Thursday, June 30, 2022

Büyük resim ve Ukrayna

 

Fas’ta polis göçmenleri katlediyor. İspanya teşekkür ediyor. Teksas’ta onlarca göçmen bir kamyonun içinde ölü bulunuyor. Teksas valisi, Washington’daki yönetimi suçluyor. Bu sırada, NATO, ordusunu yedi kat büyütüyor. G-7, 600 milyar dolarlık bir emperyalist rekabet fonu yaratıyor. İngiltere’de savunma bakanı Rusya ile doğrudan savaşmaktan söz ediyor. Kapitalist uygarlık, bütünlüklü, yapısal bir kriz içinde! 

BÜTÜNLÜKLÜ VE YAPISAL

Küresel ısınma, açlık-yoksulluk ve savaşlar, proletaryayı yollara döküyor, hâlâ yaşanabilir olan bölgelere doğru göçe zorluyor.

(...)

Ukrayna bu resim için iki yoldan giriyor. Birincisi, emperyalist sistemin hiyerarşisi içindeki yerini, yeni nüfuz alanları edinerek değiştirmek isteyen bir emperyalist güç yerlerini korumak isteyen emperyalist güçlerle, Ukrayna topraklarında savaşıyor. Bu savaş, gıda, enerji, kimyasal gübre, tarım ilaçları fiyatlarını hızla yükseltti. Böylece gelişmekte olan ülkelerin halklarının gıda tüketimi tehlikeye girdi. Gıda fiyatlarını destekleyerek muhalefeti yumuşatan rejimlerin mali kaynakları hızla daralıyor. “Yeni bir isyan dalgası geliyor.” (The Economist) 

(...)

 Biri soruyordu: “Kimin kâbusunu yaşıyoruz: Orwell’in mi Huxley’in mi?” Sonra, cebimizde gezdirdiğimiz, izleme, denetleme, “dijital gözaltı” araçlarına ve kültür endüstrisine bakarak “sanırım her ikisini birden” diye cevap veriyordu.

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, June 27, 2022

Seçimlere giderken ‘iki mesele’

 


Seçimler gündeme yerleşti. Cumhurbaşkanı çok sertleşti. “Sen çıraksın. Önce haddini bil” diyor; “hükümet” yerine “İktidarımız”diyor; “iktidarın kapısından içeri bile giremezler” derken “iktidarı” mekânlaştırıyor; “Bu kardeşinize saldırmak Türkiye’ye saldırmaktır” derken kendi bedeniyle özdeşleştiriyor. O sırada, yeni bir yasa, medyayı, kültür ve sanatı, ağır sansür ve cezalandırma rejimi altına alıyor. Muhalefetin elinden konuşmaktan başka bir şey gelmiyor.

Bu süreci izlerken Yahudi kara mizahının parlak örneklerinden,“iki mesele var” fıkrasını anımsıyorum: Ya rejim seçimleri yaptırmayacak ya da seçimler yapılacak. Yaptırmazsa, muhalefet, artık “miş” gibi yapmayı bırakıp durumla yüzleşecek. Seçimler yapılırsa iki mesele var: Ya rejim seçimleri çalacak ya da kaybedecek. Çalarsa kaos. Rejim seçimleri kaybederse iki mesele var: Ya gitmem diye tutturacak. O zaman kaos. Ya da altı partili ittifak yeni hükümeti kuracak. O zaman... Güncel bir örnek üzerinden anlatmaya çalışayım.

‘FAUDA’

Geçen hafta, “kaos” anlamına gelen bu kavram İsrail medyasında gündemdeydi ama, ünlü dizinin 4. sezonuna değil yeni siyasi duruma ilişkin olarak.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız


Thursday, June 23, 2022

Kapitalist parlamentarizmin ‘sırları’

 Kapitalist Parlamentarizmin “sırrı” var. Bunları keşfeden kimi liderler, hükümetlerini, kalıcı bir “iktidara” dönüştürmeye kalkıyor, süreç olarak faşizmin kapısını açıyorlar. En son, İngiltere de tanık olduğumuz gibi...

İngiltere’de Boris Johnson, yaşamı skandallarla dolu bir gazeteci/siyasetçiydi, “kronik yalancı ve güvenilmez adam”olarak bilinirdi. Partisinin en sağ kanadına, Brexit’i savunarak yamandı, o destekle başbakan oldu, ancak skandallar bitmedi. Türlü yalanlar üzerine kurulu Brexit, bir ekonomik yıkım makinesine dönüştü. Adam, meclisi askıya alabilmek için kraliçeye, başbakanlık binasında “parti düzenledi” iddiaları karşısında meclise, yalan söyledi ancak, polis soruşturmasından, ceza almaktan kurtulamadı. “Etik konular”danışmanları peş peşe istifa ettiler. Mecliste yalan söyleyen bir temsilcinin, teamüller gereği, istifa etmesi gerekiyordu. Ancak Johnson, parlamentarizmin bu iki “müstehcen sırrına”güvenerek “İstifa etmezsem ne olur?” diyor. Haksız da değil, istifa etmezse, partisi görevinden almazsa Johnson’dan kurtulmak olanaksız.

DEVLET VE HÜKÜMET

Parlamenter rejimin istikrarı, güçler ayrılığına, güçlü bürokrasilere, siyasette genel kabul görmüş teamüllere ve “toplumsal mutabakata” dayanır.

(...)

Yazının tamamını okumak içn tıklayınız



Monday, June 20, 2022

Corbyn’den Melenchon’a

 

İngiltere’de, Jeremy Corbyn’in, Fransa’da Melenchon’un deneyimleri sosyalist sol açısından, bir paradigma sorununa işaret ediyor.

KISACA CORBYN

Corbyn (1949) tüm yaşamı boyunca sosyalist gruplarla, savaş, ırkçılık karşıtı, göçmenlerin haklarını savunan kampanyalarla dayanışma içinde oldu. Rakipleri bile Corbyn’in, dürüst, sosyalist kimliğinden taviz vermeyen “otantik” bir siyasetçi olduğunu kabul ediyordu.

İşçi Partisi’nde, 2015 yılında, sağcı adaylar arasından sıyrılarak başkan seçilen Corbyn, sosyalist fikirleriyle ülke politikasını ve partiyi canlandırdı. İP’nin üye sayısı yüzde 100 artarak 600 bine ulaştı.

(...)

VE “PARADİGMA SORUNU”

Deneyimli bir sosyalist olan Melenchon’un, “Baş Eğmeyen Fransa” adlı grubun deneyimi farklı bir olasılığa işaret ediyor. Melenchon, 2017 seçimlerinden de farklı olarak bu kez başkanlık seçimlerinde 2. tura kalma şansını, solun geri kalanının oyunu alamadığı için kıl payı kaybetti, ama solun en çok oy alabilen siyasetçisi olduğunu kanıtladı. Bu durumu değerlendiren, Melenchon hem sosyalizme geçme projesini rafa kaldırdı, NATO’ya, ABD’ye ve Fransız “seçkinlerine” yönelik eleştirileri yumuşattı; işçi sınıfının ekonomik taleplerini, ekolojik sorunları öne çıkararak “klasik düzenlemeci bir sosyal demokrasi” projesini benimsedi; solu bir araya getirmek için, sol içi görüşmelerde daha uzlaşmacı siyaset izledi. 

Fransa solu (SP, FKP, AntiKapitalist, Yeşiller vb.) meclis seçimlerine giderken “Yeni Ekoloji ve Toplumsal Halk Birliği” (NUPES) adı altında ve Melanchon’u desteklemek için bir araya geldi. Meclis seçimlerinin ilk turunda NUPES/Melenchon, Macron’un partisinden daha fazla oy aldı. Böylece Fransa’da sosyal demokratik sol yeniden canlanıyordu.

(...)

Bugün, kapitalist sınıfların kimi kesimleriyle uzlaşarak hem halkın yaşam koşullarını iyileştirmeye hem de ekonomik kriz yönetmeye uygun politikalar geliştirmek olanaklıdır. Bu, sosyal demokrasinin paradigmasıdır ve yeterince oy alabilirse, hükümete olma şansı vardır! 

Sosyalistlere gelince

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, June 16, 2022

‘Kötüden berbata doğru’

 

Dünya Bankası’nın (DB) geçen hafta yayımlanan “Küresel Ekonomik Beklentiler” (Global Economic Prospects) başlıklı raporu, hafta başında borsalarda yaşanan sarsıntılar, 1970’lerin sonunda başlayan süreci anımsatıyor.

DÜNYA BANKASI KÖTÜMSER

DB’nin raporundaki öngörülere göre, dünya ekonomisindebüyüme bu yıl yüzde 2.1’ye, gelecek yıl da yüzde 1.5’e gerileyebilecek. Rapor, bu oranların gelişmiş ve gelişmekteolan ülkelerde sırasıyla (yüzde olarak) 2.2-0.8 ve 2.2-2.6 gibi çok düşük düzeylerde gerçekleşebileceğini söylüyor. 

Dünya ekonomisi için genel olarak kabul edilen resesyon sınırının yüzde 3 ya da yüzde 2.5 olduğunu düşününce DB’nin beklediği resesyonun çoktan başladığını söyleyebiliriz.

(...)

BİRBİRİNİ BESLEYEN DİNAMİKLER

1970’lerin sonunda Fed faizleri hızla yükseltirken enflasyon gerilemeye başlamış. Merkez bankaları enflasyonla mücadeleye öncelik vermişler, faizler 2008’e kadar hep enflasyonun üzerinde seyretmiş. Sonra, finansal kriz içinde mali sermayeyi desteklemek öncelik kazanınca faizler hızla gerileyerek bu yıl yeniden artmaya başlayana kadar yüzde 1’in altında kalmış.

Önümüzdeki dönemde (iki yıl?) birbirini besleyecek bir seri karşıt eğilim etkili olacak. 

(...)

Türkiye, işte bu “kötüden berbata” gidişin, “süreç olarak faşizmin” sertleşen rüzgârlarını bir kasırgaya dönüştürme riski altında yolunu bulmaya çalışacak.

Yazının tamamını okumak için tıklayınız


Monday, June 13, 2022

‘Yaklaşan felaket ve görevlerimiz’

 

Bu başlığa, 70’lerin ikinci yarısında, sosyalist dergilerde sıkça rastlanırdı. Tarih kendini tekrarlamaz ama, “bazen uyaklı dizelerle konuşurmuş”. Sanırım benzer bir noktadayız.

TARİHTE 70’LER...

70’lerin dünya ekonomisine baktığımızda enflasyon ve ekonomik durgunluk (stagflasyon) görüyoruz. Yeni bir “kriz yönetim modeli” aranıyor. Dikkatler, tam istihdam ve büyümeden enflasyonla, sendikal hareketle, refah devletinin kurumlarıyla mücadele üzerine kaymaya başlamış. 70’ler biterken ABD’de hızla artan faizler, 80’lerde çevre ülkelerde borç/döviz krizlerini tetikliyor. Bu ülkeler kaynak edinme karşılığında ekonomilerini IMF-Dünya Bankası ikilisine teslim etmeye zorlanıyorlar.

Merkez ülkelerde “yeni sağ yükseliyor”, “sosyal demokratlar” neoliberal modeli benimsiyor, Latin Amerika’dan Uzakdoğu’ya, Kuzey Afrika’ya antikomünist ve kanlı askeri rejimler var. ABD, SSCB ile “detant” politikasını terk ederek, “yıkma, açma” politikasını benimsiyor.

Türkiye, o dönemin bir ifadesiyle, bu gelişmeleri “sismograf gibi” yansıtıyordu. (...)

Kanlı bir darbe, gelip geçtiğinde, ekonomide neoliberal model, sol harekette “demokratizm” artık egemendi. Siyasal İslamın entelijansiyası liberalizmin saygın “salonlarında” ağırlanıyordu. Ülke “ötekini tanıyarak demokratikleşmeliydi”. O “döneme” uyum sağlama çabaları daha sonra “özgürlükçü sol” gibi bir totoloji de üretecekti.

VE BUGÜN

Yine gündemde stagflasyon var, ABD ve Avrupa’da faizler artıyor. Gelişmekte olan ülkelerde bir borç krizi gündemde. ABD, SSCB’yi, Afganistan’a çekerek hedef almıştı, şimdi Rusya’yı Ukrayna’ya çekerek hedef aldı. Bugün de bir yeni ekonomik model arayışı var, küresel düzeyde askeri darbeler yeniden sıklaşıyor.

Türkiye yine bunları, “sismograf gibi” yansıtıyor.  Enflasyon yüzde 100’e dayandı, tüketimle büyüme modeli hiperenflasyona gidiyor. TL hızla değer kaybediyor. Cari açık 50+ milyar dolar. Bir yıllık borç servisi 180 milyar dolar, dış kredi risk primi 800 baz puanda dolaşıyor. Kısacası gündemde bir borç krizi de var.

Bu kez, ülke “süreç olarak faşizm” içinde, bir “darbe” tehlikesi yok ama, rejimin seçimlerde, bir “autogolpe” (kendine-darbe) üretme riski artıyor. Sosyal demokrasi de bugün siyasal İslamın cazibesine kapılmış, “özgürlükçü laiklik”gibi bir totoloji üretiyor.

“Uyaksız dizeler” de var. 

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, June 09, 2022

Din ve faşizm

 

Din siyasallaşarak iktidarı arzulayan bir harekete dönüşünce, hızla ırkçılık ve milliyetçilikle buluşuyor, hızla faşistleşiyor, otoriter/totaliter bir toplum inşa etmeye başlıyor.

Günümüzde İran, Türkiye, Hindistan, ABD’de beyaz üstünlüğü- evanjelik Hıristiyanlık- Cumhuriyetçi Parti bağlantıları örnek gösterilebilir. Ben son olaylardan hareketle İsrail’deki sürece bakacağım. 

MADALYONUN İKİ YÜZÜ

İsrail devleti, Avrupa’da faşist soykırımla başlayan bir sürecin ürünüdür. Bu madalyonun öbür yüzünde İsrail kurulurken savaş ve etnik temizlikle topraklarından sürülen, 1968 savaşından sonra, topraklarına el koyan “yerleşimciler” hareketi ile sömürgeleştirilen Filistin halkı var.  

İsrail-Filistin sorununa bir çözüm bulma çabaları sonuç alamadan sürerken 1990’larda her iki kampta, çözümden “ötekini” yok etmeyi anlayan radikal dinci akımlar gelişti

(...)

Son yapılan kamuoyu yoklamaları İsrail halkının içinde Araplarla birlikte yaşamak istemediğini söyleyenlerin oranının 2021’de yüzde 45’ten, bu yıl yüzde 60’a yükseldiğini gösteriyor. İsrail halkanın çoğunluğu Gazze, Batı Yakası bir yana, İsrail içinde Doğu Kudüs’te ırk ayrımına dayalı bir düzen arzuluyor. Boşuna mı, artık tartışmalarda sık sık Güney Afrika’nın “ayrımcılık” modeline gönderme yapılıyor. Bugün gelinen noktada, Gazze’de ya da Lübnan’da yeni bir savaş olasılığından söz edilebiliyor ama, barış sürecinin canlanması gündemde değil.

(...)

BEYAZ GÖMLEKLİLER...

Çeşitli tarikatlarda örgütlü radikal dincilik ile militarist Siyonizm arasında başlayan ilişkisi, süreç olarak faşizmin en önemli parçasını oluşturuyor. Ancak militan bir kitlesel hareket ve LGBTQ+ kadın hakları düşmanlığı da faşizmin olmazsa olmaz özelliklerindendir. Şimdi bunlar da sürece katılıyor: “Beyaz gömlekliler” olarak da anılan bir radikal dinci kitlesel hareket şekillendi (Yossi Klein, Haaretz, 312/05/2022). Filistinlilere yönelik saldırılar, LGBTQ bireyleri, “kendini bilmez solcuları”, Eşkanazi’yi, Netanyahu düşmanlarını (barış sürecinin canlandırılmasından yana olanları) hedef alarak genişliyor. Uğursuz bir resmin son parçaları yerine oturuyor.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, June 06, 2022

Bir özgüven sorunu

 

“CHP belki henüz ayırdında değil ama (...) solundan gelecek bir desteğe gereksinimi var. Ancak solun da böyle bir desteği verebilecek, kendi potansiyelleriyle uyumlu bir etkinlik düzeyine yükselmesi gerekiyor” demiştim. Bence sol kendi öneminin ve sorumluluğunun yeterince bilincinde değil!

***

Ekonomik ve siyasi kriz derinleşiyor. Rejim, çözüm üretme, rıza alma, seçim kazanma kapasitesini çoktan yitirdi. Çalışanların ekonomik sorunları derinleşirken öfkeleri giderek yükseliyor: “Gök kubbenin altında kaos var. Koşullar mükemmel...”

BİR GARİP ÇELİŞKİ

Türkiye’de, tarihi Osmanlı dönemine uzanan bir sol hareket var. Bu, sert sınıf mücadelelerinin, kitle eylemlerinin, askeri darbelerin, katliamların ve direnişin tarihidir. Diğer taraftan, ülkenin siyaset düzlemindeki, “yeğinlikler skalasına”bakınca, sol hareketin en altlarda bir yerde olduğu görülüyor. Diğer bir deyişle solun değişiklik yaratacak bir etki yapma kapasitesi bugün, diğer aktörlere kıyasla çok düşüktür. 

(...)

Ancak solun bir “fark yaratmasının”, potansiyelini gerçekleştirmesinin önündeki engel, toplumda sol duyarlılıkların, rejimden hoşnut olmayanların yokluğu değildir. Taksim’de yapılabilen son 1 Mayıslara, ülke çapında 10 milyondan fazla bir katılımla yaşanan, rejimde büyük bir travma yaratan “Gezi olayına”, HES direnişlerine, son yıllarda yükselen kadın ve LGBTQ+direnişlerine, türlü baskıya karşın hak ve özgürlük talepleriyle varlığını sürdürmeye devam eden Kürt siyasi hareketine, sık sık patlak veren grevlere, ana muhalefet partisinin zaman zaman düzenlenen mitinglerine katılıma bakınca, sol (demokratik, sosyalist) duyarlılıklara da sahip büyük bir muhalefet kitlesinin varlığı kolaylıkla görülebilir.

Sorun, rejime muhalif kitlelerin yokluğundan değil, solun iki zaafından kaynaklanıyor.

(...)

Ancak bazen, çözülmesi olanaksız gibi görünen çelişkilerde, durumun dışına çıkacak adımı atarak, sentezi ya da çözümün görülmesini engelleyen dengeleri bozmayı denemek gerekebilir. Bu adım çoğu kez “realiteye rağmen”, bir inanca (teoriye, etik ilkelere) dayanarak, yaratacağı sonucu önceden bilemeden atılması gereken bir adımdır. Lenin’in Napolyon’dan aktardığı “Önce davranılır ve sonra görülür” anındaki gibi! 

(...)

Yazının devamını okumak için tıklayınız

Thursday, June 02, 2022

Muhalefet kuşatma altında

 

Muhalefet ve “rejim” seçimlere hazırlanıyor. Yapılan hazırlıkların yöntemlerine ve araçlarına bakınca kaygılanmamak olanaksız.

MUHALEFET

Muhalefet, seçimlere, 6 partili “Milet ittifakı” olarak ortak bir program, ortak bir cumhurbaşkanı adayı ile girecek. Ancak ittifakı oluşturan partiler arasında ihmal edilemez siyasi farklar var. Bu nedenle, CHP’nin ittifakı bir arada tutabilmek için vermeye başladığı tavizler seçmenlerini yabancılaştırabilir.“Özgürlükçü laiklik” gibi bir “totolojiye niye gerek duydunuz?” “Korumaya kararlı olduğunuz, ‘Din ve vicdan özgürlüğü çerçevesindeki kazanımlar’ hangileridir?” “Hem neoliberalizme karşısınız, hem Merkez Bankası bağımsız olacak” diyorsunuz. 

Taviz vermemek için salt “rejimden kurtulma” arzusu üzerinde durmaya çalışan bir seçim kampanyası da seçmenin güvenini kazanamıyor. Nisan ayında Macaristan seçimlerinde gördük. Altı benzemez partinin kurduğu ittifak, “Orban gitsin”in ötesinde bir demokratikleşme programı sunmayı başaramadı.

CHP dışındaki beş partinin Cumhur İttifakı’nı oluşturan partilerle “akrabalık bağları” güçlü. 

(...)

Kamuoyu yoklamalarının da gösterdiği gibi, sosyalist solun, Gezi olayının mirasına karşın hâlâ, potansiyellerinin çok altında, siyaset alanında fark yaratacak bir düzeye çıkamayan bir durumda yaşamakta olması da ayrıca kaygı verici. 

VE REJİM 

Tek adam rejiminde, lider-parti-hareket ve devlet “bir”leşmiş olduğundan, öncelikle rejimin seçim hazırlıklarına bakmak gerekiyor. Burada karşımıza, muhalefeti, seçmene ulaşma araçlarından, kendini siyasi/kültürel olarak ifade edebileceği mekânlardan yoksun bırakmaya, kısacası tamamen susturmaya, sindirmeye yönelik, yasal, mali, simgesel (tehdit, hakaret vb.) ve fiziki şiddet (cop ve biber gazı) araçlarının hızla devreye girdiğini görüyoruz. 

(...)

Rejim siyasi kültürel etkinliklerin mekânlarını muhalefete kapatırken seküler muhalefete gözdağı vermek için, siyasal İslamın egemen sınıfının temsilcilerinin yüzlercesini, sarıklı ve cüppeli (üniformalı), tekbir getirerek, sokaklara indiriyor. 

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız