Thursday, August 20, 2026

‘25 yıl’ ve ‘odanın ortasındaki fil’

 


Geçen hafta AKP iktidarının 25 yılında yaşanan, ekonomik gelişmelere, AKP’nin siyasi pratiğine ilişkin çok aydınlatıcı değerlendirmeler yayımlandı. Bunların, ki çoğuna katılıyorum, ayrıntılarına girmek yerine, önemli bir eksikliğe, adeta “odanın ortasında durmasına karşın nedense dikkatten kaçan file” değinmek istiyorum.

SİYASİ YORUMLAR 

AKP’nin iktidara gelmeden önce ABD “neo-conlarıyla” kol kola başlayan serüvenine, Erdoğan’ın henüz milletvekili bile değilken “Oval Ofis”de ağırlanmasına, sonra Rahip Brunson olayına, hemen her seçimde yaşanan düzensizliklere, türlü başarısız Kürt sorunu açılımlarına, cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçişe, Gezi olayının bastırılmasına, Rusya, S-400, Kaşıkçı cinayeti, Mavi Marmara, Suriye politikası, göçmenler, 15 Temmuz darbesi ve yeniden yapılanmaya, diğer bir değişle ABD ile kurulmuş garip ilişkilere, “U” dönüşlere, devlet içi tasfiyelere, muhalefet üzerindeki baskıların artarak “butlan” olayına gelmesi gibi kritik dünüm noktaların öncelik veriliyor.

(...)

EKONOMİK YORUMLAR 

Ekonomik yorumlarda 25 yıl esas olarak neoliberalizmin yerleşmesine ve krizine eşlik eden bir otoriterleşme kavramıyla karşımıza çıkıyor: AKP iktidarı başından itibaren neoliberal ekonomi politikalarını otoriter devlet biçimleriyle birlikte kurdu. Ancak bu yapı zaman içinde kendi çelişkilerini üretti; önce yapısal krize girdi, sonra bu krize otoriter kurumsal dönüşümle yanıt verdi, gibi yorumlar yaygın.

Ekonomik tarih üzerine yazılar genelde ayrıntılı, doyurucu ancak çok kritik bir boyut atlanıyor. Bir ekonomi “yönetim tarzı”, “kriz yönetim tarzı” vb., örneğin neoliberalizm, bir seri yasalardan, uygulamalardan, yeni kurumların yerleşmesinden, eskilerin yıkılmasından oluşur ama tüm bu süreç yeni modeli ve eskinin yıkımını kabul etmeye yatkın duyarlılıkları inşa eden özgün bir dil, ideoloji ve kültür aracılığıyla gerçekleşir.

(...)

O nedenle burada karşımıza iki sorun çıkıyor: Birincisi, eğer otoriterleşme kavramının devletin, toplumun kültürün dönüşümü bağlamında içi doldurulamazsa kavram, devletin, iktidarın, bu anlamda kurumsal, fiziki ve ideolojik şiddetin içeriğinin ve aldığı biçimlerin evrimini gizleyen bir “boş göstergeye” dönüşür.

(...)

VE ODANIN ORTASINDAKİ... 

Her ülkede olduğu gibi. Türkiye’de de, neoliberal ekonomik modelin uygulanmasını olanaklı kılan kültürel siyasi dönüşümler, kaçınılmaz olarak toplumun dokusunu da dönüştürmüştür. Bu dönüşümlere bakarak, “Daha önce olmayan ne var?” diye sorunca, karşımıza kendilerine özgün dilleri, değerleri, töreleri, kurumları, hatta neoliberal modele paralel bir ekonomi politiği olan tarikatlar, tekkeler, cemaatler, vakıfların gelişmesi, güçlenmesi, toplumda yükselişi, bunların değerlerine uyum sağlama konusunda belirgin bir yol almış eğitim (kültürel yeniden üretim) sistemi, önceki dönemlere kıyasla çok güçlü bir kaynak yapısına, kadroya sahip Diyanet kurumu çıkıyor. Rejimin liderliği bu durumu, yeri geldiğinde, “dava”, “hareket” gibi kavramlarla tanımlıyor.

Sonuç olarak ... 

yazının malını okuma için tıklayınız


Monday, August 17, 2026

Tarihin yeni öznesi mi, yoksa tarihin gerçekten sonu mu?

 

Uygarlık yapay zekânın gelişme hızına ayak uyduramıyor. Cumartesi günüFinancial Times’da bir araştırma, yaklaşan ABD seçimlerinde seçmenin karar verirken “chatpot” (sohbet robotu) kullanma eğiliminin rol oynayacağını aktarıyor, “Ancak her şeyin sahteymiş gibi geldiği ortamda kimin sahte kimin gerçek olduğunu anlamak zor” diyordu. İster istemez Walter Benjamin’in (üretici güçler toplumsal denetim altına alınmadığında, insanlığı özgürleştirmek yerine köleleştirecek güçlere dönüşebilir olarak özetlenebilecek) uyarılarını anımsadım. Tartışmalar yoğunlaşırken son bir iki haftada dikkatimi çeken bazı yorumların ortak noktalarını aktarmaya çalışacağım.

***

Önceki teknolojik devrimler insanın fiziksel gücünü, üretim kapasitesini veya iletişimini artırıyordu. Yapay zekâ, doğrudan düşünme, karar verme, dil kullanma, problem çözme alanına giriyor. Bu gözlemi, YZ’nin artık yalnızca insan talimatlarını uygulayan pasif bir araç değil; fikir üreten, karar alan, görev planlayan, başka sistemlerle etkileşime girebilen otonom bir aktör, yeni bir özne haline geliyor olmasına ilişkin kaygılar izliyor.

(...)

YZ’nin “özyinelemeli öz-gelişim” aşamasına ulaşıyor olası da kaygı veriyor. Andaki YZ, daha gelişmiş YZ sistemleri tasarlamaya katkı yapmaya başladı. Bu süreç hızlandıkça insanın rolü giderek azalacak. YZ gelişmesi insan açısından anlaşılmaz, denetlenemez bir aşamaya “tekillik” eşiğineulaşacak; kimi YZ liderlerine göre ulaşmak üzere.

(...)

Hile, aldatma, kuralları aşma örnekleri “bu uyumsuzluklara” ilişkin ilk uyarı işaretleri. YZ ajanlarının test ortamlarında kendi aralarında konuşarak, bilgi deney alışverişi yaparak, buldukları yöntemlerle konulan sınırları aşması, internete “kaçması”denetim sorunlarının erken belirtileriydi.

Ek olarak kısa dönemde, YZ etrafında oluşmuş, 1990’ların “Dotcom krizinden” çok daha büyük bir finansal balon patladığında mali piyasaları sistem düzeyinde sarsabilecek. YZ altyapısını -ölçeğibüyütmek için gerekli dev borçlanmaları servis edecek kaynaklar gelecekteki kârlara aşırı bağımlı. Bu kârların beklenen düzeye ulaşma olasılığı ise sıfırdan bile düşük. Orta uzun dönemde işten çıkartmaların büyük toplumsal sorunlar yaratması bekleniyor. Ancak Rekabet arttıkça süreç hızlanıyor; YZ “geliştikçe” sorun daha da ağırlaşıyor.

Diğer taraftan YZ büyük fırsatlar da sunuyor, tıp, bilim, enerji, üretkenlik ve ekonomik büyüme alanlarında büyük fırsatlar yaratıyor. Öyleyse bu fırsatlardan güvenli bir biçimde yararlanabilmek için, neden gelişmeyi yavaşlatarak önlem alınamıyor? ABDÇin arasındaki jeopolitik rekabet, büyük teknoloji şirketleri arasındaki liderlik, piyasa, kaynak yarışı güvenlik gerekçesiyle bile olsa yavaşlamaya izin vermiyor.

