Wednesday, April 23, 2008
Turgut Özal'ı Anmak...
Geçen cuma, Turgut Özal 'ın 15. ölüm yıldönümüydü. Meslek hayatlarını, servetlerini ona borçlu olanlar, kendi var oluşlarını bir kez daha savunmak için kaleme sarıldılar. Ben onların yerinde olsam, susmayı tercih ederdim. Çünkü Özal'ın ait olduğu dünya, bugünlerde küresel bir insanlık dramı yaratarak çözülüyor. Türkiye, belki de tarihinin en kritik siyasi, kültürel, ekonomik kriziyle karşı karşıya kaldığı bu noktaya, onun açtığı yoldan geçerek geldi.
Bir semptom olarak Özal
Turgut Özal'ı bize yeniden anımsatanlar, onun vizyon sahibi, devrimci, özgürlükçü Kemal Atatürk 'ten sonra en önemli siyasetçi ve esas olarak iyi bir insan olduğunu söylüyorlar. "Ben zengini severim" sözleriyle demokrasinin en temel ilkesine ters düşen birisinin bu özelliklere sahip olduğuna inanmak çok zor olsa da, Özal'ı "iyi insan" olarak anımsamak isteyenlere bu hakkı tanımak durumundayız.
Ancak, Özal'ın ortaya çıkışına, "reformlarına" bakınca, onun hiçbir "otantik" yanı olmadığını kabul etmemiz gerekiyor. Birincisi Özal'ın gündeme getirdiği program ( "yapısal uyum", piyasa reformları) ona değil, Dünya Bankası- IMF ikilisine aitti. Bu iki kurumun o zaman üstlendiği işleviyse, Reagan - Thatcher önderliğinde başlayan neo-liberal "restorasyon" felaketi bağlamında kolaylıkla açıklayabiliriz.
Bu felaketin arkasındaysa son derecede saçma, ama büyük sermayenin emeğe yönelik saldırısı açısından işlevsel iki kanaat vardı. Birincisi, kapitalizmin en eski, en ilkel iktisatçılarından Say 'ın, tarihin çöplüğünden eşinilerek çıkarılan, "her arz talebini bulur" , "piyasalar kendiliklerinden dengelenir" savı. İkincisi de 1970'lerin şaibeli iktisatçılarından Arthur Laffer' in uydurduğu, "zenginlerin vergi yükünü ne kadar azaltırsanız ekonomi o kadar hızlı büyür, enflasyon o hızla düşer" olarak özetlenebilecek "arz yanlı" ekonomi palavrası.
Özal "otantik" bir birey değil, küresel bir programın Türkiye'deki uygulayıcısı, ülkenin ABD ve AB sermayelerinin kriz yönetim programına uydurulması sürecinin ürünü ve aracıydı. Bu anlamda Özal'ın bir "özne" olduğu bile tartışılır. Dahası, "özneyi" , "otantik" bireyi yok eden medya imajlarıyla gözü kamaşmış, narsisist bireyciliği, "hedonist tüketiciliği" körükleyen kültürü, ülkeye Özal dönemi getirdi.
Özal'ın, bu bir araç , uygulayıcı olma işlevini, toplumda muhalefetin, bir askeri diktatörlük tarafından susturulduğu koşullarda "başardığını" unutarak onu, "devletle sorunlu", demokrat biri olarak sunmaya kalkmak, eğer bir fantezi değilse tam anlamıyla bir sahtekârlıktır . Gerçekte Özal, bu özellikleriyle 1980'lerde başlayan, üstelik de Türkiye'ye özgün olmayan bir "restorasyon" sürecinin ürünü, daha doğrusu, "semptomu" dur.
Restorasyon ve çözülme
Bugün adeta bir toplumsal gelişmeymiş gibi sunulan "restorasyon" , insanın kaderini, piyasanın "gizli eline" , adeta denetleyemediği metafizik güçlere bırakmayı amaçlıyordu. İnsanın "yaşam dünyasını", eşitlik, özgürlük, kardeşlik prensipleri etrafında iyileştirebileceğine, tarihin akışını değiştirecek başlangıçlar tasarlayabileceğine ilişkin "Aydınlanma" geleneğine düşmandı. "Restorasyon" zenginlerin iktidarının doğal yasalara uygun, eşitsizliğin de gerekli olduğuna inanıyordu.
Böylece, "refah devleti" anlayışı terk edildi, emekçilerin ekonomik, siyasi kazanımlarına yönelik bir saldırı başladı. Gelişmekte olan ülkelerde de ulusal kalkınma politikaları terk edildi, emperyalist liberalizmin egemenliği kuruldu. Merkez sermayenin, çevre ülkelerde, sömürge sistemi yıkılırken kaybettiği egemenliği, borç kriziyle oluşan konjonktürde, IMF-Dünya Bankası programlarının, Özal tipi politikacıların eliyle "restore" edildi.
"Restorasyon" , bu yeni düzende "herkesin kazanacağını" iddia etti. Gerçekteyse, geçen hafta ortaya dökülen verilerin de gösterdiği gibi, gelir dağılımındaki bozulma müstehcen bir düzeye ulaşacaktı. Dünya ekonomisini, sermayeye tümüyle açık küresel bir "avlanma alanına" dönüştürme çabaları, neo-liberalizm, insanlığı ülkelerin, bölgelerin, kentlerin içinde ve arasında, ekonomik, etnik, dinsel, ulusal temellerde, sınırlarla, duvarlarla, dikenli tellerle, askerle, polisle, bekçi köpekleriyle bölmeyi hızlandırdı. 1989'da "restorasyon", tarihin sonuna geldiğimizi iddia etti. Ama aradan on yıl bile geçmeden, "tarihin sonunun" bir fantezi olduğu ortaya çıktı.
Neo-liberal ütopya, 1997'de Asya kriziyle sarsıldı. Patlayan borsa köpükleri 2001 başında, kapitalizmin krizinin gerçeğini, aşırı üretim/yetersiz talep sorununun aşılamadığını, bir kez daha gösterdi; 1929 buhranının hayaleti dünya piyasalarında dolaşmaya başladı. Restorasyona karşı toplumsal tepkiler de güçlenerek 1999-2001 arasında dünyanın gündemine oturdu. Kitleler dünyanın başkentlerinde sokaklardaydı.
Küreselleşmenin böldüğü insanlık da etnik, ulusal, dini çelişkilerle birbirine girmeye, ABD'yi ve Avrupa'yı ekonomik ve güvenlik açısından tehdit etmeye başlamıştı. Türkiye'de de Özal "reformlarının" bölüşüm ilişkilerinde yarattığı travma ve tahribat, tarımda yarattığı yıkım, 1990'larda ürünlerini etnik çatışma , siyasal İslamın yükselişi , günlük yaşamı kaosa çeviren hızlı kentleşme gibi olgularıyla vermeye başlamıştı.
Çözülmeye başlayan "restorasyonu", ekonomik düzlemde 2001 resesyonu sırasında başlayan, büyük bir mali genişlemeyle, siyasi düzlemde de ABD'nin, 11 Eylül saldırısının yarattığı şoktan yararlanarak enerji kaynaklarını ele geçirerek, askeri gücünün rakipsizliğini kanıtlayarak, yarı resmi bir imparatorluk oluşturarak kurtarma çabaları, bizi bu günkü konjonktüre getirdi.
'Konjonktür'
Şimdi, bu "restorasyonu" kurtarma çabalarının yarattığı "konjonktürde", Özal'ı üreten dünyanın en temel varsayımı olan "serbest piyasa" tezi, gözlerimizin önünde insanlık açısından büyük bir felaketler zinciri yaratarak çöküyor. Bu felaketlerin sorumlularından biri de Özal'dır.
Serbest piyasaya güven önce enerji piyasalarında sona erdi; "serbest piyasa" yerini hızla askeri, jeopolitik rekabete bırakıyor. Dünya Ticaret Örgütü süreci tıkandı, ikili anlaşmalar artmaya, korumacılık eğilimleri "ekonomik ulusalcılık" güçlenmeye başladı. Mali piyasalarda derinleşen kriz, milyonlarca insanı, tasarruflarını, evlerini, işlerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya bıraktı. Şimdi de IMF ve Dünya Bankası'nın serbest piyasa reformlarının, gelişmekte olan ülkelerde yerel koşullara uyumlu tarım yapılarını, ihracata yönelik kalkınma fantezileriyle imha etmiş olduğu ortaya çıkıyor. İhracat gelirleri ise dış borç servisine, yerel seçkinlerin lüks tüketimlerinin finansmanına yönlendirilerek talan edilmişti.
Şimdi gıda fiyatlarındaki, hızla küresel bir açlık tehlikesine yol açan artışların arkasındaki etkenlerden biri de, son 25 yılda kredi köpüğünün de desteğiyle baş döndürücü bir hıza ulaşan tüketim hummasıydı. Bir taraftan bu tüketime paralel hızlanan karbondioksit üretimi iklim değişikliği sürecini hızlandırıyor, kuraklık olaylarını arttırıyordu. Diğer taraftan, Çin ve Hindistan'da hızlanan metalaşma ve kentleşme et, süt gibi gıdalara yönelik talebi arttırarak tahıl fiyatları, su stokları üzerinde tarihte görülmemiş ölçüde baskı yaratıyordu.
Enerji fiyatlarındaki artış, mali krizde, spekülatörlerin maniplasyonları, bu baskıyı daha da ağırlaştırdı. Kimi önemli tahıl ihracatçısı ülkelerde devletlerin, siyasal istikrarı koruyabilmek için, ihracat kısıtlamalarına gitmeye başlamaları da piyasa sisteminin iflasının bir başka göstergesiydi.
Özal'ın da parçası olduğu bir "restorasyon" insanlığa pahalıya patladı, büyük acılara mal oldu
Wednesday, April 16, 2008
'Başlangıcın Sonu'
Mali sarsıntıların merkez bankalarınca denetim altına alınacağına, küresel bir resesyonun gündeme gelmeyeceğine ilişkin rüyalara dalmış olanların geçen hafta uyanmış olmaları gerekiyordu.
Çok yoğun bir hafta oldu
Hafta, hem ekonomik gelişmeler hem de bu gelişmelere ilişkin tartışmalar açısından çok yoğun geçti. Bu tartışmalarda, 1929 bunalımı anımsatılıyor, küreselleşme öncesinin Keynesyen modellerine eğilimli yaklaşımlar dikkat çekiyordu.
Hafta içinde, ABD'de perakende satışlarındaki düşüşlere, borçlarını zamanında ödeyemeyenlerin arttığına ilişkin veriler, dolardaki gerilemeye rağmen, ABD cari açığındaki ani sıçrama (Bloomberg , 10/04) krizin sürmekte olduğunu anımsatırken; şirket bilançoları, sezonu, sanayi devlerinden General Electric'in, UPS ve FedEx gibi kargo şirketlerinin gelirlerindeki büyük düşüşlerin yarattığı şokla açıldı. Financial Times, Wall Street Journal gibi gazetelere göre, GE'nin gelirlerindeki, sağlık hizmetleri ve elektrikli aletler bölümlerini de kapsayan gerilemeler, krizin derinleştiğini gösteriyordu.
Nitekim hafta ortasında yayımlanan IMF raporu, dünya ekonomisine ilişkin büyüme beklentisini yüzde 3.7 gibi resesyona çok yakın (resesyon sınırı yüzde 3) bir düzeye çekiyor, bu yıl ABD'nin resesyon yaşayacağını, toparlanmanın gelecek yıldan önce gelmeyeceğini söylüyor, krizin giderek derinleşmekte, yayılmakta olduğuna işaret ediyordu.
Wall Street Journal 'ın ekonomistler arasında yaptığı bir anket, krizin henüz dibine ulaşılmadığına ilişkin genel bir kanıyı yansıtırken, The Economist, "ABD'de resesyonun hafif ve kısa süreli olacağına ilişkin iddialara inanmak için hiçbir neden yok" diye yazıyordu. Borsalar da haftayı ABD'de yüzde 2'nin üzerine, Avrupa'da yüzde 1.5 civarında gerilemelerle kapattılar.
Finansal yatırım ve sigorta sektörünün devlerinden Standard Life'ın Global Strateji bölümü başkanı Andrew Milligan 'a göre artık "krizin başlangıç aşaması bitiyordu" , Morgan Stanley başekonomisti Berner de " Şimdi mali krizin ekonomik sonuçlarını yaşamaya başlayacağız " diyordu.
Bu koşullarda tartışmaların da giderek serbest piyasa sistemine yönelik eleştiriler , düzenleme ve şeffaflık getirici yeni önlemler, yoksulluk ve küreselleşme karşı tepkilerdeki artışlar bağlamında artan siyasi riskler üzerinde odaklandığı görülüyor.
Düzenleme ve şeffaflık
ABD finans çevrelerinin ağır toplarından, eski FED başkanı, 1978'de neoliberal modelin fiilen başlatıcısı Volcker , Economic Clup'da yaptığı konuşmada, " Mali mimarlar, belirgin bir biçimde kırılgan ve bir tarafta birileri için büyük servetler yaratırken diğer taraftan aynı hızla tüm mali sistemin domino taşları gibi yıkılma tehlikesini gündeme getiren bir sistem inşa ettiler " diyor, düzenlemenin ve şeffaflığın önemini vurguluyordu ( New York Times ,11/04). Volcker'e göre, ABD'de " tüketimin başını çektiği bir ekonomik bir modelden, ihracatın çektiği bir ekonomiye geçiş başlamıştı" . ( McClatchey Newspapers ,09/04). Yatırım Bankası UBS'nin ekonomik danışmanlarından George Magnus da Financial Times 'taki yorumunda, J.K. Galbraight' in 1929 krizine ilişkin kitabını okumayı öneriyor. Küreselleşme teorisinin önde gelen isimlerinden Prof. Ulrich Beck , The Guardian 'da " serbet piyasa ekonomisi komedisinin, devlete ne kadar gereksinim olduğunu bir kez daha gösterdiğini" vurguluyor, piyasalar serbestleştikçe 1929 tarzı kriz riskinin daha çok arttığına işaret ediyordu. Ancak Volcker'in sözlerini aktaran New York Times'ın ekonomi yorumcusu Floyd Norris 'e göre, ortada hâlâ ne yapılacağına ilişkin belirgin, sistemli bir yaklaşım yoktu.
Bu noktada insanın aklına Keynes 'in 1930'larda, ekonomi yöneticilerinin ve mali piyasaların kaptanlarının hâlâ bir önceki, şimdi kapanmaya başlayan dönemin düşüncelerinin etkisi altında olduklarına ilişkin dile getirdiği kaygılar geliyor. Örneğin dünya bankalarının sözcüsü Uluslararası Finans Enstitüsü (IIF), krize ilişkin tepkisini ilk kez belirtirken, sorunları kabul ediyor ama yeni düzenleme ve şeffaflık eğilimlerine şiddetle karşı çıkıyordu. Financial Times'ta bir blog yöneten Prof. Willem Buiter' in (London School of Economics, eski EBRD başekonomisti) sözleriyle, adeta " Biliyoruz çuvalladık, ama dersimizi aldık; valla bir daha yapmayacağız. Bizi düzenlemeye, işimize karışmaya gerek yok" diyorlardı. Prof. Buiter'e göreyse, sistemin kendi kendini düzenlemesi hiç düzenleme olmayacak anlamına geliyordu, artık bu risk alınamazdı. (10/04)
Açlık ve yoksulluk
Geçen hafta tartışmalar, aniden ABD ve genelde İngilizce konuşan ülkelerdeki (neoliberalizmin öncüleri) gelir dağılımı, dünyada açlık, yoksulluk, küreselleşmeye karşı tepkiler üzerinde de yoğunlaşmaya başladı. Sanırım tartışmalar, Nesweek 'in çarşamba yazımda aktardığım, "yeni süper sınıf" la ilgili araştırmasıyla başladı. Financial Times' ta hafta boyunca, Gideon Rachman, John Plender, Daniel Pimlott bu konulara ilişkin tartışmaları aktardılar. Rachman, küreselleşmenin siyasi bir yapıntı olduğunu, siyasetin getirdiğini siyasetin götürebileceğini anımsattı. Yoksulların bu süreçten zararlı çıktığına ilişkin bir algının, gıda fiyatlarındaki artışlarla daha da güçlendiğine, "küreselleşen ülkelerde seçkinler için büyük tehdit olan açlığın geri gelmekte olduğuna" dikkat çekti.
Plender, ABD gelir dağılımı verilerini ayrıntılı bir biçimde analiz ederken, 1979-2005 arasında, en yoksulların gelirinin yıllık ortalama yüzde 1.3, orta sınıfın da yüzde 1 artarken, en zengin yüzde 1'lik kesimin gelirinin yüzde 228 arttığına, "2002-2006 döneminde bu plütokratik grubun toplam gelir artışından aldığı payın yüzde 75'e ulaştığına" dikkat çekiyordu. Plender'in aktardığına göre, dünyanın en büyük bono fonu Pimco'nun genel müdürü Bill Gross "Toplumun emeğinin gelirleri kötü dağıtılmaya başlanırsa, sistem sonunda bozulur" diyordu. Gross sonra da, William Butler Yeats' in 1919 tarihli "İkinci Geliş" başlıklı, dönemin "Zeitgeist" ini yakalamasıyla ünlü şiirine göndermeyle, "O zaman merkez çöker" diyordu. Plender, dünyanın en zengin adamı Buffet'in benzer yakınmalarını da aktarıyordu; gelir dağılımındaki bozulmalara tepkiler salt İngilizce konuşan ülkelerle sınırlı değildi, Japonya'da, Fransa'da da yabancı sermayenin götürdüklerine karşı tepkiler vardı. Daniel Pimlott ise ABD'deki yoksullaşmadaki artışları aktardığı yazısında, 40 yıl önceki kent ayaklanmalarını anımsıyordu. Büyük Muhafazakârlar (2005) kitabının yazarı Martin Hutchinson da, Prudent Bear sitesinde yayımlanan bir yorumunda, Friedman 'ın, "Dünya Düzleşiyor" (-küreselleşme-E.Y.) kitabına atıfla, gittikçe artan korumacılık eğilimlerine, " dünyada yeniden engellerin belirmeye başladığını" vurguluyordu. İşçilerin, sendikaların artık hükümetlerden kendilerini korumalarını istediklerine dikkat çekiyordu.
Yoksulluk, gelir dağılımında bozulma, bunlara karşı siyasi tepkilere ilişkin tartışmalar, akla Prof. Jeffery Willamson' un, "Küreselleşmenin 200 yılı" başlıklı benim de beş yıl önce aktardığım çalışmasını getiriyor. Williamson, geçmişte, tam da bu nedenlere küreselleşmenin çöktüğünü göstermişti.
Volcker " ABD'de tüketimden, ihracata dayalı yeni bir modele geçiliyor" diyor. Geçen yıl emekliliği bırakarak, yatırımcılığa geri dönüp, yaptığı son dakika müdahalelerle Quantum fonunu yüzde 37 kâra geçiren George Soros " Reagan döneminden bu yana oluşan bir köpüğün delinmesine şahit oluyoruz" diyor. Bu saptama aslında, tam da bu 25 yıllık dönemin, küreselleşmenin sona erdiğini söylemiyor mu?
Friday, April 11, 2008
Rusya'nın Gölgesinde NATO
Bükreş'te yapılan NATO zirvesi, tek kutuplu dünya "anının", artık geride kalmış olduğunu bir kez daha sergiledi. ABD hâlâ, Clinton 'ın Dışişleri Bakanı Albright' ın deyişiyle "Vazgeçilemez ülkeydi" ama artık yalnız değildi.
ABD Başkanı Bush , konuşmasında, NATO liderleri arasında, zirve öncesinde oluşan anlayışı bir kenara iterek "Ukrayna ve Gürcistan'ın" NATO'ya üye yapılması isteğini tekrarladı. "Bu benim katılacağım son NATO zirvesi" diyerek adeta, "Tarih önünde beni yalnız bırakmayın, istediğimi verin" diyordu. ABD'nin Avrupa'daki en önemli dış politika örgütlerinden Alman Marshall Fund' un başkanı Ronald Asmus' a göre bu "Rusya'ya güçlü bir sinyal verecekti... Aksi, Rusya'ya bu ülkeler yeşil ışık yakmak..." (International Herald Tribune, 02/03), "Taviz vermek olacaktı" (AFP, 03/03). Ancak NATO'nun önde gelen üyeleri, "Kusura bakmayın, Rusya ile ilişkilerimizi bozamayız" dediler.
Böylece NATO zirvesi, ABD'nin NATO üzerindeki egemenliğinin kırılmış olduğunu, Rusya'nın gücünün ise "Batı ittifakı" üzerinde yadsınamaz ölçüde etki yapacak bir düzeye ulaştığını gösteriyordu.
Yeni 'vazgeçilemez ülke'
NATO zirvesinin gündemini öncelikle Afganistan sorunu oluşturacaktı. Ondan sonra, genişleme, füze kalkanı, Fransa'nın NATO'nun askeri merkezine geri dönmesi gibi sorunlar ele alınacaktı. Bir de, NATO'nun hâlâ bir türlü açıklığa kavuşturulamayan yeni kimliği (görevi) sorunun açıklığa kavuşturulması yönünde adım atılması bekleniyordu. Ancak hemen tüm yorumculara göre Rusya ile ilişkiler, zirveye damgasını vurdu, zirve sonrası değerlendirmelerin optiğini oluşturdu.
Afganistan konusunda, Rusya NATO'ya topraklarında geçiş izni verdi; ancak Rusya hava sahasını açmadı. Ayrıca, geçecek malzemelerin askeri nitelikte olmaması gerekiyordu. Bu bir uzlaşmaydı ama aynı zamanda, Putin' in 4 Nisan'daki basın konferansında vurguladığı gibi, "dünyanın en büyük nükleer güçlerinden biri olan Rusya olmaksızın hiçbir şey yapılamayacağını" (IPS. 04/03) gösteriyordu. Diğer bir deyişle, Rusyada artık "vazgeçilemez bir ülkeydi."
Gerçekten de Rusya'nın bu yeni, en azından Avrupa'nın lider ülkeleri açısından "vazgeçilemez ülke" statüsü zirvede başka alanlarda da özellikle Ukrayna ve Gürcistan'ın NATO üyelikleri gündeme geldiğinde kendini hissettirdi.
Almanya, bu iki ülkeye bu zirvede üyelik verilmesine kesinlikle karşıydı. Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier' e göre bu "akıllı bir hareket olmayacak, Moskova ile ilişkileri daha da zorlaştıracaktı." Fransa, Almanya ile aynı frekanstaydı. Başbakan François Villon , "Avrupa ile Rusya arasındaki güçler dengesini bozacağını" düşünüyordu (Baran, Z, 02/03/08, Hudson Inst.). İngiltere, kararın geçmeyeceğini anlayınca, Fransa ve Almanya ile aynı safta kalmaya karar verdi.
Füze kalkanı projesine gelince, NATO ülkeleri, bu projeyi benimsediklerini açıkladılar. Ancak Rusya'nın itirazlarını göz önüne alarak, bu ülkeye iki önemli güvence verildi. Birincisi, füzeler silolara, İran'ın balistik füze üretme kapasitesi kesinleşmeden konmayacak. İkincisi radar sabit bir beton zemine konarak Rusya'ya doğru dönmesi engellenecek, Rus uzmanlar gerektiğinde bu sistemleri denetleme olanağına sahip olacak. Böylece, füze kalkanının kullanılmasında da Rusya önemli tavizler elde etmesinin yanı sıra, İran'ın balistik füze kapasitesinin saptanması, sistemlerin denetlenmesinin koşulları gibi iki belirsiz alan yaratılmış oluyordu.
NATO'yu, "Avrupa'yı ABD nüfuz alanına bağlayan bir platform" (James Kurth, The Next NATO... The National Interest, 9/1/2001) olarak gören ABD açısından, Fransa'nın askeri kanada geri dönmesi önemli bir "kazanımdı." Ama bu kazanım bile beraberinde, ABD hegemonyasını potansiyel olarak tehdit eden gelişmeleri içeriyordu. Fransa Devlet Başkanı Sarkozy, ülkesinin NATO'nun askeri merkezine geri dönmesine karşılık, AB'nin NATO'dan ayrı olarak kendi güvenlik örgütünü oluşturmasına yönelik ABD itirazını kaldırmayı başarmıştı. Böylece NATO'nun askeri merkezine yeni bir güç girer ve ABD'nin etkisini sulandırırken aynı zamanda AB kendi askeri gücünü oluşturma konusunda bir adım daha atmış oluyordu.
Nihayet, Bükreş zirvesinin NATO'nun kimlik sorununu açıklığa kavuşturma yolunda önemli bir adım attığını söylemek de zor. Hemen tüm yorumcular, Kosova savaşı sırasında oluşan "yeni konseptin" yetersiz, bulanık olduğunda anlaşıyorlar. NATO bir ABD-Avrupa ittifakı olmanın çok ötesine geçti ve küreselleşmeye başladı ama hâlâ NATO genel sekreteri, Jaap Hoop Scheffer' e göre "ittifakın Taliban'a ve dünyada teröre karşı mücadele etmek için yeni bir konsepte gereksinimi var." Ne ki Der Spiegel'in aktardığına göre, "bu konu Bükreş'te gündeme bile gelmedi."
Özetle, zirvenin Rusya'nın gölgesi altında yapıldığında hemen herkes anlaşıyordu. Ama NATO zirvesinin bilançosunu çıkarmaya sıra gelince, ortaya çok farklı bir görüntü çıkıyordu.
Zor bilanço
Zirvenin kesin bir bilançosunu çıkarmanın zorluğu, esasen, uluslararası alanda, oluşmaya başlayan yeni güçler dengesinin karmaşıklığından, belirsizliğinden kaynaklanıyor. Bu bağlamda, NATO zirvesinin önemli odağı olan ülkelerdeki önde gelen gazetelerin değerlendirmelerindeki vurgulara bakmak öğretici olabilir.
İngiltere'de Financial Times, NATO'nun saflarını sıklaştırdığını vurgulamaya çalışırken Almanya'da Der Spiegel' in yorumunun başlığı, "Transatlantik-kimlik krizi", alt başlığıysa "NATO derin ayrılıkları aşmayı başaramadı" idi. Spiegel, "eski-yeni Avrupa" ayrımını, "Rusya'nın taleplerini göz önüne almanın önemini, en önemli sorunların çözümünün geleceğe bırakıldığını" vurguluyor. Washington Post ve New York Times pazar günü, esas olarak ABD'nin genişlemeden yana isteğini vurguladılar, Putin'in kaygılarına yer verdiler.
Le Monde da soruna önce Fransa'nın ulusal çıkarları, ikinci olarak AB açısından bakıyor; Sarkozy' nin NATO'ya dönme kararını, karşılığında aldığı tavizler bağlamında yorumluyor, Bush'un AB savunma gücü konseptini kabul etmiş olmasının altını çiziyordu.
Zirvenin Rusya'nın yükselen güç statüsünün, Türkiye'yi de içine alan bölgede, artık Rusya'sız hemen hiçbir şey yapılamayacağı gerçeğinin altını çizdiği söylenebilir.
Rusya'nın özellikle AB açısından "vazgeçilmez ülke" olmasının arkasında sanırım iki neden var. Birincisi, ABD basınının kaygıyla işaret ettiği gibi, Rusya, artık "AB ekonomisinde önemli bir oyuncudur": Rusya, AB'nin gaz ve petrolünün yüzde 25'ini sağlıyor, dünya ekonomisi daralırken büyük mali kaynaklara sahip bir pazar sunuyor. George Town Üniversitesi'nden Prof. Wallemder' in deyişiyle "AB iş çevreleri Rusya'ya büyük ilgi gösteriyorlar. Dış politikada bu ilgi son derecede önemlidir" (Washington Post 05/03). İkincisi, Hindistan'ın eski Türkiye elçisi (1998-2001), Asia Times yazarlarından Bhadrakumar' ın 29 Mart yorumunda ayrıntılarıyla vurguladığı gibi Rusya, İslam dünyasında, ABD'nin aksine, hemen her konuda "doğru" tarafta yer alarak diplomatik destek, dengeleyici öğe , silah tedarikçisi, Şii-Sünni ayrımını aşan, bu anlamda birleştirici bir basınç olarak etkisini hızla arttırıyor.
Wednesday, April 02, 2008
Bir fantezinin ölümü
Bu fantezi önceki hafta öldü. Financial Times’dan Martin Wolf’a bakılırsa, öldüğü an bile belli. Wolf’a göre “küresel serbest piyasa rüyası”, ABD Merkez Bankası’nın 80 yıllık geleneğini bozarak, Bear Sterns adlı özel finans kurumunu kurtardığı gün (18 Mart) öldü.
“Şimdi Keynes’çi olduk”
Keynes, 1930’arda, büyük buhran sırasında, piyasaların kendiliklerinden dengeye gelmeyeceğini görmüş, devletin, talebi, yatırımları güçlendirme yönünde müdahale etmesi gerektiği sonucuna ulaşmıştı. Keynes’e göre kapitalizm, istikrarı güçlendirecek politikalarla düzenlenmeli, vatandaşlar en aşırı yıkıcı etkilerinden korunmalıydı.
1980’lerde Ronald Reagan ve Margret Thatcher hükümetleri, vatandaşlarını koruma ilkesini bir kenara iterek, önceliği sermayenin taleplerine verdiler. Bu iki politikacının hükümetleri döneminde piyasaların serbestçe işleyişinin önündeki, vatandaşları koruyan, düzenlemeler kaldırılmaya başlandı. Serbest piyasanın insan doğasına en uygun ekonomik model olduğu inancı teşvik edildi, giderek yerleşti. Vatandaşlar “yaşam dünyasındaki” her etkinliğin piyasalaşması gerektiğine ikna edildiler.
Her ekonomik sarsıntıda bu inanç yinelendi, istikrarsızlıkları aşmak için daha fazla serbestleşme, özelleştirme önerildi. Bu aymazlık, ABD Merkez Bankası eski başkanı Greenspan’ın deyimiyle, “II. Dünya savaşından bu yana en yıkıcı mali kriz” olarak nitelenen sarsıntılar geçen yılın başında başlayana kadar sürdü.
Sarsıntılar ABD ev piyasalarından başlayarak, önce ABD’de sonra dünyada hızla tüm mali sisteme yayıldı. Giderek mali piyasaların sorunlarını kendiliklerinden çözemeyeceği anlaşıldı. Eğer piyasalara müdahale edilmezse, kapitalizmin bizzat kendisi tehlikeye girecekti. United Press International’ın emektar editörü Martin Walker’in deyimiyle “Kapitalizm kapitalistlere bırakılamayacak kadar önemliydi. Böylece ABD ‘establishment’i, piyasaların serbest kalma özgürlüğünün maliyetinin çok artmaya başladığı görüşüne geldiler” (UPI, 24/08). Gerçekten de bu yeni mutabakat bankacılar arasında da hızla yayılıyor. Örneğin Deutsche Bank Genel Müdürü, Joseph Ackerman “Piyasaların kendi kendini iyileştirme gücüne artık inanmıyorum” diyor. Martin Wolf’a göre “deregülasyon artık sınırlına ulaştı” (Financial Times 25/08).
Wall Street Journal “Kapitalizmi değiştiren 10 gün” başlıklı başyazısında (27/08), “geçen 10 gün, ABD yönetiminin Amerika’nın mali kapitalizmini çökmekten kurtarmak için 50 yıllık işleyiş kurallarını terk ettiği dönem olarak anılacak” diye yazıyor. Financial Times da bir yorum “Washingon tüm gücünü sergilemeye başlayan krizle mücadele etmek için süvarileri gönderiyor” başlıklı bir yazıda, Bear Sterns’in kurtarılmasının yanı sıra, ABD yönetimi, ev piyasasında çalışan devlet destekli Fanne Mae, Freddie Mac ve Federal Konut Kredileri Bankası’nı devreye sokuyordu. FED, bunların, özel sektörün borç piyasalarını felç etmiş olan ipoteğe dayalı menkulleri (MBS) satın alma yetkisini genişletiyor, bir anlamda, JP Morgan ekonomistlerinden Michael Feroli’nin deyimiyle “ev finansmanını toplumsallaştırıyordu” (27/03). ABD mali sisteminin kurtarılması sürecine, Petrol zengini ülkelerden, Asya’dan devlet fonları da katılıyor.
