Tuesday, May 27, 2008
Petrol Piyasalarında Kriz ve Köpük
200 dolar olması bekleniyor
Geçen hafta petrolün varil fiyatı, günlük piyasada 135 dolara, beş yıllık kontratlarında 140 dolara ulaştı. Böylece, fiyatlar yıllık yüzde100 artmış ve bir önceki zirve noktası olan 1979 düzeyini, sabit fiyatlarla yüzde15 geçmiş oluyordu. Financial Times, The Economist, Wall Street Journal gibi önde gelen gazeteler fiyat artışlarını arz yetersizliğine ve talep artışına bağlıyorlardı.
Hafta sonuna doğru medya Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IEA), dünya petrol stoklarının sanılandan daha önce tükeneceğini ileri süren bir çalışmasını aktarıyordu. CNN pazar günü, IEA Baş Ekonomisti Fatih Birol’a atıfla “enerjide bir yeni dünya düzeni”nin şekillenmekte olduğunu haber veriyordu.
Bunlar petrol piyasalarının uzun yıllar direndikten sonar aniden “zirve” teorisini benimsediğini, IEA’nın da benzer bir çizgiye geldiğini gösteriyor. “Zirve teorisine” göre petrol bir gün mutlaka bitecek ama, önce petrol üretimi bir zirve noktasına ulaşacak, ondan sonra giderek azalacak. Zirveden sonra petrol giderek daha kıt ve daha pahalı bir mal olacak. Benim de büyük ölçüde katıldığım bu teze göre 20 yıldır dünyada zirve yapan büyük petrol kuyularının sayısı gittikçe artıyor, buna karşılık yeni büyük kuyu bulma oranı büyük bir hızla düşüyor. Dünya petrol piyasalarına Çin ve Hindistan’dan gelen yeni talep, “zirve” tezinin öngördüğü arz-talep dengesizliğinin çok daha büyük bir hızda ve şiddette şekillendiğini gösteriyor.
Petrolün kıt bir kaynak olması gibi yapısal, kalıcı etkenlerin yanı sıra, dünyada rafineri ve tanker kapa-sitesi yetmezliği, yetişmiş eleman kıtlığı gibi sorunlar da üretimi ve dağıtımı olumsuz etkileyerek fiyatları arttırıyor. Nihayet, siyasi ve jeopolitik nedenlerle piyasalarda oluşan risk primi de fiyatı yukarı çeken bir başka kısa dönemli etken.
Tüm bunlar göz önüne alındığında, petrol fiyatındaki artışları açıklamak zor değil. Bu yüzden petrol fiyatının yıl sonuna kadar 150 dolara, bir yıl içinde de 200 dolara ulaşacağına ilişkin öngörüler ilk bakışta akla yakın geliyor.
Ama mutabakat kuşku verici
Her türlü toplumsal “mutabakata”, özellikle de ekonomi teorileri ve piyasa hareketleri söz konusu olduğunda kuşkuyla yaklaşmak gerekir. Nitekim, geçen hafta petrolün yıl başından bu yana yüzde 40 artarak 135 dolara ulaşan varil fiyatına ilişkin açıklamalardaki mutabakat, bu “kuşkuyla yaklaşmak gerekir” tavsiyesini destekliyor. Birincisi, “zirve” teorisinde, petrolün fiyatına ilişkin yapısal ve kısa dönemli etkenlerde iki yıldır, özellikle de bu yılın başından bu yana yüzde 40 artışa yol açabilecek bir değişiklik olmadı. Aksine, mali krizin etkisiyle ABD’de ekonomik yavaşlama, bunun, geçen hafta aktardığımız gibi giderek dünya ekonomisini resesyon düzeyinde etkilemeye başlamış olması, emtia ve enerji piyasalarında talebin gerileme eğilimine girmesini beklememiz gerektiğini söylüyor. Nitekim, son aylarda pirinç, gıda, buğday ve domuz eti piyasalarında yüzde 20 - yüzde 30, sanayide girdi olarak kullanılan birçok metalde yüzde 40-60’a varan gerilemeler görülüyor (The Times, 22/05; The Asia Times, 23/05).
Aynı gözlemciler, ABD tüketicisinin petrole yönelik talebinde, Çin’in petrol ithalatında gerileme olduğuna işaret ediyorlar. Diğer bir deyişle, fiyatların yukarı doğru sıçraması değil, en azından artış hızının yavaşlaması gerekirdi. Finansal analiz ve haber portalı Prudentbear’in yorumcularından Martin Huthchinson da, halen petrol piyasalarındaki günlük 85 milyon varillik üretimle, 87 milyon dolarlık talep arasındaki açığa dikkat çekerek fiyatların artmasının doğal olduğunu; ancak, yüzde 10’luk fiyat esnekliğiyle, açığın, yüzde 60’lık değil, yüzde 24’lük bir artışa yol açması gerektiğini vurguluyor(23/05). Gerek yapısal gerekse de kısa dönemli özellikleri, petrol piyasalarındaki fiyat artışlarını açıklamaya yetmiyor. Fiyat artışlarını açıklamak için bu etkenlere yapılan ısrarlı vurgular da ister istemez kuşku yaratıyor.
‘Canavarlar’ ve simyacılar
ABD ve dünya ekonomisi bir resesyona girerken bu vurguları kim yapıyor diye sorduğumuzda da karşımıza, T. Boon Pickens gibi ünlü spekülatörler, Financial Times’ın aktardığına göre Goldman Sachs, Merrill Lynch, Barclays Capital, Deustche Bank Morgan Stanley, Societe General gibi finans kurumları geliyor. Bu kurumların bir ortak özellikleri, ABD ev piyasasında başlayan mali krizde, son derecede karmaşık ve riskli yatırım enstrümanlarıyla oynarken ellerini kötü yakmış olmaları. İkinci özellikleriyse başta Goldman Sachs olmak üzere, petrol ve emtia piyasalarında oynuyor olmaları. Kısacası bunlar menkul kıymetlere dayalı olarak üretilen kredi piyasalarında yarattıkları köpük patlayınca, oluşan kayıplarını şimdi emtia piyasalarında bir köpük yaratarak telafi etmeye çalışıyorlar. Çünkü, bu piyasalarda da 1/10, 1/16 gibi kaldıraç oranlarıyla (1 lira koyup 16 lira borçlanarak) çalışmak olanaklı hale gelmiş durumda. Bu nedenle, türev piyasalarının hacmi (kredi köpüğü) kredi krizi yaşanırken daralacağına artmaya devam ederek yıl başında 510 trilyon dolardan, şimdi 590 trilyon dolara ulaşmış durumda. (Money Week, 23/05)
Financial Times’a göre, eskiden petrol fiyatlarının kaderi Suudi Petrol Bakanı’nın iki dudağının arasındaydı, “şimdi New York ve Londra merkezli bir analistler çetesinin demeçleri ve raporları belirliyor” (21/05). Bu analistlerin kimlere çalıştığını da sanırım tahmin ettiniz. Petrol ve emtia piyasalarındaki işlemler içindeki payı yüzde 60’a ulaşan Goldman Sachs’ın Jefferey Curie ve Arjun Murti gibi analistlerinin demeçlerinin özellikle etkileyici olduğunu yazıyor. 200 dolar varil fiyatı öngörüsünü yapanlar da bunlar. Dün köpüğü FED körüklüyordu.. bugün de bu görevi galiba ‘IEA’ üstlenmiş durumda…
Bu finans kurumlarının spekülatif etkinlikleri dünya ekonomisinde bir resesyon başlatırken, bir de enflasyon tehlikesine yol açıyor. Çünkü, kimi analistlere göre son fiyat artışlarının en az yüzde 60’ı spekülatif talepten kaynaklanıyor (Engdahl, The Asia Times 23/05). Böylece ekonomiyi yönetmek durumunda olanlar, birbirine ters iki rüzgârın altında ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Resesyon; faizleri düşürmeyi, talebi canlandırmayı gerektiriyor.. enflasyon ise faizleri arttırmayı, talebi daraltmayı...
Bu yüzden, Almanya Devlet Başkanı ve IMF eski başkanı Horst Köhler, küresel mali piyasaları, varlıkları yok eden bir canavara; spekülatif bankerleri de simyacılara benzetiyor (International Herald Tribune, 23/05).
Monday, May 19, 2008
‘Küresel Stagflasyon’
Kimi ekonomistler kafalarını kaşıyarak “bu ne biçim kriz, bir türlü bitmiyor” diye dolaşır, kimileri de yüzünde çok bilmiş bir gülümsemeyle “değildir, değildir, resesyon yok, bak şurada büyüme, bak burada büyüme..” diyerek piyasa ekonomisine iman tazelemeye çalışırken geçen hafta yayımlanan veriler dünya ekonomisinde koşulların kötüleşmeye devam ettiğini gösteriyordu.
Ani bir fren sesi…
Mali kriz 18 ay önce, ABD ev piyasasında eşik-altı konut kredileri sektöründe patlak verdiğinde, dünya ekonomisindeki 510 trilyon dolarlık kredi köpüğüne, bu köpüğün arkasındaki aşırı üretim (kapasite fazlası) sorununun dikkat çekerek krizin yaygınlaşacağını ve derinleşeceğini ileri sürmüştük. “Kredi krizi” hem ekonomik yavaşlamaya, hatta resesyona yol açacak hem de diğer sektörlerde yayılacak, kapasite fazlası tasfiye edilene kadar da şu veya bu şiddette sürecekti…
Geçen hafta, Birleşmiş Milletler örgütünce yayımlanan “Dünyada Ekonomik Durum ve 2008 Gelişmeleri” başlıklı rapor, bu saptamalarımızı destekler yöndeydi. Rapora göre, dünya ekonomisi hızla fren yapıyor. Veriler 2007’de yüzde 3.8 olarak gerçekleşen küresel ekonomik büyümenin, bu yıl yüzde 1.8’e gerilemekte olduğunu gösteriyor. Dünya ekonomisinde yüzde 2.5 büyüme hızının resesyon sınırı olarak kabul edildiğini anımsarsak, yüzde 1.8 ne anlama geldiğini daha iyi kavrayabiliriz. Dahası rapor, büyüme hızının 2009’da da yüzde 2.1 ile yine resesyon sınırının altında kalacağına, küresel resesyonun en az iki yıl süreceğine işaret ediyor. BM raporuna göre küresel ticaretin büyüme hızının da 2007’de yüzde 7.2’den bu yıl yüzde 4.7’ye gerilemesi bekleniyor.
OECD’nin 14 Mayıs tarihli basın açıklaması da BM bulgularını destekliyor. OECD’ye göre “Birleşik Öncü Göstergeler Endeksi”, önde gelen OECD ülkelerinin ekonomilerinde, önümüzdeki dönemde belirgin bir yavaşlamaya işaret ediyor. OECD, Mart 2008 verileri, Rusya dışındaki BRIC (Brezilya Rusya, Hindistan Çin) ülkelerinde de benzer bir ekonomik yavaşlamanın başladığını gösteriyor.
Büyük uluslararası bankalardan BNP Paribas’nın hafta sonunda yayımlanan “Günlük Ekonomi Bülteni”nde de, Avro bölgesi ekonomilerinin yavaşlamaya devam ettiği, İngiltere’de resesyon olasılığının daha da arttığı, ABD ekonomisinde durumun daha da kötüleşmeye başladığı saptanıyor.
BM ve OECD’nin bu genel duruma ilişin verilerine ek olarak, geçen hafta, Standard and Poors’un, Daily Telegraph’ın uluslararası ekonomi editörü Ambrose Evans-Pritchard’ın aktardığı “The Bust After the Boom” (Yükselişten Sonra Çöküş) başlıklı bilgi notu da firma bazında yaşanmakta olanlara ışık tutuyordu. Pritchard’a, “Ben kötümser ekonomik raporlara alışığım, ama bu sefer korktum” dedirten not, ABD’de firma iflaslarının çığ gibi büyürken, son iki haftada, Linen’s and Things, (650 milyon dol.), Kimball Hill (703 mil. dol.), Tropicana Entertainment ( 2.5 milyar dol.) dahil altı büyük firmanın, vadesi gelen borç senetlerini karşılayamadıklarına dikkat çekiyordu. S&P’nin kredi bölümü şefi Diane Vazza, “Bu kez iflas dalgası, önceki durgunluk dönemlerinden iki kat hızlı geliyor” diyormuş (D. Telegraph, 13/05).
Pritchard’ın, Time dergisinin blog yazarlarından Hether Wilhelm’in deyimiyle, “geçen hafta borsada analistlerin masalarında da dolaşmaya başlayan yorumunda” da vurgulandığı gibi küresel durgunluk başladı ve yayılıyor. Ama bu kez, birçok analistin yanı sıra Morgan Stanley global ekonomistleri, Manoj Pradhan ve Joachim Fels’in de son dört ABD resesyonunu ve beş ülkede yaşanan banka krizlerini irdeledikleri yorumlarında işaret ettikleri gibi durum farklı. Durgunluklar ve banka krizleri genellikle deflasyonist etki yaratırken bu kez dünya ekonomisinde durgunluğa rağmen, emtia ve enerji fiyatlarından kaynaklanan enflasyonist bir basınç var. Diğer bir deyişle durgunluk ve enflasyon birlikte gelişiyor. Gündemde “küresel stagflasyon” var.
‘En zor dönem geride kaldı’ diyorlar ama...
ABD Maliye Bakanı Paulson, “Mali piyasalarda genel durum iyileşiyor” diyor, ama ekonomiden gelen haberler farklı. Bu yüzden kimi analistler, mali piyasalarda son aylarda yaşanan toparlanmanın şu sıralarda sönmek üzere olduğunu düşünüyorlar.
Gerçekten de BM raporunun arkasındaki varsayımlara bakacak olursak, küresel durgunluğun yüzde 1.8’de kalamayarak “kötümser senaryoda” işaret edilen yüzde 0.8’e gerileme olasılığının giderek güçlendiğini söylemek olanaklı. BM raporu, dünya ekonomisinin geleceğine ilişkin varsayımlarında, ABD ev piyasasına, kredi piyasasına ve tüketici talebinin gücüne büyük önem veriyordu.
Geçen hafta veriler, ABD ev piyasalarında krizin tüm hızıyla devam ettiğini gösteriyordu. Kimi yorumcular, çok haneli konut başlangıçlarındaki sürpriz artışa dikkat çekerken tek haneli konut piyasasında, yeni inşaatlardaki gerilemenin son 17 yılın en düşük düzeyine indiği (Bloomberg, 16/05) görülüyordu. Konut borcu taksitini ödeyemeyenlerin sayısının da bir önceki yıla göre yüzde 65 arttığı, bu yıl en az bir milyon ailenin evini kaybedeceği anlaşılıyor. (The Times,15/05). Cuma günü Reuters, Federal Mevduat Sigortası (Federal Deposit Insurance) Kurumu Başkanı, Sheila Bair’e atıfla, ikinci bir kredi krizi dalgasının gelmekte olduğunu haber veriyordu. Kredi krizi, konut kredilerinden, geleneksel, firma ve tüketici kredilerine sıçramaya başlamış. Prof. Rubini de 4 Mayıs tarihli blogunda, kredi krizinin otomobil piyasasına sıçradığına dikkat çekiyordu.
PNP Paribas’nın raporundaki “ABD ekonomisi kötüleşiyor” saptaması da işte bu zemin üzerinde, cuma günü açıklanan “Tüketici Güven Endeksi” sonuçlarına dayanıyor. Michigan Üniversitesi’nin hazırladığı endeks, tüketici güveninin mayısta 1980’den bu yana en düşük düzeye indiğini gösteriyor. Bu son veri gerek ABD üreticisi, gerekse dünya ekonomisi açısından çok kötü haber. Nitekim veriler, başta otomobil, dayanıklı tüketim malları sektörleri olmak üzere, sanayinin tüketici talebindeki gerilemeden etkilenmeye başladığını, atıl kapasitenin yüzde 20’ye ulaştığını gösteriyordu: İmalat sanayi üretimi nisan ayında beklenenden çok daha fazla düşerek önceki yıla göre yüzde 0.7 gerilemişti (Washington Post 16/05).
Kriz tüm hızıyla sürerken gelişmiş ülkelerde ekonomi yönetiminin tepe noktalarında küreselleşmeye ilişkin algının da değişmekte olduğu görülüyor. Örneğin “uluslararası liberal ekonomik ortam entelektüel desteğini kayıp mı ediyor sorusuyla” başlayan bir yorum (Kapur, Mehta, Subramanian, Financial Times, 14/05). Eski Harvard Üniversitesi Rektörü, eski maliye bakanlarından Summers’in küreselleşmeyle ilgili eleştirilerine, kaygıyla değiniyordu. Thornhill imzalı (FT,16/05) bir başka yorumda da, bu kez Alman Fransız ve İtalyan yönetimlerindeki, dozu gittikçe artan eleştiriler ele alınıyordu. Özetle, gelişmiş ülkelerdeki yeni algı şöyle: Mali serbestlik mali krizlere yol açıyor, ihtalat yüksek emtia fiyatları yoluyla enflasyonu körüklüyor, yine bu yolla gelen rekabet, işsizliği arttırıyor, ücretleri düşmeye zorluyor.
Thursday, May 08, 2008
Şaşkınlıkların Zamanı...
Başbakan'ın "Ayaklar baş olursa kıyamet kopar " sözleri AKP yörüngesindeki liberal entelijansiyanın halka anlattığı hikâyedeki, demokratik AKP fantezisini ayakta tutan kurguyu çözmüştü. " Halkın huzurunun bozulmaması için " alınan tedbirlerle, "sabahın 5'inden itibaren hiçbir kayda değer olay olmadan" başlayıp biten 1 Mayıs bu çözülmeyi hızlandırdı. Tüm bunlar olurken liberal entelijansiya arasında garip bir şaşkınlık havası vardı. Başbakan'da da öyle. Başbakan önce "başlar ve ayaklar " denklemine gelen tepkiye çok şaşırdı; sonra da sendikaların 1 Mayıs'ı Taksim'de kutlama konusunda bu kadar ısrarlı olmalarına...
İkimiz bir fidanın...
Bu şaşkınlıkların bir ortak noktası var: Aydınlanma geleneğine (akılcılığa) düşmanlık. Birincisine göre akılcılığın, sınıf, ekonomi, hakikat gibi evrensel kavramlarla üretilen, " büyük ve bütünsel söylemlere" dayanan toplumsal değişiklik çabaları, totaliter rejimlere yol açarlar. İkincisine göre, insan aklı eksiktir, hakikatin kaynağı maddi dünyanın dışındadır. Bu benzeşmedeki ironi sanırım sizin de dikkatinizi çekti: Liberal entelijansiya, Aydınlanma'nın maddeci, usçu geleneğinden, "büyük söylemlerden" kaçarken, demokrasiyi savunmak adına gitti, biri "Aydınlanma" öncesinin, öbürü de 1968 sonrasının, en " büyük, bütünsel söylemlerini" (siyasal İslam ve küreselleşmecilik) birleştiren bir siyasi partinin kucağına oturdu.
Başbakan'ın "a yaklar ve başlar " söylemine, sendikaları anlamakta çektiği zorluğa dönersek, bence bunların sırrı Murat Belge' nin dile getirdiği şu kaygıda gizli: "12 Eylül askeri rejiminin DİSK'i yargılayan sıkıyönetim askeri savcısı Süleyman Takkeci bile, iddianamesinde bu 'ayaklar-başlar' deyimini açıkça kullanmanın ayıp kaçacağını düşünebiliyor da, Başbakan neden düşünemiyor?" (25/04/08)
Aydınlanma'nın "hakikat rejiminde" egemenliğin kaynağını halk iradesi oluşturur. Bu nedenle egemen sınıf, hangi rejimle yönetirse yönetsin, her zaman "halk iradesine dayandığını" iddia eder; meşruiyetini burada arar. Kapitalist sınıf, halk olarak doğmuşluğunun, ulus devletin kurucusu olmanın mirasını korumaya özen gösterir. Bir toplumda Aydınlanma'nın "hakikat rejimi" egemense, orada egemen sınıfın ideolojisi halkı kazanmaya, yüceltmeye ilişkin öğeler içerir, halkı korumaktan, ona hizmet etmekten söz eder. Bu durum halktan, emekçilerden yana güçleri açısından önemli olanaklar sunar. Kapitalizme, diktatörlere karşı mücadelenin siyasi söylemi, Aydınlanma'nın "hakikat rejimi" içinde, en ağır baskı koşullarında bile üretilebilir.
Ayaklar, başlar ve kıyamet
Dini "hakikat rejimi" farklıdır. Bu "hakikat rejiminde" tüm insanlar Tanrı'nın kuludur. Ama Tanrı kullarıyla doğrudan ilişki kurmaz, onlara yapmaları gerekenleri doğrudan söylemez. Bu "iletişim boşluğu" , bir seçkinler tabakası tarafından doldurulur. Kendilerini bu "kulları" yönetmekle yükümlü, seçilmiş insanlar olarak gören seçkinler açısından, halk, siyasi gücün kaynağı değil hedef nesnesidir; kullar sürüsüdür . Bu "rejimde" asla mücadele hedefi olmayacak olan "şey" Tanrı'dır, diğer bir deyişle egemen sınıfın iktidarının meşruiyetinin zemini... Bu rejimlerde yönetenlere karşı çıkmak, "Tanrı'ya karşı ayaklanma" olacaktır; " ayakların baş olmaya kalkması kıyametin ta kendisidir" . Bu "hakikat rejimine" ait bir akımın, siyasi yelpazenin demokrasi tarafında yer alması, nasıl söz konusu olabilir? Dini "hakikat rejimi", kapitalizm, işçi sınıfı gibi kavramları dışladığı için, Başbakan da, işçilerin sınıf çıkarını dile getirme taleplerini ve haklarını, 1 Mayıs olayını, "anlamlandıramaz", "neden böyle direttiklerini" anlayamaz, şaşırır.
Söz şaşkınlıktan açılmışken, benim de kafamı kurcalayan sorular var. Erol Manisalı hocamız aktarıyor: 29 Nisan akşamı, bir kanalda Bülent Eczacıbaşı, şunları söylüyormuş: " Turgut Özal başbakan iken TÜSİAD'ın toplantısına katılmıştı. Ben, yaptığım konuşmada Türkiye için sanayileşme stratejisine ihtiyaç olduğunu anlattım. Toplantı bittikten sonra çıkışta Turgut Özal yanındakilere, şu genç işadamları da kafalarına sosyalist planlamayı takmışlar diye yakınıyordu."... Ertesi gün Cumhuriyet'te Mustafa Koç 'un gümrük birliğiyle ilgili yakınmaları vardı: O zaman karşı çıkmışlar, ama "Koç grubu gümrük duvarlarının arkasına saklanmak istiyor" denilmiş. Kararları birileri alıyormuş, biz uyguluyormuşuz. Türkiye için zararlı olmuş.
Koç ve Eczacıbaşı gibi grupların dahi üzerindeki bu iktidarın kaynağı ne? Yoksa burası bir tür sömürge mi oldu kimse farkına varmadan? Bu yüzden mi emperyalizmden, ulusal çıkardan söz etmek ayıp sayılıyor? Sakın, bu yeni âdetle, 'Yedi Düvel' in, AKP'yi demokrat ilan etmesi arasında bir ilişki olmasın? Ha, bir de bu itiraflar niye? Yoksa, sandığımızdan çok daha derin bir krizle mi karşı karşıyayız?
Tuesday, May 06, 2008
Bu mayıs, farklı bir mayıs...
Bir 'olay' olarak 1968
"1968" deyince akla, öncelikle Paris'te, 6 Mayıs'ta öğrencilerin Sorbonne Üniversitesi'ndeki direnişiyle başlayıp hiç beklenmedik bir biçimde, bir hafta içinde tarihin en büyük genel grevine açılan gelişmeler gelir. O yıl dünya, 1848 devrimlerinden sonra yaşanan en büyük, en yaygın düzen karşıtı , kimi zaman devrimci kitle eylemlerine şahit oldu.
ABD'de 1960'ların ortasında, ırk ayrımcılığına karşı kitlesel bir hareket doğmuştu. ABD egemen sınıfları açısından daha da kötüsü, bu hareket 1968'de, Martin Luther King' in çabalarıyla işçi hareketiyle kesişmeye başladı. O yıl ABD'de ve Avrupa'da Vietnam Savaşı'na karşı öğrencilerin başını çektiği bir hareket hızla büyümekteydi; Fransa'da öğrenci hareketi, işçi hareketiyle kaynaşmaya başlamıştı: On milyon işçinin katıldığı genel grev yaklaşık bir ay sürdü, fabrika işgalleri yaşandı. Almanya'da, diğer Avrupa ülkelerinde, hatta Çekoslovakya'da bile öğrenciler, işçiler düzene karşı ayaklanmışlardı.
Bu "isyan dalgası" , ABD hegemonyasını, 1950 sonrasının muhafazakâr düzenini, kitlesel tüketim kültürünü, bir taraftan sosyal demokrasiyi, diğer taraftan Stalinist komünist partilerini, " reel sosyalizmin " toplumsal modelini hedef alıyordu. Çin'de kültürü , ön plana çıkaran yeni gelişmeler ilgi çekmekteydi. Artık, dünya değişecek havası, umudu vardı.
Ancak, muhafazakâr partilerden sendika bürokrasilerine, Stalinist komünist partilerine kadar, düzenin bekçileri çok güçlüydü. Devrimci dalga, tüm heyecanına, kültürel dinamizmine karşın örgütsüzdü. Olaylar giderek yatıştı, düzen yeniden kuruldu, "1968 olayı" bitti.
Kurulu toplumsal yapı içinde patlak veren her tarihsel " olayın " karşısında üç tutum şekillenir: 1- "Yapıyı" korumak için "olaya" karşı savaşan muhafazakâr tutum. 2- "Olayın" yarattığı "hakikati" , bu hakikatin ahlakını benimseyen, ona sadık kalan tutum. 3- "Olayın" etkisine kendilerini açan ama sonra, ahlakına, sadık kalamayarak "yapıya" geri dönen tutum. Birincileri, "olaydan" sonra da, onun sonuçlarına, "bıraktığı ize" karşı savaşmaya devam ederler. İkinci gruptakiler, "olayın" sonuçlarını kabul ederek bıraktığı ize sadık kalırken ahlakını evrenselleştirmek için mücadeleye devam ederler. Üçüncü gruptakiler ise ısrarla olayın izlerini silmeye, hakikatini çarpıtmaya çabalarlar.
Bir nefret nesnesi olarak '1968'
ABD'de, Avrupa'da muhafazakâr kesime sorarsanız, "1968" , "her şeyin" bozulduğu yıldır. Adenauer Vakfı'nın direktörüne göre, " 1968 isyanı toplumsal değerleri, Nazi rejiminden bile daha fazla yıpratmıştır" (Furedi, Spiked, 25/04). İngiltere'de, felsefeci Roger Scruton da 1968'in entelektüel etkisini, "İskenderiye Kitaplığı'nın yakılmasına benzetiyor" ( Prospect , Mayıs, 2008). Fransa'da Nicolas Sarkozy 'ye göre, " 1968'in, Fransız halkının anlağındaki kalıntılarının artık tümüyle likide edilmesi gerekmektedir ".
(Ama Fransız emekçilerinin başka planları var. Fransa işçi sınıfı, bu yıl, 1 Mayıs kutlamalarına, 2003'ten bu yana ilk kez tüm kanatlarıyla birlikte katılmakla kalmıyor, ortak ekonomik sorunlarının yanı sıra yasadışı göçmenlerin sorunlarını savunmayı da içeren yoğun eylem programına da başlıyor. - Liberation , 01/05)
Tüm muhafazakâr yorumcuların yüzleri, 1968'i anarken öfkeden neredeyse kıpkırmızı oluyor. Yüzleri kızaran bir kesim daha var: 1968'de yaşadıklarını unutmaya çalışan, üçüncü gruptaki eski solcu tipler. Ne kadar cahilmişiz, duygusalmışız, nahifmişiz, diye hayıflanır, her ağızlarını açtıklarında, "1968" i öğrenci romantizmi olarak karalamaya çabalar, Anthony Giddens gibi, özgürlük heveslerinin boşluğundan, hep yenilgiden, 1968'in ardından gelen baskıcı rejimlerden söz ederler. Bunları, Robert Frost 'un "gençken devrimci, yaşlanınca muhafazakâr" olmakla ilgili şiiri bile avutmaya yetmiyor, o günleri anımsadıkça "ateş basıyor..." Olayın "izleri" bir türlü silinmiyor!
Ama, 1968'i, her fırsatta anımsamak isteyen bir kesim de var. 1968'in ancak sonuna yetişebilmiş biri olarak ben de bu kesimi oluşturanlar gibi yaşamımı, 1968'i biteviye yeniden yorumlayarak, sonuçlarıyla "ilişkilenmeye" devam ederek, ahlakına sadık kalmaya, yapıya geri dönenleri anlamaya çalışarak geçiriyorum. Çünkü, 1968'in ilkeleri bir ütopya değildi, son derecede gerçekçiydi. Onlar, insanlığın Spartaküs ayaklanmasından bu yana gündemde tuttuğu, her olanakta yeniden yaşama geçirmeye çalıştığı ilkeleriydi. Zizek'in vurguladığı gibi, esas ütopya, var olan sistemin kendini sonsuza kadar yeniden üretmeye devam edeceğine inanmaktır.
Bir tarihsel 'konjonktür' olarak '1968 '
Tarihsel "konjonktür" , belli bir zaman dilimini betimler. Bu zaman dilimi içinde birçok etken birleşerek gelişmelerin yönü, fikirlerinin üretimi üzerinde belirleyici olur. "Konjonktür" , "yapının" farklı özelliklere sahip iki dönemini birbirinden ayırır. "Konjonktür" , bu dönemlerden farklı bir olaylar kümesine sahiptir.
"1968" , kapitalizmin, II. Dünya Savaşı sonrasında, Fordist sermaye birikim rejiminin "ekolojik egemenliği" altında yaşanan büyüme, siyasi "istikrar" , ABD hegemonyası dönemiyle bu rejimin, 1970'lerde başlayan yapısal krizi arasındaki geçişi oluşturuyor. Bu açıdan "1968 olayı" , "1967-74" konjonktürünü oluşturur.
Olayların gidişinin yönü, fikirlerin üretilişi üzerindeki etkisine, özellikle o sırada çok kullanılan "toplumsal olay" kavramının ışığında baktığımızda, 1968 konjonktürünün, çok daha uzun iki tarihsel dönemi de birbirinden ayırdığını görebiliriz. Kapitalizm "toplumsal sorunla" ("sık sık isyan etmeye başlayan yoksullar) ilk kez 1830'larda karşılaşır. İlk tepki sorunun çözümünü piyasa ilişkilerine bırakmaktı. 1848'de Avrupa çapında yaşanan ayaklanmalardan sonra, gündeme "sosyal reform" , devletin düzenleyici rolü, kamu hizmetleri gibi düşünceler girdi, liberal demokrasinin yanına, sosyal demokrasi (komünizm) eklendi. Artık, 1970'lere kadar, siyasetin " merkezine " sınıf ilişkilerinin sorunları oturmuştu. "1968 olayından" sonra, Şili cuntasıyla, Çin'de piyasa ekonomisine geçişle başlayan süreç, 1979/80'de neoliberal restorasyonla yeni, farklı bir dönemin varlığına işaret eder. Önceki hafta, Özal ile ilgili yazımda, şimdi bu "restorasyonun" da çözülmeye başladığını savunmuştum. Belki de "1968" bu nedenle bu kadar çok ilgi çekiyor.
Alain Badiou' nun "1968" olayına ilişkin yaklaşımı da düşündürücü ( New Left Review , Ocak/Şubat, 2008). Badiou insanlığın sınıf ilişkilerine başkaldırı geleneğine ilişkin, kapitalizm tarihi içinde iki dalga saptıyor: 1792 (Fransız Devrimi) 1871 (Paris Komünü) ve 1917-1976 . Bu iki dönemin arasında 40 yıllık bir durgunluk ve gericilik dönemi var. Badiou'ya göre şimdi "1968" olayını izleyen uzun gericilik dönemi sona eriyor olabilir; solun ilkelerini ve projelerini, sınama olanağı bulacağı yeni bir dönem başlıyor.
Thursday, May 01, 2008
Yılan Hikâyesine Döndü...
Clinton'ın hesabı...
Demokrat Parti, başkan adayını, eyalet bazında yapılan seçimlerden sonra belirlenen 3250 delegeye ek olarak 800 doğal (seçilmemiş) delegenin katıldığı bir ulusal konferansla belirliyor.
Önce adaylar, toplam 3250 delegenin oylarının çoğunluğu için eyalet bazında yarışıyorlar. Bu süreç boyunca, parti liderlerinden ve görevlilerinden oluşan 800 doğal delege ise, başkanlık seçimlerinde Cumhuriyetçi Parti'nin karşısında hangi adayın şansının daha yüksek olabileceğine karar vermeye çalışıyor. Bu nedenle, seçilmiş delegelerin çoğunluğunu kazanamayan bir adayın, ulusal konferansta, doğal delegelerin oyuyla partinin adayı olarak atanması olanaklı. Hillary Clinton ve Barack Obama arasında oluşan dinamik, Demokratik Parti'yi böyle riskli bir noktaya doğru sürüklüyor.
Önceleri, hemen herkes -Cumhuriyetçi Parti'nin seçkinleri bile- Demokratlar'ın seçimleri kolaylıkla kazanacağına inanıyor, Hillary Clinton'ın Demokrat Parti'nin başkan adaylığına oldubitti gözüyle bakıyordu. Ancak delege seçimleri başlayınca gelen ilk sonuçlar, Clinton'ın seçimle belirlenen 3250 delege içinde çoğunluğu kazanamayacağını ortaya koydu. Böylece Obama "olayı" başladı; Clinton'ın karşısında da giderek büyüyen bir "sen artık çekil" korosu oluştu.
Ancak Clinton çekilmedi, mücadeleye devam etti. Üstelik başkanlık seçimlerinde belirleyici olan büyük eyaletlerde delegelerin çoğunluğunu her zaman Clinton alıyordu ( Washington Post , 08/03). Bu nedenle, Clinton, 3250 delege içinde çoğunluğu sağlayamasa bile 800 doğal delegeyi ikna ederek, adaylığı alabileceğine inanıyordu. Bunun için de, Obama'nın momentumunu kırması gerekiyordu.
Obama'ya ilişkin ilk kuşkular, "süper salı" onun ardından Ohio, Texas seçimlerinde oluşmaya başlamıştı (Dünya Ekonomisine Bakış, Cumhuriyet , 10/03). Birçok gözlemci, geçen salı günü yapılan delege seçimlerinde bu momentumun kırıldığını düşünüyor. Obama, Pennsylvania'da TV reklamlarına Clinton'dan üç kat daha fazla para harcadı, kamuoyu yoklamaları Clinton'a en fazla yüzde 5 bir farkla kazanma şansı tanıyordu ( Wall Street Journal 24/04) ama Obama seçimleri yüzde 10 farkla kaybetti.
Başkanlık seçimlerinde, her zaman belirleyici olan üç büyük eyaletten biri olan Pennsylvania'daki başarısının ardından Hillary Clinton'ın yıldızı yeniden parlamaya başladı. Örneğin Clinton bütün bilinen rekorları kırarak 24 saatte, 80.000 destekçisinden 10 milyon dolar ek bağış topladı ( Associated Press , 24/04)
Bir öykü daha var
Bu süreçte bir öykü daha var: Obama'nın "statükoya" karşı, ırk ve sınıf çelişkilerini aştığını iddia eden "yeni politika" çizgisi, gerçekliğin duvarına çarpınca dağılmaya, siyaseti kültürel yüzeye indirgeyen bu postmodern politikanın tüm zaafları gözler önüne serilmeye başladı.
George Bush' un seçim zaferlerinin mimarı, ülkedeki sınıfsal ve kültürel dizilişi en iyi kavradığı düşünülen Karl Rove 'un Wall Street Journal 'daki analizi, Clinton'ın, Pennsylvania'da, son anda karar verenlerin hemen hepsini kazandığını gösteriyordu. Clinton, Obama'ya oy vermesi beklenen iyi eğitimli, varlıklı orta sınıfın yaşadığı dört bölgeden ikisini almıştı. Obama'nın, " ekonomik sıkıntılardan dolayı dine ve silaha sarılan küskün kesim dediği" küçük kasaba nüfusu ve beyaz işçi sınıfı içindeyse Clinton Obama'yı, yüzde 75, yüzde 63 gibi oranlarda oy alarak ezmişti.
Bir başka gözlemciye göre Obama, bugüne kadar hemen hiçbir büyük sanayi merkezinde Clinton'a karşı zafer kazanamadı. Clinton, mavi yakalı işçiler, orta sınıfların yoksul kesimleri, emekliler, kırsalda yaşayanlar, Latin Amerika göçmenleri, kadınlar arasında Obama'ya fark atıyor. Pennsylvania delege seçimlerinde, sendikaya üye hane halkının yüzde 59'u, ekonomiye öncelik veren seçmenin yüzde 58'i, oylarını Clinton'a verdi ( Huffington Post , 23/04).
Demokratların önde gelen entelektüellerinden, başlangıçtan beri iki aday arasında tarafsız kalmaya çalışan Prof. Krugman 'ın The New York Times 'ta dile getirdiği kaygılar, iki adayın sınıfsal tabanları arasındaki farkı gösteriyor. Çalışan Amerika'nın sağlık, sosyal sigorta gibi konulardaki gerçek kaygılarına yönelik çözümler, Obama'nın kampanyasının ana temasını oluşturmuyor. Örneğin, herkesi kapsayan sağlık sigortası tartışmasında Clinton'a yönelttiği eleştiriler, sigortası olmayanları da kapsayacak çözümler önermek yerine halen sigortası olanları korkutmaya yönelik. Obama'nın "yenilik" , "dönüşüm" derken neyi kastettiği de hep belirsiz kalıyor. Demokrat Parti geleneksel olarak ekonomik güvenliğin, ulusal sağlık ve sosyal sigorta sisteminin, Clinton dönemine atıfla refahın partisiydi. Obama'nın sözde yeni politikası, "statükoyla" savaşı, partinin bu geleneğini inkâr ediyor, Demokratları Cumhuriyetçilerle aynı kaba koyuyordu. Bu yüzden, bugüne kadar eski Demokratlar hep Clinton'ı tercih ettiler.
Cumhuriyetçi Parti'nin etkin entelektüellerinden, neo-con eğilimli Charles Krauthammer 'in Washington Post 'taki yazısıysa, saldırının nereden geleceğini açıkça gösteriyor. Cumhuriyetçiler kampanya boyunca üç noktaya vurgu yapacaklar. Birincisi, Obama'nın "dine ve silaha sarılan küskünler" sözleri. İkincisi, devam ettiği kilisenin siyah dini lideri Jeremiah Wright 'ın "AIDS virüsünü hükümet siyahları yok etmek için üretti", "11 Eylül Tanrı'nın ABD'yi lanetlemesiydi" iddiaları. Üçüncüsü, eski arkadaşı, 1970'lerde adı bombalı eylemlere karışan Prof. William Ayers 'in "Daha çok yapmalıydık" sözleriyle, bir diğer arkadaşı, gayrimenkul milyarderi Tony Rezko 'nun yolsuzluktan tutuklanmış olması. Böylece, siyah, yukarı orta sınıftan, radikal dinci, hatta Marksist entelektüel görüntüsü altında, yurtseverliği, karakteri, dürüstlüğü kuşkulu bir adam imajı işlenecek. Bu eleştirileri savuşturamazsa Obama, beyaz işçi sınıfından ve kırsal seçmenden asla oy alamayacak. Rove ve Krugman'ın işaret ettiği gibi sınıfsal tercihler , The Times 'ta Anatol Kaletski 'nin vurguladığı gibi, ırk konusu ABD siyasetinde, "hâlâ" inkâr edilemeyecek kadar etkili, "yeni siyaset" in kültürel fantezilerine sığınarak bunların etrafından dolaşmak olanaklı değil.
Şimdi, Demokrat Parti de çok ciddi bir ikilemle karşı karşıya. Clinton'ın, nispeten ölçülü saldırıları karşısında bile tutunmakta zorluk çeken Obama, Cumhuriyetçi Parti'nin acımasız, kimlik kirletmekte uzman propaganda makinesi karşısında ayakta kalabilir mi? Partinin seçilmiş delegelerinin çoğunluğu Obama'yı tercih ederken konferans, doğal delegelerin oyuyla Hillary'nin adaylığını onaylarsa, bölünmüş ve küs bir partiyle seçimler kazanılabilir mi?
Böyle devam ederse Demokratlar, "Sekiz yıllık George Bush yönetiminin, halkın desteğini kaybetmiş savaşların, bir resesyonun sunduğu olanakları kullanamayacak, salt devlet başkanlığını değil, ABD politikasında, her kuşakta ancak bir kez gelebilen, ender bir dönüşüm yaratma şansını da kaçıracaklar". ( Baker , The Times, 25/04/08). Hiç beklenmedik bir şey oluyor, Cumhuriyetçilerin şansı giderek artıyor.
Wednesday, April 23, 2008
Turgut Özal'ı Anmak...
Geçen cuma, Turgut Özal 'ın 15. ölüm yıldönümüydü. Meslek hayatlarını, servetlerini ona borçlu olanlar, kendi var oluşlarını bir kez daha savunmak için kaleme sarıldılar. Ben onların yerinde olsam, susmayı tercih ederdim. Çünkü Özal'ın ait olduğu dünya, bugünlerde küresel bir insanlık dramı yaratarak çözülüyor. Türkiye, belki de tarihinin en kritik siyasi, kültürel, ekonomik kriziyle karşı karşıya kaldığı bu noktaya, onun açtığı yoldan geçerek geldi.
Bir semptom olarak Özal
Turgut Özal'ı bize yeniden anımsatanlar, onun vizyon sahibi, devrimci, özgürlükçü Kemal Atatürk 'ten sonra en önemli siyasetçi ve esas olarak iyi bir insan olduğunu söylüyorlar. "Ben zengini severim" sözleriyle demokrasinin en temel ilkesine ters düşen birisinin bu özelliklere sahip olduğuna inanmak çok zor olsa da, Özal'ı "iyi insan" olarak anımsamak isteyenlere bu hakkı tanımak durumundayız.
Ancak, Özal'ın ortaya çıkışına, "reformlarına" bakınca, onun hiçbir "otantik" yanı olmadığını kabul etmemiz gerekiyor. Birincisi Özal'ın gündeme getirdiği program ( "yapısal uyum", piyasa reformları) ona değil, Dünya Bankası- IMF ikilisine aitti. Bu iki kurumun o zaman üstlendiği işleviyse, Reagan - Thatcher önderliğinde başlayan neo-liberal "restorasyon" felaketi bağlamında kolaylıkla açıklayabiliriz.
Bu felaketin arkasındaysa son derecede saçma, ama büyük sermayenin emeğe yönelik saldırısı açısından işlevsel iki kanaat vardı. Birincisi, kapitalizmin en eski, en ilkel iktisatçılarından Say 'ın, tarihin çöplüğünden eşinilerek çıkarılan, "her arz talebini bulur" , "piyasalar kendiliklerinden dengelenir" savı. İkincisi de 1970'lerin şaibeli iktisatçılarından Arthur Laffer' in uydurduğu, "zenginlerin vergi yükünü ne kadar azaltırsanız ekonomi o kadar hızlı büyür, enflasyon o hızla düşer" olarak özetlenebilecek "arz yanlı" ekonomi palavrası.
Özal "otantik" bir birey değil, küresel bir programın Türkiye'deki uygulayıcısı, ülkenin ABD ve AB sermayelerinin kriz yönetim programına uydurulması sürecinin ürünü ve aracıydı. Bu anlamda Özal'ın bir "özne" olduğu bile tartışılır. Dahası, "özneyi" , "otantik" bireyi yok eden medya imajlarıyla gözü kamaşmış, narsisist bireyciliği, "hedonist tüketiciliği" körükleyen kültürü, ülkeye Özal dönemi getirdi.
Özal'ın, bu bir araç , uygulayıcı olma işlevini, toplumda muhalefetin, bir askeri diktatörlük tarafından susturulduğu koşullarda "başardığını" unutarak onu, "devletle sorunlu", demokrat biri olarak sunmaya kalkmak, eğer bir fantezi değilse tam anlamıyla bir sahtekârlıktır . Gerçekte Özal, bu özellikleriyle 1980'lerde başlayan, üstelik de Türkiye'ye özgün olmayan bir "restorasyon" sürecinin ürünü, daha doğrusu, "semptomu" dur.
Restorasyon ve çözülme
Bugün adeta bir toplumsal gelişmeymiş gibi sunulan "restorasyon" , insanın kaderini, piyasanın "gizli eline" , adeta denetleyemediği metafizik güçlere bırakmayı amaçlıyordu. İnsanın "yaşam dünyasını", eşitlik, özgürlük, kardeşlik prensipleri etrafında iyileştirebileceğine, tarihin akışını değiştirecek başlangıçlar tasarlayabileceğine ilişkin "Aydınlanma" geleneğine düşmandı. "Restorasyon" zenginlerin iktidarının doğal yasalara uygun, eşitsizliğin de gerekli olduğuna inanıyordu.
Böylece, "refah devleti" anlayışı terk edildi, emekçilerin ekonomik, siyasi kazanımlarına yönelik bir saldırı başladı. Gelişmekte olan ülkelerde de ulusal kalkınma politikaları terk edildi, emperyalist liberalizmin egemenliği kuruldu. Merkez sermayenin, çevre ülkelerde, sömürge sistemi yıkılırken kaybettiği egemenliği, borç kriziyle oluşan konjonktürde, IMF-Dünya Bankası programlarının, Özal tipi politikacıların eliyle "restore" edildi.
"Restorasyon" , bu yeni düzende "herkesin kazanacağını" iddia etti. Gerçekteyse, geçen hafta ortaya dökülen verilerin de gösterdiği gibi, gelir dağılımındaki bozulma müstehcen bir düzeye ulaşacaktı. Dünya ekonomisini, sermayeye tümüyle açık küresel bir "avlanma alanına" dönüştürme çabaları, neo-liberalizm, insanlığı ülkelerin, bölgelerin, kentlerin içinde ve arasında, ekonomik, etnik, dinsel, ulusal temellerde, sınırlarla, duvarlarla, dikenli tellerle, askerle, polisle, bekçi köpekleriyle bölmeyi hızlandırdı. 1989'da "restorasyon", tarihin sonuna geldiğimizi iddia etti. Ama aradan on yıl bile geçmeden, "tarihin sonunun" bir fantezi olduğu ortaya çıktı.
Neo-liberal ütopya, 1997'de Asya kriziyle sarsıldı. Patlayan borsa köpükleri 2001 başında, kapitalizmin krizinin gerçeğini, aşırı üretim/yetersiz talep sorununun aşılamadığını, bir kez daha gösterdi; 1929 buhranının hayaleti dünya piyasalarında dolaşmaya başladı. Restorasyona karşı toplumsal tepkiler de güçlenerek 1999-2001 arasında dünyanın gündemine oturdu. Kitleler dünyanın başkentlerinde sokaklardaydı.
Küreselleşmenin böldüğü insanlık da etnik, ulusal, dini çelişkilerle birbirine girmeye, ABD'yi ve Avrupa'yı ekonomik ve güvenlik açısından tehdit etmeye başlamıştı. Türkiye'de de Özal "reformlarının" bölüşüm ilişkilerinde yarattığı travma ve tahribat, tarımda yarattığı yıkım, 1990'larda ürünlerini etnik çatışma , siyasal İslamın yükselişi , günlük yaşamı kaosa çeviren hızlı kentleşme gibi olgularıyla vermeye başlamıştı.
Çözülmeye başlayan "restorasyonu", ekonomik düzlemde 2001 resesyonu sırasında başlayan, büyük bir mali genişlemeyle, siyasi düzlemde de ABD'nin, 11 Eylül saldırısının yarattığı şoktan yararlanarak enerji kaynaklarını ele geçirerek, askeri gücünün rakipsizliğini kanıtlayarak, yarı resmi bir imparatorluk oluşturarak kurtarma çabaları, bizi bu günkü konjonktüre getirdi.
'Konjonktür'
Şimdi, bu "restorasyonu" kurtarma çabalarının yarattığı "konjonktürde", Özal'ı üreten dünyanın en temel varsayımı olan "serbest piyasa" tezi, gözlerimizin önünde insanlık açısından büyük bir felaketler zinciri yaratarak çöküyor. Bu felaketlerin sorumlularından biri de Özal'dır.
Serbest piyasaya güven önce enerji piyasalarında sona erdi; "serbest piyasa" yerini hızla askeri, jeopolitik rekabete bırakıyor. Dünya Ticaret Örgütü süreci tıkandı, ikili anlaşmalar artmaya, korumacılık eğilimleri "ekonomik ulusalcılık" güçlenmeye başladı. Mali piyasalarda derinleşen kriz, milyonlarca insanı, tasarruflarını, evlerini, işlerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya bıraktı. Şimdi de IMF ve Dünya Bankası'nın serbest piyasa reformlarının, gelişmekte olan ülkelerde yerel koşullara uyumlu tarım yapılarını, ihracata yönelik kalkınma fantezileriyle imha etmiş olduğu ortaya çıkıyor. İhracat gelirleri ise dış borç servisine, yerel seçkinlerin lüks tüketimlerinin finansmanına yönlendirilerek talan edilmişti.
Şimdi gıda fiyatlarındaki, hızla küresel bir açlık tehlikesine yol açan artışların arkasındaki etkenlerden biri de, son 25 yılda kredi köpüğünün de desteğiyle baş döndürücü bir hıza ulaşan tüketim hummasıydı. Bir taraftan bu tüketime paralel hızlanan karbondioksit üretimi iklim değişikliği sürecini hızlandırıyor, kuraklık olaylarını arttırıyordu. Diğer taraftan, Çin ve Hindistan'da hızlanan metalaşma ve kentleşme et, süt gibi gıdalara yönelik talebi arttırarak tahıl fiyatları, su stokları üzerinde tarihte görülmemiş ölçüde baskı yaratıyordu.
Enerji fiyatlarındaki artış, mali krizde, spekülatörlerin maniplasyonları, bu baskıyı daha da ağırlaştırdı. Kimi önemli tahıl ihracatçısı ülkelerde devletlerin, siyasal istikrarı koruyabilmek için, ihracat kısıtlamalarına gitmeye başlamaları da piyasa sisteminin iflasının bir başka göstergesiydi.
Özal'ın da parçası olduğu bir "restorasyon" insanlığa pahalıya patladı, büyük acılara mal oldu
Wednesday, April 16, 2008
'Başlangıcın Sonu'
Mali sarsıntıların merkez bankalarınca denetim altına alınacağına, küresel bir resesyonun gündeme gelmeyeceğine ilişkin rüyalara dalmış olanların geçen hafta uyanmış olmaları gerekiyordu.
Çok yoğun bir hafta oldu
Hafta, hem ekonomik gelişmeler hem de bu gelişmelere ilişkin tartışmalar açısından çok yoğun geçti. Bu tartışmalarda, 1929 bunalımı anımsatılıyor, küreselleşme öncesinin Keynesyen modellerine eğilimli yaklaşımlar dikkat çekiyordu.
Hafta içinde, ABD'de perakende satışlarındaki düşüşlere, borçlarını zamanında ödeyemeyenlerin arttığına ilişkin veriler, dolardaki gerilemeye rağmen, ABD cari açığındaki ani sıçrama (Bloomberg , 10/04) krizin sürmekte olduğunu anımsatırken; şirket bilançoları, sezonu, sanayi devlerinden General Electric'in, UPS ve FedEx gibi kargo şirketlerinin gelirlerindeki büyük düşüşlerin yarattığı şokla açıldı. Financial Times, Wall Street Journal gibi gazetelere göre, GE'nin gelirlerindeki, sağlık hizmetleri ve elektrikli aletler bölümlerini de kapsayan gerilemeler, krizin derinleştiğini gösteriyordu.
Nitekim hafta ortasında yayımlanan IMF raporu, dünya ekonomisine ilişkin büyüme beklentisini yüzde 3.7 gibi resesyona çok yakın (resesyon sınırı yüzde 3) bir düzeye çekiyor, bu yıl ABD'nin resesyon yaşayacağını, toparlanmanın gelecek yıldan önce gelmeyeceğini söylüyor, krizin giderek derinleşmekte, yayılmakta olduğuna işaret ediyordu.
Wall Street Journal 'ın ekonomistler arasında yaptığı bir anket, krizin henüz dibine ulaşılmadığına ilişkin genel bir kanıyı yansıtırken, The Economist, "ABD'de resesyonun hafif ve kısa süreli olacağına ilişkin iddialara inanmak için hiçbir neden yok" diye yazıyordu. Borsalar da haftayı ABD'de yüzde 2'nin üzerine, Avrupa'da yüzde 1.5 civarında gerilemelerle kapattılar.
Finansal yatırım ve sigorta sektörünün devlerinden Standard Life'ın Global Strateji bölümü başkanı Andrew Milligan 'a göre artık "krizin başlangıç aşaması bitiyordu" , Morgan Stanley başekonomisti Berner de " Şimdi mali krizin ekonomik sonuçlarını yaşamaya başlayacağız " diyordu.
Bu koşullarda tartışmaların da giderek serbest piyasa sistemine yönelik eleştiriler , düzenleme ve şeffaflık getirici yeni önlemler, yoksulluk ve küreselleşme karşı tepkilerdeki artışlar bağlamında artan siyasi riskler üzerinde odaklandığı görülüyor.
Düzenleme ve şeffaflık
ABD finans çevrelerinin ağır toplarından, eski FED başkanı, 1978'de neoliberal modelin fiilen başlatıcısı Volcker , Economic Clup'da yaptığı konuşmada, " Mali mimarlar, belirgin bir biçimde kırılgan ve bir tarafta birileri için büyük servetler yaratırken diğer taraftan aynı hızla tüm mali sistemin domino taşları gibi yıkılma tehlikesini gündeme getiren bir sistem inşa ettiler " diyor, düzenlemenin ve şeffaflığın önemini vurguluyordu ( New York Times ,11/04). Volcker'e göre, ABD'de " tüketimin başını çektiği bir ekonomik bir modelden, ihracatın çektiği bir ekonomiye geçiş başlamıştı" . ( McClatchey Newspapers ,09/04). Yatırım Bankası UBS'nin ekonomik danışmanlarından George Magnus da Financial Times 'taki yorumunda, J.K. Galbraight' in 1929 krizine ilişkin kitabını okumayı öneriyor. Küreselleşme teorisinin önde gelen isimlerinden Prof. Ulrich Beck , The Guardian 'da " serbet piyasa ekonomisi komedisinin, devlete ne kadar gereksinim olduğunu bir kez daha gösterdiğini" vurguluyor, piyasalar serbestleştikçe 1929 tarzı kriz riskinin daha çok arttığına işaret ediyordu. Ancak Volcker'in sözlerini aktaran New York Times'ın ekonomi yorumcusu Floyd Norris 'e göre, ortada hâlâ ne yapılacağına ilişkin belirgin, sistemli bir yaklaşım yoktu.
Bu noktada insanın aklına Keynes 'in 1930'larda, ekonomi yöneticilerinin ve mali piyasaların kaptanlarının hâlâ bir önceki, şimdi kapanmaya başlayan dönemin düşüncelerinin etkisi altında olduklarına ilişkin dile getirdiği kaygılar geliyor. Örneğin dünya bankalarının sözcüsü Uluslararası Finans Enstitüsü (IIF), krize ilişkin tepkisini ilk kez belirtirken, sorunları kabul ediyor ama yeni düzenleme ve şeffaflık eğilimlerine şiddetle karşı çıkıyordu. Financial Times'ta bir blog yöneten Prof. Willem Buiter' in (London School of Economics, eski EBRD başekonomisti) sözleriyle, adeta " Biliyoruz çuvalladık, ama dersimizi aldık; valla bir daha yapmayacağız. Bizi düzenlemeye, işimize karışmaya gerek yok" diyorlardı. Prof. Buiter'e göreyse, sistemin kendi kendini düzenlemesi hiç düzenleme olmayacak anlamına geliyordu, artık bu risk alınamazdı. (10/04)
Açlık ve yoksulluk
Geçen hafta tartışmalar, aniden ABD ve genelde İngilizce konuşan ülkelerdeki (neoliberalizmin öncüleri) gelir dağılımı, dünyada açlık, yoksulluk, küreselleşmeye karşı tepkiler üzerinde de yoğunlaşmaya başladı. Sanırım tartışmalar, Nesweek 'in çarşamba yazımda aktardığım, "yeni süper sınıf" la ilgili araştırmasıyla başladı. Financial Times' ta hafta boyunca, Gideon Rachman, John Plender, Daniel Pimlott bu konulara ilişkin tartışmaları aktardılar. Rachman, küreselleşmenin siyasi bir yapıntı olduğunu, siyasetin getirdiğini siyasetin götürebileceğini anımsattı. Yoksulların bu süreçten zararlı çıktığına ilişkin bir algının, gıda fiyatlarındaki artışlarla daha da güçlendiğine, "küreselleşen ülkelerde seçkinler için büyük tehdit olan açlığın geri gelmekte olduğuna" dikkat çekti.
Plender, ABD gelir dağılımı verilerini ayrıntılı bir biçimde analiz ederken, 1979-2005 arasında, en yoksulların gelirinin yıllık ortalama yüzde 1.3, orta sınıfın da yüzde 1 artarken, en zengin yüzde 1'lik kesimin gelirinin yüzde 228 arttığına, "2002-2006 döneminde bu plütokratik grubun toplam gelir artışından aldığı payın yüzde 75'e ulaştığına" dikkat çekiyordu. Plender'in aktardığına göre, dünyanın en büyük bono fonu Pimco'nun genel müdürü Bill Gross "Toplumun emeğinin gelirleri kötü dağıtılmaya başlanırsa, sistem sonunda bozulur" diyordu. Gross sonra da, William Butler Yeats' in 1919 tarihli "İkinci Geliş" başlıklı, dönemin "Zeitgeist" ini yakalamasıyla ünlü şiirine göndermeyle, "O zaman merkez çöker" diyordu. Plender, dünyanın en zengin adamı Buffet'in benzer yakınmalarını da aktarıyordu; gelir dağılımındaki bozulmalara tepkiler salt İngilizce konuşan ülkelerle sınırlı değildi, Japonya'da, Fransa'da da yabancı sermayenin götürdüklerine karşı tepkiler vardı. Daniel Pimlott ise ABD'deki yoksullaşmadaki artışları aktardığı yazısında, 40 yıl önceki kent ayaklanmalarını anımsıyordu. Büyük Muhafazakârlar (2005) kitabının yazarı Martin Hutchinson da, Prudent Bear sitesinde yayımlanan bir yorumunda, Friedman 'ın, "Dünya Düzleşiyor" (-küreselleşme-E.Y.) kitabına atıfla, gittikçe artan korumacılık eğilimlerine, " dünyada yeniden engellerin belirmeye başladığını" vurguluyordu. İşçilerin, sendikaların artık hükümetlerden kendilerini korumalarını istediklerine dikkat çekiyordu.
Yoksulluk, gelir dağılımında bozulma, bunlara karşı siyasi tepkilere ilişkin tartışmalar, akla Prof. Jeffery Willamson' un, "Küreselleşmenin 200 yılı" başlıklı benim de beş yıl önce aktardığım çalışmasını getiriyor. Williamson, geçmişte, tam da bu nedenlere küreselleşmenin çöktüğünü göstermişti.
Volcker " ABD'de tüketimden, ihracata dayalı yeni bir modele geçiliyor" diyor. Geçen yıl emekliliği bırakarak, yatırımcılığa geri dönüp, yaptığı son dakika müdahalelerle Quantum fonunu yüzde 37 kâra geçiren George Soros " Reagan döneminden bu yana oluşan bir köpüğün delinmesine şahit oluyoruz" diyor. Bu saptama aslında, tam da bu 25 yıllık dönemin, küreselleşmenin sona erdiğini söylemiyor mu?
Friday, April 11, 2008
Rusya'nın Gölgesinde NATO
Bükreş'te yapılan NATO zirvesi, tek kutuplu dünya "anının", artık geride kalmış olduğunu bir kez daha sergiledi. ABD hâlâ, Clinton 'ın Dışişleri Bakanı Albright' ın deyişiyle "Vazgeçilemez ülkeydi" ama artık yalnız değildi.
ABD Başkanı Bush , konuşmasında, NATO liderleri arasında, zirve öncesinde oluşan anlayışı bir kenara iterek "Ukrayna ve Gürcistan'ın" NATO'ya üye yapılması isteğini tekrarladı. "Bu benim katılacağım son NATO zirvesi" diyerek adeta, "Tarih önünde beni yalnız bırakmayın, istediğimi verin" diyordu. ABD'nin Avrupa'daki en önemli dış politika örgütlerinden Alman Marshall Fund' un başkanı Ronald Asmus' a göre bu "Rusya'ya güçlü bir sinyal verecekti... Aksi, Rusya'ya bu ülkeler yeşil ışık yakmak..." (International Herald Tribune, 02/03), "Taviz vermek olacaktı" (AFP, 03/03). Ancak NATO'nun önde gelen üyeleri, "Kusura bakmayın, Rusya ile ilişkilerimizi bozamayız" dediler.
Böylece NATO zirvesi, ABD'nin NATO üzerindeki egemenliğinin kırılmış olduğunu, Rusya'nın gücünün ise "Batı ittifakı" üzerinde yadsınamaz ölçüde etki yapacak bir düzeye ulaştığını gösteriyordu.
Yeni 'vazgeçilemez ülke'
NATO zirvesinin gündemini öncelikle Afganistan sorunu oluşturacaktı. Ondan sonra, genişleme, füze kalkanı, Fransa'nın NATO'nun askeri merkezine geri dönmesi gibi sorunlar ele alınacaktı. Bir de, NATO'nun hâlâ bir türlü açıklığa kavuşturulamayan yeni kimliği (görevi) sorunun açıklığa kavuşturulması yönünde adım atılması bekleniyordu. Ancak hemen tüm yorumculara göre Rusya ile ilişkiler, zirveye damgasını vurdu, zirve sonrası değerlendirmelerin optiğini oluşturdu.
Afganistan konusunda, Rusya NATO'ya topraklarında geçiş izni verdi; ancak Rusya hava sahasını açmadı. Ayrıca, geçecek malzemelerin askeri nitelikte olmaması gerekiyordu. Bu bir uzlaşmaydı ama aynı zamanda, Putin' in 4 Nisan'daki basın konferansında vurguladığı gibi, "dünyanın en büyük nükleer güçlerinden biri olan Rusya olmaksızın hiçbir şey yapılamayacağını" (IPS. 04/03) gösteriyordu. Diğer bir deyişle, Rusyada artık "vazgeçilemez bir ülkeydi."
Gerçekten de Rusya'nın bu yeni, en azından Avrupa'nın lider ülkeleri açısından "vazgeçilemez ülke" statüsü zirvede başka alanlarda da özellikle Ukrayna ve Gürcistan'ın NATO üyelikleri gündeme geldiğinde kendini hissettirdi.
Almanya, bu iki ülkeye bu zirvede üyelik verilmesine kesinlikle karşıydı. Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier' e göre bu "akıllı bir hareket olmayacak, Moskova ile ilişkileri daha da zorlaştıracaktı." Fransa, Almanya ile aynı frekanstaydı. Başbakan François Villon , "Avrupa ile Rusya arasındaki güçler dengesini bozacağını" düşünüyordu (Baran, Z, 02/03/08, Hudson Inst.). İngiltere, kararın geçmeyeceğini anlayınca, Fransa ve Almanya ile aynı safta kalmaya karar verdi.
Füze kalkanı projesine gelince, NATO ülkeleri, bu projeyi benimsediklerini açıkladılar. Ancak Rusya'nın itirazlarını göz önüne alarak, bu ülkeye iki önemli güvence verildi. Birincisi, füzeler silolara, İran'ın balistik füze üretme kapasitesi kesinleşmeden konmayacak. İkincisi radar sabit bir beton zemine konarak Rusya'ya doğru dönmesi engellenecek, Rus uzmanlar gerektiğinde bu sistemleri denetleme olanağına sahip olacak. Böylece, füze kalkanının kullanılmasında da Rusya önemli tavizler elde etmesinin yanı sıra, İran'ın balistik füze kapasitesinin saptanması, sistemlerin denetlenmesinin koşulları gibi iki belirsiz alan yaratılmış oluyordu.
NATO'yu, "Avrupa'yı ABD nüfuz alanına bağlayan bir platform" (James Kurth, The Next NATO... The National Interest, 9/1/2001) olarak gören ABD açısından, Fransa'nın askeri kanada geri dönmesi önemli bir "kazanımdı." Ama bu kazanım bile beraberinde, ABD hegemonyasını potansiyel olarak tehdit eden gelişmeleri içeriyordu. Fransa Devlet Başkanı Sarkozy, ülkesinin NATO'nun askeri merkezine geri dönmesine karşılık, AB'nin NATO'dan ayrı olarak kendi güvenlik örgütünü oluşturmasına yönelik ABD itirazını kaldırmayı başarmıştı. Böylece NATO'nun askeri merkezine yeni bir güç girer ve ABD'nin etkisini sulandırırken aynı zamanda AB kendi askeri gücünü oluşturma konusunda bir adım daha atmış oluyordu.
Nihayet, Bükreş zirvesinin NATO'nun kimlik sorununu açıklığa kavuşturma yolunda önemli bir adım attığını söylemek de zor. Hemen tüm yorumcular, Kosova savaşı sırasında oluşan "yeni konseptin" yetersiz, bulanık olduğunda anlaşıyorlar. NATO bir ABD-Avrupa ittifakı olmanın çok ötesine geçti ve küreselleşmeye başladı ama hâlâ NATO genel sekreteri, Jaap Hoop Scheffer' e göre "ittifakın Taliban'a ve dünyada teröre karşı mücadele etmek için yeni bir konsepte gereksinimi var." Ne ki Der Spiegel'in aktardığına göre, "bu konu Bükreş'te gündeme bile gelmedi."
Özetle, zirvenin Rusya'nın gölgesi altında yapıldığında hemen herkes anlaşıyordu. Ama NATO zirvesinin bilançosunu çıkarmaya sıra gelince, ortaya çok farklı bir görüntü çıkıyordu.
Zor bilanço
Zirvenin kesin bir bilançosunu çıkarmanın zorluğu, esasen, uluslararası alanda, oluşmaya başlayan yeni güçler dengesinin karmaşıklığından, belirsizliğinden kaynaklanıyor. Bu bağlamda, NATO zirvesinin önemli odağı olan ülkelerdeki önde gelen gazetelerin değerlendirmelerindeki vurgulara bakmak öğretici olabilir.
İngiltere'de Financial Times, NATO'nun saflarını sıklaştırdığını vurgulamaya çalışırken Almanya'da Der Spiegel' in yorumunun başlığı, "Transatlantik-kimlik krizi", alt başlığıysa "NATO derin ayrılıkları aşmayı başaramadı" idi. Spiegel, "eski-yeni Avrupa" ayrımını, "Rusya'nın taleplerini göz önüne almanın önemini, en önemli sorunların çözümünün geleceğe bırakıldığını" vurguluyor. Washington Post ve New York Times pazar günü, esas olarak ABD'nin genişlemeden yana isteğini vurguladılar, Putin'in kaygılarına yer verdiler.
Le Monde da soruna önce Fransa'nın ulusal çıkarları, ikinci olarak AB açısından bakıyor; Sarkozy' nin NATO'ya dönme kararını, karşılığında aldığı tavizler bağlamında yorumluyor, Bush'un AB savunma gücü konseptini kabul etmiş olmasının altını çiziyordu.
Zirvenin Rusya'nın yükselen güç statüsünün, Türkiye'yi de içine alan bölgede, artık Rusya'sız hemen hiçbir şey yapılamayacağı gerçeğinin altını çizdiği söylenebilir.
Rusya'nın özellikle AB açısından "vazgeçilmez ülke" olmasının arkasında sanırım iki neden var. Birincisi, ABD basınının kaygıyla işaret ettiği gibi, Rusya, artık "AB ekonomisinde önemli bir oyuncudur": Rusya, AB'nin gaz ve petrolünün yüzde 25'ini sağlıyor, dünya ekonomisi daralırken büyük mali kaynaklara sahip bir pazar sunuyor. George Town Üniversitesi'nden Prof. Wallemder' in deyişiyle "AB iş çevreleri Rusya'ya büyük ilgi gösteriyorlar. Dış politikada bu ilgi son derecede önemlidir" (Washington Post 05/03). İkincisi, Hindistan'ın eski Türkiye elçisi (1998-2001), Asia Times yazarlarından Bhadrakumar' ın 29 Mart yorumunda ayrıntılarıyla vurguladığı gibi Rusya, İslam dünyasında, ABD'nin aksine, hemen her konuda "doğru" tarafta yer alarak diplomatik destek, dengeleyici öğe , silah tedarikçisi, Şii-Sünni ayrımını aşan, bu anlamda birleştirici bir basınç olarak etkisini hızla arttırıyor.
Wednesday, April 02, 2008
Bir fantezinin ölümü
Bu fantezi önceki hafta öldü. Financial Times’dan Martin Wolf’a bakılırsa, öldüğü an bile belli. Wolf’a göre “küresel serbest piyasa rüyası”, ABD Merkez Bankası’nın 80 yıllık geleneğini bozarak, Bear Sterns adlı özel finans kurumunu kurtardığı gün (18 Mart) öldü.
“Şimdi Keynes’çi olduk”
Keynes, 1930’arda, büyük buhran sırasında, piyasaların kendiliklerinden dengeye gelmeyeceğini görmüş, devletin, talebi, yatırımları güçlendirme yönünde müdahale etmesi gerektiği sonucuna ulaşmıştı. Keynes’e göre kapitalizm, istikrarı güçlendirecek politikalarla düzenlenmeli, vatandaşlar en aşırı yıkıcı etkilerinden korunmalıydı.
1980’lerde Ronald Reagan ve Margret Thatcher hükümetleri, vatandaşlarını koruma ilkesini bir kenara iterek, önceliği sermayenin taleplerine verdiler. Bu iki politikacının hükümetleri döneminde piyasaların serbestçe işleyişinin önündeki, vatandaşları koruyan, düzenlemeler kaldırılmaya başlandı. Serbest piyasanın insan doğasına en uygun ekonomik model olduğu inancı teşvik edildi, giderek yerleşti. Vatandaşlar “yaşam dünyasındaki” her etkinliğin piyasalaşması gerektiğine ikna edildiler.
Her ekonomik sarsıntıda bu inanç yinelendi, istikrarsızlıkları aşmak için daha fazla serbestleşme, özelleştirme önerildi. Bu aymazlık, ABD Merkez Bankası eski başkanı Greenspan’ın deyimiyle, “II. Dünya savaşından bu yana en yıkıcı mali kriz” olarak nitelenen sarsıntılar geçen yılın başında başlayana kadar sürdü.
Sarsıntılar ABD ev piyasalarından başlayarak, önce ABD’de sonra dünyada hızla tüm mali sisteme yayıldı. Giderek mali piyasaların sorunlarını kendiliklerinden çözemeyeceği anlaşıldı. Eğer piyasalara müdahale edilmezse, kapitalizmin bizzat kendisi tehlikeye girecekti. United Press International’ın emektar editörü Martin Walker’in deyimiyle “Kapitalizm kapitalistlere bırakılamayacak kadar önemliydi. Böylece ABD ‘establishment’i, piyasaların serbest kalma özgürlüğünün maliyetinin çok artmaya başladığı görüşüne geldiler” (UPI, 24/08). Gerçekten de bu yeni mutabakat bankacılar arasında da hızla yayılıyor. Örneğin Deutsche Bank Genel Müdürü, Joseph Ackerman “Piyasaların kendi kendini iyileştirme gücüne artık inanmıyorum” diyor. Martin Wolf’a göre “deregülasyon artık sınırlına ulaştı” (Financial Times 25/08).
Wall Street Journal “Kapitalizmi değiştiren 10 gün” başlıklı başyazısında (27/08), “geçen 10 gün, ABD yönetiminin Amerika’nın mali kapitalizmini çökmekten kurtarmak için 50 yıllık işleyiş kurallarını terk ettiği dönem olarak anılacak” diye yazıyor. Financial Times da bir yorum “Washingon tüm gücünü sergilemeye başlayan krizle mücadele etmek için süvarileri gönderiyor” başlıklı bir yazıda, Bear Sterns’in kurtarılmasının yanı sıra, ABD yönetimi, ev piyasasında çalışan devlet destekli Fanne Mae, Freddie Mac ve Federal Konut Kredileri Bankası’nı devreye sokuyordu. FED, bunların, özel sektörün borç piyasalarını felç etmiş olan ipoteğe dayalı menkulleri (MBS) satın alma yetkisini genişletiyor, bir anlamda, JP Morgan ekonomistlerinden Michael Feroli’nin deyimiyle “ev finansmanını toplumsallaştırıyordu” (27/03). ABD mali sisteminin kurtarılması sürecine, Petrol zengini ülkelerden, Asya’dan devlet fonları da katılıyor.
Böylece, krize müdahaleye piyasaya likidite basarak başlayan FED, giderek bankaların şüpheli alacaklarını devralma, faizleri düşürme, banka sektörü dışındaki finans kurumlarını kurtarma, ABD hane halkına kişi başına 600 dolarlık çek gönderme, nihayet doğrudan desteklediği, denetlediği kurumlarla batık ipotekleri devletleştirme noktasına gelmişti. Böylece FED 900 milyar dolarlık bilançosunun yarısına yakın 400 milyar dolarlık bir sorumluluk üstleniyordu, hem 1930’lardan bu yana en büyük mali krizin ortasında(Wall Street Journal, 26/03). Öyleyse, FED’in bundan sonra mali sistemi daha yakından düzenlemesi ve izlemesi kaçınılmazdı. Bu gelişmeleri değerlendiren bir Wall Street Journal başyazısı “Şimdi hepimiz Keynes’çi olduk” (18/03) diyordu.
Topun ağzındakiler
Hükümetler, Merkez Bankaları, büyük bankaların zararlarını üstlenmeye başlarken, giderek gündeme gelmeye başlayan soru şu: 1930’lardan bu yana en büyük mali krizdeysek, başta gelişmiş ülkeler olmak üzere dünya ekonomisi yavaşlamaya başlıyorsa, bu krizin yükünü kimler üstlenecek?
Uluslararası İşçi Örgütünün (ILO) Cenevre’de, Dünya Bankasıyla ortak düzenlediği bir toplantıda (IPS, 19/03) sendika liderleri, mali krizinin yükünün, işsizlik, ev piyasasındaki kayıplar, giderek artan yoksulluk yoluyla, ağırlıklı olarak işçilerin üzerine yıkılacağını savundular. ILO bünyesindeki İşçiler Grubu yönetim kurulu başkanı Roy Trotman’a göre “piyasalar kendi hallerine bırakıldığında krizleri çözemiyor, neticede çalışanların yaşamlarını olumsuz etkiliyorlar”. Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick ise, “Bu kez kriz farklı. Dünyada birden çok büyüme merkezi var. Gelişmekte olan ülkeler krizin etkilerini hafifletebilirler” diyerek iyimser bir tablo çizdi. Ama ya hafifletemezlerse?
Bu bağlamda bir ILO raporu, gelişmekte olan ülkelerin ihracat bağımlılıklarını azatlatarak, iç tüketimi ve iş yaratıcı yatırımları destekleyerek krizin etkilerini yumuşatabileceğini söylüyor. Rapor bu önerilerin, mali ve cari dengeleri sağlam, döviz rezervleri güçlü ülkeler için geçerli olabileceğine işaret ediyor.
Bu açıdan bakınca, Asya ülkelerindeki emekçiler açısından nispeten iyimser olunabilir. Buna karşılık, kimi Baltık Denizi ülkeleri, Balkan ülkeleri, Macaristan, Türkiye, Güney Afrika gibi, mali ve cari açıkları büyük, paraları aşırı değerli, döviz rezervleri zayıf, açıklarını da gittikçe azalan ve maliyeti artan dış kredilerle kapatmaya çalışan ülkeler için krizin zor geçeceği söylenebilir. Hele bu ülkeler Türkiye gibi kendilerini, merkez sermayenin gereksinimlerin öncelik veren IMF’nin eline bırakmışlarsa.
Bu ülkelerin emekçileri açısından koşullar kısa sürede çok ağırlaşabilir. Bu bağlamda, en güçlü senaryo, çökme noktasına hızla yaklaşan İzlanda banka sisteminde başlayacak bir krizin, bu ülkelere ilişkin risk algısını daha da kötüleştirerek, sermaye çıkışını hızlandıracağına ilişkin (Daily Telegraph, 27/03/08). Bu senaryoyu aktaran Telegraph yorumunda, yazarın, Türkiye üzerinde uzun uzadıya durarak, reyting kurumu Fitch’in Türkiye notunu ‘BB-’ye indirdiğini aktarmasıysa kaygı verici. Reuters de Cuma günü, JP Morgan’ın Türkiye menkulleri için “sat” tavsiyesinde bulunduğunu yazıyordu.
Bu ülkelerde iç talebi güçlendirecek “Keynes’çi” politikalar uygulansa bile, serbest ticaret koşullarında, meyvelerinin, güçlü çok uluslu şirketler tarafından değil de ülke içindeki üreticiler tarafından toplanması nasıl sağlanacak. Bu “Keynes'çi” talep teşvik politikalarıyla, ülke kaynaklarının, yerel düzeyde işsizliği azaltamadan, merkez ülkeleri beslemek için kullanılması olasılığı da çok güçlü. Dolayısıyla, krize karşı korunmak isteyenlerin, daha fazla vakit kaybetmeden, yazının başında aktardığım fanteziden vazgeçerek kendi özgün yollarını aramaya başlamaları gerekiyor. Yoksa yine gelişmiş ülkeler için, kırılana kadar kullanılacak, bir koltuk değneği olmaları kaçınılmaz.
Sunday, March 30, 2008
Kapitalizm, Kriz: Olasılıklar ve olanaklar
(Konuşma notları ham metni)
Dünya ekonomisi “1929’dan bu yana en tehlikeli mali kırılmayı” yaşıyor. Bu mali kırılma
Bir taraftan 1970’lerde egemen sermaye birikim rejiminin tükenmesiyle başlayan “yapısal krize”, diğer taraftan, 1980’lerde başlayan büyük Restorasyonun çözülme sürecine ait bir “olay”. Ve bu çözülmenin özel bir “aşamaya” ulaştığını, insanlığın bir kez daha bir yol ayrımına geldiğini düşündürüyor.
Bu çözülme hem, kapitalizmi aşma, eşitliğe özgürlüğe açık gelecekler tasarlama çabalarına yeni olanaklar yaratacak. Hem de bu olanaklara karşı gerici bir tepkiyi, yeni bir “barbarlık” dönemi olasılığını da gündeme getirebilecek.
Bir üçüncü yolun, geçmişin ulusal Keynesyen ekonomik modellerine, sınıf uzlaşmasına dayalı refah devletine dönmenin bu günün kojonktüründe çok zor olduğunu düşünüyorum. (İşçi hareketinin, sosyalist tehdidin yokluğu; kitlesel üretim birimlerinin krizi, Küreselleşme gibi güçlü etkenler var)
-I-
► Restorasyon, insanın kaderini, piyasanın “gizli eline” adeta denetleyemediği metafizik güçlere bırakmayı amaçlıyordu. Aynen, Aydınlanma “olayı” ve kapitalizm öncesinde insanın kaderini tanrının, ama aslında onun sözcüleri olduğunu iddia edenlerin eline terk eden toplumsal düzenlerde olduğu gibi.
► Bu yüzden Restorasyon, "toplumsal gelişme" düşüncesinin, usçuluğun, bilimsel düşüncenin temelini, atan Aydınlanma “olayına” yönelik bir düşmanlıkla birlikte gelişti.
► Restorasyon’un, insanın “yaşam dünyasını”, eşitlik, özgürlük, kardeşlik prensipleri etrafında iyileştirebileceğini, tarihin akışını değiştirerek yeni başlangıçlar tasarlayabileceğine ilişkin Aydınlanma geleneğine tahammülü yoktur.
► Restorasyon zenginlerin iktidarının doğal ve mükemmel, eşitsizliğin gerekli olduğuna inanır. Karşıtlarını ya popülizmle ya da Jacobinizmle suçlar.
Restorasyon süreci boyunca,
♦ İkinci dünya savaşı sonrasında
Kitlesel sendikal hareketin, sosyal demokrasinin, komünizm korkusunun ve aşırı üretim eğiliminin basıncıyla şekillenen
Keynesyen refah devleti, dolayısıyla sınıf uzlaşması terk edildi.
Emekçilerin kazanımlarına yönelik büyük bir saldırı düzenlendi.
♦ Gelişmekte olan ülkelerde de ulusal kalkınma politikalar terk edildi, emperyalist liberalizmin egemenliği kuruldu.
♦ Merkez sermayenin, çevre ülkelerde, sömürge sitemi yıkılırken kaybettiği egemenliği, borç kriziyle oluşan konjonktürde, IMF-Dünya bankası, eliyle, restore edildi.
♦ 1970’lerde ekonomik kriz, Vietnam savaşı gibi etkilerle gerileyen ABD hegemonyası, 1980’lerde Reagan yönetimi altında restore edildi…
♦ Nihayet, post-modernizmin de katkısıyla, sınıf mücadelesi düşüncesi siyasi ontolojinin merkezinden kovuldu. Boşalan yer dini temelde betimlenen uygarlıklar çatışması düşüncesiyle, etnik aidiyetlere dayalı milliyetçi projelerle doldurulmaya çalışıldı.
Restorasyon, bu yeni düzende, “herkesin kazanacağını” iddia etti. Ama gerçekte, Restorasyon sermayeye açık küresel, birleşik, bir avlanma alanı oluşturmayı amaçladı. Buna karşılık insanlığı ülkelerin, bölgelerin, kentlerin içinde ve arasında, ekonomik, etnik, dinsel, ulusal temellerde, sınırlarla, duvarlarla, dikenli tellerle, askerle, polisle, bölmeyi hızlandırdı.
Vatandaşlık, sınıf aidiyetleri gibi birleştirici öğeleri yıkmak için elinden geleni yaptı.
Restorasyon ulus devletin gücünü yitirdiğini iddia etti. Gerçekteyse, ulus devlet toplum içindeki uzlaştırma işlevini terk ederek toplumun üstündeki yerine geri dönmeye başladı.
Bu arada, ABD gibi emperyalist devletlerin saldırganlaştığını, insan haklarını, hatta onurunu hiçe saydığını gördük; büyük güçler dengesinin oluşmaya başladığına şahit olduk.
1989’da, Restorasyon, tarihin sonuna geldiğimizi iddia etti. Ama aradan on yıl bile geçmeden, Hem tek kutuplu dünyanın, hem de “tarihin sonunun” birer fantezi olduğu ortaya çıktı. Artık restorasyon tükenmişti ve çözülüyordu.
1- Soğuk savaş bitince önce Batı bloğu çatladı, sonra Avrupa Birliği, Rusya ve Çin yeni büyük güçler olarak yükselmeye başladılar.
2- Dünyada Merkez ülkelerin egemen kapitalizmine açık birleşik avlanma alanı yaratma çabası, neo-liberalizm- 1997’de Asya kriziyle ilk darbeyi yedi. Patlayan borsa köpükleri 2001 başında, kapitalizmin krizinin gerçeğini, aşırı üretim/yetersiz talep sorununun aşılamadığını gösterdi; 1929 buhranının hayaleti dünya piyasalarında dolaşmaya başladı
3- Küreselleşmenin, böldüğü insanlık, etnik, ulusal, dini çelişkilerle birbirine girmeye, ABD’yi ve Avrupa’yı ekonomik ve güvenlik açısından tehdit etmeye başladı.
4- Restorasyona karşı tepkiler güçlenerek, 1999-2001 arasında dünyanın gündemine oturdu… “Bastırılan” yeniden geri geliyor yeni bir dalga başlıyodu. Kitleler dünyanın başkentlerinde sokaklardaydı. Kapitalizm yeniden sorgulanıyordu.
Birincisi 2001 resesyonunda, büyük bir mali genişlemeyle depresyonu erteleme çabasıydı
İkincisi, kaçan tek “kutuplu dünya” anını, 11 Eylül saldırısının yarattığı şoktan yararlanarak, yeniden, bu kez askeri güce dayanarak yakalamak çabası. ABD Afganistan’a ve Irak’a saldırarak, enerji kaynaklarını ele geçirmeye, askeri gücünün rakipsizliğini kanıtlayarak yarı resmi bir imparatorluk kurmaya çabalıyordu.
Yaklaşık beş yıl sonra bu çabaların tükendiğini, daha önemlisi çözmeleri beklenen sorunları daha da ağırlaştırdıklarını görüyoruz.
-II-
Şimdi ben bu tükenişin esas olarak ekonomik yanı üzerinde duracağım
Önce somut gelişmelere, sonra bunlarla kapitalizmin gelişme eğilimleri arasındaki ilişkiye, son olarak da uzun tarihsel süreçteki yerine bakacağım.
ABD ekonomisi resesyona girdi, İngiltere giriyor, Almanya Japonya ekonomileri sallanıyor… Dünya ekonomisi yavaşlıyor, enerji ve emtia fiyatları durgunluğa rağmen yükseliyor.
ABD – AB merkez bankaları ilk aşamada piyasalara bir triyon dolardan fazla para bastılar, FED Faizleri altı kez indirdi. Kredi piyasalarındaki güven sorunu aşılamadı.
Diğer bir değişle son 30 yılın olağan çözümleri işlemiyor. FED 1929’dan bu yana ilk kez banka sektörü dışındaki finans kurumlarını kurtarmaya başladı. Tüm eşik altı konut kedilerinin, batık bankaların geçici olarak devletleştirilmesi, mali piyasaların yakından denetlenmesi gündemde. FT’den Martin Wolf “serbest piyasa rüyası” öldü diyor.
Peki ne oluyor? 1990’da 100 milyar dolar düzeyinde seyreden kredi ve türev piyasalarının hacmi, 2007 de 516 trilyona dolara ulaşmıştı. Bu köpük delindi. Kredi piyasası hızla daralıyor.
Gündemde üç gelişme var:
i. Bazı büyük bankalar batacak, bazıları birleşecek, heç fon piyasası büyük ölçüde temizlenecek. Trilyonlarca dolarlık sermaye devalüe olacak!
ii. Kredi piyasasındaki daralma, reel ekonomiyi etkileyecek o da, kredi piyasasını. Böylece bir fasit daire oluşacak kriz durgunluğu, durgunluk krizi besleyecek
iii. Artan işsizlik ve yoksullaşma, dünyanın emekçilerinde büyük refah kaybına neden olacak.
2) Kapitalizmin eğilimleri: Kar oranları düşme eğilimi, 1950-70 döneminin egemen sermaye birikim rejimini sınırlarını delerek yeniden kendini dayatmaya başlayınca, egemen kapitalizm dünya çapında bir krize girdi. Bu krizin dışa vurumu olan aşırı üretim-eksik tüketim sorununun, 1970’lerden bu yana aşılamaması, krizin yapısal olduğunun gösteriyordu.
Bizi bu günkü duruma, sermaye sınıfının bu krize karşı geliştirdiği tepkiler, siyasi refleks getirdi.
Özetle:
i. Kar oranları gerilemeye başlayınca sermaye, birikmeye devam edebilmek için dolaşıma, spekülasyona kaymaya başladı.
ii. Hükümetler, sömürü oranını arttırmak için işçi sınıfının sosyal haklarına, kurumlarına ücretlerine saldırdı. İşçi sınıfının tüketim kapasitesi daralmaya başladı.
iii. Sermaye, aşırı üretim, talep yetersizliği sorununu aşmak, kaynak maliyeti sorunu hafifletmek için, ihracat ve dış yatırımlar yoluyla başka coğrafyalara göç etmeyi hızlandırdı.
iv. Bu iki süreci desteklemek için finansallaşma, iletişim, veri işlem teknolojilerinin gelişimi hızlandı. Talep yetersizliğini aşmada kredi mekanizması önem kazandı:
Sonuç
a) Sermayelerin, mali devreler, yeni teknolojiler, tedarik zincirleri yoluyla yoğunlaşan uluslararası bütünleşmesi, kırılganlığı ve bulaşıcılık eğilimini arttırdı.
b) Finansallaşma, gayrimenkul ve kredi köpüğüne dönüştü. Sonra bu köpükler delindi
c) Şimdi, kredi hacmi daralırken, talep doğal sınırına, ücret, kira ve kar gelirlerine daralıyor, emekçileri büyük refah kayıpları bekliyor.
d) Aşırı üretim, talep yetersizliği sorunu yeniden öne çıkıyor
Bu ortamda üç dinamik çok önemli
a. Devletlerin kaynak dağıtma kapasitesi giderek önem kazanıyor: Sermaye grupları arasında devletten yararlanma savaşı sertleşiyor.
b. Hammadde, enerji kaynaklarını denetleme, piyasaları rakiplerine karşı koruma refleksi yeniden güçleniyor- büyük güçler arası siyasi kültürel askeri rekabet keskinleşiyor.
c. Emekçi sınıfları denetim altında tutabilmek için, yeni yasalar, teknolojiler, sınıf mücadelesinin önünü kapatacak, bölünmüşlüğü güçlendirecek, dini, etnik kimlik siyaseti körükleniyor.
Bu kez bir de hızlandırıcı etken var: Küresel ısınma, su ve gıda kaynaklarını daraltarak, rekabeti daha da yaşamsal hale getiriyor. Kapitalizmin üretim ve tüketim modelinin sürdürülemeyeceğini gösteriyor.
3) Peki Kapitalizmin tarihi açısından neredeyiz:
a. Yapısal Krizin bir düzenleme ve finansallaşma dönemi (neo-liberalizm-küreselleşme) son eriyor: Kriz tüm birikmiş sorunlarıyla birlikte kendini dayatıyor.
b. Örneğin 1873 de başlayan krizi, emperyalizm, sömürgecilik, mali genişleme, yeni teknolojilerle aşma süreci 1929’da çöktü: Mali kriz depresyona dönüştü ve nihayet bir hegemonya değişimi süreci başladı
c. Ama o sırada, işçi hareketinin, Paris Komünü yenilgisini izleyen yaklaşık 40 yıllık durgunluktan çıktığını, yeni bir teorik, kültürel ve örgütsel atılım başlattığını görüyoruz: Lenin, Rosa, Troçki, Bukharin Gramsci: Emperyalizm teorisi, hegemonya teorisi, devlet-parti teorisi, Sovyetler, yeni devletler vb…
d. Şimdi yine böyle bir yenilenmeye uygun bir döneme giriyoruz diye düşünüyorum. Ama şunu unutmamak gerekir. 20. Yüzyılın başında yenilenen hareket bir önceki dönemin hem devamıydı hem de yaratıcılığıyla onu aşıyordu: Gramsci’nin “kapitale karşı devrim” sözlerini, Parti devlet yapılarını, cephe örgütlenmelerini, anımsayalım.
Bu kez de hem geçmişin devamı olmak hem de onu, tekrarlamaya kalkmadan yaratıcı bir biçimde aşmayı başarmak gerekiyor. Başarısızlığın faturası tüm insanlık açısından çok ağır olacak! Çünkü bu kez kriz, hızlandırıcı, küresel ısınma etkeninden dolayı bir “uygarlık krizine” dönüşmüş durumda…
Thursday, March 20, 2008
Bir 'İlginç' Haftadan Öbürüne - II
"Bu kriz 'o kriz' mi" sorusuna cevap ararken, yeni " topludurumun" (konjonktürün), ekonomik istikrarsızlıkların derinleşmesine ek olarak, siyasi, ideolojik dönüşümlere yol açacak özellikler taşıyan bir boyutunun da olması gerektiğine işaret etmiştik... Böyle bir boyutun zamanın ruhunu etkileyen yankılanmaları da olması gerekiyor.
Pazartesi yazımda değindiğim gibi, mali piyasalarda yaşanan sarsıntılar, "yapısal krizin" içinde yeni bir aşamaya gelindiğini gösteriyor. Bu aşamada, krizin içinde şekillenmeye başlayan yeni bir siyasi-ideolojik boyutun zamanın ruhu üzerindeki kimi yankılarını da görmeye başlıyoruz.
Hegemonya ve güven sorunu
Bu yeni "aşamanın" Irak savaşının yıldönümüne gelmesinde de tarihsel bir ironi sezmemek olanaksız. Beş yıl boyunca dünyanın dikkati ABD'nin üzerinde yoğunlaşmıştı. "Herkesin" ABD ile meşgul olması, onun hegemonyasının en büyük kanıtıydı. Ancak ABD bu kadar çok tartışılır olunca, hegemonyanın zaafları da o kadar çok dikkat çekmeye başladı.
Neo-con'ların, ABD hegemonyasını askeri güce, yalnız davranma kapasitesine dayanarak restore etme projesi, beş yıl boyunca, her aşamada, askeri gücün, yalnız davranma kapasitesinin sınırlarını gözler önüne serdi. Dahası, ABD'nin, dünyada istikrarın ve güvenliğin garantisi "lider ülke" imajının yerine, projelerinde başarısız, uluslararası yasalara, yerleşik meşruiyet kurallarına saygısız, sakar, hatta tehlikeli (adeta "haydut devlet" ) imajı egemen olmaya başladı.
Bir yıldır, bu kez dünya ekonomisi bağlamında, öncelikle ve esas olarak hep ABD ekonomisini tartışıyoruz. Bu ülkenin ekonomisine ilişkin en ufak gösterge, siyasetçilerinin, hatta büyük şirketlerinin yöneticilerinin demeçleri piyasaları etkiliyor, dünya medyasını meşgul ediyor. ABD ekonomisinin kaderinin adeta dünya ekonomisinin kaderi olduğu bir kez daha bilinçlere çıkıyor: ABD hegemonyasının ekonomik bileşeni her yerde hissediliyor, zaafları da...
Mali kriz ilerledikçe doların önde gelen dövizler karşısındaki gerileme süreci daha da belirginleşiyor. ABD ekonomisinin borç yükü, ekonomiden sermaye kaçmaya başladığına ilişkin veriler (yabancı sermaye girişi 2006'da 772 milyar dolardan 2007'de 596 milyar dolara geriledi) dikkat çekmeye başlıyor. Yabancı yatırımcılar paralarını çektikçe, doların düşüşü, altın ve petrolün fiyatının çıkışı hızlanıyor.
Dahası, "eşik altı" konut kredilerine dayanan, ama ABD sigorta şirketlerince, bol keseden sigorta edilen, reyting şirketlerince AAA notu verilen menkullerin içinin boş olduğu görülüyor; ABD mali sisteminin, dünyanın geri kalanını kandırdığına ilişkin bir algı oluşuyor; "Dünyanın her yerinde bankalar ABD'nin tüketimini finanse ettiği borçlarının gerektiğinde ödenmeyebileceğini öğreniyor" ( The Japan Times , 10/03/08). Böylece ABD ekonomisine, yönetimine, ekonomisinin " marka ismi ", hegemonya simgesi "mali kurumlarının kalıcılığına olan güven hızla sarsılıyor" ( Wall Street Journal , 09/03). ABD hegemonyası yerine " ABD beceriksizliği yükseliyor" ( Slate ,15/03), ekonomik modeline ilgi azalıyor.
'Zamanın ruhu' artık küreselleşme değil!
Ekonomik krizin etkileri zamanın ruhunda da yankılanıyor. Örneğin, piyasalar kendi kendini denetler savı terk ediliyor, ABD yönetiminde mali piyasaları denetleme, şirket zararlarını üstlenme, "talep yönetimi" politikaları geliştirme eğilimi güçleniyor.
Gelişmiş ülkelerin mali, ticari pazarlarını korumakla yükümlü IMF, kredi köpüğü patlar, kapasite fazlası sorunu gündeme gelir, ihracatı arttırmak yaşamsal bir önem kazanırken gelişmekte olan ülkelere ihracata dayalı bir büyüme politikası önermekten vazgeçiyor. Aksine IMF, bu ülkelerin rekabet arttırıcı döviz politikaları uygulamalarına, ihracatlarını arttırmalarına engel olmaya hazırlanıyor ( Caliari , www.ideaswebsite.org 26/03/08).
The Moscow Times' da AB ve Rusya hükümetlerinin gündemindeki korumacı uygulamaları aktaran bir yorum da "pazar koruma" eğiliminin hızla güçlenmekte olduğunun bir diğer örneğini oluşturuyor.
The Economist 'in bu hafta, Çin'le ilgili bir yorumuna "Yeni Sömürgeciler" başlığını atması da zamanın yeni ruhuna çok uygundu. Kriz içinde salt ihracat piyasaları değil, hammadde, enerji kaynakları üzerinde de rekabet kızışıyor. Kurumsal hafızası klasik sömürgeciliğe kadar uzanan The Economist de, "yavuz hırsız" misali Çin'i suçlamaya başlıyor. The Economist 'in telaşı ise bize başka bir gerçeği gösteriyor: Rakipsiz askeri gücüne karşın ABD, gereksinimi olan hammadde, enerji tedarikini, mali gücüyle, piyasa yoluyla güvenlik altına alamıyor ( Shlapentokh , US Enters "checkbook war" with China, The Asia Times , 15/08).
Uzun bir süredir "zamanın ruhunu" artık "küreselleşme" temsil etmiyordu. Krizin yeni aşaması bu gerçeği vurguluyor! Bir de ABD hegemonyasını restore etmenin artık olanaksız olduğunu...
Tuesday, March 18, 2008
Çok 'İlginç' Bir Haftadan Öbürüne...
İngiltere'nin önde gelen yatırım bankalarından Lombard'ın pazarlama stratejisti Michael Taylord, The Independent 'in aktardığına göre (16/03), yakın zamana kadar iyimserliğini korumaya çalışıyordu ama cuma günü, "Hepimiz 1970 tarzı bir krizden söz ediyorduk. Ancak gün geçtikçe durum daha çok 1930'lara benziyor...nerede biteceğini kimse bilmiyor. Bu kendi kendini besleyen bir felaket" diyormuş. Goldman Sachs'ın bir borsa işlemcisinin sözleri de bu haftanın neden ilginç olacağını gösteriyor: "Herkes tam anlamıyla şok geçiriyor, olanları şaşkınlıkla seyrediyor. Kimse, bırakın işlem yapmayı konuşmak bile istemiyor; öyle durup bekliyoruz. Yarın borsalar açılınca neyle karşılaşacağını bilemediğinden herkesin sinirleri çok gergin. "
Gerçekten de, geçen haftaya kadar kriz, eski IMF başekonomisti Rogoff 'un, cuma akşamı Bloomberge TV 'de dile getirdiği gibi, " Bir tren kazası filmindeki yavaşlatılmış görüntüler gibi gelişiyordu ". Derken, görüntülerin hızı değişmeye başladı...
'Tarihin en büyük mali krizi'
Bence de, bu "henüz" abartılı bir saptama ama son haftalarda, uluslararası medyada giderek daha sık yer alıyor. Bir Washington Post yorumuna göre, " Büyük buhrandan bu yana tarihin en ciddi krizine dönüşmeye başlayan durumun karşısında Fed sınırsız bilançosunu, tarihte hiçbir dönemde görülmemiş bir çapta para basmakta kullanıyor " (12/03). New York Times 'ta yazan Prof. Krugman 'a göre, "Fed'in giderek tarihin en büyük mali krizi gibi duran gelişmeler karşısında yapacağı çok fazla şey yoktu ". Londra'daki Independent Staregy'nin genel müdürü David Roach 'a göre, "Dünya ekonomisi, uzun süreli, yarı-resesyon, yapışkan enflasyon dönemine giriyordu, ama büyük bir hata yapılmazsa, 1930 tarzı depresyona dönüşmez" . Geçenlerde Türkiye'ye de gelen Prof. Rubini ise Bear Stern'in çöküşünün, " mali erimeye doğru 12 adım " tezini desteklediğini, " Bir veya birkaç büyük mali kuruluş çökmeye başlar " diye tanımladığı "9. Adım" a tam olarak uyduğunu yazıyordu (14/03). Financial Times 'tan Martin Wolf da zaten, Rubini'ye itiraz ederken artık eskisi kadar iyimser değil (11/03).
New York Post , " ABD ekonomisi çökecek korkusunun " yayıldığını aktarıyor, NBER (Ulusal Ekonomik Araştırmalar Bürosu) Başkanı, Harvard'dan Prof. Martin Feldstein , " ABD ekonomisi şimdi resesyondadır ve bu II. Dünya Savaşı'ndan bu yana gördüğümüz en büyük resesyon olabilir " (New York Post , 14/03) diyordu. Bloomberg TV'de konuşan Rogoff'a göre, " bu uzun süredir gelmesi beklenen mali krizdi " (Rogoff'un, hakikati açıklayacak şaman anlamında "Big Kahuna" kavramını kullanması da ayrıca ilginçti). " Bütün etkenler birden harekete geçmişti ".
Bütün etkenler birden...
Gerçekten, geçen hafta, bir kriz teorisi açısından neredeyse bütün etkenler kendini göstermeye başlamıştı. Bunların en çarpıcı örnekleri arasında, Bear Stern, Carlyle Capital gibi iki devasa mali kuruluşun çökmesi, Fed'in tarihinde ilk kez banka sistemi dışındaki bir mali kuruluşu kurtarması, bir anlamda Wall Street'in Fed sayesinde uçurumun kenarından dönmesi, Maliye Bakanı, Cumhuriyetçi ve Goldman Sachs'ın eski CEO'su Paulson 'un konuşması üzerine, CBS-Market Watch'in başyazısındaki, "Paulson, deregülasyonun bizi başarısızlığa sürüklediğini kabul etti" (13/03) saptaması, dolar 100 yen'in altına düşerken altının 1000 doların, petrolün 110 doların üstüne çıkması sayılabilir.
Yıl başından bu yana 7 trilyon dolardan fazla değerin silindiği dünya borsalarıysa, geçen hafta adeta "yoyo" gibiydi. Önceki hafta Fed, "eşik altı" batık konut kredilerine dayalı menkul kıymetleri Hazine bonosu yoluyla devralarak bankaları kurtarmaya hazırlandığını göstermişti. Fed'in geçen haftaki bu kurtarma işleminin banka sistemi dışına çıkarak büyük mali kuruluşları da kapsayacağının anlaşılması, şimdilik devralınacak yükün 400 milyar dolara ulaşması, Wall Street'i salı günü 417 (%3.5) puan sıçrattı. Ama resesyon korkusu, yeniden düşüşlere yol açtı. Sonra, kredi krizinde güvenilirliğini yitirmiş reyting kuruluşlarından Standard and Poor'un krizin "zor aşaması geride kalıyor" açıklaması, borsayı yine yükseltti. Ama Bear Stern'in kurtarılması, yaklaşık oranda batık krediye sahip Lehman Brothers'ın sırada olduğuna ilişkin söylentiler, bu kez "Eyvah domino etkisi başladı " korkusuyla perşembeden itibaren tüm dünya borsalarını yine geriye çekti. Cuma günü Wall Street 195 puan geriledi. Şimdi piyasalar, bu hafta birçok fonun kayıplarını açıklamasını korkuyla bekliyorlar.
Ve korku salt ABD mali piyasalarıyla sınırlı değil. Princeton Üniversitesi'nden ekonomist Hyun Song Shin 'in anımsattığı gibi, birçok ABD fonu, eşik altı konut kredilerine dayalı kâğıtlarla spekülasyon yaparken son tahlilde, Japonya'dan borç aldıkları parayla (carry trade -E.Y) çalışıyorlardı (Wall Street Journal, 15/03). Bu nedenle, dünya mali piyasalarında, ABD'den kaynaklanan bulaşıcılık çok yüksekti.
Bütün gözlerin ABD ekonomisinin üzerinde olmasının bir nedeni daha var: Dış ticaret de bulaşıcılığa açık bir kanal. ABD ekonomisi, IMF verilerine göre, dünya ekonomisinde toplam tüketimin %25'ini, toplam ithalatın %19.7'sini gerçekleştiriyor. Asya ülkeleri ihracatlarının %7'sini ABD'ye yapıyorlar. Bu oran Çin için %21'e, AB'nin üye ülkeler dışındaki ihracatı içinde de %23'e yükseliyor. ABD mali piyasaları, dünya mali piyasalarındaki toplam sermayeleşmenin % 44'üne sahip. Bunlara karşılık, ABD GSMH'si içinde tüketim harcamalarının payı %71'in üzerinde ve Morgan Stanley Asya Genel Müdürü Stephen Roach 'a göre inşaat sektörü eklendiğinde bu oran %78'i geçiyor.
Bu tüketici talebinin gücü dünyanın geri kalanı açısından, "şimdilik" , çok önemli olduğu görülüyor. Ancak, perakende satışların şubat ayında beklenmedik ölçüde düşmesi, bu tüketici talebinin belinin kırılmaya başladığını gösteriyor. Ev fiyatlarındaki düşüşler, artan tahliyeler, kredi faizlerindeki artışlar, borsanın zenginlik etkisinin sönmesi, işsizliğin ve işsizlik korkusunun, enerji ve genelde ithalat mallarının fiyatlarının artmaya başlaması tüketiciyi çok zorluyor.
Bir Wall Street anketine göre, önde gelen ekonomistlerin %70'i ABD ekonomisinin artık resesyonda olduğuna inanıyor. Böylece bu tartışma bitiyor, şimdi resesyonun olası şiddeti, uzunluğu, tartışması öne çıkıyordu. Morgan Stanley Asya Yönetim Kurulu Başkanı Stephen Roach'a göre, bu öyle " sıradan bir devrevi resesyon değil".. "iki köpüğün birden (ev piyasası ve kredi-E.Y.) patlamasının ertesinde ortaya çıktı " (NYT, 05/03). Roach'un "ekonominin tüketim yapısının da, ihracata ve uzun süredir gerekli altyapı yatırımlarına yönlendirilmesine " ilişkin sözleriyse 1929 buhranını çağrıştırıyordu. Öyleyse, dünya ekonomisinin, verili siyasi dengelerin geleceği de kuşkulu. (Çarşamba günü devam edeceğim.)
Bunlar Hep Böyle Yapıyor
Dışarısı felaket, ama 'Size bir şey olmaz' demiş.
Bu kez, Prof. Rubini Türkiye'deymiş. Dünya ekonomisinin "yapısal krizinin" içinde bulunduğu "konjonktüre" ilişkin, çoğunluk "toz pembe gözlüklerle" dolaşırken yaptığı gerçekçi saptamalarla dikkat çekti son yıllarda. Rubini Türkiye'deyken de gerçekçi bir konuşma yapmış (ben konuşmanın ancak metinini okuma şansına sahip olabildim). Ek olarak ekonomistlerle, işadamlarıyla görüşmüş.
Güngör Uras 'ın aktardığına göre " Size bi şey olmaz abicim!" mesajı vermiş... Uras, " kiminle konuşsa, dışarısı hakkında felaket haberleri verdi, felaket tahminleri yaptı ama, Türkiye için hep iyi şeyler söyledi " diyor ve ekliyor: " Dedi ki, 'Türkiye, 2001 yılındakine benzer bir krize girmez. Son 6-7 yılda (1) Dünyadaki iyilik rüzgârından yararlandınız. (2) Banka-finans sistemi güçlendi. (3) Bütçe az çok kontrol altına alındı. (4) Bazı yasal düzenlemeler (reformlar) yaptınız. Bunlar büyük bir krize girmenizi önler."
Bunları okuyunca aklıma Stiglitz 'in, Derviş döneminde yaptığı Türkiye ziyareti geldi. Stiglitz yıllardır IMF'ye verip veriştiriyordu. Bu yüzden Dünya Bankası'ndaki işinden oldu. Olunca daha da verip veriştirdi. IMF ekonomistleriyle alay etti: "Aynı raporu, yalnızca ülkenin adını değiştirip başka ülkeye vermişler..." Stiglitz'e göre, IMF ülkeleri, bilmem kaç adımda yıkıma sürülüyordu... 1998-2001 arasında biz de bu adımları fiilen yaşadık. Sonra Türkiye'ye geldi ve önüne çıkan herkese, IMF reformlarına devam etmenin erdemlerini anlattı .
Rubini de, 2006'dan bu yana dünya ekonomisindeki kırılganlıkların artışına ilişkin uyarılarını yaparken sık sık Türkiye'yi en kırılgan ülkeler arasında saydı (Örneğin, Rubini blog: 24 Haziran 2006" ). Biz de her seferinde, bazen bu köşede bazen pazartesi yazılarımızda aktardık. Rubini, büyüyen cari açık, aşırı değerli döviz kuru, kısa dönemli sermaye hareketleriyle desteklenen tüketime dayalı büyümenin sürdürülemez olduğunu vurguluyor, bu arada oluşan borsa ve gayrimenkul piyasaları köpüklerinin altını çiziyordu. Şimdi gelmiş, "Size bir şey olmaz" diyormuş.
Nasıl yani?
Stiglitz'in, "devam" dediği IMF "reformları" ülke ekonomisinin kırılganlığını daha da arttırdı. Ancak tam o sırada dünya ekonomisinde bu kırılganlıkları örtecek bir mali genişleme (düşük faiz parasal genişleme, kredi köpüğü) oluşmaya başlamıştı. Türkiye de bu dalgadan yararlandı, bir mantar gibi bu dalganın üzerinde yüzdü: Özel sektör dış borçları, tüketici kredileri, kredi kartı borçları arttı, gayrimenkul piyasasında köpük oluştu. Cari açık büyüdü, ihracatın ithalata bağımlılığı arttı.
Bu arada, (özellikle önemli!) mali sektör (bankalar, borsa) içinde yabancı finans sermayesinin ağırlığı kaygı verici boyutlara ulaştı. Kriz anında ulusal (sınırlar içindeki faaliyet anlamında) ekonominin bağışıklık sistemi denetlenmesi olanaksız bir konuma geldi.
Diğer bir deyişle Stiglitz'in "reformlara devam, size bir şey olmaz" gazı, bizi Rubini'nin riskli ülke tanımına uygun hale getirdi. Rubini'nin konuşma metninde de, Türkiye'nin adı gayrimenkul piyasası köpüğü olan ülkelerle birlikte anılıyor. Ama sayın Prof. "Size bir şey olmaz" diyormuş. Nasıl yani? Ya da, bunlar "neden hep böyle yapıyorlar?
Benim aklıma tek bir neden geliyor. ABD'nin ulusal çıkarı (dünyanın geri kalanı bunu küresel çıkar sanıyor) böyle gerektiriyor da ondan. Biz, bize bir şey olmaz diye düşündükçe, korunma önlemleri almadıkça, uluslararası mali sermaye, ülke ekonomisine istediği gibi girip çıkabiliyor, burasını hem "sığınak" , hem de "avlanma alanı" olarak istediği gibi kullanabiliyor.
Son tahlilde bu iki "büyük ekonomist" de adeta birer "ekonomik tetikçi gibi" çalışmış oluyorlar; "kolonileri" ziyaret edip merkezin kriz yönetim çabalarına uyumlu kalmaları, pürüz çıkartmamaları için ince ayar yapıyorlar. Ülkede bir operasyon sürerken (Stiglitz geldiğinde Derviş vardı, şimdi de AKP hükümeti) kayığı sallamamaya özellikle dikkat ediyorlar.
Bence, Rubini'yi dinlemek, dünya "yangın" yerine dönerken, jeopolitik ve siyasi koşullarımızı da düşünerek, endişelenmek, acaba nasıl önlem alınabilir diye düşünmek gerekiyor. Emtia ve petrol fiyatları düşecek iyimserliğine ise fazla güvenmemek gerekiyor. Borsalar düştükçe mali sermaye, ihtiyat fonları bu alanlara kaçar, devlet fonları da stratejik nedenlerle bu piyasada at koştururken fiyatların, dalgalanmaların ötesinde, kalıcı bir düşme trendine girmesi olasılığı oldukça düşük.