Monday, June 30, 2008

Nerede Kalmıştık?

Dünya ekonomisini sarsmaya devam eden mali krize en son baktığımızda oldukça kötümser sayılabilecek üç saptama yapmıştık. (1) “En kötüsü geride kaldı” diyenlere inanmayınız. (2) Mali piyasalarda, Fed’in Bear Sterns’i, Fed’in banka dışı mali aktörleri kurtarmaya başlamasıyla oluşan toparlanma son eriyor. (3) Dünya ekonomisinde stagflasyon (durgunlukta enflasyon) olasılığı artıyor (19/05/08). Geçen perşembe günü dünya piyasalarında yaşanan sarsıntıdan sonra zorunlu olarak bu konuya dönünce, ne yazık ki o günden bugüne, gelişmelerin saptamalarımıza uygun bir yol izlemiş olduğunu gördük.

Büyük depresyondan bu yana…
Geçen perşembe, CBS Market Watch sitesi, duruma ilişkin yorumuna “Sokakta kan var” başlığını koymuştu. Gerçekten de, son baktığımızda, 19 Mayıs günü, 12.984 düzeyinde kapanan Dow Jones Sanayi İndeksi geçen perşembe bir günde 358.4 puan (yüzde 3.03) kaybederek 11.453’e inmişti. Bloomberg’den Michael Patterson’a göre, bu bir aylık yüzde 9.4 gerileme, DJIA’nın Büyük Depresyon’dan (1930’lar) bu yana en kötü haziran performansıydı.

Atlantik’in bu yakasındakilerin durumuda parlak değildi. 19 Mayıs günü 6376 puanla kapanan Londra, FTSE 100, perşembe günü yüzde 2.6 gerileyerek 5518’den kapanıyordu. Aynı gün Alman Dax ve Fransız CAC 40 da yüzde 2.4 geriledi. Cuma günü, Asya indeksleri, Amerika, Avrupa borsaları gerilerken Asya kendi yolunda gidecek tezini yalanladılar: Çin’de Şanghay yüzde 5.3, Hindistan’da Bombay yüzde 4.1, Tokyo yüzde 2, Hong-Kong yüzde 1.8 geriledi.
Gerilemenin, ev piyasalarında süren kıyımı bir kenara bırakırsak, daha çok perakende satış yapan büyük mağazaların, bankacılık, otomotiv, havacılık, elektrikli eşyalar, ulaşım sektörlerindeki şirketlerin hisselerini etkilediği görülüyordu. En çok umut bağlanan teknoloji sektörü de olumsuz etkilenenler arasındaydı.

Geçen haftaki sarsıntının arkasında, öncelikle petrolün varil fiyatının 140 doları geçmesi, enflasyon beklentisinin güçlenmesi (Global Economic Forum 26/06/08), özellikle bankacılık ve otomotiv sektöründe şirket bilançolarına ilişkin kötü beklentiler vardı. OPEC Başkanı’nın perşembe günü petrolün varil fiyatının 170 dolara çıkabileceğine ilişkin yorumu, piyasaları iyice tedirgin etmişti. Çünkü ABD ekonomisinin 2008’de ortalama yüzde 1 büyüyeceğine ilişkin iyimser varsayım, petrolün 130 doların altında kalacağını varsayıyordu.

Petrol fiyatları üzerine tartışmalar yine hızlandı. Bu kez tartışmalar, arz-talep dengesindeki değişimin ya da spekülasyonun yanı sıra giderek artan oranda dolardaki zayıflığın, dünya piyasalarında nereye gideceği belli olmadan dolaşan dolar cinsinden likiditenin etkileri üzerinde yoğunlaşıyor. Diğer bir deyişle, ABD Merkez Bankası, krize likidite yoluyla müdahale edince, petrolün fiyatı da tırmanmaya başlamıştı. Cuma günü OPEC Başkanı’nın 170 dolar öngörüsünü ikinci kez tekrarlarken doların yanı sıra jeopolitik risklere gönderme yapması da ilginçti.

İki ateş arasında çözümsüzlük
Sanırım geçen hafta ABD Merkez Bankası Başkanı Bernake’nin faizleri oldukları düzeyde tutması, bir çıkmaza girildiğini düşündürüyordu. Le Monde, The Economist, Financial Times yorumcularının vurguladıkları gibi Bernake, kredi krizine, ekonomik yavaşlamaya karşı faizleri indirmekle, artmaya başlayan enflasyonist basınca karşı faizleri arttırma gereksinimi arasında sıkışmıştı. Çünkü ABD ve Avrupa ekonomileri 1970’lerdeki gibi bir stagflasyonla karşı karşıya. Ama bu kez durum çok daha farklı ve vahimdi. Örneğin dünyanın ikinci büyük ekonomisi Japonya’da enflasyon oranı bir yılda ikiye katlandı. Ama aynı anda Japon ekonomisinin resesyona girmeye başladığından söz ediliyor. Dahası, Ekonomi ve Maliye Bakanı Hiroka Ota’ya bakarsak, bu kez Japon ekonomisi, enflasyondan dolayı resesyona giriyor. Ota diyor ki: “Bu iyi bir enflasyon değil, çünkü girdi olarak kullanılan emtiaların fiyatlarındaki artışlardan kaynaklanıyor.” “Petrolden gıda maddelerine kadar girdilerdeki fiyat artışlarını şirketler üstlenemeyerek fiyatlara yansıtıyorlar. Ama tüketici bu fiyatları kabul etmeyerek harcamalarını kısıyor.” (Bloomberg, 27/06/08) Talep yetersizliği nedeniyle şirketler zorlanmaya başlayınca, işsizlik korkusuyla tüketici güveni daha da zayıflıyor: Bir “fasit daire…”

ABD’de de durum Japonya’dan farklı değil. Krizin derinliğini belki de en iyi, bir zamanlar kaderi ABD ekonomisinin kaderiyle eşanlamlı sayılan General Motors şirketinin artık tarihe karışmak üzere olması gösteriyor. Özetle, kredi köpüğü delinince, kapasite fazlası/talep yetersizliği sorunu, diğer bir deyişle aşırı birikim krizi hemen tüm sektörleri yeniden etkisi altına aldı. Bugün 1980’lerdeki gibi işçi sınıfına saldırarak kârları restore etmek de olanaklı değil, çünkü ücretler zaten düşük, sendikalar zaten etkisiz.

Daha da kötüleşecek…
Belli ki en kötüsü geride kalmamış. Merkez bankalarının müdahaleleri, kurtarma işlemleri etkisini kaybetmiş ve kredi krizi tüm şiddetiyle geri gelmiş. Şimdi kimi saygın analistler “Hiç bu kadar kötü olmamıştı” diyorlar. Borç piyasaları bir türlü açılmıyor. (Euro Intelligence, 26/06/08). Societe General’in küresel stratejisti Albert Edwards’a göre “Menkul kıymetler borsa indeksleri ekim ayındaki değerlerinin yüzde 70’ini kaybedebilirler” (Financial Times, 26/06/08). Washington Post’tan Steven Pearlstein da “Ekonominin, yılın ikinci yarısında toparlanacağına ilişkin umut fos çıktı” diyor ve ekliyor: “Tüketimi üretim düzeyine çekmek, sanayii kapasite fazlası sorunundan kurtarmak, kredi köpüğünü tümüyle söndürmek, doların doğal düzeyine inmesine göz yummaktan başa bir çare yok”, “Resesyon daha yeni başlıyor” (27/06/08).

Gerçekten de Harvard Üniversitesi’nin 23 Haziran’da yayımlanan bir raporuna göre, ev piyasasındaki tahliyeler ve iflaslara yol açan kredi krizi “bu kuşağın gördüğü en sert kriz”. Rapor iki noktaya özellikle dikkat çekiyor. Birincisi, ev piyasasındaki kriz derinleşmeye devam ediyor, yatırımcının sandığından çok daha vahim. İkincisi, Asya ekonomilerinin bu krizden etkilenmeyeceklerine ilişkin varsayım hızla çöküyor; koşullar yatırımcıların kabul etmeye hazır olduğundan çok daha hızla kötüleşiyor. ABD ekonomisindeki gelişmeler Asya’ya ilk anda görülemeyen biçimlerde ve yavaşlıkta yansıyor. Yatırımcı Çin ekonomisinin ABD talebine bağımlılığını, Asya ekonomilerinin de Çin’in yüzde 10’da seyreden büyüme hızına ne kadar bağımlı olduğunu tam olarak kavrayamıyorlar. Örneğin, ABD tüketicisi talebi gerilemeye başladı, bu hemen Asya’da üretilen, panel televizyon, otomobil, cep telefonu gibi malların taleplerini etkilemeye başladı.

Pearlstein, “Toparlanma bu yaz da gelmeyecek, bu kış da, hatta belki de gelecek kış da…” diyor. Çok kötümser bulabilirsiniz, ama ya dünyanın en zengin adamı Warren Buffet’ın ABD ekonomisindeki toparlanma olasılığıyla ilgili saptamasına ne demeli: “Yarın olmayacak, gelecek ay olmayacak, büyük olasılıkla gelecek yıl da olmayacak.” (Bloomberg TV, 25/06/08)

Sunday, June 22, 2008

From Hegemony to Empire and then back to the bad old imperialism

(Presented at the 7Th METU Conference on International Relations: Hegemony or Empire? Prospects for contemporary world order. 18-20 Haziran 2008 METU.)

I think this a very well timed and a quite an important conference with a very interesting program. I am very glad to be here.

I would like to start with an observation: The predominant mood in the American foreign policy elite, turned from an optimist triumphalism, to pessimist declinism in less than two decades.

When the Cold War ended the talk was all about a new bright future: The New World Order. This new world order would bring international peace and cooperation, democracy, and a prosperous future.

As we all remember, It was the End of History. It seemed that human civilisation had arrived. And the name on the terminus was liberal democracy.

Furthermore, all of this was going to take place under the watchful eyes of a benevolent hegemon US, in a unipolar world. Because, US, “the last man standing”, so to speak, was now the sole superpower as well as a beacon of democracy and prosperity.

These days, however, increasing number of writers is lamenting the decline of America. Recently Richard Haas, the director of Council on Foreign Relations wrote about the end of the unipolar world[[1]]. According to Parag Khanna from the New American Foundation, the US global power is too stretched, could snap into a decline very quickly[[2]]. The title of the Newsweek’s editor, Fareed Zaakharia’s book is The post American world [[3]].

The tone of Kissinger’s recent article in the The International Herald Trubine was most unusual: He was arguing for protecting strategically important industries and rescuing companies that matters for the national security [[4]].

However, at the end of the cold war, despite of all that optimism, there were also number signs suggesting that “all that glittered were not gold”.

What was happening was in fact not a beginning of NEW WORLD ORDER but, the last stage of the restoration, started with the Thatcher Reagan era about a decade ago. This was the restoration of unfettered individualism, primacy of the capitalist rule. But more than anything else it was about the restoration of US hegemony which had entered a period of decline in the 1970s.

And, the name of the last stage in this restoration was Globalization, that is, the emergence of a unified world economy, a “flat world”, if you like, of the international free market.

There was however some who were deeply suspicious of this idea of “New World Order”.

On the left for instance, there was a shrinking minority who still wanted to talk about imperialism, class rule, economic crises etc… and there are others, already a rapidly growing majority, who wanted to believe that a totally new stage in the world history was starting and all the previous rules and norms of politics were now defunct. Globalization was the new reality. Hart and Negri’s neo-medievalist, apocalyptic book [[5]] titled Empire would later capture this mood perfectly: Decline of the states, hence end of classical imperialism as such, and the rise of all encompassing global power of the capital…

On the right, among the US foreign policy circles, for instance, there were some very influential names, such as Paul Wolfowitz, who had lost their confidence in the future of US’s economic and cultural primacy in the world. These people suspected that US was loosing its ability to lead by example and by consent: US was loosing its hegemony.

They wanted the US to seize the moment, especially after the I. Gulf war, and rely primarily on its unrivalled military technological superiority to establish a truly unipolar order.

For them: A new kind of foreign policy was needed to prevent the rise of a new superpower capable of contesting US primacy.

This was in fact a project, envisaging a shift away from the hegemony, that is to rule by consent, leadership, backed by a strong coercive apparatus to something else. Many called it Pax Americana. Irwing Kristol, in its 1997 Wall Street Journal article which appeared just before the Asian Crisis, called it The American Empire.

Later, just before the Iraq war started, Kissinger would use the concept of American emporium.
However with the collapse of the bipolar system the real fault lines of the global geopolitics were becoming even more pronounced and a new geopolitical climate was being shaped.

For instance
1) World economy was suffering from a crisis of over-accumulation [[6]]. There was the problem of excess capacity. The consumer demand was not sufficient to sustain profitability in any of the major industries in the centres of the world economy especially in the US. The attempt to deal with this over-accumulation through financialization, by creating first a technology bubble, then a housing and credit bubble made the bad situation worse and made the US economy as well as the world economy even more prone to systemic risks.
2) There were energy and food crises in the making [[7]]. And the growing consumer demand, coming from the emerging working classes and the middle classes in the new powers such as Chine India was making a number of “resource wars scenarios” increasingly more plausible
3) Global warming was about to be accelerated due to the new consumption boom fuelled by globalisation and later by financialisation.

US wanted to establish itself as single centre of power, to build a perpetual Pax Americana, gradually bringing all the territories under its control by incorporating them into the global liberal order, by closing “gaps” in the globalization process, by wars if necessary, as Pentagon specialist Thomas Barnett would later put it in his famous book: The Pentagon’s New Map.[[8]]

In this global order, as it was formulated in the Quadrennial Defence Review published in October 2001, all the geographies and the space too, would be totally open to US’s economic, political and military penetration.

The Review was also introducing, for the first time the concepts such as “pre-emptive wars”, temporary alliances, unilateral action in the US foreign policy.

When, This imperial project, was first leaked to the The New York Times in 1992, just before Clinton came to power, it was disowned by the US foreign policy establishment and caused a minor scandal in the so called “international community”. But It was going to surface later, towards the end of the second Clinton administration [[9]], after the Asian Crisis when US’s economic model, neo-liberal globalization, begun to come under scrutiny and the “Restoration” process for the US hegemony had been exhausted.

But by then, the US department of defence had already adopted, a noticeably imperial discourse, during the II. Clinton administration, with the introduction of the new concepts such as “the indispensable country”, “Tallest country” etc…

Later, Rumsfeld, in the introduction, he wrote for the Quadrennial Defence Review, would argue that USA was now the only country with global interests.

The foreign policy shift that was started during the Clinton administration, accelerated under the Bush Administration especially after the 9/11.

When Bush came to power, The USA military had already embarked upon a process of force restructuring and expansion of military bases all around the world with a specific emphasis on the energy security. But it was also aiming to encircle Russia and to prevent China to become a global political player.

Bush administration’s a new defence doctrine had only formalised and enhanced this shift. Also, the importance and the weight of the Pentagon in the US administration begun to increase almost geometrically. Its total budget had almost tripled in 6 years. Its new intelligence organisation grew quickly to become a much larger a beast than the CIA. Pentagon, begun to assume diplomatic responsibilities; its diplomatic personnel and its influence rapidly exceeded that of the state department’s ‘diplomatic corps’ [[10]]. Also, US begun to pull itself out of the major international treaties, hence begun to dismantle the hither to existing structures of international relations.

However, this imperial project which looked so logical at the first sight, was doomed to failure. Simply because not only USA lacked the economic and financial means to build a global military empire, but also, there are already a number of emerging powers in the world geopolitics who are against a unipolar world.
The fact, that USA was becoming progressively more dependent on the kindness of these newly emerging powers to finance its military projects and domestic welfare, was suggesting the impossibility of building an empire “to freeze the time and space”[[11]] if borrow from Hart and Negri’s definition of Empire, under the US dominance.

Here how the world looks to us at this point in time, at the ruins of the US imperial project
1) US is still a superpower. But it is not alone any more. The central gravity of power and wealth in the world has begun to shift eastwards.
2) Correspondingly, new hegemonic discourses such as Beijing Consensus, EU model, alternative to Anglo Saxon model of liberalism begun to emerge
3) The international image of USA military has been tarnished in Iraq when a rag tag army of resistance comprised of no more than 15,000 militants, equipped only with light, in some cases improvised weapons, robbed USA from a quick “mission accomplished”.
4) New centres of global information dissemination, such as Al Jezira and other international TV stations have emerged during the Iraqi war. Hence US lost its global monopoly over the representation and interpretation of the world events[[12]]. In other world the US dominance over the “global society of spectacle” has now broken.
5) The resource scarcity is on the rise so is the new economic and political forces such as China, India and Russia which hunger for them. US’s traditional client states such as Saudi’s beginning to forge new relations with the other powers [[13]].
6) Crisis of capital accumulation is again in full force affecting the lives of billions. The number of world leaders blaming USA for the current financial instability, is growing. Recently, Russian President Medvedev openly put the blame for the recent credit crunch on the US financial system[[14]]. German Chancellor Angela Merkel, recently told Financial Times that Anglo Saxon model of regulation has failed, and Continental Europe should take the lead in devising new rules for financial markets [[15]]

The so called Anglo Saxon model, of globalisation and free trade is now also attracting heavy fire from the sections of the US business circles which until recently whole heartedly embraced its fruits. Because now, the other powers, such as China and India are benefiting from the free trade, at the expense of US industry and labour.

Now after the catastrophic wars in Afghanistan and in Iraq, the Guantanama Bay prison and Abu Gharib scandals, the dark world of “Ghost ships”, Renditions, more than a million corpse in four years and finally the credit crunch, decline of dollar, meteoric rise of oil prices, we are in fact witnessing a de facto collapse of the US imperial project.

-O-

Nowadays World looks much more like as it did at the beginning of the 20th century:
· A hegemonic power is in decline.
· It faces a number of rising powers.
· They are all competing among each others to get access to natural resources and markets around the world.
· The competitors are increasingly making inroads in the US’s sphere of influence in Latin America, Middle East and Africa,
· In response the USA is now building a new military command centre Africacom in Africa, planning to stay forever, with 50+ military bases in Iraq[[16]] and Activating IV Fleet towards the Latin America
· Protectionism is rising in the US and in the EU- There are talks of Economis Nationalism
· Meanwhile France is increasing its Oceans under the Exclusive Economic Zone (EEZ) rights, almost one million square miles, twice the size of Germany [[17]].

There are four more developments reminiscent of the early 20th century landscape. These are: increasing military spending [[18]], massive immigration on a global scale and revival of ethnic nationalism [[19]], again encouraged and supported by the major powers[[20]], especially by the US[[21]]. Finally the increasing income disparities between the classes, nations have once more begun to complicate policy options available for ruling elites and fuel protectionist tendencies [[22]].

However this time, there are two accelerators.
1) Global warming and falling water tables, falling harvest [[23]] are creating a Malthusian moment. The world is feeling again, the pressures of so called “over population” or excess population and food scarcity
2) Energy resources are reaching their peak. Hence the competition among the major powers to secure access to the shrinking resources is on the increase[[24]].
All these mean that major powers, especially the US will increasing find difficult to secure free access to energy, food resources they required if they remain strictly within the confines of the free market. In fact Anatol Kaletsky from the London Times, recently conceded that “oil is to important to leave to market forces” [[25]].

Do you think that water or food or the import of cheap commodities filling the Wal-Mart shelves, hence slowing down the erosion in living standards of the US workers are less important?

It appears that US but also European countries are finding increasingly difficult, on the one hand to externalise their economic problems such as excess capacity by increasing their access to other markets and on the other hand to protect the jobs and the strategically important national companies from the foreign competition... Spatial and temporal fixes are getting more and more difficult and less and less available.

Doha Round has been stalled. Number of bilateral and regional trade agreements are rapidly rising. The emerging tendencies of protectionism are bound to increase further, in the future. World Bank and the IMF have lost their ability to restructure the world economy as they did in the late 1980s and early 1990s. The successive failures of the interstate negotiations aiming to resolve the vital problems such as global warming, food crises, are the manifestations of the declining possibilities of cooperation between the big powers.

The world powers are slowly approaching a point where resolving their differences in economic and political matters peacefully, within the confines of free trade, or in the UN will be getting increasingly difficult if not impossible and … perhaps impossible.

We are at the end of another era of globalization.

Once more political and then military confrontations between the major forces, perhaps first via their intelligence agencies and then via proxies, seems to be in the offing.

In summary: Declining US hegemony first triggered an imperial reflex for a brief period of time. The imperial project has all but collapsed, the unipolar moment has come to pass. Now, these days we are increasingly witnessing, in the international relations, a return to classical imperialism, that is inter-state rivalries between the big powers over the control of territories, natural resources, labour reserves and trade routes, with all of its bloody trimmings…
---------------------------------------
[1] Richard N Haass, “What will follow U.S. Dominance”, Foreign Affaires, May/June 2008
[2] Parag Khanna, The Second World: Empires and Influences in the New Global Order, Random House, 2008
[3] Fareed Zakaria, The Post American World, Norton, 2008
[4] Henry Kissinger, “Globalization and its discontents”, International Herald Tribune, 29 May, 2008
[5] Bruce Holsinger, “Empire Apocalypse and 9/11 Premodern”, Critical Inquiry, Vol 34, Number 3, Spring 2008
[6] Robert Brenner (1998) “The Economics of Global Turbulance”. New Left Review, No, 229.
[7] Klare T. Michael, Resource wars, Owel Books, 2002
[8] Thomas P.M Barnett, “The Pentagon’s New Map”, Esquire March 2003
[9] Within the conservative Think tank The project for the new American Century, established in 1998 and later published the infamous study Rebuilding America's Defenses: Strategies, Forces, and Resources For a New Century (2000). Almost all the proposals put forward in this study later appeared in the QDR 2001.
[10] Frida Berrigan, The Pentagon's Expansion Will Be Bush's Lasting Legacy, 27 May 2008, Tom Dispatch, www.tomdispatch.com/post/174936/frida_berrigan_the_pentagon_takes_over
[11] Michael Hardt and Antonio Negri, Empire, 2000, Harvard University Press, p. XIV
[12] Shri Dilip Hiro, “The Sole Superpower in Decline: The Rise of a Multipolar World”, Military Review, July- August 2008.
[13] Paul Richter, “New Forces frying U.S. Saudi oil ties”, Los Angeles Times, 8 June 2008
[14] The Daily Telegraph, “Russian president Dmitry Medvedev blames US selfishness for global financial crisis” 09 June 2008
[15] Financial Times, “Regulation model has failed, says Merkel”, 11 June 2008
[16] Patrick Cockburn, “Revealed: Secret Plan to keep Iraq under US control”, Independent, 5 June 2008
[17] Der Spiegel, “WATER, WATER EVERYWHERE France Eyes Massive Expansion of its Oceans” 05/07/2008
[18] Malin Rising, “Robust global economy drives rise in the arms spending”, The Associated Press, 9 June 2008
[19] Jerry Z Muller, Us and Them The Enduring Power of Ethnic Nationalism”, Foreign Affaires, March/April 2008
[20] James Petras, Separatism and Empire Building in the 21st Century, Global Research, 8 June 2008
[21] Juan Gabrial Tokatlian, “America the Breakup artist- US support for partition movements is opening a can of worms” The Christian Science Monitor, 3 June 2008
[22] Jeffrey G. Williamson, Winners and loosers over 200 years of globalization, Working Paper 9161, NBER Publications, September 2002, Philip Stephens, “Uncomfortable truths for a new world of them and us”, Financial Times, 29 May 2008, David Rothkopf, Global Citizens. They're Hugely Rich. And They Pull the Strings.
Washington Post, May 4 2008;
[23] Lester Brown, “Falling Water tables, Falling Harvest”, Earth Policy Institute, 4 June 2008
[24] Michael T. Klare, Rising Powers, Shrinking Planet, The new geopolitics of energy Metropolitan Books, 2008
[25] Anatole Kaletsky, “Oil is too important to leave to market forces” The Times June 12, 2008

Wednesday, June 11, 2008

Obama Kazandı Çok [U]mutluyuz

(Cumhuriyet 09.06.2008)

Demokratik Parti’den, Hillary Clinton ve Barack Obama’nın aylardır, adeta bir Hollywood filmi seyreder gibi izlediğimiz, başkan adaylığı yarışı nihayet tamamlandı. Clinton ile Obama arasındaki siyasi farkları pek kavrayamadık, ama bir zamanlar ABD’ye köle olarak getirilen siyah ırktan birinin şimdi devlet başkanı olmaya hazırlanmasına çok sevindik, içimiz ısındı. Seçimlerden sonra da, Bush döneminin “karanlığını” geride bırakan, ABD’nin uluslararası imajını temizleyecek yeni bir dış politika umuyoruz.
Kimsenin moralini bozmak istemem, ama bunlar boş umutlar. Hem ABD halkını hem de bizleri, özellikle dış politika alanında bir düş kırıklığı bekliyor. Demokratlar, Obama yerine Clinton’u seçmiş olsalardı, yine bir şey değişmeyecekti.

Bir kamu diplomasisi zaferi
Ama Clinton-Obama yarışının hiçbir anlamı olmadığını da söylemiyorum. Irak savaşı, Irak yalanları, Guantanamo, Ebu Garib, işkenceyi meşrulaştırma tartışmaları, başkanın kralları aratmayan yetkileri, “hayalet uçaklar”, Katrina rezaleti, Ulusal Güvenlik Yasası bağlamında, ABD halkının özgürlüklerini kısıtlayıcı, kişi özelini yok edici uygulamalar, ABD’nin “en demokratik, en özgür ülke” imajını yıkmıştı. ABD hegemonyasının, “yumuşak gücünün” (özendirici özelliklerinin) aşınma süreci Bush döneminde iyice hızlanmıştı.
Clinton - Obama yarışı, tüm dünyanın gündemine, ABD demokrasisinin görüntülerini, gerek uluslararası medya tekelleri, gerekse de her ülkedeki ABD dostu yazarların çabalarıyla getirdikten sonra, şimdi sıra, Obama ile Cumhuriyetçi Parti’nin başkan adayı eski Vietnam gazisi Senatör John McCain arasındaki başkanlık yarışını parlatmaya geldi. Bu yarışı kim kazanırsa kazansın, iki aday arasındaki siyasi farkların neler olduğunu yine pek kavrayamayacağız, ama her aşamada, Obama’ya bakıp, “Uygarlık açısından ne büyük bir gelişme” diyerek hayranlıkla başımızı sallayacağız.

ABD “kamu diplomasisi” makinesinin uzantısı ya da gönüllü katılımcısı yazarlar şimdi, “tek süper devlet”, “tek kutuplu dünya” fantezilerini, tüm bunlar, Council on Foreign Relations (CFR) Başkanı Richard Haas’a göre geride kalmaya başlamış olsa da (Foreign Affaires, Mayıs/Haziran, 2008), kafamıza kakmaya başladılar bile. Bu ABD’ci yazarlar, ABD hegemonyasına hayran olma, boyun eğme eğilimimizi güçlendirmek için ellerinden geleni yapacaklar. Dahası bunlar (örneğin, The Economist, “America at its best”, 05/06/08; Çandar, Referans, 06/06/08), şimdi Obama bağlamında, ABD’nin değişim kapasitesini kafamıza kakacaklar: Mademki ABD değişiyor, bizdeki ‘statüko’ da değişecek! Direnmek nafile siz de boyun eğin.

Aslında, Obama veya McCain’in ABD dış politikasında bir değişimin habercisi olduğuna inanmak için, ABD gibi ülkelerin dış politika oluşturma özelliklerinden ve günümüz dünyasının dinamiklerinden habersiz olmak gerekiyor. Ya da kötü niyetli…

Gelen, dış politikayı hazır bulur
Tabii ki yeni başkanla birlikte, ABD dış politikasında kimi değişiklikler göreceğiz. Ama bunlar içeriğe ilişkin olmayacak. Bush sonrası dış politikanın temel ilkeleri, genel çerçevesi daha şimdiden, saptanmış durumda. Bush’un, 11 Eylül sonrasında izlemeye başladığı dış politikanın içeriği de (hegemonya stratejilerinden imparatorluk taktiklerine yönelimler) Clinton döneminde saptanmıştı: “Vazgeçilmez ülke”, “kullanmadıktan sonra bu kadar büyük bir orduyu niye besleyelim ki”, rejim değişikliği doktrini, CENTCOM’un kurulması, Orta Asya bölgesine yönelik yeni askeri/diplomatik inisiyatifler vb…

Bush seçim kampanyası boyunca, dış politikada “kendi işine bakmayı” savundu, “ulus inşası” projelerine karşı çıktı. Ama iktidara geldikten kısa süre sonra, 11 Eylül’ün yardımıyla, Clinton döneminde başlayan dış politika yönelimini güçlü bir vurguyla, mantıki sonuçlarına kadar iterek benimsedi.

Şimdi de benzer bir durum söz konusu. Bush yönetiminin II. döneminde Çin ve Rusya’nın yükselişine cevap olarak ABD’de Avrupa, Hindistan ve Japonya ile çok daha yakın, çok yönlü ilişkiler, “demokrasiler bloku”, “demokrasiler ittifakı” önerileri bağlamında, daha geniş bir cephe oluşturma eğilimi güçlendi. Avrupa’da Merkel ve Sarkozy hükümetlerinin de bu eğilime cevap verdiğini görüyoruz.

Bush’un II. döneminde, “temel sorunlar listesinin” başında, dünya ekonomisinde gıda, enerji, su kıtlığı, sanayide kapasite fazlası, talep yetersizliği sorunları, talep yetersizliğini yönetmek üzere genişleyen kredi köpüğünün patlamasıyla oluşan mali kriz ve stagflasyon (resesyon ve enflasyon) var. Öyleyse, dış politikada, doğal kaynaklar, enerji havzalarına erişimin güvenlik altına alınması, stratejik endüstrileri korumak, işsizliğin daha fazla artmasını engellemek için ulusal ekonominin dış rekabete karşı korunması, buna karşılık yeni piyasaların açık kalmasının sağlanması gibi sorunların öncelik kazanması gerekiyor.

Son yıllarda başlayan bu süreç, sınıflar arası ilişkiler düzeyinde de önemli bir değişikliğe işaret ediyor: Küreselleşmiş mali sermaye üzerinde yaşayan kesimlerin, mali krizlerin etkisiyle ekonomik siyasi güçleri zayıflarken, sınai ve savunma, istihbarat, bilişim sanayileri üzerinde yaşayan sınıf kesimlerinin etkileri giderek artıyor. Bu kayma iki dalga halinde yaşandı. Birinci dalga, 1997 Asya krizinden 2003’te, Irak savaşı çıkmaza girene kadar sürdü. Resesyonu engellemek için mali köpük yeniden şişmeye başlayınca, mali sermayenin etkilerinde bir toparlanma yaşandı. İkinci dalga 2007’de mali kriz, petrol krizi ve gıda krizi içinde, Rusya ve Çin’in etkilerinin daha bir hissedilir olmasıyla başladı.

Bush’un II. döneminde, “AfricaCom” kuruldu, Latin Amerika’ya yönelik olarak IV. Filo yeniden etkinleştirilirdi. (World Press.org, 03/06/08). Terorizme karşı uzun savaş paradigması içinde Pentagon’un bütçesi katlanarak büyüdü; askeri istihbarat örgütlerinin gücü, CIA’nın ve üs komutanlarının gücü sivil diplomasinin önüne geçecek biçimde genişledi, yeni bir askeri üsler ağı oluştu (Frida Berrigan, “How the Pentagon Shapes the world” Tom Dispatch, 27/05/08).
ABD dış politika çevrelerinde, CFR, Haas, Kissinger, Zhakaria gibi önemli kurumların, isimlerin söylemlerine, bunları yayan medyanın havasına bakınca uzun döneme ilişkin “yeni” ilkelerin de şekillenmekte olduğunu görüyoruz. Örneğin, “tek kutuplu dönemin” geride kaldığı sürekli vurgulanıyor. Bu, yeni başkanın, “imparatorluk” refleksinden daha çok hegemonya restorasyonuna, geniş ittifaklar kurma arayışına önem vereceğine işaret ediyor. Geçen haftalarda medyada başlayan, “Ortadoğu’da yerel güçler kendi sorunlarını kendileri çözüyor” kampanyası, ABD’nin bölge politikasında bir değişimin başladığına işaret ediyor. ABD, Sünni-Şii saflaşması üzerinde oynamaya devam ederken hem imajını daha fazla aşındırmamak hem de daha düşük maliyetle çalışabilmek için yerel sorunlara doğrudan değil, “vassalları” aracılığıyla müdahale etme eğilimini benimsemeye başladı. Washington Post’un başyazısında işaret ettiği gibi, iki partinin adayları arasında Ortadoğu konusunda bir yaklaşım farkı yok.

Gelişmeler, yeni başkanın dış politikasının, öncekinin bir devamı olacağını gösteriyor.

Thursday, June 05, 2008

AKP ve Üç Fantezi

(Cumhuriyet 02.06.2008)

AKP hükümetinin I. dönemi üç fantezi üzerinde tamamlanmıştı: Ekonomik büyüme, demokratikleşme, yeni başarılı bir dış politika. Fanteziler de esas olarak iki varsayımla destekleniyordu: Neo-liberal küreselleşme kalıcıdır, ABD hegemonyası altında, tek kutuplu bir dünya oluştu. Bu iki varsayım yıkılırken AKP’yi II. dönemine taşıyan fanteziler de çöküyor.

Mali krizin dalgaları Türkiye sahillerine ulaşınca, ekonomik büyümenin ve refahın bir kredi köpüğü üzerinde yüzen tahta parçalarından öte bir içerikleri olmadığı anlaşılmaya başlandı. Demokratikleşme fantezisi, geç de olsa 1 Mayıs olayı, “Flört zinadır” ayıbı, dinleme için özel örgüt skandalıyla darmadağın oldu. Geriye dış politika fantezisi kalıyor: AB’ye üye oluyorduk, mihver ülke (ya da Davutoğlu’nun hangi yazısını okuduğunuza bağlı olarak, “merkez” ülke) olmaktan merkez ülke olmaya ya da merkez ülkeden küresel güç olmaya dönüşecektik. AB üyeliği sürecinin başına gelenler malum. Geriye bir tek, “merkez” ya da küresel güce dönüşmek, hatta bölgede Osmanlı barışı kurmak kaldı. Bu fantezinin geleceği de tümüyle ABD’ye bağlı.

Hassas konular…
Bu yüzden ne zaman birileri “ABD artık tek süper güç değil, tek kutuplu dünya geride kaldı” gibisinden yorumlar üretseler, AKP yanlısı yazarların sinirleri bozuluyor. Aksini savunma çabalarına, nadiren rastlasak da genel tavır, bu tartışmaları yok sayarak “tek kutuplu dünya” nakaratını tekrarlamaya devam etmek.

Bu yazarlar sinir olmakta haklılar. AKP söylemini, belli bir dünya tanımına (esas olarak Ahmet Davutoğlu tarafından üretilmiş bir tanıma) dayandırıyor. Bu dünyada ABD tek aktör, bölgede tek belirleyici, bölgedeki tek hikâye de Afro-Avrasya’yı içeren Büyük Ortadoğu Projesidir. Türkiye bunun içinde, coğrafyası, tarihi, kültürü açısından en merkezi ülkedir. Ama çevresine güç yansıtabilmesi (pardon barış, istikrar getirebilmesi diyecektim) için bu küresel süper gücün stratejik desteğine gereksinimi vardır. Bu desteği alabilmek için de Türkiye’nin her türlü ulusalcı, ve/veya anti-emperyalist söylemden arınarak bu süper güçle kader birliği yapması, küreselleşmeci neo-liberal söyleme sadık kalması gerekiyor.

Eğer ABD’nin bu konumu değişirse, dünyada ve bölgede karşısına başka oyuncular çıkarsa, ABD, bölgesel, küresel stratejisini, oyunun kurallarını değiştirmeye başlarsa AKP’nin bu fantezisi de buhar olup uçar.

Ne yazık ki (AKP açısından…) Irak fiyaskosunun ardından ve ekonomik kriz derinleştikçe tek kutuplu bir dünyanın kurulamadığı artık iyice bilinçlere çıktı. Artık, küreselleşmeciliğin yanı sıra Avrupa’dan ABD’ye ulusalcı eğilimler, ulusal çıkarlar, stratejik sanayiler vb. gibi kavramlar gittikçe daha fazla kullanılıyor.

Diğer bir deyişle, küreselleşme süreci, kapitalizmin tarihinde, bir kez daha doğal sonucuna ulaşarak 100 yıl önce olduğu gibi, yine ülkeler arasındaki ve ülkeler içindeki, “bizler ve onlar”, “zenginler ve yoksullar” çelişkilerini derinleştirmeye, öne çıkarmaya başladı. Şimdi, küreselleşmeyi sorgulayan ülkeler kervanına ABD’nin de katılmak üzere olduğuna ilişkin işaretler artıyor. Bu bağlamda geçen hafta Financial Times’ta Philip Stephens’ın “yeni bir ‘biz ve onlar’ dünyası için tatsız gerçekler”, International Herald Tribune’de Henry Kissinger’in “Küreselleşme ve hoşnutsuz olanlar” başlıklı yorumları, Dilip Hiro’nun ABD’de Pentagon çevresinin dergilerinden, Military Review’daki “Gerileyen tek süper güç ve çok kutuplu dünyanın yükselişi” başlıklı denemesi dikkatimi çekti.

‘Bizler, onlar’ ve ‘ulusal çıkarlar’
Philip Stephens’e göre, dün küreselleşmenin parametrelerini “biz” belirliyorduk, “onlar” krizlerine katlanmak zorunda kalıyorlardı. Sonra “onlar” krizden derslerini aldılar. Şimdi mali krizin etkisiyle bizim ekonomilerimiz yavaşlar, onlarınki hızla büyümeye devam eder, ABD’de ve Avrupa’da tüketici, kredi darlığı, yüksek yakıt ve gıda fiyatlarıyla cebelleşirken Çin’de tüketimin büyüme hızı yüzde 15 dolayında seyrediyor.

Şimdi “biz” küreselleşmeden yakınır olduk. ABD başkan adayları “onları”, “bizim” ülkelerindeki işleri çalmakla suçluyor. Avrupa, “bizim” gıdalarımızı, “bizim” yakıtlarımızı onlar tüketiyor, bu yüzden fiyatlar artıyor diye yakınıyor. Stephens’e göre, “ ‘Batı’ bu krizde dünyanın yeniden şekillendiğini, ekonomik siyasi gücün doğuya kaydığını göremiyor, hâlâ işlerin eskisi gibi süreceğini, yeni gelenleri, kısmi düzenlemelerle kendi sistemine uyduracağını sanıyor, ama yanılıyor.” Dahası, bu, zengin, eğitimli, kültürlü “biz” ve yoksul, cahil “onlar” ayrımı, zengin ülkelerin içinde de oluşuyor.

Kissinger’de küreselleşmenin, tüm sanayileri aynı biçimde ekilemediğinden hareketle, ulus ötesi şirketlerin serbest ticareti, ulusal piyasaya üretim yapanların ve sendikaların korumacılığı savunduğuna dikkat çekiyor. Mali kriz bu çelişkileri derinleştirirken küreselleşmenin stratejik etkisi, iki düzeyde, önemli sorunları gündeme getiriyor. Yabancı yatırımların kısıtlanması hatta yasaklanması gereken ulusal güvenlik açısından vazgeçilemez sanayiler var mı? Amerika’nın savunma kapasitesini koruyabilmek için hangi sanayilerin çökmesini engellemek gerekiyor?
Kissinger , “Bunlar istismara açık sorunlar ama ulusal çıkarların gerekleriyle yüzleşmekten kaçınmak için bu bir bahane olamaz” diyor. Kissinger’e göre “ulusal güvenliğin küreselleşmeye koyduğu sınırlar, ulusal temelde saptanmalıdır. Bunlar baskı gruplarına, lobicilere, seçim kaygılarına bırakılamaz”. Özetle, ABD dış politikasının en saygın ve etkin isimlerinden Kissinger, “ulusal çıkar” diye bir şeyden söz ediyor, bunun küreselleşmenin gereksinimlerinin, serbest ticaretin önüne geçmesi gerektiğini savunuyor. Kimse kalkıp Kissinger’i ulusalcılıkla suçlamıyor. Aksine dikkat ederseniz, bizdeki ABD hayranı, AKP’li küreselleşmeci neo-liberallerin aksine, ABD başkanlık seçimlerinde hiçbir aday ulusalcılığına toz kondurmak istemiyor. Bizde ise bırakın ulusal çıkarı, emperyalizmden söz edenleri bile, neredeyse faşist ilan edilip çarmıha germeye çalışıyorlar. “Siyah ten beyaz maske” n’olacak!

Dilip Hiro’nun Military Review’da yayımlanan makalesiyse ABD üstünlüğünün çeşitli yönlerindeki gerilemelere, çok kutuplu bir dünyanın biçimlenmekte olmasına dikkat çekiyor. Hiro esas olarak, Irak fiyaskosunun, enerji fiyatlarındaki artışların ve El Cezire, France -24, English Language Press (İran), Telesür (Venezüella) gibi, CNN-BBC düopolünü kıran yayınların, Rusya ve Çin’in ekonomik askeri, Venezüella, İran’ın stratejik olarak yükselişi, bunlar arasındaki ilişkiler ve ittifaklar, ABD karşıtlığı üzerinde duruyor. Körfez ülkeleriyle, Rusya arasında, enerji, terorizm karşıtlığı ve savunma konularında ortak bir zeminin oluştuğunu gösteriyor. Özetle, yalnızca askeri, ekonomik, mali güç dengeleri değil, dünya halklarının dünyaya ilişkin algıları da ABD aleyhine değişiyor.

Özetle AKP hükümetinin söyleminin ve kendine olan güveninin kaynaklarından biri daha hızla çöküyor. Sanırım, iç ve dış politikada bocalamaların temelinde, dışarıdan gelen rüzgârların yön değiştirmeye başlamış olması da var.

Tuesday, May 27, 2008

Petrol Piyasalarında Kriz ve Köpük

Petrolün varil fiyatındaki hızlı artışlar ve bu artışların nedenlerine ilişkin bir mutabakat, petrol piyasalarında bir köpüğün oluştuğunu düşündürüyor.

200 dolar olması bekleniyor
Geçen hafta petrolün varil fiyatı, günlük piyasada 135 dolara, beş yıllık kontratlarında 140 dolara ulaştı. Böylece, fiyatlar yıllık yüzde100 artmış ve bir önceki zirve noktası olan 1979 düzeyini, sabit fiyatlarla yüzde15 geçmiş oluyordu. Financial Times, The Economist, Wall Street Journal gibi önde gelen gazeteler fiyat artışlarını arz yetersizliğine ve talep artışına bağlıyorlardı.
Hafta sonuna doğru medya Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IEA), dünya petrol stoklarının sanılandan daha önce tükeneceğini ileri süren bir çalışmasını aktarıyordu. CNN pazar günü, IEA Baş Ekonomisti Fatih Birol’a atıfla “enerjide bir yeni dünya düzeni”nin şekillenmekte olduğunu haber veriyordu.

Bunlar petrol piyasalarının uzun yıllar direndikten sonar aniden “zirve” teorisini benimsediğini, IEA’nın da benzer bir çizgiye geldiğini gösteriyor. “Zirve teorisine” göre petrol bir gün mutlaka bitecek ama, önce petrol üretimi bir zirve noktasına ulaşacak, ondan sonra giderek azalacak. Zirveden sonra petrol giderek daha kıt ve daha pahalı bir mal olacak. Benim de büyük ölçüde katıldığım bu teze göre 20 yıldır dünyada zirve yapan büyük petrol kuyularının sayısı gittikçe artıyor, buna karşılık yeni büyük kuyu bulma oranı büyük bir hızla düşüyor. Dünya petrol piyasalarına Çin ve Hindistan’dan gelen yeni talep, “zirve” tezinin öngördüğü arz-talep dengesizliğinin çok daha büyük bir hızda ve şiddette şekillendiğini gösteriyor.

Petrolün kıt bir kaynak olması gibi yapısal, kalıcı etkenlerin yanı sıra, dünyada rafineri ve tanker kapa-sitesi yetmezliği, yetişmiş eleman kıtlığı gibi sorunlar da üretimi ve dağıtımı olumsuz etkileyerek fiyatları arttırıyor. Nihayet, siyasi ve jeopolitik nedenlerle piyasalarda oluşan risk primi de fiyatı yukarı çeken bir başka kısa dönemli etken.

Tüm bunlar göz önüne alındığında, petrol fiyatındaki artışları açıklamak zor değil. Bu yüzden petrol fiyatının yıl sonuna kadar 150 dolara, bir yıl içinde de 200 dolara ulaşacağına ilişkin öngörüler ilk bakışta akla yakın geliyor.

Ama mutabakat kuşku verici
Her türlü toplumsal “mutabakata”, özellikle de ekonomi teorileri ve piyasa hareketleri söz konusu olduğunda kuşkuyla yaklaşmak gerekir. Nitekim, geçen hafta petrolün yıl başından bu yana yüzde 40 artarak 135 dolara ulaşan varil fiyatına ilişkin açıklamalardaki mutabakat, bu “kuşkuyla yaklaşmak gerekir” tavsiyesini destekliyor. Birincisi, “zirve” teorisinde, petrolün fiyatına ilişkin yapısal ve kısa dönemli etkenlerde iki yıldır, özellikle de bu yılın başından bu yana yüzde 40 artışa yol açabilecek bir değişiklik olmadı. Aksine, mali krizin etkisiyle ABD’de ekonomik yavaşlama, bunun, geçen hafta aktardığımız gibi giderek dünya ekonomisini resesyon düzeyinde etkilemeye başlamış olması, emtia ve enerji piyasalarında talebin gerileme eğilimine girmesini beklememiz gerektiğini söylüyor. Nitekim, son aylarda pirinç, gıda, buğday ve domuz eti piyasalarında yüzde 20 - yüzde 30, sanayide girdi olarak kullanılan birçok metalde yüzde 40-60’a varan gerilemeler görülüyor (The Times, 22/05; The Asia Times, 23/05).

Aynı gözlemciler, ABD tüketicisinin petrole yönelik talebinde, Çin’in petrol ithalatında gerileme olduğuna işaret ediyorlar. Diğer bir deyişle, fiyatların yukarı doğru sıçraması değil, en azından artış hızının yavaşlaması gerekirdi. Finansal analiz ve haber portalı Prudentbear’in yorumcularından Martin Huthchinson da, halen petrol piyasalarındaki günlük 85 milyon varillik üretimle, 87 milyon dolarlık talep arasındaki açığa dikkat çekerek fiyatların artmasının doğal olduğunu; ancak, yüzde 10’luk fiyat esnekliğiyle, açığın, yüzde 60’lık değil, yüzde 24’lük bir artışa yol açması gerektiğini vurguluyor(23/05). Gerek yapısal gerekse de kısa dönemli özellikleri, petrol piyasalarındaki fiyat artışlarını açıklamaya yetmiyor. Fiyat artışlarını açıklamak için bu etkenlere yapılan ısrarlı vurgular da ister istemez kuşku yaratıyor.

‘Canavarlar’ ve simyacılar
ABD ve dünya ekonomisi bir resesyona girerken bu vurguları kim yapıyor diye sorduğumuzda da karşımıza, T. Boon Pickens gibi ünlü spekülatörler, Financial Times’ın aktardığına göre Goldman Sachs, Merrill Lynch, Barclays Capital, Deustche Bank Morgan Stanley, Societe General gibi finans kurumları geliyor. Bu kurumların bir ortak özellikleri, ABD ev piyasasında başlayan mali krizde, son derecede karmaşık ve riskli yatırım enstrümanlarıyla oynarken ellerini kötü yakmış olmaları. İkinci özellikleriyse başta Goldman Sachs olmak üzere, petrol ve emtia piyasalarında oynuyor olmaları. Kısacası bunlar menkul kıymetlere dayalı olarak üretilen kredi piyasalarında yarattıkları köpük patlayınca, oluşan kayıplarını şimdi emtia piyasalarında bir köpük yaratarak telafi etmeye çalışıyorlar. Çünkü, bu piyasalarda da 1/10, 1/16 gibi kaldıraç oranlarıyla (1 lira koyup 16 lira borçlanarak) çalışmak olanaklı hale gelmiş durumda. Bu nedenle, türev piyasalarının hacmi (kredi köpüğü) kredi krizi yaşanırken daralacağına artmaya devam ederek yıl başında 510 trilyon dolardan, şimdi 590 trilyon dolara ulaşmış durumda. (Money Week, 23/05)

Financial Times’a göre, eskiden petrol fiyatlarının kaderi Suudi Petrol Bakanı’nın iki dudağının arasındaydı, “şimdi New York ve Londra merkezli bir analistler çetesinin demeçleri ve raporları belirliyor” (21/05). Bu analistlerin kimlere çalıştığını da sanırım tahmin ettiniz. Petrol ve emtia piyasalarındaki işlemler içindeki payı yüzde 60’a ulaşan Goldman Sachs’ın Jefferey Curie ve Arjun Murti gibi analistlerinin demeçlerinin özellikle etkileyici olduğunu yazıyor. 200 dolar varil fiyatı öngörüsünü yapanlar da bunlar. Dün köpüğü FED körüklüyordu.. bugün de bu görevi galiba ‘IEA’ üstlenmiş durumda…

Bu finans kurumlarının spekülatif etkinlikleri dünya ekonomisinde bir resesyon başlatırken, bir de enflasyon tehlikesine yol açıyor. Çünkü, kimi analistlere göre son fiyat artışlarının en az yüzde 60’ı spekülatif talepten kaynaklanıyor (Engdahl, The Asia Times 23/05). Böylece ekonomiyi yönetmek durumunda olanlar, birbirine ters iki rüzgârın altında ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Resesyon; faizleri düşürmeyi, talebi canlandırmayı gerektiriyor.. enflasyon ise faizleri arttırmayı, talebi daraltmayı...

Bu yüzden, Almanya Devlet Başkanı ve IMF eski başkanı Horst Köhler, küresel mali piyasaları, varlıkları yok eden bir canavara; spekülatif bankerleri de simyacılara benzetiyor (International Herald Tribune, 23/05).

Monday, May 19, 2008

‘Küresel Stagflasyon’

Kimi ekonomistler kafalarını kaşıyarak “bu ne biçim kriz, bir türlü bitmiyor” diye dolaşır, kimileri de yüzünde çok bilmiş bir gülümsemeyle “değildir, değildir, resesyon yok, bak şurada büyüme, bak burada büyüme..” diyerek piyasa ekonomisine iman tazelemeye çalışırken geçen hafta yayımlanan veriler dünya ekonomisinde koşulların kötüleşmeye devam ettiğini gösteriyordu.

Ani bir fren sesi…

Mali kriz 18 ay önce, ABD ev piyasasında eşik-altı konut kredileri sektöründe patlak verdiğinde, dünya ekonomisindeki 510 trilyon dolarlık kredi köpüğüne, bu köpüğün arkasındaki aşırı üretim (kapasite fazlası) sorununun dikkat çekerek krizin yaygınlaşacağını ve derinleşeceğini ileri sürmüştük. “Kredi krizi” hem ekonomik yavaşlamaya, hatta resesyona yol açacak hem de diğer sektörlerde yayılacak, kapasite fazlası tasfiye edilene kadar da şu veya bu şiddette sürecekti…

Geçen hafta, Birleşmiş Milletler örgütünce yayımlanan “Dünyada Ekonomik Durum ve 2008 Gelişmeleri” başlıklı rapor, bu saptamalarımızı destekler yöndeydi. Rapora göre, dünya ekonomisi hızla fren yapıyor. Veriler 2007’de yüzde 3.8 olarak gerçekleşen küresel ekonomik büyümenin, bu yıl yüzde 1.8’e gerilemekte olduğunu gösteriyor. Dünya ekonomisinde yüzde 2.5 büyüme hızının resesyon sınırı olarak kabul edildiğini anımsarsak, yüzde 1.8 ne anlama geldiğini daha iyi kavrayabiliriz. Dahası rapor, büyüme hızının 2009’da da yüzde 2.1 ile yine resesyon sınırının altında kalacağına, küresel resesyonun en az iki yıl süreceğine işaret ediyor. BM raporuna göre küresel ticaretin büyüme hızının da 2007’de yüzde 7.2’den bu yıl yüzde 4.7’ye gerilemesi bekleniyor.

OECD’nin 14 Mayıs tarihli basın açıklaması da BM bulgularını destekliyor. OECD’ye göre “Birleşik Öncü Göstergeler Endeksi”, önde gelen OECD ülkelerinin ekonomilerinde, önümüzdeki dönemde belirgin bir yavaşlamaya işaret ediyor. OECD, Mart 2008 verileri, Rusya dışındaki BRIC (Brezilya Rusya, Hindistan Çin) ülkelerinde de benzer bir ekonomik yavaşlamanın başladığını gösteriyor.

Büyük uluslararası bankalardan BNP Paribas’nın hafta sonunda yayımlanan “Günlük Ekonomi Bülteni”nde de, Avro bölgesi ekonomilerinin yavaşlamaya devam ettiği, İngiltere’de resesyon olasılığının daha da arttığı, ABD ekonomisinde durumun daha da kötüleşmeye başladığı saptanıyor.

BM ve OECD’nin bu genel duruma ilişin verilerine ek olarak, geçen hafta, Standard and Poors’un, Daily Telegraph’ın uluslararası ekonomi editörü Ambrose Evans-Pritchard’ın aktardığı “The Bust After the Boom” (Yükselişten Sonra Çöküş) başlıklı bilgi notu da firma bazında yaşanmakta olanlara ışık tutuyordu. Pritchard’a, “Ben kötümser ekonomik raporlara alışığım, ama bu sefer korktum” dedirten not, ABD’de firma iflaslarının çığ gibi büyürken, son iki haftada, Linen’s and Things, (650 milyon dol.), Kimball Hill (703 mil. dol.), Tropicana Entertainment ( 2.5 milyar dol.) dahil altı büyük firmanın, vadesi gelen borç senetlerini karşılayamadıklarına dikkat çekiyordu. S&P’nin kredi bölümü şefi Diane Vazza, “Bu kez iflas dalgası, önceki durgunluk dönemlerinden iki kat hızlı geliyor” diyormuş (D. Telegraph, 13/05).

Pritchard’ın, Time dergisinin blog yazarlarından Hether Wilhelm’in deyimiyle, “geçen hafta borsada analistlerin masalarında da dolaşmaya başlayan yorumunda” da vurgulandığı gibi küresel durgunluk başladı ve yayılıyor. Ama bu kez, birçok analistin yanı sıra Morgan Stanley global ekonomistleri, Manoj Pradhan ve Joachim Fels’in de son dört ABD resesyonunu ve beş ülkede yaşanan banka krizlerini irdeledikleri yorumlarında işaret ettikleri gibi durum farklı. Durgunluklar ve banka krizleri genellikle deflasyonist etki yaratırken bu kez dünya ekonomisinde durgunluğa rağmen, emtia ve enerji fiyatlarından kaynaklanan enflasyonist bir basınç var. Diğer bir deyişle durgunluk ve enflasyon birlikte gelişiyor. Gündemde “küresel stagflasyon” var.

‘En zor dönem geride kaldı’ diyorlar ama...

ABD Maliye Bakanı Paulson, “Mali piyasalarda genel durum iyileşiyor” diyor, ama ekonomiden gelen haberler farklı. Bu yüzden kimi analistler, mali piyasalarda son aylarda yaşanan toparlanmanın şu sıralarda sönmek üzere olduğunu düşünüyorlar.

Gerçekten de BM raporunun arkasındaki varsayımlara bakacak olursak, küresel durgunluğun yüzde 1.8’de kalamayarak “kötümser senaryoda” işaret edilen yüzde 0.8’e gerileme olasılığının giderek güçlendiğini söylemek olanaklı. BM raporu, dünya ekonomisinin geleceğine ilişkin varsayımlarında, ABD ev piyasasına, kredi piyasasına ve tüketici talebinin gücüne büyük önem veriyordu.

Geçen hafta veriler, ABD ev piyasalarında krizin tüm hızıyla devam ettiğini gösteriyordu. Kimi yorumcular, çok haneli konut başlangıçlarındaki sürpriz artışa dikkat çekerken tek haneli konut piyasasında, yeni inşaatlardaki gerilemenin son 17 yılın en düşük düzeyine indiği (Bloomberg, 16/05) görülüyordu. Konut borcu taksitini ödeyemeyenlerin sayısının da bir önceki yıla göre yüzde 65 arttığı, bu yıl en az bir milyon ailenin evini kaybedeceği anlaşılıyor. (The Times,15/05). Cuma günü Reuters, Federal Mevduat Sigortası (Federal Deposit Insurance) Kurumu Başkanı, Sheila Bair’e atıfla, ikinci bir kredi krizi dalgasının gelmekte olduğunu haber veriyordu. Kredi krizi, konut kredilerinden, geleneksel, firma ve tüketici kredilerine sıçramaya başlamış. Prof. Rubini de 4 Mayıs tarihli blogunda, kredi krizinin otomobil piyasasına sıçradığına dikkat çekiyordu.

PNP Paribas’nın raporundaki “ABD ekonomisi kötüleşiyor” saptaması da işte bu zemin üzerinde, cuma günü açıklanan “Tüketici Güven Endeksi” sonuçlarına dayanıyor. Michigan Üniversitesi’nin hazırladığı endeks, tüketici güveninin mayısta 1980’den bu yana en düşük düzeye indiğini gösteriyor. Bu son veri gerek ABD üreticisi, gerekse dünya ekonomisi açısından çok kötü haber. Nitekim veriler, başta otomobil, dayanıklı tüketim malları sektörleri olmak üzere, sanayinin tüketici talebindeki gerilemeden etkilenmeye başladığını, atıl kapasitenin yüzde 20’ye ulaştığını gösteriyordu: İmalat sanayi üretimi nisan ayında beklenenden çok daha fazla düşerek önceki yıla göre yüzde 0.7 gerilemişti (Washington Post 16/05).

Kriz tüm hızıyla sürerken gelişmiş ülkelerde ekonomi yönetiminin tepe noktalarında küreselleşmeye ilişkin algının da değişmekte olduğu görülüyor. Örneğin “uluslararası liberal ekonomik ortam entelektüel desteğini kayıp mı ediyor sorusuyla” başlayan bir yorum (Kapur, Mehta, Subramanian, Financial Times, 14/05). Eski Harvard Üniversitesi Rektörü, eski maliye bakanlarından Summers’in küreselleşmeyle ilgili eleştirilerine, kaygıyla değiniyordu. Thornhill imzalı (FT,16/05) bir başka yorumda da, bu kez Alman Fransız ve İtalyan yönetimlerindeki, dozu gittikçe artan eleştiriler ele alınıyordu. Özetle, gelişmiş ülkelerdeki yeni algı şöyle: Mali serbestlik mali krizlere yol açıyor, ihtalat yüksek emtia fiyatları yoluyla enflasyonu körüklüyor, yine bu yolla gelen rekabet, işsizliği arttırıyor, ücretleri düşmeye zorluyor.

Thursday, May 08, 2008

Şaşkınlıkların Zamanı...

Başbakan'ın "Ayaklar baş olursa kıyamet kopar " sözleri AKP yörüngesindeki liberal entelijansiyanın halka anlattığı hikâyedeki, demokratik AKP fantezisini ayakta tutan kurguyu çözmüştü. " Halkın huzurunun bozulmaması için " alınan tedbirlerle, "sabahın 5'inden itibaren hiçbir kayda değer olay olmadan" başlayıp biten 1 Mayıs bu çözülmeyi hızlandırdı. Tüm bunlar olurken liberal entelijansiya arasında garip bir şaşkınlık havası vardı. Başbakan'da da öyle. Başbakan önce "başlar ve ayaklar " denklemine gelen tepkiye çok şaşırdı; sonra da sendikaların 1 Mayıs'ı Taksim'de kutlama konusunda bu kadar ısrarlı olmalarına...

İkimiz bir fidanın...

Bu şaşkınlıkların bir ortak noktası var: Aydınlanma geleneğine (akılcılığa) düşmanlık. Birincisine göre akılcılığın, sınıf, ekonomi, hakikat gibi evrensel kavramlarla üretilen, " büyük ve bütünsel söylemlere" dayanan toplumsal değişiklik çabaları, totaliter rejimlere yol açarlar. İkincisine göre, insan aklı eksiktir, hakikatin kaynağı maddi dünyanın dışındadır. Bu benzeşmedeki ironi sanırım sizin de dikkatinizi çekti: Liberal entelijansiya, Aydınlanma'nın maddeci, usçu geleneğinden, "büyük söylemlerden" kaçarken, demokrasiyi savunmak adına gitti, biri "Aydınlanma" öncesinin, öbürü de 1968 sonrasının, en " büyük, bütünsel söylemlerini" (siyasal İslam ve küreselleşmecilik) birleştiren bir siyasi partinin kucağına oturdu.

Başbakan'ın "a yaklar ve başlar " söylemine, sendikaları anlamakta çektiği zorluğa dönersek, bence bunların sırrı Murat Belge' nin dile getirdiği şu kaygıda gizli: "12 Eylül askeri rejiminin DİSK'i yargılayan sıkıyönetim askeri savcısı Süleyman Takkeci bile, iddianamesinde bu 'ayaklar-başlar' deyimini açıkça kullanmanın ayıp kaçacağını düşünebiliyor da, Başbakan neden düşünemiyor?" (25/04/08)

Aydınlanma'nın "hakikat rejiminde" egemenliğin kaynağını halk iradesi oluşturur. Bu nedenle egemen sınıf, hangi rejimle yönetirse yönetsin, her zaman "halk iradesine dayandığını" iddia eder; meşruiyetini burada arar. Kapitalist sınıf, halk olarak doğmuşluğunun, ulus devletin kurucusu olmanın mirasını korumaya özen gösterir. Bir toplumda Aydınlanma'nın "hakikat rejimi" egemense, orada egemen sınıfın ideolojisi halkı kazanmaya, yüceltmeye ilişkin öğeler içerir, halkı korumaktan, ona hizmet etmekten söz eder. Bu durum halktan, emekçilerden yana güçleri açısından önemli olanaklar sunar. Kapitalizme, diktatörlere karşı mücadelenin siyasi söylemi, Aydınlanma'nın "hakikat rejimi" içinde, en ağır baskı koşullarında bile üretilebilir.

Ayaklar, başlar ve kıyamet

Dini "hakikat rejimi" farklıdır. Bu "hakikat rejiminde" tüm insanlar Tanrı'nın kuludur. Ama Tanrı kullarıyla doğrudan ilişki kurmaz, onlara yapmaları gerekenleri doğrudan söylemez. Bu "iletişim boşluğu" , bir seçkinler tabakası tarafından doldurulur. Kendilerini bu "kulları" yönetmekle yükümlü, seçilmiş insanlar olarak gören seçkinler açısından, halk, siyasi gücün kaynağı değil hedef nesnesidir; kullar sürüsüdür . Bu "rejimde" asla mücadele hedefi olmayacak olan "şey" Tanrı'dır, diğer bir deyişle egemen sınıfın iktidarının meşruiyetinin zemini... Bu rejimlerde yönetenlere karşı çıkmak, "Tanrı'ya karşı ayaklanma" olacaktır; " ayakların baş olmaya kalkması kıyametin ta kendisidir" . Bu "hakikat rejimine" ait bir akımın, siyasi yelpazenin demokrasi tarafında yer alması, nasıl söz konusu olabilir? Dini "hakikat rejimi", kapitalizm, işçi sınıfı gibi kavramları dışladığı için, Başbakan da, işçilerin sınıf çıkarını dile getirme taleplerini ve haklarını, 1 Mayıs olayını, "anlamlandıramaz", "neden böyle direttiklerini" anlayamaz, şaşırır.

Söz şaşkınlıktan açılmışken, benim de kafamı kurcalayan sorular var. Erol Manisalı hocamız aktarıyor: 29 Nisan akşamı, bir kanalda Bülent Eczacıbaşı, şunları söylüyormuş: " Turgut Özal başbakan iken TÜSİAD'ın toplantısına katılmıştı. Ben, yaptığım konuşmada Türkiye için sanayileşme stratejisine ihtiyaç olduğunu anlattım. Toplantı bittikten sonra çıkışta Turgut Özal yanındakilere, şu genç işadamları da kafalarına sosyalist planlamayı takmışlar diye yakınıyordu."... Ertesi gün Cumhuriyet'te Mustafa Koç 'un gümrük birliğiyle ilgili yakınmaları vardı: O zaman karşı çıkmışlar, ama "Koç grubu gümrük duvarlarının arkasına saklanmak istiyor" denilmiş. Kararları birileri alıyormuş, biz uyguluyormuşuz. Türkiye için zararlı olmuş.

Koç ve Eczacıbaşı gibi grupların dahi üzerindeki bu iktidarın kaynağı ne? Yoksa burası bir tür sömürge mi oldu kimse farkına varmadan? Bu yüzden mi emperyalizmden, ulusal çıkardan söz etmek ayıp sayılıyor? Sakın, bu yeni âdetle, 'Yedi Düvel' in, AKP'yi demokrat ilan etmesi arasında bir ilişki olmasın? Ha, bir de bu itiraflar niye? Yoksa, sandığımızdan çok daha derin bir krizle mi karşı karşıyayız?

Tuesday, May 06, 2008

Bu mayıs, farklı bir mayıs...

Ama işçiler bu yıl, demokrasi ve insan hakları mücadelesi verdiği iddia edilen bir hükümetin elinden dayak yedikleri için değil. Dünyada da ilginç bir hava var: Medya "1968 olaylarıyla" ilgili yorumlarda, söyleşilerle, sempozyumlarla, belgesellerle dolu. Konuyla ilgili yüzlerce kitap yayımlandı. Londra'da, Paris'te film festivalleri var. "1968" i, 40. yıldönümünde adeta özellikle anımsamak istiyoruz.

Bir 'olay' olarak 1968
"1968"
deyince akla, öncelikle Paris'te, 6 Mayıs'ta öğrencilerin Sorbonne Üniversitesi'ndeki direnişiyle başlayıp hiç beklenmedik bir biçimde, bir hafta içinde tarihin en büyük genel grevine açılan gelişmeler gelir. O yıl dünya, 1848 devrimlerinden sonra yaşanan en büyük, en yaygın düzen karşıtı , kimi zaman devrimci kitle eylemlerine şahit oldu.

ABD'de 1960'ların ortasında, ırk ayrımcılığına karşı kitlesel bir hareket doğmuştu. ABD egemen sınıfları açısından daha da kötüsü, bu hareket 1968'de, Martin Luther King' in çabalarıyla işçi hareketiyle kesişmeye başladı. O yıl ABD'de ve Avrupa'da Vietnam Savaşı'na karşı öğrencilerin başını çektiği bir hareket hızla büyümekteydi; Fransa'da öğrenci hareketi, işçi hareketiyle kaynaşmaya başlamıştı: On milyon işçinin katıldığı genel grev yaklaşık bir ay sürdü, fabrika işgalleri yaşandı. Almanya'da, diğer Avrupa ülkelerinde, hatta Çekoslovakya'da bile öğrenciler, işçiler düzene karşı ayaklanmışlardı.

Bu "isyan dalgası" , ABD hegemonyasını, 1950 sonrasının muhafazakâr düzenini, kitlesel tüketim kültürünü, bir taraftan sosyal demokrasiyi, diğer taraftan Stalinist komünist partilerini, " reel sosyalizmin " toplumsal modelini hedef alıyordu. Çin'de kültürü , ön plana çıkaran yeni gelişmeler ilgi çekmekteydi. Artık, dünya değişecek havası, umudu vardı.

Ancak, muhafazakâr partilerden sendika bürokrasilerine, Stalinist komünist partilerine kadar, düzenin bekçileri çok güçlüydü. Devrimci dalga, tüm heyecanına, kültürel dinamizmine karşın örgütsüzdü. Olaylar giderek yatıştı, düzen yeniden kuruldu, "1968 olayı" bitti.

Kurulu toplumsal yapı içinde patlak veren her tarihsel " olayın " karşısında üç tutum şekillenir: 1- "Yapıyı" korumak için "olaya" karşı savaşan muhafazakâr tutum. 2- "Olayın" yarattığı "hakikati" , bu hakikatin ahlakını benimseyen, ona sadık kalan tutum. 3- "Olayın" etkisine kendilerini açan ama sonra, ahlakına, sadık kalamayarak "yapıya" geri dönen tutum. Birincileri, "olaydan" sonra da, onun sonuçlarına, "bıraktığı ize" karşı savaşmaya devam ederler. İkinci gruptakiler, "olayın" sonuçlarını kabul ederek bıraktığı ize sadık kalırken ahlakını evrenselleştirmek için mücadeleye devam ederler. Üçüncü gruptakiler ise ısrarla olayın izlerini silmeye, hakikatini çarpıtmaya çabalarlar.

Bir nefret nesnesi olarak '1968'
ABD'de, Avrupa'da muhafazakâr kesime sorarsanız, "1968" , "her şeyin" bozulduğu yıldır. Adenauer Vakfı'nın direktörüne göre, " 1968 isyanı toplumsal değerleri, Nazi rejiminden bile daha fazla yıpratmıştır" (Furedi, Spiked, 25/04). İngiltere'de, felsefeci Roger Scruton da 1968'in entelektüel etkisini, "İskenderiye Kitaplığı'nın yakılmasına benzetiyor" ( Prospect , Mayıs, 2008). Fransa'da Nicolas Sarkozy 'ye göre, " 1968'in, Fransız halkının anlağındaki kalıntılarının artık tümüyle likide edilmesi gerekmektedir ".


(Ama Fransız emekçilerinin başka planları var. Fransa işçi sınıfı, bu yıl, 1 Mayıs kutlamalarına, 2003'ten bu yana ilk kez tüm kanatlarıyla birlikte katılmakla kalmıyor, ortak ekonomik sorunlarının yanı sıra yasadışı göçmenlerin sorunlarını savunmayı da içeren yoğun eylem programına da başlıyor. - Liberation , 01/05)


Tüm muhafazakâr yorumcuların yüzleri, 1968'i anarken öfkeden neredeyse kıpkırmızı oluyor. Yüzleri kızaran bir kesim daha var: 1968'de yaşadıklarını unutmaya çalışan, üçüncü gruptaki eski solcu tipler. Ne kadar cahilmişiz, duygusalmışız, nahifmişiz, diye hayıflanır, her ağızlarını açtıklarında, "1968" i öğrenci romantizmi olarak karalamaya çabalar, Anthony Giddens gibi, özgürlük heveslerinin boşluğundan, hep yenilgiden, 1968'in ardından gelen baskıcı rejimlerden söz ederler. Bunları, Robert Frost 'un "gençken devrimci, yaşlanınca muhafazakâr" olmakla ilgili şiiri bile avutmaya yetmiyor, o günleri anımsadıkça "ateş basıyor..." Olayın "izleri" bir türlü silinmiyor!


Ama, 1968'i, her fırsatta anımsamak isteyen bir kesim de var. 1968'in ancak sonuna yetişebilmiş biri olarak ben de bu kesimi oluşturanlar gibi yaşamımı, 1968'i biteviye yeniden yorumlayarak, sonuçlarıyla "ilişkilenmeye" devam ederek, ahlakına sadık kalmaya, yapıya geri dönenleri anlamaya çalışarak geçiriyorum. Çünkü, 1968'in ilkeleri bir ütopya değildi, son derecede gerçekçiydi. Onlar, insanlığın Spartaküs ayaklanmasından bu yana gündemde tuttuğu, her olanakta yeniden yaşama geçirmeye çalıştığı ilkeleriydi. Zizek'in vurguladığı gibi, esas ütopya, var olan sistemin kendini sonsuza kadar yeniden üretmeye devam edeceğine inanmaktır.

Bir tarihsel 'konjonktür' olarak '1968 '
Tarihsel "konjonktür" , belli bir zaman dilimini betimler. Bu zaman dilimi içinde birçok etken birleşerek gelişmelerin yönü, fikirlerinin üretimi üzerinde belirleyici olur. "Konjonktür" , "yapının" farklı özelliklere sahip iki dönemini birbirinden ayırır. "Konjonktür" , bu dönemlerden farklı bir olaylar kümesine sahiptir.


"1968"
, kapitalizmin, II. Dünya Savaşı sonrasında, Fordist sermaye birikim rejiminin "ekolojik egemenliği" altında yaşanan büyüme, siyasi "istikrar" , ABD hegemonyası dönemiyle bu rejimin, 1970'lerde başlayan yapısal krizi arasındaki geçişi oluşturuyor. Bu açıdan "1968 olayı" , "1967-74" konjonktürünü oluşturur.

Olayların gidişinin yönü, fikirlerin üretilişi üzerindeki etkisine, özellikle o sırada çok kullanılan "toplumsal olay" kavramının ışığında baktığımızda, 1968 konjonktürünün, çok daha uzun iki tarihsel dönemi de birbirinden ayırdığını görebiliriz. Kapitalizm "toplumsal sorunla" ("sık sık isyan etmeye başlayan yoksullar) ilk kez 1830'larda karşılaşır. İlk tepki sorunun çözümünü piyasa ilişkilerine bırakmaktı. 1848'de Avrupa çapında yaşanan ayaklanmalardan sonra, gündeme "sosyal reform" , devletin düzenleyici rolü, kamu hizmetleri gibi düşünceler girdi, liberal demokrasinin yanına, sosyal demokrasi (komünizm) eklendi. Artık, 1970'lere kadar, siyasetin " merkezine " sınıf ilişkilerinin sorunları oturmuştu. "1968 olayından" sonra, Şili cuntasıyla, Çin'de piyasa ekonomisine geçişle başlayan süreç, 1979/80'de neoliberal restorasyonla yeni, farklı bir dönemin varlığına işaret eder. Önceki hafta, Özal ile ilgili yazımda, şimdi bu "restorasyonun" da çözülmeye başladığını savunmuştum. Belki de "1968" bu nedenle bu kadar çok ilgi çekiyor.


Alain Badiou'
nun "1968" olayına ilişkin yaklaşımı da düşündürücü ( New Left Review , Ocak/Şubat, 2008). Badiou insanlığın sınıf ilişkilerine başkaldırı geleneğine ilişkin, kapitalizm tarihi içinde iki dalga saptıyor: 1792 (Fransız Devrimi) ­ 1871 (Paris Komünü) ve 1917-1976 . Bu iki dönemin arasında 40 yıllık bir durgunluk ve gericilik dönemi var. Badiou'ya göre şimdi "1968" olayını izleyen uzun gericilik dönemi sona eriyor olabilir; solun ilkelerini ve projelerini, sınama olanağı bulacağı yeni bir dönem başlıyor.

Thursday, May 01, 2008

Yılan Hikâyesine Döndü...

ABD başkanlık seçimlerinde, Demokrat Parti'nin iki başkan aday adayı Hillary Clinton ve Barack Obama arasındaki yarış iki açıdan adeta bir "yılan hikâyesine" döndü. Uzadıkça uzuyor, seçmeni bıktırıyor. İki adayının giderek sertleşen kampanyasının etkisiyle parti, kendi kuyruğunu yiyerek yaşamaya çalışan bir yılana benzemeye başladı

Clinton'ın hesabı...
Demokrat Parti, başkan adayını, eyalet bazında yapılan seçimlerden sonra belirlenen 3250 delegeye ek olarak 800 doğal (seçilmemiş) delegenin katıldığı bir ulusal konferansla belirliyor.
Önce adaylar, toplam 3250 delegenin oylarının çoğunluğu için eyalet bazında yarışıyorlar. Bu süreç boyunca, parti liderlerinden ve görevlilerinden oluşan 800 doğal delege ise, başkanlık seçimlerinde Cumhuriyetçi Parti'nin karşısında hangi adayın şansının daha yüksek olabileceğine karar vermeye çalışıyor. Bu nedenle, seçilmiş delegelerin çoğunluğunu kazanamayan bir adayın, ulusal konferansta, doğal delegelerin oyuyla partinin adayı olarak atanması olanaklı. Hillary Clinton ve Barack Obama arasında oluşan dinamik, Demokratik Parti'yi böyle riskli bir noktaya doğru sürüklüyor.

Önceleri, hemen herkes -Cumhuriyetçi Parti'nin seçkinleri bile- Demokratlar'ın seçimleri kolaylıkla kazanacağına inanıyor, Hillary Clinton'ın Demokrat Parti'nin başkan adaylığına oldubitti gözüyle bakıyordu. Ancak delege seçimleri başlayınca gelen ilk sonuçlar, Clinton'ın seçimle belirlenen 3250 delege içinde çoğunluğu kazanamayacağını ortaya koydu. Böylece Obama "olayı" başladı; Clinton'ın karşısında da giderek büyüyen bir "sen artık çekil" korosu oluştu.

Ancak Clinton çekilmedi, mücadeleye devam etti. Üstelik başkanlık seçimlerinde belirleyici olan büyük eyaletlerde delegelerin çoğunluğunu her zaman Clinton alıyordu ( Washington Post , 08/03). Bu nedenle, Clinton, 3250 delege içinde çoğunluğu sağlayamasa bile 800 doğal delegeyi ikna ederek, adaylığı alabileceğine inanıyordu. Bunun için de, Obama'nın momentumunu kırması gerekiyordu.

Obama'ya ilişkin ilk kuşkular, "süper salı" onun ardından Ohio, Texas seçimlerinde oluşmaya başlamıştı (Dünya Ekonomisine Bakış, Cumhuriyet , 10/03). Birçok gözlemci, geçen salı günü yapılan delege seçimlerinde bu momentumun kırıldığını düşünüyor. Obama, Pennsylvania'da TV reklamlarına Clinton'dan üç kat daha fazla para harcadı, kamuoyu yoklamaları Clinton'a en fazla yüzde 5 bir farkla kazanma şansı tanıyordu ( Wall Street Journal 24/04) ama Obama seçimleri yüzde 10 farkla kaybetti.

Başkanlık seçimlerinde, her zaman belirleyici olan üç büyük eyaletten biri olan Pennsylvania'daki başarısının ardından Hillary Clinton'ın yıldızı yeniden parlamaya başladı. Örneğin Clinton bütün bilinen rekorları kırarak 24 saatte, 80.000 destekçisinden 10 milyon dolar ek bağış topladı ( Associated Press , 24/04)

Bir öykü daha var
Bu süreçte bir öykü daha var: Obama'nın "statükoya" karşı, ırk ve sınıf çelişkilerini aştığını iddia eden "yeni politika" çizgisi, gerçekliğin duvarına çarpınca dağılmaya, siyaseti kültürel yüzeye indirgeyen bu postmodern politikanın tüm zaafları gözler önüne serilmeye başladı.

George Bush' un seçim zaferlerinin mimarı, ülkedeki sınıfsal ve kültürel dizilişi en iyi kavradığı düşünülen Karl Rove 'un Wall Street Journal 'daki analizi, Clinton'ın, Pennsylvania'da, son anda karar verenlerin hemen hepsini kazandığını gösteriyordu. Clinton, Obama'ya oy vermesi beklenen iyi eğitimli, varlıklı orta sınıfın yaşadığı dört bölgeden ikisini almıştı. Obama'nın, " ekonomik sıkıntılardan dolayı dine ve silaha sarılan küskün kesim dediği" küçük kasaba nüfusu ve beyaz işçi sınıfı içindeyse Clinton Obama'yı, yüzde 75, yüzde 63 gibi oranlarda oy alarak ezmişti.

Bir başka gözlemciye göre Obama, bugüne kadar hemen hiçbir büyük sanayi merkezinde Clinton'a karşı zafer kazanamadı. Clinton, mavi yakalı işçiler, orta sınıfların yoksul kesimleri, emekliler, kırsalda yaşayanlar, Latin Amerika göçmenleri, kadınlar arasında Obama'ya fark atıyor. Pennsylvania delege seçimlerinde, sendikaya üye hane halkının yüzde 59'u, ekonomiye öncelik veren seçmenin yüzde 58'i, oylarını Clinton'a verdi ( Huffington Post , 23/04).

Demokratların önde gelen entelektüellerinden, başlangıçtan beri iki aday arasında tarafsız kalmaya çalışan Prof. Krugman 'ın The New York Times 'ta dile getirdiği kaygılar, iki adayın sınıfsal tabanları arasındaki farkı gösteriyor. Çalışan Amerika'nın sağlık, sosyal sigorta gibi konulardaki gerçek kaygılarına yönelik çözümler, Obama'nın kampanyasının ana temasını oluşturmuyor. Örneğin, herkesi kapsayan sağlık sigortası tartışmasında Clinton'a yönelttiği eleştiriler, sigortası olmayanları da kapsayacak çözümler önermek yerine halen sigortası olanları korkutmaya yönelik. Obama'nın "yenilik" , "dönüşüm" derken neyi kastettiği de hep belirsiz kalıyor. Demokrat Parti geleneksel olarak ekonomik güvenliğin, ulusal sağlık ve sosyal sigorta sisteminin, Clinton dönemine atıfla refahın partisiydi. Obama'nın sözde yeni politikası, "statükoyla" savaşı, partinin bu geleneğini inkâr ediyor, Demokratları Cumhuriyetçilerle aynı kaba koyuyordu. Bu yüzden, bugüne kadar eski Demokratlar hep Clinton'ı tercih ettiler.

Cumhuriyetçi Parti'nin etkin entelektüellerinden, neo-con eğilimli Charles Krauthammer 'in Washington Post 'taki yazısıysa, saldırının nereden geleceğini açıkça gösteriyor. Cumhuriyetçiler kampanya boyunca üç noktaya vurgu yapacaklar. Birincisi, Obama'nın "dine ve silaha sarılan küskünler" sözleri. İkincisi, devam ettiği kilisenin siyah dini lideri Jeremiah Wright 'ın "AIDS virüsünü hükümet siyahları yok etmek için üretti", "11 Eylül Tanrı'nın ABD'yi lanetlemesiydi" iddiaları. Üçüncüsü, eski arkadaşı, 1970'lerde adı bombalı eylemlere karışan Prof. William Ayers 'in "Daha çok yapmalıydık" sözleriyle, bir diğer arkadaşı, gayrimenkul milyarderi Tony Rezko 'nun yolsuzluktan tutuklanmış olması. Böylece, siyah, yukarı orta sınıftan, radikal dinci, hatta Marksist entelektüel görüntüsü altında, yurtseverliği, karakteri, dürüstlüğü kuşkulu bir adam imajı işlenecek. Bu eleştirileri savuşturamazsa Obama, beyaz işçi sınıfından ve kırsal seçmenden asla oy alamayacak. Rove ve Krugman'ın işaret ettiği gibi sınıfsal tercihler , The Times 'ta Anatol Kaletski 'nin vurguladığı gibi, ırk konusu ABD siyasetinde, "hâlâ" inkâr edilemeyecek kadar etkili, "yeni siyaset" in kültürel fantezilerine sığınarak bunların etrafından dolaşmak olanaklı değil.

Şimdi, Demokrat Parti de çok ciddi bir ikilemle karşı karşıya. Clinton'ın, nispeten ölçülü saldırıları karşısında bile tutunmakta zorluk çeken Obama, Cumhuriyetçi Parti'nin acımasız, kimlik kirletmekte uzman propaganda makinesi karşısında ayakta kalabilir mi? Partinin seçilmiş delegelerinin çoğunluğu Obama'yı tercih ederken konferans, doğal delegelerin oyuyla Hillary'nin adaylığını onaylarsa, bölünmüş ve küs bir partiyle seçimler kazanılabilir mi?

Böyle devam ederse Demokratlar, "Sekiz yıllık George Bush yönetiminin, halkın desteğini kaybetmiş savaşların, bir resesyonun sunduğu olanakları kullanamayacak, salt devlet başkanlığını değil, ABD politikasında, her kuşakta ancak bir kez gelebilen, ender bir dönüşüm yaratma şansını da kaçıracaklar". ( Baker , The Times, 25/04/08). Hiç beklenmedik bir şey oluyor, Cumhuriyetçilerin şansı giderek artıyor.

Wednesday, April 23, 2008

Turgut Özal'ı Anmak...



Geçen cuma, Turgut Özal 'ın 15. ölüm yıldönümüydü. Meslek hayatlarını, servetlerini ona borçlu olanlar, kendi var oluşlarını bir kez daha savunmak için kaleme sarıldılar. Ben onların yerinde olsam, susmayı tercih ederdim. Çünkü Özal'ın ait olduğu dünya, bugünlerde küresel bir insanlık dramı yaratarak çözülüyor. Türkiye, belki de tarihinin en kritik siyasi, kültürel, ekonomik kriziyle karşı karşıya kaldığı bu noktaya, onun açtığı yoldan geçerek geldi.

Bir semptom olarak Özal
Turgut Özal'ı bize yeniden anımsatanlar, onun vizyon sahibi, devrimci, özgürlükçü Kemal Atatürk 'ten sonra en önemli siyasetçi ve esas olarak iyi bir insan olduğunu söylüyorlar. "Ben zengini severim" sözleriyle demokrasinin en temel ilkesine ters düşen birisinin bu özelliklere sahip olduğuna inanmak çok zor olsa da, Özal'ı "iyi insan" olarak anımsamak isteyenlere bu hakkı tanımak durumundayız.

Ancak, Özal'ın ortaya çıkışına, "reformlarına" bakınca, onun hiçbir "otantik" yanı olmadığını kabul etmemiz gerekiyor. Birincisi Özal'ın gündeme getirdiği program ( "yapısal uyum", piyasa reformları) ona değil, Dünya Bankası- IMF ikilisine aitti. Bu iki kurumun o zaman üstlendiği işleviyse, Reagan - Thatcher önderliğinde başlayan neo-liberal "restorasyon" felaketi bağlamında kolaylıkla açıklayabiliriz.

Bu felaketin arkasındaysa son derecede saçma, ama büyük sermayenin emeğe yönelik saldırısı açısından işlevsel iki kanaat vardı. Birincisi, kapitalizmin en eski, en ilkel iktisatçılarından Say 'ın, tarihin çöplüğünden eşinilerek çıkarılan, "her arz talebini bulur" , "piyasalar kendiliklerinden dengelenir" savı. İkincisi de 1970'lerin şaibeli iktisatçılarından Arthur Laffer' in uydurduğu, "zenginlerin vergi yükünü ne kadar azaltırsanız ekonomi o kadar hızlı büyür, enflasyon o hızla düşer" olarak özetlenebilecek "arz yanlı" ekonomi palavrası.

Özal "otantik" bir birey değil, küresel bir programın Türkiye'deki uygulayıcısı, ülkenin ABD ve AB sermayelerinin kriz yönetim programına uydurulması sürecinin ürünü ve aracıydı. Bu anlamda Özal'ın bir "özne" olduğu bile tartışılır. Dahası, "özneyi" , "otantik" bireyi yok eden medya imajlarıyla gözü kamaşmış, narsisist bireyciliği, "hedonist tüketiciliği" körükleyen kültürü, ülkeye Özal dönemi getirdi.

Özal'ın, bu bir araç , uygulayıcı olma işlevini, toplumda muhalefetin, bir askeri diktatörlük tarafından susturulduğu koşullarda "başardığını" unutarak onu, "devletle sorunlu", demokrat biri olarak sunmaya kalkmak, eğer bir fantezi değilse tam anlamıyla bir sahtekârlıktır . Gerçekte Özal, bu özellikleriyle 1980'lerde başlayan, üstelik de Türkiye'ye özgün olmayan bir "restorasyon" sürecinin ürünü, daha doğrusu, "semptomu" dur.

Restorasyon ve çözülme
Bugün adeta bir toplumsal gelişmeymiş gibi sunulan "restorasyon" , insanın kaderini, piyasanın "gizli eline" , adeta denetleyemediği metafizik güçlere bırakmayı amaçlıyordu. İnsanın "yaşam dünyasını", eşitlik, özgürlük, kardeşlik prensipleri etrafında iyileştirebileceğine, tarihin akışını değiştirecek başlangıçlar tasarlayabileceğine ilişkin "Aydınlanma" geleneğine düşmandı. "Restorasyon" zenginlerin iktidarının doğal yasalara uygun, eşitsizliğin de gerekli olduğuna inanıyordu.

Böylece, "refah devleti" anlayışı terk edildi, emekçilerin ekonomik, siyasi kazanımlarına yönelik bir saldırı başladı. Gelişmekte olan ülkelerde de ulusal kalkınma politikaları terk edildi, emperyalist liberalizmin egemenliği kuruldu. Merkez sermayenin, çevre ülkelerde, sömürge sistemi yıkılırken kaybettiği egemenliği, borç kriziyle oluşan konjonktürde, IMF-Dünya Bankası programlarının, Özal tipi politikacıların eliyle "restore" edildi.

"Restorasyon" , bu yeni düzende "herkesin kazanacağını" iddia etti. Gerçekteyse, geçen hafta ortaya dökülen verilerin de gösterdiği gibi, gelir dağılımındaki bozulma müstehcen bir düzeye ulaşacaktı. Dünya ekonomisini, sermayeye tümüyle açık küresel bir "avlanma alanına" dönüştürme çabaları, neo-liberalizm, insanlığı ülkelerin, bölgelerin, kentlerin içinde ve arasında, ekonomik, etnik, dinsel, ulusal temellerde, sınırlarla, duvarlarla, dikenli tellerle, askerle, polisle, bekçi köpekleriyle bölmeyi hızlandırdı. 1989'da "restorasyon", tarihin sonuna geldiğimizi iddia etti. Ama aradan on yıl bile geçmeden, "tarihin sonunun" bir fantezi olduğu ortaya çıktı.

Neo-liberal ütopya, 1997'de Asya kriziyle sarsıldı. Patlayan borsa köpükleri 2001 başında, kapitalizmin krizinin gerçeğini, aşırı üretim/yetersiz talep sorununun aşılamadığını, bir kez daha gösterdi; 1929 buhranının hayaleti dünya piyasalarında dolaşmaya başladı. Restorasyona karşı toplumsal tepkiler de güçlenerek 1999-2001 arasında dünyanın gündemine oturdu. Kitleler dünyanın başkentlerinde sokaklardaydı.

Küreselleşmenin böldüğü insanlık da etnik, ulusal, dini çelişkilerle birbirine girmeye, ABD'yi ve Avrupa'yı ekonomik ve güvenlik açısından tehdit etmeye başlamıştı. Türkiye'de de Özal "reformlarının" bölüşüm ilişkilerinde yarattığı travma ve tahribat, tarımda yarattığı yıkım, 1990'larda ürünlerini etnik çatışma , siyasal İslamın yükselişi , günlük yaşamı kaosa çeviren hızlı kentleşme gibi olgularıyla vermeye başlamıştı.

Çözülmeye başlayan "restorasyonu", ekonomik düzlemde 2001 resesyonu sırasında başlayan, büyük bir mali genişlemeyle, siyasi düzlemde de ABD'nin, 11 Eylül saldırısının yarattığı şoktan yararlanarak enerji kaynaklarını ele geçirerek, askeri gücünün rakipsizliğini kanıtlayarak, yarı resmi bir imparatorluk oluşturarak kurtarma çabaları, bizi bu günkü konjonktüre getirdi.

'Konjonktür'
Şimdi, bu "restorasyonu" kurtarma çabalarının yarattığı "konjonktürde", Özal'ı üreten dünyanın en temel varsayımı olan "serbest piyasa" tezi, gözlerimizin önünde insanlık açısından büyük bir felaketler zinciri yaratarak çöküyor. Bu felaketlerin sorumlularından biri de Özal'dır.

Serbest piyasaya güven önce enerji piyasalarında sona erdi; "serbest piyasa" yerini hızla askeri, jeopolitik rekabete bırakıyor. Dünya Ticaret Örgütü süreci tıkandı, ikili anlaşmalar artmaya, korumacılık eğilimleri "ekonomik ulusalcılık" güçlenmeye başladı. Mali piyasalarda derinleşen kriz, milyonlarca insanı, tasarruflarını, evlerini, işlerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya bıraktı. Şimdi de IMF ve Dünya Bankası'nın serbest piyasa reformlarının, gelişmekte olan ülkelerde yerel koşullara uyumlu tarım yapılarını, ihracata yönelik kalkınma fantezileriyle imha etmiş olduğu ortaya çıkıyor. İhracat gelirleri ise dış borç servisine, yerel seçkinlerin lüks tüketimlerinin finansmanına yönlendirilerek talan edilmişti.

Şimdi gıda fiyatlarındaki, hızla küresel bir açlık tehlikesine yol açan artışların arkasındaki etkenlerden biri de, son 25 yılda kredi köpüğünün de desteğiyle baş döndürücü bir hıza ulaşan tüketim hummasıydı. Bir taraftan bu tüketime paralel hızlanan karbondioksit üretimi iklim değişikliği sürecini hızlandırıyor, kuraklık olaylarını arttırıyordu. Diğer taraftan, Çin ve Hindistan'da hızlanan metalaşma ve kentleşme et, süt gibi gıdalara yönelik talebi arttırarak tahıl fiyatları, su stokları üzerinde tarihte görülmemiş ölçüde baskı yaratıyordu.

Enerji fiyatlarındaki artış, mali krizde, spekülatörlerin maniplasyonları, bu baskıyı daha da ağırlaştırdı. Kimi önemli tahıl ihracatçısı ülkelerde devletlerin, siyasal istikrarı koruyabilmek için, ihracat kısıtlamalarına gitmeye başlamaları da piyasa sisteminin iflasının bir başka göstergesiydi.
Özal'ın da parçası olduğu bir "restorasyon" insanlığa pahalıya patladı, büyük acılara mal oldu

Wednesday, April 16, 2008

'Başlangıcın Sonu'

(Cumhuriyet 14.04.2008)


Mali sarsıntıların merkez bankalarınca denetim altına alınacağına, küresel bir resesyonun gündeme gelmeyeceğine ilişkin rüyalara dalmış olanların geçen hafta uyanmış olmaları gerekiyordu.

Çok yoğun bir hafta oldu

Hafta, hem ekonomik gelişmeler hem de bu gelişmelere ilişkin tartışmalar açısından çok yoğun geçti. Bu tartışmalarda, 1929 bunalımı anımsatılıyor, küreselleşme öncesinin Keynesyen modellerine eğilimli yaklaşımlar dikkat çekiyordu.

Hafta içinde, ABD'de perakende satışlarındaki düşüşlere, borçlarını zamanında ödeyemeyenlerin arttığına ilişkin veriler, dolardaki gerilemeye rağmen, ABD cari açığındaki ani sıçrama (Bloomberg , 10/04) krizin sürmekte olduğunu anımsatırken; şirket bilançoları, sezonu, sanayi devlerinden General Electric'in, UPS ve FedEx gibi kargo şirketlerinin gelirlerindeki büyük düşüşlerin yarattığı şokla açıldı. Financial Times, Wall Street Journal gibi gazetelere göre, GE'nin gelirlerindeki, sağlık hizmetleri ve elektrikli aletler bölümlerini de kapsayan gerilemeler, krizin derinleştiğini gösteriyordu.

Nitekim hafta ortasında yayımlanan IMF raporu, dünya ekonomisine ilişkin büyüme beklentisini yüzde 3.7 gibi resesyona çok yakın (resesyon sınırı yüzde 3) bir düzeye çekiyor, bu yıl ABD'nin resesyon yaşayacağını, toparlanmanın gelecek yıldan önce gelmeyeceğini söylüyor, krizin giderek derinleşmekte, yayılmakta olduğuna işaret ediyordu.

Wall Street Journal 'ın ekonomistler arasında yaptığı bir anket, krizin henüz dibine ulaşılmadığına ilişkin genel bir kanıyı yansıtırken, The Economist, "ABD'de resesyonun hafif ve kısa süreli olacağına ilişkin iddialara inanmak için hiçbir neden yok" diye yazıyordu. Borsalar da haftayı ABD'de yüzde 2'nin üzerine, Avrupa'da yüzde 1.5 civarında gerilemelerle kapattılar.

Finansal yatırım ve sigorta sektörünün devlerinden Standard Life'ın Global Strateji bölümü başkanı Andrew Milligan 'a göre artık "krizin başlangıç aşaması bitiyordu" , Morgan Stanley başekonomisti Berner de " Şimdi mali krizin ekonomik sonuçlarını yaşamaya başlayacağız " diyordu.

Bu koşullarda tartışmaların da giderek serbest piyasa sistemine yönelik eleştiriler , düzenleme ve şeffaflık getirici yeni önlemler, yoksulluk ve küreselleşme karşı tepkilerdeki artışlar bağlamında artan siyasi riskler üzerinde odaklandığı görülüyor.

Düzenleme ve şeffaflık

ABD finans çevrelerinin ağır toplarından, eski FED başkanı, 1978'de neoliberal modelin fiilen başlatıcısı Volcker , Economic Clup'da yaptığı konuşmada, " Mali mimarlar, belirgin bir biçimde kırılgan ve bir tarafta birileri için büyük servetler yaratırken diğer taraftan aynı hızla tüm mali sistemin domino taşları gibi yıkılma tehlikesini gündeme getiren bir sistem inşa ettiler " diyor, düzenlemenin ve şeffaflığın önemini vurguluyordu ( New York Times ,11/04). Volcker'e göre, ABD'de " tüketimin başını çektiği bir ekonomik bir modelden, ihracatın çektiği bir ekonomiye geçiş başlamıştı" . ( McClatchey Newspapers ,09/04). Yatırım Bankası UBS'nin ekonomik danışmanlarından George Magnus da Financial Times 'taki yorumunda, J.K. Galbraight' in 1929 krizine ilişkin kitabını okumayı öneriyor. Küreselleşme teorisinin önde gelen isimlerinden Prof. Ulrich Beck , The Guardian 'da " serbet piyasa ekonomisi komedisinin, devlete ne kadar gereksinim olduğunu bir kez daha gösterdiğini" vurguluyor, piyasalar serbestleştikçe 1929 tarzı kriz riskinin daha çok arttığına işaret ediyordu. Ancak Volcker'in sözlerini aktaran New York Times'ın ekonomi yorumcusu Floyd Norris 'e göre, ortada hâlâ ne yapılacağına ilişkin belirgin, sistemli bir yaklaşım yoktu.

Bu noktada insanın aklına Keynes 'in 1930'larda, ekonomi yöneticilerinin ve mali piyasaların kaptanlarının hâlâ bir önceki, şimdi kapanmaya başlayan dönemin düşüncelerinin etkisi altında olduklarına ilişkin dile getirdiği kaygılar geliyor. Örneğin dünya bankalarının sözcüsü Uluslararası Finans Enstitüsü (IIF), krize ilişkin tepkisini ilk kez belirtirken, sorunları kabul ediyor ama yeni düzenleme ve şeffaflık eğilimlerine şiddetle karşı çıkıyordu. Financial Times'ta bir blog yöneten Prof. Willem Buiter' in (London School of Economics, eski EBRD başekonomisti) sözleriyle, adeta " Biliyoruz çuvalladık, ama dersimizi aldık; valla bir daha yapmayacağız. Bizi düzenlemeye, işimize karışmaya gerek yok" diyorlardı. Prof. Buiter'e göreyse, sistemin kendi kendini düzenlemesi hiç düzenleme olmayacak anlamına geliyordu, artık bu risk alınamazdı. (10/04)

Açlık ve yoksulluk

Geçen hafta tartışmalar, aniden ABD ve genelde İngilizce konuşan ülkelerdeki (neoliberalizmin öncüleri) gelir dağılımı, dünyada açlık, yoksulluk, küreselleşmeye karşı tepkiler üzerinde de yoğunlaşmaya başladı. Sanırım tartışmalar, Nesweek 'in çarşamba yazımda aktardığım, "yeni süper sınıf" la ilgili araştırmasıyla başladı. Financial Times' ta hafta boyunca, Gideon Rachman, John Plender, Daniel Pimlott bu konulara ilişkin tartışmaları aktardılar. Rachman, küreselleşmenin siyasi bir yapıntı olduğunu, siyasetin getirdiğini siyasetin götürebileceğini anımsattı. Yoksulların bu süreçten zararlı çıktığına ilişkin bir algının, gıda fiyatlarındaki artışlarla daha da güçlendiğine, "küreselleşen ülkelerde seçkinler için büyük tehdit olan açlığın geri gelmekte olduğuna" dikkat çekti.

Plender, ABD gelir dağılımı verilerini ayrıntılı bir biçimde analiz ederken, 1979-2005 arasında, en yoksulların gelirinin yıllık ortalama yüzde 1.3, orta sınıfın da yüzde 1 artarken, en zengin yüzde 1'lik kesimin gelirinin yüzde 228 arttığına, "2002-2006 döneminde bu plütokratik grubun toplam gelir artışından aldığı payın yüzde 75'e ulaştığına" dikkat çekiyordu. Plender'in aktardığına göre, dünyanın en büyük bono fonu Pimco'nun genel müdürü Bill Gross "Toplumun emeğinin gelirleri kötü dağıtılmaya başlanırsa, sistem sonunda bozulur" diyordu. Gross sonra da, William Butler Yeats' in 1919 tarihli "İkinci Geliş" başlıklı, dönemin "Zeitgeist" ini yakalamasıyla ünlü şiirine göndermeyle, "O zaman merkez çöker" diyordu. Plender, dünyanın en zengin adamı Buffet'in benzer yakınmalarını da aktarıyordu; gelir dağılımındaki bozulmalara tepkiler salt İngilizce konuşan ülkelerle sınırlı değildi, Japonya'da, Fransa'da da yabancı sermayenin götürdüklerine karşı tepkiler vardı. Daniel Pimlott ise ABD'deki yoksullaşmadaki artışları aktardığı yazısında, 40 yıl önceki kent ayaklanmalarını anımsıyordu. Büyük Muhafazakârlar (2005) kitabının yazarı Martin Hutchinson da, Prudent Bear sitesinde yayımlanan bir yorumunda, Friedman 'ın, "Dünya Düzleşiyor" (-küreselleşme-E.Y.) kitabına atıfla, gittikçe artan korumacılık eğilimlerine, " dünyada yeniden engellerin belirmeye başladığını" vurguluyordu. İşçilerin, sendikaların artık hükümetlerden kendilerini korumalarını istediklerine dikkat çekiyordu.

Yoksulluk, gelir dağılımında bozulma, bunlara karşı siyasi tepkilere ilişkin tartışmalar, akla Prof. Jeffery Willamson' un, "Küreselleşmenin 200 yılı" başlıklı benim de beş yıl önce aktardığım çalışmasını getiriyor. Williamson, geçmişte, tam da bu nedenlere küreselleşmenin çöktüğünü göstermişti.

Volcker " ABD'de tüketimden, ihracata dayalı yeni bir modele geçiliyor" diyor. Geçen yıl emekliliği bırakarak, yatırımcılığa geri dönüp, yaptığı son dakika müdahalelerle Quantum fonunu yüzde 37 kâra geçiren George Soros " Reagan döneminden bu yana oluşan bir köpüğün delinmesine şahit oluyoruz" diyor. Bu saptama aslında, tam da bu 25 yıllık dönemin, küreselleşmenin sona erdiğini söylemiyor mu?