu nedenle, özellikle kendi varlığına önem verenler açısından kabul edilmesi son derecede güç bir seçenektir. Dahası, rastlantının esas alınması, hızla kaprisli bir tanrı anlayışına açılmaya başlar ki bu da sonunda birinci seçeneğe geri dönecektir. Geriye, “çok özel” bireyler seçeneği kalır. Ancak liberalizm soldan gelen bir damar olarak, liderlere, siyasi partilere örgütlere karşı, bireyin iradesini özgürlüğünü sınırlayan etkenler olarak son derecede kuşkuludur. Bu nedenle sürekli halk ve seçmen vurgusu yaparken, tüm siyasi liderlere ve oluşumları kuşkuyla karşılarken, siyasal gelişmeleri, liderleri ve siyasi partileri, bunlara katılmadan dışardan kendi düşünceleriyle yönlendireceklerine inanmaya başlarlar. Böylece toplumsal dönüşümün açıklanması liberal entelijansiyanın bir seçkinler grubu olarak vereceği doğru önerilere indekslenmeye başlar. 

Tüm bu karmaşık açıklama çabalarını, şöyle de özetleyebiliriz sanırım. Tarihin ve insanın yeniden yapılmasının, toplumsal mühendislik projelerinin ortadan kalktığı yerde geriye, yalızca kar yapmak ve bedensel hazlara odaklanmak dürtüleri kalacaktır. Liberal entelijensiya, iki insani olmayan sürece birden sıkışır. Kar bir makine olarak sermayenin etkinliğiyle, bir haz makinesi özelliğiyle sınırlanmış bir insanın arasında sıkışıp kalırlar. Insan ise, hem sermayenin makinesine “konnektif sentezine”, hem de haz yapan makinenin organlarının “konnektif sentezi arasında sıkışı kalır. Bu durumda, bu aşamada yasam insani insan yapan anlamlar dünyasına kapalı olacaktır, ister istemez. Liberal entelijensiyanın nihilizme bu noktan da girdiğini söylemek olanaklı. 



[1] Entelektüel sözcüğünü, Türkiye’de geleneksel olarak kullanılan “aydın” kavramından farklı bir bağlamda, George Konrad ve Ivan Szelenyi’nin “The Intellectuals on the road to class power (Harvester Press, 1979) başlıklı bence çok parlak çalışmalarında geliştirdikleri, “bağlamlar arası ve üzeri (cross contextual) bilgi üreten insan”, entelektüelleri de ayrı belirgin ama homojen olmayan bir sosyal kategori olarak kabul eden tanımlarına atıfla kullanıyorum.  Bu yapıt, benim bildiğim kadarıyla, Glaznost and Prestroika süreci başlamadan önce yayımlanmış ama, gelmekte olan dönüşümü, siyasi sosyolojik dinamiklerini önceden görebilmiş tek çalışmadır

[2] “Bu restorasyon” kavramını az sonra irdelemeye başlayacağım 

[3] “Çökme” belki çok sert bir ifade gibi gözükebilir. Ama, bu gün geriye doğru bakınca, 11 Eylül 2001 sonrasının mali ortamı, kredi köpüğü devreye girmeseydi, bu modeli yaşatmak krizden çıkmak mümkün olamazdı diye düşünüyorum. Bu gün gelinen noktada, dış ticaret acığına, dış borçlara ve yabancı kaynak bağımlılığı, finansa e sanati sektöründe yasanan mülkiyet değişimine bakmak yeterli sanırım.

[4] “Restorasyon” kavramını Immanuel Wallerstein ve Alain Badiou’nun çalışmalarından yararanarak üretiyorum.

[5] John Ralston Saul, The Collapse of Globalism, Atlantic Books, London 2005

[6] Serbest piyasa için “fantezi” kavramını kullanıyorum çünkü, yaklaşık 80 yıldır, geçerli piyasa ilişkilerinde hemen tüm sektörlerde tekelci yapılar egemendir, bilginin dağılımı merkezileşmiş ve hiyerarşik önceliklere bağlanmış, bilgiye anlamlandırma süreçleri “gösteri toplumunun denetimi altına girmiştir.  Restorasyon, sermayenin kurmaya çalıştığı bu “bütünselliğin” oluşmasını, sermayenin dısındaki özne ve ajanların iradelerini yansıtarak tamamlanmasını engelleyen tüm siyasi araçlar ve müdahale mekanizmaları etkisiz hale getirilmeyi hedefliyordu. 

[7] “Hakikat rejimi kavramı”nin kaynağı için: M Foucault, ‘Truth and Power’, Power: Essential Works of Foucault, Cıl 3, sf 131-133 Edit eden James de Fabion, Penguin,1994.  Foucault bu “rejimi” kapitalizme özgü bir gelişme olarak görüyor. Bence, Foucault’un ileri sürdüğü ölçütlerle yola çıkarak,  “dini hakikat rejimlerinden” söz etmek de olanaklı. Ayrıca bu yönde düşünmeye başlamak da bu gün çok yararlı olacaktır. 

[8] Alain Badiou, The Century, Polity, 2007 

[9] Sheri Berman, “İslamism, Revolution, and Civil Society”, Perpectives on Politics,  Haziran 2003

[10] AKP'den 1990'ların başında ekonomik model dağılırken, hızla çürüyen, tökezleyen devletin "dümenindeki" seçkinleri değiştirmesi; dini motiflere dayanarak, iktidar blokunun hegemonyasını restore etmesi bekleniyordu. Diğer bir değişle, AKP bir istikrar partisi değil, oluşan kriz ortamında, dışarıdan "zorlanan" bir "olayın" (ekonomik kriz) içinden çıkan bir olguydu. 

 

[11] Acaba, tam bu noktada, Karl Marx ve Frederic Engels’in sınıflı toplumları ve tabii kapitalizmi, insanlık tarihinin tarih öncesine dahil ettiğini, ancak insanlığın, ya barbarlık ya sosyalizm anlamında bir yol ayrımına doğru ilerlediğine ilişkin saptamalarını anımsamak yararlı olabilir mi? Ya Tarih öncesinden tarihe geçilecek, ya da barbarlık! Diğer bir değişle “tarihin sonu…” özelliğiyle sınırlanmış bir insanın arasında sıkışıp kalırlar. Insan ise, hem sermayenin makinesine “konnektif sentezine”, hem de haz yapan makinenin organlarının “konnektif sentezi arasında sıkışı kalır. Bu durumda, bu aşamada yasam insani insan yapan anlamlar dünyasına kapalı olacaktır, ister istemez. Liberal entelijensiyanın nihilizme bu noktan da girdiğini söylemek olanaklı. 



[1] Entelektüel sözcüğünü, Türkiye’de geleneksel olarak kullanılan “aydın” kavramından farklı bir bağlamda, George Konrad ve Ivan Szelenyi’nin “The Intellectuals on the road to class power (Harvester Press, 1979) başlıklı bence çok parlak çalışmalarında geliştirdikleri, “bağlamlar arası ve üzeri (cross contextual) bilgi üreten insan”, entelektüelleri de ayrı belirgin ama homojen olmayan bir sosyal kategori olarak kabul eden tanımlarına atıfla kullanıyorum.  Bu yapıt, benim bildiğim kadarıyla, Glaznost and Prestroika süreci başlamadan önce yayımlanmış ama, gelmekte olan dönüşümü, siyasi sosyolojik dinamiklerini önceden görebilmiş tek çalışmadır

[2] “Bu restorasyon” kavramını az sonra irdelemeye başlayacağım 

[3] “Çökme” belki çok sert bir ifade gibi gözükebilir. Ama, bu gün geriye doğru bakınca, 11 Eylül 2001 sonrasının mali ortamı, kredi köpüğü devreye girmeseydi, bu modeli yaşatmak krizden çıkmak mümkün olamazdı diye düşünüyorum. Bu gün gelinen noktada, dış ticaret acığına, dış borçlara ve yabancı kaynak bağımlılığı, finansa e sanati sektöründe yasanan mülkiyet değişimine bakmak yeterli sanırım.

[4] “Restorasyon” kavramını Immanuel Wallerstein ve Alain Badiou’nun çalışmalarından yararanarak üretiyorum.

[5] John Ralston Saul, The Collapse of Globalism, Atlantic Books, London 2005

[6] Serbest piyasa için “fantezi” kavramını kullanıyorum çünkü, yaklaşık 80 yıldır, geçerli piyasa ilişkilerinde hemen tüm sektörlerde tekelci yapılar egemendir, bilginin dağılımı merkezileşmiş ve hiyerarşik önceliklere bağlanmış, bilgiye anlamlandırma süreçleri “gösteri toplumunun denetimi altına girmiştir.  Restorasyon, sermayenin kurmaya çalıştığı bu “bütünselliğin” oluşmasını, sermayenin dısındaki özne ve ajanların iradelerini yansıtarak tamamlanmasını engelleyen tüm siyasi araçlar ve müdahale mekanizmaları etkisiz hale getirilmeyi hedefliyordu. 

[7] “Hakikat rejimi kavramı”nin kaynağı için: M Foucault, ‘Truth and Power’, Power: Essential Works of Foucault, Cıl 3, sf 131-133 Edit eden James de Fabion, Penguin,1994.  Foucault bu “rejimi” kapitalizme özgü bir gelişme olarak görüyor. Bence, Foucault’un ileri sürdüğü ölçütlerle yola çıkarak,  “dini hakikat rejimlerinden” söz etmek de olanaklı. Ayrıca bu yönde düşünmeye başlamak da bu gün çok yararlı olacaktır. 

[8] Alain Badiou, The Century, Polity, 2007 

[9] Sheri Berman, “İslamism, Revolution, and Civil Society”, Perpectives on Politics,  Haziran 2003

[10] AKP'den 1990'ların başında ekonomik model dağılırken, hızla çürüyen, tökezleyen devletin "dümenindeki" seçkinleri değiştirmesi; dini motiflere dayanarak, iktidar blokunun hegemonyasını restore etmesi bekleniyordu. Diğer bir değişle, AKP bir istikrar partisi değil, oluşan kriz ortamında, dışarıdan "zorlanan" bir "olayın" (ekonomik kriz) içinden çıkan bir olguydu. 

 

[11] Acaba, tam bu noktada, Karl Marx ve Frederic Engels’in sınıflı toplumları ve tabii kapitalizmi, insanlık tarihinin tarih öncesine dahil ettiğini, ancak insanlığın, ya barbarlık ya sosyalizm anlamında bir yol ayrımına doğru ilerlediğine ilişkin saptamalarını anımsamak yararlı olabilir mi? Ya Tarih öncesinden tarihe geçilecek, ya da barbarlık! Diğer bir değişle “tarihin sonu…”