Thursday, June 28, 2007

Dün Dünle Beraber Gitti...

(Cumhuriyet 27.06.2007 )
15 yıldır her gün gazetelerden (gittikçe azalan oranlarda da olsa) okuduktan sonra kabul etmesi zor ama, " küreselleşmeci " söylem artık eskidi, pazartesi yazımda değindiğim gibi " zamanın ruhu " artık farklı. Yeni dönemin ekonomisi, politikası ve hatta kültürü de dünden farklı olacak, olmaya başladı bile...

Büyük kumarhane
Kapitalizmin tarihi bize her küreselleşme döneminin (sermaye ilişkisinin küresel çapta yayılmasında bir hızlanmanın yaşandığı dönemlerin), bir de " sonrası " olduğunu gösteriyor. Ceneviz, Hollanda, İngiltere, ABD hegemonyası altında yaşanan dönemler de olduğu gibi...

Tarihçi Fernand Braudel , bu sürece ilişkin önemli bir gözlem yapıyor: Her kapitalist büyüme dönemini, bir mali genişleme dönemi izliyor. Hegemonyacı konumundaki ülke bu genişlemeden en büyük payı alıyor. Ama bu genişleme de onun sonbaharı oluyor.

Son 25 yılda yaşananlar yukarıdaki şemaya uyuyor, üstelik mali genişlemeyle birlikte, dünya ekonomisinin 1980'lerden bu yana bir küresel kumarhaneye dönüşmüş olması da. Mckinsey Global Institute verilerine göre, dünyada toplam mali varlıkların, toplam çıktıya oranı 1980'de yüzde 109'dan, 2005'te yüzde 316'ya yükselmiş. Bu kumarhanenin en hareketli masasında, türevler denen yatırım enstrümanları var. Bunların değeri 1980'de 200 milyar dolar düzeyindeyken, 2006 ikinci yarısında 380 trilyon dolarla, dünya gayri safi hasılasının yüzde 700'ü bir büyüklüğe ulaşmış. Bu masadaki oyunculara bakınca da, İhtiyat Fonlarını (hedge funds) ve The Economist 'in "Kapitalizmin Yeni Kralları" dediği Özel Varlık Şirketlerini (Private Equity Firms) görüyoruz. Bunlardan birincisi mali piyasalarda faizlerle, kredilerle, dövizlerle oynarken ikincisi şirket alıp satıyor. Bu işlemleri, ele geçirdiği şirketleri bölüp parçalayarak sattıkları, birikmiş değeri talan ettikleri için, bunlara " korsan " diyenler de var.

Bu ihtiyat fonlarının ve korsanların kim olduğuna bakınca, karşımıza ikincisinde de tümüyle ABD şirketleri çıkıyor (The Economist, 25/11/2004). Birincisine gelince, Institutional Investor dergisinin her yıl yayımladığı, en büyük ihtiyat fonlarını içeren "Alfa 100" listesine bakınca, bu listedeki fonların 2006 yılında, 1 trilyonla tüm sektör varlıklarının yüzde 69'unu yönettiğini görüyoruz ( New York Times 23/05/07). Listedeki, 100 fondan yalnızca 23'ü ABD dışından, bunlarında 22 İngiliz, biri Japon. ABD'nin 10 yıldır ekonomik büyümesini, dünya ekonomisindeki tasarrufları günde 2 milyar dolar civarı bir hızla emerek finanse edişini de bu resme ekleyebiliriz. Özetle diyebiliriz ki, bu veriler de Braudel'in gözlemini doğruluyor. Ekonomik büyümenin ardından gelen mali genişlemenin kaymağını, öncelikle ABD yemiş.

Her şey değişir
Son yıllarda, hem ABD'nin büyümesini finanse etme sürecine bağlı olarak bazı Asya devletlerinin, hem de enerji piyasalarını elde etmeye yönelik Irak saldırısına bağlı olarak da yükselen petrol fiyatları sayesinde petrol ihracatçısı ülkelerin kasalarında büyük ve değerlenmeyi bekleyen mali rezervler oluştu. Şimdi bu rezervler, pazartesi günü değindiğim Egemen Varlık Fonları (devletlere bağlı daha büyük " korsanlar ") aracılığıyla mali piyasalara geri dönerken Çin'in, işe ABD'nin (dünyanın) en büyük Özel Varlık Şirketlerinden Blackstone 'a 3 milyar dolarla ortak olarak başlaması, birden ABD parlamentosunda alarm zillerinin çalmasına yol açtı; bazı senatörler, Çin'in bu yolla stratejik bilgilere ulaşabileceğine dikkat çektiler. Üstelik, sahipleri para kokusu aldığından, sırada hisselerini halka arz etmeye hazırlanan Pentagon'la yakından ilişkili Carlyle şirketi var. Teorik olarak Çin'in veya bir başka ülkenin EVF yoluyla Carlyle'in hisselerini satın alarak bir aşamada yönetim kurulunda hâkim olması olanaklı.

Nitekim Washington Post'tan Christian Mallaby , pazartesi günkü " Küreselleşmeye bir sonraki tepki " başlıklı yazısında, ABD'nin mali serbestliğe daha fazla dayanamayacağını ima ederek " Hele bir Rusya bizim hisse senetlerimizi almaya başlasın siz tepkiyi o zaman görün " diyordu. Aynı gün Financial Times başyazısı da, neden "mali piyasaların daha uzun süre serbest kalamayacağını" anlatıyor, FT'nin tarzına uymayan bir biçimde "hiç vergi ödemeyen küresel plütokratik bir sınıftan" söz ediyor, karşı siyasi tepkinin ilk işaretlerine dikkat çekiyordu.

Braudel, mali genişlemenin aynı zamanda, hegemonyacının sonbaharı olduğunu söylemiyor muydu? Mali küreselleşmenin artık, ABD hegemonyasını tehdit eder bir yönde işlemeye başlaması, yeni bir döneme geçildiğini göstermiyor mu? Bu yeni dönem yeni ekonomi politikaları ve siyasi stratejiler gerektirmiyor mu?

Tuesday, June 26, 2007

Potsdam'dan, Brüksel'e 'Zamanın Ruhu'

(Cumhuriyet 25.06.2007)

Türkiye stratejik varlıklarını "babalar gibi" satar, küreselleşmeci sol, emperyalizm sözcüğünden bucak bucak kaçar, sözde sosyal demokratlar, serbest piyasa tanrısına yaranmaya çalışırken, "zamanın ruhu" tüm bunları "eskiterek" değişiyor. Geçen hafta Potsdam'daki Dünya Ticaret Örgütü , Brüksel'deki Avrupa Birliği devlet başkanları toplantılarına bakmak yeterli...

"Zamanın 'eski' ruhu"
"Zamanın ruhu" 1980'lerden 1990'ların son çeyreğine kadar "küreselleşme çağına girdik, ulus devletlerin, siyasi, ekonomik süreçleri belirleme gücü giderek azalıyor, uluslararası dev şirketlere, mali piyasalara, bunların işlemlerini koordine eden IMF, Dünya Bankası ve DTÖ gibi kurumlara geçiyor" diyordu . Küreselleşme "engellenemez" bir süreç olduğuna göre ulus devletin gerileme süreci de öyle olmalıydı. Özetle: Küreselleşme ilerliyor, ulus devlet geriliyordu. Muhafazakâr sağdan, solun büyük bir kısmına kadar geniş bir yelpaze, zamanın bu ruhunu severek kucaklarken emperyalizm, bağımlılık, kamusal alan, gelir dağılımı vb. gibi sorunlarla ilgilenenler artık "dinozor" , "III. Dünya Solcusu" , hatta son günlerde kimi gazete köşelerinde ima edildiği gibi yabancı düşmanı, hatta ırkçı olarak bile nitelenebilirdi...

Ama her şey değişir! 1997 Asya krizinden sonra artık küreselleşmecilik sorgulanıyor, IMF giderek saygınlığını, gücünü ve müşterilerini kaybediyor, Dünya Bankası 'nın işlevi belirsizleşirken Paul Wolfowitz 'in başkanlığında, belirsizlik krize dönüşüyordu. Dünya Ticaret Örgütü 'ne gelince, küresel serbest piyasa projesi "Doha Raundu" nda gelişmekte olan ülkelerin, yükselen güçlerin direncine takıldı ve tıkandı. Geçen hafta, DTÖ Potsdam toplantısında ABD ve AB baskılarına direnen Hindistan'ın Maliye Bakanı Kamal Nath , Financial Times'a verdiği demeçte, zengin ülkeleri küstahlıkla ve katılıkla suçlayarak "sorun salt sayılarla değil tavırlarla ilgili. ABD dünyanın değiştiğinin farkında değil" diyecekti.

11 Eylül 2001'den sonra, aktörleri "piyasa oyuncuları" değil de, devletler olan jeopolitiğin geri gelmesiyle, küreselleşmeyle, ulus devlet arasındaki ilişki, bu kez ters yönde değişmeye başladı. Gerileyen hegemonyacı güç saldırganlaşırken yükselen güçler Çin ve Hindistan büyüme gereksinimlerini karşılamak için, enerji piyasalarında, Ortadoğu'nun, Latin Amerika'nın, Afrika ve Asya'nın hammadde kaynakları üzerinde, ABD ve AB ile, hâlâ barışçı olmakla birlikte, gerginleşen bir rekabete girişiyor, dahası ABD'nin ve AB ülkelerinin ulusal piyasalarına girmeye, stratejik varlıklarını satın almaya yöneliyorlardı. Böylece, siyasi kaygılar giderek serbest piyasa ilkelerini ikinci plana itmeye başladı, literatüre "ekonomik ulusalcılık" gibi yeni bir kavram girdi.

Enerji piyasalarında tedarikin serbest piyasaya bırakılamayacak kadar kritik olduğunun anlaşılmaya başlandığı noktada, çok ilginç bir "yaratık" da kredi köpüğü, uluslararası mali dengesizlik ve jeostratejik riskler altında ezilmeye başlayan mali piyasalarda boy gösterecekti: Ulus devletlerin ellerindeki büyük rezervleri uluslararası piyasalarda değerlendirmek için kurdukları Egemen Servet Fonları (ESF)

Serbest piyasa mı dediniz?
Mali analiz sitesi Bloomberg 'den William Pesek 'in "12 trilyonluk canavar" dediği ESF'ler piyasalarla ulus devlet arasındaki dengenin tersine dönmeye başlamasının, "zamanın yeni ruhunun" ilginç belirtilerinden biriydi. Financial Times 'dan Gerard Lyons 'a göre "devlet kapitalizmi ve kaynak ulusalcılığı zamanımızın iki ana ekonomik konusu olmaya başlamıştı" . Kimi devletler, ESF'ler aracılığıyla stratejik kaynakları ve şirketleri ele geçirmeye, mali piyasalara girip çıkarken pazarın yönünü etkilemeye, gelişmiş ülkelerin stratejik sektörlerinde şirket satın almaya başlıyorlardı (08/06). Özellikle son dönemde giderek hisse senedi piyasalarına yönelmeleri, büyük dengesizliklerin habercisiydi (John Plender, Financial Times , 22/08). Şimdi, roller değişiyor, "her şeye kadir" mali piyasalar, devletlerin gücünü enselerinde hissetmeye başlıyorlardı. Üstelik birçok ulus devlet, özellikle gelişmiş ülkelerin devletleri, yükselmekte olan güçlerin, E SF'ler yoluyla ekonomilerinin stratejik noktalarına yerleşmesinden tedirgindi. Bunlar, serbest piyasaya boş verip kendilerini korumanın yollarını aramaya başladılar. 21 Haziran'da Brüks el'de toplanan Avrupa Birliği zirvesi işte bu açıdan önemli bir dönüm noktası oluşturuyordu.

Neoliberalizmi kalıcılaştırmayı amaçlayan anayasası, Fransa ve Hollanda seçmeni tarafından reddedildikten sonra, Avrupa Birliği süreci, bir krize girmişti. Almanya liderliğinde toplanan, geçen haftaki zirve, anayasanın yerine, AB ülkeleri vatandaşları tarafından kabul edilebilecek bir belge oluşturmayı amaçlıyordu. Zirve çok önemliydi, çünkü, Almanya'nın önde gelen gazetelerinden Süddeutsche Zeitung 'da yayımlanan bir yoruma göre, " Zamanlar değişiyor, Amerika'nın bile yardıma gereksinimi var. Rusya elini tehdit edici bir biçimde uzatıyor, Çin'de ve Hindistan'da yeni güçler gelişiyor, İran atom bombası imal ediyor, Ortadoğu alevler içinde, iklim değişiyor. Eğer Avrupa devletleri küreyi şekillendirmek, kendi uygarlık modellerini korumak istiyorlarsa zaman hızla daralıyor" (aktaran, Peter Schwarz, wsws , 22/06). Schwarz'in işaret ettiği, Süddeutsche Zeitung yazarı, zirvenin önemini, "küreyi şekillendirmek", "uygarlık modelini korumak" gibi klasik emperyalist metaforlarla vurguluyordu.

Gerçekten de, tek tek AB ülkeleri örneğin Almanya ve Fransa uluslararası alanda, ABD ve diğer yükselen güçler karşısında kendi çıkarlarını, artık tek başlarına koruyamıyorlardı; AB ülkelerinin ortak gücüne, uluslararası alanda bu gücü tek bir elden yansıtacak, Başkanlık ve Dışişleri Bakanlığı gibi kurumlara, "çifte çoğunluk" yöntemiyle, bu kurumlar üzerinde Almanya ve Fransa'nın siyasi hâkimiyetinin güvenlik altına alınmasına gereksinim vardı. Bu yüzden, Polonya yeni taslağa direneceğini açıklayınca, Almanya Şansölyesi Merkel , yola Polonya'sız devam edilebileceğini çok açık bir biçimde vurgulayacaktı ( Der Spiegel , 23/06). Neticede Polonya, Merkel- Sarkozy ikilisi tarafından "ikna edildi" .

Merkel, AB'nin uluslararası alanda tek bir sesle konuşmasına olanak sağlayacak yeni belgeyi kabul ettirmeye çalışırken Fransa, AB ekonomilerini dışarıya karşı korumaya , birlik sürecine toplumsal desteği güçlendirmeye yönelik adımlar peşindeydi. Bu bağlamda, zirve "zamanın ruhunu" çarpıcı bir biçimde yansıtan bir gelişmeye sahne oldu. Birliğin ilk kurulma aşamalarından beri yönlendirici olmuş ilkelerden biri, "serbest ve çarpıtılmamış rekabeti geliştirme" yeni anayasa taslağından çıktı. Genelde, neoliberal hukuki zemin korunmakla birlikte, Financial Times 'ın aktardığı gibi bu değişiklik gelecekte devletlere korumacı uygulamaları savunmak için önemli bir avantaj sağlayacaktı. Bu değişiklik olurken birliğin "Avrupa halklarını korumaya katkıda bulunacağına" , ilişkin bir ekleme yapıldı, sosyal haklar ve tam istihdama ilişkin maddeler korundu ( Le Monde , 23/06).

Tam rekabet ilkesine ilişkin değişiklik, İngiltere'nin ve Komisyon Başkanı Borroso 'nun tüm direnişlerine rağmen gerçekleşirken değişikliği taslağa alan Almanya'nın eğiliminin Fransa'dan yana olduğu görülüyordu. Bu değişikliği öneren Sarkozy'nin "Korumacılık sözcüğü artık bir tabu değil... Rekabet bir ideoloji olarak bir dogmadır, Avrupa'ya ne yararı oldu" (Financial Times 23/06) sözleriyse "zamanın yeni ruhunu" tam anlamıyla yansıtıyordu.

Tuesday, May 01, 2007

Yeltsin Büyük Adamdı...

[Bir Not: Bazı okuyucular, böyle yoğun bir gündem içinde böyle “ilgisiz” bir yazının yazılmış olmasına şaşırdıklarını bildiren mesajlar gönderdiler. Belli ki yazının, bu gün ülkemizde yaşanan konjonktürle ilgisi gözden kaçmış. Bu gün Türkiye’de yaşananların temelindeki dinamiklerle Yeltsin’in mirası arasında çok yakın bir ilişki olduğunu düşündüğüm için, Yeltsin’in ölümü vesilesiyle bu bağlantıyı değerlendirme fırsatını kaçırmak istemedim. Yazının bir de bu gözle okunmasına katkısı olması dileğiyle…]

Yeltsin öldü. Batı basını yas tutuyor, siyasi liderleri Yeltsin'in cenazesine toplandılar. Hepsi aynı düşüncede: Yeltsin biraz tuhaftı ama büyük adamdı. Batı'nın dostuydu, Rusya'da demokrasinin mimarıydı, halbuki şimdi Putin ...
Büyük 'mimar'
Tabii, her zamanki gibi gerçek biraz farklı: Yeltsin bir toplumun çöküşüne aracı olan biri. Bu köşeyi okuyanlar, SSCB adıyla sosyalizm taklidi yapan dinozorun ölümünün ardından gözyaşı dökmediğimi bilirler. Beni SSCB egemen sınıfları değil, halklarının kaderi daha çok ilgilendiriyordu. Bu egemen sınıfın en tepesinin gerek Yeltsin döneminde, gerekse de onu izleyen Putin döneminde, bir Trakya deyişiyle yine 'kendilerini kuruya attıklarına' , büyük ekonomik kazanç, siyasi güç biriktirdiklerine şahit olduk. Yeltsin'in gerçek mirasının boyutlarını kavrayabilmek için, onları bu servetleriyle baş başa bırakıp halkın başına gelenlere bakmak gerekiyor
"Sen zaten Yeltsin'i sevmemiştin, üstelik küreselleşme karşıtısın" gibi önyargıları düşünerek yazıma, Batı'nın en mümtaz örgütlerinden, CIA bünyesindeki Ulusal İstihbarat Konseyi 'nin ve Dışişleri Bakanlığı bünyesindeki İstihbarat ve Araştırma Bürosu 'nun, 2000 yılında (Yeltsin görevi bıraktığında) birlikte düzenledikleri, bir önceki 10 yılın bilançosunu çıkaran sempozyumda ( Russia's Physical and Social Infrastructure: Implications for Future Development ) sunulan tebliğlere dayanarak devam edeceğim.
Steve Rosefield (North Caroline Üniversitesi), Rusya emek gücü trendleri , 1988-1998: 1985'te yapılan projeksiyonlara göre Rusya'da çalışanların sayısının, 1985'te 149 milyondan, 1998'de 163 milyon kişiye yükselmesi gerekiyormuş. 1990'a kadar bu projeksiyona uygun bir trend gerçekleşmiş. Sonra, emek piyasasına katılanların sayısı aniden 30 milyon eksilerek 1998'de 133 milyona gerilemiş. Rusya Federasyonu bölgesinde çalışanların sayısının 1990'da 82 milyondan 1998'de 87 milyona yükselmesi beklenirken 71.4 milyona gerilemiş. Özetle, Yeltsin döneminde, SSCB ekonomisi dünyaya açılır, serbest piyasa reformları uygulanır, 200 milyarlık devlet malı 7 milyara özelleştirilir, "oligark" denen büyük zenginler oluşurken işçi sınıfının payına yıkım düşmüş. Rosefield 'e göre devletin çalışma yaşındakilere sunduğu iş olanaklarının ortadan kalkması, sağlık koşullarında ani gerileme, hızla artan yoksulluk nedeniyle orospuluk ve gangsterliğin, uyuşturucu ticaretinin artması bu çöküşün en önemli nedenleri.
Glenn Schweitzer (Ulusal Bilim Akademisi) Beyin gücü kaybı: 1990-2000 arasında, Rusya'da akademik yaşam da işçi sınıfıyla aynı kaderi paylaşmış. 1992 yılında Rusya bölgesinde yaklaşık 900 bin etkin araştırmacı varmış. Bugün, zamanının yarısından fazlasını araştırmaya ayıran teknisyenlerin ve bilim insanlarının sayısının 100 bini aşmadığı tahmin ediliyor. Yıkımın arkasında yine ekonomik kriz, devletin araştırmaya ayırdığı fonlarının kesilmesi, araştırmacıların günlük yaşam kaygılarıyla kendi alanları dışındaki işlere yönelmesi var.
Nancy Binkin (Salgın Hastalıkları Kontol Altına Alma ve Önleme Merkezi) Tüberküloz patlaması: Sovyet döneminde tüberkülozu önlemek için etkin ve gelişkin bir sistem varmış. Bu sistem yıkılınca, TB sayısı, 1990'da 100 binde 34 kişiden, 1998'de 83 kişiye yükselmiş.
Elizabeth Brainerd (Harvard Kamu Sağlığı Fakültesi) Artan eşitsizliğin etkileri: 1990'larda Rusya'da ekonomik reformlar uygulanırken yaşanan ölüm oranları krizi arasındaki ilişki nedir diye soruyor araştırmacı ve cevap olarak işçi sınıfındaki yoksulaşmaya işaret ediyor. Örneğin 1990'da 20-30 yıl tecrübesi olan işçiler emek piyasasına yeni girenlerden ortalama yüzde 16 daha yüksek ücret alıyorlarmış. 1994'te bu oran yüzde eksi dörde dönüşmüş. Böylece sınıfın en tecrübeli ve vasıflı kesimi yıkıma sürüklenmiş.
Bu seminerlerin bulgularını özetleyen belge, ortalama yaşam beklentisinin 1990'da 74.2 yıldan 1999 yılında 59.8 yıla gerilediğine dikkat çekiyor.
Büyük 'demokrat'
Yeltsin'in mirasının bir kısmı çöküntüyse, ikinci kısmı da bizzat Vladimir Putin'in kendisi. Bugün Putin'in despot bir devlet başkanı olduğundan, Rusya'yı demokratikleşme yolundan geri çevirdiğinden yakınanlar, Putin'in toplumsal desteğinin hâlâ (mart sonunda yapılan yoklamalara göre) yüzde 80'in üzerinde olduğunu görmezden geliyorlar. Bunlar, dün 1993'te, Yeltsin, kendisini sorgulamaya kalkan, seçilmiş meclisi önce kapatıp sonra da topa tutarak "demokrasiye " tecavüz ettiğinde seslerini çıkmıyorlardı. Bu tuhaf demokratlar, bugün Putin'in bu kadar rahat hareket etmesine olanak sağlayan yasaları da dün Yeltsin'in kendi yetkilerini artırmak için çıkardığını unutuyorlar; Çeçenistan savaşını başlatan adam olduğunu da... Çünkü o zaman Yeltsin bu yetkilerini, kamu mallarını, kendi yakınlarına ve uluslararası sermayeye peşkeş çekmekte kullanıyor, uluslararası ilişkilerde ABD'nin dümen suyundan gidiyordu.
Putin iktidara geldiğinde bu köşede etraflıca tartıştığımız gibi, Yeltsin'in mirasına dayandı. Bir taraftan, eski Dünya Bankası başekonomisti Stiglizt 'in dikkat çektiği gibi, 10 yılda Rusya'da yoksulların sayısı 10 kat artmış; GSMH yüzde 50 gerilemişti. Diğer taraftan ekonomi mafyalaşmış "oligarklar'' denen, bir avuç insan ülke ekonomisini, özellikle de petrol ve gaz sanayilerini ele geçirmişti. Moshe Levin 'in Le Monde Diplomatique 'te (12/99) vurguladığı gibi, "1998'e gelindiğinde Rusya'da artık ne devlet ne de ekonomi kalmıştı" . Ülke tam anlamıyla içerden ve dışarıdan talan ediliyordu.
Nitekim, Putin o zaman, "geçen on yıl boyunca dünya ekonomisine entegre olma çabası, ulusal ekonomik kompleksi tahrip etti... Rusya'yı dünya pazarının bir uzantısı haline getirdi" diyecekti. SSCB egemen sınıfından ayakta kalan, en az tahribat görmüş kesim KGB, Petersburg'da oligarkların dışında şekillenmeye başlayan yeni sermaye gruplarıyla işbirliği içinde yönetime el koymaya, devleti restore etmeye, ulusalcı ve emperyalist bir refleksi güçlendirmeye başladı.
Bu refleks halkta da yankı bulacaktı, çünkü Petersburg Times yazarının vurguladığı gibi, "Rus halkı kendini artık bir süper gücün değil, yoksul bir ülkenin boş yere fedakârlık etmiş... yoksul vatandaşları olarak görüyordu... dokuz yıldır tam bir ulusal aşağılanma yaşanıyordu''.
O zaman bu köşede, Putin'in, Rusya'nın kapitalist karakterini değiştirmeden, ulusal ekonomik (askeri-sınai) kompleksi canlandıracağını, merkezi devleti güçlendireceğini, yeterince güçlendiğinde de devletin kaynaklarını hortumlayan oligarkların gücünü kıracağını... bunları yaparken, daha bir süre Batı'yı karşısına almadan, ülke içinde hep Batı'nın yardımını reddettiğini, Rusya'yı seçeneksiz bıraktığını gösteren koşullar yaratmaya çalışacağını, sonrada tutumunu değiştireceğini düşünüyorduk... Batı'nın Yeltsin dönemi nostaljisi , demokrasi kavramından ne anladığını, dünyayı değerlendirirken kullandığı çifte standardı bir kez daha ortaya koydu: Bizim işimize yarıyorsa demokrattır, özgürlükçüdür, büyük liderdir -halkına ne yaptığına bakmayız. Yaramıyorsa, örneğin Chavez gibi popülist, Putin gibi bağımsız, yerli egemen sınıfın çıkarına öncelik veren biriyse, hem demokrasi, hem özgürlükler hem de dünya barışı için tehlikelidir.

Wednesday, April 25, 2007

Revizyonizm ve Restorasyon

Bir Yugoslav atasözü der ki: "Geçmiş en belirsiz dönemdir, çünkü her gün yeniden yazılır." Bugünlerde, yine geçmiş yeniden yazılmak isteniyor. Cumhuriyetin ilk dönemini faşizm olarak betimlemeye yönelik bir "revizyonist" çaba söz konusu. Önemli olan, bu çabanın içeriği değil (onunla akademik düzeyde hesaplaşmak kolay), arkasındaki gündem...
Üstelik, bu "revizyonizm" , küresel çapta bir restorasyon sürecinin parçası: Fransız Devrimi'nin, sömürgeciliğin ve emperyalizmin, Rus Devrimi'nin ve de insanlığın biyolojik tarihine ilişkin bir revizyonizm bu. Birincisi, aslında Fransız Devrimi diye bir şey olmadığını savunuyor. İkincisi, sömürgeciliği ve emperyalizmi, uygarlaştırıcı, barış getirici bir süreç olarak yorumluyor. Üçüncüsü, Rus Devrimi'nin aslında sıradan bir siyasi darbe olduğunu ileri sürüyor. Dördüncüsüyse evrim kuramının yerine yaradılış kuramını koyarak bilimsel paradigmayı altüst etmeye çalışıyor.
Bir taraftan modern tarihin devrimci atılımları, halk iradesi, "öznesi" tarihten silinmeye çalışılırken, emperyalizm ve sömürgecilik meşrulaştırılıyor; bu "restorasyonu" desteklemek için, Aydınlanma düşüncesinin temel taşları sökülerek Kopernik Devrimi yıkılmaya çalışılıyor.
Çünkü, kentsoylu uygarlık, bugün, nihilist bir konjonktürdedir; varlığını açıklayacak hiçbir ahlaki, tarihsel, siyasi gerekçesi kalmamıştır: Birileri bu boşluğu, tarihin tekerleğini geri çevirerek, halkın değil, Tanrı'nın iradesine dayanarak aşmayı planlıyor. Bu nedenle, "uygarlıklar çatışması" , çeşitli dinlere atıfla betimlenen insan kümeleri arasında değil, bizzat kendi geleneğine ihanet etmeye başlayan kentsoylu uygarlıkla, onun geleneğinin mirasına sahip çıkmaya çalışanlar arasındadır.
Bu yeniden yazma sürecine, ben de, Türkiye'nin son 25 yılına bakarak, bugün gündemi belirleyen üç sorunun ( Kürt sorununun, siyasal İslamın, ekonominin ve kültürün "yabancılaşmasının" - uluslararası sermayenin mülkiyeti belirleme süreçleri altına geçişi) tarihine ilişkin bir tezle(!) katılmak istiyorum
Madde ve hareket
Önce madde vardı; insanlar düşünmeye başlamadan önce, karınlarını doyurmak, cinslerini üretmek ve barınmak zorundaydılar. Bu nedenle, biz de ekonomiden başlayalım.
1980'li yıllarda, ülkenin ekonomik ve siyasi yapısı, demokratik süreçlerin, halk iradesinin, seçilmiş temsilcileri yoluyla ekonomi yönetimine yansımasını engelleyecek biçimde yeniden şekillendirildi. Artık geniş kitleler ne isterse istesin, ekonomi IMF programlarında ifadesini bulan "ekonomik yasalara" göre düzenlenecekti. Diğer bir deyişle sermayenin gereksinimlerine göre...
Bu süreç işlemeye, hâkim olmaya başlayınca sermayenin yaşam koşulları (en kısa sürede en büyük kâr ve birikimi gerçekleştirme önceliği), tüm diğer kalkınma, eğitim, sanayileşme, eskinin deyişiyle " sosyal devlet", "nurlu ufuklar", "büyük Türkiye" projelerini tasfiye etmeye, piyasa ilişkileri kamu alanını tahrip ettikten sonra günlük yaşamın mikro-kozmosunu sömürgeleştirmeye, "yaşam dünyasını" , hatta dili kendi gereksinimlerine göre yeniden şekillendirmeye başladı. Bu değişimin aklını ve enerjisini sağlayan kaynaklar uluslararası sermaye olduğundan, onun gereksinimlerinin ifadesi olan ahlaki, estetik değerler giderek sürece damgalarını vurdular.
1970'lerin sonunda, bir önceki 25 yılın bölüşüm ilişkileri, sınıf ittifakları hızla çöküyordu. Bu ilişkiler ve ittifaklar, 1980'li yıllarda, çok geniş sınıf ve tabakaları, bölgeleri dışlayacak biçimde yeniden, özellikle açık şiddet ve mali şiddet yoluyla gittikçe merkezileşen, daralan bir sermaye grubunun, uluslararası bağlantılarının gereksinimlerine göre yeniden düzenlendiler. Kamu işletmelerinin, mali sektörün, sanayi piyasalarının, arazilerin yabancı sermaye tarafından mülk edinilmesi; sokakları, ekranları yabancı sermayenin iktidarını taşıyan imajlarının doldurması, yeni kuşakların kimlik oluşturma süreçlerini belirler, kimlik krizlerine yol açar hale gelmesi hep bu sürece ait olgulardı.
Diğer iki sorun
12 Eylül öncesinde Kürt sorunu, sosyalist hareketin sorunları kümesine aitti. O zaman Kürt sorununun paradigması bölünmeye, ayrılmaya değil; daha derin, eşitlikçi, demokratik ve adaletli bir bütünleşmeye ilişkindi. Kürt sorununu çözmeye çalışan Türk ve Kürt kökenli sosyalistlerin, devletle olduğu kadar Kürt eşrafıyla, aşiret liderleriyle, yerel seçkinleriyle de (ki bunların hepsi zamanın siyasal iktidar matrisine -iktidar blokuna ve destek sınıflarına- aittiler) başları her zaman dertteydi. 12 Eylül sonrasında gündeme gelen ekonomik yeniden yapılanma süreci verili bölüşüm ilişkilerini dağıtmaya başlarken bu iktidar matrisi bozulmaya, Kürt seçkinleri, eşrafı ve kentsoylu kesimleri başlarının çaresine bakmaya çabalarken, artık sosyalist hareketten kopmuş (sosyalist hareket imha edildiğinden) PKK'yi de içeren yeni Kürt hareketine doğru yöneldiler. 1990'larda PKK bu destekle enerji kazanırken, karşısında da "Susurluk süreci" denen şey şekilleniyordu. O dönemde AB süreci hızlanır, Gümrük Birliği bölüşüm ilişkilerine bir darbe daha vurur, ABD'nin bölge politikaları emperyal biçimler almaya başlarken Kürt sorunu uluslararası bir boyut kazanmaya başladı: Türkiye'yi yönetemeyenler sorunu çözmeye ilişkin inisiyatifin de ellerinden kaçtığına şahit oldular.
Neo-liberal politikalar orta büyüklükte yerel sermaye ile büyük-uluslararasılaşmış sermaye arasındaki bölüşüm ilişkilerini yeniden şekillendirir, kentlerdeki emekçi kesimleri daha da yoksullaştırır, kırsal yapıları tahrip eder, kent proletaryasının bileşimi kırdan yeni gelen muhafazakâr kesimlerin etkisiyle değişirken, siyasal İslam , tabanını ilk kez emekçi kesimlere, varoşlara doğru genişletmeye başladı. Sonuç Refah Partisi' nin yükselişi, belediyeleri ele geçirmesi, Erbakan-Çiller hükümeti... Son ra, yine uluslararası etkiler devreye giriyor; AB karşıtı, milliyetçi-Müslüman-halkçı özellikler taşıyan siyasal İslam, uluslararası sermayenin, ABD'nin bölge projelerine göre yeniden şekillenmeye zorlanıyor.. karşımıza, ABD'nin ve AB'nin gözbebeği ılımlı İslam AKP çıkıyor.
Küreselleşmenin hem ülkede hem de küresel çapta karşılaştığı krizle AKP arasında iki boyutlu organik bir bağ var. Birincisi küreselleşme 1997'den sonra, giderek ivmesini ve istikrarını kaybetmeye, ABD hegemonyasının ekonomik, kültürel zemini sarsılmaya başlayınca, öne çıkmaya başlayan emperyal projenin en önemli ideolojik tutkalları "uygarlıklar çatışması" ve "terorizme karşı savaş" oldu. Bu ikisinin kesiştiği yerde neo-liberal, küreselleşmeci (ABD kuklası) bir siyasal İslamın oluşturulmasını amaçlayan bir dönüşüm gündeme geldi. Bunun siyasi biçimi olarak, rejim değişiklikleri projelerini görüyoruz. AKP bu dönüşümün ilk örneği olarak görülebilir.
AKP'den; 1990'ların başında ekonomik model dağılırken, hızla çürüyen, tökezleyen devletin "dümenindeki" seçkinleri değiştirmesi; dini motiflere dayanarak, iktidar blokunun hegemonyasını restore etmesi bekleniyordu. Geçen hafta vurguladığım gibi AKP; bir istikrar partisi değil, oluşan kriz ortamında, dışarıdan "zorlanan" bir "olayın" (ekonomik kriz) içinden çıkan bir olguydu.
14 Nisan, şimdi, karşıt bir sürecin gündeme geldiğini gösteriyor. Ama ne bu sürecin yaşayabileceğinin bir garantisi var, ne de yaşarsa alacağı biçimi bilmek olanaklı... (Cumhuriyet 23.04.2007)

Tuesday, March 13, 2007

Teorisiz bakışın sefaleti…

Mehmet Altan Türkiye’ye “en uygun mesafeden bakmak” gerektiğini yazıyor (Star). ”Detaylarda... Renklerde... Figürlerde kaybolmadan...Büyük resmi görmek için...Soğukkanlı bir mesafeden… Çok yakınlaşıp resmin içinde kaybolmadan... Ama çok uzaklaşıp resme de yabancılaşmadan... Sadece olup biteni anlamak için bakmak”…

Bakınca da şunu görmüş:

“Türkiye bir yol ayrımında. Neyin yol ayrımı bu? Eski ile yeninin. Eski dediğim... Sanayi dönemi... Ulus-devlet... Yabancı düşmanlığı... İçe kapanma... Soğuk Savaş... Devletçi, merkeziyetçi, bürokratik zihniyet... İnsana... Yönetilene değer vermeme... Yeni de... Bunun tam zıttı.. İnsana... Özgürlüğe... Zenginliğe... Yaratıcı akla... Dünyalaşmaya yönelmek.”

Önce şu saptamayı yapmak istiyorum. En uygun uzaklıktan bakmak yetmez. Hatta bir işe yaramaz, görünenleri anlamlandıracak bir teori olmadan. Altan’ın bakışındaki sorun da bu. Teori eksikliği. Pop küreselleşmeciliği, Heidi-Alvin Toffler’in “III. Dalga”, başlıklı, insanlık tarihini avcılık-toplamacılık / tarım devrimi/ sanayi devrimi ve sanayi devrimi sonrası gibi aşamalara ayırarak, “üretim tarzı”, “üretim ilişkisi”, kapitalizm gibi kavramlardan kurtulmayı amaçlayan, devrim kavramını, yüzlerce yıla yayılan dönüşümler için kullanarak, kullanılmaz kılan, ABD sağının önemli fanatiklerinden Newt Gingrich’in, SSCB’yi yüzüne gözüne bulaştıran Gorbaçev’in gözdesi bir yavanlığı teori sanıyor. Sonuç tam bir çorba.

Türkiye yol ayrımındaymış “eski ile yeninin".
Eski: Sanayi dönemi, Ulus-devlet, Yabancı düşmanlığı, İçe kapanma... Soğuk Savaş, Devletçi, merkeziyetçi, bürokratik zihniyet, İnsana... Yönetilene değer vermeme...
Yeni ise bunun tam zıddıymış. "Teori yok" derken tam da bunu kastediyorum.
Yabancı düşmanlığının zıttı, yabancı sevgisi. İçe kapanmanın zıttı dışa açılma, Merkeziyetçiliğin zıttı, ademi merkeziyetçilik, örneğin federasyon… İnsana yönetilene değer vermemenin zıttı, insana yönetilene değer verme…

Eh, bunlar oldukça akla yakın (?). İyi de sanayi döneminin zıttı ne? Ya da zıttı olabilir mi? Ulus devletin zıttı ne olabilir? Dört seçenek var sanırım: Dünya/bölge devleti, İmparatorluk, sömürge/manda statüsü, devletin sönmesi. Devletin sönmesini kast etmediğine göre, olsa olsa imparatorluk yada dünya/bölge devleti (AB?). Diğer bir değişle. TC ulus devletinin tam zıttı, ABD imparatorluk projesi ya da AB… AB’ye bizi almadıklarına, büyük bir olasılıkla en fazla “özel statü” söz konusu olduğuna göre… Altan bize ABD ‘mandası’ olmayı mı öneriyor acaba?

Devam edelim: Peki “Soğuk Savaşın” zıttı ne olabilir. Sıcak savaş mı? Soğuk barış mı? Sıcak Barış mı? Düşünmeden konuşmanın sonuçları işte. Bir örnek daha: Devletçiliğin zıttı ne? Anarşik-komünizmi kast etmediğine göre, Altan’ın tercihi serbest piyasa ekonomisinden yana olsa gerek. Bürokratik zihniyetin zıddını konuşmaya bile gerek yok. Çünkü, bu talep, ya sermaye sınıfı ne isterse anında olacak anlamına gelir, yada devletin olmadığı başka bir üretim tarzında yaşama talebi. Altan hangisini istiyor dersiniz?

Gelin yeniye bakalım bir de: Tüm bunların tam zıddı Altan’a göre şöyle: İnsana... Özgürlüğe... Zenginliğe... Yaratıcı akla... Dünyalaşmaya yönelmek.” Diğer bir değişle en bayağı cinsinden demagoji? İnsana yönelmek ne demek? İnsana yönelmeyen yönetim olur mu? Nazi diktatörlüğü bile insana yönelikti. Bu yönelmenin sonuçlarını biliyoruz? Ya da yaratıcı akla yönelmeyen bir düzen var mı? Örneğin özelikle aptallığı, teşvik eden bir düzen? Nazilerin Yahudileri imha etmek için aklı nasıl yaratıcı bir biçimde kullandıklarını bilmiyor muyuz? ABD silah endüstrisi yaratıcı aklın ürünü değil mi? Ve zenginliğe yönelmek. Zenginliğe yönelmeyen bir toplum biliyor musunuz? Tüm sömürgeci düzen zenginliğe yönelik değil mi? Kölecilik zenginliğe yönelik değil mi? Başkalarını köleleştirerek zenginliği arttırmaya? Dünyalaşmaya ve özgürlüğe gelince, söylediklerimizden sonra bunların da tam anlamıyla boş laf olduğunu vurgulamakla yetinelim


Tüm bunları bir araya koyunca ortaya ne çıkıyor sizce? “Teorinin yerini kanaat, felsefecinin, aydının yerini medya yıldızları” alıyor derken (Cumh: 14 Mart) haksız mıyım?

Tuesday, March 06, 2007

Tehlike ve olasılık

Kriz, yeni tehlikeler demektir ama aynı zamanda da yeni olasılıklar. Piyasalardaki bu son sarsıntılar, risk algısını değiştirdi, Japon Yen’i yükseliyor, “carry trade” karlarının yarısı ortadan kalktı bile, dolayısıyla kontratlar çözülüyor, likidite hızla kuruyor. Bu gelişmeler, Türkiye gibi “gelişmekte” olan ülkelerin borçlanma ve sıcak para çekme kapasitesini olumsuz etkileyecek, sıcak paranın ve yeni kredilerin maliyetlerini yükseltecek.

En büyük zorluğu da bu ülkelerin içinde, cari açığı ve dış borcu en büyük olanlar çekecek. Tehlike de şans ta işte bu noktada ortaya çıkıyor. Tehlike, borçlanmak zorlaşınca, IMF’in yeniden işlev kazanmaya başlama olasılığıyla ilgili. Bu noktada IMF, kredi bulmakta “zorluk çeken” ülkelere, onları yöneten seçkinlere ve egemen sermaye gruplarına, “piyasalara güven vermeniz” (süper getiriyi garanti etmeniz) gerekiyor, diye başlayıp, uluslararası mali sermayeye değer transfer etmek, uluslararası mali sermayenin krizini hafifletmek için faturayı onlara, orta sınıflara ve emekçi halklara çıkartmaya başlayacak.

Unutmamak gerekir ki, siz (ülke seçkinlerini ve egemen sermaye gruplarını kastediyorum) yabancı krediye gereksinim duyarken, elinde sermaye olanların da bunu yatıracak yere, yani size (ülkenizin üretim ve tüketim kapasitesine) gereksinimi var. IMF bu resmi çarpıtarak sizi uluslararası mali sermayeye, pazarlık etmeden teslim olmaya zorluyor. Bu teslimiyetin faturası ise her zaman ekonomik ve siyasi açılardan ağır oluyor. Ekonomik olarak iç pazar imha ediliyor tasarruflar dışarı transfer ediliyor, böylece içeride sermaye biriktirme kaynakları, egemen sınıfın beslenme, egemen olarak kalma kaynakları yok oluyor. Siyasi olarak, ekonomik kaynakları zayıflayan egemen sınıf ülkenin bütünlüğünü koruma, sınıf çelişkilerini yumuşatma, uzlaşma kısacası ülkeyi yönetme kapasitesini kaybederken, orta sınıflar egemen sınıfa güvenlerini kaybediyor, gözlerini ülke dışına dikiyor, oradan bir yerlerden kurtarıcı (örneğin AB) beklemeye başlıyorlar. Halk sınıflarının ise hem egemen sınıflarla hem de düzene ilişkin güven ve beklentileri iyice zayıflıyor, suça, şiddete eğilimleri artıyor. Giderek, her türkü “aşırı” ideolojinin, demagojik liderin ilgi çekmeye başlamasına yatkın patlayıcı bir toplumsal ortam oluşuyor.

Post-modernizmin ve neo-liberalizmin piyasa ideolojinin aydınlanma düşüncesi (insan kendi kaderini kendisi belirleyebilir!) ve aydınlanma insanı (cogito) üzerindeki tahribatının sonucu gündeme modernitenin kazanımları olan, vatandaşlık kolektif davranma refleksi, sınıfsal pazarlık kapasitesi ve toplumsal projelerin yerini. Modernite öncesi, dini, etnik çözüm umutları, sorunlardan “yabancı” unsurları (ırk) sorumlu tutan organik toplum hevesleri alıyor. Egemen sınıf topuma bir “nurlu ufuklar”, “Büyük Türkiye”, yada herhangi bir gelecek sunma kapasitesini, umudunu yitirdi. Öyleyse artık hegemonik değil! Bu ahlaki açından bakınca, onun, tarih önünde, artık bir egemen sınıf olarak kalma “hakkını” da kaybettiğini gösteriyor. Ya içerden devrilecek yada dışarıdan. Şimdilik dışarıdan devrilmekte olduğunu, asimle edildiğini, ülkenin sömürgeleştirildiğini, egemen sınıfın bu sürece bir “yok olan aracı” (süreç bitince kaybolan etken) olarak katılmakta olduğunu görüyoruz...

Bu ortamın bir yer yüzü cehennemi olduğunu sanırım ayrıca vurgulamaya gerek yok.
Ama, bu “ortam”, içinden her türlü “olayın” çıkabileceği bir ortamdır artık. Büyük tehlike anlamına geldiği gibi, bu ortamı aşabilecek projeleri gündeme getirecek ve savunacak “öznelerin” ortaya çıkma olasılığını da taşır.

Eğer, IMF kapısında kalmaya devam edersek tüm bu tehlikeler ağırlaşarak gerçekleşecek. Başka bir yol, örneğin bir başka sermaye birikim modeli, yada en azından ülke ekonomisinin dünya ekonomisiyle bütünleşme biçimlerini (kopmaktan söz etmiyorum) yeniden gözden geçirmeyi denemek de olanaklı.

Friday, March 02, 2007

Piyasalar neden sarsıldı?

Salı günü ABD ve İngiltere'de mali piyasalardan toplam yaklaşık 700 milyar dolar silindi. Buna Avrupa, Latin Amerika ve Asya piyasalarından silinen miktarı eklersek (ben tam olarak ne kadardır bilemiyorum), sanırım karşımıza 1trilyon doların üzerinde bir büyüklük çıkar. Diğer bir değişle dünya ekonomisinin %3’ü kadar bir şey. Bunun kredi ve türev piyasalarında, genelde tüketici talebi ve yatırımlar üzerindeki etkisini öngünümüzdeki 6-8 içinde göreceğiz. Genel bir resesyon olasılığı artıyor.

Peki bu sarsıntının kaynağı ne? En çok sorulan soru bu? Bence en önemli soru bu değil! En önemli ve doğru cevap verildiğinde “durumu” açıklamaya en yardımcı olacak soru bence şöyle dile getirilebilir: Bu kadar gönder me yapılan, likidite fazlasının arkasında ne var? Açarsak, 2003’de merkez bankaları neden birden bire hem de el birliğiyle dünya piyasalarında likiditeyi arttırmaya karar verdiler? Cevap ararken ilk bakılacak ip ucu: Kredi hacmi neden büyüdü? Bu soruya cevap vermeye başlayınca, bir adım daha geri gidip, neden Küreselleşme deyince akla mali sermayenin genişlemesi geliyor?

Bu sorulara cevap bulunca, dünya ekonomisinin de sırrını çözmüş, bundan sora olabilecekler için bir bakış acısı elde etmiş olacaksınız.

Wednesday, February 21, 2007

“Türkiye yine bir mali krize doğru mu gidiyor”

Bu soruya geçen hafta, döviz işlemlerinde uzmanlaşmış bir web sitesinde rastladım. Geçen hafta Financial Times’da, Türkiye devletinin dış borçlarında bir refinansman sorunu yaşanabileceğine değiniyordu. Türkiye ekonomisinin risklerinin uluslararası piyasalara hizmet veren medyada açıkça tartışılmaya başlanması hayra alamet değil. Gittikçe sıklaşmaya başlayan bu tartışmalarda öne çıkan konuları özetlemek için şunların üzerinde durabiliriz sanırım

- Son yıllarda Türkiye mali piyasalarının bir “carry trade” cenneti haline gelmiş olması, onları likidite (uluslararası mali sermaye) hareketleri karşısında çok kırılgan bir hale getirdi. Bu gün piyasalar egemen olan yabancı yatırımcı çıkarsa arkasında kocaman bir delik kalacak.
- Gözlemcilere bakılırsa, Türkiye piyasaları, gelişmekte olan piyasalara değil gelişmiş piyasalara bağlı bir hareket izliyor. Örneğin ABD piyasalarında güven artarsa, Türkiye piyasalarında da güven artıyor.
- Ancak ABD piyasalarının arkasında son tahlilde güçlü ekonomik dinamikler var ve bunları yakından izlemek olanaklı. Türkiye için aynı şeyi söylemek zor (böyle düşünüyorlar).
- Görülebildiği kadarıyla da bu temel göstergeler çok fazla güven vermiyor. Ekonomik büyüme 2001’den bu yana, üstelik o kadar düşük bir zeminden başlamış olmasına karşın, kimi başka gelişmekte olan ülkelerle karşılaştırınca oldukça soluk duruyor.
- Dış ticaret açığı Türkiye için çok ciddi bir sorun; çünkü çok sığ bir mali yapısı buna karşılık uluslararası fonlara çok güçlü bir bağımlılığı var.
- Reel faizler %11-12 düzerinde. Bunlar dünyada en yüksek oranlar, üstelik kimi uluslararasi yatırımcılar, birbirlerini TL’nin %40 civarında aşırı değerli olduğunu hatırlatmaya başladılar.

Bu koşullarda uluslararası piyasalarda likidite yön değiştirdiği, sermaye korkarak merkeze kaçmaya başladığı taktirde Türkiye’ büyük zarar görecek ülkelerin başında geliyor. Her ne kadar Türkiye piyasaları gelişmiş piyasaları izliyorsa da, diyor kimileri, gelişmekte olan piyasalarda çıkacak ciddi bir kriz, yeni bir risk algısı Türkiye’de bir kriz tetikleyebilir…

Şu sıralarda Meksika’da hemen tüm ekonomik göstergeler gündemde güçlü bir ekonomik yavaşlama var diyorlar. ABD ekonomisine çok yakından bağımlı olan Meksika ABD ekonomisi hapşırmaya başlayınca, nezle, hatta zatürree olacak diye düşüneler çoğunlukta. Wells Fargo ekonomistleri önümüzdeki dönemde Meksika’da bir çok kriz eğiliminin çakışmaya başladığına işaret ediyorlar.

Meksika’yı şunun için aktardım, bu büyüklükte bir gelişmekte olan piyasada bir kriz (pardon dalgalanma diyecektim) yaşanırsa (tabii bizde daha önce yaşanmazsa) bunun deprem dalgaları kısa sürede bizim kıyılara ulaşarak şu anda suni teneffüsle yaşatılan dengeleri tepe taklak edebilir…

Thursday, February 01, 2007

Davos Notları- III (Davos’a gitmeden)

Küresel Isınma, acil durum, eyleme çağrı

Uluslararası şirketlerin liderleri nihayet küresel ısınma tehlikesinin ayırtına varmış görünüyor. Bu yıl Dünya Ekonomik Forumunda küresel ısınmayla ilgili olarak 17 toplantı düzenlenmiş. Birinci gün, Dünya Bankasi eski baş ekonomisti, Sir Nicholas Stern’in geçen yıl büyük yankı yapan iklim değişikliği raporunu anlattı. İkinci gün “İklim değişikliği: Eyleme çağrı” başlıklı bir toplantı ilginç tartışmalara sahne oldu.

Eyleme Çağrı toplantısının oturum başkanlığını yapan, Financial Times’dan Martin Wolf, sözlerine “20 yıldır tartışıyoruz ama karbon gazları üretimi, hala artmaya devam ediyor” saptamasıyla başladı. ABD’den Berkeley Ulusal Laboratuarından Steve Chu, sorunun gittikçe ağırlaşmakta olduğuna, ABD’nin gelişmekte olan ülkelerden kişi başına iki kat daha fazla enerji kullandığına, dikkat çekti. Biyo yakıtların önemine, karbon gazlarının üretimine sınır konması gereğine vurgu yaptı. Chu hükümetlerin iş çevrelerine açık ve belirgin sinyaller vermesi, gerçekçi bir süre tanıması halinde firmaların gereken uyumu gerçekleştirebileceklerini, Buz dolabı endüstrisinden bir örnek vererek, savundu.

Çinli Halk Cumhuriyeti’nden konuşmacı, Zang Ziaquang, esas olarak Çin’in uygulamalarını, “başarılarını” anlattı, ama kirliliğin tarihsel olarak ve hala ağırlıklı olarak gelişmiş ülkelerden kaynaklandığına dikkat çekti. Ziaquang, uluslararası işbirliğinin önemini, yenilenebilir enerji kaynaklarının geliştirilmesinin, teknoloji transferinin kolaylaştırılmasının, hatta uluslararası mali yardımın gerekli olduğunu vurguladı. Hindistan’dan Monteg S Ahluwalia da, Ziaquang’ın konuşmasına paralel temaları ve savları içeren bir sunuş yaptı. Ahluwalia, kirlenmenin tarihsel sorumlusu olan gelişmiş ülkelerin hala kendilerine düşeni yapmadıklarının, Kyoto hedeflerini bile tutturamadıklarının altını çizdi. Buna karşılık gelişmekte olan ülkelerin gelişmelerini kısıtlayacak tedbirler dayatmak istediklerinden yakındı, uluslararası işbirliğinin, nükleer enerjinin, temiz kömür kaynaklarının geliştirtmesinin önemini vurguladı. O da Ziaquang gibi, devlet müdahalesinden çok, teşvik ve teknolojik gelişme üzerinde durdu, Batıdan mali yardım gereğine değindi.

Kaliforniya Eyalet Meclisi Başkanı Fabian Nunes, son on yılda ABD de karbon gazi üretimi hızla artarak, Kaliforniya’da artışın neredeyse sıfır olduğuna dikkat çektikten sonra, esas olarak, gerekli yasal adımların atılmasının devlet müdahalesinin gereğini, vurguladı. Nunes “bir çok açıdan bir ulus devlete benzeyen Kaliforniya’da” Federal hükümeti beklemeden kendilerinin gerekenli yapmaya başladıklarını, en büyük kirleticiler üzerinde yasal yollarla baskı oluşturduklarını söyledi. İş çevrelerinin görüşlerini aktarmak da bir İsviçre sigorta şirketi olan RE’nin genel müdürü Jacques Agrain’e düşmüştü. Agrain’e göre, makro düzeyde küresel ısınma bir gerçek, bu gün tedbir almak, gelecekte sonuçlarıyla uğraşmaktan daha ekonomik. Mikro düzeydeyse, Agrain, sözlerine “teknoloji dostumuzdur” sözleriyle devam etti. Ancak daha kolay transfer edilebilmeli, Doha Raundu’nda biyo yakıt alanında gelişmekte olan ülkelere daha fazla olanak sağlanmalıydı. Hızla yaşlanmakta olan Batı açısından adeta bir emeklilik sigortası olarak görülebilecek, genç nüfuslu, Çin, Hindistan gibi Asya ülkelerinin büyüme potansiyelleri asla engellenmemeliydi. Agrain’in konuşmasında “önleyici tedbirler” almanın gereğine, planlamaya vurgu yapılmasına karşılık piyasa koşullarına hiç bir gönderme yapılmıyor olması ilginçti.

Martin Wolf, toplantıyı kapatırken, tartışmaları, “sorunu çözebiliriz, karbon üretimine sınır getirmek zorundayız, teşvik ve büyük teknolojik yatırımlar gerekiyor, gelişmekte olan ülkeler sürece katılacaklar, eğer gereken mali desteği sağlayabilirsek” sözleriyle özetledi.

Thursday, January 25, 2007

Davos Notları-II (Davos’a gitmeden)

Değişen Güç Dengeleri

Dünya Ekonomik Forum Davos Toplantısının bu yılki teması “Değişen Güç Dengeleri. Gerek, toplantıya G8 lideri, AB başkanı ve Almanya Şansölyesi olarak katılan Angela Merkel’in açış konuşması, gerekse, Küresel Ekonomi Paneli ve gerekse de Küresel Isınma toplantısına gösterilen büyük ilgi hem bu temayı hem de bu tema etrafında dile getirilen kaygıları yansıtıyordu.

Değişen Güç Dengelerinin üç bileşeni var. Birincisi, Gelişmekte olan ülkelerin, gittikçe artan ekonomik ağırlığı ve etkileri. Ikincisi, emek-sermaye ilişkileri: Derinleşen sınıf çelişkilerinin küreselleşme sürecini tehdit etmeye başladığı düşünülüyor. Üçüncüsü de devlet ekonomi - ilişkileri. Bir taraftan gelir dagılımının bozulmasına ilişkin kaygılar diğer taraftan küresel ısınma, ve nihayet güvenlik sorunları, devlet müdahalesini yeniden gündeme getiriyor.

Angela Merkel de, açış konuşması da iki yüzyıldır Avrupa merkezli bir dünya algısının egemen olduğunu, ancak şimdi bunun değişmeye başladığına dikkat çekti. Merkel’e göre bu, batıda, da gerginlik yaratıyor. Merkel, özellikle ve uzun uzun Avrupa-ABD ilişkilerine atıfla “transatlantik ittifakının” güçlendirilmesinin gerekliliği üzerinde durdu; konuşmasının bu bölümünde, başlarken ve bitirirken izleyicileri “yanlış anlamayın, bu söylediklerim kimseye karşı değil” diyerek uyarması da ayrıca ilginçti.

Merkel’in, konuşmasında ABD liderliğinden hiç söz etmemesi, “çabuk gitmek istiyorsan yalnız, uzağa gitmek istiyorsan dostlarınla birlikte seyahat et” diyen bir Afrika atasözünü aktarması, küreselleşmenin siyasi bir çerçeveye gereksinimi olduğunu vurgulaması, Almanya’nın Sosyal Piyasa modelinden övgüyle söz etmesi, uluslararası ticarete ilişkin, genelde Dünya Sosyal Formuna ait bit kavram olan “Faire Trade” (adil ticaret), kavramını bir kaç kez kullanması da dikkat çekti.

Güç dengelerindeki değişiklik, kendini “Kürese Ekonomi “panelindeki tartışmalarda da gösterdi. Çinli ve Hintli konuşmacılar, ülkelerinin ekonomilerini, özellikle mali piyasalar alanında, yeterince hızlı ve kapsamlı biçimde dışa açmadıklarına ilişkin eleştirilere eleştiren, Asya krizinden derslerini aldıklarını, bu yüzden, olası hataların etkilerini sınırlamak için yavaş, adım adım ilerleyeceklerini, söylediler. Çinli konuşmacı, dünya toplam üretiminin 8 katına ulaşan kredi türevlerine değinerek, ABD ve Avrupa’yi sorumu tutarken, Hintli konuşmacının, ABD’de gelir dağılımının bozulmasından etkilenen siyasetçilerin, korumacılık eğilimlerinin güçlendiğine ilişkin saptamalarına karşılık “yıllardır bize eşitsizliğe boş verin büyümeye bakın dediniz. Şimdi siz kendi ülkenizde eşitsizliğin artmasından yakınıyorsunuz, bu iyi bir şey” sözleri hem yeni bir güvenin hem de eski bir kızgınlığın yansımalarıydı.

Wednesday, January 24, 2007

Davos notları-I (Davos’a gitmeden)

Gündem, Gizli Gündem

Davos’un gündeminde bu yıl üç konu var. Bunlardan biri, küreselleşme ve merkez ülkelerde artmaya başlayan işsizlik. İkincisi, küresel ısınma ve firmaların (kapitalistin) rolü. Üçüncüsü, BRIC (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin) ülkelerinin dünya ekonomisi ve siyaseti üzerindeki etkileri.

Davos’un bir de “gizli gündemi” var. Financial Times’dan Gideon Rachman’ın, kederli bir tonla, not ettiği gibi, “Reagan ve Thatcher’in yarattığı dünya şimdi artık yavaş yavaş yok oluyor” (22/01/2007). Rachman’ın yorumunun başlığı da ilginç “Irak ve Küresel Isınma, nasıl sağı (siyaseti-E.Y) kargaşaya itti”. Davos’un gizli gündemini de işte bu oluşturuyor: Neo-liberal dönemin artık sönümlenmeye başladığı gerçeği, hemen her oturumda, konuşmacıların başının üzerinde bu hayalet dolaşıyor olacak, bu yıl. Piyasa ekonomisine güveni yenilemek, bu alanda “bir sorun yok” havası yaratmak, bu arada kapitalizmi savunmak için çeşitli yeni stratejiler geliştirmek.

Bir önek: Küreselleşme tartışmaları başladığında, ticaretin ve sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesinin, işsizliğin azaltılması, refahın yükseltilmesi için olmazsa olmaz şart olarak sunuluyordu. Böylece “yükselecek olan dalga tüm kayıkları kaldıracak”tı; “yukarıda servet birikecek ama bu da giderek tabana yayılacaktı”.

1997 Asya krizinden sonra bu konsensüs bozulmaya başladı. Önce, mali sermayenin serbest dolaşımının sorun olduğu saptandı. Neo-liberal ekonomik düşüncenin ağır toplarından Prof. Jhagdish Bhagwati’ye göre sorun sermayenin serbest dolaşımındaydı, malların değil. Serbest ticaret iyiydi, ama mali sermayenin serbest dolaşımı kötü. O zaman Aha! Diye yazmıştım, başladık işte yakında, sıra serbest ticarete de gelir. Nitekim geldi de. Bu kez bir başka bir ağır top Prof Samuelson, ABD cari açığından ve Çin’in yükselmeye başlamasından hareketle, “serbest ticaretin her zaman her yerde yararlı olmayabileceğini” ileri sürdü.

“It’s technology stupid”

Geçen yıl, ABD’de gelir dağılımı, ücret atışlarının üretkenlik artışının gerisinde kalması (Neo-liberal, teoriye göre olacak iş değil! ) gelir dağılımı ve işsizlik ile serbest ticaret (küreselleşme) arasındaki ilişkinin tartışılmasını hızlandırdı.

Şimdi bu konu Davos’un da gündemine geliyor. Buna bir açıklama bulmak gerekli. The Economist bu hafta savunma çizgisini çizdi: “Sorun, serbest ticaret değil teknoloji”. Bu görüş Davos’ta Çarşamba sabahı, yapılan “Küresel Ekonomi”, panel tartışmasında katılımcı Montek S. Ahluwalia, (Hindistan Planlama Komisyonu Başkan yardımcısı) tarafından da dile getirildi. Ahluwalia söyle diyordu “Ticaret serbest olmasa bile, teknoloji yüzünden yine aynı sorunlarla karşı karşıya kalacaktık”. Diğer bir değişle, Ahluwalia, “serbest ticareti suçlamayın” diyor. Diyor ama, bu ilk anda akla yakın savunma, aslında çok önemli bir soruna ışık tutarak, çok daha derin bir eleştirinin önünü açıyor.

Sorun teknolojiyse, neden teknoloji sorun oluyor? Bu soru da, bizi kapitalizmin hiç sevmediği bir tartışmaya “teknoloji seçimini ne belirler” tartışmasına götürüyor. Bu kapıdan bir kez girdik mi de kendimizi, bu sorun olan teknolojiyi seçmeyi zorlayan şeyle, “kar oranları düşme eğilimiyle”, diğer bir değişe kapitalizmin en derin sırrıyla, kronik kriz eğilimiyle, tarihselliğiyle (bu gün var yarın yok!) karşı karşıya buluyoruz… Böylece The Economist ve Mr Ahluwalia, yağmurdan kaçarken doluya tutulmuş oluyorlar…

It’s capitalism stupid! Yaaa!

Saturday, January 20, 2007

“Olgulara” takılarak ‘hakikati” gözden kaçırabiliriz

Hrant Dink’in öldürülmesini sıradan faşist bir cinayet olarak görmek en kestirme ve akla en yakın yol almakla birlikte, olgulara takılarak hakikati gözden kaçırmaya yol açacaktır.

Badiou’nun “situation” (durum) ve “event site” (olay mekanı) kavramları işimize yarayabilir. Örneğin, bir süredir Türkiye’de siyasi “durum” içinde bu tür “olayların” kolaylıkla oluşabileceği “olay mekanları” oluştuğunu söyleyebiliriz. Siyasi yaşamda gittikçe artmaya başlayan belirsizlikler, hiç bir sonuca açılma şansı olmayan, çözümsüz denklemlerin birikmeye başlaması, bir süredir siyasi yaşama yön veren beklentilerin teker teker tıkanmaya başlaması hep bunu gösteriyordu. Sorun hangi “olayın”, kimin müdahalesiyle patlak vereceği sorusunda düğümleniyordu… Ve tabii ki bu da "olay" ortaya çıkana kadar cevapsız kalmaya mahkum bir soruydu.

“Olay” karşımıza, Hrant Dink cinayeti olarak gelmişe benziyor. “Olayın” hemen arkasından, “olayla” ilişkili aktörlerin hepsinin kendilerinden beklendiği gibi davranmaya, olayın onlara biçtiği rolleri oynamaya başladıklarını da görüyoruz.

Bu belirlenmişlikten kurtulabilmek, “olayın” çerçevesini “aşabilmek” gerekiyor. Geçmişteki deneylerimizin de gösterdiği gibi, cinayeti kimin işlediğini kimlerin azmettirdiğini, bunları bulmayı ve cezalandırmayı ne kadar istersek isteyelim, ortaya çıkartmak mümkün olmayacak. “Olsa” bile olmayacak! Bu sırada, biz bu olguların, polisiye senaryoların peşinde koşarken “hakikati” yine gözden kaçıracağız..

Soğuk kanlı davranıp, “cinayeti kim işledi?”, “Sorumlu kim?” sorusunu, bu bize ne kadar acı gelirse gelsin, ikinci plana atıp, “bu günkü konjonktürde bu cinayet nasıl bir işlev üstlenecek?” sorusunun üzerinde yoğunlaşmak gerekir.

Örneğin, “bu cinayet hangi çelişkileri keskinleştirecek, hangi güçleri karşı karşıya getirecek, uluslararası alanda hangi proje ve planları kolaylaştıracak, hızlandıracak, hangilerini geciktirecek?”, sorularından hareketle düşünmeye başlamak gerekir. Böylece ortaya çıkmaya başlayan anlamlar haritasına, bu kez yeniden, haritanın içindeki güçlerin her birinin perspektifinden, bunların göreli ağırlıklarını, toplumda etki yaratma kapasitelerini de göz önüne alarak, bakmaya çalışarak, bir olasılıklar dizisi oluşturabiliriz. İşte bu olasılıkların üzerinden, önümüzdeki sürece ilişkin farklı senaryolar üretebilir, bundan sonraki olguları bu senaryolar içinde değerlendirerek beklentilerimizi yönlendirebiliriz.

Tuesday, January 16, 2007

Saadet Zinciri

Çarşamba, günü yazımı yazarken düşündüm. Bu ne biçim saadet zinciri. Afganistan’a ardından, Irak’a saldırılar; Kuzey Kore’ye yönelik tahrikler, ABD’ devletinin silah talebini arttırdı, Ortadoğu ve Asya ülkeleri silahlanma yarışını hızlandırdı. Askeri Sınai komplekse gün doğdu…

Bu arada siyasi istikrarsızlık enerji fiyatlarındaki artma eğilimini hızlandırdı. Petrol şirketlerinin karları tavana çarptı. Enerji kaynaklarının sahip, Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin kasaları doldu (300-400 milyar dolardan söz ediyoruz), böylece bunlara yeni silah satmak kolaylaştı. Tam bu süreç doygunluğa kavuşurken, yani marjinal talep artışı yavaşlarken, İran nükleer silah yapıyor bahanesiyle, Şii-Sünni rekabeti canlandırıldı, bölgede silahlanma süreci yeniden hızlanmaya başladı. Sonra Somali’ye saldır, bu kez, Afrika’da bölge ülkeleri arasında silahlanma yarışını hızlandırdı…

Bu süreç gayet uyumlu bir iç dinamiğe sahip. Ancak zaman zaman ateşe yeniden benzin dökmekte gerekiyor. Petrol fiyatları düşerken, İran’a yönelik savaş davullarının sesinin yükselmesi bence boşuna değil. Petrol fiyatlarının yüksek olmasının üç hatta dört yararı var.

a) Büyük Enerji şirketlerinin karları artıyor
b) Petrol ihraç edenlerin kasaları doluyor ve ABD ve Avrupa’dan, başta silah olmak üzere daha çok ithalat yapabiliyorlar
c) Yüksek petrol fiyatları, genelde enflasyonist bir baskı yaratarak, borçlu ülkelerin ve sermayenin borçlarının ve ücretlerin devalüe edilmesi sürecini hızlandırıyor
d) Enerji kullanımında verimlilik artışlarını zorlayarak az da olsa küresel ısınmaya karşıt bir eğilim yaratıyor (bu da size, bu karanlık resim içinde ufak bir teselli)

Wednesday, January 10, 2007

Endişe çağı ve öbür gezegende yaşayanlar

Kenneth Galbraight, 1970’lerde, kuşku çağında yaşadığımızı söylüyordu. Ben bunu bellemiş birisi olarak 1990’larda birileri “Küreselleşme çağına girdiğimizi” ileri sürmeye başlayınca, eski köpeğe yeni marifet öğretilmez özdeyişine sadık kalarak, bu iddiadan da kuşkulanmaya devam ettim. Hatta ilk konferansımın başlığı “Küreselleşme mi? istemem teşekkür ederim” idi. Ben kuşkulana durayım 1990’arın sonuna kadar küreselleşmeciler popüler söyleme, akademik yazına egemen oldular. 1997-98 Mali krizi dahi hızlarını kesmedi; 2000 borsa krizleri de. Ben tam, “bakın demedim mi. küreselleşmenin sonu geliyor” diye, suratımda bilgiç bir sırıtmaya dolaşmaya başlamıştım ki, dünya merkez bankaları depresyonu engellemek için para musluklarını açtılar, mali sermaye zincirlerinden boşaldı tarihin en büyük mali genişlemesi üzerinde tarihin en büyük mali köpüğü oluşmaya başladı. Ama herkes o kadar memnundu ki. ABD ekonomisi büyüyor, dünya ekonomisi büyüyor, Çin büyüyor “küreselleşiyor….

11 Eylül, ABD yeni savunma stratejisi, oyunun kurallarını değiştirmeye başladı, Doha zirvesi tıkandı… Ondan sonra da “bu küreselleşmenin de sonu geliyor galiba” diye endişe edenlerin sayısı artmaya başladı. “Küreselleşmeden sonra”, “Küreselleşmenin sonu”, “Uzun acil durum” vb başlıklı kitaplar çıkmaya, benzer konuda yazılar makaleler Financial Times, Foreign Affaires gibi yayınlarda sıkça görülmeye başlandı.

Hatta, standart bir format bile oluştu. Bu yazılar hemen her zaman önce, , Bu küreselleşme söylemi ne kadar egemen olmuştu 1990’larda diye anımsatan bir giriş paragrafıyla başlıyordu. Sonra uyarılar, ve şikayetler geliyordu: Ama bak 15 yıl geçti vaat ettiklerinin hiç birini gerçekleştiremedi.

Bu giriş bölümünden sonra yazının ana metni, korumacılık, gelir dağılımındaki bozulma, mali istikrarsızlık örnekleri, kurumsal başarısızlıklar (Dünya Bankası, IMF DTÖ) temaları ve onu izleyen artık iyice bayatlamış bir yakınmaya devam ediyordu: Neden küreselleşmenin nimetlerinden herkes eşit bir biçimde yararlanamıyor? Derken, bitirirken sonuç olarak: Küreselleşme zaten eskiden beri vardı, biz ona uluslararasılaşma diyorduk… Şimdi, bu teknolojinin başını çektiği kısmıyla küreselleşme, uluslararasılaşma olarak devam edecek, ama serbest piyasa projesi, küresel entegre bir ekonomi kurma, ulus devletleri kaldırma vb… böyle giderse aksayacak. Baksanıza enerji ve emtia piyasalarına, küresel dengesizliklere vb.. vb… Son olarak da standart bir öneri: Hükümetler tedbir almalı…

2007’e girerken bu endişeli yorumlarda yine bir artış var. Örneğin, Küreselleşme tartışmalarında iyi bilinen isimlerden Prof, Walden Ballo, “Globalization in retreat” (küreselleşme ricat ediyor) Foreign Policy in Focus, 27/12/06. Rawi Abdela, Adam Segal, “Has Globalization Passed Its peak” (küreselleşme zirve noktasını geçti mi?) Foreign Affaires, Ocak/Şubat 2007, Martin Woolf (yine), “Globalisation's future is the biggest long-term question” (küreselleşmenin geleceği en büyük uzun dönemli sorundur) Financial Times, 10/01/07; Stiglitz, “Will the world's financial dam break in the coming year?” (Dünyanın mali barajı yeni yılda yıkılacak mı?) Daily Star, 09/01/07, Niall Ferguson (yine), “The Next Meltdown” (Gelecek çöküş) Time Magazine, 05/01/07, biraz farklı olmakla birlikte aynı sorunsal içinde, Anatol Lieven, 28/12/06, “The End of the West as we know it” (bizim bildiğimiz haliyle batını sonu), International Herald Tribune.

Gerçekten de 2007’ye girerken genelde büyük bir kötümserlik, endişe hakim, tabii bu gezegende yaşayanlar arasında. Öbür gezegende yaşayanların havası doğal olarak biraz farklı: Mali ekonomik haberler kanalı Bloomberg’in Çarşamba günü, geçtiği bir habere göre, dünyanın çeşitli ülkelerinde Genel Müdürler arasına yapılan bir anket, büyük çoğunluğun 2007 yılı için iyimser olduğunu ortaya koymuş.

Thursday, January 04, 2007

Ucuz dış kredi ile büyüme taklidi yapmak giderek zorlaşıyor…

Sucking Sound Is Global Liquidity Drain
By Mark Gilbert
Jan. 4 (Bloomberg) -- The world's major central banks have stopped worrying about deflation and set about cranking interest rates as high as they dare. Policy makers trying to squeeze inflation, albeit nascent, out of the financial system risk sucking the life out of the global economy.
The cumulative effect of monetary policy changes in the U.S., Europe, the U.K. and Japan has been to drive the global cost of borrowing to its highest level in more than five years…

Mark Gilbert’in yorumu, gelişmekte (yükselmekte falan filan…) ülkelerin piyasaları açısından iyi bir haber değil. Bu ülkelerde yatırımcılar 2003’den bu yana tarihin en büyük parasal genişlemesi üzerinde oluşan “carry trade” sayesinden (düşük faizli dövizle kredi alıp yüksek faizli dövizle kredi vermek) büyük karlar yaptılar. Böylece kredi hacmi genişledi, tüketim (tüketici kredileri, kredi kartları…) körüklendi, böylece talep ayakta kalabildi kimi ekonomiler büyüme taklidi yapabildi.

Bu arada özel sektör dış borçları (döviz pozisyonları) gittikçe büyüdü. Türkiye’de kaba hesaplarla 110 milyar doları geçti. Bu arada uluslararası bankacılık kuralları, ölçütleri devreye giriyor, yerli Bankaları yabancılar satın alıyordu. Eğer bu boğazına kadar borçlu şirketlerin kredi verilebilirliklerini, aldıkları borçların kalitesini ölçmek için uluslararası kriterler uygulanmaya başlanırsa, çoğunun aldıkları borçların altından kalkamayacağı ortaya çıkabilir.

Geçenlerde ODTU Mezunları Derneğinin düzenlediği bir paneldeydik. Ben mali piyasaların evrimini anlattım. Oktar Türel Hocamız, 1980 sonrasında Türkiye'de bankacılığının yapısal dönüşümü ve "Yeniden kurallaştırma üzerine bir sunuş yaptı. T.C Hazine Müsteşarlığı Eski Hazine Müsteşar Yardımcısı, Danışmanı, Sn Hakan OZYILDIZ - Türkiye'de sermaye birikimi, finansal yeniden yapılanma ve yabancı sermaye - "Yabancılaşma" konusu üzerinde durdu. Öz yıldız, konuşmasının bir noktasında, yukarıda paragrafta dikkat çektiğim, soruna da değinerek, Banka sektöründe yabancıların olması büyük sorun değil, ama bu bankacılık ölçütleriyle hareket etmeye ve yerli şirketleri ele geçirmeye başlarlarsa büyük sorun olur dedi (elimde kayıt olmadığı için aklımdan aktardım).

Bir ülkenin bir de cari açık sorunu varsa, diğer bir değişle, döviz yaratma kapasitesi zayıfsa, ihracatı, ithalat, taze döviz girişine bağımlıysa… tehlike giderek büyümeye başlıyor. Buna bir de siyasi/jeopolitik risk faktörünü ekleyiniz…

2007 “ilginç” bir yıl olacağa benziyor. En azından Türkiye açısından…

Monday, January 01, 2007

2007 yılında, ABD Irak’ta...

Başkan Bush yılbaşı mesajında, “2007 yılında da, ABD Irak’ta hiç bir kararsızlığa düşmeden savaşmaya devam edecek” dedi ve ekledi “yeni yılda özgür ve birleşik bir Irak için mücadele etmeye devam edeceğiz”.

Artık ne Irak’ın birliğini korumak ne de özgür bir Irak yaratmak olanaklı. ABD işgali bu olasılığı tümüyle ortadan kaldırdı. Bush’un durumun hiç farkında olmayan bir salak olabileceğine ilişkin bir olasılığı bir kenara bırakırsak ister istemez şu soruyu sormak durumundayız: Öyleyse Bush’un bu sözleri aslında ne anlama geliyor?

İki bilgiyi birleştirelim. Birincisi, Prof. Joseph Stiglitz ve Prof Linda Bimes’ın çalışmaları, Irak savaşının ABD’ye mali faturasının 2.3 trilyon dolara ulaşacağını gösteriyor. Bu fatura savaşın Irak halkına maliyetini, diğer bir değişle Irak’ta bir yeniden inşa süreci içermiyor. İkincisi, ABD medyasında oluşmuş genel kanıya göre, Bush, önümüzdeki haftalarda Irak’a ek 20,000 ila 30,000 asker gönderileceğini, genelde ordunun personel ve gereç kapasitesinin arttırılacağını açıklayacak. Diğer bir değişle ABD Irak’taki varlığını büyütecek, halen 550 milyar dolara ulaşan savunma harcamaları daha da artacak.

Bu iki bilginin ışığında bakarsak Bush’un demeci, ABD’nin Irakta kalmaya kararlı olduğunu, yeni savunma stratejisiyle birlikte gündeme gelen “uzun savaş” projesinin geçerliliğini koruduğunu gösteriyor. Bu “uzun savaş”, belli bir düşmana karşı değil, gelecekte ortaya çıkabilecek düşmanların olası tehdit kapasitelerine karşı bir hazırlığı ön görüyordu. Diğer bir değişle bir "sürekli militarizmi?" Bu “sürekli militarizmin” ise Başkan Eisenhower’in, “yönetimde etkili olmasına asla izin vermemek gerekir” dediği ve “sürekli silahlanma sanayii” olarak niteleyip “Askeri sınai kompleks” dediği çıkar grupları için bitmek tükenmez projeler, birbirini izleyen kontratlar ve devasa bir kar kapısı demek.

Askeri sınai kompleks için esas önemli olan petrol değil. Olsaydı, Irak’ta petrol kuyularını korumak için gerekli yatırım ve yığınak yapılır, petrol çıkartılamaya başlanırdı. Petrol önemli ama, belli bir maliyet sınırı içinde. Esas olan savaşın sürmesi, çatışmaların genişlemesi ve savunma harcamalarının artması. Bu açıdan bakınca, 2007’de tünelin ucunda görülebilecek bir ışığın, birleşik ve özgür bir Irak’a ilişkin değil de, aksine, İran’da patlayan bombalardan kaynaklanacak olan bir ışık olacağını düşünebiliriz.

2007’ye girerken: Çözümün değil, artık sorunun bir parçası hem de en büyük parçası...

2007 yılında, 2006’da dünya gündemine damgasını vuran en önemli sorunlar üstelik de ağırlaşarak gündemde kalmaya devam edecek. Bir çok önemli sorun var ve hemen hepsi de ABD ile ilgili. Dünya ekonomisinde, sorun çözücü olması gereken hegemonyacı ülke artık çözümlerin değil sorunların bir parçası. Bu yüzden Financial Times’ın vurguladığı gibi dünyada kocaman bir boşluk oluştu, liderlik boşluğu. Bakalım kapitalizm bu kez şapkadan ne çıkaracak, “sevimli” bir Tavşan mı yoksa iğrenç bir yılan mı? Şapkadan çıkacak olan şeyin ucunu 2007 yılında görmeye başlayabiliriz!

Dünya ekonomisinde, ABD’de başlayan ekonomik yavaşlamanın, dünya ekonomisi üzerindeki etkileri gündemi meşgul edecek: Dünya ekonomisi resesyona girer mi? Girerse bu 2008’e sarkar mı? Tabii bir de halen dünyada rezerv para olan ABD dolarının değeri ve artık üzerine hemen herkesin anlaştığı düşme eğimi var. Nereye kadar ve ne hızda? Yine bu bağlama mali piyasalarda, her türlü tarihsel ölçüyü aşarak dünya toplam hasılasının %777’sine ulaşan faiz-kredi türevleri köpüğünün gündeme gelmesini de bekleyebiliriz. Eğer bu köpük patlarsa, resesyon olasılığı tartışmalarının yerini depresyon tartışmaları alacak.

Petrol fiyatını da bu çerçevenin içine almak gerekiyor. Eğer ekonomik yavaşlamaya paralel olarak petrolün fiyatında kayda değer bir gerileme olursa sorun yok. Yok olmazsa o zaman “Peak oil” tartışmasına geri dönüp, dünya petrol rezervlerinde zirve noktasını geçtiğimizi savunan görüşlere daha bir kulak vermek gerekecek.

Uluslararası ilişkilerde de en önemli gündem maddeleri ABD ile ilgili. Birincisi yılın başında Bush’un yapacağı konuşmaya bağlı olarak Irak politikası. Burada hedef tahtasında Sadr Milisleri olduğu anlaşılıyor. Suudi Arabistan’ın da ABD’den yana devreye girmesi olasılığı oldukça güçlü. Bu olasılık geçekleşirse gündemin ikinci önemli maddesi, Iran - ABD/İsrail gerginliği de yeni bir platoya sıçrayacak. Burada da artık İran’a yönelik bir askeri saldırı olasılığı iyice güçlenecek. Bu saldırı gerçekleşirse, Ortadoğu’da, Türkiye ve Suriye’yi de içine çekecek bir kasırgadan kaçınmak olanaklı değil. Bir diğer güçlü olasılık da, böyle bir saldırının Çin-Rusya arasında başlamış olan yakınlaşmayı güçlendirerek, dünya jeopolitiğinde yeni bir fay hattı oluşturmasıyla ilgili. Bu gerçekleşmeye başlarsa, Avrupa tarafını seçmekte zorlanacak, AB ülkeleri arasında farklı tutumlar sergilenecek ve belki de AB süreci yeni bir darbe daha alacak.

2007 yılında Çin ve Hindistan yükselmeye devam edecek. Çin’in Latin Amerika ve Afrika bağlantıları güçlenirken, Hindistan’ın da teknoloji, stratejik sanayi ürünleri üretimi alanındaki yükselişi hızlanacak.. Lübnan’ın bir savaşa daha sahne olması, Filistin sorunun da çözülmeden kanser olmaya devam etmesi çok güçlü iki olasılık.
Küresel ısınma, 2007’de gündemi meşgul edecek çok önemli, belki de orta dönem acısından en önemli, bir sorun. Ancak burada da dünyada sera gazlarının %26’sını üreten ABD’nin somut bir adım atmaması halinde bir ilerleme kaydetmek olanaksız. ABD de bu adımı atacak gibi görünmüyorevrax

Friday, December 29, 2006

Aslında ne tartışıyoruz?

Orhan Pamuk Nobel aldı. Büyük bir tartışma ve saflaşma oluştu: Sevinenler ve sevinmeyenler. Sevinenler, sevinmeyenleri, Orhan Pamuk’a karşı husumet duymakla suçluyorlar. Bu da yetmiyor, işi milliyetçi, faşist ve benzeri sıfatlara kadar vardıranlar var. Dahası Orhan Pamuk’un Nobel almış olmasına sevinmeyenlere karşı büyük bir düşmanlık… Aslında, burada kimin milliyetçi hatta ırkçı duygularla davrandığı çok tartışmalı… Bir Türk yazarı Nobel aldı Hurra!

Değerli dostum Kaan Arslanoğlu’nun saptadığı bir ironiye de değinmek isterim: “Orhan Pamuk özgürlük savaşçısı olarak ödül aldı varsayımını benimseyenler kültür endüstrisinin karşıt görüşleri bastırmak için gösterdiği çabayı, hatta uyguladığı zihinsel şiddeti görmezden geliyorlar”

Aslında durum şu kadar basit olmalıydı: Orhan Pamuk Nobel almak istiyormuş, almış. Kendisini kutlayıp yolumuza devam etmek varken, hepimiz bundan pay çıkartmaya zorlanıyoruz neden? Sakın burada söz konusu olan Orhan Pamuk'tan ve aldığı Nobel’den başka bir şeyler olmasın?

Bu yüzden dikkatleri Orhan Pamuk üzerinde değil, onun ve ödülün üzerine adeta bir sülük gibi yapışarak sömürmeye başlayan “makine” üzerinde yoğunlaştırmak gerekiyor. Medya neden bu kadar ateşlendi? Bu medya aslında kim/ne? Türkiye’de kültür endüstrisi, aslında bizden ne istiyor, Orhan Pamuk’un Nobel’ine sevinmemizi isterken?

Bence artık gerçek bir insan olarak, yazar, romancı, olarak Orhan Pamuk ile, ürünleriyle, bir simge, “cultural icon” (“celebrity”, ünlü- boş kimlik) haline getirilmeye çalışılan Orhan Pamuk arasında bir ayrım yapmak, bu ikincisini anlamaya çalışmak gerekiyor. Bu “simge”, “icon” haline getirilmekten de en çok, gerçek Orhan Pamuk’un zarar göreceğini unutmadan. Ne trajik! İki açıdan: Eğer Orhan Pamuk’un tüm hedefi Nobel almak idiyse, şimdi, bundan sonra ne olacak? İkincisi, medya Orhan Pamuk’u “kültür savaşlarının” içinde hegemonya kurma süreçlerinin nesnesi haline getirerek, bir sanatçı olarak algılanma alanını daraltıyor. Halbuki Pamuk önce sanatçı olarak algılanmak istiyor sanırım (umarım).

Özetle esas tartışılması gereken sorular bence şunlar: (a) Simge olarak Orhan Pamuk ne anlama geliyor? Bu “bir sanatçı olarak Orhan Pamuk”u tartışmaktan farklı bir tartışmadır (b) Onu kullanan "makine" aslında bizden ne istiyor?

Monday, December 25, 2006

Orhan Pamuk üzerine bir not.

Aslında Orhan Pamuk’un Nobel almasıyla başlayan tartışmaların dışında kalmaya kararlıydım. Hala da kararlıyım. Bu gün Ahmet Hakan’ın yazısını okuyunca dayanamadım. Ahmet Hakan’la düşünce dünyalarımız ve yollarımız farklı (Ama, belli mi olur? Hürriyet’e geçtikten sonra çıktığı yolculukta epey mesafe kat etti, bu hızla nereye kadar gider bilinmez) ama Orhan Pamuk konusunda yaptığı saptamaların ve uyarıların çok yerinde olduğunu düşündüm.

Ahmet Hakan “Sevgili Orhan Pamuk, keşke Nobel zaferini bütün bir yıla yayarak kutlama kararınızı bir kez daha gözden geçirseniz” dedikten sonra “… ekliyor “mesela ‘Bir baltaya sap ol dediler, gittim Nobel aldım’ şeklinde serinkanlılıktan hayli uzak ve antipatik kaçan açıklamalar yapmasanız”.

Nobel’i bütün yıla yararak kutlamak düşüncesi, bence dahiyane. Ben bu güne kadar Nobel edebiyat ödülü ile ilgili üç tutum gözleyebildim. Birileri bu ödülü reddettiler. Eh ne de olsa, gerçek bir sanatçının değerini bu ödülün ölçmesini beklemek gerçekçi olmazdı. Birileri de ödülü alırken, bu kürsüyü bir eleştiri, muhalefet platformu olarak kullandılar. Muhalif bir sanatçıysanız, bu olanağı kaçırmak istememeniz de anlaşılabilir. Bir üçüncü grup da ödülü alır almaz bir çekmeceye kilitleyip unutmayı seçenlerden oluşuyor. Büyük olasılıkla bu ödülü, başarıları için bir ölçüt olarak aldıkları düşünülmesin diye... Bir sanatçının gerçek değerini bir komitenin saptaması zaten abuk bir şey değil mi?

Eğer Ahmet Hakan’ın aktardıkları doğruysa, Orhan Pamuk bir dördüncü kategori oluşturacak ve bir ilke imza atacak: Nobel ödülünü, yayım evlerinin, kitapların arkasına filan yazarak bir ölçüde kullandıklarını biliyoruz. Ama ilk kez bir yazarın kendisi için bir reklam kampanyasına dönüştürdüğüne şahit olacağız. Bence Pamuk, Ahmet Hakan’ı dinlemeyip, mutlaka bu kampanyayı gerçekleştirmelidir. Kendisini daha iyi tanımamıza büyük katkısı olacak bu kampanyanın.

“Bir baltaya sap ol dediler, gittim Nobel aldım”, belli ki doğrudan bir alıntı. Benim aklıma hemen şu ünlü fıkrayı getirdi; eminim siz de bilirsiniz. Halktan bir adam, nasılsa bir gün bir yerde bey olmuş. Hemen askerlerini gönderip babasını huzuruna getirtmiş. “Bak” demiş “sen bana adam olmayacaksın derdin. Ben Bey oldum”. Babası bakmış ne desin, “Bunu söylemek için babanı ayağına kadar getirdiğine göre gerçekten bey olmuşsun, ama yine de galiba ben haklıymışım.

"Evinde muhteşem bir can sıkıntısıyla volta atan, dağınık saçlı, gizemli yazar" imajına gelince nedense bir türlü gözümde canlanmıyor. Hele şu “sıkıntının” kaynağını bir öğrenelim… belki ondan sonra.

Sermaye ve İnsan karşı karşıya

Ekonomi yazarı Ercan Kumcu Sosyal Güvenlik yasasını tartıştığı yazısından ( Hürriyet, 25/12), içine düşülen duruma ilişkin “çıkmaz bir yol yaratıyoruz” diyor. Bence haklı ama sıra çözüm önermeye gelince bu duruma neden olan yaklaşımı kendine temel alması da çok ibret verici.

Kumcu yazısının sonunda “Ama, eninde sonunda, iktisadi kurallar her türlü kuralın üzerinde olacaktır. Bundan kaçışımız yoktur". Saptamasını yapıyor. Sorun da burada.

25 yıldır dünyada tüm toplumsal sorunları ekonomik çıkarlara indirgeyerek görme, bunu da “serbest piyasa” anlayışına kadar daraltma yaklaşımı egemen. Diğer bir değişle “eninde sonunda iktisadi kurallar her türlü kuralın üzerinde olacaktır”anlayışı…

Bu anlayış o kadar egemen oldu ki içerdiği ve önerdiği acımasızlık giderek kanıksandı.

Ne demek “eninde sonunda iktisadi kurallar her türlü kuralın üzerinde olacaktır”?
Şu demek: İnsan yaşamının ekonomik olmayan boyutları, ahlak, sevgi, sağlık, eğitim, doğal çevre, toplumsal barış, gelecek kuşakların mutluluğu, bunların hepsi, sıra iktisadi kurallara gelince ikinci plana atılacaktır. Önce iktisadi kurallar sonra insan!

Peki “iktisadi kurallar” aslında ne anlama geliyor. İktisadi kurallar toplumda egemen olan iktisadi ilişkinin yaşaması için uyulması gereken kurallardan başka bir şey değil. Köleci toplumda, iktisadi kurallar bu ilişkinin yaşamaya devam etmesi için gerekli kurallardı. Feodal toplumda da bu kez feodal ilişkinin yaşaması için gerekli kurallar egemen oldu. Bu gün egemen ekonomik ilişki sermaye. Bu yüzden iktisadı kuralların her türlü kuralın üzerinde olması, sermaye birikim sürecinin gereksinimlerinin her türlü kuralın üzerinde olmasından (tutulmasından) başka bir anlama gelmiyor. Bu ise bu ilişkide başat olan toplumsal kesimlerinin çıkarlarının toplumun tüm diğer çıkarlarının üstünde tutulacağı anlamına gelir. Bu gün uluslararasi mali, ona eklemlenmiş yerli yatırımcıların elindeki sermaye ve borsa başat olduğuna göre, tefeci sermayenin ve spekülatörün çıkarları tüm toplumun, sanayiciden, işçiye ve köylüye kadar herkesin çıkarının üzerinde olacak demektir.

Aç olanlar açlığa, evsizler sokakta yaşamaya terk edilecek, hasta olanlar paraları yoksa ölecek, tarım dünya pazarı karşısında korumasız bırakılacak, işsiz kalanların ne olacağını kimse düşünmeyecek. Sanayi, küreselleşme sürecinde ayakta kalacağım diye gittikçe daha fazla işçi çıkaracak, daha az istihdam yaratacak, tüm bunlar da ekonomik yasaların üstünlüğü adına olacak, sonunda da toplum bir yangın yerine dönecek. Döndü de!

Sermaye ve insan karşı karşıya gelince, üç yol var karşınızda. Birincisi sermaye toplumu yangın terine çevirecek. İkincisi: Toplum sermayeyi denetlemeye çalışacak. Üçüncüsü de: Toplum yangın yerine dönünce, sermaye ilişiksinin ötesinde ya da gerisinde yeni bir toplumsal şekillenme ortaya çıkacak.