Monday, May 31, 2021

‘Yeni bir modernite’… mi?


Peker ile “Gelin… Daha neler olacak” ile yerlerde sürünüyoruz. İsterseniz biraz da yükseklerde uçalım. Marx, “Katı olan her şey eriyor”, şair Hugo von Hofmannsthal, “Ayaklarımın altında zemin kayıyor” sözleriyle modernite dönemini betimliyorlardı: O zaman, hızlı dönüşümler insanın bilişsel haritasını dağıtıyor, olanaksız görülen şeyler hızla sıradanlaşıyordu. Son yıllarda siyasi, ekonomik, teknolojik süreçlerdeki hızlanma, aklıma “yeni bir modernite (karanlık yüzüyle birlikte) mi” sorusunu getirdi.

(...)

Modernite döneminde, Darwin, Marx, Nietzsche, Freud insan, toplum, tarih hakkındaki varsayımları sarsmışlardı: İnsan tek hücreli hayvanlardan başlayan bir evrimin sonuncuydu; kapitalizm, tarihteki gelmiş geçmiş üretim tarzlarından yalnızca biriydi; sırada başkaları da vardı; “Tanrı ölmüştü”, insan artık yalnızdı; özne de sanılanın aksine, rasyonel bir varlık değildi, ayırdında olmadığı dürtülerin etkisindeydi.  

Kendi ayakları üzerinde durmaya başlayan kapitalizm, dünya pazarında “ekolojik hâkimiyetini” kurmuştu, artık küresel bir üretim tarzıydı. Kapitalizm emperyalizme dönüşürken savaş ekonomileri, finans krizleri liberal kapitalizmi devlet kapitalizmine dönüştürüyordu. Emperyalist kapitalizm içinde, hegemonya transferi, komünizm ve faşizmden oluşan üçlü bir dinamik, “yeniden paylaşım savaşlarını” gündeme getiriyordu; hem de tren, otomobil, uçak, telgraf, telefon, radyo, sinema, tank mitralyöz, el bombası, zehirli gaz gibi teknolojik “gelişmelerin” hızlandırdığı bir zamanın içinde…   

(...)

Bu yeni dünya, “gözetleme-denetleme-veri madenciliği kapitalizminin”, insansız hava araçlarının, kendi kendine karar verebilen savaş makinelerinin, hipersonik füzelerin, uzay yarışlarının, tekno-totaliterizmin, hatta Yeni Faşizmin dünyasıdır.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, May 27, 2021

Rejim yine bir yol ayrımında mı?

İslamın AKP rejiminin yine bir yol ayrımına geldiğini düşündürüyor. Ancak bu yol ayrımından sonra, “Rejim yine yeni bir hatta geçerek ilerlemeye devam edecektir” demek, “Yeni hatta geçerken ‘araba’ devrilir mi? Devrilirse ortalığa neler saçılır” gibi sorulara cevap verebilmek kolay değildir. Çünkü, “istikrarsızlıkların istikrarı” bozulup da “durumun” çeperi geçirgenleşince “olasılıklar yelpazesi” hızla genişlemeye başlıyor. 

(...)

Peker’in açıklamalarıyla birlikte oluşan durum, şimdi şu soruyu akla getiriyor: Siyasal İslam, geleneği kendisininkinden farklı olan bu son kesimle de yollarını ayırmaya ve siyasal İslamın en radikal unsurlarına, Milli Görüş taraftarlarına dayanarak rejimde de bu yol ayrımına uygun dönüşümleri gerçekleştirerek ilerlemeyi mi planlıyor?

Olabilir ama bu kez farklı. Bundan önceki tüm yol ayrımları AKP’nin yükselme ve rejimin ilerleme süreci içinde yaşandı. Bundan önceki “15 Temmuz” olayının gösterdiği gibi gerileme süreci başladıktan sonra yol ayrımlarını aşmak giderek zorlaşıyor.

(...)

CHP’nin solundaki hareketlere ve gruplara gelince: Kapitalizm ve emperyalizme karşı mücadele etmeye kararlı olduklarını her fırsatta vurguluyorlar ama karmaşık örüntüleri ifade eden soyutlamalar olan “kapitalizme” ve “emperyalizme” karşı doğrudan ve genel olarak mücadele edilemeyeceğini unutuyorlar. Mücadele, kapitalizmin ve emperyalizmin bugün burada, siyasi ve kültürel alandaki egemenliğinin somut biçimlerini, bunların aktörlerini hedef alırsa anlamlıdır. Bugün bu biçimlerin aktörü, Türkiye’de siyasal İslamın (kültürel) rejimini (siyasi) “süreç olarak faşizm” olgusu içinde temsil eden AKP ve liderliğidir. 

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, May 24, 2021

‘Ateşkes’ ama bu kez farklı

 

İsrail, 16 yıl önce Gazze’den çıktığından bu yana altı büyük çatışma yaşandı. En uzunu dört ay (2006) en kısası 72 saat (2019) süren çatışmaların ilk beşinden sonra taraflar, “statükoya” (“Oslo Barış Süreci Çerçevesi”, iki devletli, çözüm umudu) geri döndüler. Cuma günü ateşkes ilan edilen altıncı çatışmadan sonra, bu kez durum farklı görünüyor.

İLK İZLENİM YANILTICI

Son çatışmaları değerlendirince, Hamas daha da güçlendi, Netanyahu can çekişen siyasi yaşamını biraz daha uzatma olanağı buldu. FKÖ ve Filistin yönetiminin silikleşme süreci devam ediyor. Arap ülkelerinde ve Türkiye’de Filistin’e sahip çıktığını iddia eden sesler, sık sık Yahudi düşmanlığı da sergileyen sesler olarak kaldılar. ABD yönetimi ve Avrupa devletleri “İsrail kendini koruma hakkına sahiptir”, “bir an evvel ateş kesilsin” gibi genellemelerle yetindiler. 

Kısacası ilk bakışta “ortada farklı bir durum yok” denebilir. Ancak daha dikkatli bakınca kimi önemli değişimlerin işaretlerini görmek olanaklı.

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, May 20, 2021

Hata mı, yoksa politika mı?


“Adamlar”, eninde sonunda ülkelerini yangın yerine çeviriyorlar. Ülkelerinin saygın yorumcuları da hayretle soruyor: Neden bu hataları yapmakta ısrar ediyorlar? 

‘Adam’ kazanırken ülkesi kaybediyor

Örneğin, İsrail’de kimi yorumculara göre Şeyh Cerrah Mahallesi’nde, Şam Kapısı’ndan Mescid-i Aksa’da yapılan provokasyonlarla patlak veren, Hamas’ın füzeleri, İsrail’in hava saldırıları ile tırmanmaya devam eden, Yahudilerle İsrail vatandaşı Filistinliler arasında yaygınlaşan çatışmalarla, gündemdeki genel grev çağrısıyla İsrail’i bir iç savaşın eşiğine getiren olaylar, Netanyahu’nun ve güvenlik bürokrasisinin hatalarının sonucudur.

(...)

Olsun! Netanyahu iktidardan düşme sürecini durdurdu ya. Dediğim gibi adamlar yakıp yıkmadan gitmezler...

(...)

Hata değil, politika

Türkiye’de de rejimi yönetenler, kimi yorumculara göre özellikle ekonomi alanında sürekli hata yapıyorlar. “Büyük sermaye” rejimin ekonomi politikalarından, sık sık değişen kararlarından rahatsızdı. Şimdi, bugüne kadar rejimi desteklemiş olan “Anadolu sermayesi”, esnaf da şikâyetçi. 

Bu kesimler kaynak sıkıntısı çekerken, havaalanı, köprü, otoyol gibi büyük projeler, Avrupa’nın çöpleri, bir avuç şirketin devleti soyma “Adamları besleme” aracına dönüştü. Arsa yaratma adına ülke ormanları yok ediliyor, yeni kuşak yaratma adına eğitim perişan. Suç örgütleri rejimin işlerine taşeron olmuş. 

Peki, ya bunlar hata değil de Türkiye kapitalizminin, sermaye birikim süreci üzerine yapışmış, asalak (değer üretimi sürecinde yer almayan) bir sınıf/tabakanın (siyasal İslamın egemen sınıflarının) yaşam koşullarının politikalarıysa? 

(...)