YZ, önceki teknolojilerden farklı; düşünebilen, karar alabilen, dili kullanarak toplumu etkileyebilen, kendi gelişimini hızlandırabilen bir özne olarak şekilleniyor. İnsanlığın kurumsal, hukuki, ahlaki denetleme kapasiteleri bu sürecin gerisinde kalıyor. YZ, insanlığı kendi geleceğinin öznesi olmaktan çıkarabilecek “tarihin sonunu” getirebilecek bir güce dönüşüyor. Ve zaman, iklim krizinde olduğu gibi hızlanarak ilerliyor. Kapitalizm içinde bir çıkış da tasarlanamıyor.

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, August 13, 2026

Ya sosyalizm ya yıkım

 

Bir yanda kontrolden kaçmış bir iklim krizi, öbür yanda “kafeslerinden kaçan” YZ ajanları. Bir kırılma noktasındayız.

Geçen hafta birkaç gün boyunca Avusturya’da sıcaklık 41.2 dereceye ulaştı. İtalya’da büyük şehirler kırmızı alarmdaydı. İngiltere’de tarihte ilk kez 35 derece üç ayrı ayda görüldü.

(...)

Open AI geçen ay, modellerinin siber güvenlik testlerinde hile yapmak için gizli bir iç mesaj odası kurduğunu, birbirleriyle haberleşerek (“Bu hemen işe yaramaya bilir ama kolektif yararlanabilir” gibi notlarla), bir yolunu bulup internete kaçtıklarını açıkladı. 

(...)

VE EKONOMİ 

Ekonomist Branko Milanovic’in işaret ettiği gibi makineleşme fiziksel gücün, bilgisayarlar idari süreçlerin yerini aldı ama işgücü uyum sağladı. Yapay zekâ, kol gücünün, büro işinin ve entelektüel emeğin yerini aynı anda alabilir.

(...)

Bu tablo, aslında kapitalizmin sonuna da işaret ediyor: Jerry Tsoukalas veBrett Fauske’nin “AI işten çıkarma tuzağı” makalesindeki matematiksel modeller, şirketlerin verimlilik peşinde YZ ile işçi çıkarırken aslında toplamda kendi müşterilerini imha edeceğini gösteriyordu. Ne ki “sermayenin algoritması” şirketleri bir toplu intihara sürüklüyor.

Bu ekonomik intihar eğilimini, iklim kriziyle intihar eğilimiyle kesiştirelim. Her El Niño olayı artık 1.3-1.5 derecelik insan kaynaklı ısınmanın üzerine ekleniyor. Isı kubbesinin haftalarca kalmasına yol açıyor.

(...)

Bu kolektif intihara sürüklenişi durdurmak için hem yapay zekâ hem de iklim krizi alanında, kapitalizme ekonomi dışından küresel çapta, eşgüdümlü bir siyasi müdahale gerekiyor. Boşuna mı her yerde Z kuşağı gençleri, gelecek kaygısıyla sosyalizme yöneliyor?


Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, August 10, 2026

Karşı hegemonya dalgası-antikomünist histeri

 

ABD’de kasım seçimleri yaklaşırken siyasetin dili de sertleşiyor. Demokrat Parti içinde neoliberalizme karşı demokratik sosyalist bir dalga yükselirken Trump ve Cumhuriyetçi Parti, bu yükselişi, giderek daha açık biçimde“komünist” olarak nitelemeye başladı. Bu histerik suçlama salt bir seçim propagandası olmaktan öte, yeni krizler, yeni tehditler, yeni düşmanlar üreterek ilerleyen “süreç olarak faşizm”in doğasına ilişkin bir gelişme. 

BİR KARŞIT-HEGEMONYA OLASILIĞI MI?

ABD’de genç kuşaklar içinde konut, sağlık, eğitim, ücretler, sendikal haklar ve servet dağılımı, genel olarak gelecek kaygısı üzerinden düzene karşı yeni bir tepki dili oluşuyor. Bu ortamda Demokrat Parti içinde ve dışında yükselmeye başlayan ilerici, hatta sosyalist bir hareket büyük önem kazanıyor. New York’ta Mamdani’nin belediye başkanı seçilmesi, önseçimlerde onun ve “Demokratik Sosyalist” (DSA) bir koalisyonun desteklediği senato adaylarının, Philadelphia, Buffalo, Syracuse, Washington DC, Colorado’da, özellikle de Michigan’da kazandıkları zaferler neoliberalizme, plütokrasi hegemonyasına tepki, yükselen dalganın bir karşıt-hegemonya dalgasına dönüşebileceğini düşündürüyor. 

Michigan’da Demokrat Parti ön seçimlerini Filistin kökenli aday Abdul El-Sayed’in DSA koalisyonunun ve onun taban örgütlenmesinin enerji kaynağı “Z kuşağı” gençlik hareketinin desteği ile İsrail lobisinin 30 milyon dolar harcayarak destekledikleri “ılımlı demokrat” Haley Stevens’e karşı kazanması özellikle iki açıdan önemliydi. 

(...)

ÇOK KRİTİK BİR EŞİK... 

“Süreç olarak faşizm”de bu dalgada kendine yeni bir düşman buluyor. Trump rejimi, bu dalganın gündeme getirdiği sorunları tartışmak yerine, tarihsel antikomünizm repertuvarı canlandırarak ekonomik ve toplumsal muhalefeti bir iç güvenlik sorununa dönüştürmeye çalışıyor.

(...)

Dolayısıyla, seçimler, demokratik kurumların hâlâ “süreci” geri çevirebilecek kapasiteye sahip olup olmadığı gösterecek. Ancak, seçim sonuçlarının önceden kuşku altına alınması, Trump’ın “Biz kaybedersek seçim çalınmıştır” mantığını yerleştirme çabaları, hatta seçimleri çalmaya ilişkin kimi hazırlıklar seçim sonrasında siyasal çatışmanın daha da sertleşeceği düşündürüyor.

ABD’de, “süreç olarak faşizm”parlamenter demokratik mekanizmaların içinde geri dönülmesi zor eşikleri birer birer aşarken Silikon Vadisi oligarşisine ek olarak büyük sermayenin, Wall Street’in de ilgisini çekiyor. 

(...)

yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, August 06, 2026

Karışık işler içinde

 

“Barış ve demokratik toplum süreci”, “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi” başlıklı içeriği belirsiz bir belge üzerinden ilerleyecek. Dayanışma kimler arasında; toplumdaki hangi çelişkiler uzlaştırılmak isteniyor? Kimler bütünleştirilecek? Kürt, Türk, Alevi ve diğer kimliklere arasındaki farklara ne oluyor? O hiç sevilmeyen kavramla “bir üst kimlik” altında mı? Benim kafam karıştı. Karışıklığı paylaşayım belki rahatlarım.

DEMOKRASİ Mİ DEDİNİZ? 

Rejimin, ana muhalefet partisi CHP’yi paralize ederek Meclis’te 5. sıraya ittiği, yeni ana muhalefet partisi YENİ Parti üzerinde, genel olarak muhalefet üzerinde baskıların giderek yoğunlaştırdığı bir dönemde Kürt hareketinin, Bahçeli’nin deyimiyle, “kurucu lideri” Öcalan: “Cumhuriyetin kuruluşu kadar önemli bir demokratikleşme sürecinin başlangıcındayız”diyor. Öcalan bu rejimden demokratik adımlar bekliyor. Rejim ise “terörsüz Türkiye” istiyor.

Kürt hareketi “demokrasi” derken bir devlet biçiminden mi söz ediyor yoksa, bir haklar ve özgürlükler sürecinden mi? Öcalan’ın “Cumhuriyetin kuruluşu kadar önemli bir demokratikleşme sürecinin başlangıcındayız” sözleri hem yeni bir devlet biçimini çağrıştırıyor hem de var olan rejim içinde haklar ve özgürlükleri genişletecek bir süreci. Bu devlet biçimi bugünkünden ne anlamda farklı olacak? Demokrasi devlet biçimiyse aynı zamanda bir diktatörlüktür de. Bu paradoks karşımıza “kimin için”sorusunu getirmez mi?

(...)

Rejim de terör kavramını bir türlü tanımlayamıyor. Bu konjonktürde kastedilen PKK ancak demokrasi kavramı nasıl rejime yabancıysa, bu terör tanımı da Kürt hareketine yabancı. Belki de hiç bağdaşmayacak iki arzu ve tanım seti topluma sanki bağdaşıyormuş gibi sunuluyor.

BİR TUHAFLIK DAHA 

Öcalan’ın “Atılacak adım, ülkenin ve bölgenin kaderini etkileyecek; demokratik hukukun gelişmesinin, ekonomik olanakların büyümesinin önünü açacaktır. Bu, 86 milyon için yapılacak büyük bir hizmettir”

(...)

Öyleyse, 86 milyon, bir hizmetin alıcısı mı olacak, yoksa demokratik dönüşümün siyasal öznesi mi? Birinci durumda demokratikleşme, seçkinler, egemen sınıf temsilcileri arasında bir anlaşma, bir uzlaşma arayışının aracı olmanın ötesine geçmeyecektir.

Şu da var: Öcalan, “Demokratikleşme sürecinin başlangıcındayız” diyor; böylece karşımıza o eski ikilem yeniden çıkıyor: Kürt sorunun çözülmeden Türkiye demokratikleşemez. Türkiye demokratikleşmeden Kürt sorunun çözülemez. Bu ikilemden çıkabilmek için şu sorulara eğilmek gerekir:

(...)

AKP vekillerinin, yukarıdan gelen bir taslağı okumadan imzaladığını, DEM partinin Öcalan ile uzlaşarak hazırlanan bir taslağın içeriğini ya açıklamaktan kaçındığını ya da belki de bilmediğini düşününce yukarıdaki soruların birincisi için umutlu olmak çok zorlaşıyor.


Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, August 03, 2026

Savaşın coğrafyası genişliyor mu?

 İran savaşı, Körfez ülkelerini, Irak’ı, Lübnan ve Ürdün’ü etkiliyor. Kızıldeniz’e, Mısır’daki enerji altyapısına yönelik saldırılar, çatışmanın Doğu Akdeniz’e, dolaylı etkilerinin İspanya’ya, Ukrayna’dan Uzakdoğu’ya uzanmaya başladığını gösteriyor. Savaşın coğrafyasını artık yalnızca orduların konuşlanmaları belirlemiyor. Askeri üslerin, füze rampalarının yanı sıra, enerji tesisleri, su arıtma tesisleri, limanlar, deniz yolları ve ulaşım altyapısı, göç yolları da savaş alanının parçası haline geldi.

BÖLGE DIŞINA DOĞRU 

Ukrayna Hazar Denizi’nde İran’a ait bir gemiye saldırdı. Kiev, operasyonun İran’a karşı değil, Rusya’nın askeri lojistik ağlarına karşı yapıldığını açıkladı. İran’ın Rusya ile askeri, ticari ilişkileri, Rusya’nın Ukrayna savaşındaki ihtiyaçları ve Ukrayna’nın İran’ın Rusya’ya sağladığı destek ağlarına yönelik saldırıları, iki savaş arasında doğrudan bir nedensellik zinciri oluşturuyor. Hazar, iki savaş coğrafyasını birbirine bağlayan bir koridora dönüşüyor. Ukrayna savaşı ile İran savaşı aynı stratejik alanın parçaları haline geliyor. 

(...)

Böylece ortaya yeni bir denklem çıkıyor: Ukrayna-Rusya-İranOrtadoğu-Kızıldeniz-Hint Okyanusu- Kuzey Kore-Çin. Bu NATO benzeri bir ortak askeri ittifak değil ama birbirinden farklı savaşların birbirlerine askeri kaynak, teknoloji, istihbarat ve stratejik baskı yoluyla bağlanabileceği bir ağ oluşuyor. Bu bağlamda, İspanya’nın İsrail’in Gazze soykırımını mahkûm eden tutumu, Fas ile İsrail arasında giderek artan askeri işbirliği, Trump’ın İspanya sosyalist başbakanı Sanchez alerjisi, aniden patlak veren Ceuta göçmen krizini de (Fas krallığında 50 bin+ proleterin serbestçe bir yere yürümesi olacak iş değil) yukarıdaki denklem içinde değerlendirmeyi gerektiriyor: Her aktör kendi savaşını yürütürken diğerlerinin yarattığı baskıdan yararlanıyor.

KÜRTLER VE TÜRKİYE 

Türkiye, savaşın farklı coğrafyalarını birbirine bağlayan ülke: İran’la komşu bir NATO üyesi, Rusya ile ilişkileri, Suriye ve Irak’ta doğrudan güvenlik çıkarları ve bir “Kürt süreci/sorunu” var.

(...)Özetle: Karşımızda, bir savaşlar sistemi şekilleniyor olabilir. Bu sistem içinde dünya siyasetinin farklı çatışma alanları birbirini besliyor. Belki artık “Savaşın coğrafyası genişliyor mu?” yerine “İran savaşı, birbirinden ayrı görünen savaşları tek bir Avrasya çatışma sistemine mi dönüştürüyor?” diye sormak gerekiyor. Önümüzdeki dönemin riskleri yalnızca yeni cephelerin açılmasına değil, cepheler arasındaki sınırların ortadan kalkmasına ilişkin olacak gibi görünüyor.

yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, July 30, 2026

Sokağın enerjisini unutma

 


Kapitalist demokrasilerinde, sokağın enerjisi parlamentoda temsil edilir. Ya“süreç olarak faşizm” içinde ilerleyen rejimlerin altına? Son yıllarda, Tayland, Kenya, İran, Bangladeş, Sırbistan, Arnavutluk ve geçen hafta Hindistan’da yaşanan sokak protestoları, düşünmeye yardımcı olabilir.

Hindistan’da birkaç hafta içinde sosyal medyada filizlenen, ardından meydanlara taşınan gençlik (“Gen Z”) enerjisi ile şekillenen halk hareketi, Başbakan Narendra Modi gibi on iki yıldır yenilmez görünen bir lideri geri adım atmaya zorladı. Hareket, eğitim bakanının istifasını sağladı; daha önemlisi, korku duvarını yıktı. Protestoların çıkış noktası sınav yolsuzluklarıydı ama kısa sürede genç işsizliğine, gelecek umutsuzluğuna ve hesap vermeyen iktidara karşı bir demokratik itiraza dönüştü. Hareketin başarısı, gençlerin yalnızca sosyal medyada değil, sokaklarda kurdukları sürekli örgütlenmeye, taban çalışmasına dayanıyordu. Gençler rejimin yenilmezlik mitini de sarstılar. Hareketin gerçek başarısı, milyonlarca insanın “Bir şey değişebilir” duygusunu yeniden kazanmasıydı.

Taban çalışması deyince, New York’ta Zohran Mamdani’nin yükselişi de benzer bir ders veriyor. Mamdani’nin başarısı televizyon ilanlarıyla değil, kapı kapı dolaşan gönüllülerle, mahalle toplantılarıyla, gençlerin kurduğu“taban” örgütlenmesiyle inşa edildi. Yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya işleyen bir muhalefet modeli ortaya çıktı. Siyasetin profesyonellerinden çok, sıradan insanların enerjisi belirleyici oldu.

TÜRKİYE’DE MUHALEFET

Türkiye’ye dönersek, Özgür Özel, yalnızca CHP genel başkanı olarak değil, fiilen muhalefetin lideri konumuna, büyük ölçüde meydanlarda “Gen Z” ile halkla kurduğu ilişki sayesinde yükseldi. Saraçhane’de, mitinglerde, dayanışma eylemlerinde, kent ziyaretlerinde oluşan toplumsal enerji, muhalefete, Gezi olayından sonra, Kılıçdaroğlu döneminde kaybettiği moral üstünlüğü yeniden kazandırdı.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız