Monday, July 06, 2026

‘Hava kurşun gibi ağır’


İBB davaları sürüyor, İmamoğlu 9 Temmuz’da ne olacak, operasyon mu var diye soruyor. Medya, NATO toplantısı bitince Özgür Özel’e bir şey mi yapacaklar tartışmasına dalıyor, NATO vesilesiyle baskılar, tutuklamalar, Turkuaz operasyonu Ankara’yı bir “Potemkin köyüne” çeviriyor, popüler bir sanatçı kutsala hakaret ettiği iddiasıyla ters kelepçe ile tutuklanıyor, geçim sıkıntısı krizi derinleşmeye devam ediyor. Hava gerçekten çok ağır. Gelin havayı biraz, “entel gevezeliği” yaparak hafifletelim.

CHRİSTOPHER NOLAN VE ODİSSEİA 

Christopher Nolan’ın Odisseia filmi, daha gösterime girmeden tartışılıyor. Çünkü Homeros’un Odisseia destanı, Batı uygarlığının kurucu metinlerinden biridir. Özellikle klasik filoloji çevreleri, “diversity” (etnik çeşitlilik kaygısı) yaklaşımını eleştiren yorumcular, adeta “bu olmamış” demeye getirdiler. Kimi klasikçiler, Odisseia’nın tanrıların, kaderin ve mitolojik düşüncenin belirleyici olduğu, tarihsel bir serüven, şiirsel bir evren olduğunu; modern gerçekçilik adına aşırı rasyonelleştirilmesinin özünü zedelediğini; Miken dönemine ait zırhlar, silahlar, kostümler ve mimari konusunda tarihsel tutarlılığın ikinci plana atıldığını ileri sürüyorlar. Öte yandan, “etnik çeşitlilik” ilkesinin oyuncu seçiminde tarihsel ve kültürel bağlamdan bağımsız biçimde uygulandığı, Heleni siyah bir oyuncunun temsil etmesinin, antik Yunanın dünyasına uymadığı savunuluyor. Yunan oyuncuların ve Yunan kültürel perspektifinin neredeyse hiç yer almadığı da vurgulandı. Nolan’a kolay gelsin.

(...)

Bir diğer ilginç örnek de Homeros’un Odysseus’a verdiği ilk sıfat“Polytropos” etrafında oluştu. Hep kurnaz, hileci, dolambaçlı anlamında çevrilen bu sıfat için Wilson “karmaşık” (complicated) sözcüğünü kullanarak kararı okuyucuya bırakıyordu. Nolan’ın filmi Wilson çevirisi üzerin inşa ettiği söyleniyor.

(...)

Karşımızda, köleci, göçebe üretim tarzları gibi antik çağların birinden, artık günlük yaşamda kullanılmayan bir dilde gelen temel/kurucu metinlerden biri var. Bu gibi geçmişin “kurucu” metinleri yaşamımızı hâlâ, birçok dolayımdan geçerek de olsa, etkilemeye devam ediyorlar. Ve biz eğer uzmanlık alanımız değilse o metinleri bizzat okuyup değerlendiremiyoruz, seçkin uzmanların yorumlarına bağımlı kalıyoruz.

Peki, ya toplumsal yapısı, kültürü, dili, duyarlılıkları bugünden çok farklı temel/kurucu bir metin, vatandaşların karşısına, bugün toplumsal yaşamı belirlemek amacıyla konursa? 

(...)

Yazının tamamını okumak için

Thursday, July 02, 2026

250 yaşında, hasta adam

 



Amerika’da başkanlar görevi devralırken hemen her zaman John Winthrop’un ünlü, “Yeni Kudüs”, “istisna ülke”, “aşikâr yazgı” (manifest destiny) vaazını (1630) anarlar. Bu umutlu, kutsanmış başlangıç ne yazık ki gerçekte yerlileri hedef alan bir soykırım ve kölelik üzerine inşa edilen bir tarihin de başlangıcıydı. 1776’daki bağımsızlık bildirgesi “Bütün insanlar eşit yaratılmıştır” derken milyonlarca insanın zincir altında yaşıyor olması, Amerikan tarihinin ilk ve en derin çelişkisini oluşturuyordu. Bu yeni cumhuriyet, feodalizmin yükünden arınmış, saf kapitalizmin ilk laboratuvarı oldu; mülkiyet, toprak, emek ve sermaye arasındaki ilişkiyi Avrupa’nın bin yıllık geleneklerinden kopuk bir şekilde, derin bir bireycilik ve toplumsal dayanışma fikrine düşman bir karakter (ethos) üzerinde kuruldu.

(...)

Bu yıl, 250. yaşını kutlayan ABD, John Winthrop’un o vaazındaki,“görkemli” başlangıçtan çok uzakta. Hegemonyası Çin’in hızla yükselişi karşısında görece gerilerken içeride “süreç olarak faşizm” hızlanıyor:Trump’ın ikinci dönemi, ilkinden çok daha organize, kurumsal; eğitim politikalarından sivil haklar mekanizmalarına kadar her alan, kültür savaşlarının (faşist propagandanın) cephesi haline geldi. Yüksek mahkemenin yürütmenin (Trump’ın) yetkisini genişleten kararları da liberal demokrasinin çöküşünün devam ettiğini gösteriyor. Mahkemenin başkana tanıdığı, Federal Rezerv dışında kalan federal bürokrasinin personelini, keyfi olarak işten çıkarma yetkisi adeta “Devlete ve topluma ne yaparsan yap ama Wall Street’in işine karışamazsın” diyor. Böylece Nixon’un skandal istifasından sonra kurulan denetleme ve denge mekanizmaları altüst oluyordu.

(...)

(...)

En derin kriz ise tarih ve kimlik üzerine: “Dönemler arasındaki çizgiler aşılırken algılanamazlar. Bir dönemin artık geride kaldığı, geriye dönmek isteyenler kalın bir duvara çarptığında bilinçlere çıkar.” 

Bugün, 250. yıldönümünde, “güzel zamanlara” geri dönmek isteyenler de silahlı isyancıların Capitol’ü bastığı, LGBT+ bireylere karşı ayrımcılığın meşrulaştığı, pedofil elitlerin cezalandırılamadığı, göçmen ülkesinde göçmenlere yönelik ırkçı saldırıların, devlet zulmünün arttığı, milyarlarca dolarlık savunma bütçesinin Çin’in teknoloji liderliğini engellemeye yetmediği bir ortamda duvara çarpıyorlar.

(...)

Tamamını okumak için tıklayınız


Monday, June 29, 2026

NATO zirvesi-genel çerçeve denemesi

 NATO Ankara Zirvesi, ittifakın stratejik yöneliminde yapısal bir değişimi yansıtıyor. İran savaşı sonrası NATO’nun güney kanadının önemi artarken Türkiye’nin Karadeniz’e erişimi, Ortadoğu’ya komşuluğu, güçlü ordusu, gelişen savunma sanayisi, onu ittifakın vazgeçilmez aktörlerinden biri haline getirdi.

AVRUPA’NIN STRATEJİK DÖNÜŞÜMÜ

Avrupa’nın ABD’nin nükleer caydırıcılığına, istihbaratına bağımlılığı sürüyor. Ancak Ukrayna savaşı, İran krizi ve Washington’ın giderek Çin’e odaklanması, Amerikan teknoloji devlerinin getirdiği güvenlik riskleri, Avrupa’yı kendi savunmasını üstlenmeye zorluyor.

(...)

KÜRESEL JEOPOLİTİK  

Ankara zirvesi, tek kutuplu dünya düzeninden çok merkezli rekabetçi bir uluslararası sisteme geçişin parçası. ABD dış politikasında, askeri güceöncelik veren imparatorluk projesi yaklaşımıyla müttefikler arasında görev paylaşımı yapan bir koalisyon lideri olma yaklaşımı yarışıyor. Zirve bu gerginlik içinde gerçekleşecek.

(...)

VE TÜRKİYE  

Türkiye için Ankara zirvesi, salt diplomatik bir olay değil. Zirve ülkenin değişen küresel güç dengeleri içinde stratejik konumunu yeniden tanımlayabilir. Ukrayna ve İran savaşlarının ardından Karadeniz, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’nun kesişim noktasında bulunan Türkiye, yine, NATO’nun vazgeçilmez üyelerinden biri.

(...)

Avrupa’nın stratejik özerklik arayışı, Türkiye’yi Avrupa savunma mimarisine (üyelik çoktan unutuldu) entegre etmeyi gerektiriyor. ABD ise Türkiye’yi, NATO içinde stratejik bir ortak olarak görmek istiyor. (...) Zirvenin bu gerginliği de yansıtması bekleniyor.

Yazının tamamını okumak içşn tıklayınız

Thursday, June 25, 2026

Caligula, Trump, Musk üzerine spekülatif düşünceler

 


Amerikan toplumunda Roma İmparatorluğu’nun çürüme, çöküş aşamasını anımsatan bir dönüşüm yaşanıyor. Tarih karşımıza, bir çöküşün semptomları olarak Caligula’yı anımsatan Trump’ı, Platon’un “pleonexia” dediği “doyumsuz açgözlülüğü” temsil eden trilyoner Elon Musk’ı çıkarıyor.

Augustus, imparatoru “birinci vatandaş” kavramı arkasına gizlemişti; Caligula bu perdeyi yırtarak senatonun iktidarsızlığını alenen sergiledi. Trump denetleme dengeleme aygıtlarını, bürokrasiyi “derin devleti” kale almadı, basını düşman ilan etti, Trump Cumhuriyetin içinin boşaldığını gösterdi.

Caligula kendi muhafızları tarafından öldürüldü. Yerine Claudius’un getirildi. Askeri sadakat cumhuriyet erdeminden üstün olduğunu kanıtladı. Trump 6 Ocak’taki Kongre baskınını destekledi, devletin güvenlik kurumlarının en kritik noktalarına liyakate bakmadan kendi sadık taraftarlarını yerleştiriyor, orduyu siyasete alet etmeye çalışıyor. Başkanlık makamı, başkanı zenginleştirme, eleştirileri susturma makinesine dönüştü. Anayasal normlar aslında, liderlerin iyi niyetlerine bağlıymış; “demokratik cumhuriyet” aslında bir yalanmış.

ÇÜRÜME VE ÇÖZÜLME 

Roma Cumhuriyeti’nin son döneminde, “latifundia” (büyük köle çiftlikleri) küçük çiftçileri topraklarından etti. Oluşan devasa mülkler, birkaç seçkin ailenin servetini katlarken Roma’nın geleneksel tarımı adeta yıkıldı. Senato, zengin aristokratların oyuncağı haline geldi; yolsuzluk, rüşvet ve seçim manipülasyonu sıradanlaştı.

ABD’de, başta Musk olmak üzere teknoloji, kripto plütokrasisinin Trump’a verdiği destek, Trump’ın kurumları hiçe sayan tarzı, Amerikan Kongresi’nin kutuplaşması Roma senatosunun çürüyüşünü anımsatıyor. Caligula, atını senatör ilan ederek senatoyu aşağılıyordu, Trump kurumsal, ortağı olduğu şirketlere devlet kontraları, fonları, hatta ticari sır aktararak otoriteyi kişisel çıkar adına dejenere ediyor.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız


Monday, June 22, 2026

Versay’dan sonra yeni jeopolitik

 

7 Haziran 2026’da Versay Sarayı’nda ve Tahran’da eşzamanlı imzalanan 14 maddelik İslamabad Mutabakatı, İran-ABD savaşını resmen durdurdu. Mutabakatın, savaşın geleceği henüz belirsiz. Mutabakat savaşı şimdilik durdurmuş olmanın ötesinde, çoktan başlamış küresel bir dönüşüm sürecinin geldiği aşamayı sergilediği için önemli. Bu savaş, adeta kapitalist sistemin dayanıklılığını ölçen bir stres testi gibiydi: Ekonomik direnç, enerji hatları, tedarik zincirleri üzerindeki hâkimiyet, siyasi-stratejik sabır, askerî kapasite kadar belirleyici olabiliyor.

YENİ ‘STATECRAFT’ 

Nasıl bir gerilla grubunun kazanması için devleti yenmesi değil, çatışmanın maliyetini dayanılmaz kılacak kadar ayakta kalması yetiyorsa İran’ın da neredeyse 40 yıldır hazırlandığı bu savaşta Washington’ı masaya getirmesi için onu askeri olarak yenmesi gerekmiyordu. İran rejimi, ABD müttefiki Körfez ülkelerini, İsrail’i vurabileceğini, can kaybına, yıkıma dayanabileceğini gösterdi; Hürmüz Boğazı’nı kapatarak küresel enerji, gübre, helyum akışını aksattı, finans piyasalarını sarstı. Hemen her yerde halkların geçim sıkıntısı krizini derinleştirdi. ABD, askeri hedeflerinden vazgeçmek, ekonomik istikrarı öncelemek zorunda kaldı. Mutabakatın ilk maddelerinin doğrudan Hürmüz’ün yeniden açılmasını şart koşması, bu kaldıracın ne kadar etkin olduğunu gösteriyordu

Özetle, yeni jeopolitikte“devlet yönetme sanatının” (statecraft) kritik silahları artık, öncelikle enerji akışları, taşımacılık rotaları, yarı iletken tedarik zincirleri, yatırım ağları gibi ekonomik karşılıklı bağımlılık, küresel sistemleri kesintiye uğratabilme kapasitesi oluyor.

VE HEGEMONYA 

ABD yönetiminin kısa sürede bir mutabakata razı olması, birçok ülke seçkinlerinde, genelde dünya halklarında; ABD kamuoyunun, siyasi rejiminin uzun savaşlara isteksizliğinin kanıtı olarak algılandı. Bazı yorumcular bunu, kurulu bir hegemonyanın tükenişinin simgesel bir anı olarak 1956 Süveyş Krizi’ne benzetiyordu. İmzanın, ironik biçimde, 1919’da yeni bir jeopolitik ortamın doğumunu haber veren Versay Anlaşması’nın kentinde yapılması da bu analojiyi destekliyordu.

Bu kıvrımları açılmaya başlayan yeni jeopolitik sürecin, şimdilik en çok kazanan ülkesi ise savaşa hiç girmeyen Çin oldu.

(...)

Yazının tamamını okumak için

Thursday, June 18, 2026

Apartheid şimdi küresel

 


Pazartesi günü şöyle bir yazıya rastladım: “İltica Hakkının Sonu- Küresel Kuzeydeki ülkeler kapılarını kalıcı olarak kapatıyor.”(Foreign Policy). Yazı “Küresel Kuzey’de” hükümetlerin sınır kontrollerini sıkılaştırdığını, hak kazanma koşullarını daralttığını, sınır dışı etme işlemlerini hızlandırdığını, gözaltı uygulamalarını genişlettiklerini, aile birleşimini kısıtladıklarını, sorumluluğu üçüncü ülkelere devrettiklerini anlatıyor. Sığınma talebinde bulunma hakkı kâğıt üzerinde hâlâ var ama pratikte hızla anlamsızlaşıyor.

ÇOK UYGUN BİR MODEL

Gerçekten de “Küresel Kuzey’in” sığınmacılar, göçmenlik politikalarına bakınca, günümüzde Apartheid’in Güney Afrika’nın eski (1948- 1994) rejimi olmaktan öte, küresel kapitalizmin işleyiş mantığı haline geldiğini görüyoruz. Apartheid, siyah çoğunluğun emeğini ekonominin beyaz merkezinde sömürüyor ama siyasal haklarını dışlıyor, onları özel alanlarda (Bantustans) yaşamaya zorluyordu. Bu yalnızca ırkçı bir ayrım değildi, emek ile yurttaşlık arasındaki bağın koparılmasıydı. Bugün bu modelin ölçeği büyüdü, biçimi değişti; fakat mantığı aynı kaldı: “Apartheid” düzeni artık sınırların ötesinde küresel düzeyde işliyor.

Biyopolitik emperyalizm kavramı tam bu noktada anlam kazanıyor. Emperyalist birikimin dayandığı kaynakları, artı-değeri üreten halklar, bu değere el koyan karar merkezlerinden, mülkiyet rejiminden, siyasal temsil ilişkisinden dışlanıyorlar. İş gücü çevre ülkelerde tüketiliyor üretilen artı-değer merkez ülkelerde birikiyor

(...)

YENİ ‘ALT-IRK’

Göç rejimlerinde yaşanan son değişimler de bu biyopolitik mantığı açığa çıkarıyor. 2024 itibarıyla dünya genelinde uluslararası göçmen sayısı 304 milyona çıktı; dünya 36.9 milyon mülteci ve 8.4 milyon sığınmacı barındırıyor. Bu koşullarda, bu insanlara yardım etmek yerine, birçok ülke sınırlarını sıkılaştırıyor, sığınma hakkını daraltıyor, başvuruları hızlandırılmış sınır dışı etme mekanizmalarına bağlıyor ve güvenlik söylemiyle göçü kriminalize ediyor. Yani emek, sermaye için dolaşabilir kalırken insan, hak sahibi bir özne olarak değil; denetlenmesi gereken bir risk olarak kodlanıyor.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, June 15, 2026

Buradan nereye?

 

Tren bu istasyona, Gezi Parkı, gar katliamı, “darbe”, mühürsüz oy pusulaları, İstanbul Belediye seçimleri hezimeti, tutuklamalar, gizli tanıklar, uydurma kanıtlar, büyük kitlesel mitinglerin yarattığı korku duraklarından geçerek geldi. Peki nereye gidiyor? İki örnek yardımcı olabilir.

1924-26

İtalya’da sosyalist lider Giacomo Matteotti, 1924 genel seçimlerindeki faşist şiddeti, hileleri ifşa eden parlamento konuşmasından birkaç gün sonra, faşist bir çete tarafından öldürüldü. Cinayet İtalya’da toplumsal infiale yol açtı. Sosyalist, komünist, liberal, Katolik, popülist, muhalefet milletvekillerinden oluşan Avantino Grubu, meclisi boykot etti. Kamuoyu, hatta bazı liberal müttefikleri Mussolini’den uzaklaşmaya başladı. Mussolini hükümeti bir meşruiyet krizine girdi. 

(...)

Süreç yavaştı ama her adım bir öncekini meşrulaştırıyordu. Ocak 1926’da Mussolini, “Her şeyin sorumluluğunu üstleniyorum” dediğinde muhalefet tükenmişti.

OCAK-TEMMUZ 1933

Ocak 1933’te Naziler iktidara geldiklerinde mecliste mutlak çoğunluğa sahip değillerdi. Hitler için yavaşlık tehlikeliydi. 27 Şubat gecesi Reichstag (Parlamento binası) yakıldı. 23 Mart’ta Reichstag yandığı için Opera Binası’nda toplanan Alman Parlamentosu’na Hitler’in tam bir diktatör olmasını sağlayan “yetkilendirme -kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi- yasası” sunuldu. Hitler’in imzaladığı “yasaları” anayasa sınırlayamıyordu. Uluslararası antlaşmalarda meclisin onayı gerekmiyordu.

(...)

 Nazi Partisi dışında tüm siyasi partiler yasaklandı. Temmuz 1933’te, Almanya resmen muhalefetsiz, tek partili bir devlete dönüştü.

2013-2026

Gezi olayı bir hegemonya krizi yarattı, rıza alma kapasitesini hızla kaybetmeye başlayan AKP ve siyasal İslam, toplumsal dönüşümleri hızlandırırken şiddet uygulamaya yöneldi, süreç olarak faşizm tam anlamıyla belirginleşti. 

(...) 

Tasfiye her zaman yasakla değil, bazen imkânsızlaştırmayla da gerçekleşir. CHP, İmamoğlu’nun tutuklanmasından başlayarak gizli tanık, itirafçı, şantaj araçlarıyla yargının hedefine kondu. Mutlak butlan, CHP’ye polis zoruyla girilmesi. Pınar Türker’in savunmasında sergilediği “mevzuata uygun”, belli ki sıradanlaşmış işkence uygulamaları, devletin “disiplin ve cezalandırma” rejimine korkutma, yıldırma araçlarının -terörün- eklenmiş olduğunu belgeliyordu.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, June 11, 2026

Yaklaşan fırtınaya hazır mıyız?

 

LSE, Harvard, Pekin, Yale üniversitelerinden, Soğuk Savaş ve Doğu Asya uzmanı tarihçi, Prof. Arne Westad kitabında (2026- Mayıs) dünya 1914 öncesindeki gelişmeleri andıran bir jeopolitik fırtınanın eşiğinde diyor.

Önceki yazımda, Türkiyeânin bir Süper El Niño iklim olayına hazır olmadığını yazmıştım. Türkiye, iklim krizinden çok daha hızlı, çok daha öngörülemez bir biçimde yaklaşan bu jeopolitik fırtınaya da hazır değil.

FIRTINANIN ÜÇ TEMEL BİLEŞENİ

1- Yirminci yüzyılın ikinci yarısında kurulan uluslararası ticaret düzeni, bizzat onu inşa eden güçler tarafından bozuluyor. Korumacılık yükseliyor, tedarik zincirleri “eve dönmeye” zorlanıyor, ekonomik karşılıklı bağımlılık silaha dönüştürülüyor. 1914 öncesinde de böyleydi: Onlarca yıllık ticaret entegrasyonu, büyük güçlerin sistemi terk etmesiyle birkaç yılda çöktü. O çöküş içinde, kaybedecek çok şey olduğu yanılgısıyla hareket eden devletler daha pervasız ve hızlı davrandı.

2- 1914’te demiryolu, telgraf, iç patlamalı motor, yeni silahlar, ilk uçaklar dünyayı tanınmaz biçimde dönüştürmüştü. Bir teknolojik devrimi hızı ilerliyor, kültürün, kurumların uyum çabaları bu hızın gerisinde kalıyordu. Askeri öğreti, diplomatik refleks, siyasi hayal gücü de gelişmelerin çok gerisindeydi. I. Dünya Savaşı’nda, generaller eski taktiklerle savaştı ve tarihin görmediği katliamlar yaşandı: 1916-17 döneminde, hemen hepsi emekçi sınıflardan, Somme’da bir milyon, Verdun’de 700 bin, Passchendaele’de 600 bin asker öldü.

Bugün yapay zekâ, kuantum bilgisayar, otonom silah sistemleri benzer bir belirsizlik yaratıyor. Milyon dolarlık füzeler 30 bin dolarlık İHA’ları vurmaya çalışıyor. Siber saldırı ucuzladı, yaygınlaştı; YZ ve kuantum bilgisayarı buluştuğunda tüm şifreleme sistemleri etkisizleşecek, mali, askeri sistemler korunaksız kalacak. Dezenformasyon devlet politikasına dönüştü. Hangi eylemin savaş sayılacağı, hangi eylemin nükleer caydırıcılığı aşacağı hâlâ belirsiz. 1914’te olduğu gibi, bugün de yeni teknolojinin savaş üzerindeki olası etkileri belirsizliğini koruyor.

3- Böyle kritik bir dönemde, büyük güçlerin başında kapasitesi kuşkulu liderlikler var. Bunlar yerel krizleri, savaşları sonlandıramıyorlar. Washington, Moskova, Pekin, New Delhi gibi merkezlerde liderler iç siyasetin baskısı altında eziliyor. Bunların, belki Pekin hariç, hiçbiri uzun vadeli stratejik hesaplar yapamıyor, kısa dönemli kaygılar içinde karşı tarafın motivasyonlarını çoğu kez doğru okuyamıyor. 1914’te de benzer bir durum vardı: Askeri sivil elitler, çoğu kez birbirleriyle akrabaydı, aynı dilleri konuşuyordu, aynı kültürün parçasıydı, sürekli haberleşiyorlardı ama olayların önüne geçemediler. Yapısal dinamiklerin baskısı bireyleri aştı.

HER KRİZİN TAM GÖBEĞİNDE

Türkiye, coğrafi konumu açısından her krizin tam göbeğinde: Rusya’nın batısında, İran’la komşu, Akdeniz’in kuşatma altındaki doğu ucunda, Kafkasya’nın kapısında. Bu konum, olağanüstü diplomatik refleks, uzun vadeli stratejik planlama, sağlam kurumsal kapasite gerektiriyor.

(...)

yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, June 08, 2026

Süper El Nino’ya hazır mıyız?

 

İklim krizini hâlâ “gelecek kuşakların sorunu” sananları acı bir sürpriz bekliyor. Okyanusların suları ısınıyor, bir Süper El Nino olasılığı hızla artıyor.

EL NİNO

El Nino, Pasifik Okyanusu’nda her 2-7 yılda bir gerçekleşen, 9-12 ay süren rüzgârların yavaşlamasına bağlı doğal bir iklim olayı. Kayıtlar başladığından bu yana, beş Süper El Nino yaşanmış: 1877-78 yıllarında yaygın kuraklıklar 50 milyondan fazla ölüme yol açmış; 2023-2024’teki de kayıtlardaki en güçlü El Nino, rekor sıcak dalgalarına yol açmış.

El Nino, Avustralya’ya, Güneydoğu Asya’ya kuraklık, Güney Amerika’ya aşırı yağışlar, su baskınları, Afrika’da bölgesine göre aşırı yağışlar ve kuraklık, getiriyor. Afrika tarımı iklim koşullarına çok bağımlı olduğundan sık sık gıda krizleri patlak veriyor. El Nino Türkiye’yi de en çok Akdeniz havzasında etkiliyor: Aşırı sıcaklık, kuraklık ve orman yangınları riski artıyor. Bunlara karşılık Kuzey Yarımküre’de kışlar görece ılık geçiyor. Küresel ısınma söz konusu olduğunda El Nino ateşe benzin döküyor, buna karşılık küresel ısınma El Nino etkisini büyütüyor: Süper El Nino. Aşırı sıcak dalgaları, yangınlar, aşırı yağmurlar, su baskınları, dolayısıyla gıda krizleri 2026-2028 döneminde etkili olacak. Körfez savaşı bu krizleri daha da ağırlaştıracak. Ayrıca hacca gidecek olanları 45°C+ sıcaklıklar, kırsalda çalışanları hızla artmaya başlayan kene nüfusu bekliyor. Zehirli yılanlar da kuzeye göç etmeye başlıyor.

OKYANUSLAR ÖLÜYOR

(...)

El Nino, hatta bir Süper El Nino beklentilerinin arkasında bu yıl okyanus sularında yüzey sıcaklığının yıllık ortalamalarının 6°C üzerine çıkması var. Deniz sıcaklığı normalin yalnızca 1-2°C üzerine çıktığında mercanlar stres altına giriyor, ağarıyor. Deniz türlerinin yaklaşık dörtte birine yaşam alanı sağlayan resiflerin kaybı binlerce türü etkiliyor. Denizler ölüyor!

(...)

BEDELİ KİM ÖDÜYOR?

Imperial College’ın bir araştırmasına göre bu yıl mayısın yalnızca bir haftasında İngiltere ve Galler’de 250 ölüm sıcaklardan kaynaklanmış. 2024 yaz verilerine göre ABD’de aşırı sıcaklık, trafik kazalarından üç kat, cinayetlerden 16 kat daha fazla can aldı. İklim bir “çevre sorunundan” çok öte bir olay.

Gıda krizleri de yolda: 25°C’yi aşan sıcaklıklarda ineklerin süt verme kapasitesi günde yaklaşık yüzde 10 oranında düşüyor. Küresel ortalama sıcaklığın her 1°C yükselmesi, dünyanın, buğday, arpa, mısır, pirinç gibi başlıca tahıllarında ortalama yüzde 3 ila yüzde 8 arasında verim kaybına yol açıyor.

Sular ısınıyor, Süper El Nino koşullarını besliyor, bunlar da ısınan bir gezegenin ateşi üzerine petrol döküyor.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız