Hürmüz Boğazı’nda gerilim tırmandıkça enerji ve gıda güvenliği sorunlarının kesiştiği görülüyor. Perşembe günü, Çin’in yeni 10 Yıllık Tarımsal Gelişme Planı’na, gıda güvenliği sorununa değinmiş, “AKP Türkiye’si bu resmin neresinde?” diye sormuştum.
Ekonomist Elif Karaçimen’in bir çalışması (Katman, 7/05) bu soruya bir cevap veriyor. Bu cevap ilk bakışta paradoksal görünüyor: Türkiye tarımda zayıflar ve buğday, mısır, yağlı tohumlar ticaretinde giderek açık verirken işlenmiş gıda ihracatı rekorlar kırıyor.
BAĞIMLI GELİŞ-ME!
Türkiye, neoliberal modeli benimsediğinden bu yana tarımsal hammaddeyi ithal edip düşük işçilik maliyetleriyle işleyerek yeniden ihraç eden, yerli ürünleri daha ucuza, yerli üretimi yıkmak pahasına ithal eden bir ekonomiye dönüştü. Artık değer üretiliyor ama artık-değer ülkede kalmıyor. Artık değere el koyanlar onu büyük ölçüde dışarıya transfer ediyor. Türkiye bu zincirin işleme, dağıtım halkasında duruyor; bu arada yerli üretim kapasitesi aşınıyor, ülke yabancı üreticiye pazar oluyor.
Karaçimen’e göre Türkiye’nin gıda, tarım sektöründe faaliyet gösteren Cargill, Bunge, Olam, ADM, CP Standard, BRF gibi çokuluslu şirketler, çoğunlukla sıfırdan yatırım yapmıyorlar, mevcut yerli firmaları satın alıyorlar. Bu şirketler üretim birimlerinde yalnızca nihai ürün üretmiyorlar, tohum ve gübreden başlayarak işleme, depolama, dağıtıma kadar tedarik zincirinin her halkasında konumlanıyorlar. Bu durum Türkiye’nin uluslararası işbölümü içindeki konumunu da şekillendiriyor.
Azgelişmişlik, “geri kalmışlık” durumunun bir rastlantı değil, emperyalist-kapitalist sistemin yapısal bir özelliği olduğunu1960’lardaki “gelişme iktisadı”, “yeni sömürgecilik” tartışmalarından bu yana biliyoruz.
(...),