Böylece, krize müdahaleye piyasaya likidite basarak başlayan FED, giderek bankaların şüpheli alacaklarını devralma, faizleri düşürme, banka sektörü dışındaki finans kurumlarını kurtarma, ABD hane halkına kişi başına 600 dolarlık çek gönderme, nihayet doğrudan desteklediği, denetlediği kurumlarla batık ipotekleri devletleştirme noktasına gelmişti. Böylece FED 900 milyar dolarlık bilançosunun yarısına yakın 400 milyar dolarlık bir sorumluluk üstleniyordu, hem 1930’lardan bu yana en büyük mali krizin ortasında(Wall Street Journal, 26/03). Öyleyse, FED’in bundan sonra mali sistemi daha yakından düzenlemesi ve izlemesi kaçınılmazdı. Bu gelişmeleri değerlendiren bir Wall Street Journal başyazısı “Şimdi hepimiz Keynes’çi olduk” (18/03) diyordu.
Topun ağzındakiler
Hükümetler, Merkez Bankaları, büyük bankaların zararlarını üstlenmeye başlarken, giderek gündeme gelmeye başlayan soru şu: 1930’lardan bu yana en büyük mali krizdeysek, başta gelişmiş ülkeler olmak üzere dünya ekonomisi yavaşlamaya başlıyorsa, bu krizin yükünü kimler üstlenecek?
Uluslararası İşçi Örgütünün (ILO) Cenevre’de, Dünya Bankasıyla ortak düzenlediği bir toplantıda (IPS, 19/03) sendika liderleri, mali krizinin yükünün, işsizlik, ev piyasasındaki kayıplar, giderek artan yoksulluk yoluyla, ağırlıklı olarak işçilerin üzerine yıkılacağını savundular. ILO bünyesindeki İşçiler Grubu yönetim kurulu başkanı Roy Trotman’a göre “piyasalar kendi hallerine bırakıldığında krizleri çözemiyor, neticede çalışanların yaşamlarını olumsuz etkiliyorlar”. Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick ise, “Bu kez kriz farklı. Dünyada birden çok büyüme merkezi var. Gelişmekte olan ülkeler krizin etkilerini hafifletebilirler” diyerek iyimser bir tablo çizdi. Ama ya hafifletemezlerse?
Bu bağlamda bir ILO raporu, gelişmekte olan ülkelerin ihracat bağımlılıklarını azatlatarak, iç tüketimi ve iş yaratıcı yatırımları destekleyerek krizin etkilerini yumuşatabileceğini söylüyor. Rapor bu önerilerin, mali ve cari dengeleri sağlam, döviz rezervleri güçlü ülkeler için geçerli olabileceğine işaret ediyor.
Bu açıdan bakınca, Asya ülkelerindeki emekçiler açısından nispeten iyimser olunabilir. Buna karşılık, kimi Baltık Denizi ülkeleri, Balkan ülkeleri, Macaristan, Türkiye, Güney Afrika gibi, mali ve cari açıkları büyük, paraları aşırı değerli, döviz rezervleri zayıf, açıklarını da gittikçe azalan ve maliyeti artan dış kredilerle kapatmaya çalışan ülkeler için krizin zor geçeceği söylenebilir. Hele bu ülkeler Türkiye gibi kendilerini, merkez sermayenin gereksinimlerin öncelik veren IMF’nin eline bırakmışlarsa.
Bu ülkelerin emekçileri açısından koşullar kısa sürede çok ağırlaşabilir. Bu bağlamda, en güçlü senaryo, çökme noktasına hızla yaklaşan İzlanda banka sisteminde başlayacak bir krizin, bu ülkelere ilişkin risk algısını daha da kötüleştirerek, sermaye çıkışını hızlandıracağına ilişkin (Daily Telegraph, 27/03/08). Bu senaryoyu aktaran Telegraph yorumunda, yazarın, Türkiye üzerinde uzun uzadıya durarak, reyting kurumu Fitch’in Türkiye notunu ‘BB-’ye indirdiğini aktarmasıysa kaygı verici. Reuters de Cuma günü, JP Morgan’ın Türkiye menkulleri için “sat” tavsiyesinde bulunduğunu yazıyordu.
Bu ülkelerde iç talebi güçlendirecek “Keynes’çi” politikalar uygulansa bile, serbest ticaret koşullarında, meyvelerinin, güçlü çok uluslu şirketler tarafından değil de ülke içindeki üreticiler tarafından toplanması nasıl sağlanacak. Bu “Keynes'çi” talep teşvik politikalarıyla, ülke kaynaklarının, yerel düzeyde işsizliği azaltamadan, merkez ülkeleri beslemek için kullanılması olasılığı da çok güçlü. Dolayısıyla, krize karşı korunmak isteyenlerin, daha fazla vakit kaybetmeden, yazının başında aktardığım fanteziden vazgeçerek kendi özgün yollarını aramaya başlamaları gerekiyor. Yoksa yine gelişmiş ülkeler için, kırılana kadar kullanılacak, bir koltuk değneği olmaları kaçınılmaz.
Sunday, March 30, 2008
Kapitalizm, Kriz: Olasılıklar ve olanaklar
(Konuşma notları ham metni)
Dünya ekonomisi “1929’dan bu yana en tehlikeli mali kırılmayı” yaşıyor. Bu mali kırılma
Bir taraftan 1970’lerde egemen sermaye birikim rejiminin tükenmesiyle başlayan “yapısal krize”, diğer taraftan, 1980’lerde başlayan büyük Restorasyonun çözülme sürecine ait bir “olay”. Ve bu çözülmenin özel bir “aşamaya” ulaştığını, insanlığın bir kez daha bir yol ayrımına geldiğini düşündürüyor.
Bu çözülme hem, kapitalizmi aşma, eşitliğe özgürlüğe açık gelecekler tasarlama çabalarına yeni olanaklar yaratacak. Hem de bu olanaklara karşı gerici bir tepkiyi, yeni bir “barbarlık” dönemi olasılığını da gündeme getirebilecek.
Bir üçüncü yolun, geçmişin ulusal Keynesyen ekonomik modellerine, sınıf uzlaşmasına dayalı refah devletine dönmenin bu günün kojonktüründe çok zor olduğunu düşünüyorum. (İşçi hareketinin, sosyalist tehdidin yokluğu; kitlesel üretim birimlerinin krizi, Küreselleşme gibi güçlü etkenler var)
-I-
► Restorasyon, insanın kaderini, piyasanın “gizli eline” adeta denetleyemediği metafizik güçlere bırakmayı amaçlıyordu. Aynen, Aydınlanma “olayı” ve kapitalizm öncesinde insanın kaderini tanrının, ama aslında onun sözcüleri olduğunu iddia edenlerin eline terk eden toplumsal düzenlerde olduğu gibi.
► Bu yüzden Restorasyon, "toplumsal gelişme" düşüncesinin, usçuluğun, bilimsel düşüncenin temelini, atan Aydınlanma “olayına” yönelik bir düşmanlıkla birlikte gelişti.
► Restorasyon’un, insanın “yaşam dünyasını”, eşitlik, özgürlük, kardeşlik prensipleri etrafında iyileştirebileceğini, tarihin akışını değiştirerek yeni başlangıçlar tasarlayabileceğine ilişkin Aydınlanma geleneğine tahammülü yoktur.
► Restorasyon zenginlerin iktidarının doğal ve mükemmel, eşitsizliğin gerekli olduğuna inanır. Karşıtlarını ya popülizmle ya da Jacobinizmle suçlar.
Restorasyon süreci boyunca,
♦ İkinci dünya savaşı sonrasında
Kitlesel sendikal hareketin, sosyal demokrasinin, komünizm korkusunun ve aşırı üretim eğiliminin basıncıyla şekillenen
Keynesyen refah devleti, dolayısıyla sınıf uzlaşması terk edildi.
Emekçilerin kazanımlarına yönelik büyük bir saldırı düzenlendi.
♦ Gelişmekte olan ülkelerde de ulusal kalkınma politikalar terk edildi, emperyalist liberalizmin egemenliği kuruldu.
♦ Merkez sermayenin, çevre ülkelerde, sömürge sitemi yıkılırken kaybettiği egemenliği, borç kriziyle oluşan konjonktürde, IMF-Dünya bankası, eliyle, restore edildi.
♦ 1970’lerde ekonomik kriz, Vietnam savaşı gibi etkilerle gerileyen ABD hegemonyası, 1980’lerde Reagan yönetimi altında restore edildi…
♦ Nihayet, post-modernizmin de katkısıyla, sınıf mücadelesi düşüncesi siyasi ontolojinin merkezinden kovuldu. Boşalan yer dini temelde betimlenen uygarlıklar çatışması düşüncesiyle, etnik aidiyetlere dayalı milliyetçi projelerle doldurulmaya çalışıldı.
Restorasyon, bu yeni düzende, “herkesin kazanacağını” iddia etti. Ama gerçekte, Restorasyon sermayeye açık küresel, birleşik, bir avlanma alanı oluşturmayı amaçladı. Buna karşılık insanlığı ülkelerin, bölgelerin, kentlerin içinde ve arasında, ekonomik, etnik, dinsel, ulusal temellerde, sınırlarla, duvarlarla, dikenli tellerle, askerle, polisle, bölmeyi hızlandırdı.
Vatandaşlık, sınıf aidiyetleri gibi birleştirici öğeleri yıkmak için elinden geleni yaptı.
Restorasyon ulus devletin gücünü yitirdiğini iddia etti. Gerçekteyse, ulus devlet toplum içindeki uzlaştırma işlevini terk ederek toplumun üstündeki yerine geri dönmeye başladı.
Bu arada, ABD gibi emperyalist devletlerin saldırganlaştığını, insan haklarını, hatta onurunu hiçe saydığını gördük; büyük güçler dengesinin oluşmaya başladığına şahit olduk.
1989’da, Restorasyon, tarihin sonuna geldiğimizi iddia etti. Ama aradan on yıl bile geçmeden, Hem tek kutuplu dünyanın, hem de “tarihin sonunun” birer fantezi olduğu ortaya çıktı. Artık restorasyon tükenmişti ve çözülüyordu.
1- Soğuk savaş bitince önce Batı bloğu çatladı, sonra Avrupa Birliği, Rusya ve Çin yeni büyük güçler olarak yükselmeye başladılar.
2- Dünyada Merkez ülkelerin egemen kapitalizmine açık birleşik avlanma alanı yaratma çabası, neo-liberalizm- 1997’de Asya kriziyle ilk darbeyi yedi. Patlayan borsa köpükleri 2001 başında, kapitalizmin krizinin gerçeğini, aşırı üretim/yetersiz talep sorununun aşılamadığını gösterdi; 1929 buhranının hayaleti dünya piyasalarında dolaşmaya başladı
3- Küreselleşmenin, böldüğü insanlık, etnik, ulusal, dini çelişkilerle birbirine girmeye, ABD’yi ve Avrupa’yı ekonomik ve güvenlik açısından tehdit etmeye başladı.
4- Restorasyona karşı tepkiler güçlenerek, 1999-2001 arasında dünyanın gündemine oturdu… “Bastırılan” yeniden geri geliyor yeni bir dalga başlıyodu. Kitleler dünyanın başkentlerinde sokaklardaydı. Kapitalizm yeniden sorgulanıyordu.
Birincisi 2001 resesyonunda, büyük bir mali genişlemeyle depresyonu erteleme çabasıydı
İkincisi, kaçan tek “kutuplu dünya” anını, 11 Eylül saldırısının yarattığı şoktan yararlanarak, yeniden, bu kez askeri güce dayanarak yakalamak çabası. ABD Afganistan’a ve Irak’a saldırarak, enerji kaynaklarını ele geçirmeye, askeri gücünün rakipsizliğini kanıtlayarak yarı resmi bir imparatorluk kurmaya çabalıyordu.
Yaklaşık beş yıl sonra bu çabaların tükendiğini, daha önemlisi çözmeleri beklenen sorunları daha da ağırlaştırdıklarını görüyoruz.
-II-
Şimdi ben bu tükenişin esas olarak ekonomik yanı üzerinde duracağım
Önce somut gelişmelere, sonra bunlarla kapitalizmin gelişme eğilimleri arasındaki ilişkiye, son olarak da uzun tarihsel süreçteki yerine bakacağım.
ABD ekonomisi resesyona girdi, İngiltere giriyor, Almanya Japonya ekonomileri sallanıyor… Dünya ekonomisi yavaşlıyor, enerji ve emtia fiyatları durgunluğa rağmen yükseliyor.
ABD – AB merkez bankaları ilk aşamada piyasalara bir triyon dolardan fazla para bastılar, FED Faizleri altı kez indirdi. Kredi piyasalarındaki güven sorunu aşılamadı.
Diğer bir değişle son 30 yılın olağan çözümleri işlemiyor. FED 1929’dan bu yana ilk kez banka sektörü dışındaki finans kurumlarını kurtarmaya başladı. Tüm eşik altı konut kedilerinin, batık bankaların geçici olarak devletleştirilmesi, mali piyasaların yakından denetlenmesi gündemde. FT’den Martin Wolf “serbest piyasa rüyası” öldü diyor.
Peki ne oluyor? 1990’da 100 milyar dolar düzeyinde seyreden kredi ve türev piyasalarının hacmi, 2007 de 516 trilyona dolara ulaşmıştı. Bu köpük delindi. Kredi piyasası hızla daralıyor.
Gündemde üç gelişme var:
i. Bazı büyük bankalar batacak, bazıları birleşecek, heç fon piyasası büyük ölçüde temizlenecek. Trilyonlarca dolarlık sermaye devalüe olacak!
ii. Kredi piyasasındaki daralma, reel ekonomiyi etkileyecek o da, kredi piyasasını. Böylece bir fasit daire oluşacak kriz durgunluğu, durgunluk krizi besleyecek
iii. Artan işsizlik ve yoksullaşma, dünyanın emekçilerinde büyük refah kaybına neden olacak.
2) Kapitalizmin eğilimleri: Kar oranları düşme eğilimi, 1950-70 döneminin egemen sermaye birikim rejimini sınırlarını delerek yeniden kendini dayatmaya başlayınca, egemen kapitalizm dünya çapında bir krize girdi. Bu krizin dışa vurumu olan aşırı üretim-eksik tüketim sorununun, 1970’lerden bu yana aşılamaması, krizin yapısal olduğunun gösteriyordu.
Bizi bu günkü duruma, sermaye sınıfının bu krize karşı geliştirdiği tepkiler, siyasi refleks getirdi.
Özetle:
i. Kar oranları gerilemeye başlayınca sermaye, birikmeye devam edebilmek için dolaşıma, spekülasyona kaymaya başladı.
ii. Hükümetler, sömürü oranını arttırmak için işçi sınıfının sosyal haklarına, kurumlarına ücretlerine saldırdı. İşçi sınıfının tüketim kapasitesi daralmaya başladı.
iii. Sermaye, aşırı üretim, talep yetersizliği sorununu aşmak, kaynak maliyeti sorunu hafifletmek için, ihracat ve dış yatırımlar yoluyla başka coğrafyalara göç etmeyi hızlandırdı.
iv. Bu iki süreci desteklemek için finansallaşma, iletişim, veri işlem teknolojilerinin gelişimi hızlandı. Talep yetersizliğini aşmada kredi mekanizması önem kazandı:
Sonuç
a) Sermayelerin, mali devreler, yeni teknolojiler, tedarik zincirleri yoluyla yoğunlaşan uluslararası bütünleşmesi, kırılganlığı ve bulaşıcılık eğilimini arttırdı.
b) Finansallaşma, gayrimenkul ve kredi köpüğüne dönüştü. Sonra bu köpükler delindi
c) Şimdi, kredi hacmi daralırken, talep doğal sınırına, ücret, kira ve kar gelirlerine daralıyor, emekçileri büyük refah kayıpları bekliyor.
d) Aşırı üretim, talep yetersizliği sorunu yeniden öne çıkıyor
Bu ortamda üç dinamik çok önemli
a. Devletlerin kaynak dağıtma kapasitesi giderek önem kazanıyor: Sermaye grupları arasında devletten yararlanma savaşı sertleşiyor.
b. Hammadde, enerji kaynaklarını denetleme, piyasaları rakiplerine karşı koruma refleksi yeniden güçleniyor- büyük güçler arası siyasi kültürel askeri rekabet keskinleşiyor.
c. Emekçi sınıfları denetim altında tutabilmek için, yeni yasalar, teknolojiler, sınıf mücadelesinin önünü kapatacak, bölünmüşlüğü güçlendirecek, dini, etnik kimlik siyaseti körükleniyor.
Bu kez bir de hızlandırıcı etken var: Küresel ısınma, su ve gıda kaynaklarını daraltarak, rekabeti daha da yaşamsal hale getiriyor. Kapitalizmin üretim ve tüketim modelinin sürdürülemeyeceğini gösteriyor.
3) Peki Kapitalizmin tarihi açısından neredeyiz:
a. Yapısal Krizin bir düzenleme ve finansallaşma dönemi (neo-liberalizm-küreselleşme) son eriyor: Kriz tüm birikmiş sorunlarıyla birlikte kendini dayatıyor.
b. Örneğin 1873 de başlayan krizi, emperyalizm, sömürgecilik, mali genişleme, yeni teknolojilerle aşma süreci 1929’da çöktü: Mali kriz depresyona dönüştü ve nihayet bir hegemonya değişimi süreci başladı
c. Ama o sırada, işçi hareketinin, Paris Komünü yenilgisini izleyen yaklaşık 40 yıllık durgunluktan çıktığını, yeni bir teorik, kültürel ve örgütsel atılım başlattığını görüyoruz: Lenin, Rosa, Troçki, Bukharin Gramsci: Emperyalizm teorisi, hegemonya teorisi, devlet-parti teorisi, Sovyetler, yeni devletler vb…
d. Şimdi yine böyle bir yenilenmeye uygun bir döneme giriyoruz diye düşünüyorum. Ama şunu unutmamak gerekir. 20. Yüzyılın başında yenilenen hareket bir önceki dönemin hem devamıydı hem de yaratıcılığıyla onu aşıyordu: Gramsci’nin “kapitale karşı devrim” sözlerini, Parti devlet yapılarını, cephe örgütlenmelerini, anımsayalım.
Bu kez de hem geçmişin devamı olmak hem de onu, tekrarlamaya kalkmadan yaratıcı bir biçimde aşmayı başarmak gerekiyor. Başarısızlığın faturası tüm insanlık açısından çok ağır olacak! Çünkü bu kez kriz, hızlandırıcı, küresel ısınma etkeninden dolayı bir “uygarlık krizine” dönüşmüş durumda…
Thursday, March 20, 2008
Bir 'İlginç' Haftadan Öbürüne - II
"Bu kriz 'o kriz' mi" sorusuna cevap ararken, yeni " topludurumun" (konjonktürün), ekonomik istikrarsızlıkların derinleşmesine ek olarak, siyasi, ideolojik dönüşümlere yol açacak özellikler taşıyan bir boyutunun da olması gerektiğine işaret etmiştik... Böyle bir boyutun zamanın ruhunu etkileyen yankılanmaları da olması gerekiyor.
Pazartesi yazımda değindiğim gibi, mali piyasalarda yaşanan sarsıntılar, "yapısal krizin" içinde yeni bir aşamaya gelindiğini gösteriyor. Bu aşamada, krizin içinde şekillenmeye başlayan yeni bir siyasi-ideolojik boyutun zamanın ruhu üzerindeki kimi yankılarını da görmeye başlıyoruz.
Hegemonya ve güven sorunu
Bu yeni "aşamanın" Irak savaşının yıldönümüne gelmesinde de tarihsel bir ironi sezmemek olanaksız. Beş yıl boyunca dünyanın dikkati ABD'nin üzerinde yoğunlaşmıştı. "Herkesin" ABD ile meşgul olması, onun hegemonyasının en büyük kanıtıydı. Ancak ABD bu kadar çok tartışılır olunca, hegemonyanın zaafları da o kadar çok dikkat çekmeye başladı.
Neo-con'ların, ABD hegemonyasını askeri güce, yalnız davranma kapasitesine dayanarak restore etme projesi, beş yıl boyunca, her aşamada, askeri gücün, yalnız davranma kapasitesinin sınırlarını gözler önüne serdi. Dahası, ABD'nin, dünyada istikrarın ve güvenliğin garantisi "lider ülke" imajının yerine, projelerinde başarısız, uluslararası yasalara, yerleşik meşruiyet kurallarına saygısız, sakar, hatta tehlikeli (adeta "haydut devlet" ) imajı egemen olmaya başladı.
Bir yıldır, bu kez dünya ekonomisi bağlamında, öncelikle ve esas olarak hep ABD ekonomisini tartışıyoruz. Bu ülkenin ekonomisine ilişkin en ufak gösterge, siyasetçilerinin, hatta büyük şirketlerinin yöneticilerinin demeçleri piyasaları etkiliyor, dünya medyasını meşgul ediyor. ABD ekonomisinin kaderinin adeta dünya ekonomisinin kaderi olduğu bir kez daha bilinçlere çıkıyor: ABD hegemonyasının ekonomik bileşeni her yerde hissediliyor, zaafları da...
Mali kriz ilerledikçe doların önde gelen dövizler karşısındaki gerileme süreci daha da belirginleşiyor. ABD ekonomisinin borç yükü, ekonomiden sermaye kaçmaya başladığına ilişkin veriler (yabancı sermaye girişi 2006'da 772 milyar dolardan 2007'de 596 milyar dolara geriledi) dikkat çekmeye başlıyor. Yabancı yatırımcılar paralarını çektikçe, doların düşüşü, altın ve petrolün fiyatının çıkışı hızlanıyor.
Dahası, "eşik altı" konut kredilerine dayanan, ama ABD sigorta şirketlerince, bol keseden sigorta edilen, reyting şirketlerince AAA notu verilen menkullerin içinin boş olduğu görülüyor; ABD mali sisteminin, dünyanın geri kalanını kandırdığına ilişkin bir algı oluşuyor; "Dünyanın her yerinde bankalar ABD'nin tüketimini finanse ettiği borçlarının gerektiğinde ödenmeyebileceğini öğreniyor" ( The Japan Times , 10/03/08). Böylece ABD ekonomisine, yönetimine, ekonomisinin " marka ismi ", hegemonya simgesi "mali kurumlarının kalıcılığına olan güven hızla sarsılıyor" ( Wall Street Journal , 09/03). ABD hegemonyası yerine " ABD beceriksizliği yükseliyor" ( Slate ,15/03), ekonomik modeline ilgi azalıyor.
'Zamanın ruhu' artık küreselleşme değil!
Ekonomik krizin etkileri zamanın ruhunda da yankılanıyor. Örneğin, piyasalar kendi kendini denetler savı terk ediliyor, ABD yönetiminde mali piyasaları denetleme, şirket zararlarını üstlenme, "talep yönetimi" politikaları geliştirme eğilimi güçleniyor.
Gelişmiş ülkelerin mali, ticari pazarlarını korumakla yükümlü IMF, kredi köpüğü patlar, kapasite fazlası sorunu gündeme gelir, ihracatı arttırmak yaşamsal bir önem kazanırken gelişmekte olan ülkelere ihracata dayalı bir büyüme politikası önermekten vazgeçiyor. Aksine IMF, bu ülkelerin rekabet arttırıcı döviz politikaları uygulamalarına, ihracatlarını arttırmalarına engel olmaya hazırlanıyor ( Caliari , www.ideaswebsite.org 26/03/08).
The Moscow Times' da AB ve Rusya hükümetlerinin gündemindeki korumacı uygulamaları aktaran bir yorum da "pazar koruma" eğiliminin hızla güçlenmekte olduğunun bir diğer örneğini oluşturuyor.
The Economist 'in bu hafta, Çin'le ilgili bir yorumuna "Yeni Sömürgeciler" başlığını atması da zamanın yeni ruhuna çok uygundu. Kriz içinde salt ihracat piyasaları değil, hammadde, enerji kaynakları üzerinde de rekabet kızışıyor. Kurumsal hafızası klasik sömürgeciliğe kadar uzanan The Economist de, "yavuz hırsız" misali Çin'i suçlamaya başlıyor. The Economist 'in telaşı ise bize başka bir gerçeği gösteriyor: Rakipsiz askeri gücüne karşın ABD, gereksinimi olan hammadde, enerji tedarikini, mali gücüyle, piyasa yoluyla güvenlik altına alamıyor ( Shlapentokh , US Enters "checkbook war" with China, The Asia Times , 15/08).
Uzun bir süredir "zamanın ruhunu" artık "küreselleşme" temsil etmiyordu. Krizin yeni aşaması bu gerçeği vurguluyor! Bir de ABD hegemonyasını restore etmenin artık olanaksız olduğunu...
Tuesday, March 18, 2008
Çok 'İlginç' Bir Haftadan Öbürüne...
İngiltere'nin önde gelen yatırım bankalarından Lombard'ın pazarlama stratejisti Michael Taylord, The Independent 'in aktardığına göre (16/03), yakın zamana kadar iyimserliğini korumaya çalışıyordu ama cuma günü, "Hepimiz 1970 tarzı bir krizden söz ediyorduk. Ancak gün geçtikçe durum daha çok 1930'lara benziyor...nerede biteceğini kimse bilmiyor. Bu kendi kendini besleyen bir felaket" diyormuş. Goldman Sachs'ın bir borsa işlemcisinin sözleri de bu haftanın neden ilginç olacağını gösteriyor: "Herkes tam anlamıyla şok geçiriyor, olanları şaşkınlıkla seyrediyor. Kimse, bırakın işlem yapmayı konuşmak bile istemiyor; öyle durup bekliyoruz. Yarın borsalar açılınca neyle karşılaşacağını bilemediğinden herkesin sinirleri çok gergin. "
Gerçekten de, geçen haftaya kadar kriz, eski IMF başekonomisti Rogoff 'un, cuma akşamı Bloomberge TV 'de dile getirdiği gibi, " Bir tren kazası filmindeki yavaşlatılmış görüntüler gibi gelişiyordu ". Derken, görüntülerin hızı değişmeye başladı...
'Tarihin en büyük mali krizi'
Bence de, bu "henüz" abartılı bir saptama ama son haftalarda, uluslararası medyada giderek daha sık yer alıyor. Bir Washington Post yorumuna göre, " Büyük buhrandan bu yana tarihin en ciddi krizine dönüşmeye başlayan durumun karşısında Fed sınırsız bilançosunu, tarihte hiçbir dönemde görülmemiş bir çapta para basmakta kullanıyor " (12/03). New York Times 'ta yazan Prof. Krugman 'a göre, "Fed'in giderek tarihin en büyük mali krizi gibi duran gelişmeler karşısında yapacağı çok fazla şey yoktu ". Londra'daki Independent Staregy'nin genel müdürü David Roach 'a göre, "Dünya ekonomisi, uzun süreli, yarı-resesyon, yapışkan enflasyon dönemine giriyordu, ama büyük bir hata yapılmazsa, 1930 tarzı depresyona dönüşmez" . Geçenlerde Türkiye'ye de gelen Prof. Rubini ise Bear Stern'in çöküşünün, " mali erimeye doğru 12 adım " tezini desteklediğini, " Bir veya birkaç büyük mali kuruluş çökmeye başlar " diye tanımladığı "9. Adım" a tam olarak uyduğunu yazıyordu (14/03). Financial Times 'tan Martin Wolf da zaten, Rubini'ye itiraz ederken artık eskisi kadar iyimser değil (11/03).
New York Post , " ABD ekonomisi çökecek korkusunun " yayıldığını aktarıyor, NBER (Ulusal Ekonomik Araştırmalar Bürosu) Başkanı, Harvard'dan Prof. Martin Feldstein , " ABD ekonomisi şimdi resesyondadır ve bu II. Dünya Savaşı'ndan bu yana gördüğümüz en büyük resesyon olabilir " (New York Post , 14/03) diyordu. Bloomberg TV'de konuşan Rogoff'a göre, " bu uzun süredir gelmesi beklenen mali krizdi " (Rogoff'un, hakikati açıklayacak şaman anlamında "Big Kahuna" kavramını kullanması da ayrıca ilginçti). " Bütün etkenler birden harekete geçmişti ".
Bütün etkenler birden...
Gerçekten, geçen hafta, bir kriz teorisi açısından neredeyse bütün etkenler kendini göstermeye başlamıştı. Bunların en çarpıcı örnekleri arasında, Bear Stern, Carlyle Capital gibi iki devasa mali kuruluşun çökmesi, Fed'in tarihinde ilk kez banka sistemi dışındaki bir mali kuruluşu kurtarması, bir anlamda Wall Street'in Fed sayesinde uçurumun kenarından dönmesi, Maliye Bakanı, Cumhuriyetçi ve Goldman Sachs'ın eski CEO'su Paulson 'un konuşması üzerine, CBS-Market Watch'in başyazısındaki, "Paulson, deregülasyonun bizi başarısızlığa sürüklediğini kabul etti" (13/03) saptaması, dolar 100 yen'in altına düşerken altının 1000 doların, petrolün 110 doların üstüne çıkması sayılabilir.
Yıl başından bu yana 7 trilyon dolardan fazla değerin silindiği dünya borsalarıysa, geçen hafta adeta "yoyo" gibiydi. Önceki hafta Fed, "eşik altı" batık konut kredilerine dayalı menkul kıymetleri Hazine bonosu yoluyla devralarak bankaları kurtarmaya hazırlandığını göstermişti. Fed'in geçen haftaki bu kurtarma işleminin banka sistemi dışına çıkarak büyük mali kuruluşları da kapsayacağının anlaşılması, şimdilik devralınacak yükün 400 milyar dolara ulaşması, Wall Street'i salı günü 417 (%3.5) puan sıçrattı. Ama resesyon korkusu, yeniden düşüşlere yol açtı. Sonra, kredi krizinde güvenilirliğini yitirmiş reyting kuruluşlarından Standard and Poor'un krizin "zor aşaması geride kalıyor" açıklaması, borsayı yine yükseltti. Ama Bear Stern'in kurtarılması, yaklaşık oranda batık krediye sahip Lehman Brothers'ın sırada olduğuna ilişkin söylentiler, bu kez "Eyvah domino etkisi başladı " korkusuyla perşembeden itibaren tüm dünya borsalarını yine geriye çekti. Cuma günü Wall Street 195 puan geriledi. Şimdi piyasalar, bu hafta birçok fonun kayıplarını açıklamasını korkuyla bekliyorlar.
Ve korku salt ABD mali piyasalarıyla sınırlı değil. Princeton Üniversitesi'nden ekonomist Hyun Song Shin 'in anımsattığı gibi, birçok ABD fonu, eşik altı konut kredilerine dayalı kâğıtlarla spekülasyon yaparken son tahlilde, Japonya'dan borç aldıkları parayla (carry trade -E.Y) çalışıyorlardı (Wall Street Journal, 15/03). Bu nedenle, dünya mali piyasalarında, ABD'den kaynaklanan bulaşıcılık çok yüksekti.
Bütün gözlerin ABD ekonomisinin üzerinde olmasının bir nedeni daha var: Dış ticaret de bulaşıcılığa açık bir kanal. ABD ekonomisi, IMF verilerine göre, dünya ekonomisinde toplam tüketimin %25'ini, toplam ithalatın %19.7'sini gerçekleştiriyor. Asya ülkeleri ihracatlarının %7'sini ABD'ye yapıyorlar. Bu oran Çin için %21'e, AB'nin üye ülkeler dışındaki ihracatı içinde de %23'e yükseliyor. ABD mali piyasaları, dünya mali piyasalarındaki toplam sermayeleşmenin % 44'üne sahip. Bunlara karşılık, ABD GSMH'si içinde tüketim harcamalarının payı %71'in üzerinde ve Morgan Stanley Asya Genel Müdürü Stephen Roach 'a göre inşaat sektörü eklendiğinde bu oran %78'i geçiyor.
Bu tüketici talebinin gücü dünyanın geri kalanı açısından, "şimdilik" , çok önemli olduğu görülüyor. Ancak, perakende satışların şubat ayında beklenmedik ölçüde düşmesi, bu tüketici talebinin belinin kırılmaya başladığını gösteriyor. Ev fiyatlarındaki düşüşler, artan tahliyeler, kredi faizlerindeki artışlar, borsanın zenginlik etkisinin sönmesi, işsizliğin ve işsizlik korkusunun, enerji ve genelde ithalat mallarının fiyatlarının artmaya başlaması tüketiciyi çok zorluyor.
Bir Wall Street anketine göre, önde gelen ekonomistlerin %70'i ABD ekonomisinin artık resesyonda olduğuna inanıyor. Böylece bu tartışma bitiyor, şimdi resesyonun olası şiddeti, uzunluğu, tartışması öne çıkıyordu. Morgan Stanley Asya Yönetim Kurulu Başkanı Stephen Roach'a göre, bu öyle " sıradan bir devrevi resesyon değil".. "iki köpüğün birden (ev piyasası ve kredi-E.Y.) patlamasının ertesinde ortaya çıktı " (NYT, 05/03). Roach'un "ekonominin tüketim yapısının da, ihracata ve uzun süredir gerekli altyapı yatırımlarına yönlendirilmesine " ilişkin sözleriyse 1929 buhranını çağrıştırıyordu. Öyleyse, dünya ekonomisinin, verili siyasi dengelerin geleceği de kuşkulu. (Çarşamba günü devam edeceğim.)
Bunlar Hep Böyle Yapıyor
Dışarısı felaket, ama 'Size bir şey olmaz' demiş.
Bu kez, Prof. Rubini Türkiye'deymiş. Dünya ekonomisinin "yapısal krizinin" içinde bulunduğu "konjonktüre" ilişkin, çoğunluk "toz pembe gözlüklerle" dolaşırken yaptığı gerçekçi saptamalarla dikkat çekti son yıllarda. Rubini Türkiye'deyken de gerçekçi bir konuşma yapmış (ben konuşmanın ancak metinini okuma şansına sahip olabildim). Ek olarak ekonomistlerle, işadamlarıyla görüşmüş.
Güngör Uras 'ın aktardığına göre " Size bi şey olmaz abicim!" mesajı vermiş... Uras, " kiminle konuşsa, dışarısı hakkında felaket haberleri verdi, felaket tahminleri yaptı ama, Türkiye için hep iyi şeyler söyledi " diyor ve ekliyor: " Dedi ki, 'Türkiye, 2001 yılındakine benzer bir krize girmez. Son 6-7 yılda (1) Dünyadaki iyilik rüzgârından yararlandınız. (2) Banka-finans sistemi güçlendi. (3) Bütçe az çok kontrol altına alındı. (4) Bazı yasal düzenlemeler (reformlar) yaptınız. Bunlar büyük bir krize girmenizi önler."
Bunları okuyunca aklıma Stiglitz 'in, Derviş döneminde yaptığı Türkiye ziyareti geldi. Stiglitz yıllardır IMF'ye verip veriştiriyordu. Bu yüzden Dünya Bankası'ndaki işinden oldu. Olunca daha da verip veriştirdi. IMF ekonomistleriyle alay etti: "Aynı raporu, yalnızca ülkenin adını değiştirip başka ülkeye vermişler..." Stiglitz'e göre, IMF ülkeleri, bilmem kaç adımda yıkıma sürülüyordu... 1998-2001 arasında biz de bu adımları fiilen yaşadık. Sonra Türkiye'ye geldi ve önüne çıkan herkese, IMF reformlarına devam etmenin erdemlerini anlattı .
Rubini de, 2006'dan bu yana dünya ekonomisindeki kırılganlıkların artışına ilişkin uyarılarını yaparken sık sık Türkiye'yi en kırılgan ülkeler arasında saydı (Örneğin, Rubini blog: 24 Haziran 2006" ). Biz de her seferinde, bazen bu köşede bazen pazartesi yazılarımızda aktardık. Rubini, büyüyen cari açık, aşırı değerli döviz kuru, kısa dönemli sermaye hareketleriyle desteklenen tüketime dayalı büyümenin sürdürülemez olduğunu vurguluyor, bu arada oluşan borsa ve gayrimenkul piyasaları köpüklerinin altını çiziyordu. Şimdi gelmiş, "Size bir şey olmaz" diyormuş.
Nasıl yani?
Stiglitz'in, "devam" dediği IMF "reformları" ülke ekonomisinin kırılganlığını daha da arttırdı. Ancak tam o sırada dünya ekonomisinde bu kırılganlıkları örtecek bir mali genişleme (düşük faiz parasal genişleme, kredi köpüğü) oluşmaya başlamıştı. Türkiye de bu dalgadan yararlandı, bir mantar gibi bu dalganın üzerinde yüzdü: Özel sektör dış borçları, tüketici kredileri, kredi kartı borçları arttı, gayrimenkul piyasasında köpük oluştu. Cari açık büyüdü, ihracatın ithalata bağımlılığı arttı.
Bu arada, (özellikle önemli!) mali sektör (bankalar, borsa) içinde yabancı finans sermayesinin ağırlığı kaygı verici boyutlara ulaştı. Kriz anında ulusal (sınırlar içindeki faaliyet anlamında) ekonominin bağışıklık sistemi denetlenmesi olanaksız bir konuma geldi.
Diğer bir deyişle Stiglitz'in "reformlara devam, size bir şey olmaz" gazı, bizi Rubini'nin riskli ülke tanımına uygun hale getirdi. Rubini'nin konuşma metninde de, Türkiye'nin adı gayrimenkul piyasası köpüğü olan ülkelerle birlikte anılıyor. Ama sayın Prof. "Size bir şey olmaz" diyormuş. Nasıl yani? Ya da, bunlar "neden hep böyle yapıyorlar?
Benim aklıma tek bir neden geliyor. ABD'nin ulusal çıkarı (dünyanın geri kalanı bunu küresel çıkar sanıyor) böyle gerektiriyor da ondan. Biz, bize bir şey olmaz diye düşündükçe, korunma önlemleri almadıkça, uluslararası mali sermaye, ülke ekonomisine istediği gibi girip çıkabiliyor, burasını hem "sığınak" , hem de "avlanma alanı" olarak istediği gibi kullanabiliyor.
Son tahlilde bu iki "büyük ekonomist" de adeta birer "ekonomik tetikçi gibi" çalışmış oluyorlar; "kolonileri" ziyaret edip merkezin kriz yönetim çabalarına uyumlu kalmaları, pürüz çıkartmamaları için ince ayar yapıyorlar. Ülkede bir operasyon sürerken (Stiglitz geldiğinde Derviş vardı, şimdi de AKP hükümeti) kayığı sallamamaya özellikle dikkat ediyorlar.
Bence, Rubini'yi dinlemek, dünya "yangın" yerine dönerken, jeopolitik ve siyasi koşullarımızı da düşünerek, endişelenmek, acaba nasıl önlem alınabilir diye düşünmek gerekiyor. Emtia ve petrol fiyatları düşecek iyimserliğine ise fazla güvenmemek gerekiyor. Borsalar düştükçe mali sermaye, ihtiyat fonları bu alanlara kaçar, devlet fonları da stratejik nedenlerle bu piyasada at koştururken fiyatların, dalgalanmaların ötesinde, kalıcı bir düşme trendine girmesi olasılığı oldukça düşük.
Wednesday, March 05, 2008
Kuzey Irak Operasyonu Üzerine Spekülatif Düşünceler
Türk Silahlı Kuvvetleri, 21 Şubat'ta Kuzey Irak'a girerken dünyada, Türkiye'de bir sürü soruya yol açmıştı. Sorular yeterli cevaplar bulamadan TSK, 29 Şubat'ta aniden Irak'tan çıkmaya başladığını açıkladı. Türkiye ve ABD yönetimlerine yakın yorumcular, Kuzey Irak operasyonunun ABD'nin onayı ve desteğiyle yapıldığını düşünüyorlardı. Örneğin, Wall Street Journal' a göre, çıkma işlemi, ABD, Türkiye üzerindeki baskıyı arttırdıktan bir gün sonra başlamıştı. Türkiye'nin ekonomi politiğini, içinde bulunduğu ittifaklar sistemini, "siyasi sınıfını" , jeopolitiğini düşününce, bu yorumların, hükümetin ve Genelkurmay'ın iddialarının aksine, büyük ölçü de gerçeği yansıttığı söylenebilir.
O zaman da aklıma üç soru geliyor ister istemez. Birincisi, PKK ile mücadele asimetrik savaş paradigmasına ait. Türkiye, neden geniş çaplı (finansal ve insan maliyeti yüksek), düzenli güçlerle, ağır silahlarla vb. savaşmayı, adeta "sinek" ezmek için "balyoz" kullanmayı seçiyor? İkincisi, ABD, hatta AB'nin lider ülkeleri, Türkiye'nin bu operasyonunun, hem de bu biçimiyle yapılmasına neden onay, hatta destek verdiler? Üçüncüsü, Türkiye bu operasyonu ABD onayıyla yaparken ABD'nin kısa ve uzun dönemli amaçlarından, bu onayın gerektiği kadar sürdürüleceğinden, en kritik aşamada geri çekilmeye zorlanmayacağından nasıl emin olabilirdi?
'Yükselen hegemon...'
Birinci soru, operasyonun amacının "PKK'nin likidasyonunu" aştığını düşündürüyor. Dahası PKK, gerektiğinde savaşmamayı seçerek bölgenin sivil nüfusu içinde eriyebilecek, daha sonra yeniden ortaya çıkabilecek bir yapılanmaya, yerel desteğe sahip. Genelkurmay'ın bu gerçeği çok iyi bildiğini varsayabiliriz. Öyleyse, operasyonun bölgede PKK'nin vurulmasından öte bir etki yaratmaya yönelik olduğunu da düşünebiliriz. Bu etkiyi bir taraftan Türkiye'nin jeopolitiği üzerinden, diğer taraftan AKP hükümetinin, şu sıralarda gerçek dışişleri bakanı (ve fazlası) gibi davranan, Batı'da da öyle algılanan Ahmet Davutoğlu 'nun "Stratejik derinlik" tezinin, "Yeni-Osmanlı düzeni" eğiliminin ışığında irdelemeye çalışabiliriz.
Türkiye'nin jeopolitiği açısından Kuzey Irak'ta bağımsız bir Kürt devleti oluşumu stratejik bir tehlike, İran'ın nükleer silahlara sahip olma eğilimini, bölgesel dengeleri bozacak bir gelişme. Türkiye, Doğu'yu Batı'ya bağlayan bir petrol ve gaz hatları platformu olmayı, böylece hem Batı açısından stratejik önemini arttırmayı, hem de enerji jeopolitiği içinde bir kaldıraç elde etmeyi amaçlıyor. Gerek Karadeniz jeopolitiği, gerekse de enerji güvenliği bağlamında Rusya'ya karşıt bir duruşu benimsiyor. Başbakan'ın, kendini BOP'un eşbaşkanı olarak gördüğünü de biliyoruz. Bunu salt ABD'yle yakın ilişkilerine bağlamak eksik, indirgemeci bir çözümleme olur. Burada AKP'nin, siyasal İslamın içindeki etkin çevrelerin (örneğin Fethullah Gülen akımının) kendilerince, "tarihsel bir sapmayı" düzeltme anlayışı da önemli bir rol oynuyor. Gülen akımına göre Cumhuriyet ve laiklik, Batıcı ulusalcılık (ulusal proje), Osmanlı'nın kültürel (şeriata dayalı monarşi) bir ulusalcılığa evrimleşmesinin önünü kesen bir "seçkinler cuntasının" ürünüdür, bir "sapmadır" . Şimdi tarih yeniden kendi mecrasına dönmektedir. AKP yanlısı yazarların Fransız Aydınlanması geleneği, "Yurtta sulh cihanda sulh" prensibinin ilk savunucusu Robespierre 'e nefretinin, buna karşılık, Anglosakson düşüncesine yakınlığının nedenlerinden biri de, Cumhuriyetçiliği değil, bir monarşinin emperyalist dış politika geleneğini kendi projelerine çok daha uygun bulmalarıdır . Bu proje "Pax Otomana" tezini, bölgede "güç yansıtma" arzusunu içermekte, Türkiye jeopolitiğiyle de kimi noktalarda kesişmektedir. Bu zeminde Irak'a geniş çaplı girişi kısmen açıklamaya yardımcı olacak teorik-stratejik bir çerçeve sanırım oluşturulabilir. Ama apar topar çıkışı açıklamak zor.
'... mu diyordunuz?'
Devletlerarası ilişkilerde, dostluk, "samimiyet" gibi kavramlar yalnızca söylem düzeyinde anlam taşırlar; gerçekteyse, egemenlik ve bağımlılık ilişkileri geçerlidir. Dostluk, hatta yazılı anlaşmalar temelinde alınan güvenceler, ancak karşılıklı yaptırım uygulayabilme kapasitesine bağlı olarak geçerliliklerini koruyabilirler. Aksi takdirde, anlaşmaların, verilen sözlerin garantisi olmayacaktır. Hele söz konusu olan ABD gibi, uluslararası ilişkilerde, "ekolojik hâkimiyeti" (karşısındaki güçlerin sistemlerine, onların kendi sistemi üzerinde yapabilecekleri etkiden daha büyük etki yapabilme kapasitesi - Bob Jessop ) olan bir güç ise.
Örneğin, Kuzey Irak Kürtleri, bu bağlamda öğretici bir örnek oluşturuyor. ABD yönetiminin Saddam 'a, Saddam devrildikten sonra isyancılara karşı Kürtlerin desteğine gereksinimi vardı. Bu nedenle Kürtler nihayet bağımsız bir devlete sahip olma şansını yakaladıklarını düşündüler. Ancak bölge jeopolitiğinde İran, enerji jeopolitiğinde Rusya yükselmeye, ABD'nin planlarını tehdit etmeye başlayınca, Türkiye'nin önemi arttı. Aynı anda, ABD strateji uzmanları Kürtleri uyarmaya (Örneğin, M. Rubin , AEI, Ocak 2008), Kürt yönetimi açısından da hava değişmeye başlamıştı; ABD karşısında bir yaptırım uygulayacak gücü yoktu, ekonomik açıdan hem ABD'ye hem de Türkiye'ye bağımlıydı. ABD'nin ise Kürt yönetimine olan gereksinimi Türkiye'ye ve Irak'taki Sünni-Şii Araplara olan gereksiniminin gerisinde kalmaya başlıyordu.
Bir örnek de liberal entelijensiya ve Türkiye'deki Kürtlerin AKP'ye verdiği desteğe ilişkin. AKP ikinci döneminde, bu iki kesime karşı "ekolojik egemenlik" kazanmaya başladığının ayırdına varınca, bizim de öngördüğümüz gibi ("Güvenilen dağlara kar yağıyor" , Cumhuriyet 03.10.2007), bu desteği düşünmeden ilerlemeye başladı.
Tabii ki Türkiye Cumhuriyeti, Irak Kürt Yönetimi'yle kıyaslanamaz (Mr. Gates deniyor olsa bile - Oktay Ekşi , Hürriyet , 02/03). Ancak "ekolojik egemenlik" açısından bakınca, Türkiye'nin ABD karşısında, ekonomik, siyasi, askeri alanlardan kolaylıkla istikrarsızlaştırılabilecek bir yapıda olduğu görülebilir. Buna karşılık Türkiye'nin ABD'ye bölgede verebileceği zarar, bu aşamada çok sınırlıdır; pazarlık gücü zayıftır. Nasıl, 1998/1999 IMF programı bu gücü bir ekonomik siyasi krizden geçerek iyice aşındırdıysa, Kuzey Irak operasyonunun da, en azından, ekonomik yükü, beklenmedik geri çekilmenin psikolojik etkileri açısından benzer bir potansiyele sahip olduğunu, Türkiye'nin ABD karşısındaki göreli otonomisini, orduya olan toplumsal güveni sarsarak, tümden yok edebileceğini de düşünmek gerekir. Böylece, iradesi dışında kimi "ağır" senaryolara sürüklenebileceğini de...
Şu iki senaryo son günlerde çokça konuşuluyordu. Birincisi, ABD-İsrail-Türkiye ekseni üzerinden İran'a yönelik bir saldırının platformu , olası bir misillemeyi emecek bir tampon olma işlevi. İkincisi, ABD ' nin Kuzey Irak'ta büyük bir üs projesi olmamasından hareketle, çekilme halinde burada oluşacak stratejik boşluğu , İran ve Rusya'ya karşı doldurma görevi . Bu senaryoların ikisi de Kürtleri ortada bırakırken, Türkiye Cumhuriyeti'ni de düşman bir coğrafyada uzun süreli bir çatışma ortamına kilitlemek anlamına geliyor... Tam bu noktada Soros 'un "En iyi ihraç malınız ordunuzdur" saptamasını da anmakta yarar olabilir. Bu koşullarda içerde nasıl bir siyasi rejimin şekillenmek zorunda kalacağını da sanırım ayrıca vurgulamak gerekmiyor.
Wednesday, February 27, 2008
Bir Semptom Olarak 'Kosova' devleti
Sırbistan'ın, sekiz yıldır Birleşmiş Milletler Protektorası olarak yaşayan parçası Kosova, 17 Şubat günü bağımsızlığını ilan etti. Böylece dünya yeni bir, üstelik de etnik temellere dayalı bir ulus "devlet" daha kazandı. ABD, Fransa, İngiltere ve Almanya'nın yanı sıra, AKP yönetimindeki Türkiye Cumhuriyeti'nin de hemen tanıdığı Kosova devleti çok ilginç, çok boyutlu bir sürecin başlamakta olduğunu haber veriyor:
Modernizmden postmodernizme ve geriye
Dünyada 20 adet etnik olarak homojen sayılabilecek devlet var. Temsil Edilemeyen Halklar ve Uluslar Örgütün' ün üye sayısına bakarak, geriye kalan yaklaşık 200 devlette bağımsızlık, otonomi veya daha geniş haklar talep eden en az 68 etnik grubun varlığından söz edilebilir. Bu örgüte üye olmayanları, örneğin Çin'deki 56 resmen tanınan etnik gurubu da göz önüne alınca, kimi gözlemciler Latin Amerika 'dan Uzakdoğu'ya verili tüm sınırları sorgulayacak kanlı bir parçalanma sürecinin başlayabileceğini düşünüyorlar.
Halbuki, daha 20 yıl önce, küreselleşen ve ABD liderliğindeki tek kutuplu dünyada ulus devletler giderek önemini kaybedecekti. Küreselleşme ve teknolojik devrimin etkisiyle tarih sahnesine El Kaide, Hizbullah gibi devlet dışı örgütler, süper- güçlenmiş bireyler (terörist) çıkarken ulus devletin sonu geliyordu. Gündemde bir ABD imparatorluğu, hatta, ABD'yi bile egemenliği altına alan bir "İmparatorluk" (Hart ve Negri) vardı. Böylece, tüm ülkelerin, egemenliklerinin sınırları ya ABD imparatorluğunun rakipsiz askeri gücüne, ya da "İmparatorluğun" ekonomik-siyasi gücüne tabi oluyordu.
Gerçekteyse, sermayenin yeni "yaşam dünyalarına" nüfuz etmesi hızlandıkça, neoliberal deregülasyon, ulus devletler altında yaşayan toplumların bölüşüm ilişkilerini, yerel topluluklar, etnik gruplar arası dengeleri altüst ediyor, kültürel dokularını çözüyordu. Böylece oluşan riskli ve güvensiz ortamlarda insanlar, en yakın etnik güvenlik ağlarına daha çok sarılıyor, toplu kimliklerini bu düzeyde yeniden tanımlayarak savunmaya çalışıyorlardı.
Modernizmin din, ırk etnik özellikleri aşarak kurulmaya çalışılan, toplumsal ilerlemeye açık, evrensel vatandaşlık kimliği, yerini etnik, dini ve mezhep kimliklerine dayalı postmodern bir siyasi şekillenmeye, reaksiyoner aşiret ( "somut" aidiyetlere dayalı topluluklar anlamında) yapılarına bırakıyordu... Kısacası, moderniteden postmoderniteye geçiş, modernite öncesi biçimleri doğurarak toplumsal gelişmenin önünü kapatıyordu.
Böylece, çokuluslu modern vatandaşlık devletleri parçalanmaya, küçük ve homojen, dolayısıyla hem kimliğini etnik düzeyde tanımlayan, hem de büyük güçlerin iradesi karşısında dirençsiz.. üstelik, etnik ve dini açıdan farklı komşularıyla kavgalı devletler, adeta, imparatorluklara bağlı dukalıklar dünyası bir olasılık olarak şekilleniyordu.
Realitenin karmaşıklığı, dinamizmi, her şeye kadir imparatorluk senaryosuna sığmadı. Aksine, birbirleriyle rekabet içinde, ABD hegemonyasını tehdit eden büyük güçlere dayalı, ABD Savunma Bakanı'nı Robert Gates 'in da geçenlerde Washington Post'ta kabul etmek zorunda kaldığı gibi bir "çok kutuplu dünya" şekillendi ( Jim Lobe , IPS, 18/02/08).
Şimdi, gündemde, "modernizmin merkeziyetçi, müdahaleci" devletinin yerini postmodernizmin, çokkültürlü, çok kimlikli demokratik özgürlükleri süreli güçlendirecek bir "piyasa devleti" yok. Aksine, yükselen güçlerin emperyalist rekabetlerinde araç ve hedef olacak devletlerin, etnik çatışmaların, savaşların ve Kosova, Doğu Timor, Afganistan, Irak gibi yeni tarz sömürgelerin dünyası var.
UN protektorasından AB-ABD 'protektorasına'
Kosova'nın bağımsızlık deklarasyonunu okuyanlar, Oxford'dan Prof. Timothy Garton Ash 'ın The Guardian' da dikkat çektiği gibi, garip bir şeyle karşılaşıyorlar. Belge bağımsızlık ilanından daha çok ABD ve AB'ye, NATO'ya sadakat, bağımlılık, uyum ve güven verme belgesi. Böylece Kosova; Sırbistan'dan ayrılma karşılığında, ABD ve AB'nin iradesini tümüyle kabul etmiş oluyor. The Economist 'in deyimiyle bir BM protektorasından , süresi belirsiz bir AB protektorasına dönüşüyor. Kosova'da 17 bin NATO Askeri, dünyanın en büyük ABD üslerinden biri, Kosova hükümetinin tüm kararlarını geri çevirebilecek yetkide bir AB görevlisi (valisi) var.
Diğer bir deyişle Kosova'nın bağımsızlık ilanıyla, siyasi varlığını büyük güçlerin garantisine, hatta fiili varlığına borçlu yeni bir devlet modeli doğmuş oluyor. Aslında Kosova'nın salt dış güvenliği değil, iç ekonomik yaşamını sürdürebilmesi de ABD ve AB desteğine bağlı. Kosova'nın işsizlik oranı yüzde 50'lerde dolaşan nüfusu, AB ve ABD'nin, "sivil toplum" örgütleri ve yardım fonlarıyla akıttığı sadakalarla ve "yeraltı ekonomisini" yöneten MAFIA örgütlenmeleriyle yaşayabiliyor. Karşımızda, büyük güçlerin askeri, siyasi ve ekonomik varlığı, yozlaşmış yerel seçkinler tabakası, yaygın suç örgütleri aracılığıyla yönetilen tipik bir (ABD-AB işbirliği olduğundan da kolektif) koloni "devlet" yapısı, modeli olduğu söylenebilir.
Sırbistan'a, daha doğrusu, Sırbistan'ın seçkinler tabakasına ve egemen sınıfına gelince, Prof. Ash'ın işaret ettiği gibi önlerinde iki seçenek kalıyor. Ya küsecek, kendi içine kapanarak uluslararası sermayenin "nimetlerinden" mahrum kalacak.. ya da "gerçekçi" bir tutumla, durumu kabullenerek, "süngüsü düşmüş" bir biçimde, ABD-AB iradesine boyun eğecek, AB sürecine katılmaya, yeni sömürgeleşmenin kırıntılarından nemalanmaya çalışacak. Böylece birçok benzer devletlere de örnek oluşturacak. " De nobis fabula narratur!"
Büyük güçler, doğal sınırlar, yeni koloniler
Bu sürecin, "doğal sınırlar" fantezisi bağlamında teorisini yapanlar da var. Fantezi diyorum.. çünkü bizzat "sınır" kavramı, doğal olmayan, bir toplumsal siyasi müdahaleye/şiddete işaret eder. Bu yüzden etnik, dini olarak "homojen" , devletlerin sınırları dahi, başlangıçtaki ideal tasarıya uymayan siyasi uzlaşmaların ürünüdür.
Ama bu fanteziyi ısrarla üretenlerin olduğunu, Ralph Peters 'in Atlantik Monthly 'nin Ocak/Şubat sayısında yine hortlayan haritasından ( Jeffery Goldberg , "After Iraq" ), daha önce aktardığım Vanity Fair dergisindeki "Kumdaki çizgiler" tartışmasından biliyoruz. ABD'de özellikle neo-con analistler arasında, Ortadoğu'daki sınırların çizilişindeki "yapaylık" iddialarından hareketler, etnik, mezhep ve din temelinde yeni sınırlar tasarlayanlar, bu arada, Douglas Feith 'in martta çıkacak olan kitabıyla ilgili sızıntılardan anladığım kadarıyla, oluşacak istikrarsızlık ortamlarına özellikle yatırım yapanlar da var. Peki ama neden?
Derinleşen ekonomik-mali kriz, büyük güçler arası rekabet, gittikçe artan "küresel ısınma" ve nüfus baskısı, doğal kaynakların, piyasaların ve ucuz iş gücü kaynaklarının doğrudan denetiminin önemini arttırdı. Küçük, komşularıyla sorunlu siyasi birimleri, daha doğarken sömürge ilişkileri içine hapsetmek, büyük ulus devletleri denetim altına almaktan daha kolay. İkincisi, giderek bir "sert-yumuşak güç" işbirliği dinamiği sergilemeye başlayan ABD-AB ekseni bu yolla, Rusya ve Çin gibi çok etnik gruplu siyasi birimleri destabilize etmeyi, zayıflatmayı umuyor. Üçüncüsü, Kosova, Rusya'nın Avrasya hinterlandında etkisini sınırlamak, tepkisini ölçmek için özel bir fırsat oluşturuyor.
Sunday, February 17, 2008
Türk Sosyal Bilimler Derneği 40.Yılı Sempozyumunda yapılan sunuşun notları (14 Şubat 2008)
1-Giriş
Çok ilginç bir dönemden geçiyoruz. Neo-liberalizmin temel ilkeleri, küreselleşmeciliğin temel varsayımlar, gündemdeki mali kriz içinde, giderek sorgulanıyorlar.
Halbuki bir önceki 1997-2000 mali krizinde, daha fazla küreselleşme, daha fazla neo-liberalizm öneriliyordu. Şimdi mali sistemin serbestliği (Financial Times, Martin Wolf), serbest ticaretin erdemleri (Business Week) sorgulanıyor. Keynesyen uygulamalar gündeme geliyor, ABD hazine Bakanı yardımcısı McCormic “diğer ülkelerin, ekonomilerinin talep bileşenini güçlendirmek için adım atmaları gerektiğini” savunuyor (Financial Times 5/01)
Son yıllarda literatüre “militarist küreselleşme” kavramı girmişti. Şimdi “Devlet eliyle küreselleşme”, “küreselleşmenin yönetilmesi”, “mali küreselleşmenin ilk krizi”, “Sistemik çöküş olasılığı” gibi ifadeler gazetelerin ekonomi sayfalarında boy gösteriyor.
Bir dönemin sonuna geldiğimize ilişkin bir “Zeitgeist” var. Ben de 1997-2000 mali sarsıntılarından sonra, küreselleşme dönemi kapanmaya başladığını, yönü henüz belirsiz bir döneme girdiğimizi düşünüyordum.
Bence, “Küreselleşme” kriz yönetme biçimlerinden biriydi. Şimdi, yalnızca işlevini kaybetmekle kalmıyor, krizin bulaşıcılığını, şiddetini arttırıyor. Konuşmamda küreselleşme ve kriz arasındaki bu ilişkiyle ilgili düşüncelerimi sizlerle paylaşmaya çalışacağım.
2-Küreselleşme tartışmaları
Küreselleşme kavramı ve “küreselleşmecilik”, neo-liberalizmin çevre ülkelerde yaygınlaşmasında önemli bir rol oynadı.
Bu kavram, söylemimize çok özel bir anda girdi. Her ne kadar 1980’de Reagan “küresel bir serbest piyasa kurma” hedefinden, aynı zamanda bir “özgürlük projesi” olarak söz ediyor idiyse de - küreselleşme kavramı ve tartışmaları gündemimize, 1980’lerin sonunda-1990’ların başında
1- Neo-liberalizmin 1987’de yaşanan ilk borsa krizini izleyen 90-91 resesyonu sırasında
2- 1989’da Doğu Bloku çöker, büyük bir ekonomik bir coğrafya uluslararası kapitalizmin kullanımına açılırken
3- 1987 krizinden sonra mali sermaye yeni avlanma alanları arar, yükselen piyasalar olgusuyla finansallaşma hızlanır neo-liberalizm, bu piyasalarda yeni bir atılım yaparken
4- ABD’nin ekonomik, kültürel liderliği zayıflarken, Soğuk Savaş bittikten sonra, Kissinger'in deyimiyle “bir dış politika paradigması sorunu” oluştuğu sırada, söylemimize girdi.
Hem de öznesiz (adeta doğal bir süreç), engellenemez, geri çevrilemez, dışında kalınamaz vb… gibi metafizik sıfatla birlikte…
Girer girmez popüler söylemde çok güçlü, ABD’nin ekonomik kültürel liderliğini de temsil eden bir kavram oldu. “Küreselleşme nedir” tartışmaları da hızla başladı, kısa sürede adeta endüstri haline geldi…
10 Yıl sonra, David Held ve Anthony McGrev, bu tartışmaları topladıkları, Global Transformations Reader başlıklı çalışmalarında, hala bir tanım üzerinde anlaşılamadığına işaret ederek, iki ana akım saptıyorlardı
Biri, yeni önemli bir tarihsel dönemde olduğumuzu savunan küreselleşmeciler - Globalists
İkincisi, küreselleşmenin bir ideolojik yapıntı, myth olduğunu söyleyen şüpheciler. Sceptics.
Ben, küreselleşme kavramının emperyalizm kavramını örtmeye başlamasından dolayı ikinci kanada yakın iken, daha sonra, her ikisine de hem evet hem de hayır dediğim bir noktaya geldim. Şöyle:
Birincisi: Küreselleşme, onu, bir önceki dönemden ayıran özellikleri, nispeten özgün bir iç işleyişi olan , önemli bir tarihsel dönem olarak görülebilir. Ama bu dönemi tanımlamaya gelince Justin Rosenberg’in sergilediği gibi bir kavram kargaşası oluşuyor. Ne, ilişkilerin, kurulan bağlantıların daha hızlı, daha yoğun olması ne de topraktan/mekandan kopma (de-territor-ilialization) iddiaları bu kargaşayı ortadan kaldıramıyor…
İkincisi, küreselleşmenin, mal, mali sermaye ve insan hareketlerinde hızlanma, akışkanlık, yeni coğrafyaların açılması; toplumsal ilişkilerin bir zaman ve mekan sıkışmasına bağlı olarak yoğunlaşması; bu sıkışmaya bağlı olarak genelde bir kayganlık alt üst oluş duygusu, gibi daha önce de 19 yüzyılın sonunda da görebildiğimiz gerçek/maddi özellikleri var.
Bu nedenle bir myth olmadığı kesin, ama hızla anahtar kavram haline gelmesinden hareketle küreselleşmenin gerçekten de bu gerçek özellikleri “sembolik evren” içinde belli bir biçimde temsil eden, anlamlandıran bir ideolojik yapıntı olduğu da söylenebilir.
2- Perspektif sorunu
Bu yaklaşımların ikisi de yeterli değil. Ama çözüm bunların “uygun parçalarından” sentetik bir üçüncü-yol oluşturmaktan geçmiyor. Bence bir perspektif değişikliği gerekli.
Örneğin, küreselleşme “ne dir?” yerine “neden var?” sorusu üzerinde yoğunlaşabiliriz.
Bu noktada, öncelikle hangi küreselleşmeyi tartıştığımızı açıklığa kavuşturmamız gerekiyor: Çünkü, birbiri içine girmiş üç farklı “küreselleşme”en söz edilebilir.
1-İlk insan topluluklarından bu yana gezegenin yüzeyini ekonomik, siyasi kültürel ağlarla biteviye düzenleyen bir süreç olarak “küreselleşme”
2- 15. yüzyıldan itibaren oluşan Avrupa merkezli ticari-askeri, daha sonra da sonra kapitalizmin, belirleyicili hale gelmesiyle ya da - Bob Jessop’un bir kavramını alırsak “ekolojik egemenliğini” kurmasıyla ilerleyen kapitalist küreselleşme.
3- Kapitalist küreselleşme içinde, sermayenin, malların hatta insanların dolaşımının aniden hızlandığı yaygınlaştığı, ekonominin finansallaştığı, teknolojik gelişmelerin arttığı bir dönem olarak küreselleşme.
1990’larda tartışmaya başladığımız, aslında bu 3. küreselleşmeye ilişkin olgular.
Bu açıdan bakınca da, bu küreselleşmenin, kapitalizmin 1970’lerde başlayan yapısal kriziyle, bu kriz içinde, neo-liberalizmin egemenliğiyle ve finansallaşmayla çakıştığını görebiliriz.
“Kriz”, çok karmaşık ve tartışmalı bir konu olmakla birlikte sanırım şunları söyleyebiliriz:
3- Kriz, finansallaşma ve küreselleşme
Merkez ülkelerde kar oranları 1970’lerde gerilemeye, sermeye birikim hızı yavaşlamaya başlıyor, bir aşırı üretim/talep ve yatırım alanları yetersizliği sorunu oluşuyor.
Aşırı üretimi ve talep yetersizliği sorununu kredi hacmini genişleterek aşma çabaları finansallaşmayı hızlandırıyor. Sermaye de giderek, artı-değer üretiminden, birikmiş değerlerin emilmesine, hatta mülksüzleştirme yoluyla el konmasına olanak veren, finansal spekülasyon alanına kaymaya, en akışkan biçimi tercih etmeye başlıyor.
Bu finansallaşma, sermayenin bu bölümü üzerinde yaşayan kapitalist sınıf fraksiyonlarının inisiyatifini, Susan George ve David Harvey’in örneklediği gibi, politika belirleme gücünün artmasını da beraberinde getirdi.
Bu fraksiyonun siyasi etkisi, merkez ülkelerde ve çevre ülkelerde, sermayenin serbestçe dolaşmasının önündeki tüm engelleri kaldıran yeni bir ekonomik modelin, neo-liberalizmin benimsenmesinde büyük rol oynadı.
Bu uygulama altında
Toplumun hemen tümünden, en üst gelir dilimine yoğun bir servet transferi gerçekleştikçe, (Dumenil ve Levy - Hatta Warren Buffet),
İşçi hareketinin sınıf sekilenmesi bozuldukça,
Kültürel ortam,
Sermayeye yönelik yapısal ve bütünsel eleştirileri bloke edecek,
Özgürlük, ahlak, estetik anlayışlarını sermayenin talepleriyle tanımlayacak,
Tüketimi ve tüketimin finansmanını hızlandıracak biçimde
yeniden şekillenmeye başladı. Bu şekillenme söz konusu fraksiyonun hegemonyasını daha da güçlendirdi.
Finansallaşma ve tüketimi hızlandırmanın gereksinimleriyle, bilgi işlem, telekomünikasyon, “kültür endüstrisi” teknolojilerinin özellikle desteklenmesi arasında da bir ilişki bulabiliriz.
Böylece küreselleşmenin iki bileşeni, finansallaşma ve teknolojik gelişmeyle kapitalizmin krizi arasında bir nedensellik ilişkisi kurabiliriz.
4- Kar oranları düşme yasası ve karşıt eğilimleri
Küreselleşme döneminde, sermayenin dolaşımı, finansallaşma hızlanır ve yaygınlaşırken, çevre ülkelerin ekonomik ve siyasi coğrafyalarında, hatta siyasi rejimlerinde, kültürel yaşamlarında önemli yeniden yapılanmalar gözlüyoruz.
Kapitalizmin kriziyle, küreselleşmenin çevre ülkeler üzerindeki etkileri, arasında da bir ilişki kurmak olanaklı.
Bunun için Das Kapital’in III. Cildinin “Kar oranları” düşme yasası bölümüne giderek, oradaki karşıt eğilimleri kısaca anımsamak gerekiyor:
Bu karşıt eğilimleri şöyle özetleyebiliriz.
1- Makineleşme yoluyla emek üretkenliğinin arttırılması
2- Üretim sırasında sermayenin ve işçinin boşta kalma süresinin azaltılması
3- Sermayenin üretim dışında atıl kaldığı sürenin azaltılması. Dolaşımının hızlandırılması
4- Aşırı üretim sonucu, talep eksikliği sorunu olan malların, başka coğrafyalara gönderilmesi
5- Bulunduğu bölgede, verili kar oranlarında değerlenemeyen sermayeyi başka bölgelerde yatırıma yöneltmek
6- Üretimi sürdürmek ve genişletmek için kredi yaratmak
7- Sermayenin organik bileşimini düşürecek yeni üretim alanları yaratmak.
Bu karşıt eğilimler bize
Hem teknolojik yeniliklerin, hem sermayenin yeni örgütlenme biçimlerinin arkasındaki motivasyonu veriyor,
Hem de küreselleşmenin en önemli özeliklerinden malların ve sermayenin dolaşımının hızlanması ve yaygınlaşmasının arkasındaki motivasyonu.
İhraç edilen sermayenin (finansal veya sanayi faaliyeti içinde) değerlenebilmesi, malların tüketilebilmesi için, hedef coğrafyaların ekonomik kültürel ve yasal yapılarının, bu gelen sermayenin değerlenme koşullarıyla uyum halinde olması gerekir.
Bu gereksinim de bize çevre ülkelerin ekonomilerinin küreselleşme döneminde yeniden şekillendirilmesinin (IMF programları vb) ve yerel kültürlerinin gelen malların tüketimine ve sermayenin işleyişine uygun olarak dönüştürülmesinin arkasındaki kriz dinamiklerini gösteriyor.
Bu yeniden şekillenme, çevre ülkelerde, gelen sermayenin değerlenme sürecini destekleyecek gerektiğinde savunacak yeni sınıf ittifakları, yeni kültürel seçkinler vb yaratıyor siyasi yapısını değiştiriyor.
Özetle: küreselleşme karşımıza, yapısal krizi içinde bir noktada egemen sermayeye değerlenme alanları açmak için çevre ülkelerde uygun yapılanmaların (Harvey’in deyimiyle, Structured coherenece) ve uygun duyarlılıkların (structure of sensibilities) oluşturulmasının bir biçimi olarak çıkıyor.
Öyleyse, bu 3. tür küreselleşmenin kar oranları yasasının karşıt eğilimlerini hareket geçiren güçlerin yarattığı ekonomik, siyasi ve kültürel bir oluşum, bir kriz formu olduğunu söyleyebiliriz -
Başa dönersek, küreselleşmenin içeriğini bu maddi gelişmeler oluşturuyor. Ancak, Küreselleşme bir kavram olarak, aynı zamanda, engellenemez, geri çevrelemez, yep yeni bir aşama, post-kapitalizm gibi anlamları da üstelenerek, bu süreci “sembolik evrende” destekleyen, kapitalizmle ve emperyalizmle ilişkisine yönelik eleştirileri bastıran, çarpıtan bir fantezi, ideolojik yapıntı olarak da karşımıza çıkıyor.
5- Küreselleşme tükendi
Ancak küreselleşmenin, serbest ticaret, mali serbesti, küresel tedarik zinciri, mali disiplin gibi özellikleri, krizin bu aşamasında sermayenin gereksinimleriyle çelişmeye başladı.
· Tedarik zinciri çok karmaşıklaştı, şeffaflığını yitirdi, kırılganlaştı
· Mali sistemin denetlenmesi gerekiyor
· Kredi köpüğü patlarken, aşırı üretim kriz geri geliyor-talep yönetimi gündeme geliyor- bu serbest ticaretle, açık ekonomiyle ile uyuşmuyor
· Serbest ticaret, mali serbestlik egemen büyük güçlerden daha çok, yeni yükselen güçlerin yararına çalışmaya uluslararası dengeleri tehdit etmeye başlıyor.
· Ülkeler içindeki gelir dağılımı bozuldukça da küreselleşme karşıtı politikalar ön plana çıkmaya başlıyor…
Sermayenin, yapısal krizin bu aşamasında, bu güne kadar ilerlediği yöntemlere, daha fazla küreselleşerek ilerlemesi artık bana çok zor geliyor
Wednesday, February 13, 2008
Kriz Üstüne Uzun Dönemli Bakış
G-7 toplantısında da saptandığı gibi, kriz, genişlemeye, yeni piyasalara, bölgelere bulaşmaya devam ediyor. ABD Merkez Bankası'nın ani ve büyük faiz indiriminin bir haftadan fazla etkisi olmayacağını aktarmıştım. "Süper Salı" başkanlık ön seçimleri yapılırken borsalar son bir yılın en büyük düşüşünü yaşadılar.
Çarşamba günü, Financial Times, uluslararası muhasebecilik şirketi Price Water House 'un genel müdürü Samuel DiPiazza 'nın ağzından, krizin mali sektörden, sanayi şirketlerine sıçramaya başladığını aktarıyordu. Perşembe günü Reuters , ABD ekonomisindeki gerilemenin derinleştiğini yazıyor, cuma günü, Wall Street Journal' da Carrick Mollencamp, krizin Avrupa bankalarına sıçramak üzere olduğunu haber veriyordu. Dahası krize ilişkin önceki yıldan bu yana yaptığı öngörüler hep gerçekleşen ekonomist Nouriel Rubini , "sistemik mali çöküş senaryosunun güçlendiğine" inanıyordu. The Economist' e göre, ABD ekonomisinin mali motoru bozulmuştu, iyileşmeye başlamadan önce, giderek daha da kötüleşecekti (08/02).
Kriz ve 'uzun dönem'
"Sistemik" çöküş olur mu bilemeyiz, ama krizin daha uzun süre bizimle birlikte olacağı kesin. Bu yüzden, biraz da uzun dönemli hareketlere bakmaya çalışmakta yarar var.
Dünyanın önde gelen, spekülatörlerinden Soros ve Buffet 'in krizlere ilişkin kimi saptamaları, Financial Times' ın baş ekonomisti Wolf 'un mali piyasalarla ilgili kaygıları, böyle bir bakış açısının giderek önem kazandığını gösteriyor. Bu tür yorumların neoliberalizmi ve küreselleşmeyi hedef alması da ayrıca ilginç.
Örneğin, neoliberalizmin (serbest-piyasa vb..), küreselleşmenin en önemli vaatlerinden biri, toplumun en üs kesiminde oluşacak zenginliklerin, aşağıya doğru sızacağına ilişkindir. Mali piyasalarda bir sözüyle, dövizlerin yönünü değiştirebilen, mültimilyarder Buffet, 11 Aralık'ta Hillary Clinton 'la çıktığı bir basın toplantısında şöyle diyordu: "Başıma yukarıdan bir itfaiyeci hortumu tutuldu, ama aşağıya bir damla bile sızmadı. Geçen 7-8 yılda süper zenginler büyük olanaklar elde ettiler, Amerikan işçisine bir şey düşmedi. Süper zenginler açısından harika bir dönem oldu. Ama eğer yukarıdan aşağıya sızıntı teorisine inanıyorsanız, 1987'den bu yana aşağıya hiçbir şey sızmadı" ( Associated Press , 11/12/07). 1987, borç krizinin nihayet çözümlendiği, IMF ve Dünya Bankası'nın yeni edindikleri güçle, o yıl merkezde krize giren mali sermayeye yeni alanlar açmak için çevre ülkelerin piyasalarına, sistemli bir biçimde musallat olmaya başladıkları, Asya krizine giden yolun ilk taşlarının döşendiği yıldır.
Milyarder spekülatör Soros'un saptamasıysa daha uzun bir dönemi kapsıyor. Soros'a göre "Bugünkü kriz daha önceki, 4 ile 10 yıllık devreler halinde yaşanan krizlere bazı açılardan benziyor. Ancak çok derin bir fark da var: Bugünkü kriz uluslararası rezerv para olan dolara dayalı bir kredi genişleme döneminin sonunu vurguluyor... Bu 60 yıldan fazla süren bir süper büyümenin sonunda oluşan bir krizdir" ( Financial Times , January 23, 2008)
Financial Times 'ın ekonomi editörü Wolf da artık mali sektörü denetlemenin yollarını tartıştığı yazısında, soruna uzun dönemli bir bakış açısıyla yaklaşıyor. Wolf, "Geçen 30 yıllık dönemde mali sistemin en önemli özelliği, kriz yaratma becerisi ve yarattığı özel kazançlarla, gündeme getirdiği kamusal riskler arasındaki oransızlıktır" saptamasını yaptıktan sonra sunduğu bir grafikle, 1982'den bu yana mali sektörün kârlarının toplam özel sektör kârları içindeki payının yüzde 5'ten yüzde 41'e çıktığını, halbuki katma-değer içindeki payının yüzde 8'den ancak yüzde 16'ya yükseldiğini gösteriyor (05/02). Diğer bir deyişle 1980'lerden bu yana dünya ekonomisi -küreselleşme- esas olarak mali sektöre çalışmış. Şimdi mali sektör çökerken haliyle tüm ekonomiyi de peşinden götürüyor.
Ya kredi köpüğü olmasaydı?
Aslında bu kredi krizi dünya ekonomisinin 1970'lerde girdiği yapısal krizden çıkamadığının bir kanıtıdır. Şu basit soruyu sormak yeter: Ya bu kredi köpüğü olmasaydı?
ABD, GSMH'sinin yaklaşık yüzde 72'sini tüketim harcamaları oluşturuyor. ABD hane halkın tasarrufları uzun süredir çok düşük, hatta negatif oluğundan, bu tüketim harcamaları krediye dayanıyor. Tüketici kredilerine, kredi kartlarına, 1990'larda borsanın zenginlik etkisi de eklenmişti. Kredi köpüğü, 2000'li yıllarda da ev fiyatları yükselirken insanların evlerinde oluşan değeri düşük faizli ipoteklerle paraya çevirerek, harcamalarını güçlendirmeleriyle daha da büyüdü. Bu tüketim, başta Çin ve Asya ülkelerinin ihracatını emiyordu... Bu ülkeler ihracat gelirlerini, yeniden ABD piyasasına göndererek, yeni kredi olanakları yaratıyorlardı. Yeni mali enstrümanlar, kredi riskini, verenden piyasaya transfer ediyor, kredi vermek kolay ve adeta risksiz hale geliyordu. İşte son 10 yılda ABD'nin ve Dünya ekonomisinin sözde güçlü büyümesi bu saadet zincirine dayanıyordu.
1980'lerde TINA (başka seçenek yok) sloganıyla başlayan neoliberal kriz yönetimi, 1990'ların sonunda artık ancak NINA (ne geliri var ne varlığı...) kredileriyle ayakta durmaya çalışıyordu. Sonunda korkulan oldu zincir kırıldı.
Bu, herkesi son dakikaya kadar, birilerini hâlâ, inkâr noktasında paralize edecek kadar büyük korkunun arkasında, 1970'lerden bu yana bir türlü temizlenemeyen, gittikçe büyüyen aşırı üretim/kapasite) -talep yetersizliği sorunu- bir depresyon tehlikesi- var. Kredi köpüğü, sanayilerin bu aşırı üretim/talep yetersizliği sorunu yokmuş gibi yaşamalarına, sorunlarını sürekli ertelemelerine olanak sağladı.
1990-2006 arasında, kredi üzerinden yaratılan finansal enstrümanların hacmi dünya hasılasının yüzde 27'sinden, yüzde 772'sine yükseldi. Bu dönem boyunca, madencilik sektöründen otomobile, demir çelikten kimyaya, mikro çipten, fiber kabloya, cep telefonuna kadar yeni kapasiteler kurulmaya devam edildi. Şimdi kredi köpüğü delinirken ilk darbeyi inşaat sektörü, bankalar yiyor, ama tüketici talebi gerilemeye devam edecek, ekonomiler yeniden talep yetersizliği sorunuyla yüzleşmek zorunda kalacaklar. Enflasyonun başını kaldırdığı bir dönemde yeni bir kredi köpüğü yaratmak da olanaklı değil.
Şimdi sisteme yeniden çeki düzen vermek; kapasite fazlasını toplumsal sarsıntılara yol açmadan eritmeye çalışmak gerekiyor. Ancak bu süreci küresel çapta düzenleyecek bir siyasi iktidar, mali irade yok. İş yine ulus devletlere, merkez bankalarına kalıyor. İyi de sermaye hareketlerinin, ticaretin serbest ve denetimsiz olduğu bir ortamda, bu düzenlemeyi yapmaya çalışan hükümetler, kendi ülkelerindeki kapasite sorununu nasıl yönetecekler? Talep destek politikaları, ya yerli sanayi ve iş olanaklarını korumak yerine, ithalatı körükler, başka ülkelerdeki fazla kapasitenin yaşamasına yardımcı olursa? Örneğin ABD'nin durumunda, yükselen güçlerin daha da güçlenmesine katkıda bulunursa?
Bu kriz öyle birkaç bankanın iflasıyla, üç dört günlük dalgalanmayla aşılacak gibi değil. Ekonomik olanla jeopolitik olan da iç içe girmeye başladı...
Friday, February 08, 2008
Küreselleşme, Devlet ve Emperyalizm
İki haber: Madencilik sektörünün devlerinden BHP Billiton, rakibi Rio Tinto'yu 119 milyar dolara satın alarak Avustralya demir cevheri sektöründe tekel konumuna yükselmeye hazırlanırken bu sektörün en büyük müşterisi Çin, devlet şirketi Chinalco aracılığıyla BHP hisselerinin yüzde 12'sini ele geçirdi. BHP hisselerini, 14 milyar dolarla, yüzde 20 prim ödeyerek satın alan Chinalco'nun, Rio Tinto için de 120 milyar dolarlık karşı teklif hazırladığı söyleniyor. ABD bütçesi ilk kez 3 trilyon dolara, açığı da 2007'de 163 milyar dolardan, 2009'da 400 milyar dolara yükseliyor.
Neoliberalizmi gömme zamanı geldi
Bir kriz yönetim modeli olarak, 80'lerden bu yana uygulanan neoliberalizme göre devlet piyasalardan elini çekmeli, Keynesyen talep yönetimi gibi araçları terk ederek bütçe disiplini ve enflasyonla mücadele üzerinde odaklanmalı: Piyasalar kendi sorunlarını kendileri çözebilirler; müdahale kriz yaratır.
Ağustos ayında başlayan kredi krizi piyasaların kendi sorunlarını çözmek bir yana, uzun süre denetimsiz kalınca ne gibi ekonomik, sosyal ve ahlaki sorunlar yarattıklarını gösterdi. Mali sistemin içine düştüğü güvensizlik çukurundan kendi kendine çıkamayacağının anlaşılması, genel çöküş tehlikesi, ABD Merkez Bankası'nın, hatta doğrudan hazinenin müdahalesini, çeşitli kurtarma projelerini gündeme getirdi.
Kredi krizinde ölümcül yaralar alan dünya devi ABD bankaları önce kendi devletlerinin, sonra da Çin, Dubai, Singapur gibi ülkelerin devlet fonlarının kapılarını aşındırmaya başladılar. Bu fonlar, ABD'nin dev bankalarına ortak olmaya başlayınca da sürecin jeopolitik boyutları tartışılmaya başlandı: Ya bu fonlar, kâr maksimizasyonu kuralına boş verip siyasi amaçlarla stratejik adımlar atarlarsa? Chinalco'nun, Avustralya demir cevheri pazarında kendini koruyabilmek için, BHP hisselerini yüzde 20 primle satın alması kaygıyla karşılandı.
Devletin ekonomik etkinliklerinin arttığını gösteren örnekler çok. Devlet şirketleri özellikle Çin şirketleri bankacılık ve enerji sektöründe, dünyanın en büyükleri arasına girdiler. Çin, dünyada bir kapasite fazlası sorunu olmasına karşın kimya, demir-çelik, otomotive, hatta havacılık sektörlerinde , korumacılık duvarları arkasında ithal ikameci politikalar izliyor. Dahası, mali kriz kredi piyasalarında büyük güven erozyonuna yol açtığı için, HSBC Ekonomi Genel Müdürü Stephen King 'in işaret ettiği gibi, devlet varlıkları, düşük getirilerine rağmen büyük ilgi çekiyor. Böylece devletin borçlanma, ekonomiye müdahale kapasiteleri de güçleniyor.
Küreselleşmeci fantezileri de
Neoliberal proje, küreselleşmeci söylemin, ulus-devlet ve jeopolitikle ilgili fantezileriyle desteklendi. Solun geniş bir kesimi bu fantezilerden etkilenerek salt "emperyalizm" kavramını değil, kapitalizme yönelik eleştirileri, sınıf merkezli siyaset anlayışını da terk ettiler; boşalan yeri de liberalizmden devraldıkları "bireysel özgürlükler", "insan hakları" "kimlik siyaseti" kavramlarıyla doldurmaya çalıştılar. Küreselleşmecilerin, ekonomik fantezileri gibi ulus devlet ve jeopolitik ile ilgi fantezileri de çöktü.
Ulus-devlete ilişkin küreselleşmeci fantezinin iki boyutu var: Birincisine göre, ekonomik küreselleşme ve beraberinde getirdiği, IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi uluslararası kuruluşlar, uluslararası ve yerel sivil toplum örgütleri, ulus-devletin ekonomik ve siyasi egemenliklerini aşındırıyor, devletler üstü bir egemenlik düzeni, yönetişim oluşturmaya başlıyor . Bildiğiniz gibi bu savın en sol ucunda, Karl Kautsky 'nin süper-emperyalizm teorisinin, reenkarnasyonu olarak, Hart ve Negri 'nin, "Kapitalizm artık devletlerarası ekonomik ve siyasi çatışmalara olanak vermeyecek kadar entegre bir sistemdir" iddiası var. İkinci boyut, ABD, neo-con propagandanın etkisiyle olacak, tek kutuplu dünya görüntüsünün abartılmasıyla ilgili: ABD hegemonyası kalıcı ve istikrarlıdır, artık herhangi bir karşıt bloklaşma olasılığı yoktur.
Jeopolitik (devletler arası rekabet), tek kutuplu-çok kutuplu dünya tartışmaları, terorizme karşı küresel savaş, "kaynak savaşları", Afganistan ve Irak'ın işgali, Çin, Hindistan gibi yeni güçlerin yükselmesi, Rusya'nın uluslararası alanda etkisini hissettirmeye başlamasıyla geri geldi. IMF, Dünya Bankası ve DTÖ etkilerini yitirirken ağustos ayında başlayan mali kriz, jeopolitiğin geri gelme sürecine iki yeni boyut ekledi. Birincisi, devletlerin denetimindeki fonların önemi daha önce görülmemiş ölçüde arttı. İkincisi, ABD yönetimi, neoliberalizmin en önemli ilkelerini terk ederek enflasyona ve bütçe disiplinine aldırmadan, 145 milyar dolar dağıtmaya karar verdi.
15 yılda, nereden nereye geldik, biraz geç de olsa, birileri hâlâ işgal yoksa emperyalizmden söz edemeyiz, demeye devam ediyor olsa da emperyalizm kavramını yeniden tartışmaya başladık.
Wednesday, February 06, 2008
Karamsarlık Yayılıyor
Mali krizin derinliğine, ABD ve dünya ekonomisinin geleceğine ilişkin karamsar resimler çizen yorumcuların sayısı geçen hafta aniden arttı.
ABD ve resesyon
Gözlerin ABD ekonomisinde olması olağan. ABD dünya ekonomisindeki tüketimin yüzde 25'ini yapıyor. Düşük kaliteli konut piyasası noktasından delinen küresel kredi köpüğünün kaynağı da bu ülke. Ama, beş yıldır dünya ekonomisini ayakta tutan da bu tüketim ve kredi köpüğü, bu finansallaşma değil miydi? Dahası, uluslararası piyasalar arasındaki korelasyon, küreselleşme ve finansallaşma nedeniyle, çok yüksek bir düzeye ulaşmış durumda (Dünya ekonomisinde krizlerinin tarihi üzerine doktora tezi yazarken, böyle yüksek bir korelasyona 1930'lardaki büyük depresyon döneminde rastladığımı anımsıyorum). Kapitalizmin tarihi böyle yüksek senkronizasyonlar kırılmadan krizlerden çıkılamadığını gösteriyor. "Ayrışma" tartışmalarını da bu yönde okuyabiliriz: "Acaba Asya senkronizasyonu bozabilir mi? ABD yavaşlarken büyümeye devam ederek dünya ekono misini peşinden sürükleyebilir mi? "
Karamsarlardaki artışın arkasında sanırım üç etken var: Birincisi, FED'in (ABD Merkez Bankası), bir hafta önceki 0.5 puanlık faiz indirimine 0.75 puan daha eklemesine karşılık, piyasalar beklenen olumlu tepkiyi veremediler. Çünkü kriz bir likidite krizi değil borç/batık-alacaklar kriziydi; şimdi genişliyor, varlığa (konut kredilerine ve belediye borçlarına) dayalı kâğıtları garanti eden sigorta şirketlerinin (monoliners) yükümlülüklerini karşılayacak fonlardan yoksun olduğu ortaya çıkıyor. İkincisi, geçen hafta veriler, ABD'de işsizlerin sayısında beş yıldır ilk kez bir net artışa, tüketici harcamalarında önemli bir gerilemeye işaret ediyordu ( Wall Street Journal , 01/02); ekonomik büyüme, son üç aylık döneme ilişkin ilk hesaplamalara göre yüzde 0.6 da kalmıştı. Böylece 2007 büyüme hızı yüzde 2.2'ye gerilemiş oluyordu. The Economist ' in uyardığı gibi son yıllarda bu ilk verilerin yüzde 60'ı daha sonra ortalama 1.3 puan düşürülerek düzeltilmişti (01/02). Bir sonraki hesaplamalar, resesyonun, aslında, 2007'nin dördüncü üç ayında başlamış olduğunu gösterebilir.
Şimdi, 2005'ten bu yana vergiden sonraki kârları sürekli gerileyen (NBER verileri) ABD şirketlerinin resesyon ortamında, borçlarını ödemekte giderek zorlanması, bu borç kâğıtları (Junk bonds) üzerinden yaratılarak satılan varlıkların değersizleşmesi, kredi piyasasındaki krizi derinleştirirken, bu derinleşmenin, reel ekonomideki daralmayı daha da derinleştirmesi gibi bir "fasit daire" olasılığı güçleniyor. Karamsarlığı arttıran üçüncü etken de, dünya ekonomisinde, umulan "ayrışmanın" gerçekleşmeyeceğine inananların artmasıydı: ABD resesyonu, dünya ekonomisini peşinden sürükleyecek. Business Week yazarları gibi, küresel bir stagflasyon olasılığından söz edenler de artıyor. Laf aramızda, Insitute of International Finance 'ın 16 Ocak tarihli, Global Economic Monitor bülteninin 5. sayfasındaki "küresel imalat sanayi üretimi" ve 6. sayfasındaki, "tüketici fiyatları" (yükselen piyasalar, G3) tabloları, stagflasyon ortamına 2006'da girdiğimizi gösteriyor.
'Sıradan bir resesyondan fazlası...'
CBS Marketwatch' in haftalık, "The proactive fund investor" bülteninin editörü Bill Donoghue , perşembe günü köşesinde, " Sıradan bir resesyondan fazlasını bekleyin " diyor ve ekliyordu " Wall Street kurtları ekonomimizi çekirdeğine kadar çürüttü... FED'in faiz indiriminin etkisi en fazla bir hafta sürer" ( MarketWatch , 30/01).
Financial Times 'dan Martin Wolf da çarşamba günü "ABD'nin yapmaya (krize müdahale etmek için-E.Y) çalıştıklarına bakınca insanın içi parçalanıyor" diyerek bir başka fasit daireye, daha doğrusu çıkmaza işaret ediyordu: "Eğer başarılı olursa, bu günkü karmaşaya yol açan uluslararası ve yerel kırılganlığı yenileyecek hatta arttıracak. Yok başarılı olamazsa, ABD ve belki de dünyanın geri kalanı uzun bir ekonomik zaaf dönemi yaşayacak. Bu.. dünya ekonomisinin özellikle de mali sistemin ne kadar çok zayıflamış olduğunun da kanıtı " (30/01). Bu çözülmez denklem de sıradan bir ekonomik yavaşlama döneminin ötesinde bir gelişmeye işaret ediyor.
Gerçekten de, Deusthce Bank 'ın Global Ekonomi bölümü başkanı Thomas Meyers 'e göre, "geçmişteki mali krizler, okurken hemen biten kısa hikâyeler gibiydiler. Şimdiki daha çok 'Harp ve Sulh' romanına benziyor" ( Wall Street Journal , 31/01). " Örneğin 2000 'dot-com' (internet şirketleri) köpüğü, tek bir varlık (asset) cinsine ilişkindi; aşırı-üretim sorunu yalnızca teknoloji sektörünü etkiyordu. Şimdiki kriz çok çeşitli varlık türlerini kapsıyor ve çok daha derin. Üstelik, artık sanayileşmiş ülkelerde, şişirilecek başka bir varlık türü de kalmadı." Meyers, böyle diyor, ama aslında, "iyimserlere" dahil. Çünkü, geçen yıl küresel büyüme hızındaki artışın yüzde 70'ini gerçekleştiren yükselen piyasaların ve gelişmekte olan ülkelerin katkılarının küresel bir resesyonu engelleyeceğine inanıyor.
Meyers, "Peki, eğer, bu mali krizin tüm resesyonların en büyüğünü tetikleme olasılığı zayıfsa, o zaman sonuçları ne olabilir " diye sorduktan sonra, benim de daha önce "Bu kriz o kriz mi" sorusun cevap ararken seçtiğim ölçütlere paralel, iki saptama yapıyor: Birincisi, geçen sefer sanayileşmiş ekonomilerin hızla toparlanmasına olanak sağlayan ucuz kredi ortamı şimdi yok. Şimdi onları, düşük büyüme hızına dayalı uzun bir temizlik dönemi bekliyor. İkincisi, bu dönemde, sanayileşmiş ülkelerdeki sorunlardan uzak kalmış ekonomilerin dünya ekonomisi içindeki ağırlıkları giderek artacak. Örneğin, JP Morgan-Çin varlık yönetimi başkanı Jing Ulrich , gelirinin en büyük kısmını, GSMH'nin yüzde 160'ına ulaşan yerli mevduatlardan (iç piyasadan) sağlayan Çin banka sisteminin, ABD kaynaklı kredi krizinden etkilenmediğine inanıyor.
Meyers'in " Piyasalarda bir çöküşe dönüşmeyen uzun süreli bir temizlenme süreci" senaryosu, bana Keynes 'in 1932'de The Atlantic Monthly 'de yayımlanan "Dünyada Durum" yazısını anımsattı.
Likidite, kredi ve güven kriziyle, depresyonun çakıştığı bir konjonktürde yazan Keynes mali sistemin, bir çöküşe yol açmadan sorunlarını aşma sürecine girdiğini düşünüyordu. Ancak, Keynes, hâlâ eski düşüncelere saplanıp kalmışlığın, bilinçsiz ekonomik rekabetin ( "modern kapitalist iyi hava tayfası gibidir, ilk fırtınada gemiden kaçmaya çalışırken kayıkları bile batırabilir" ), devletlerarası ilişkilerin, siyasi liderlik yetersizliğinin (hegemonya geriliyor ya...E.Y) gereken politikaları engellediğini düşünüyor. Keynes, gelişmelerin, piyasalara temizliği tamamlaması için gerekli süreyi tanımamasından, devletlerin doğrudan müdahalesini ve bir savaşı gündeme getirmesinden korkuyor. Keynes'in yazısını anımsayınca ürktüm, çünkü önümüzde Meyers'in "iyimser" senaryosu için yeterli süre olmayabilir. Günümüzde de, mali krizle birlikte, devlet sermaye şirketlerinin etkinliklerinin, devletlerin, ekonomiye müdahale etme eğilimlerinin gittikçe arttığı görülüyor. Financial Times , "piyasa önderliğinde küreselleşme döneminin, devletlerin denetimindeki fonların önemini daha önce görülmemiş ölçüde arttırdığını" düşünüyor (27/01). HSBC ekonomi müdürü Stephen King de " Yükselen piyasalardaki devletlerin artan mali gücü, gelişmiş ülkelerde de devletlerin müdahale eğilimini güçlendirecektir" diyor ( The Independent, 28/01). Çarşamba günü bu konuya devam edeceğim.
