Monday, March 09, 2026

Savaşın bir başka boyutu

 

Bu savaşı anlamanın birçok yolu var. Büyük güçler rekabeti, enerji, silah, finans, teknoloji; hepsi önemli. Ancak, burası, Ortadoğu ve kültür (din) çok önemli; özellikle dinci faşizmin yükseldiği bir çağda.

MESİHLER VE KEHANETLER 

Beyaz Saray’da, evanjelik-Hıristiyan din adamlarının Trump’ı kutsayan, adeta Mesih olarak yücelten ayini bu boyutun bir semptomu. 

(...)

Bu fanatikliğin, bir de Kudüs’te, Harem-i Şerif platformunun tam ortasında, altın kubbesiyle yüzyıllardır yükselen Kubbet-üs-Sahra’nın (Mescid-i Aksa) altında es-Sahra adıyla bilinen kutsal kaya gibi son derecede önemli bir simgesi var. Yahudiler dünyanın bu noktadan yaratıldığına, Hz. İbrahim’in oğlunu kurban etmek üzere buraya getirdiğine inanıyorlar. Burası, Hıristiyanlar için İsa’nın çarmıha gerildiği yerin hemen yanı başı; Müslümanlar için, Hz. Muhammed’in miracının başladığı kutsal mekân. Tek bir taş; üç dinin hafızasının kesişim noktası. İncil’e göre İsa bu taşın üzerindeki tapınakta vaaz vermiş, “Bu tapınak yıkılacak, taş üstünde taş kalmayacak” kehanetiyle, açıkça “Ben tapınağın kendisiyim” demiş. Bu tapınak Babil Kralı Nebukadnezar tarafından yıkılmış (MÖ 587). Sürgünden dönen Yahudiler tarafından MÖ 516’da aynı yerde II. Tapınak inşa edilmiş. MS 70’te Roma İmparatoru Titus, Yahudi isyanını bastırmak için Kudüs’ü kuşattı, tapınağı taş taş söktü. Böylece İsa’nın kehaneti gerçekleşmiş oluyordu.

III. TAPINAK VE İRTİDAT

Bu savaş o kutsal taşın kaderiyle de ilgili. Bu bağlamda, İsrail’de iki isim öne çıkıyor: Maliye Bakanı Smotrich ve Ulusal Güvenlik Bakanı Ben-Gvir.Knesset’teki 120 sandalyenin yalnızca 14’ünü elinde bulunduran bu iki isim, Netanyahu’nun koalisyonunu ayakta tutan kilit güç olarak İsrail hükümetini fiili yönlendiriyorlar. 

(...)


Bu ortamda İsrail Savunma Kuvvetleri’nde görev yapan bazı askerlerin, üniformalarında “III. Tapınak” sembolü apoletler takıyor olması da artık kimseyi şaşırtmıyor.

Halbuki, İsa “Ben tapınağın kendisiyim” derken aslında bir tapınağa gerek yok diyordu. Şimdi, Müslümanların en kutsal mekânlarından birini yıkarak üzerine bir III. Tapınak inşasını savunan kökten dinci Hıristiyanlar, mürtedikonumuna düşmüyorlar mı? (Tucker Carlson) 

(...)

Tamamınıokumak için tıklayınız



Thursday, March 05, 2026

Savaş üzerine ek notlar

 

Pazartesi yazımda “büyük felakete”, kararları veren “küçük adamlara” değinmiştim.

Bugün, “Kimin işine yarıyor” sorusu üzerinden, savaşın coğrafyasının özelliklerine bakarak devam edeceğim.

ENERJİ 

Burası, petrol ve doğalgaz gibi enerji kaynaklarının, rafinerilerin, küresel enerji, ticaret yollarının, Hürmüz Boğazı, yılda yaklaşık 2 trilyon dolar değerinde metanın geçtiği Babül Mandep gibi kritik darboğazların coğrafyasıdır. Deniz yoluyla taşınan petrolünün yüzde 20-30’u, küresel LNG (doğalgaz) ticaretinin yüzde 20’si bu yollardan ve o darboğazlardan geçiyor. Bu geçişin hacminde, hızında yaşanan dalgalanmalar, küresel petrol, LNG fiyatlarını dalgalandırıyor. Savaşın etkisiyle bu stratejik su yolunda trafik yüzde 70-80 düşmüş durumda: Petrol, gaz fiyatları artmaya başladı. 

(...)

SİLAH 

ABD’nin, bu savaşa ilişkin doğrudan askeri harcamasının, şimdilik, 1.4 milyar ila 1.56 milyar dolar arasında olduğu tahmin ediliyor. Projeksiyonlar, harcamaların 40-95 milyar dolara ulaşabileceğini düşündürüyor. İsrail ise bu savaşın, düzenli savunma bütçesine ek olarak şu ana kadar yaklaşık 2.5 milyar dolara mal olduğunu açıkladı. Bu madalyonun öbür yüzünde, silah üreticileri var. (...)

TEKNOLOJİ 

İran çatışması, ABD’li yapay zekâ şirketleri için benzersiz ve son derece kârlı bir “canlı ateş laboratuvarı” sunuyor. Şirketler bu savaştan, operasyonel entegrasyonun, finansal kazançların yanı sıra gerçek savaş verileriyle modellerini eğitme olanağı elde ediyorlar. (...)

FİNANS: BEKLENMEDİK ETKİ 

Dubai’yi hedef alan saldırılar “vergi cenneti” modelinin temeli olan güvenlik algısına telafi edilemez bir zarar verdi. (...)


Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, March 02, 2026

Savaş üzerine kimi notlar ve spekülasyonlar

 

İnsanlar kimi zaman çaresizlik duyguları içinde, biraz olsun rahatlayabilmek için bir büyük aklın, önlenemez bir büyük planın kapitalizmin kaosuna bir düzen verilebileceğine inanmak isterler: “Biri düğmeye bastı!”, “Devlet aklı!”, “Büyük ... projesi”, “ABD şunu yapıyor İsrail bunu, İran onu...”

Ben, pratikte, kimlerin hangi kültür içinde, hangi ideolojiyle, hangi ekonomik siyasi çıkarların hatta kaygıların etkileri altında, nasıl karar verdiğini düşünmeye, felaketlerin sorumluluğunu ete kemiğe büründürmeye çalışırım. Böyle bakınca hemen her zaman büyük felaketlerin, küçük adamların küçük hesaplarının sonucu olduğu; büyük trajik rolleri ise çoğu kez soytarıların oynadığı görülür. Peki: “Bu soytarılara bu olanağı nasıl bir sistem veriyor?”

GARİP BİR DURUM

“Soytarılara” gelmeden önce İran üzerine kısa bir not.

Rejimin karakterini biliyoruz, geçelim. İran yönetimi, İsrail’in nükleer güce sahip olduğunu biliyor, karşılığında, kendisi de nükleer kapasite geliştirmeye çalışıyor; emperyalist merkezlerin liderlikleri ise İran’ın nükleer silah eşiğine gelmesini kabul edilemez buluyor. 2015’te varılan anlaşma zemini, Trumpyönetiminin masadan kalkmasıyla çöktü; yaptırımlar yeniden devreye girdi. İran da Rusya ve Çin ilişkileri üzerinden bir manevra alanı açmaya yöneldi. Geçtiğimiz haziran ayında ABD ve İsrail’in hava saldırıları İran’ın nükleer altyapısını, bazı askeri tesislerini ciddi biçimde zayıflattı.

Suriye’de Esad rejimi de çökmüştü, Gazze’de soykırım Hamas’ı ağır bir baskı altına almış, Hizbullah’ın askeri kapasitesi aşınmıştı. İran artık bölgede vekâlet savaşları sürdürecek olanaklardan yoksundu. İçeride tekrarlayan isyanlar, rejimin meşruiyetinin ciddi biçimde aşındığını gösteriyordu. Kısacası İran yönetimi hem siyasal hem jeopolitik olarak savunmadaydı. ABD ile yeniden temas arayışları da bu zayıflığın işaretiydi. Bu tablo içinde son saldırıların zamanlaması, amacı soru işaretleri doğuruyor. Öyleyse gelin, trajedinin aktörlerine bakalım.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayın

Thursday, February 26, 2026

Yeryüzünde bir ‘cennet’: Afganistan

 


Türkiye Cumhuriyeti Anayasası devleti “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” olarak tanımlar. Bu durumda laikliği savunan bir imza kampanyasının soruşturma tehdidiyle karşılaşması, sorunun artık ilkesel değil rejimin karakterine ilişkin olduğunu gösteriyor. TBB, KESK, DİSK ve TMMOB’nin “Laiklik halklarımızın güvencesidir” başlıklı ortak açıklama yapmak zorunda kalması, anayasal norm ile siyasal pratik arasındaki çatışmanın sertliğini sergiliyor.

Tam bu sırada, Afganistan’da Taliban rejiminin yeni ceza düzenlemeleri uluslararası basında tartışılıyor. Türkiye’de kimi dini figürler o ülkeyi “yeryüzünde cennet” olarak sunabiliyor. Bu iki sahne yan yana konulduğunda, karşımıza yalnızca Afganistan’a değil; siyasal İslamın hukuk anlayışına ilişkin bir soru çıkıyor.

HUKUK MU, TEOKRATİK TAHAKKÜM MÜ? 

Taliban’ın inşa etmeye çalıştığı hukuk düzeni, aslında düzen filan değil, teokratik bir totalitarizmin normatif çerçevesidir. Bundan öte insanlığın kadim adalet anlayışından, öngörülebilirlik, eşitlik ve hak özneliği ilkesinden de yoksundur.

(...)

Bu tablo, modern hukuk düzeninden ziyade kast sistemine benzer bir statü hukukunu andırıyor. Toplum, fiilen dört kategoriye ayrılıyor (Ulema, seçkinler, orta sınıf bireyler ve “alt sınıf” 15. maddede köleler kavramı da geçiyor); yaptırım, bireysel sorumluluğa değil, dinsel-sosyal “itibar”a göre dağıtılıyor. Yoksula kırbaç, din âlimine nasihat... Bu, ilahi adalet söylemi altında egemen sınıfın (din âlimleri) dünyevi ayrıcalıklarının kurumsallaştırılmasıdır.

Kadınların kamusal varlığı, farklı inanç yorumları, muhalefet, hatta gündelik davranış biçimleri suç kategorisine alınmıştır. Dolayısıyla, genelde suç olan bireysel özgürlüklerdir. Nüfusun yüzde 20’sini oluşturan Hazaralar, fiilen, aşamalı bir soykırım süreci içindedirler. Afganistan’ın “bir yeryüzü cenneti” olduğu iddiası, oradaki suç kavramını benimsemektedir.

VE TÜRKİYE 

Türkiye’de laikliği savunanların “azgın azınlık”, “İslam düşmanı” olarak nitelenmesiyle, Afganistan’daki teokrasi arasında bir paralellik bulmak, abartılı görülebilir ancak yönelimler arasındaki benzerlik göz ardı edilemez. Siyasal İslamcı söylemin dini tekelleştirmesi ve “Şeriatçı değilim diyen Müslüman değildir” türü dışlayıcı ifadeleri, dini çoğulculuğu tasfiye eden bir ideolojik çerçeveye işaret ediyor.


(...)

Afganistan bugün, bu sürecin radikalleşmiş biçimini, teokratik totalitarizmin, hukuk formu altında kurumsallaşmasını gösteren bir laboratuvardır:

Afganistan örneği, din adına kurulan statü hukukunun varacağı yeri, eşit yurttaşlıktan kul statüsüne, hak öznesinden itaat öznesine geçişin varacağı yeri gösteriyor. Laiklik bu geçişe karşı tarihsel bir frendir. Bugün, bu frenin değerini en iyi anlatan şey, Afganistan’da “cennet” diye pazarlanan bir teokratik totalitarizmdir.

Laiklik tartışması kültürel bir tercih ya da ideolojik bir hassasiyet değildir; rejimin niteliğine dair bir sorundur. Anayasal norm ile siyasal pratik arasında açılan büyük uçurum hukuk devletinin ortadan kaldırması sürecinin son aşamasına gelindiğini gösteriyor. 

Yazının tamamını okumak için tıklayınız


Monday, February 23, 2026

‘BOP’ olmadı ‘BoP’ verelim

 


BOP, bölgeyi demokratikleştirerek yeniden inşa edecekti, yangın yerine çevirdi. Siyonizmin önü Gazze soykırımına kadar açıldı. Şimdi yeni BoP (Board of Peace), hiç olmazsa Gazze’yi yapalım projesi var. Bu projede lafta bile demokrasi, barış, ahlak yok!

BAŞKANIN KLÜBÜ

BoP, ne BM gibi antlaşmaya dayalı bir örgüt ne de klasik bir koalisyon. Trump’ın şahsında kristalleşen, kişisel bir yapıntı, adeta başkanın özel kulübü.

Ve çok tuhaf bir “kulüp”: Kalıcı üyelik için bir milyar dolar “giriş ücreti” veriliyor. Trump, kaydı hayat şartıyla ve veto hakkıyla gündemi kontrol yetkisi olan bir başkan. Bu hukuki zemini belirsiz, Trump’ın kaprisine ve siyasi/ doğal ömrüne bağlı bir “kulüp”. Tarih, böyle örnekleri ciddiye almaz ama katılanları da defterine öven sıfatlarla değil, kimilerini de kullanışlı fırsatçılar, suç ortakları olarak geçirebilir.

(...)

Bu koşullarda, Çin ve Rusya BoP’a katılmıyor, Avrupa çekingen. “Küresel Güney” de bu projeyi iyi tanıdığı için uzak durdu. BoP, hızla ABD yanlısı, çıkar güden devletlerin geçici ittifakına dönüştü. En kötü senaryoda ise BoP, BM’nin zaten sınırlı barışı koruma kapasitesini aşındırırken yerine daha güçlü bir şey koyamadığı için küresel istikrarsızlığı daha da derinleştirebilir. Bu duruma düşmemek için 1945 sonrasının kalıcı yapılanmalarının, karizmatik merkezileşme ile değil, geniş meşruiyet (çok taraflı rıza) ve kurumsal normlarla inşa edildiğini anımsamak gerekir.

‘BAĞIŞLAMAK MÜMKÜN MÜ?’

T.S. Eliot Gerontion şiirinde soruyordu: “Bu kadar şey bildikten sonra, bağışlamak mümkün mü?” BoP’un bütün teknik mimarisini, hatta varlığını gölgeleyen asıl soru işte budur.

BoP’un kuruluş belgelerinde silahsızlanma, istikrar getirme, finansman, güvenlik mimarisi var ama Gazze’de yaşanan felaket (soykırım) yok, yas tutmak yok, kayıpları tanımak yok, hesap sorma mekanizması hatta niyeti yok. BoP’un “kalbinde” çok büyük bir ahlaki boşluk var.

(...)

Dahası, bu asimetrik ortamda, BoP bir taraftan, Hamas’tan tam silahsızlanma talep ediyor diğer taraftan halen Batı Şeria’da tekrarlanan yapısal işgal, yerleşim genişlemesi, pogrom ve ilhak baskılarına gözlerini kapatıyor. BoP aslında şu mesajı veriyor: İsrail’e güvenlik, Filistin’e disiplin, yoksa şiddet baskı.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız


Thursday, February 19, 2026

Münih’te uğursuz nostalji

 


Münih Güvenlik Konferansı’nın en tehlikeli konuşmasını ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio yaptı. Rubio, İkinci Dünya Savaşı’ndan Soğuk Savaş’a, oradan küreselleşmeye uzanan, beş yüzyıllık Avrupa yayılmacılığını transatlantik ittifakın hikâyesiyle birleştiren uzun anlatıyı, sömürgecilik, kölelik ve yerli halkların yok edilmesi (soykırımlar) gibi karanlık yanlarını silerek bir “altın çağ” nostaljisine dönüştürdü.

(...)

Rubio’nun çağrısı, “ortak medeniyet” adına transatlantik ittifakı yeniden kurmayı öneriyor ancak bu kez demokratik değerler üzerinden değil, kültürel homojenlik, beyaz, Hıristiyan miras ve “medeniyetin silinmesi” korkusu üzerinden. Bu yaklaşım yalnızca dış politikaya değil, Avrupa demokrasilerinin iç dengelerine yönelik bir müdahale programı anlamına da geliyor. ABD, kendini “Batı’nın öncü gücü” ilan ederken Almanya’dan Fransa’ya, Britanya’dan Orta Avrupa’ya kadar MAGA’ya akraba faşist akımları doğal müttefik, hatta ileri karakol olarak görüyor. Böylece ABD dış politikasında Trump çizgisi, en azından bu yüzyılı kapsama iddiası taşıyan bir “MAGA Reich” vizyonu olarak beliriyor.

AB’NİN SUSKUNLUĞU 

(...)

Münih’te, Rubio’nun dillendirdiği “uğursuz emperyal nostalji” geçmişe dönük bir özlem olmaktan öte Avrupa’nın siyasal geleceğine, dünyanın geri kalanına -eski sömürgelere- yönelik bir ortak müdahale tasarımıydı. Merz, Macron ve Starmer bu tasarımın risklerini sezseler de ABD’nin MAGA benzeri hareketler üzerinden Avrupa’nın içişlerine sistematik, kararlı müdahalesini açıkça adlandırıp sorgulamadıkları sürece bu müdahale biçimi “yeni normale” dönüşüyor.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız


Monday, February 16, 2026

Münih’te Zerstörungslust

 



Münih Güvenlik Konferansı cuma günü başladı.

Konferansta yaşananları konuşmadan önce, ABD’yi düşünerek hazırlanmış yıllık rapora ilişkin izlenimlerimi paylaşmak istiyorum: Batı’nın şu andaki güvenlik ortamını “yıkım güllesi politikası”, “yıkıcı adamlar” metaforlarıyla betimleyen rapor, bir Zerstörungslust (yıkma şehveti) egemen diyor.

(...)

Liberal uluslararası düzenin ideolojik hegemonyası çökmüş. Kimse “biraz daha serbest ticaret, biraz daha teknokrasi” paketinin sorunları çözeceğine inanmıyor. Bu, solun yıllardır işaret ettiği yapısal krizlerin ana akım tarafından da kabulü anlamına geliyor. Kapitalizmin “herkesi zengin edecek küreselleşme” vaadi tükendi, yerini kaba kuvvetin çıplak diline bıraktı; sömürü ilişkileri artık daha iyi görülüyor.

‘KOŞULLAR MÜKEMMEL’

G7’den BRICS ülkelerine uzanan geniş bir coğrafyada çoğunluk, “Gelecek daha iyi olacak” anlatısını artık satın almıyor. Üstelik pek çok ülkede seçkinler, küresel sorunların çözümünü artık ABD liderliğine bağlı görmüyorlar; yeni ittifaklara ve kurumlara açıklar.

Sağın (özellikle faşist sağın) yıkıcı projeleri çelişkilerle dolu. Trumpçı “otoriter” ırkçı milliyetçilik, bir yandan küresel elitlere ve kurumlara saldırırken diğer yandan toplumun en zenginlerini kayıran vergi rejimlerini, hidrokarbon kapitalizmini, militarizmi derinleştiriyor. “Ulusun çıkarı” adına yürütülen ticaret savaşlarının maliyetini, fiyat artışları ve işsizlik olarak emekçiler ödüyor. İklim kriziyle daha da sertleşen bu çelişkiler, egemen “siyaset rejiminde”, solun, kapitalizmden çıkarak “başka bir dünya” yaratmak için kullanabileceği derin çatlaklar açıyor.

(...)

“Zerstörungslust” patolojisine yol açan koşullardan ne “kurallara dönüş” nostaljisiyle ne de ekonomik büyüme saplantısıyla çıkılabilir. Tek çıkış yolu, kamusal mülkiyeti, iklim adaletini ve “bakım emeğini”, çoğunluğun refahını merkeze alan, eşitlikçi bir demokratikleşme programlarıyla örülen bir inşa vizyonundan geçiyor.

Münih raporu, farkında olmadan, bize Mao’nun ünlü sözünü hatırlatıyor: Evet, bir “kaos” var ve bir büyük dönüşüm için “koşullar mükemmel”... Ancaaak... yalnızca sol için değil, kopuş dönemi canavarları (faşizm) için de... Diyalektik işte! (Devam edecek)


Yazının tamamını okumak için tıklayınoz

Thursday, February 12, 2026

Hangi Batı? Elveda demokrasi

 

Le Monde’da Jaroslaw Kuisz “İki Batı’dan söz etmek hiç de abartılı olmaz” (“Parler de deux Occidents n’a rien d’exagéré”) başlıklı yazısında, Trump modeli ve Avrupa’nın liberal demokrasisi olarak iki Batı şekilleniyor diyordu. Buna karşılık, Avrupa Dış İlişkiler Konseyi (ECFR) Başkanı Mark Leonard ise Avrupa’daki rejimlerin hızla Trump rejimine benzediğini, kıtada MAGA benzeri bir ideolojik dönüşümün hızlandığına işaret ediyor. Orta büyüklükteki ülkelerin egemen sınıfları -örneğin Türkiye gibi- bu ikileme sıkışıyor.

(...)

ALT SINIFLAR VE ‘OTORİTERLİK’ TUZAĞI 


(...) 

Mark Leonard’ın gözlemleri doğruysa, karşımızda aslında iki ayrı Batı değil, Avrupa’nın, süreç olarak faşizm zemininde Trump rejimi ile buluşmasıyla şekillenen tek bir Batı var. “Bağımlı” ülkelerin seçkinleri, bu Batı karşısında kendilerine yer ararken alt sınıflar açısından gelecek parlak görünmüyor. Le Monde yazarı, 1920-1930’ların Avrupa’sının hatalarını tekrar etmemek için hızlı ve kararlı biçimde hareket etmek gerektiğini hatırlatıyor.

DEMOKRASİ SONU MU? 

Bu noktada ben de Robert Kaplan’ın “Was Democracy Just a Moment?” (Demokrasi yalnızca bir an mıydı? 1997) denemesini anımsıyorum. 

(...)

Bu bağlamda, Orta Asya-Kafkasya Enstitüsü, İpek Yolu Araştırmaları Merkezi’nden Halil Karaveli,bir analizinde, “Trump, Türkiye’deki otoriterleşme ve milliyetçilik mantığını güçlendiriyor... (abç) Türkiye’deki muhalefetin işi çok zor. Milliyetçi bir seçmen kitlesine hitap etmesi, muhafazakârlara güven vermesi, Batı’nın demokratik desteğinin artık garanti olmadığı bir jeopolitik ortama uyum sağlaması gerekiyor. CHP’nin ... Erdoğan’ın hâkimiyetine meydan okuyabilmesi için; Batı liberalizmine olan inançtan uzaklaşarak, daha kararlı bir ulusal duruşa, Türkiye’nin gücünü vurgulayan bir söyleme yönelmesi gerekebilir” diyordu.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız



Monday, February 09, 2026

Kamplar var ama direniş de...

 


Geçen ayın son yazısında, “Faşizmin adeta pilot bölge olarak seçtiği Minneapolis kentinde yaşananlar, ABD’de ‘sürecin’ kritik bir yol ayrımına geldiğini gösteriyor” diyordum. ICE (Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Teşkilatı) gestaposunun vahşeti karşısında kitlesel direnişin sonuç verdiği kesin. Ancak geçen hafta yaşanan kimi gelişmeler Trump yönetiminin “süreci” kasım ara seçimlerinde bir üst düzeye taşımaya hazırlandığını düşündürüyor.

SÖYLENEBİLİR OLANIN SINIRI AŞILDI

Geçen hafta ABD devlet başkanı, Obama çiftini maymun olarak sunan bir görseli “Truth social”da paylaştı. Böylece, iyice aşınmış olsa da hâlâ geçerli olan liberal demokratik “siyaset rejiminin” (Neyin siyaset kategorisi içinde konuşulabilir olduğuna ilişkin...) sınırı aşıldı, faşist dünya görüşünün (Weltanschauung), normalleşmesinin önü tamamen açıldı.

‘TOPLAMA KAMPLARI’ YAYGINLAŞIYOR

ABD’de düzensiz göçmenlerin sınır dışı edilene kadar bekletildiği toplama kamplarının sayısı, ICE verilerine göre, Trump’ın II. döneminde iki kat artarak 212’ye ulaşmış. Bu kamplarda halen günlük ortalama toplam tutuklu sayısı 65 bin. Rejim tutuklu kapasitesini 2026 sonuna kadar 100 bin+’ya çıkarmayı hedefliyor. Bu amaçla rejim bu mali yıl içinde, her biri 500-9 bin 500 yataklık 125 kamp daha açmayı planlıyor.

Ancak Amerikan halkı bu kampların açılmasına karşı. Kamp olmak üzere seçilen depoların, hangarların, arazilerin Ulusal Güvenlik Örgütü’ne satılmasını engellemek için yerel yönetimlere baskı yapıyorlar, projelerle ilgilenen işadamlarını boykot etmekle tehdit ediyorlar.

(...)


KASIM SEÇİMLERİ TEHLİKEDE

Bu rejim altında her gün biraz daha belirginleşen bir gerçek de şu: 2026 ara seçimleri ABD’de liberal demokrasiden tamamen ayrılmadan önceki son durak. 

(...)

Trump’ın sık sık hile karıştığını vurgulayarak seçim pratiğini değersizleştirme çabaları, “Böyle gergin bir ortamda aslında seçimleri iptal etmek gerekir” yönünde açıklamaları (pardon şakaları!) sandıkları ICE gestaposuyla koruma önerisi ve 15 eyalette oy süreçlerini “Cumhuriyetçilerin ele geçirmesi gerekir” çağrısı süreç olarak faşizmin hızlandığını gösteriyor.

(...)

Rejim, ırkçılığı, kampları olağanlaştırmaya, seçim çalmaya çalışırken ICE gestaposuna ve kamplara karşı büyüyen direniş, Amerika’nın henüz tamamen kaybedilmediğini gösteriyor.

Yazının tamamını okumak için tıklayınız