Yazının tamamını okumak içişn tıklayınız

Monday, May 17, 2021

‘Peker-Ağar’ Rejimin ‘semptomudur’

 

Kapitalist bir ülkede “güçler ayrılığı”, “denetleme dengeleme” kurumları işlevsizleşmiş, devlet kurumlar arası ilişkilerden “adamlar” arası ilişkilere dönüşmüşse yasadışı “piyasaların”, güç simsarlığı faaliyetinin hızla genişlemesi de kaçınılmazdır. İşte bu nedenle, Peker-Ağar çatışması Rejimin genel karakterinin bir semptomudur. Kimi yorumcuların işaret ettiği gibi bu bir “iç hesaplaşmanın” dışa vurumu olsa da benzer rejimlerin işleyişine ilişkin bir semptom olmaktan öteye geçmez.

AMA YARARLI BİR ‘SEMPTOM’… 

Ancak bu belli ki medyanın ve muhalefetin, vatandaşların dikkatini, Rejim açısından bir fiyaskoya, halk açısından bir felakete dönüşmüş pandemiden ve dünyanın “en kırılgan ekonomisinin” eli kulağında borç krizinden uzaklaştıran yararlı bir “semptomdur”. 

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, May 13, 2021

‘Adamlar’ yakıp yıkmadan gitmiyor

 

Filistin sorunu geçen haftalarda yeniden canlandı, jeopolitik dengeleri yeniden sarsacak bir savaş olasılığıyla hem bölgenin hem de dünyanın gündemine oturdu. Olaylar, İslamcı hareketi ve Hamas ilişkilerini de içeren Birleşik Arap Listesi’nin de desteğiyle bir koalisyon hükümetinin kurulma olasılığı güçlenirken patlak verdi. Ben olayların bu, bize çok tanıdık gelecek boyutuna bakmaya çalışacağım.

‘Adamın’ stratejisi...

İsrail Başbakanı Netanyahu, 21 Kasım 2019’dan bu yana rüşvet almakla, görevi kötüye kullanmakla suçlanıyor. Dava, 20 Mayıs 2020’de Kudüs Bölge Mahkemesi’nde başladı. Netanyahu başlangıçta meclisten (Knesset) kendisine dokunulmazlık getirecek bir yasa geçirmeyi denedi ama çoğunluğu bulamayacağını görünce geri çekti. O günden bu yana kurulan hiçbir koalisyon hükümeti yaşamadı...

(...)

Benim de aklıma bir başka zamanda, bir başka yerde patlayan bombalar, yüzlerce kurbanın cesedi, sonuçsuz koalisyon pazarlıkları ve bir başka adamın seçim “başarısı” geliyor.

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, May 10, 2021

Bir ‘büyük yenilgi’

 

İngiltere’de geçen hafta yapılan belediye seçimleri ve kısmi ara seçimler İskoçya’da, Galler’de, tek tek ele almaya değer ilginç sonuçlar yarattı. Ancak en önemli sonuç, milletvekilliği ara dönem seçimlerinde, İşçi Partisi’nin (İP), 1964’ten bu yana elinde tuttuğu Hartlepool kentinde hezimete uğramasıydı. Muhafazakâr Parti’nin oy oranı yüzde 51’in üstüne çıkarken İP’nin oy oranı yüzde 29’da kaldı. 

Şimdi sağ medya, İşçi Partisi’nin sağ kanadı, “İşçi sınıfı artık sağ partileri tercih ediyor” savıyla İP’yi daha da sağa itmeye, partinin sosyalist kanadını tamamen tasfiye etmeye çalışıyor. Bu eğilim, parti lideri Keir Starmer’nın yetersizliklerine karşın, yenilginin aslında Corbyn döneminin mirası olduğunu iddia ediyor. Bu savlarda bir doğruluk payı var ama “öykü” salt bunlarla sınırlı değil.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, May 06, 2021

Biden’ın ilk 100 günü

 

Geçen hafta Biden yönetiminin “100. günü!” tamamlandı. Biden ilk kez Senato ve meclisin ortak toplantısında konuştu; yaptıklarını, bundan sonra yapmayı planladıklarının arkasındaki mantığı açıkladı. Böylece “Neo-liberalizm geride mi kalıyor”, “Gündemde yeni bir ekonomik model mi var” soruları etrafında tartışmalar yoğunlaştı.

(...)

Neo-liberalizm, salt bir özelleştirme, serbestleştirme, refah devletini (sosyal yardımları) çözerek kaynakları sermayeye aktarma paketi değildi. Neo-liberalizm, devletle, ekonomi ve toplum, siyasi iktidarla piyasa arasında özgün bir ilişki ve bu ilişkiyi kabullenecek hatta benimseyecek öznellikler (kültür) boyutuyla birlikte şekillenen bir kriz yönetim biçimiydi. Şekillenmesi de 1970’lerin ortasında başladı.  

Bu neo-liberalizm, “New York eyalet krizinde” olgunlaşan IMF koşullarıyla şekillenmeye başladı, ABD’de hava trafik kontrolörleri grevinin, İngiltere’de madenciler grevinin yenilmesiyle ilerledi, borç krizinin basıncı ile çevre ekonomilerinin yeniden yapılandırılmasıyla pekişti. Yeni öznellikler, müziğiyle, TV dizileriyle, filmleriyle, gazete başlıklarıyla, postmodern savlarla, 1980’ler boyunca yaratıldı ve 1989’da SSCB’nin çöküşü, süreci tamamladı. 

Neo-liberal modelin yönetim biçimi içinde devlet küçülmedi,

(...)

Bir ‘yeni model’ kolay değil

Biden uygulamaları ekonomide olumlu sonuçlar veriyor. Borsa, özellikle teknoloji şirketlerinin hisseleri yükselmeye devam ediyor. Ekonomik büyüme hızlandı. İşsizlik geriliyor, ücretler de artmaya başladı. Kamu harcamalarını dengelemek için vergilerde, mali sermayeyi ve şirketleri hedef alan artışlar toplumda olumlu karşılanıyor.

(...)

Financial Times’da cuma günü Chris Giles, “Sol, tartışmayı kazanıyor” başlıklı yorumunda, Reagan - Thatcher ikilisine atıfla “Eskiden radikal düşünceler sağdan gelirdi, şimdi soldan geliyor” diyordu.

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, May 03, 2021

Rejim böyle, peki ya muhalefet?

 

Siyasal İslamın AKP rejiminin liderliğinin, dinci entelijansiyanın, kafalarındaki hayalleri gerçek sandıklarını birçok kez vurgulamıştım. Geçen haftaki yazımda da bu “gerçeklik” sorununun, ülkenin jeopolitik sermayesini nasıl tükettiğini örneklemiştim. Rejim böyle, peki ya muhalefet, özellikle ana muhalefet partisinin liderliği?

Bu soruya cevap vermeye çalışmadan önce “1 Mayıs” kutlamalarını önlemeye çalışan polisin baskısına, orantısız şiddet uygulamalarına kararlı biçimde direnen gençleri, geleceğin işçi sınıfını, sol entelijansiyanın katkılarını kutlamak istiyorum. 1 Mayıs geleneğini bu yıl da yaşattılar. Gerçekten de yazının devamındaki saptamaların da göstereceği gibi, gelecek bu gençlerin elinde; bugünkü siyasi “liderlerin” değil!...

(...)

Kabul etmek gerekir ki Kılıçdaroğlu, Rejim’in biçimine ilişkin çok yerinde tespitler yapıyordu: “Türkiye’de demokrasi askıya alınmıştır, anayasa askıya alınmıştır, hak ve özgürlükler askıya alınmıştır.” … “bizim ülkemizde demokrasi yok!”

(...)

Kısacası, Kılıçdaroğlu’nun deyişiyle “Ülkede demokrasi yok!” Peki, ne var? 

Demokrasi yoksa, seçimler nasıl olacak? “Nasıl olsa bütün bunların tamamı değişecek” iddiasının dayanağı nedir? 

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, April 29, 2021

İki iskemle, bir fantezi ve fiyasko

(...)

1915-18 “olayını” adlandırma (Ermeni soykırımı/katliamı/tehcir) konusunda en az yarım yüzyıldır kararlar verilmiş, saflar belirlenmişti. Bundan sonrası artık hangi tanımın egemen olacağına ilişkin bir siyasi-kültürel “mücadeleydi”. Türkiye’nin bu mücadeleyi kazanacak gücü yoktu, emperyalist sistem içindeki konumundan dolayı da azınlıkta kalmaya mahkûmdu; ancak jeopolitik dengelere, “jeostratejik sermayesine” dayanarak konumunu korumayı, bir “savunma savaşını” sürdürmeyi başarıyordu. AKP rejimi, ülkenin “jeo-stratejik sermayesini” tüketti ve geldik bugüne. 

(...)

Monday, April 26, 2021

‘Adamlar’ ve lebaleb dolu mekânları…

 


Adamlar”, Covid-19 yokmuş gibi davranmayı seçtiler; ne kadar güçlü hatta maço olduklarını sergilemek, ne kadar popüler olduklarını kanıtlayarak siyasi sermayelerini artırmak, en azından koruyabilmek için, taraftarlarını meydanlara, salonlara lebaleb doldurdular. Adamlar yalnızca kendi taraftarlarını değil, ülke halkını siyasi ihtiraslarına kurban etmekten çekinmediler.

(...)

Bolsonaro, taraftarlarını salonlara, meydanlara toplayıp nutuk attıkça vaka ve ölü sayısı arttı. Günlük vaka sayısı (7 gün hareketli ortalama) Kasım 2020’de 16 bin 851 iken 22 Nisan 2021’de 60 bin 185’e, toplam ölü sayısı da 390 bine ulaştı. Bolsonaro, hâlâ eve kapanma, sosyal mesafeyi koruma gibi önlemlere, ekonomiye zarar veriyor gerekçesiyle direniyor. Duke Üniversitesi’nden nöroloji profesörü Brezilyalı, Miguel Nicolelis, “Ülkenin tarihinde ilk kez sağlık sistemi çöktü” derken, Sao Paulo Üniversitesi’nden üç profesör Ventura, Aith, Reis ortak açıklamalarında, Bolsonaro’nun politikalarını, toplumu, dünya halklarının sağlığını tehlikeye attığı için “insanlığa karşı işlenmiş” bir suç olarak nitelediler...

(...)

Hinduların ve Sihlerin kutsal bayramı “Kumbh Mela” mart başında başladığında milyonlarca insan Ganj Nehri kıyılarına toplandı, “kutsal” suya girip yıkanmaya başladılar.

Bu sırada Modi, Batı Bengal seçimlerini kazanıp kontrolündeki eyalet sayısını artırarak iktidarını yaygınlaştırmak, muhalefetin moralini bozmak için peş peşe büyük meydan, salon toplantıları düzenliyordu. Böylece 13 Şubat’ta 12 bin 144 olan vaka sayısı 23 Nisan’a gelindiğinde 297 bin 696’ya, ölümler de 190 bine ulaştı.

(...)

Salonları lebaleb doldurmayı seven, sürekli ağaç kestiren biri daha var. Onun ülkesinde de 25 Ocak’ta 6 bin 41 olan resmi (?) vaka sayısı 22 Nisan’da 59 bin 204’e ulaştı, sağlık sistemi çöktü. Ancak siz onu çok iyi bildiğiniz için üzerinde durmayacağım.

(...)

Seçimlere giderken Trump, taraftarlarını salonlara, meydanlara doldurdu. Böylece vaka sayısı 12 Ekim’de 34 bin 596’dan 8 Ocak’ta 259 bin 614’e, günlük ölüm sayısı 1125’ten 3 bin 500’ün üstüne çıktı; toplam ölü sayısı 380 bini geçti. 

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız


Thursday, April 22, 2021

Amerika’da faşizm hâlâ canlı ve güncel

 

Demokrat Parti, başkanlık seçimlerini ve senatoda çoğunluğu ele geçirdi. Biden kendisinden beklenmedik düzeyde halkçı politikaları hayata geçirmeye başladı. Amazon işçilerinin sendikalaşma mücadelesini destekledi, sendikalaşmanın önemini vurguladı. Pandemi giderek kontrol altına alınıyor, ekonomi toparlanmaya başladı. Jüri, George Floyd’u öldüren beyaz polisi suçlu buldu. Tüm bunlara bakarak ABD’de Trump gitti ve faşist tehlike ortadan kalktı diye düşünebilir miyiz?

Kökleri çok derinlerde

ABD’de faşist hareketin kökleri, Güney eyaletlerinin köleci geleneğine, iç savaşa ve 100. yılını anmakta olduğumuz 1921 Tulsa katliamına, ABD hegemonyasının gerileme dinamiklerine, 1995’in nisan ayında gerçekleşen Oklahoma bombalama olayına kadar gider. Trump döneminde, bu sürecin unsurları, ırkçılığı adeta meşrulaştıracak biçimde şekillenmeye başladı. 

Bu şekillenme şimdi iki kanaldan ilerliyor. 

(...)

Yazının devamını okumak için tıklayınız

Monday, April 19, 2021

AKP: Yolun sonundan nereye doğru?

 

Siyasal İslamın AKP rejiminin, genelde beş kuşakta kat edilen yükselme ve gerilemenin beş aşamasını bir kuşakta aşmayı başardığına işaret etmiştim. Şimdi, rejim yolun sonundadır. Buradan gidecek başka bir yeri olmadığı, ülke siyasetinin de bir “kötü sonsuz” içine girdiği söylenebilir! 

(...)

Bölgedeki yeni oyuncuyu da anımsayarak bu fantezileri, “Zhui Long” (ejderhanın peşinden koşmak) kavramıyla betimleyebiliriz. Siyasal İslamın liderliği, sözde “iç ve dış dinamiklerin örtüştüğü”, yerli ve yabancı liberal entelijansiyanın “darbeciler” yaygarasıyla “yeldeğirmenlerine saldırdığı”, siyasal İslamı göklere çıkardığı dönemi özlüyor. Ancak nasıl, bağımlısı “afyon dumanının” “ejderhanın” peşinden ne kadar koşarsa koşsun, o ilk anın verdiği hazzı yakalayamayacaksa, rejim de o ilk hegemonya inşa anının hazzına geri dönemeyecektir.  

Peki, rejim bu noktadan nereye gidebilir? Yukarıdaki benzetmeyi biraz daha esnetirsek: Her madde bağımlısı gibi dozu daha da artırmaya çabalamasını, artan dozun maliyeti karşısında daha da hırçınlaşmasını, içeride ve dışarıda daha büyük riskleri göze almasını bekleyebiliriz

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, April 15, 2021

Kimlik siyaseti ortamında seçimler

 

Geçen hafta iki ilginç çalışmaya rastladım. Birincisi, “The Doom of The Elites” (Seçkinlerin Kör Talihi - The American Conservative, 06/04/2020) başlıklı, Michael Vlahos imzalı bir deneme. İkincisi de Syracuse Üniversitesi’nden, Leyla D. Karataş ve Devashish Mitra imzalı “Electoral competition in the presence of identity politics” (Kimlik siyaseti ortamında seçim rekabeti- Journal of Theoretical Politics 2021, Cilt 33/2) başlıklı bilimsel çalışma. Bu iki çalışma, önümüzdeki günlerde yaşanacakları anlamaya, tavır almaya yardımcı olacak savlar ve bulgular içeriyor.

YÜKSELİŞ VE ÇÖKÜŞ

Vlahos’un, Demokrat Parti’yi ve sol akımları hedef alan yaklaşımını, Amerikan muhafazakârlığının tarihsel, güncel ve ideolojik özelliklerini göz önüne alarak okumak gerekiyor. Vlahos’un verdiği örnekler, seçkinlerin yükselme ve çöküşünün yaklaşık beş kuşak sürdüğünü düşündürüyor...

(...)

Türkiye’ye dönersek, siyasal İslamın, AKP’nin seçkinlerinin, “yükselme ve çöküş” sürecinin, yaklaşık beş kuşakta geçtiği beş aşamayı, bir kuşak içinde aşmayı başardıklarını söyleyebiliriz.

(...)

KİMLİK VE KÜLTÜR

Karataş ve Mitra’nın araştırmalarının bulguları, güçlü kimlik siyasetinin siyasi kutuplaşmayı derinleştirdiğini, bu ortamda yapılan seçimlerde seçmenin ekonomi, gelir dağılımı konularından çok, kutuplaşmanın etkisi altında tercih yaptığını gösteriyor. 

(...)

Yaının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, April 12, 2021

Absürdistan’da son durum

 

Ekonomi dibe vurdu, lebaleb toplantılardan sonra vaka sayısı tavana çarptı. Kanal İstanbul ve Montreux Anlaşması tartışması sürerken 104 emekli amiral konuya ilişkin bir bildiri yayımladılar. Bildirinin içeriği yok sayılıp biçimi darbe niyeti olarak nitelendi, tutuklamalar başladı. Çin şirketleri, ciddi jeopolitik sorunlar yaratmak bir yana, büyük ekolojik sorunlar yaratmaya aday Kanal İstanbul Projesi için teklif vermeye hazırlanıyormuş.  

Absürdistan’da son durumu anlamak çok zor. Yine de Mine Söğüt ve Ali Sirmen’in cuma günü yayımlanan yorumları yardımcı olabilir. 

‘Demokratik yollardan yararlanarak’

Mine Söğüt, çok ilginç bir şey yapmış, “darbe” sözcüğünün “resmi” tanımının (TDK), Cumhuriyet kurulduğundan bu yana geçirdiği evrimi izlemiş. Söğüt’ün aktardıklarından, “darbe” tanımının evrim sürecinin bir noktada bir mutasyona uğradığı anlaşılıyor.

(...)

Cumhuriyetin kazanımlarına karşı çıkanlar

Ali Sirmen, bu “mutasyonun” yarattığı olanakları, muhalefeti susturmanın aracına dönüştüren aktörü, Montreux Anlaşması tartışması bağlamında tanımlıyor:

(...)

Tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, April 08, 2021

Bloklaşma eğilimi güçleniyor - II

 

Uluslararası ilişkilerde bloklaşma eğiliminin arkasında ilk aşamada iki dinamik var. Bunların arkasında da kapitalizmin 1980’lerde devreye giren ve yayılan kriz yönetim modelinin, neo-liberalizmin 2008 finansal kriziyle birlikte tükenmiş olması… Bu kriz yönetim modelinin tükenmesiyle şekillenen dinamikler, Atina ve Isparta arasındaki Peleponnes Savaşları’nı anlatan tarihçi Tükidides’e atıfla, “Tükidides tuzağı” olarak adlandırılan bir duruma doğru gidiyor.

“Tükidides tuzağı”, büyük güçler arası ilişkilerde geri dönülmesi zor ve savaşa yol açma olasılığı yüksek bir tıkanmayı betimliyor:

(...)

İKİ DİNAMİK

Bir kriz yönetim modeli, kapitalizmin kimi kriz eğilimlerini ötelerken çelişkilerinin kimi ürünlerinin bir kırılma noktasına doğru birikmeye devam etmesini önleyemez. Bu, neo-liberalizm için de geçerliydi. 

(...)

Diğer bir deyişle, Biden yönetiminin “sosyal demokrat” politikalarını, bloklaşma sürecinin öbür yüzü, yeni bir kriz yönetim modeli inşası çabaları olarak okuyabiliriz.

Yazının tamamını okumak içn tıklayınız

Monday, April 05, 2021

Demokrasi çürüyor…

 

İngiltere’de Boris Johnson başbakan olduğundan bu yana demokrasi çürüyor, “süreç olarak faşizm” ilerliyor. 

Brexit ve sonrası

Boris, Muhafazakâr Parti’nin başkanlığına, “Avrupa Araştırma Grubu” olarak bilinen (ırkçı, milliyetçi, ekonomide sınırsız serbestlik yanlısı) bir grubun desteğiyle geldi. Bu grup adeta “Atlantik kıyısında yeni bir Singapur” yaratmayı planlıyordu. Türkiye’deki “Osmanlı restorasyonu”, Trump’ın “Yeniden büyük yapma” fantezileri gibi bir şey...

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, April 01, 2021

Bloklaşma eğilimi güçleniyor - I

 

Uluslararası ilişkilerde bloklaşma eğilimi hızlandı. Bu eğilim 30 yıllık neo-liberal küreselleşmenin temel varsayımlarını ve ürettiği biçimleri de sorguluyor.

ABD, SAFLARI SIKLAŞTIRIYOR

Geçen ay, Alaska’da ABD ve Çin temsilcileri iki ülke arasındaki sorunları tartışmak için bir araya geldi. Toplantıda, ABD Dışişleri Bakanı Blinken, Çin temsilcilerine insan hakları üzerine bir söylev verdi. Çin tarafı da toplantı başlarken saptanan 6 dakika konuşma sınırını 15 dakika aşarak “sen kendine bak” türünden sert ve uzun bir söylevle cevap verdi. Sonunda Blinken, “Kurallara uymaya niyetli olmadığınızı bir kez daha kanıtladınız” derken, Çin temsilcisi “Kendi demokrasi anlayışınızı başkalarına dayatamazsınız” tepkisiyle cevap verdi. İki büyük gücün, Biden dönemindeki ilk toplantısı, ağız dalaşının ötesine geçemedi.

(...)

RUSYA, ÇİN VE DİĞERLERİ 

Alaska toplantısından 72 saat sonra, Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov Pekin’deydi. Çin ve Rusya yakınlaşması ikinci blokun omurgasını oluşturuyor.

(...)

Bir tarafta ABD, Avrupa, Japonya, Güney Kore, Avustralya, Yeni Zelanda diğer tarafta, Çin, Rusya, İran, Kuzey Kore olarak şekillenmekte olan bloklaşma süreci, Güneydoğu Asya’da, Orta Asya’da, Ortadoğu’da birçok ülkeyi taraf olmaya zorluyor.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız


Monday, March 29, 2021

Örnek olmaktan ibret olmaya

 

Dün, AKP Türkiyesi bölgenin gelişmekte olan ülkelerine örnek gösteriliyordu. Bu hafta Forbes’tan The Economist’e, Wall Street Journal’dan Financial Times’a ekonomistlerin yorumlarına bakınca görüyoruz ki AKP Türkiyesi, ibret alınacak bir ülke haline gelmiş: ABD ekonomisi toparlanıyor, şimdi sermaye merkeze dönüyor, faizler artmaya başlamak üzere; aman Türkiye’nin yaptığını yapmayın, sonra kimse size borç vermez…

(...)

MADDE VE MERMER MESELESİ

“Önce kelam değil, madde vardı” ve “imanla mermer delinmez” demiştim, bir sonraki yazımda da “siyasal İslamın Şehrinde” yaşayanların ekonominin değil, kültür ve siyasetin belirleyici olduğuna inandıklarına işaret etmiştim. Son gelişmeler, bu saptamaların işaret ettiği aklın ürünüdür.

(...)

ANLAMADAN DEĞİŞTİRME ÇABASI 

“II.Tez”i biraz çarpıtıp tersine çevirirsek “Ülke, dünyayı, ‘anlamadan değiştirmeye’ çalışanların elinde kaldı” diyebiliriz. Bunlar, uluslararası kapitalizmin dinamiklerini yok sayarak “ben söylersem olur” inancıyla hareket ediyorlar. Merkez Bankası’nın başına getirilen şahsın, hangi evrende yaşadığı belli değil, antisemitizmi de cabası.

(...)

Belli ki sizin “Şehirde” ekonominin, vatan, millet, iman yasalarına göre işlediğine inanıyorsunuz. 

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız


Thursday, March 25, 2021

‘Şehir ve Şehir’ üzerine spekülatif düşünceler

 

Bir haftadır yaşanan (İstanbul Sözleşmesi, Merkez Bankası Başkanı, HDP, Gezi Parkı, Kanal İstanbul… Boğaziçi öğrencilerinin davasındaki iddianame) “garip gelişmelerle” ilgili yorumları okurken bir “bilişsel uyumsuzluk” içine düşer gibi olduğumu fark ettim. Bir taraftan kimilerine göre siyasal İslamın AKP rejimi hata üstüne hata yapıyor, yönetemiyor, “kendi ayağına sıktı”. Öbür taraftan AKP rejimi 19 yıldır giderek artan bir rahatlıkla her istediğini yapıyor, sürekli yeni siyasi, kültürel mevzileri ele geçiriyor, kısacası iktidardadır, sözcüleri kendilerinden çok emindir. Ben iki önermeye de katılıyorum “bilişsel uyumsuzluk” da bundan kaynaklanıyor. 

Bu uyumsuzluğun ayırdına vardığımda, China Melville’in “The City and the City” (Şehir ve Şehir) başlıklı bilimkurgu romanını anımsadım.

İKİ REALİTE TEK MEKÂN

Melville’in romanında, tek bir coğrafi mekân üzerinde, kültürleri, teknolojik gelişmişlik düzeyleri ve lisanları, kısacası realiteleri birbirinden farklı Besz´el and Ul Qoma adlı iki şehir var. Bu iki şehir ve iki farklı realite, aynı coğrafi mekânı paylaşıyor ama birbirine karışmıyor. Çünkü birinin sakinleri öteki şehri görmeyerek yaşıyorlar. 

(...)

Cumhuriyetçi şehrin, kendini tek şehir sanmaktan, öbürünü ve karşısındaki yaşamsal tehlikeyi görmemekte ısrar etmekten vazgeçmesi aynı coğrafyada iki şehir paradoksunu, “kendi şehrinin” gereksinimleri bağlamında çözecek, bu asalak ilişkiye son verecek önlemleri ve eylemleri düşünmesi gerekiyor, hem de acilen...

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız