Thursday, May 14, 2026

Pekin zirvesi üzerine bir not

 


Trump’ın bu hafta Pekin’e yaptığı ziyaret bir diplomatik olayın ötesinde, belki de bir büyük dönüşümün işaretlerinden biri olarak okunabilir.

İKİ YENİ KAVRAM 

Pekin zirvesi özgün bir tarihsel dönemde gerçekleşiyor. Bu dönemi “düzensizlik” kavramıyla tanımlama eğilimi oldukça yaygın ama Avrupa Dış İlişkiler Konseyi başkanı Mark Leonard Project Syndicat’taki yorumunda, düzensizlik kavramını yeterli bulmayarak yeni bir kavram öneriyor: “Kural ötesilik” (un-rule). “Düzensizlik” kuralların ihlal ediliyor olması durumudur. İhlal edenler bile o kuralların varlığını dolaylı olarak kabul eder. “Kural ötesilik” ise ortak kuralların artık fiilen yok olduğu bir durumu tanımlıyor. Örneğin, Rusya, Ukrayna’yı işgal ederken hukuki gerekçeler üretmeye çalıştı. ABD ve İsrail’in İran saldırısında, böyle bir çaba neredeyse hiç olmadı. Leonard’a göre sorun artık kuralların ihlali değil; kuralların referans noktası olma kapasitesini kaybetmesidir.

(...)

Bir yeni kavram da “kaldıraç”. Artık, güç kadar kaldıraç belirleyici olmaya başladı (Nigel Green, The Asia Times). Örneğin, İran, Yunanistan’dan küçük bir ekonomiyle küresel enerji piyasalarını sarsabiliyor. Çin, nadir toprak elementleri işlemesindeki yaklaşık yüzde 90’lık hâkimiyetiyle ABD savunma sanayisi üzerinde etki yapabiliyor. Financial Times’ta Nader Mousavizadeh de “Güç, büyüklükten veya zenginlikten çok, dengesizliği kaldıraca dönüştürme yeteneğinden kaynaklanır” diyor.

Küreselleşme dönemlerinin en büyük yanılgısı ekonomik entegrasyonun, barışçı eğilimleri besleyeceğine, jeopolitik çatışmayı sınırlayacağına inanmak oluyor. Geçen yüz yılın başında da egemen olan bu inanç yine boş çıkıyor. Entegrasyon barış değil, kriz derinleşmeye başlayınca, uluslararası ekonomik jeopolitik rekabet sertleşirken dış ticarette korumacılık, teknolojiye erişim, enerji akışı gibi kaldıraçlar üretiyor. Hatta, artık belirsizliğin kendisi bile bir kaldıraç. Entegrasyon sistemik kırılganlıkları büyütüyor.

Pekin zirvesi

Trump Pekin zirvesini, iç politikada tarım ve havacılık gibi alanlarda, Çin’in alımları/yatırımları, nadir toprak elementleri konusunda vereceği güvenceler üzerinden yeni başarılar elde etme fırsatı olarak görülüyor. 

(...)

yazının tamamını okumak için

Wednesday, May 13, 2026

Neocon "Melankolisi" ve tuzaklar

Bu hafta Amerikan medyasında garip bir şey oluyor. Neocon entelektüel geleneğin iki büyük ismi- Robert Kagan ve Max Boot- art arda yayımladıkları analizlerde âdeta Amerikan hegemonyasının ölüm ilanını yazdılar. Kagan, İran karşısında "toplam bir mağlubiyet" yaşandığını, Hürmüz Boğazı'nın bir daha asla eski haline dönmeyeceğini iddia etti. Boot ise eski bir CIA analistiyle yaptığı söyleşide, Tayvan'da bir savaş çıkması durumunda Amerikan donanmasının bölgeden kaçmak zorunda kalacağını, Çin'in askerî üstünlüğünün artık "büyüklük sıfatlarından kaçınmayı zorlaştırdığını" ortaya koydu.

 

Bu yazıları okuyan bir gözlemcinin aklına ilk anda, “Neoconlar gerçekten pes mi etti?” sorusu gelebilir. Bir yorumcu da “imana mı geldiler?” diye sorarak dalga geçiyordu.

 

Ancak daha dikkatli bir bakış sonrasında, neocon “dünyasını” biraz bilen birisi hemen kuşkulanmaya başlayacaktır: Bunlar imparatorluk projesinden asla vaz geçmezler, sakın aslında bir tuzak kuruyor olmasınlar? “Dünyada ABD yenildi imajı yayılıyor” - aynı akımdan Cristopher Caldwell de bir hafta önce, New York Times’daki yorumunda “Amerika resmen çöküşte olan bir imparatorluk” demiyor muydu? Bence her üç yazar da satır aralarında: “Acilen bir şey yapmak lazım!” demeye getiriyorlar.  Bu ana kadar uygulanan taktikler başarısız olduysa geriye  o çok güvendikleri  askeri-kinetik güç ve kara operasyonu kalmıyor mu?

 

Gerçekten de dün gece, Pentagon'dan "Çekiç" (Sledgehammer) adında yeni bir operasyonun hazırlık emirleri ilişkin bilgiler basına sızdırıldı. Bu bilgiler, İran'a karşı kara işgalini de içeren büyük çaplı yeni bir saldırı planının inşa edilmekte olduğunu ima ediyordu. Savunma Bakanı Hegseth, bölgedeki Amerikan güçlerinin "Şubat ayına kıyasla çok daha güçlü" olduğunu doğruladı. Yani Kagan "Kara işgali imkânsız, felaket kaçınılmaz" derken, Pentagon aynı anda o imkânsız denen şeyi planlıyordu.

 

Neoconların yaydığı karamsarlık bence, bir analiz değil, bir psikolojik harekât. Amaç, dış politika seçkinleri arasında "Artık her şey kaybedebiliriz" hissi yaratarak, her zamankinden daha şiddetli bir müdahaleyi "kalan tek seçenek" gibi göstermektir.

 

Şöyle bir mantık işliyor olabilir: 1. Önce sadece hava gücüyle bir operasyon başlatırsın. (Operasyonun adı "Epic Fury" idi.) 2. Hava gücü siyasi zafer getirmez; rejim çökmez, teslim olmaz. 3. Neocon analistler devreye girer: "Şah mat! Yenildik! İmparatorluk çöküyor!" 4. Karamsarlık zirve yapınca, başka bir neocon kanadı, ya da Kasım seçimlerine giderken yenilmişlik havası yaratmamak, belki de  savaşı bahane etmek için Heritage Foundation faşistleri - bunlardan her şey beklenir- Beyaz Saray koridorlarında konuşmaya başlar:  "Ancak... bir kara harekatı yaparsak belki..." 5. Ve "Çekiç" operasyonu masaya konur.

 

Dikkat edin: "Çekiç" sadece askerî bir plan değil, aynı zamanda bir hukuk manevrası. ABD Anayasası'nın Savaş Yetkileri Yasası, bir başkanın Kongre onayı olmadan sadece 60 gün boyunca savaşa girebileceğini söyler. "Epic Fury" 40 gün sürdü. Ateşkes ilan edildi. Şimdi operasyonun adı değiştirilerek yeni bir 60 günlük sürenin başlatılması hedefleniyor plabilir. Yani aynı savaş, aynı hedefler, ama yeni bir isimle yeniden paketlenmiş olabilir.

 

Neoconlar İmparatorluk projesinden vaz geçmiyorlar. Geçmezler, onların dünya görüşü, varlık nedeni 1990’ların sonundan bu yana bu imparatorluk projesi üzerine kuruludur. “ Project for New American Century” raporunu bunlar üretti. Komplo teorileri çevreleri 11 Eylül olayını  dönüp dolaşıp bu, rapora dayanarak, bu kesime bağlar. 1998’de hazırlanan bu rapor ABD dış politikasında imparatorluk yönünde büyük bir  değişim gerektiğini savunuyor ama çarpıcıbir olay olmadan bu değişimin Amerikan halkına anlatılamayacağını söylüyordu. O zaman da bunların esas hedefleri Afganistan ve Irak değil İran’dı çünkü bunlar İsrail lobisine özellikle de JINSA’ya (Amerika Yahudi Ulusal Güvenlik Enstitüsü) çok yakın bir kesimdir. Bugün Netanyahu hükümetinin “Büyük İsrail Projesi”nin dayandığı “The Clean Break” raporunu da bu çevrede üretilmişti. 

 

Şimdi, "pessimistic" görünerek, aslında ellerindeki son kozu oynuyorlar: panik yaratmak. Panik yaratan bir entelektüel, birkaç hafta sonra gelen kara işgalini "mecburiyet" olarak satabilir.

 

Siz bu yazıyı okurken, Trump yönetimi iki şeyi bekliyor: Birincisi, Başkan'ın Çin lideri Xi ile yapacağı görüşmeden alacağı sinyal (Çin'in tarafsız kalması ya da en azından müdahale etmemesi). İkincisi, "Çekiç" operasyonuna yeşil ışık yakacak iç siyasi iklimin oluşması.

“Arsonistler” yangın raporu yazmıyor. Yeni bir kibrit arıyorlar.


Monday, May 11, 2026

Türkiye o resmin neresinde?

 


Hürmüz Boğazı’nda gerilim tırmandıkça enerji ve gıda güvenliği sorunlarının kesiştiği görülüyor. Perşembe günü, Çin’in yeni 10 Yıllık Tarımsal Gelişme Planı’na, gıda güvenliği sorununa değinmiş, “AKP Türkiye’si bu resmin neresinde?” diye sormuştum.

Ekonomist Elif Karaçimen’in bir çalışması (Katman, 7/05) bu soruya bir cevap veriyor. Bu cevap ilk bakışta paradoksal görünüyor: Türkiye tarımda zayıflar ve buğday, mısır, yağlı tohumlar ticaretinde giderek açık verirken işlenmiş gıda ihracatı rekorlar kırıyor.

BAĞIMLI GELİŞ-ME!

Türkiye, neoliberal modeli benimsediğinden bu yana tarımsal hammaddeyi ithal edip düşük işçilik maliyetleriyle işleyerek yeniden ihraç eden, yerli ürünleri daha ucuza, yerli üretimi yıkmak pahasına ithal eden bir ekonomiye dönüştü. Artık değer üretiliyor ama artık-değer ülkede kalmıyor. Artık değere el koyanlar onu büyük ölçüde dışarıya transfer ediyor. Türkiye bu zincirin işleme, dağıtım halkasında duruyor; bu arada yerli üretim kapasitesi aşınıyor, ülke yabancı üreticiye pazar oluyor.

Karaçimen’e göre Türkiye’nin gıda, tarım sektöründe faaliyet gösteren Cargill, Bunge, Olam, ADM, CP Standard, BRF gibi çokuluslu şirketler, çoğunlukla sıfırdan yatırım yapmıyorlar, mevcut yerli firmaları satın alıyorlar. Bu şirketler üretim birimlerinde yalnızca nihai ürün üretmiyorlar, tohum ve gübreden başlayarak işleme, depolama, dağıtıma kadar tedarik zincirinin her halkasında konumlanıyorlar. Bu durum Türkiye’nin uluslararası işbölümü içindeki konumunu da şekillendiriyor.

Azgelişmişlik, “geri kalmışlık” durumunun bir rastlantı değil, emperyalist-kapitalist sistemin yapısal bir özelliği olduğunu1960’lardaki “gelişme iktisadı”, “yeni sömürgecilik” tartışmalarından bu yana biliyoruz. 

(...),

yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, May 07, 2026

IV. kriz farklı...

 


İran savaşının tetiklediği, enerji krizi öncekilerden farklı; yeni bir dönemin başladığını düşündürüyor.

HEGEMONYANIN SONU

Bu kriz, Wisconsin Üniversitesi’nden tarihçi Giuliana Chamedes’in yorumuna göre (Foreign Policy)20. yüzyılın enerji krizlerinden farklı. Chamedes, ABD merkezli düzen II. Dünya Savaşı sonrasında kuruldu ama “Gerçekte, savaş sonrası dönemin üç büyük petrol şoku -1956, 1973 ve 1978-79- Batı Avrupa ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ittifakı konsolide ederek bugünün siyasi, ekonomik düzeninin temelini attı” diyor. Bu “IV. kriz”, Batı ittifaklarını parçalıyor, dolar hâkimiyetini zayıflatıyor, alternatif jeopolitik yakınlaşmaları teşvik ediyor. Yazar, yeni, büyük olasılıkla Çin merkezli bir dünyanın şekillenmekte olduğunu düşünüyor.

ABD’de muhafazakâr kanadın önemli entelektüellerinden Christopher Caldwell de bu savaşın Amerikan hegemonyasının gerilemesinde belirleyici bir dönüm noktası olduğunu düşünüyor: “ABD’nin askeri, siyasi iddialarının gerçek yeteneklerinin ötesine geçmiş olması”... “klasik bir imparatorluk çöküş süreci sergiliyor” (New York Times). 

“IV. kriz” ABD hegemonyasının sonuna gelindiğini gösteriyor ama daha fazlası da var. Bu enerji krizi yalnızca fosil yakıt rejiminin sürdürülemezliğine değil bu rejimin ürünü iklim krizine, jeopolitik darboğazlar (ticaret yolları) üzerinden gelişmekte olan bir gıda krizine de işaret ediyor: Hürmüz Boğazı kapanınca enerji ve gıda güvenliği sorunları kesişti. Kesişme noktasında Çin’in sergilediği profil, ABD hegemonyası sonrası düzene ilişkin önemli ipuçları sunuyor.

10 YILLIK PLAN!

Çin, dünyanın en büyük tahıl, et üretim sistemine sahip. Ancak 2001’de Dünya Ticaret Örgütü’ne katıldıktan sonra giderek daha fazla ithalata bağımlı hale gelmiş; tarımda dış ticareti açığı geçen yıl 124 milyar dolar olmuş.

Çin’in geçen ay açıkladığı 10 yıllık tarımsal gelişme master planı, o bağımlılık ilişkilerini kırmayı amaçlıyor. Global Times’ın aktardığına göre Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi ve Devlet Konseyi Genel Ofisi tarafından hazırlanan master plan...

(...)

yazının tamamını okumak için

Monday, May 04, 2026

Almanya: Ya gerçekten normalleşirse?

 

Perşembe günü, Almanya’nın yeniden silahlanmaya başladığına dikkat çekmiştim. Almanya’da yaşayan bir Türk okurum beni uyardı: “Kaygılanacak bir şey yok, Almanya normal bir devlet oluyor.” İçimden “Aman ne istediğinize dikkat edin, ya gerçekleşirse” demek geldi. Geçmişte Almanya’nın her “normalleşme” denemesi Avrupa, hatta dünya için pek de hayırlı olmamıştı. Bu kez için de iyimser olmak zor!

NORMALLEŞME Mİ?

Normalleşme! Bunu iki Almanya (egemen sınıflar/seçkinleri+halk sınıfları+göçmen azınlıklar) birleşirken de duyduk. Thatcher, birleşmeye karşı çıktı, “Daha büyük bir Almanya tüm uluslararası durumun istikrarını baltalayabilir ve güvenliğimizi tehlikeye atabilir” diyerek uyardı. Bu kaygılara karşılık “Merak edilecek bir şey yok normalleşiyor” deniyordu. Birleşmeden sonra, Almanya (egemen sınıflar/ seçkinleri) kendini “sivil güç” olarak tanımladı: Ordusunu büyütmedi, silah üretim ve ihracatını sınırlı tuttu, NATO içinde, askeri liderlik iddialarından bilinçli olarak uzak durdu. Finansal krizin sergilediği gibi Avrupa Birliği içinde en etkili ekonomik karar verici konumuna gelmiş olsa bile “Büyük Almanya” korkuları yatıştı.

“Normalleşme” söylemi yine gündemde ancak bu kez başka bir kaygıyı yatıştırmaya çalışıyor: Almanya’nın savunma bütçesi yıllık 189 milyar dolar ile hızla artarak dünyada dördüncü sıraya yükseliyor. 

(...)

Dahası, bu “normalleşme” dünyada büyük güçlerin rekabeti hızlanırken eski Alman Dışişleri Bakanı Joschka Fischer, Le Monde’daki yazısında “ABD Başkanı Trump ve MAGA hareketi, ittifakı (NATO) ya resmen terk edecek ya da ihmal ve küçümsemeyle içini boşaltacak, NATO’nun dağılması çoktan başladı” derken yaşanıyor. Fischer, yazısında uyarıyordu: “ABD’nin I. Dünya Savaşı sonrası Avrupa’dan çekilmesi Hitler’in yükselişinin yolunu açmıştı.” 

(...)

“Normalin” doğasında iki dinamik var: 1) Kültürel, entelektüel olarak erken “olgunlaşmanın” ama siyasi ve ekonomik olarak geç uluslaşmanın, buna karşılık hızlı sanayileşmenin üretmiş olduğu kültür-“kan-toprak-disiplin” milliyetçiliği; 2) Büyük bir kapitalist ekonominin, iç çelişkilerinin yarattığı kriz eğilimleri.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, April 30, 2026

Kurallar çözülürken



Bir önceki yazımda ABD’nin kurduğu kurallara dayalı sistemin çözülüşünü tartışmıştım. Dünya, eski düzenin çatlaklarından sızan bir kaosla karşı karşıya. Bu yazımda soyut bir sistem krizi saptamasının içerdiği, kimi somut eğilimlere bakmak istiyorum: Küresel ekonomi zayıflıyor bir resesyon olasılığı artıyor. Uluslararası hukuk aşınıyor ve devletler silahlanıyor, adeta savaşa hazırlanıyor. Yeni bir savaş türünün şekillendiğine inanan analistler ülkelerinin çoktan bir savaşın içinde olduğunu düşünüyorlar.

EKONOMİK DENGELER HIZLA BOZULUYOR

İran savaşı, sadece bölgesel bir çatışma değil, küresel ekonomi için büyüyen bir şok oldu. Enerji fiyatları yukarı tırmanıyor, hammadde-gıda emtia piyasaları, tedarik zincirleri geriliyor, yatırım iştahı zayıflıyor. Mali piyasalar şimdilik sakin görünse de bu sakinlik aldatıcı. Gerçek ekonomi, finansal ekranlardaki iyimserliğe eşlik etmiyor. Her yeni gün, resesyon, enflasyon ardından daha geniş bir finansal kriz ihtimalini biraz daha büyütüyor.

(...)

Deniz yolları üzerindeki gerilim bu çözülmenin en tehlikeli göstergelerinden biri. İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen tankerlerden haraç alması, Endonezya’nın benzer bir yöntemi dünya ticaretinin yüzde 40’ının geçtiği Malakka Boğazı için düşünmesi denizlerin ortak alan olduğuna ilişkin uluslararası mutabakatı sorguluyor. Bu adımlar fiilen, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin altını oyuyor. Wolfgang Münchau’nun hatırlattığı gibi, böyle bir gidişat bizi yalnızca son küreselleşmenin değil, son 200 yılın ticaret düzeninden bile geriye, korsanlık ve “gunbot” diplomasisi çağına taşır.

HANGİ SAVAŞA HAZIRLANIYORLAR? 

Tam da bu sırada dünya yeniden silahlanıyor. Almanya, Japonya, Güney Kore ve Çin’de askeri hazırlıklar hızlanıyor, savunma harcamaları her yerde yükseliyor. Örneğin, ABD savunma bütçesini yüzde 42 artırmayı tartışırken Almanya yaklaşık üçte bir, Japonya ise yaklaşık yüzde 10 daha fazla harcama planlıyor. Wall Street Journal’a göre “Otomotiv ve ağır sanayi sarsılırken Berlin, fabrikaları, işgücünü ve sermayeyi Avrupa’yı yeniden silahlandırmaya yönlendiriyor. Almanya, kendini bir silah fabrikasına dönüştürüyor.” Financial Times ve Foreign Affaires’te “Böyle giderse 2030’dan önce yine büyük bir askeri güç olacak” diyen tarihçi Lian Fix Almanya’nın hegemonya eğiliminden, bunun Fransa’yı kaygılandırdığından söz ediyorlar. Avrupa’da ve Asya’da devletler, yeni bir savaşı göze alabilecek şekilde pozisyon alıyor. Siyasi iklim de ona göre şekillenmeye devam ediyor.

Üstelik kimi savunma analistler yeni bir savaş türünden söz ediyorlar: Hibrit savaş, siber saldırılar, altyapı sabotajı, ekonomik baskı ve bilgi operasyonları bu yeni türün bileşenleri. İngiltere’de savunma çevreleri, bu bağlamda ülkenin çoktandır fiilen bir savaşın içinde olduğunu düşünüyorlar. 

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, April 27, 2026

'Önce yavaş yavaş...'

 


Çağımızdaki savaşlar, egemen ekonomik model, yapay zekâ, özellikle geçen hafta açıklanan Palantir “Manifesto”su üzerine tartışmalar bana Ernest Hemingway’in Güneş de Doğar romanını anımsattı. Romanda, bir karakter iflasını şöyle anlatır: “Önce yavaş yavaş, sonra aniden.” Sistemlerinki de öyle oluyor: Uzun bir gevşeme, aşınma süreci, ardından ani bir kopuş.

2026’nın dünyasının kuşbakışı resmi, Batı merkezli kapitalizmin tükenmekte olan sistemini sergiliyor. İttifaklar gevşiyor, kurumlar meşruiyetini yitiriyor; ilerleme, küreselleşme, liberal demokrasi gibi büyük anlatılar içi boşalmış kabuklara dönüşüyor. Bu yalnızca jeopolitik değil, aynı zamanda derin bir psikolojik kırılma. W.H. Auden’in, 1947’de “Anksiyete Çağı” şiirinde kapitalizmin, bir anlamda sosyalizmin yıkıntıları arasında yankılanan o “Nereye gidiyoruz” sorusu bugün yine gündemde ve hâlâ cevapsız.

ENTROPİ ÇAĞI

Kapalı bir sistemde entropi giderek artar: Şeyler dağılır, ısı yayılır, düzen çözülür. W.B. Yates’in şiirindeki gibi, merkez çöker, sonra anarşi! Artık düzen değil olasılıklar egemendir! Bugün küresel ekonomi, bu yasanın bir örneğini sunuyor. 

(...)

Düzensizlik bir arıza olmanın ötesinde, neredeyse bir yönetim tekniğine dönüşmeye başladı. Hegemonik merkez, kurala dayalı düzeni sürdürme kapasitesini ya kaybetti ya da bilinçli olarak bundan vazgeçti. Yerine gelen şey ise “seçici istikrarsızlık”, hesaplanmış kaos. Gerilim artık çözülmesi gereken bir sorun değil, yönetilmesi gereken bir araç. Örneğin Hürmüz Boğazı’ndaki kriz, yalnızca bölgesel bir gerilim değil; Çin’in enerji maliyetlerini, Avrupa’nın güvenlik kaygılarını, küresel piyasaları aynı anda etkileyen bir kaldıraç. Bu çerçevede savaş bile kazanılacak bir sonuç olmaktan çok, sürdürülebilir bir baskı mekanizması olarak tanımlanabilir.

KURTZ’TAN PALANTİR’E

Teknolojik dönüşüm bu düzensizlik zemininde “anksiyeteyi” koyulaştırıyor. Yapay zekâ yalnızca üretim süreçlerini değil, sınıfsal yapıları da sarsıyor. Sanayi Devrimi’nde makineler kol emeğinin yerini alıyordu; bugün ise zihinsel emek hedefte. Avukatlar, gazeteciler, akademisyenler, muhasebeciler vb. geçmişte zanaatkârların, tarım işçilerinin yaşadığı yerinden edilme sürecini çok daha hızlı, kapsamlı biçimde yaşamaya başladılar. Tarih bize bu tür kırılmaların açtığı siyasal boşlukların mutlaka dolduğunu gösteriyor ama her zaman demokratik ya da yumuşak geçişlerle değil.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız


Thursday, April 23, 2026

Çin şoku 3.0

 

“Çin şoku 2.0 ya da kriz dinamikleri” başlıklı yazımda, Çin kapitalizminin ileri teknoloji alanındaki üretim kapasitesinin Batı merkezli dünya ekonomisinin dengelerini sarsmaya başladığını vurgulamıştım. Son haftalarda ise bu sürecin jeopolitik bir boyut kazandığını görüyoruz. Henüz tam olarak adlandırılmamış ama giderek belirginleşen yeni bir momentten söz etmek mümkün: “Çin Şoku 3.0.” Bunun ne zaman kolektif bilince çıkacağı belirsiz ancak dinamikleri şimdiden gözlemlenebiliyor.

‘İZLEYEREK KAZANMAK’ 

“Şok 3.0”, ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a yönelik saldırısıyla başlayan savaşın içinde şekillenmeye başladı.

(...)

Çin stratejik kültüründe sıkça anılan bir söz vardır: “Dağın tepesine çık ve kaplanların dövüşünü oradan izle.” Bu yaklaşım, dövüşe doğrudan müdahale etmek yerine konjonktürü sabırla izlemeyi, rakiplerin yıpranmasını, zayıflamasını beklemeyi önerir. Çin’in enerji çeşitliliği, tedarik ağları (Rusya ve İran) ve stratejik petrol rezervleri dikkate alındığında, bu “uzaktan izleme” kapasitesinin maddi temelleri de oldukça güçlü görünüyor.

(...)

‘HATA YAPIYORSA RAHATSIZ ETME’

Bu tabloya, Napolyon’a atfedilen “Düşmanın hata yaparken onu rahatsız etme” sözü de şaşırtıcı ölçüde uyuyor. Trump yönetimi, büyük ölçüde İsrail’in baskısıyla bu savaşa girdi ancak İran’ın askeri, bölgesel kapasitesine ilişkin hesapların çoğu kısa sürede boşa çıktı. Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla savaş küresel bir krize dönüştü.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, April 20, 2026

‘Çin Şoku 2.0’ ya da kriz dinamikleri

 

Tarihin en büyük enerji krizine, küresel bir resesyon riskine, “geçim sıkıntısı krizinin” daha da derinleşmesine yol açan İran savaşının, gerçek nedeninin (İsrail bir yana) ABD ekonomisinin finansal yapısını ayakta tutan “petro dolar” sistemini korumak olduğuna ilişkin yorumlar var. Bir başka grup yorum da enerji krizinin, ABD ekonomisinin sınai, teknolojik üstünlüğünü tehdit eden teknolojik gelişmeleri, dış rekabeti önlemeyi amaçladığına ilişkin. Bu yorumların hepsi Çin üzerinde kesişiyor.

BU ‘ŞOK’ FARKLI

Geçen hafta, Financial Times, “Çin Şoku 2.0” (McMorrow, Fleming, Foster, Leahy) ve “İkinci Çin şokunda gerçekten şoke eden nedir?” (Soumaya Keynes) başlıklı iki araştırma yayımladı. Yazarlar Çin’in, düşük teknoloji içerikli ucuz tüketim malları ihracat dalgasının yarattığı birinci “Çin şokunun”yerini şimdi, ileri teknoloji içerikli ürünlere odaklanan ikinci bir dalgaya bıraktığına dikkat çekiyorlar. Soumaya Keynes’e göre bu kez “Bir de sürpriz var. Çin rekabetine karşı korunma çabaları, modern üretimin merkezi Çinli tedarikçilere erişimi engelleyen bir misillemeyi tetikleyebilir”. Çin kimi stratejik hammadde ve ara malların ihracatını engelleyerek tedarik zincirlerini kırabilir.

(...)

KİMİ KAÇINILMAZLIKLAR VE BİR ÖRNEK

Teknolojik gelişmede “üretim patlaması” yaşanırken gelir düzeyi, iç tüketim yeterince hızlı artmıyor. Oluşan kapasite fazlası da iflaslar ve işsizlik artışıyla gelecek olası toplumsal istikrarsızlıklara ilişkin kaygılarla içeride tasfiye edilemeyince Çin kapitalizmi açısından, dış pazarların önemi hızla artıyor. Kendi ekonomik kapasitesini koruyarak yükü fazla kapasite sorunu yaşayan başka ülkeler üzerine “geçirmeye” başlayan Çin kapitalizmi, o ülkelerdeki kriz eğilimlerini daha da güçlendiriyor. ABD liderliğinde, teknolojik ve katma değerli üretim üstünlüğüne dayanan “Batı merkezli” düzenin dağılması hızlanıyor. Böylece görünüşte salt ekonomik bir dinamik ABD merkezli “dünya ekonomisinde” bir teknolojik, jeopolitik üstünlük yarışına dönüşüyor.

(...)

“Çin Şoku 2.0”, karşımıza yalnızca Çin’in yükselişinin değil, kapitalizmin tarihsel sınırlarına dayanmış olmasının da bir göstergesi olarak çıkıyor.

Bu ortamda, tarihin en büyük enerji krizini, küresel bir resesyonu, enflasyon risklerini vurgulayan son IMF raporu, geleneksel neoliberal politikaların tükendiğini de gösteriyor. Örneğin, 315 trilyon dolar küresel borç (küresel hasılanın yüzde 250’si) yükü altında merkez bankaları hangi şoka (enflasyona mı deflasyon baskısına mı) göre faiz belirleyecek? Hükümetler mali disipline mi yoksa sanayi politikasına mı (hangi sektörleri destekleyecek, hangilerini feda edecek) öncelik verecekler? Halkların ülkelerinin yüneticilerine yönelik öfkesi, uluslararası işbirliği çağrılarıyla, Çin’in asimetrik ticaret yapısıyla ve Batı ittifakının çözülmesiyle nasıl bağdaşacak?

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız