Perşembe günü AB liderlerinin Brüksel zirvesinde alınan Yunanistan’ı kurtarma kararları, piyasaları çok sevindirdi. Borsalarda, indeksler hızla yükselirken Financial Times, Lex köşesinde, “Fazla abarttınız” diyordu, ama genelde “Avrupa Birliği, dünya mali sistemi uçurumun kenarından döndü” havası hâkimdi.
Aynı gün, New York Times Başkan Obama ile Cumhuriyetçi Parti’nin meclis grup başkanı Boehner’in bütçe açığını azaltmaya yönelik bir program üzerinde anlaşmak üzere olduklarını aktarıyordu. Daha sonra, Boehner’in sözcüsü Twitter’de “yok bir şey dediyse” de piyasalar, 14 trilyon dolarlık borçlanma sınırına dayanan ABD’nin 2 Ağustos’ta temerrüde düşerek küresel mali piyasalarda bir fırtına yaratma olasılığının zayıfladığına inanıyorlardı.
Ama, insan beyni garip, birden aklıma, Meşrutiyet dönemi eğitim bakanlarından Emrullah Efendi geldi, hani şu “Mektepler olmasaydı Maarifi ne güzel idare ederdim” sözüyle ünlü zat. “Haydaa, ne alakası var” diyordum ki, jeton düştü: “Şu halk olmasa bu krizden ne güzel çıkardık”... Hep, “bankalar şöyle rahatladı”, “bulaşıcılık böyle önlendi” filan... Ama alınan önlemlerin başarısı, halkların, krizin bugüne kadar yarattığı yıkıntıya ek olarak, yeni yükleri üstlenmeyi kabul etmesine bağlı. Ya etmezlerse? Yunanistan Komünist Partisi yayın organı Rizospastis, cuma günü “Avro zirvesi işçi sınıfını daha da yoksullaştıracak yeni önlemler getiriyor. Halk bu borç plütokrasisini tanımıyor ve onun borçlarını ödemeyecek!” diyordu...
Büyük dönüm noktası...
Yunanistan’ın Yeni Demokrasi Partisi (muhafazakâr) eski milletvekillerinden Petros Doukas’ın Tovima’daki yorumuna bakılırsa (22/07/11), perşembe günü Brüksel’de alınan kararlar “büyük bir dönüm noktası” oluşturuyor. Bu kararlar sayesinde “Yunan hastalığının metastaz yaparak İtalya’yı hatta belki de ABD’yi etkilemesi” önlenmiş.
Brüksel’de sert pazarlıklardan sonra üzerinde anlaşılan paket 14 maddeden oluşuyor. Yunanistan’la ilgili maddeler, Avrupa Finansal Stabilizasyon Kurumu’ndan (EFSF),109 milyon Avro’luk bir yardım paketini, alacaklı özel sektör bankalarından 37 milyar Avro’luk gönüllü bir katkıyı içeriyor. Paket 2010’daki kurtarma paketinde EFSF’nin verdiği kredilerin vadesini 7.5 yıldan 15 yıla uzatıyor, faizlerini yüzde 5.5’ten 3.5’e düşürüyor. Paket Yunanistan’a, rekabet kapasitesini, büyüme olanaklarını güçlendirmesine ve reformları uygulamasına yardımcı olmak amacıyla bir Avrupa Marshall Fonu kurmayı hedefliyor.
Stabilizasyon araçları başlıklı ikinci bölümde, EFSF’nin esnekliği, gerektiğinde ikincil piyasalara müdahale edebilecek biçimde arttırılıyor. EFSF’nin Yunanistan’a yardım koşularının Portekiz ve İrlanda’ya da uygulanacağı açıklanıyor. Ekonomik Yönetişim başlıklı üçüncü bölüm, İstikrar Paktı’nı güçlendiren, makro ekonomik gelişmeleri yakından izlenmesine olanak veren bir yasal paketin en kısa sürede tamamlanmasını, bağlayıcı bir mali kuralların çerçevesini 2012’nin sonuna kadar tamamlamayı amaçlıyor. Paket AB dışındaki kredi değerlendirme kurumlarına bağımlılığın azaltılması gerektiğini vurguluyor.
Bu önlemleri “piyasa” ve uzmanlar tarafından AB’nin ileri derecede merkezileşmesi, bir Avrupa Para Fonu oluşturulması yönünde atılmış adımlar olarak yorumladılar. Daily Telegraph’ın ekonomik editörüne göre de “Almanya arzu ettiği imparatorluğa kavuşmuştu”. Borç ödeme sürelerinin uzatılmasıysa “temerrüde düşürmek” olarak yorumlandı. Ancak,Financial Times Lex’in vurguladığı gibi “Madem ki hükümetler Avro’yu ayakta tutmaya kararlı olduklarını açıklamışlardı, yatırımcıların bu karara karşı oynamaları çok riskli olacaktı”. Anımsarsanız, krizden önce, “piyasalar karar verdi, hükümetler ne yapabilir ki” denirdi. “Şimdi hükümetler karar verdi piyasalar ne yapabilir ki” noktasına geldik.
... ama ‘Depresyon’ hâlâ gündemde
Peki, bundan sonra ne olacak? Geçen hafta Prof. Krugman’ın New York Times’da işaret ettiği gibi bu paket kısa dönemde bir çöküşü engellemiş olabilir ama, “daha genelde, kaçınılmaz olarak ekonomik krizi derinleştirecek”.
Alınan önlemler, neo-liberal reformların uygulanması koşuluna bağlandığından, bir taraftan, ekonominin kaynaklarını halkın daha da yoksullaşması, işsizliğin artması, ekonominin resesyona itilmesi pahasına borç ödemeye yönlendiriyor. Öbür taraftan, bu yeni önlemler paketi, AB yönetiminde seçilmemiş, hükümetler üstü bürokratların gücünü arttırıyor. Böylece AB’nin “demokratik açık” denen meşruiyet sorunu derinleşirken, önlemlerin uygulanmasıyla halk daha da yoksullaştıkça, ulusal düzeyde AB düşmanlığı, önlemlere karşı toplumsal direniş daha da güçleniyor. AB liderliği kısa dönemli sorunu atlatmaya çalışırken halkın tepkilerini göz önüne almadığından kendini, “sürekli bir siyasi ekonomik krizin içine atıyor” (Breakthrough Europe, 21/07/11).
ABD’de, piyasaların umutla beklediği bütçe açığını azaltmaya yönelik anlaşmanın da sorunu aynı: Halkın tepkisini göz önüne almadan, en zengin kesimi korurken, bütün yükü çalışanların, en alt sınıfların sırtına yıkmayı amaçlamak.
The Nation dergisinden George Zornic’in, Obama ile Boehner’in üzerinde anlaşmaları beklenen paketi irdelerken gösterdiği gibi zenginlerin vergilerinde bir artış olmuyor, kurumlar vergisi azaltılıyor, savunma harcamalarına dokunulmuyor. Bunlara karşılık, sosyal güvenlik ödemeleri, sağlık, ilaç fiyatları destekleri azaltılıyor. Federal hükümetin öğrencilere ve özürlülere yönelik mali desteklerinde de kesintiler yapılıyor.
Tüm bunlar, Reagan’ın Ekonomik Danışmanlar Konseyi’nin Başkanı, Harvard’dan Prof. Martin Feldstein, “Amerikan ekonomisi belirgin biçimde yavaşladı, her gelen veri yeni bir gerileme olasılığının arttığını gösteriyor” (The Daily Star,22/07/11) sözleriyle betimlediği bir ortamda planlanıyor.
Prof. Krugman da tüketici talebinin ne kadar gerilemiş olduğuna dikkat çektikten sonra “daralmış bir ekonomimiz var. Peki, politikacılar ne öneriyorlar. Hiçbir şey”... “Aksine Brüksel ve Washington’da kamu harcamalarında kesinti yapmaktan başka bir şey konuşulmuyor” diyor. Diğer bir deyişle adeta, toplumda yalnızca bankacılar ve devlet varmış, halk yokmuş gibi davranıyorlar.
Ama halk var. Geçen hafta Roubini “Ekonomik büyüme olmadan, kemer sıkma ve reform, toplumsal istikrarsızlık ve siyasi tepki yaratır” diyerek uyarıyordu. Financial Times da bir yorumunda, bugün dünyada en büyük siyasi istikrarsızlık kaynağını “orta sınıfların tepkisinin” oluşturduğunu savunuyordu. “Orta Sınıf Ayaklanmaları Küresel Bir Tehdit Oluşturuyor” başlıklı yazı, esas olarak, gelişmekte olan ülkelerde ama giderek her yerde, yoksullaşan, beklentileri karşılanmayan orta sınıfların (ücretle çalışanların- bizim orta sınıf proletarya kavramıyla dikkat çekmeye çalıştığımız kesim) sokak gösterilerinin, protestolarının, öğrencilerin, gençlerin, “daha çok katılım ve en önemlisi daha çok eşitlik talepleriyle” ayaklanmalarının, toplumsal istikrara yönelik büyük bir tehdit oluşturduğunu savunuyordu.
Tüm bunlardan sonra, Brüksel ve Washington’dakilere bakarak “Tanrılar mahvedeceklerini önce çıldırtırlarmış” diyen Yunan atasözünü anımsarsam acaba çok mu iyimser davranmış olurum...
Monday, July 25, 2011
Thursday, July 21, 2011
“AB ölüm kalım savaşı veriyor” – “ABD yeni bir küresel mali krize koşuyor”
Dört yıl (2007’yi baz alırsak), toplam 12 trilyon doları bulan kurtarma paketleri... Hala uluslararası gazetelerin yorumcularında, yukarıda aktardığım türden saptamalara rastlıyoruz. Bu kriz bir türlü bitmiyor!
Nasıl bitsin? ABD ve AB borç krizine karşı öyle politikalar uygulamaya çalışıyorlar ki, başarırlarsa, depresyon, başaramazlarsa yine depresyon...
“Çılgın mı bunlar neden böyle yapıyorlar?” Evet çılgınlar ama, bu çılgınlığın arkasında bir mantık var: “Sınıf savaşı”. Uluslararası mali sermaye en gerici siyasetçiler üzerinden tüm diğer sınıflara savaş açmış durumda...
“Sınıf savaşından” bahsettim diye kimi okuyucular, yine “kırmızı damarı tutmuş” diye düşünebilirler. Kesinlikle haklılar, krizle mücadele etmek adına alınan önemleri düşündükçe... Hiç abartmıyorum. Gelin ABD’nin “yeni bir küresel mali krize koşma” sürecine bakarak başlayalım.
Çöküşe umut bağlamak...
ABD’nin federal (merkezi devlet) borçları, mali sermayeyi kurtarma operasyonları sayesinde 14 triyon doları geçti, yasal tavana dayandı. Bu tavan 2 Ağustos’a kadar yükseltilemezse, teknik olarak devlet artık yeniden borçlanamayacağı için, kasası boş kalacak, borç servisi aksayacak. Bütün yapılması gereken, Obama yönetimi bütçe açığını azaltacak önlemleri devreye sokarken, Kongre’nin tavanı yükselterek sürecin devam etmesine izin vermesi.
Obama, bütçe açığını azaltmak adına, eğitim, sağlık gibi hemen tüm federal harcamalarda tarihte görülmemiş oranlarda kesintileri ve toplumun en zengin kesimini hedef alan oldukça sınırlı yeni vergileri içeren bir paket hazırladı. Paket yoksulların yaşam koşullarını allak bullak ederken, zenginlerden de biraz fedakarlık istiyor.
Ancak, son seçimlerden sonra, en gerici kesimin, Çay Partisi’nin egemenliği altına giren Cumhuriyetçi Parti, yeni vergilere kesinlikle karşı. Hatta “Laffer eğrisi” (zenginlerin vergilerini azaltırsanız, devletin gelirleri artar) saçmalığına dayanarak en zengin kesimin vergilerini daha da azaltılmak istiyor, borçlanma tavanının yükseltilmesine izin vermiyor.
Böylece en gerici kesimin, “kriz olsun, işsizlik artsın, faturası Obama’ya çıksın, biz seçimleri kazanalım” mantığı ile, en zengin kesimin, “altta kalanın canı çıksın”, “ben cebime girene bakarım” mantığı birleşerek ABD’yi bir iflas olasılığına itiyor. Öyle ki, kredi değerlendirme kuruluşu Moodys’in ardından Standart & Poors da ABD’nin halen “AAA” olan kredi notunu sorgulamaya başladığını açıkladı.
Eğer federal hükümet temerrüde düşerse (borç servisini aksatırsa), kredi notu düşecek, borçlanma maliyeti (faizler) artacak, daha şimdiden kaygılarını dile getirerek, alacaklıların korunmasın talep eden Çin’in yanı sıra Rusya gibi elinde yüksek dolar rezervleri olan ülkelerin dolara güveni daha da sarsılacak. Uzmanlar bu koşullarda 2007/8 mali krizi ve resesyonunu aratacak yeni krizin ve bir depresyonun kaçınılmaz olduğunu düşünüyorlar.
Aslında, Obama, temerrüde düşmeyi önleyebilir. Ancak bunu başarabilmesi için federal harcamaları her ay 100 milyar dolar azaltması gerekecek. Böylece yılsonuna kadar harcamalardaki toplam daralma 500 milyar doları bulacak. Finans sitesi “Streetlight”da yazan bir mali analiste göre, harcamalarda bu çapta, bir daralmanın yılın ikinci yarısında büyüme hızını yüzde -5 ile -10 arasında bir yere çekmesi kaçınılmaz. 2008-2009 döneminde, ekonomi yüzde 4 daralırken, işsizlik yüzde 10’a çıkmıştı. Bu kez yüzde çok daha yüksek düzeylere çıkablilir.
Bu, belki aşırı sert bir senaryo ama, Cumhuriyetçi Parti’nin başkan adaylığına aday Michele Bachman umudunu bu senaryoya bağlamış görünüyor. Bir televizyon programında Bachman’a “Bu yüksel işsizlik oranları seçilme şansınız artırır mı?” diye sorduklarında “öyle umuyorum” demiş. Bachman, Obama’nın temerrüde düşmeden, borçları servis etmesine olanak verecek kaynakları harcamalardan gereken kesintileri yaparak sağlayabileceğine inanıyormuş. Washington Post’tan Dana Milbank, Bachman’ın, 2012 seçimlerinde şansını arttırabilmek için “bir ekonomik çöküşe” umut bağladığını, borçlanma tavanının artmasına izin vermeyerek de bu çöküşü hazırladığını söylüyor.
“AB’de Kıyamete yürüyor”
AB’de devletlerin mali krizi, Temmuz’da yeniden derinleşmeye başladı. Birbiri ardına devreye giren kurtarma paketleri, kemer sıkma politikaları, İrlanda, Portekiz, Yunanistan ve İspanya’da hem borç yükünü arttırdı hem de bu ülkelerde ekonomik durgunluğu derinleştirdi. Geçen hafta Financial Times, AB liderliğinin, Yunanistan’ın borçlarının yeniden düzenlenmesi (iflasının) gerektiğini nihayet kabul etiklerini yazıyordu.
Aynı günlerde, kredi kurumları da İrlanda ve Portekiz, bonolarının kredi notunu “Junk” (işe yaramaz) düzeyine düşürüyordu. Gazetelerde, sırada İspanya ve İtalya bonolarının olduğu, bunları da Belçika’nın izleyebileceği tartışılıyordu. Bu ortamda İtalya borsası 1-10 Temmuz arasında yüzde on’dan fazla değer kaybetti. Artık kriz İtalya’nın kapısına dayanmıştı. The Scotsman’ın yorumuna göre “AVRO için kıyamet günü yaklaşıyordu” (14/06)
Ancak, ABD ve Japonya’dan sonra dünyanın 3. büyük bono piyasasına sahip olan, Avro bölgesinin toplam üretiminim yüzde 20’sini gerçekleştiren İtalya, AB’nin 3. büyük ülkesiydi, toplam devlet borçları 2.45 triyon dolara ulaşıyordu (The Guardian, 13/06). Kısacası, İtalya kurtarılamayacak kadar büyüktü; başının çaresine bakmak zorundaydı. Geçen hafta piyasalardan ancak yüzde 4,95 faizle borç alabilmesi, borç stokunun hızla büyümeye devam edeceğini gösteriyordu.
İtalyan hükümeti Cuma günü 45 milyar Avro’luk bir kemer sıkma paketiyle kendi başının çaresine bakmaya, ya da Apulia bölgesi Valisi, Ekoloji Partisi Lideri Nich Vendola’ya göre, Yunanistan, İrlanda ve Portekiz’in atladığı uçuruma atlamaya karar verdi (The Guardian 14/06). Vendola haklı, İtalya’nın, küçülerek borçlarını ödemesi olanaklı değil.
Amaç, ne pahasına olursa olsun, Alman ve Fransız bankaların alacaklarının hiç olmazsa bir kısmını kurtarmak. İtalya’nın tüm uluslararası borçlarının yüzde 84’ü Fransız ve Alman bankalarına. Fransız Bankalarının alacakları 98 milyar dolara, Alman Bankalarınınkiler de 51.2 milyar dolara ulaşıyor. Japon bankalarının bile 29 milyar dolar alacağı var İtalya’dan (Financial Times 13/06). İtalya, salt Avrupa’nın değil, dünya mali sisteminin önemli bir parçası.
Bu krizi derinleştikçe, ABD’yi etkileyecek. Çünkü, genelde pek dikkat çekmeyen bir konu daha var: Bank of International Settlements’in Haziran’da yayımlanan bir raporundaki veriler önde gelen ABD bankalarının, CDO (kredi sigortası türevleri) yoluyla AB üyelerinin devlet borçlarını sigorta etmiş ederek, ciddi risk altına girmiş olduklarını gösteriyor (Streetlights). AB ülkeleri temerrüde düştükçe, CDO satmış olan ABD bankaları ödeme yapmak zorunda kalacaklar. AB mali krizi bu kanaldan ABD’ye bulaşmak üzere derinleşmeye devam ediyor. Uluslararası piyasalar açısından ilginç bir haftaya giriyoruz.
Nasıl bitsin? ABD ve AB borç krizine karşı öyle politikalar uygulamaya çalışıyorlar ki, başarırlarsa, depresyon, başaramazlarsa yine depresyon...
“Çılgın mı bunlar neden böyle yapıyorlar?” Evet çılgınlar ama, bu çılgınlığın arkasında bir mantık var: “Sınıf savaşı”. Uluslararası mali sermaye en gerici siyasetçiler üzerinden tüm diğer sınıflara savaş açmış durumda...
“Sınıf savaşından” bahsettim diye kimi okuyucular, yine “kırmızı damarı tutmuş” diye düşünebilirler. Kesinlikle haklılar, krizle mücadele etmek adına alınan önemleri düşündükçe... Hiç abartmıyorum. Gelin ABD’nin “yeni bir küresel mali krize koşma” sürecine bakarak başlayalım.
Çöküşe umut bağlamak...
ABD’nin federal (merkezi devlet) borçları, mali sermayeyi kurtarma operasyonları sayesinde 14 triyon doları geçti, yasal tavana dayandı. Bu tavan 2 Ağustos’a kadar yükseltilemezse, teknik olarak devlet artık yeniden borçlanamayacağı için, kasası boş kalacak, borç servisi aksayacak. Bütün yapılması gereken, Obama yönetimi bütçe açığını azaltacak önlemleri devreye sokarken, Kongre’nin tavanı yükselterek sürecin devam etmesine izin vermesi.
Obama, bütçe açığını azaltmak adına, eğitim, sağlık gibi hemen tüm federal harcamalarda tarihte görülmemiş oranlarda kesintileri ve toplumun en zengin kesimini hedef alan oldukça sınırlı yeni vergileri içeren bir paket hazırladı. Paket yoksulların yaşam koşullarını allak bullak ederken, zenginlerden de biraz fedakarlık istiyor.
Ancak, son seçimlerden sonra, en gerici kesimin, Çay Partisi’nin egemenliği altına giren Cumhuriyetçi Parti, yeni vergilere kesinlikle karşı. Hatta “Laffer eğrisi” (zenginlerin vergilerini azaltırsanız, devletin gelirleri artar) saçmalığına dayanarak en zengin kesimin vergilerini daha da azaltılmak istiyor, borçlanma tavanının yükseltilmesine izin vermiyor.
Böylece en gerici kesimin, “kriz olsun, işsizlik artsın, faturası Obama’ya çıksın, biz seçimleri kazanalım” mantığı ile, en zengin kesimin, “altta kalanın canı çıksın”, “ben cebime girene bakarım” mantığı birleşerek ABD’yi bir iflas olasılığına itiyor. Öyle ki, kredi değerlendirme kuruluşu Moodys’in ardından Standart & Poors da ABD’nin halen “AAA” olan kredi notunu sorgulamaya başladığını açıkladı.
Eğer federal hükümet temerrüde düşerse (borç servisini aksatırsa), kredi notu düşecek, borçlanma maliyeti (faizler) artacak, daha şimdiden kaygılarını dile getirerek, alacaklıların korunmasın talep eden Çin’in yanı sıra Rusya gibi elinde yüksek dolar rezervleri olan ülkelerin dolara güveni daha da sarsılacak. Uzmanlar bu koşullarda 2007/8 mali krizi ve resesyonunu aratacak yeni krizin ve bir depresyonun kaçınılmaz olduğunu düşünüyorlar.
Aslında, Obama, temerrüde düşmeyi önleyebilir. Ancak bunu başarabilmesi için federal harcamaları her ay 100 milyar dolar azaltması gerekecek. Böylece yılsonuna kadar harcamalardaki toplam daralma 500 milyar doları bulacak. Finans sitesi “Streetlight”da yazan bir mali analiste göre, harcamalarda bu çapta, bir daralmanın yılın ikinci yarısında büyüme hızını yüzde -5 ile -10 arasında bir yere çekmesi kaçınılmaz. 2008-2009 döneminde, ekonomi yüzde 4 daralırken, işsizlik yüzde 10’a çıkmıştı. Bu kez yüzde çok daha yüksek düzeylere çıkablilir.
Bu, belki aşırı sert bir senaryo ama, Cumhuriyetçi Parti’nin başkan adaylığına aday Michele Bachman umudunu bu senaryoya bağlamış görünüyor. Bir televizyon programında Bachman’a “Bu yüksel işsizlik oranları seçilme şansınız artırır mı?” diye sorduklarında “öyle umuyorum” demiş. Bachman, Obama’nın temerrüde düşmeden, borçları servis etmesine olanak verecek kaynakları harcamalardan gereken kesintileri yaparak sağlayabileceğine inanıyormuş. Washington Post’tan Dana Milbank, Bachman’ın, 2012 seçimlerinde şansını arttırabilmek için “bir ekonomik çöküşe” umut bağladığını, borçlanma tavanının artmasına izin vermeyerek de bu çöküşü hazırladığını söylüyor.
“AB’de Kıyamete yürüyor”
AB’de devletlerin mali krizi, Temmuz’da yeniden derinleşmeye başladı. Birbiri ardına devreye giren kurtarma paketleri, kemer sıkma politikaları, İrlanda, Portekiz, Yunanistan ve İspanya’da hem borç yükünü arttırdı hem de bu ülkelerde ekonomik durgunluğu derinleştirdi. Geçen hafta Financial Times, AB liderliğinin, Yunanistan’ın borçlarının yeniden düzenlenmesi (iflasının) gerektiğini nihayet kabul etiklerini yazıyordu.
Aynı günlerde, kredi kurumları da İrlanda ve Portekiz, bonolarının kredi notunu “Junk” (işe yaramaz) düzeyine düşürüyordu. Gazetelerde, sırada İspanya ve İtalya bonolarının olduğu, bunları da Belçika’nın izleyebileceği tartışılıyordu. Bu ortamda İtalya borsası 1-10 Temmuz arasında yüzde on’dan fazla değer kaybetti. Artık kriz İtalya’nın kapısına dayanmıştı. The Scotsman’ın yorumuna göre “AVRO için kıyamet günü yaklaşıyordu” (14/06)
Ancak, ABD ve Japonya’dan sonra dünyanın 3. büyük bono piyasasına sahip olan, Avro bölgesinin toplam üretiminim yüzde 20’sini gerçekleştiren İtalya, AB’nin 3. büyük ülkesiydi, toplam devlet borçları 2.45 triyon dolara ulaşıyordu (The Guardian, 13/06). Kısacası, İtalya kurtarılamayacak kadar büyüktü; başının çaresine bakmak zorundaydı. Geçen hafta piyasalardan ancak yüzde 4,95 faizle borç alabilmesi, borç stokunun hızla büyümeye devam edeceğini gösteriyordu.
İtalyan hükümeti Cuma günü 45 milyar Avro’luk bir kemer sıkma paketiyle kendi başının çaresine bakmaya, ya da Apulia bölgesi Valisi, Ekoloji Partisi Lideri Nich Vendola’ya göre, Yunanistan, İrlanda ve Portekiz’in atladığı uçuruma atlamaya karar verdi (The Guardian 14/06). Vendola haklı, İtalya’nın, küçülerek borçlarını ödemesi olanaklı değil.
Amaç, ne pahasına olursa olsun, Alman ve Fransız bankaların alacaklarının hiç olmazsa bir kısmını kurtarmak. İtalya’nın tüm uluslararası borçlarının yüzde 84’ü Fransız ve Alman bankalarına. Fransız Bankalarının alacakları 98 milyar dolara, Alman Bankalarınınkiler de 51.2 milyar dolara ulaşıyor. Japon bankalarının bile 29 milyar dolar alacağı var İtalya’dan (Financial Times 13/06). İtalya, salt Avrupa’nın değil, dünya mali sisteminin önemli bir parçası.
Bu krizi derinleştikçe, ABD’yi etkileyecek. Çünkü, genelde pek dikkat çekmeyen bir konu daha var: Bank of International Settlements’in Haziran’da yayımlanan bir raporundaki veriler önde gelen ABD bankalarının, CDO (kredi sigortası türevleri) yoluyla AB üyelerinin devlet borçlarını sigorta etmiş ederek, ciddi risk altına girmiş olduklarını gösteriyor (Streetlights). AB ülkeleri temerrüde düştükçe, CDO satmış olan ABD bankaları ödeme yapmak zorunda kalacaklar. AB mali krizi bu kanaldan ABD’ye bulaşmak üzere derinleşmeye devam ediyor. Uluslararası piyasalar açısından ilginç bir haftaya giriyoruz.
Friday, July 08, 2011
Ç‘K’P 90 Yaşında
(Cumhuriyet: Pazartesi ve Çarşamba)
‘Şimdi liderlik sırası sizde’
Kissinger, 25 Haziran günü Pekin’de, Çin’in küreselleşmeyle ilgilenen en önemli düşünce kuruluşunun düzenlediği bir konferansta konuşurken, Çin’in bugünkü konumu, ABD’nin 1947’deki konumuna benzetmiş; o dönemin gerilemekte olan hegemonyacı gücü İngiltere’nin Dışişleri Bakanı Bevin’in ABD’ye “siz dünyanın en çok kredi veren ülkesisiniz, yeni dünya düzenini şekillendirmede liderlik görevini üstlenmelisiniz”dediğini aktarmış. Şimdi, ABD’yi geçerek en çok kredi veren ülke konumuna yükseldiğine göre Çin’in, “liderlik etmeye başlaması gerekiyormuş”. (Christian Science Monitor, 28/06/11)
Gerek Çin Komünist Partisi’nin 90. yılı kutlamaları, gerekse de Wen’in AB gezisi sırasında yapılan değerlendirmeler, Çin’in Kissinger’in tavsiyesi yönünde, yavaş ve temkinli adımlarla da olsa ilerlemekte olduğunu düşündürüyor. Irak’ta kuyu işletmeye başlamasıysa, Çin’in, en önemli enerji coğrafyasında doğrudan var olmaya başlayarak, bu günün kapitalizmine liderlik edebilmek için gerekli adımlardan birini atmaya başladığını da gösteriyor.
Kissinger’in önerisine dönersek, ABD açısından kaygı verici bir soruyla karşılaşıyoruz: Ya Çin bu liderlik etme süreciyle birlikte kendi kurallarını hatta kendi ekonomik ve sosyal modelini de dayatmaya başlarsa? Ne de olsa, Financial Times’tan Philip Stephens’in anımsattığı gibi Çin; “uluslararası ekonomik siyasi sistemin Batı’nın çıkarları üzerinde yaratılmış olduğunu düşünüyor” (30/06/11). Çin de her lider adayı gibi kendi çıkarları temelinde şekillenmiş olan bir modelle birlikte gelmek istiyor; daha doğrusu fiilen geliyor.
Partinin 90. yılı kutlamalarında, Wen’in AB gezisi sırasında dile getirilenler de bu modelin ana hatlarının, ABD-AB anglo-sakson modelinden belirgin biçimde farklı olduğunu, bu farklılığın kaygı yarattığını bir kez daha gösteriyordu. Örneğin, AB gezisinin İngiltere ayağında, Çin Başbakanı Wen ile, İngiltere Başbakanı Cameron arasında gerginlik yaşanırken, gezinin Almanya ayağı karşılıklı övgülerle tamamlanıyordu.
‘Liderlik’ ama nasıl?
Bu yeni “model” henüz tümüyle şekillenmemiş olsa bile en azından iki özelliği dikkat çekiyor. Bunlardan biri ulusal egemenlik kavramıyla ilgili. Çin, ABD imparatorluk projesi bağlamında gündeme gelen, ABD ve NATO’nun başka ülkelerin iç siyasetlerine müdahale etmesine olanak veren,“ulus devlet aşıldı”, “sınırlı egemenlik” kavramlarını kabul etmiyor. Çin, Wen’in Cameron ile yaptığı basın toplantısında anımsattığı gibi, eşitlik, karşılıklı saygı, ulusal egemenliklerin dokunulmazlığı ilkesini savunuyor. “Biz”diyordu Wen, “Avrupa’nın siyasi sistemine saygı gösteriyoruz... Karşılığında Çin’in sistemine ve toprak bütünlüğüne saygı gösterilmesini bekliyoruz.” (New York Times, 28/06/11)
Ekonomik kriz derinleştikçe, ABD’nin hegemonyası geriledikçe, Afrika, Latin Amerika ve Asya’da giderek artan sayıda ülkenin egemen sınıflarının, Çin’in yaklaşımını kendi çıkarlarına daha uygun bulduğu, Çin’in liderliğini benimseme eğilimi geliştirdiği görülüyor.
Çin modelinin diğer özellikleri de, ABD merkezli Batı’nın benimsediği Liberal Demokrasi, Liberal Ekonomi modelinden, ABD ve İngiltere ekonomilerinden belirgin farklılıklara işaret ediyor. Örneğin, Çin modeli, toplumsal istikrara, bunu sağlamakta devletin ve partinin (siyasi iradenin) merkezi yapısına önem veriyor.
Bu modelde, The Asia Times’ın Çin editörü Wu Zhong’un“ÇKP, doksanında demokrasiyi yeniden keşfediyor” başlıklı ilginç yazısında aktardığı gibi, Çin yönetimi, dünya ekonomisine açılan özel sektör kapitalizmi gelişirken şekillenen yeni sınıf ve tabakaların çıkarlarını yansıtacak, müzakere, temsil katılım, uzlaşma mekanizmalarını, merkezi yapıyı bozmadan geliştirebilmek için “Halk Demokrasisi”nin, devrimin ilk döneminde, Mao’nun uygulanmasına önem verdiği, ama sonra terk edilen kimi yöntemlerine geri dönmeye başlıyor. Bu bağlamda, parti, söz konusu çıkarları yansıtacak, yeni partilerin oluşmasına izin vermek yerine, ekonomik, siyası farklılıkların parti içindeki fraksiyonlar yoluyla temsil edilmesinin dayalı bir “çoğulculuğun” olanaklarını geliştiriyor.
Zhong’a göre, ÇKP, bu yukardan aşağı “demokratikleşme”sürecini, parti görevlilerinin ve yerel yönetim temsilcilerinin bir kesiminin, merkezden atanan adayların yanı sıra yerel adaylar arasından seçilmesine olanak tanıyarak bu kez bir “aşağıdan yukarı” demokratikleşme süreciyle destekliyor. (29/06/11) Böylece, Çin giderek karmaşıklaşan sınıfsal ve toplumsal yapıların temsil ve uzlaşma olanaklarını, kendi tarihsel modernleşme deneyiminin derslerinden yararlanarak, liberal demokrasiden farklılaşan bir yönde geliştirmeye çalışıyor.
Doksanıncı yıl kutlamalarında, partinin meşruiyetini, gelenekle bağları güçlendirerek koruma çabalarının sonucunda partinin tarihsel başarılarını vurgulayan “Kızıl” (devrimci) şarkılarda belirgin bir artış gözleniyormuş. Ancak, ÇKP Merkez Komite Propaganda Bölümü Başkan Yardımcısı Wang Xiahou“bunlar, geçmişe bir ideolojik geri dönüşe işaret etmediğini”söylüyormuş. Wang “Bugün bizim zengin ve çok renkli bir kültürümüz var. Kimileri kızıl şarkıları, kimileri pop şarkılarını kimileri de rock and roll seviyor” diyormuş. (Independent,01/07/11)
Weng’in bu saptaması, 1970’lerin ortasından bu yana milyonlarca vatandaşını yoksulluktan kurtaran, ülkenin uluslararası statüsünü, bir lider adayı konumuna yükselten ÇKP’nin artık kendi kapasitelerine, Teng Xiaoping’den ve devrime katılmış kuşağın emekliye ayrılmasından sonra geliştirmek zorunda kaldığı “kolektif liderlik” sistemine giderek daha çok güven duyduğu bir noktada olduğunu gösteriyor.
Çin’i dünyanın ikinci büyük ekonomisi konumuna yükseltmeyi başaran ÇKP serbest piyasa ve finansallaşma modelinden farklı, öncelikle sanayi üretimini ve ihracatı güçlendirmeye devam ederken, giderek iç pazarın ve tüketimin geliştirilmesine, buna bağlı olarak da, toplumsal destek ve refah araçlarını oluşturmaya, sınıflar arasında diyaloğa ve uzlaşma aramaya dayalı bir ekonomik model oluşturduğu görülüyor. Bu model planlamayı, devlet işletmelerini,“sosyal piyasa” biçimlerini, öncelikle kendi kaynaklarına dayanarak büyümeyi içeriyor. Bunlar kapitalizmin çelişkilerini, kriz eğilimlerini ortadan kaldırmıyor (örneğin Çin’de sanayide bir kapasite fazlası sorununun oluşmaya başladığı görülüyor) ama, hem devlete kriz yönetiminde yeni olanaklar sağlıyor, hem de neoliberal modelin dogmalarını aşarak yeni bir büyüme modeli bulmaya çalışanlara yararlanacakları bir deneyim sunuyor.
Ç’K’P’nin kuruluşunun 90. yıldönümü kutlamaları, Çin Başbakanı Wen’in Avrupa gezisiyle çakışırken, Kissinger’e göre, “Çin, en çok yabancı kredi veren (Finansa kapital ihraç eden-E.Y) ülke olarak liderlik sorumluluğunu üstenme gerekiyordu”.
Wen’in Avrupa gezisi, bu bağlamda, iki farklı yoruma yol açtı. Birinci yoruma göre, Wen’in de konuşmalarında vurguladığı gibi, AB gezisi, Çin ve AB arasında gelişen ekonomik ilişkiler, Çin’in, zor durumda olan AB’ye yardıma elini uzatarak, liderlik sorumluluklarını üstlenmekte olduğunu gösteriyordu.
AB’nin en etkili düşünce kuruluşlarından, European Council on Foreign Relations (ECFR) tarafından dile getiren ikinci yaklaşıma göreyse, Çin krizden yararlanarak, AB’yi, özellikle de, AB’nin küçük ve yoksul ülkelerini hedef alan bir “böl ve yönet politikası” uyguluyordu.
“Yardım eli” mi?
Avrupa Birliği öncelikle, Yunanistan, İrlanda, Yunanistan, İspanya, Portekiz gibi AB periferisini sarsan derin bir mali kriz yaşıyor. Birliğe, yeni katılan Doğu Avrupa ülkelerinin de, yakın gelecekte bu krizden etkilenme olasılığı yüksek. Ödenemeyen alacakların daha çok Alman ve Fransız bankalarında yoğunlaşmış olması, bu iki ülkenin de kendilerini krizin etkilerinden koruyamadığını gösteriyor. Avro’nun ve AB’nin geleceğini tehdit eden bu kriz karşısında AB liderliğinin önlem almakta, kaynak bulmakta zorlandığı görülüyor. Bu koşularda, AB’ye ek kaynak girmesinin krizin etkilerini hafifletmek açısından büyük öneme sahip olacağı kolaylıkla söylenebilir.
Bugün dünyada bu çapta kaynakları harekete geçirebilecek ülke sayısı son derecede az. Bu ülkelerin başında da yaklaşık, üçte biri dolar varlıklarından oluşan 3 trilyon dolarlık rezervlere sahip Çin geliyor. Financial Times ise, doların geleceğine eskisi kadar güvenmeyen Çin’in dolar varlıkları almayı geçen yıl durdurduğunu, gittikçe artan oranlarda Avro cinsiden varlıklara yöneldiğini yazıyor.
ECFR’nin huzurunu kaçıran gelişme de işte bu yönelişle ilgili. ECFR’nin “Scramble for Europe” (Avrupaya Hücum) başlıklı raporunda, Çin’in 64 milyar dolarlık toplam AB yatırımlarının yarısından fazlası 2010 yılından bu yana gerçekleşmiş. Çin, Macaristan’da 1,7 milyar dolara, bir kimyasal madde üreten kuruluş satın almış, Macar devletinin hazine kağıtlarından satın almaya hazır olduğunu açıklamış. Macaristan Başbakanı Viktor Orban’ın bu açıklamayı bir “tarihsel yardım” olarak nitelemesiyse ayrıca anlamlı. Ek olarak, İspanyol devi Repsol, Brezilya’daki iştiraklerini 7 miyar dolara Çin şirketi Sinopec’e devretmiş. Çin Norveç’te de önde gelen bir silikon üreticisini 2 milyar dolara satın almış.
Wen’in Avrupa gezisi, Çin’in AB’deki varlığını daha da arttıracak gelişmelerle doluydu. Wen İngiltere’yle 2.2 milyar dolarlık yatırım ve ticaret anlaşması gerçekleştirdi. Çin’in, Almanya ile ilişkilerini geliştirmeye özellikle önem verdiği anlaşılıyordu. Görüşmelerde, Çin’in iç siyasi sorunları üzerine yorum yapmaktan kaçınan Merkel, Çin ile 15 milyar dolarlık ticaret ve yatırım anlaşması imzaladı. İki ülkenin liderleri, aralarındaki ticaret hacmini 2020’ye kadar 200 milyar dolara çıkartmaya kararlı olduklarını açıkladılar. Çin Yunanistan’a, devlet borçlanma kağıtlarından satın alarak, yardım eli uzatmaya hazır olduğunu da açıkladı..
Stratejik yatırım mı?
Devletler arası ilişkiler, her zaman, egemenlik, bağımlılık, güçler dengesi ilişkileridir. Bu Bağlamda, zor durumdaki bir devlete bir başka devletin “yardım eli” uzatmasıyla, “böl yönet” politikası arasında, bazen sanılandan çok daha az bir fark olabilir.
Dünya devletler sisteminde bir ülke yükselmeye başlayınca, verili sistemin mimarları, “statüko” güçleri, tedirgin olmaya, tarihte görüldüğü gibi, birleşerek yükseleni, tehdit edici bir noktaya ulaşmadan, etkisiz hale getirmeye çalışabilirler. Buna karşılık yükselmekte olan, hem verili düzenin engellemelerinden, “haksızlıklardan” yakınırken, yükselme sürecini destekleyecek ittifakları, ekonomik, teknolojik koşulları korumaya çalışırken, hem de bir tehdit unsuru olmadığını kanıtlamaya özen gösterecektir.
Çin’in AB gezisini, AB üyelerine, Avro’ya, AB projesine verdiği desteği de bu bağlamda değerlendirebiliriz. Almanya ile ilişkileri geliştirirken, Çin’in teknolojik gereksinimlerini karşılamaya, Avroya yönelirken dolar karşısında korunmaya çalıştığı söylenebilir. Wen’in “AB’yi bağımsız bir kutup olarak görüyoruz” saptaması da, Çin’in, ABD karşında dengeleyici bir kutup arayışından kaynaklanmaktadır.
Özetle, Çin’in hem AB’ye yardım eli uzattığını hem de, ECFR’nin kaygılandığı gibi, AB’yi ABD’ye alternatif bir blok olarak destekleyerek, “Atlantik çatlağını” korumayı amaçladığını söyleyebiliriz. Ne yazık ki, “Statüko” güçlerinin, tarihten ders aldıklarını, bu kez tepkilerinin gelecekte, bir savaşa yol açmayacağını ise henüz söyleyemiyoruz.
-1-
Geçen hafta cuma günü Çin Komünist Partisi 90. kuruluş yılını kutlamaya başladı. Hafta başında, Çin Başbakanı Wen Jiaboderin bir mali kriz içinde bocalayan Avrupa Birliği’ni ziyaret ediyor, “bir kez daha yardım elini uzatmaya hazır olduklarını açıklıyor”... “zor günlerin dostu olduğunu kanıtlıyordu”. (The Peoples Daily 30/06/11) Salı günü New York Times, Çin’in en büyük petrol şirketi Çin Ulusal Petrol İşletmeleri, Irak’ta El Ahdab petrol alanında üretime başladığını bildiriyordu. Al Ahdab, geçtiğimiz 20 yılda yeni üretime açılan en büyük kuyuymuş.‘Şimdi liderlik sırası sizde’
Kissinger, 25 Haziran günü Pekin’de, Çin’in küreselleşmeyle ilgilenen en önemli düşünce kuruluşunun düzenlediği bir konferansta konuşurken, Çin’in bugünkü konumu, ABD’nin 1947’deki konumuna benzetmiş; o dönemin gerilemekte olan hegemonyacı gücü İngiltere’nin Dışişleri Bakanı Bevin’in ABD’ye “siz dünyanın en çok kredi veren ülkesisiniz, yeni dünya düzenini şekillendirmede liderlik görevini üstlenmelisiniz”dediğini aktarmış. Şimdi, ABD’yi geçerek en çok kredi veren ülke konumuna yükseldiğine göre Çin’in, “liderlik etmeye başlaması gerekiyormuş”. (Christian Science Monitor, 28/06/11)
Gerek Çin Komünist Partisi’nin 90. yılı kutlamaları, gerekse de Wen’in AB gezisi sırasında yapılan değerlendirmeler, Çin’in Kissinger’in tavsiyesi yönünde, yavaş ve temkinli adımlarla da olsa ilerlemekte olduğunu düşündürüyor. Irak’ta kuyu işletmeye başlamasıysa, Çin’in, en önemli enerji coğrafyasında doğrudan var olmaya başlayarak, bu günün kapitalizmine liderlik edebilmek için gerekli adımlardan birini atmaya başladığını da gösteriyor.
Kissinger’in önerisine dönersek, ABD açısından kaygı verici bir soruyla karşılaşıyoruz: Ya Çin bu liderlik etme süreciyle birlikte kendi kurallarını hatta kendi ekonomik ve sosyal modelini de dayatmaya başlarsa? Ne de olsa, Financial Times’tan Philip Stephens’in anımsattığı gibi Çin; “uluslararası ekonomik siyasi sistemin Batı’nın çıkarları üzerinde yaratılmış olduğunu düşünüyor” (30/06/11). Çin de her lider adayı gibi kendi çıkarları temelinde şekillenmiş olan bir modelle birlikte gelmek istiyor; daha doğrusu fiilen geliyor.
Partinin 90. yılı kutlamalarında, Wen’in AB gezisi sırasında dile getirilenler de bu modelin ana hatlarının, ABD-AB anglo-sakson modelinden belirgin biçimde farklı olduğunu, bu farklılığın kaygı yarattığını bir kez daha gösteriyordu. Örneğin, AB gezisinin İngiltere ayağında, Çin Başbakanı Wen ile, İngiltere Başbakanı Cameron arasında gerginlik yaşanırken, gezinin Almanya ayağı karşılıklı övgülerle tamamlanıyordu.
‘Liderlik’ ama nasıl?
Bu yeni “model” henüz tümüyle şekillenmemiş olsa bile en azından iki özelliği dikkat çekiyor. Bunlardan biri ulusal egemenlik kavramıyla ilgili. Çin, ABD imparatorluk projesi bağlamında gündeme gelen, ABD ve NATO’nun başka ülkelerin iç siyasetlerine müdahale etmesine olanak veren,“ulus devlet aşıldı”, “sınırlı egemenlik” kavramlarını kabul etmiyor. Çin, Wen’in Cameron ile yaptığı basın toplantısında anımsattığı gibi, eşitlik, karşılıklı saygı, ulusal egemenliklerin dokunulmazlığı ilkesini savunuyor. “Biz”diyordu Wen, “Avrupa’nın siyasi sistemine saygı gösteriyoruz... Karşılığında Çin’in sistemine ve toprak bütünlüğüne saygı gösterilmesini bekliyoruz.” (New York Times, 28/06/11)
Ekonomik kriz derinleştikçe, ABD’nin hegemonyası geriledikçe, Afrika, Latin Amerika ve Asya’da giderek artan sayıda ülkenin egemen sınıflarının, Çin’in yaklaşımını kendi çıkarlarına daha uygun bulduğu, Çin’in liderliğini benimseme eğilimi geliştirdiği görülüyor.
Çin modelinin diğer özellikleri de, ABD merkezli Batı’nın benimsediği Liberal Demokrasi, Liberal Ekonomi modelinden, ABD ve İngiltere ekonomilerinden belirgin farklılıklara işaret ediyor. Örneğin, Çin modeli, toplumsal istikrara, bunu sağlamakta devletin ve partinin (siyasi iradenin) merkezi yapısına önem veriyor.
Bu modelde, The Asia Times’ın Çin editörü Wu Zhong’un“ÇKP, doksanında demokrasiyi yeniden keşfediyor” başlıklı ilginç yazısında aktardığı gibi, Çin yönetimi, dünya ekonomisine açılan özel sektör kapitalizmi gelişirken şekillenen yeni sınıf ve tabakaların çıkarlarını yansıtacak, müzakere, temsil katılım, uzlaşma mekanizmalarını, merkezi yapıyı bozmadan geliştirebilmek için “Halk Demokrasisi”nin, devrimin ilk döneminde, Mao’nun uygulanmasına önem verdiği, ama sonra terk edilen kimi yöntemlerine geri dönmeye başlıyor. Bu bağlamda, parti, söz konusu çıkarları yansıtacak, yeni partilerin oluşmasına izin vermek yerine, ekonomik, siyası farklılıkların parti içindeki fraksiyonlar yoluyla temsil edilmesinin dayalı bir “çoğulculuğun” olanaklarını geliştiriyor.
Zhong’a göre, ÇKP, bu yukardan aşağı “demokratikleşme”sürecini, parti görevlilerinin ve yerel yönetim temsilcilerinin bir kesiminin, merkezden atanan adayların yanı sıra yerel adaylar arasından seçilmesine olanak tanıyarak bu kez bir “aşağıdan yukarı” demokratikleşme süreciyle destekliyor. (29/06/11) Böylece, Çin giderek karmaşıklaşan sınıfsal ve toplumsal yapıların temsil ve uzlaşma olanaklarını, kendi tarihsel modernleşme deneyiminin derslerinden yararlanarak, liberal demokrasiden farklılaşan bir yönde geliştirmeye çalışıyor.
Doksanıncı yıl kutlamalarında, partinin meşruiyetini, gelenekle bağları güçlendirerek koruma çabalarının sonucunda partinin tarihsel başarılarını vurgulayan “Kızıl” (devrimci) şarkılarda belirgin bir artış gözleniyormuş. Ancak, ÇKP Merkez Komite Propaganda Bölümü Başkan Yardımcısı Wang Xiahou“bunlar, geçmişe bir ideolojik geri dönüşe işaret etmediğini”söylüyormuş. Wang “Bugün bizim zengin ve çok renkli bir kültürümüz var. Kimileri kızıl şarkıları, kimileri pop şarkılarını kimileri de rock and roll seviyor” diyormuş. (Independent,01/07/11)
Weng’in bu saptaması, 1970’lerin ortasından bu yana milyonlarca vatandaşını yoksulluktan kurtaran, ülkenin uluslararası statüsünü, bir lider adayı konumuna yükselten ÇKP’nin artık kendi kapasitelerine, Teng Xiaoping’den ve devrime katılmış kuşağın emekliye ayrılmasından sonra geliştirmek zorunda kaldığı “kolektif liderlik” sistemine giderek daha çok güven duyduğu bir noktada olduğunu gösteriyor.
Çin’i dünyanın ikinci büyük ekonomisi konumuna yükseltmeyi başaran ÇKP serbest piyasa ve finansallaşma modelinden farklı, öncelikle sanayi üretimini ve ihracatı güçlendirmeye devam ederken, giderek iç pazarın ve tüketimin geliştirilmesine, buna bağlı olarak da, toplumsal destek ve refah araçlarını oluşturmaya, sınıflar arasında diyaloğa ve uzlaşma aramaya dayalı bir ekonomik model oluşturduğu görülüyor. Bu model planlamayı, devlet işletmelerini,“sosyal piyasa” biçimlerini, öncelikle kendi kaynaklarına dayanarak büyümeyi içeriyor. Bunlar kapitalizmin çelişkilerini, kriz eğilimlerini ortadan kaldırmıyor (örneğin Çin’de sanayide bir kapasite fazlası sorununun oluşmaya başladığı görülüyor) ama, hem devlete kriz yönetiminde yeni olanaklar sağlıyor, hem de neoliberal modelin dogmalarını aşarak yeni bir büyüme modeli bulmaya çalışanlara yararlanacakları bir deneyim sunuyor.
-2-
Wen’in Avrupa gezisi, bu bağlamda, iki farklı yoruma yol açtı. Birinci yoruma göre, Wen’in de konuşmalarında vurguladığı gibi, AB gezisi, Çin ve AB arasında gelişen ekonomik ilişkiler, Çin’in, zor durumda olan AB’ye yardıma elini uzatarak, liderlik sorumluluklarını üstlenmekte olduğunu gösteriyordu.
AB’nin en etkili düşünce kuruluşlarından, European Council on Foreign Relations (ECFR) tarafından dile getiren ikinci yaklaşıma göreyse, Çin krizden yararlanarak, AB’yi, özellikle de, AB’nin küçük ve yoksul ülkelerini hedef alan bir “böl ve yönet politikası” uyguluyordu.
“Yardım eli” mi?
Avrupa Birliği öncelikle, Yunanistan, İrlanda, Yunanistan, İspanya, Portekiz gibi AB periferisini sarsan derin bir mali kriz yaşıyor. Birliğe, yeni katılan Doğu Avrupa ülkelerinin de, yakın gelecekte bu krizden etkilenme olasılığı yüksek. Ödenemeyen alacakların daha çok Alman ve Fransız bankalarında yoğunlaşmış olması, bu iki ülkenin de kendilerini krizin etkilerinden koruyamadığını gösteriyor. Avro’nun ve AB’nin geleceğini tehdit eden bu kriz karşısında AB liderliğinin önlem almakta, kaynak bulmakta zorlandığı görülüyor. Bu koşularda, AB’ye ek kaynak girmesinin krizin etkilerini hafifletmek açısından büyük öneme sahip olacağı kolaylıkla söylenebilir.
Bugün dünyada bu çapta kaynakları harekete geçirebilecek ülke sayısı son derecede az. Bu ülkelerin başında da yaklaşık, üçte biri dolar varlıklarından oluşan 3 trilyon dolarlık rezervlere sahip Çin geliyor. Financial Times ise, doların geleceğine eskisi kadar güvenmeyen Çin’in dolar varlıkları almayı geçen yıl durdurduğunu, gittikçe artan oranlarda Avro cinsiden varlıklara yöneldiğini yazıyor.
ECFR’nin huzurunu kaçıran gelişme de işte bu yönelişle ilgili. ECFR’nin “Scramble for Europe” (Avrupaya Hücum) başlıklı raporunda, Çin’in 64 milyar dolarlık toplam AB yatırımlarının yarısından fazlası 2010 yılından bu yana gerçekleşmiş. Çin, Macaristan’da 1,7 milyar dolara, bir kimyasal madde üreten kuruluş satın almış, Macar devletinin hazine kağıtlarından satın almaya hazır olduğunu açıklamış. Macaristan Başbakanı Viktor Orban’ın bu açıklamayı bir “tarihsel yardım” olarak nitelemesiyse ayrıca anlamlı. Ek olarak, İspanyol devi Repsol, Brezilya’daki iştiraklerini 7 miyar dolara Çin şirketi Sinopec’e devretmiş. Çin Norveç’te de önde gelen bir silikon üreticisini 2 milyar dolara satın almış.
Wen’in Avrupa gezisi, Çin’in AB’deki varlığını daha da arttıracak gelişmelerle doluydu. Wen İngiltere’yle 2.2 milyar dolarlık yatırım ve ticaret anlaşması gerçekleştirdi. Çin’in, Almanya ile ilişkilerini geliştirmeye özellikle önem verdiği anlaşılıyordu. Görüşmelerde, Çin’in iç siyasi sorunları üzerine yorum yapmaktan kaçınan Merkel, Çin ile 15 milyar dolarlık ticaret ve yatırım anlaşması imzaladı. İki ülkenin liderleri, aralarındaki ticaret hacmini 2020’ye kadar 200 milyar dolara çıkartmaya kararlı olduklarını açıkladılar. Çin Yunanistan’a, devlet borçlanma kağıtlarından satın alarak, yardım eli uzatmaya hazır olduğunu da açıkladı..
Stratejik yatırım mı?
Devletler arası ilişkiler, her zaman, egemenlik, bağımlılık, güçler dengesi ilişkileridir. Bu Bağlamda, zor durumdaki bir devlete bir başka devletin “yardım eli” uzatmasıyla, “böl yönet” politikası arasında, bazen sanılandan çok daha az bir fark olabilir.
Dünya devletler sisteminde bir ülke yükselmeye başlayınca, verili sistemin mimarları, “statüko” güçleri, tedirgin olmaya, tarihte görüldüğü gibi, birleşerek yükseleni, tehdit edici bir noktaya ulaşmadan, etkisiz hale getirmeye çalışabilirler. Buna karşılık yükselmekte olan, hem verili düzenin engellemelerinden, “haksızlıklardan” yakınırken, yükselme sürecini destekleyecek ittifakları, ekonomik, teknolojik koşulları korumaya çalışırken, hem de bir tehdit unsuru olmadığını kanıtlamaya özen gösterecektir.
Çin’in AB gezisini, AB üyelerine, Avro’ya, AB projesine verdiği desteği de bu bağlamda değerlendirebiliriz. Almanya ile ilişkileri geliştirirken, Çin’in teknolojik gereksinimlerini karşılamaya, Avroya yönelirken dolar karşısında korunmaya çalıştığı söylenebilir. Wen’in “AB’yi bağımsız bir kutup olarak görüyoruz” saptaması da, Çin’in, ABD karşında dengeleyici bir kutup arayışından kaynaklanmaktadır.
Özetle, Çin’in hem AB’ye yardım eli uzattığını hem de, ECFR’nin kaygılandığı gibi, AB’yi ABD’ye alternatif bir blok olarak destekleyerek, “Atlantik çatlağını” korumayı amaçladığını söyleyebiliriz. Ne yazık ki, “Statüko” güçlerinin, tarihten ders aldıklarını, bu kez tepkilerinin gelecekte, bir savaşa yol açmayacağını ise henüz söyleyemiyoruz.
Tuesday, June 28, 2011
Ya bu kriz…
“Küresel Kriz”den daha acil konular da var. Örneğin, seçimlerden sonra iyice hızlanan “ileri demokrasi” süreci bizi doğrudan ve “şimdi-burada” ilgilendiriyor. Ama geçen hafta, Avrupa Birliği ve Yunanistan, bağlamındaki tartışmaları izlerken birden kafama takıldı. Sakın bu kriz, “o kriz”den daha öte bir şey, insanlığı barbarlığın eşiğine getiren “son kriz” olmasın? Dahası, ya bu soruyla “ileri demokrasi” arasında bir bağ varsa?
Geleceğe (ulus devlete) dönüş
Liberallerin, “ekonomiden çıkartmak gerekir” (Bkz: Kemal Derviş) dedikleri devletin, mali piyasaları kurtarmak için ekonomiye geri dönmüş olmasını kast etmiyorum. Bu konu artık eskidi.
Geçen hafta, uluslararası medyada, ulus devletlere, imparatorluklara, savaş olasılıklarına ilişkin rastladığım, bir yıl öncesine kadar, “garipsenecek” yorumları paylaşmayı deneyeceğim.
Financial Times yorumcularından Philip Stevens, kısa süre önce, Lizbon yakınındaki Arribada Manastırında yapılan “dar katılımlı bir toplantıda” “Avrupa’nın Westphalia’ya geri dönüşü” başlıklı bir sunuş yapmış. Stephens Perşembe günü köşesinde bu sunuşunu aktarırken, “dünya küreselleşirken siyasetin yerel kaldığına” işaret ediyor: Bir ulus devlet üstü “birleştirilmiş egemenlik projesi” olan AB’de, hükümetler ülke içinden gelen basınçlara, Westphalia (Avrupa’da ulus devletler sistemini başlatan anlaşma) koşullarının getirdiği ulusal bağımsızlıklarını geri kazanmaya çalışarak cevap veriyorlarmış.
Stephens’e göre “küresel ağırlık merkezi Doğu’ya doğru kaymaya başlamışken, Avrupa’nın gerileme hızını arttıracak bu parçalanma mantıksız”. Yazar “bunda da bir ironi yok değil: Avrupa’nın şimdi rekabet etmek zorunda olduğu yeni yükselen güçlerin hepsi (...) ulusal egemenliklerini kıskançlıkla koruyorlar” diyor.
The Economist’in, geçmişte AB’de “siyasi bütünleşmeye”, “Brüksel”e karşı nasıl kararlı mücadele verdiğini bilenler, bu hafta “Ya Yunanistan batarsa” başlıklı yazısında, derginin AB liderliğine yönelik, “önce Yunanistan’ın kontrollü iflasını örgütlemesi, ülkeye uzun süreli dış destek sağlanması ve daha fazla siyasi bütünleşmeye gidilmesi, bunun için gerekli kurumların tartışmaya açılması gerekiyor” önerisiyle karşılaştılar.
İngiltere’nin, geçmişte, Avrupa Birliğinin siyasi kimlik kazanmasına karşı çıkan, ülkelerinin Brüksel karşısında bağımsızlığını korumaya kararlı, muhafazakar kesimine yakın iki yayın, bugün, gerekirse daha ileri bir siyasi birliğin kurulması pahasına, AB projesini savunurken, düne kadar projeyi güçlü bir biçimde savunanlar arasında aksi yönde bir kötümserlik söz konusu.
The Guardian’ın editörlerinden, Martin Kettle Perşembe günkü yorumunda, “Yunanistan, Schengen, NATO, -Avrupa rüyasının bittiğini kabul etmenin zamanı geldi” diyordu. Kettle, geçen ay katıldığı bir konferansa tarihçi Niall Ferguson’un yaptığı “bizim kuşak Avrupa birliğinin çöküşüne şahit oluyor” saptamasını aktarıyor. Kettle, AB projesine inanmayan biri olarak Ferguson’un hep böyle provoke edici biçimde konuşmasını olağan karşılıyor. Esas şaşırtıcı olan, Sir. Stephen Wall’ın geçenlerde bir seminerdeki, “Avrupa Birliğinin en yüksek noktasını geçtik (...) Ama artık sona eriyor. Neticede çok az kuruluş sonsuza kadar yaşayabilir” saptamasıymış. Çünkü, Stephen Wall, zamanımızın en etkili AB yanlısı İngiliz diplomatı, Tony Blair’e AB konusunda uzun süre danışmanlık yapmış biri. Kettle, “Wall’ın bu kötümserliği çok çarpıcı, ama daha da ilginci, bu saptamanın bu gün artık kulağa o kadar çarpıcı gelmiyor oluşu” diyor.
İmparatorluklar çökerken arkalarında, birbiriyle savaşan yerel/bölgesel güçlerin kaosunu bırakırlar. AB’de kendini, zorla dayatmayan, ama başkalarının katılmak için sırada beklediği bir “emperyalist olmayan imparatorluk” olarak görüyordu. Bu görüşün mimarı Mark Leonard’ın “Neden 21. Yüzyılı AB yönetecek” (2005) başlıklı çalışmasını yayınlandığında aktarmıştım.
Wall Street Journal’dan David Cottle Cuma günü bu konuya, “Avrupa liderliği, AB’nin imparatorluk projesi olduğunu asla kabul etmez” dedikten sonra, 2007’de bir gün Borroso’nun, “bizimki ilk emperyalist olmayan imparatorluktur” sözleriyle “ağzından kaçırdığını” anımsatarak değiniyordu. Cottle “her imparatorluk iki belirgin aşamadan geçer” diyor: Yeni toprakların, kaynakların ve işçilerin edinildiği birinci, büyüme aşamasında, çok güçlü ve karlı olabiliyorlarmış; sonra, bakım, onarım dönemi diyebileceğimiz aşama geliyormuş. Bu aşamada iç çelişkileri ortaya çıkmaya başlayan imparatorlukları ayakta tutmak çok masraflı oluyormuş. Cottle, AB, “Avrupa’da kanlı bir birinci aşama denemesine olanak vermemek için, doğrudan ikinci aşamadan (gerekli kaynakları oluşturamadan, hegemonya sistemini kuramadan-E.Y) başlamak zorunda kalmış” bir “imparatorluktur” diyor. Şimdi bu “emperyalist olmayan imparatorluk”, maliyeti giderek artan bir bakım, onarım süreciyle karşı karşıya, yazara göre de, son tahlilde ayakta kalması olanaksız.
Neden “ulus devlet”?
Şimdi Philip Stephens’in, satır aralarında yaptığı, bir anlamda (kapitalist) sistemin hakikatine ilişkin ilginç saptamalar içeren yazısında dönebilirim. Stephens “Modern Avrupa devleti 1648 Westphalia Barış Anlaşmasıyla doğdu” (...) “Avrupa’nın egemenleri ülke içinde düzeni ve halkın onayını devletler arasında rekabeti körüklemek pahasına satın aldılar”... “Bu sistem 20. Yüzyılın ortalarına kadar büyük yıkımlara yol açtıktan sonra, Avrupa liderleri, düzeni sağlamanın bu biçiminin maliyetinin çok yüksek olduğuna karar verdiler... AB projesi böyle gündeme geldi” diyor.
Stephens’ın bu saptamaları, Avrupa’nın egemenlerinin, ulus devleti ve ulusalcılığı, mülk sahipleriyle mülksüzleri, zenginlerle yoksulları, Ağa ile köylüyü, işçi ile patronu aynı toplumsal yapı içinde bir arada, bir düzen içinde tutmanın aracı olarak ürettiklerini, bu düzeni de savaşlar pahasına ve sayesinde sürdürdüklerini de söylemiş olmuyor mu?
Stephens böylece, “ Westphalia’ya dönüş” saptamasıyla gelecekte gündeme gelecek savaş olasılıklarına dikkat çekerken, Kettle, “gelecekte amaç, devletler arasında savaş, etnik çatışma riskini azaltmak, savunmasızları korumak, sefaleti önlemek olacak” derken, yeniden bir “Barbarlık Eşiğine” gelmek üzere olduğumuzu söylemiş olmuyorlar mı?
Peki, AB de egemenler, ülke içinde iktidar düzenini koruyabilmek için, savaş olasılıklarının yeniden gündeme gelmesi pahasına “ulus devlet” sistemine geri dönmeyi göze alıyorlarsa, “ulusçuluğun” adeta yasaklandığı (emperyalist sistemin gereği) çevre ülkelerde, aralarında giderilmesi olanaksız farklar olan sınıf ve grupları bir arada tutmak, bu farklara karşın ortak bir kimlik kurmak nasıl söz konusu olacak? Acaba, bu sorunun bir çözümü taraflara, farklılıkların, bu dünyadan kaynaklanmadığını, aslında birer “İnayet-i rabbaniye” olduklarını kabul ettirmekten geçebilir mi?
Belki geçebilir, ama bunun için de, burjuva demokrasisinin ve komünizmin (eşitlik özgürlük talebinin) tarihini, kavramlarıyla birlikte unutturmak, Aydınlanma geleneğinin “hakikat rejimini” yıkarak yerine, bu farklılıkları ilahi adaleti havale eden, başka bir “hakikat rejimini” geçirmek gerekiyor. Bu da bizi, “ileri demokrasi”nin (ve siyasal İslam’ın) faydalarına getiriyor...
Geleceğe (ulus devlete) dönüş
Liberallerin, “ekonomiden çıkartmak gerekir” (Bkz: Kemal Derviş) dedikleri devletin, mali piyasaları kurtarmak için ekonomiye geri dönmüş olmasını kast etmiyorum. Bu konu artık eskidi.
Geçen hafta, uluslararası medyada, ulus devletlere, imparatorluklara, savaş olasılıklarına ilişkin rastladığım, bir yıl öncesine kadar, “garipsenecek” yorumları paylaşmayı deneyeceğim.
Financial Times yorumcularından Philip Stevens, kısa süre önce, Lizbon yakınındaki Arribada Manastırında yapılan “dar katılımlı bir toplantıda” “Avrupa’nın Westphalia’ya geri dönüşü” başlıklı bir sunuş yapmış. Stephens Perşembe günü köşesinde bu sunuşunu aktarırken, “dünya küreselleşirken siyasetin yerel kaldığına” işaret ediyor: Bir ulus devlet üstü “birleştirilmiş egemenlik projesi” olan AB’de, hükümetler ülke içinden gelen basınçlara, Westphalia (Avrupa’da ulus devletler sistemini başlatan anlaşma) koşullarının getirdiği ulusal bağımsızlıklarını geri kazanmaya çalışarak cevap veriyorlarmış.
Stephens’e göre “küresel ağırlık merkezi Doğu’ya doğru kaymaya başlamışken, Avrupa’nın gerileme hızını arttıracak bu parçalanma mantıksız”. Yazar “bunda da bir ironi yok değil: Avrupa’nın şimdi rekabet etmek zorunda olduğu yeni yükselen güçlerin hepsi (...) ulusal egemenliklerini kıskançlıkla koruyorlar” diyor.
The Economist’in, geçmişte AB’de “siyasi bütünleşmeye”, “Brüksel”e karşı nasıl kararlı mücadele verdiğini bilenler, bu hafta “Ya Yunanistan batarsa” başlıklı yazısında, derginin AB liderliğine yönelik, “önce Yunanistan’ın kontrollü iflasını örgütlemesi, ülkeye uzun süreli dış destek sağlanması ve daha fazla siyasi bütünleşmeye gidilmesi, bunun için gerekli kurumların tartışmaya açılması gerekiyor” önerisiyle karşılaştılar.
İngiltere’nin, geçmişte, Avrupa Birliğinin siyasi kimlik kazanmasına karşı çıkan, ülkelerinin Brüksel karşısında bağımsızlığını korumaya kararlı, muhafazakar kesimine yakın iki yayın, bugün, gerekirse daha ileri bir siyasi birliğin kurulması pahasına, AB projesini savunurken, düne kadar projeyi güçlü bir biçimde savunanlar arasında aksi yönde bir kötümserlik söz konusu.
The Guardian’ın editörlerinden, Martin Kettle Perşembe günkü yorumunda, “Yunanistan, Schengen, NATO, -Avrupa rüyasının bittiğini kabul etmenin zamanı geldi” diyordu. Kettle, geçen ay katıldığı bir konferansa tarihçi Niall Ferguson’un yaptığı “bizim kuşak Avrupa birliğinin çöküşüne şahit oluyor” saptamasını aktarıyor. Kettle, AB projesine inanmayan biri olarak Ferguson’un hep böyle provoke edici biçimde konuşmasını olağan karşılıyor. Esas şaşırtıcı olan, Sir. Stephen Wall’ın geçenlerde bir seminerdeki, “Avrupa Birliğinin en yüksek noktasını geçtik (...) Ama artık sona eriyor. Neticede çok az kuruluş sonsuza kadar yaşayabilir” saptamasıymış. Çünkü, Stephen Wall, zamanımızın en etkili AB yanlısı İngiliz diplomatı, Tony Blair’e AB konusunda uzun süre danışmanlık yapmış biri. Kettle, “Wall’ın bu kötümserliği çok çarpıcı, ama daha da ilginci, bu saptamanın bu gün artık kulağa o kadar çarpıcı gelmiyor oluşu” diyor.
İmparatorluklar çökerken arkalarında, birbiriyle savaşan yerel/bölgesel güçlerin kaosunu bırakırlar. AB’de kendini, zorla dayatmayan, ama başkalarının katılmak için sırada beklediği bir “emperyalist olmayan imparatorluk” olarak görüyordu. Bu görüşün mimarı Mark Leonard’ın “Neden 21. Yüzyılı AB yönetecek” (2005) başlıklı çalışmasını yayınlandığında aktarmıştım.
Wall Street Journal’dan David Cottle Cuma günü bu konuya, “Avrupa liderliği, AB’nin imparatorluk projesi olduğunu asla kabul etmez” dedikten sonra, 2007’de bir gün Borroso’nun, “bizimki ilk emperyalist olmayan imparatorluktur” sözleriyle “ağzından kaçırdığını” anımsatarak değiniyordu. Cottle “her imparatorluk iki belirgin aşamadan geçer” diyor: Yeni toprakların, kaynakların ve işçilerin edinildiği birinci, büyüme aşamasında, çok güçlü ve karlı olabiliyorlarmış; sonra, bakım, onarım dönemi diyebileceğimiz aşama geliyormuş. Bu aşamada iç çelişkileri ortaya çıkmaya başlayan imparatorlukları ayakta tutmak çok masraflı oluyormuş. Cottle, AB, “Avrupa’da kanlı bir birinci aşama denemesine olanak vermemek için, doğrudan ikinci aşamadan (gerekli kaynakları oluşturamadan, hegemonya sistemini kuramadan-E.Y) başlamak zorunda kalmış” bir “imparatorluktur” diyor. Şimdi bu “emperyalist olmayan imparatorluk”, maliyeti giderek artan bir bakım, onarım süreciyle karşı karşıya, yazara göre de, son tahlilde ayakta kalması olanaksız.
Neden “ulus devlet”?
Şimdi Philip Stephens’in, satır aralarında yaptığı, bir anlamda (kapitalist) sistemin hakikatine ilişkin ilginç saptamalar içeren yazısında dönebilirim. Stephens “Modern Avrupa devleti 1648 Westphalia Barış Anlaşmasıyla doğdu” (...) “Avrupa’nın egemenleri ülke içinde düzeni ve halkın onayını devletler arasında rekabeti körüklemek pahasına satın aldılar”... “Bu sistem 20. Yüzyılın ortalarına kadar büyük yıkımlara yol açtıktan sonra, Avrupa liderleri, düzeni sağlamanın bu biçiminin maliyetinin çok yüksek olduğuna karar verdiler... AB projesi böyle gündeme geldi” diyor.
Stephens’ın bu saptamaları, Avrupa’nın egemenlerinin, ulus devleti ve ulusalcılığı, mülk sahipleriyle mülksüzleri, zenginlerle yoksulları, Ağa ile köylüyü, işçi ile patronu aynı toplumsal yapı içinde bir arada, bir düzen içinde tutmanın aracı olarak ürettiklerini, bu düzeni de savaşlar pahasına ve sayesinde sürdürdüklerini de söylemiş olmuyor mu?
Stephens böylece, “ Westphalia’ya dönüş” saptamasıyla gelecekte gündeme gelecek savaş olasılıklarına dikkat çekerken, Kettle, “gelecekte amaç, devletler arasında savaş, etnik çatışma riskini azaltmak, savunmasızları korumak, sefaleti önlemek olacak” derken, yeniden bir “Barbarlık Eşiğine” gelmek üzere olduğumuzu söylemiş olmuyorlar mı?
Peki, AB de egemenler, ülke içinde iktidar düzenini koruyabilmek için, savaş olasılıklarının yeniden gündeme gelmesi pahasına “ulus devlet” sistemine geri dönmeyi göze alıyorlarsa, “ulusçuluğun” adeta yasaklandığı (emperyalist sistemin gereği) çevre ülkelerde, aralarında giderilmesi olanaksız farklar olan sınıf ve grupları bir arada tutmak, bu farklara karşın ortak bir kimlik kurmak nasıl söz konusu olacak? Acaba, bu sorunun bir çözümü taraflara, farklılıkların, bu dünyadan kaynaklanmadığını, aslında birer “İnayet-i rabbaniye” olduklarını kabul ettirmekten geçebilir mi?
Belki geçebilir, ama bunun için de, burjuva demokrasisinin ve komünizmin (eşitlik özgürlük talebinin) tarihini, kavramlarıyla birlikte unutturmak, Aydınlanma geleneğinin “hakikat rejimini” yıkarak yerine, bu farklılıkları ilahi adaleti havale eden, başka bir “hakikat rejimini” geçirmek gerekiyor. Bu da bizi, “ileri demokrasi”nin (ve siyasal İslam’ın) faydalarına getiriyor...
Wednesday, June 15, 2011
Kriz ve OPEC
Bu kriz “o kriz” ve dünyada, ekonomik siyasi dengeleri zorlamaya, kriz öncesinin kurumlarını işlevsizleştirmeye, çöküşe doğru itmeye devam ediyor.
Dünya Bankası/IMF, ABD Doları’nın büyük ölçüde bu ikilinin politikalarından güç alan uluslararası konumu (ve tabii ABD hegemonyası), Avrupa Birliği, hatta Birleşmiş Milletler etkilerini, iç uyumlarını kaybediyorlardı, hatta çok az bir zorlamayla, artık kaybettikleri dahi söylenebilir. Geçen hafta Viyana’da yapılan OPEC toplantısından sonra, Suudi Arabistan’ın tek başına davranacağını açıklaması, sıranın petrol ihracatçısı on iki ülkenin kurdukları bir kartel olan OPEC’e, “artık günleri sayılı” yorumlarına yol açacak biçimde geldiğini düşündürüyor.
‘Kriz’e ilişkin kısa bir güncelleme
Geçen haftayı da negatif bölgede kapatan ABD borsaları, altı haftadır aralıksız düşüyor. Bu Dow Jones Sanayi Endeksi açısından 2002’den bu yana en uzun süreli gerileme anlamına geliyor. Çok daha geniş kapsamlı bir endeks olan S&P 500’ün, 29 Nisan’daki son tepe noktasından bu ABD menkul kıymetler piyasalarının kaybı bir trilyon doları geçmiş.
Cuma günü ABD’deki endeksler yüzde 1.4 ile 1.65 arasında düşerken Fransa, Almanya ve İngiltere’deki gerilemeler sırasıyla yüzde 1.9, 1.55 ve 1.2, olarak gerçekleşiyor, Euro Stoxx 50 de yüzde 1.6 geriliyordu (Bloomberg). Yorumcular, dünya ekonomisinin yarısından fazlasını oluşturan bu bölgede sermaye piyasalarındaki gerilemeleri, genelde ekonomik toparlanmaya olan güvenin sarsılmasına bağlıyorlar.
Gerçekten de ABD Federal Reserve Başkanı Ben Bernanke geçen hafta, “ekonomik toparlanmanın asap bozucu biçimde yavaş ilerliyor” olmasından yakınıyordu. Ancak sanırım kaygılar, toparlanmanın yavaş ilerliyor olmasından, çok daha korkutucu gelişmelerin olasılıklar yelpazesi içine girmeye başlamasından kaynaklanıyor.
Market Watch yorumcularından Beter Brimlow, pazartesi yazısına, “piyasalarda yeni bir çöküş olasılığı fısıltılarının dolaşmaya başladığını” aktararak giriyor, son günlerde “bazı saygın ve güvenilirliği sınanmış yatırımcı bültenlerinde çok daha karanlık senaryoların konuşulduğuna” dikkat çekiyordu.
Brimlow, “Dow Theory Letters” adlı bülteni çıkaran deneyimli (ve “Büyük Durgunluğu anımsayacak yaşta”) yatırımcı Richard Russel’in piyasalardaki son durumla ilgili olarak “Şu sıralardaki pislik bana 1929-30’u çok fazla anımsatıyor. 1929 borsa çöküşünden sonra, ekonomi sürekli zayıflarken borsalar kükreyerek yükseldiler. Çöküş sonrası toparlanma Nisan 1930’da tükendikten sonra, piyasalarda endeksler adeta intikam alırcasına düşmeye başladılar ve Büyük Bunalım başladı. (...) Piyasa bugün sanırım karmaşık bir gerilemeyi hazırlama sürecine girdi. Eğer piyasa kalıcı bir biçimde düşmeye başlarsa, Büyük Depresyon No: 2’nin başlangıcını görebiliriz” saptamasını aktarıyordu.
Bir başka analist, Denis Slothower de “ekonomik veriler böyle gelmeye devam ederse, bu ‘Boğa Piyasası’ (yükselme trendi - E.Y) nihayet sona erer ve bir ‘Ayı Piyasası’ (gerileme trendi) yerleşir, bu da korkarım 2008’deki kadar kötü olur” diyormuş. Ancak Slothower, “Bankaların ham petrol piyasalarından birkaç damla daha çıkarabileceğini” düşünüyormuş.
OPEC’in günler sayılı mı?
Gündemde “Büyük Depresyon No: 2” gibi bir olasılık olunca da temel enerji kaynağı, sayısız stratejik hammaddenin kaynağı olan ham petrolün fiyat düzeyi, dünya ekonomisinin, uluslararası liderliğini giderek daha çok askeri kapasitesine dayandıran ABD’nin geleceği açısından yaşamsal bir önem kazanıyor. Petrolün fiyatını (büyük bankaların spekülatif hareketlerini bir kenara bırakırsak), tüketicinin talebi ile üreticinin bu talebi karşılama kapasitesi arasındaki denge belirliyor. Bu noktada da karşımıza, dünya toplam petrol üretiminin yüzde 40’ını gerçekleştiren üretici karteli OPEC çıkıyor. Artmakta olan talebi karşılayacak ek kapasiteye esas olarak OPEC’in daha da önemlisi OPEC üyesi Suudi Arabistan’ın sahip olması (her ne kadar, bundan emin olamıyorsak da) bu örgütün fiyatları belirleme gücünü neredeyse mutlak düzeye yakınlaştırıyor. Piyasalardan Libya savaşı nedeniyle günlük 1.3 milyon varillik, Yemen olaylarının etkisiyle 300 bin varillik üretimin çekilmiş olması, yaklaşık 1.5-2 milyon varil günlük kapasite fazlası olduğu varsayılan Suudi üretiminin önemini arttırıyor.
OPEC hesaplarına göre, kartelin günlük üretim kapasitesi 28.9 milyon varil düzeyinde. Buna karşılık günlük talebin bu yıl ortalama 29.9 milyon varil olması bekleniyor. Geçen hafta, Viyana’da yapılan OPEC toplantısı öncesinde, petrolün varil fiyatlarının yılın ikinci yarısında daha da yükselerek 2008 yazındaki gibi 140 doların üstüne çıkmaması için OPEC’in üretimi bu farkı karşılayacak biçimde arttırması gerektiği söyleniyordu.
ABD’nin yakın müttefikleri (bağımlı ülkeleri) olan Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Kuveyt, Viyana toplantısında kartel üyelerini üretimi arttırmaya ikna etmeye çalıştılar, ama başarılı olamadılar. İran, Venezüella ve Cezayir üretimi arttırmaya karşı çıktılar. Bu iki tarafın ortasında yer alan Angola, Irak ve Nijerya da üretimin arttırılmasına karşı çıktı. Petrolün varil fiyatı perşembe günü yüzde 2.1 yükseldi.
Bundan sonra da “OPEC’in günleri sayılı mı” sorusunu gündeme getiren gelişmeler başladı. Suudi devletine bağlı Al Hayat gezetesi cuma günü, Suudi rejiminin OPEC kararına uymayarak temmuzdan itibaren üretimi günde 9.3 milyon varilden 10 milyon varile yükselteceğini duyurdu. Petrolün varil fiyatı hemen 2.64 dolar kaybederek 99.29 dolara indi.
Böylece OPEC’in en büyük üyesi, kartelin kararına uymuyordu. Wall Street Journal da cuma günü, petrolün fiyatında 1990’larda yaşanan çöküşten sonra, OPEC’in toparlanmasına yardımcı olan Suudi-İran yakınlaşmasının artık yerini bir rekabete bırakmış olmasının, kartelin istikrarına bir büyük darbe vurduğunu yazıyordu.
Diğer taraftan, diğer OPEC üyelerinin fiyat arttırımına karşı çıkmasının arkasında “ABD düşmanlığının” ötesinde, çok önemli nedenler var. Birincisi, kapasite fazlasına sahip olmayan bu ülkelerin, fiyatlar düşerken üretimlerini arttırarak gelirlerini koruma olanakları yok. İkincisi, bu ülkelerin yönetimleri petrol gelirlerinin önemli bir kısmını, hızla artan gıda fiyatlarının iç pazara yansımasını yumuşatacak sübvansiyonları finanse etmekte kullanıyor, böylece toplumsal ayaklanmaları önlemeye çalışıyorlar.
Bu koşullarda, Suudi Arabistan’ın OPEC kararlarına uyamayacağını açıklaması, hem kartelin geleceğini hem de birçok OPEC üyesinin siyasi istikrarını tehdit ediyor. Böylece, ABD’nin hem kartelden kurtulma hem de patlak verecek devrimler üzerinden bölgede manevra alanını genişletme olanağını arttırma olasılığı artıyor.
Kriz, küresel jeopolitiği, kurumlarıyla birlikte yeniden şekillenmeye zorluyor. Ama bu arada da yeni toplumsal ayaklanma, devrim olasılıklarını, emperyalizmin bunları yönlendirme çabalarıyla birlikte gündeme getiriyor.
Dünya Bankası/IMF, ABD Doları’nın büyük ölçüde bu ikilinin politikalarından güç alan uluslararası konumu (ve tabii ABD hegemonyası), Avrupa Birliği, hatta Birleşmiş Milletler etkilerini, iç uyumlarını kaybediyorlardı, hatta çok az bir zorlamayla, artık kaybettikleri dahi söylenebilir. Geçen hafta Viyana’da yapılan OPEC toplantısından sonra, Suudi Arabistan’ın tek başına davranacağını açıklaması, sıranın petrol ihracatçısı on iki ülkenin kurdukları bir kartel olan OPEC’e, “artık günleri sayılı” yorumlarına yol açacak biçimde geldiğini düşündürüyor.
‘Kriz’e ilişkin kısa bir güncelleme
Geçen haftayı da negatif bölgede kapatan ABD borsaları, altı haftadır aralıksız düşüyor. Bu Dow Jones Sanayi Endeksi açısından 2002’den bu yana en uzun süreli gerileme anlamına geliyor. Çok daha geniş kapsamlı bir endeks olan S&P 500’ün, 29 Nisan’daki son tepe noktasından bu ABD menkul kıymetler piyasalarının kaybı bir trilyon doları geçmiş.
Cuma günü ABD’deki endeksler yüzde 1.4 ile 1.65 arasında düşerken Fransa, Almanya ve İngiltere’deki gerilemeler sırasıyla yüzde 1.9, 1.55 ve 1.2, olarak gerçekleşiyor, Euro Stoxx 50 de yüzde 1.6 geriliyordu (Bloomberg). Yorumcular, dünya ekonomisinin yarısından fazlasını oluşturan bu bölgede sermaye piyasalarındaki gerilemeleri, genelde ekonomik toparlanmaya olan güvenin sarsılmasına bağlıyorlar.
Gerçekten de ABD Federal Reserve Başkanı Ben Bernanke geçen hafta, “ekonomik toparlanmanın asap bozucu biçimde yavaş ilerliyor” olmasından yakınıyordu. Ancak sanırım kaygılar, toparlanmanın yavaş ilerliyor olmasından, çok daha korkutucu gelişmelerin olasılıklar yelpazesi içine girmeye başlamasından kaynaklanıyor.
Market Watch yorumcularından Beter Brimlow, pazartesi yazısına, “piyasalarda yeni bir çöküş olasılığı fısıltılarının dolaşmaya başladığını” aktararak giriyor, son günlerde “bazı saygın ve güvenilirliği sınanmış yatırımcı bültenlerinde çok daha karanlık senaryoların konuşulduğuna” dikkat çekiyordu.
Brimlow, “Dow Theory Letters” adlı bülteni çıkaran deneyimli (ve “Büyük Durgunluğu anımsayacak yaşta”) yatırımcı Richard Russel’in piyasalardaki son durumla ilgili olarak “Şu sıralardaki pislik bana 1929-30’u çok fazla anımsatıyor. 1929 borsa çöküşünden sonra, ekonomi sürekli zayıflarken borsalar kükreyerek yükseldiler. Çöküş sonrası toparlanma Nisan 1930’da tükendikten sonra, piyasalarda endeksler adeta intikam alırcasına düşmeye başladılar ve Büyük Bunalım başladı. (...) Piyasa bugün sanırım karmaşık bir gerilemeyi hazırlama sürecine girdi. Eğer piyasa kalıcı bir biçimde düşmeye başlarsa, Büyük Depresyon No: 2’nin başlangıcını görebiliriz” saptamasını aktarıyordu.
Bir başka analist, Denis Slothower de “ekonomik veriler böyle gelmeye devam ederse, bu ‘Boğa Piyasası’ (yükselme trendi - E.Y) nihayet sona erer ve bir ‘Ayı Piyasası’ (gerileme trendi) yerleşir, bu da korkarım 2008’deki kadar kötü olur” diyormuş. Ancak Slothower, “Bankaların ham petrol piyasalarından birkaç damla daha çıkarabileceğini” düşünüyormuş.
OPEC’in günler sayılı mı?
Gündemde “Büyük Depresyon No: 2” gibi bir olasılık olunca da temel enerji kaynağı, sayısız stratejik hammaddenin kaynağı olan ham petrolün fiyat düzeyi, dünya ekonomisinin, uluslararası liderliğini giderek daha çok askeri kapasitesine dayandıran ABD’nin geleceği açısından yaşamsal bir önem kazanıyor. Petrolün fiyatını (büyük bankaların spekülatif hareketlerini bir kenara bırakırsak), tüketicinin talebi ile üreticinin bu talebi karşılama kapasitesi arasındaki denge belirliyor. Bu noktada da karşımıza, dünya toplam petrol üretiminin yüzde 40’ını gerçekleştiren üretici karteli OPEC çıkıyor. Artmakta olan talebi karşılayacak ek kapasiteye esas olarak OPEC’in daha da önemlisi OPEC üyesi Suudi Arabistan’ın sahip olması (her ne kadar, bundan emin olamıyorsak da) bu örgütün fiyatları belirleme gücünü neredeyse mutlak düzeye yakınlaştırıyor. Piyasalardan Libya savaşı nedeniyle günlük 1.3 milyon varillik, Yemen olaylarının etkisiyle 300 bin varillik üretimin çekilmiş olması, yaklaşık 1.5-2 milyon varil günlük kapasite fazlası olduğu varsayılan Suudi üretiminin önemini arttırıyor.
OPEC hesaplarına göre, kartelin günlük üretim kapasitesi 28.9 milyon varil düzeyinde. Buna karşılık günlük talebin bu yıl ortalama 29.9 milyon varil olması bekleniyor. Geçen hafta, Viyana’da yapılan OPEC toplantısı öncesinde, petrolün varil fiyatlarının yılın ikinci yarısında daha da yükselerek 2008 yazındaki gibi 140 doların üstüne çıkmaması için OPEC’in üretimi bu farkı karşılayacak biçimde arttırması gerektiği söyleniyordu.
ABD’nin yakın müttefikleri (bağımlı ülkeleri) olan Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Kuveyt, Viyana toplantısında kartel üyelerini üretimi arttırmaya ikna etmeye çalıştılar, ama başarılı olamadılar. İran, Venezüella ve Cezayir üretimi arttırmaya karşı çıktılar. Bu iki tarafın ortasında yer alan Angola, Irak ve Nijerya da üretimin arttırılmasına karşı çıktı. Petrolün varil fiyatı perşembe günü yüzde 2.1 yükseldi.
Bundan sonra da “OPEC’in günleri sayılı mı” sorusunu gündeme getiren gelişmeler başladı. Suudi devletine bağlı Al Hayat gezetesi cuma günü, Suudi rejiminin OPEC kararına uymayarak temmuzdan itibaren üretimi günde 9.3 milyon varilden 10 milyon varile yükselteceğini duyurdu. Petrolün varil fiyatı hemen 2.64 dolar kaybederek 99.29 dolara indi.
Böylece OPEC’in en büyük üyesi, kartelin kararına uymuyordu. Wall Street Journal da cuma günü, petrolün fiyatında 1990’larda yaşanan çöküşten sonra, OPEC’in toparlanmasına yardımcı olan Suudi-İran yakınlaşmasının artık yerini bir rekabete bırakmış olmasının, kartelin istikrarına bir büyük darbe vurduğunu yazıyordu.
Diğer taraftan, diğer OPEC üyelerinin fiyat arttırımına karşı çıkmasının arkasında “ABD düşmanlığının” ötesinde, çok önemli nedenler var. Birincisi, kapasite fazlasına sahip olmayan bu ülkelerin, fiyatlar düşerken üretimlerini arttırarak gelirlerini koruma olanakları yok. İkincisi, bu ülkelerin yönetimleri petrol gelirlerinin önemli bir kısmını, hızla artan gıda fiyatlarının iç pazara yansımasını yumuşatacak sübvansiyonları finanse etmekte kullanıyor, böylece toplumsal ayaklanmaları önlemeye çalışıyorlar.
Bu koşullarda, Suudi Arabistan’ın OPEC kararlarına uyamayacağını açıklaması, hem kartelin geleceğini hem de birçok OPEC üyesinin siyasi istikrarını tehdit ediyor. Böylece, ABD’nin hem kartelden kurtulma hem de patlak verecek devrimler üzerinden bölgede manevra alanını genişletme olanağını arttırma olasılığı artıyor.
Kriz, küresel jeopolitiği, kurumlarıyla birlikte yeniden şekillenmeye zorluyor. Ama bu arada da yeni toplumsal ayaklanma, devrim olasılıklarını, emperyalizmin bunları yönlendirme çabalarıyla birlikte gündeme getiriyor.
Monday, June 06, 2011
‘İkinci resesyon’, belki depresyon
Geçen hafta dünya ekonomisinin üzerinde kara bulutların birikmeye, “ekonomik toparlanma”nın yavaşlamaya başladığına dikkat çekmiştim. Bu hafta o bulutlar daha da kalınlaşırken görüntü de belirginleşmeye başladı. Yavaşlama belirtileri dünya ekonomisinin hemen her köşesinden geliyor. Ama yaklaşan fırtınanın merkezinde, toplam hasılaları dünya ekonomisinin yaklaşık yüzde 55’ine ulaşan ABD ve AB ekonomileri, öncelikle dünyanın en büyük ülke ekonomisi ABD var.
ABD ekonomisinin en temel göstergeleri ikinci bir “resesyona” işaret ederken ekonomi basınında, uzun bir aradan sonra, az sayıda da olsa, yeniden “depresyon” olasılığına değinen tartışmalara da rastlanıyordu.
Kısaca Avrupa
Esas olarak ABD ekonomisini irdelemek istediğimden, AB üzerinde kısaca, beş Morgan Stanley ekonomistinin Global Economic Forum’da cuma günü yayımlanan ortak yorumunu aktararak duracağım.
Ekonomistler yorumlarına, Avro bölgesinde bu ayın ilk üç ayında görülen beklenmedik derecede güçlü büyüme oranlarından hareketle 2011 büyüme hızı beklentilerini yüzde 1.7’den 2’ye yükselterek başlıyorlar. Ancak hemen arkasından, Avro bölgesinde bulutların toplanmaya başladığına işaret ederek devam ediyorlar. MS ekonomistlerine göre tüm ölçümler bir yavaşlamaya işaret ediyor. Avro bölgesinde siparişler düşüyor, hem cari üretim, hem de üretimi arttırma planları küçülüyor.
Ekonomistler Avro ülkeleri arasındaki performans farklarına da dikkat çekiyorlar. Belçika ve İspanya’da üretim trendin çok altında seyrederken Almanya’nın üretimi hâlâ trendin üstünde. Ancak Fransa’da ani bir gerileme, Almanya’da da giderek artan bir yavaşlama eğilimi görünüyor. Kısacası dünya hasılasının yüzde 27’sini üreten bölgenin ekonomik manzarasında ufuklar giderek kararıyor.
Kırılgan ve tedirgin
Dünya hasılasının 28.8’ini üreten ABD ekonomisine gelince, yeni bir resesyon riski olasılıklar içine girerken geçen hafta yaşanan iki “mini” sarsıntı piyasalardaki kırılganlığın ve tedirginliğin giderek arttığını gösteriyordu.
ABD ekonomisinin yüzde 70’ini tüketim harcamaları, yüzde 10’unu konut sektörü, yüzde 10’unu da imalat sanayisi oluşturuyor. Tüketim harcamaları büyüme oranları geçen yıl yüzde 4 dolayındayken bu yıl yüzde 2 düzeyine inmiş durumda. Konut sektörü hâlâ 2007 düzeyinin yüzde 75 altında seyrediyor. Kısacası ABD ekonomisinin yüzde 90’ında resesyona, hatta depresyona benzer bir ortam yaşanıyor.
Madalyonun bu yüzünde yetersiz talep (eksik tüketim) varken öbür yüzünde bir aşırı birikim sorunu hiç hafiflemeden devam ediyor. Mali sektör dışındaki firmaların gelirlerinden biriktirdikleri 2 trilyon dolarlık sermayeyi, yeni yatırımlara ya da üretime, yönlendirmeden nakitte tutmaya devam ediyor olmaları (Reich, Financial Times 01/06; Altucher, Market Watch, 02/06) da bu alanda beklentilerde bir iyileşme olmadığını gösteriyor. Althucher bu nakit fonların yakında şirketlerin, kendi hisselerini almaya başlamasıyla yine borsaya dönmesini bekliyor; yani üretime değil spekülasyona...
Bu arka plan üzerinden, geçen hafta ilk mini şok çarşamba günü hem imalat sanayi verilerinin hem de istihdam verilerinin talep yetersizliğinin artmakta olduğunu göstermesiyle yaşandı.
Satın Alma Müdürleri İndeksi’nin sert bir gerilemeyle nisan ayında 60.4’ten mayıs ayında 53.2’ye düşmesi (50 durgunluk anlamına geliyor) yeni siparişlerin ise 10 puan gerileyerek 51 seviyesine inmesi imalat sanayiinin duraklamaya başladığını gösteriyordu. Aynı gün gelen özel sektör istihdam verileri, yeni yaratılan işlerin, nisan ayında 177.000’den mayıs ayında 175.000’e gerilediğini ortaya koydu. Aynı gün başta ABD borsaları olmak üzere dünya borsaları bu verilere tepki olarak sert düşüşler sergilediler. Standard & Poor’s 500 indeksi yüzde 2.3 Dow Jones Sanayi İndeksi de 280 puan gerileyerek günü yüzde 2.2 düşüşle kapadı.
Geçen haftanın ikinci sarsıntısı cuma günü istihdam verileri gelince yaşandı. Ekonomistler tarım dışı sektörün mayıs ayında 125.000 yeni iş yaratmasını, işsizlik oranının da yüzde 9’dan yüzde 8.9’a gerilemesini bekliyorlardı. Gelen veriler yeni yaratılan işlerin 54.000’de kaldığını, resmi işsizlik oranının da yüzde 9’dan yüzde 9.1 çıktığını ortaya koydu. Belli ki ekonomik durum sanılandan çok daha kırılgandı. Bu verileri, Federal Rezerv’in piyasalara parasal desteğinin (QE2) bu ay sona erecek olmasıyla birleşince, “Peki ekonomik toparlanmayı şimdi ne ayakta tutacak” sorusunu gündeme getirdi. Cumhuriyetçilerle Demokratlar arasındaki anlaşmazlıklar da bir QE3 (yeni bir parasal genişleme) olasılığının en azından şimdilik söz konusu olmadığını gösteriyordu.
ABD’de ve İngiltere’de indeksler çok sert bir gerileme yaşadılar. Dow Jones borsa açılır açılmaz 121 puan birden düştü. Avrupa Maliye bakanlarının Yunanistan’a yönelik yeni bir yardım paketi üzerinde anlaştıklarına ve ABD hizmet sektörünün performansını ölçen Arz Yönetimi Enstitüsü İndeksi’nin (ISM) nisan ayında 52.8’den mayıs ayında 54.6’ya yükselmesiyle ilgili haberlerin olumlu etkisiyle 115 puan toparlandı ancak bu hava daha fazla devam etmedi ve indeks günü 97 puan ya da yüzde 0.79 gerileyerek tamamladı. S&P 500 ve FT 100 indekslerin de DJ’yi adeta gölgesi gibi izlediler.
Çok belirgin ve küresel
Uluslararası yatırım firması RIT Capital Partners (RCP) Yönetim Kurulu Başkanı Jacob Rotschild’e göre “dünya ekonomisinin karşı karşıya olduğu riskler çok belirgin ve küresel”, Merkez Bankaları’nın “parasal ve mali uyarıcıyı geri çekmesi, ki bu çok yakında gerçekleşecek, küresel büyüme üzerinde olumsuz etki yapacak. Aslında bu etkilerin marttan bu yana başladığını düşündüren belirtiler var” (Bloomberg, 03/06).
Gerçekten de piyasaların kendi kendilerini gaza getirdikleri “ekonomik toparlanma” neredeyse tümüyle QE1 ve QE2 olarak bilinen bu mali ve parasal uyarıcıların üzerinde yaşanıyordu. Diğer bir deyişle, ABD ve Avrupa’da aşırı üretim krizini destekleyecek talebi yaratan kredi köpüğü etrafa büyük bir finansal pislik bulaştırarak patladıktan sonra, önce finans ve banka sektörünü kurtarmak sonra da talebi desteklemek işini bu QE1 ve QE2 ile üstlenmişler, bu arada sürdürülemez devlet borçları üretmişlerdi. Ama, bu sırada yeni talep yaratacak ya da sermaye birikiminin yeniden kârlı bir biçimde başlayabilmesine olanak verecek temizlik (yaratıcı yıkım) gerçekleşememiş, hatta, toplumsal maliyeti çok büyük olacağından bu önlenmişti.
Şimdi yine döndük dolaştık aynı noktaya geldik. Üstelik bu kez, devlet hazinesi de tamtakır... Krizden çıkış ise hâlâ galaksiler kadar uzak...
ABD ekonomisinin en temel göstergeleri ikinci bir “resesyona” işaret ederken ekonomi basınında, uzun bir aradan sonra, az sayıda da olsa, yeniden “depresyon” olasılığına değinen tartışmalara da rastlanıyordu.
Kısaca Avrupa
Esas olarak ABD ekonomisini irdelemek istediğimden, AB üzerinde kısaca, beş Morgan Stanley ekonomistinin Global Economic Forum’da cuma günü yayımlanan ortak yorumunu aktararak duracağım.
Ekonomistler yorumlarına, Avro bölgesinde bu ayın ilk üç ayında görülen beklenmedik derecede güçlü büyüme oranlarından hareketle 2011 büyüme hızı beklentilerini yüzde 1.7’den 2’ye yükselterek başlıyorlar. Ancak hemen arkasından, Avro bölgesinde bulutların toplanmaya başladığına işaret ederek devam ediyorlar. MS ekonomistlerine göre tüm ölçümler bir yavaşlamaya işaret ediyor. Avro bölgesinde siparişler düşüyor, hem cari üretim, hem de üretimi arttırma planları küçülüyor.
Ekonomistler Avro ülkeleri arasındaki performans farklarına da dikkat çekiyorlar. Belçika ve İspanya’da üretim trendin çok altında seyrederken Almanya’nın üretimi hâlâ trendin üstünde. Ancak Fransa’da ani bir gerileme, Almanya’da da giderek artan bir yavaşlama eğilimi görünüyor. Kısacası dünya hasılasının yüzde 27’sini üreten bölgenin ekonomik manzarasında ufuklar giderek kararıyor.
Kırılgan ve tedirgin
Dünya hasılasının 28.8’ini üreten ABD ekonomisine gelince, yeni bir resesyon riski olasılıklar içine girerken geçen hafta yaşanan iki “mini” sarsıntı piyasalardaki kırılganlığın ve tedirginliğin giderek arttığını gösteriyordu.
ABD ekonomisinin yüzde 70’ini tüketim harcamaları, yüzde 10’unu konut sektörü, yüzde 10’unu da imalat sanayisi oluşturuyor. Tüketim harcamaları büyüme oranları geçen yıl yüzde 4 dolayındayken bu yıl yüzde 2 düzeyine inmiş durumda. Konut sektörü hâlâ 2007 düzeyinin yüzde 75 altında seyrediyor. Kısacası ABD ekonomisinin yüzde 90’ında resesyona, hatta depresyona benzer bir ortam yaşanıyor.
Madalyonun bu yüzünde yetersiz talep (eksik tüketim) varken öbür yüzünde bir aşırı birikim sorunu hiç hafiflemeden devam ediyor. Mali sektör dışındaki firmaların gelirlerinden biriktirdikleri 2 trilyon dolarlık sermayeyi, yeni yatırımlara ya da üretime, yönlendirmeden nakitte tutmaya devam ediyor olmaları (Reich, Financial Times 01/06; Altucher, Market Watch, 02/06) da bu alanda beklentilerde bir iyileşme olmadığını gösteriyor. Althucher bu nakit fonların yakında şirketlerin, kendi hisselerini almaya başlamasıyla yine borsaya dönmesini bekliyor; yani üretime değil spekülasyona...
Bu arka plan üzerinden, geçen hafta ilk mini şok çarşamba günü hem imalat sanayi verilerinin hem de istihdam verilerinin talep yetersizliğinin artmakta olduğunu göstermesiyle yaşandı.
Satın Alma Müdürleri İndeksi’nin sert bir gerilemeyle nisan ayında 60.4’ten mayıs ayında 53.2’ye düşmesi (50 durgunluk anlamına geliyor) yeni siparişlerin ise 10 puan gerileyerek 51 seviyesine inmesi imalat sanayiinin duraklamaya başladığını gösteriyordu. Aynı gün gelen özel sektör istihdam verileri, yeni yaratılan işlerin, nisan ayında 177.000’den mayıs ayında 175.000’e gerilediğini ortaya koydu. Aynı gün başta ABD borsaları olmak üzere dünya borsaları bu verilere tepki olarak sert düşüşler sergilediler. Standard & Poor’s 500 indeksi yüzde 2.3 Dow Jones Sanayi İndeksi de 280 puan gerileyerek günü yüzde 2.2 düşüşle kapadı.
Geçen haftanın ikinci sarsıntısı cuma günü istihdam verileri gelince yaşandı. Ekonomistler tarım dışı sektörün mayıs ayında 125.000 yeni iş yaratmasını, işsizlik oranının da yüzde 9’dan yüzde 8.9’a gerilemesini bekliyorlardı. Gelen veriler yeni yaratılan işlerin 54.000’de kaldığını, resmi işsizlik oranının da yüzde 9’dan yüzde 9.1 çıktığını ortaya koydu. Belli ki ekonomik durum sanılandan çok daha kırılgandı. Bu verileri, Federal Rezerv’in piyasalara parasal desteğinin (QE2) bu ay sona erecek olmasıyla birleşince, “Peki ekonomik toparlanmayı şimdi ne ayakta tutacak” sorusunu gündeme getirdi. Cumhuriyetçilerle Demokratlar arasındaki anlaşmazlıklar da bir QE3 (yeni bir parasal genişleme) olasılığının en azından şimdilik söz konusu olmadığını gösteriyordu.
ABD’de ve İngiltere’de indeksler çok sert bir gerileme yaşadılar. Dow Jones borsa açılır açılmaz 121 puan birden düştü. Avrupa Maliye bakanlarının Yunanistan’a yönelik yeni bir yardım paketi üzerinde anlaştıklarına ve ABD hizmet sektörünün performansını ölçen Arz Yönetimi Enstitüsü İndeksi’nin (ISM) nisan ayında 52.8’den mayıs ayında 54.6’ya yükselmesiyle ilgili haberlerin olumlu etkisiyle 115 puan toparlandı ancak bu hava daha fazla devam etmedi ve indeks günü 97 puan ya da yüzde 0.79 gerileyerek tamamladı. S&P 500 ve FT 100 indekslerin de DJ’yi adeta gölgesi gibi izlediler.
Çok belirgin ve küresel
Uluslararası yatırım firması RIT Capital Partners (RCP) Yönetim Kurulu Başkanı Jacob Rotschild’e göre “dünya ekonomisinin karşı karşıya olduğu riskler çok belirgin ve küresel”, Merkez Bankaları’nın “parasal ve mali uyarıcıyı geri çekmesi, ki bu çok yakında gerçekleşecek, küresel büyüme üzerinde olumsuz etki yapacak. Aslında bu etkilerin marttan bu yana başladığını düşündüren belirtiler var” (Bloomberg, 03/06).
Gerçekten de piyasaların kendi kendilerini gaza getirdikleri “ekonomik toparlanma” neredeyse tümüyle QE1 ve QE2 olarak bilinen bu mali ve parasal uyarıcıların üzerinde yaşanıyordu. Diğer bir deyişle, ABD ve Avrupa’da aşırı üretim krizini destekleyecek talebi yaratan kredi köpüğü etrafa büyük bir finansal pislik bulaştırarak patladıktan sonra, önce finans ve banka sektörünü kurtarmak sonra da talebi desteklemek işini bu QE1 ve QE2 ile üstlenmişler, bu arada sürdürülemez devlet borçları üretmişlerdi. Ama, bu sırada yeni talep yaratacak ya da sermaye birikiminin yeniden kârlı bir biçimde başlayabilmesine olanak verecek temizlik (yaratıcı yıkım) gerçekleşememiş, hatta, toplumsal maliyeti çok büyük olacağından bu önlenmişti.
Şimdi yine döndük dolaştık aynı noktaya geldik. Üstelik bu kez, devlet hazinesi de tamtakır... Krizden çıkış ise hâlâ galaksiler kadar uzak...
Monday, May 30, 2011
Dünya Ekonomisinde Kara Bulutlar… Yeni Rüzgârlar
Geçen hafta uluslararası medyanın ekonomi yazarları arasındaki tartışmalar ve kimi ilginç gelişmeler sanırım iki olguya işaret ediyordu.
Birincisi: Yaklaşık beş yıldır bir mali krizden bir türlü çıkamayan dünya ekonomisinde koşullar yeniden bozulmaya başlıyor. İkincisi: Bu, dünya ekonomisinin yönetiminden sorumlu olanların “artık yönetemediklerini ” gösteriyor. Bu koşullarda, İspanya’dan Yunanistan’a, Arap dünyasına uzanan kitle hareketleri, liberal demokrasiye karşı “gerçek demokrasi” talepleri, “yönetilenlerin de artık eskisi gibi yönetilmek istemediklerini” gösteriyor.
‘Toparlanma’ yavaşlıyor
Dünya ekonomisinin, ABD, Avrupa, Japonya, Çin gibi en büyük parçalarının son verileri, genel bir yavaşlamaya işaret ediyor.
ABD ekonomisi yılın ilk üç aylık döneminde yüzde 1.8 oranında büyümüştü. “High Frequency Economics” uzmanları ikinci üç aylık dönemde büyüme hızının yüzde 4 düzeyine ulaşmasını bekliyorlardı. Şimdi beklentilerini yüzde 2.8’e çekmişler. Geçen hafta açıklanan veriler işsizlik tazminatına başvuranların sayısında yine bir artış olduğunu gösteriyordu (New York Times). ABD’de nisan ayında dayanıklı tüketim mallarına olan talepte görülen yüzde 3.6’lık gerileme de (The Economist) bu beklentiyi destekliyordu.
Avrupa’nın durumu malum; bir taraftan Merkez Bankası’nın ve Almanya’nın dayattığı kemer sıkma politikaları, diğer taraftan yüksek borçlanma faizleri ekonomik toparlanmaya izin vermiyordu. Markit ve HSBC’nin bir öncü gösterge olarak kullandıkları “Avro Bölgesi Satın Alma Müdürleri Anketi”nin son bulguları endeksin, nisanda 57.8 düzeyinden, mayıs ayında, sert bir biçimde 55.4’e gerilediğini gösteriyor (The Economist). Ancak, The Economist’e göre piyasalarda en büyük etkiyi, Çin imalat sanayisi için oluşturulan benzer bir göstergenin, mayıs ayında 51.1’le uzun dönemli ortalama olan 52.3’ün belirgin bir biçimde altına inmiş olmasıydı.
Bunlara Japonya’da ekonominin yeniden resesyona girmiş, tüketici fiyat endeksinin nisan ayında yüzde -4.8 gerilemiş olmasını ekleyince ortaya çıkan görüntünün piyasaları olumsuz etkilemesi de kaçınılmazdı. Gelişmiş ekonomilerin borsalarının endeksi MSCI mayıs ayında yüzde 4.2 değer kaybetmiş (Washington Post). Bir Associated Press yorumunda da Dow Jones’un bu ay yüzde 3.5 Asya borsalarının da genelde yüzde 3 dolayında değer kaybettiklerine dikkat çekiliyordu.
Geçen hafta UBS AG ve IHS Global Insight’ın, dünya ekonomisine ilişkin 2011 büyüme öngörülerini, sırasıyla 3.9 ve 3.8’den 3.6 ve 3.5’e çektiklerini okuduk.
Ya ABD iflas ederse?
Avrupa’daki bir türlü aşılamayan borç krizine ilişkin tartışmalara geçen hafta çok daha korkutucu bir ekleme yapıldı: ABD’de Federal hükümetin borçlarını zamanında servis edemeyerek temerrüde düşme olasılığının giderek artıyor olmasından, bunun gerçekleşmesi halinde küresel mali piyasalarda bir paniğe yol açmasından korkuluyor.
ABD ekonomisi günde yaklaşık olarak 6 miyar dolar açık üreterek yoluna, 14.294 trilyon dolarlık borç sınırına çarpmak üzere, hızla devam ediyor. Bazı “kötümser” yorumculara göre, FED’in mali piyasaları desteklemek için yarattığı parasal genişleme 30 Haziran’da bitince ya ABD temerrüde düşecek ya da FED yeni bir parasal genişlemeyle muazzam bir enflasyon dalgasını harekete geçirecek.
Panik tüccarları bir yana, Wall Street Journal’ın emektar analistlerinden Peggy Noonan da bu konuya geçen haftaki yazısında “On yılın sözcüğü: Sürdürülemez” başlığıyla eğiliyor, “Washington nihayet borç krizini kabul etti. Ama önlem alabilecek mi” diye sorarak devam ediyordu. Ancak Noonan’ın “Bizi bu belanın içine sokanlarla, şimdi bizi bu beladan çıkaracağını iddia edenler aynı siyasetçiler. Kim onların sözünü, niye ciddiye alsın ki” saptaması, bu konuda pek de umutlu olmadığını gösteriyordu. Aslında galiba artık ABD’nin temerrüde düşmesinin engellenemeyeceğine inanılıyor. Öyleyse durumu idare etmenin yollarını aramak, panik önlemeye yönelik bir söylem üretmek gerekiyor.
Wall Street Journal’da “The Armageddon Lobby” (Temerrüt olunca felaket olacak diyenler) başlıklı yorum, bu temerrüde düşme durumunun aslında “teknik bir iflas” (yalnızca geçici bir aksama) olacağını, etkilerini abartmamak gerektiğini, bono piyasalarının bu durumu anlayarak paniklemeyeceğini savunuyordu. Public Banking Institute’ün direktörü Ellen Brown’un The Asia Times’da aktardığına göre, WSJ’nin yorumuyla ilgili olarak, Suudi Prensi El Valit bin Talat CNBC’ye, 20 Mayıs’ta verdiği bir demeçte “Bu bir kumardır. Siz dünya liderisiniz bununla kumar oynayamazsınız” diyormuş.
Ellen Brown, bir temerrüde düşme durumunda “yalnızca hükümet felç olmakla kalmaz, borçlanma faizleri tavana çarpar, bono fiyatları yere çakılır. Bu bonoları karşılık olarak tutan bankaların portföyleri çöker, bankalar piyasasında likidite yine kurur” diyor ve ekliyor “ABD, hemen ‘AAA’ kredi notunu kaybeder”. Brown, 1931’de İngiltere’nin sterlin karşılığında altın veremeyecek duruma düşmesiyle tetiklenen, tarihin en büyük depresyonuyla, bugün ABD’nin temerrüde düşmesiyle tetiklenmesi olası süreç arasından bir paralellik de kuruyor.
Bu madalyonun öbür yüzü
Dünya ekonomisinde “toparlanma” yavaşlıyorsa, gündemde ABD ekonomisinde ya temerrüde düşme ya da yeni bir likidite genişlemesi olasılığı varsa; bu madalyonun öbür yüzünde işsizlikte de, yoksullaşmada da sıçrama yaratacak yeni bir toplumsal yıkım dalgası var demektir.
Mali sermayenin emtia piyasalarında enerji ve temel besin maddelerinin fiyatlarına yukarı doğru güçlü bir basınç yaratarak çalışanların yoksullaşma sürecini hızlandırdığı da bir gerçek.
Ama, dünya ekonomisini yönetme iddiasında olanlar ekonomik krize, yoksullaşmaya, işsizliğe bir çare üretmeye gelince, tam anlamıyla bir siyasi ve entelektüel iflas sergiliyorlar.
Sağlık, eğitim, işsizlik ödeneği gibi sosyal harcamalara kaynak bulunamazken, “Wall Street Journal S&P 500” endeksindeki firmaların, 960 milyar dolar nakit paranın üzerinde oturduğunu aktarıyor. Yatırılacak verimli alan yokmuş!
İşte bu tür saçmalıklardan dolayı Avrupa ve Arap dünyasında meydanları dolduranlar (dünya proletaryası), giderek daha belirgin bir sesle, liberal demokrasiye alternatif, bir “gerçek demokrasi”, buna uygun ekonomi, kaynak yönetimi talep ediyor. BM yeni “ekmek ayaklanmaları” olabilir derken gazeteler artık bu talepleri sayfalarına daha çok taşıyor. İnanılacak gibi değil ama The Guardian, işçilerin fabrikaları kendileri yönettikleri takdirde, daha önce patrona verilen kaynakları, bu kez vergi olarak devlete ya da yerel gelişme projelerine aktararak çok daha akılcı, topluma katkı yapıcı bir biçimde değerlendirebileceklerini savunan geniş kapsamlı bir makaleye sayfalarında yer verebiliyor (R.Wol, 27 Mayıs).
Besbelli ki dünyada artık yeni rüzgârlar esiyor...
Birincisi: Yaklaşık beş yıldır bir mali krizden bir türlü çıkamayan dünya ekonomisinde koşullar yeniden bozulmaya başlıyor. İkincisi: Bu, dünya ekonomisinin yönetiminden sorumlu olanların “artık yönetemediklerini ” gösteriyor. Bu koşullarda, İspanya’dan Yunanistan’a, Arap dünyasına uzanan kitle hareketleri, liberal demokrasiye karşı “gerçek demokrasi” talepleri, “yönetilenlerin de artık eskisi gibi yönetilmek istemediklerini” gösteriyor.
‘Toparlanma’ yavaşlıyor
Dünya ekonomisinin, ABD, Avrupa, Japonya, Çin gibi en büyük parçalarının son verileri, genel bir yavaşlamaya işaret ediyor.
ABD ekonomisi yılın ilk üç aylık döneminde yüzde 1.8 oranında büyümüştü. “High Frequency Economics” uzmanları ikinci üç aylık dönemde büyüme hızının yüzde 4 düzeyine ulaşmasını bekliyorlardı. Şimdi beklentilerini yüzde 2.8’e çekmişler. Geçen hafta açıklanan veriler işsizlik tazminatına başvuranların sayısında yine bir artış olduğunu gösteriyordu (New York Times). ABD’de nisan ayında dayanıklı tüketim mallarına olan talepte görülen yüzde 3.6’lık gerileme de (The Economist) bu beklentiyi destekliyordu.
Avrupa’nın durumu malum; bir taraftan Merkez Bankası’nın ve Almanya’nın dayattığı kemer sıkma politikaları, diğer taraftan yüksek borçlanma faizleri ekonomik toparlanmaya izin vermiyordu. Markit ve HSBC’nin bir öncü gösterge olarak kullandıkları “Avro Bölgesi Satın Alma Müdürleri Anketi”nin son bulguları endeksin, nisanda 57.8 düzeyinden, mayıs ayında, sert bir biçimde 55.4’e gerilediğini gösteriyor (The Economist). Ancak, The Economist’e göre piyasalarda en büyük etkiyi, Çin imalat sanayisi için oluşturulan benzer bir göstergenin, mayıs ayında 51.1’le uzun dönemli ortalama olan 52.3’ün belirgin bir biçimde altına inmiş olmasıydı.
Bunlara Japonya’da ekonominin yeniden resesyona girmiş, tüketici fiyat endeksinin nisan ayında yüzde -4.8 gerilemiş olmasını ekleyince ortaya çıkan görüntünün piyasaları olumsuz etkilemesi de kaçınılmazdı. Gelişmiş ekonomilerin borsalarının endeksi MSCI mayıs ayında yüzde 4.2 değer kaybetmiş (Washington Post). Bir Associated Press yorumunda da Dow Jones’un bu ay yüzde 3.5 Asya borsalarının da genelde yüzde 3 dolayında değer kaybettiklerine dikkat çekiliyordu.
Geçen hafta UBS AG ve IHS Global Insight’ın, dünya ekonomisine ilişkin 2011 büyüme öngörülerini, sırasıyla 3.9 ve 3.8’den 3.6 ve 3.5’e çektiklerini okuduk.
Ya ABD iflas ederse?
Avrupa’daki bir türlü aşılamayan borç krizine ilişkin tartışmalara geçen hafta çok daha korkutucu bir ekleme yapıldı: ABD’de Federal hükümetin borçlarını zamanında servis edemeyerek temerrüde düşme olasılığının giderek artıyor olmasından, bunun gerçekleşmesi halinde küresel mali piyasalarda bir paniğe yol açmasından korkuluyor.
ABD ekonomisi günde yaklaşık olarak 6 miyar dolar açık üreterek yoluna, 14.294 trilyon dolarlık borç sınırına çarpmak üzere, hızla devam ediyor. Bazı “kötümser” yorumculara göre, FED’in mali piyasaları desteklemek için yarattığı parasal genişleme 30 Haziran’da bitince ya ABD temerrüde düşecek ya da FED yeni bir parasal genişlemeyle muazzam bir enflasyon dalgasını harekete geçirecek.
Panik tüccarları bir yana, Wall Street Journal’ın emektar analistlerinden Peggy Noonan da bu konuya geçen haftaki yazısında “On yılın sözcüğü: Sürdürülemez” başlığıyla eğiliyor, “Washington nihayet borç krizini kabul etti. Ama önlem alabilecek mi” diye sorarak devam ediyordu. Ancak Noonan’ın “Bizi bu belanın içine sokanlarla, şimdi bizi bu beladan çıkaracağını iddia edenler aynı siyasetçiler. Kim onların sözünü, niye ciddiye alsın ki” saptaması, bu konuda pek de umutlu olmadığını gösteriyordu. Aslında galiba artık ABD’nin temerrüde düşmesinin engellenemeyeceğine inanılıyor. Öyleyse durumu idare etmenin yollarını aramak, panik önlemeye yönelik bir söylem üretmek gerekiyor.
Wall Street Journal’da “The Armageddon Lobby” (Temerrüt olunca felaket olacak diyenler) başlıklı yorum, bu temerrüde düşme durumunun aslında “teknik bir iflas” (yalnızca geçici bir aksama) olacağını, etkilerini abartmamak gerektiğini, bono piyasalarının bu durumu anlayarak paniklemeyeceğini savunuyordu. Public Banking Institute’ün direktörü Ellen Brown’un The Asia Times’da aktardığına göre, WSJ’nin yorumuyla ilgili olarak, Suudi Prensi El Valit bin Talat CNBC’ye, 20 Mayıs’ta verdiği bir demeçte “Bu bir kumardır. Siz dünya liderisiniz bununla kumar oynayamazsınız” diyormuş.
Ellen Brown, bir temerrüde düşme durumunda “yalnızca hükümet felç olmakla kalmaz, borçlanma faizleri tavana çarpar, bono fiyatları yere çakılır. Bu bonoları karşılık olarak tutan bankaların portföyleri çöker, bankalar piyasasında likidite yine kurur” diyor ve ekliyor “ABD, hemen ‘AAA’ kredi notunu kaybeder”. Brown, 1931’de İngiltere’nin sterlin karşılığında altın veremeyecek duruma düşmesiyle tetiklenen, tarihin en büyük depresyonuyla, bugün ABD’nin temerrüde düşmesiyle tetiklenmesi olası süreç arasından bir paralellik de kuruyor.
Bu madalyonun öbür yüzü
Dünya ekonomisinde “toparlanma” yavaşlıyorsa, gündemde ABD ekonomisinde ya temerrüde düşme ya da yeni bir likidite genişlemesi olasılığı varsa; bu madalyonun öbür yüzünde işsizlikte de, yoksullaşmada da sıçrama yaratacak yeni bir toplumsal yıkım dalgası var demektir.
Mali sermayenin emtia piyasalarında enerji ve temel besin maddelerinin fiyatlarına yukarı doğru güçlü bir basınç yaratarak çalışanların yoksullaşma sürecini hızlandırdığı da bir gerçek.
Ama, dünya ekonomisini yönetme iddiasında olanlar ekonomik krize, yoksullaşmaya, işsizliğe bir çare üretmeye gelince, tam anlamıyla bir siyasi ve entelektüel iflas sergiliyorlar.
Sağlık, eğitim, işsizlik ödeneği gibi sosyal harcamalara kaynak bulunamazken, “Wall Street Journal S&P 500” endeksindeki firmaların, 960 milyar dolar nakit paranın üzerinde oturduğunu aktarıyor. Yatırılacak verimli alan yokmuş!
İşte bu tür saçmalıklardan dolayı Avrupa ve Arap dünyasında meydanları dolduranlar (dünya proletaryası), giderek daha belirgin bir sesle, liberal demokrasiye alternatif, bir “gerçek demokrasi”, buna uygun ekonomi, kaynak yönetimi talep ediyor. BM yeni “ekmek ayaklanmaları” olabilir derken gazeteler artık bu talepleri sayfalarına daha çok taşıyor. İnanılacak gibi değil ama The Guardian, işçilerin fabrikaları kendileri yönettikleri takdirde, daha önce patrona verilen kaynakları, bu kez vergi olarak devlete ya da yerel gelişme projelerine aktararak çok daha akılcı, topluma katkı yapıcı bir biçimde değerlendirebileceklerini savunan geniş kapsamlı bir makaleye sayfalarında yer verebiliyor (R.Wol, 27 Mayıs).
Besbelli ki dünyada artık yeni rüzgârlar esiyor...
Friday, May 20, 2011
“Egemen Kanaat”e karşı bir yazı
Türkiye’de AKP’nin genel seçimleri büyük farkla kazanarak, tek başına hükümet kurmanın ötesinde, Anayasa değişikliği yapabilecek bir meclis çoğunluğuna ulaşabileceğine ilişkin bir “kanaat” egemen oldu.
“Düşüncenin” görevi toplumda egemen olan “kanaatleri” sorgulamaktır. Bu yüzden, şu soruyu sorabiliriz: Seçimlere giden konjonktürde, bu egemen kanaati desteklemeyen hatta aksi yönde etkenler var mıdır? Ben var olduğuna inanıyorum.
Çok “özel” Bir Parti
AKP kendi düşünürlerinin de bir çok kez vurguladığı gibi iç ve dış dinamiklerin kesişmesinin ürünü olarak ortaya çıkmış, çok özel bir partidir.
İç dinamikler, düzen partilerinin yönetemeyerek halkın gözünde, medyanın da büyük katkılarıyla, “iflas etmiş”, iktidarsızlaşmış kurumlar durumuna düşmesine yola açan siyasi ve sonra ekonomik bir krizle ilgilidir. Bu kriz sırasında, Siyasal İslam bölünerek içinden liberal ve küreselleşmeci bir kanat ortaya çıkarıldı. Bu kanat, liberal entelijansiyanın büyük katkılarıyla, toplumun geleneksel olarak Siyasal İslam’ın ideolojik ve kültürel erişiminin dışında kalmış, etkilenmemiş kesimleriyle bir diyalog kurarak, geleneksel egemen ideolojiye karşı yeni bir hegemonya süreci başlatabildi.
Dış dinamiklerse, ABD’nin 11 Eylül’le birlikte bölgede başlattığı “yeniden düzenleme” sürecinde, ABD yanlısı ve neoliberal eğilimli bir Müslüman müttefik yönetime (araca) gerek duyulmasıyla ilgilidir. Bu gereksinimin bir sonucu olarak, Tayyip Erdoğan, daha henüz resmi bir kimliği yokken Beyaz Saray’da “Oval Office” de Bush’la baş başa konuşabilmiş, daha sonra Richard Perle’in koltuğu altında American Enterprise Institute’de “Derin Demokrasi” başlıklı bir semineri verebilmiştir.
Bu iki eğilimin kesiştiği yerde, AKP, hem ulusal hem de uluslararası medyanın yardımıyla, “Askeri vesayeti” yıkarak demokratik hakları geliştirmeyi, Avrupa Birliğine girmeyi, Kürt sorununu çözmeyi hedefleyen, bölgede başlamakta olan Jeopolitik alt üst oluştan yararlanmaya yatkın bir parti olarak , medyanın ve “kanat önderlerinin” (ki o zaman henüz bir AKP medyası, “yandaşlık” olgusu yoktur) katkılarıyla, seçmene sunulmuş ve seçmen tarafından kabul görmüştür. Böylece Siyasal İslam’ın çekirdek seçmenine, yaşam tarzı, ait olduğu “hakikat rejimi” açısından Siyasal İslam’dan geleneksel olarak uzak bir seçmenin kabulü eklenmiş ve AKP seçimleri kazanmıştır. Kısacası AKP içerde siyasi, ekonomik hatta ideolojik bir krizin (rejim krizinin), dışarda da başlamakta olan bir jeopolitik krizin çakışan dinamiklerinin ürünü, diğer bir deyişle, siyasal İslam’ın (bir hareketin) olağan üstü koşullarda ürettiği olağan üstü bir partidir.
Bunu, AKP liderliğinin dayandığı “ilişkiler matrisine” bakarak da görebiliriz. Bu “matris”, hem AKP’nin hem ülke içinde oluşturmaya ve yönetmeye başladığı hegemonya ve trasformismo (pasif devrim süreci içinde yanına çekerek dönüştürme) sürecinden, hem de siyasal İslam hareketi içinde farklı kesimleri bir arada tutmayı amaçlayan bir ikinci hegemonya sürecinden, hem de dış destekleri koruma ve bu üç eksen arasında bir modis operandi kurma zorunluluğundan oluşmaktadır. AKP’nin bir kez daha seçimleri kazanabilmesi bu matrisin işleyebilmesine bağlı olacaktır.
AKP’nin başarısının üç “balon”u
Bu noktada, AKP’yi bu güne getiren sürece baktığımızda “üç balon”dan (yapay hatta sanal yükselişten) söz edebiliriz: Ekonomik balon, Dış Politika Balonu ve Demokrasi Balonu. Yukarıda sorduğum “Bu seçimlerde bu egemen kanaati desteklemeyen, hatta bu egemen kanaate karşı etkenler var mıdır?” sorusunun verdiğim “Evet var” cevabı da işte bu üç “balon” la ilgili.
Ekonomik balonu görebilmek için AKP döneminde yaşanan ekonomik büyümenin finansal kaynaklarına bakmak yeter. AKP döneminde katlanarak artan dış borç, Milli Gelirin yüzde 6’ına ulaşan tüketici kredileri, bu yıl bir önceki, döneme göre yüzde yüzden fazla artan cari açık bu büyümenin bir kredi balonuna dayalı olduğunu gösteriyor. Yabancı firmaların karlarını dışarı çıkartma oranlarında geçen yıl yaşanan rekor artış, geçen hafta borsada yaşanan yüzde 5+ gerileme, dış ticaret açığının, ekonomideki ısınmanın, Wall Street Journal, Financial Times, The Economist gibi yayınlarda kimi zaman “fokur fokur kaynıyor” gibi ifadelerle tartışılmaya başlanması da balonun patlamak üzere olduğunu düşündürüyor.
Dış politika “balonu”da Büyük Ortadoğu Projesiyle başladığı varsayılan yeni dönemde, Türkiye’nin, bölgesinde, hatta dünyada sorun çözücü irade, ABD projesi ve İsrail güvenliği açısından önemli bir aktör haline gelecek olması umuduyla ilgiliydi. Bu umut sonra, “dünya gücüyüz, bölge lideriyiz” fantezilerine dönüştü. Ancak, bu fantezilere dayalı dış politika, bir sonuç üretemediği gibi bu yıl, “Arap uyanışı” denen olayların dalgası çarpınca dağılıverdiler. Filistin sorununda esas irade Mısır’ın elindeydi.
Komşularla sıfır sorun olanaksızdı. Dünyada yeni dengeler oluşur, Çin, Hindistan Brezilya varken, en yoksul ülkelere ağabeylik etmeye kalkmak tam anlamıyla bir hayaldi. AB üyeliği ise çoktan gündemden çıkmıştı. Kısacası, AKP, seçimlere, “dünya gücü, bölge lideri oluyoruz” balonu patlamış olarak gidiyor.
Demokrasi balonunun da patladığı görülüyor. Kürt açılımı, Kürtlerin suratına şiddetle çarparak kapanır, Kürtler kendi yolarına gitmeye hazırlanırken, bireysel özgürlükleri arttırmak iddiasıyla, başlayan süreç, hırçın polis baskısına. birey özelini imha eden, telefon dinleme kaset üretme vb.. kanalına girdi. Yeni tarz siyaset, rakiplerini sürekli yalancılıkla suçlayan (burjuva siyaset geleneğinde rakip partilerin liderleri birbirlerini meşru sayar, kişiliklerine saldırmazlar) bir dile dönüşür, seçim kampanyalarının söylemi din ahlak alanına çekilirken, yakın zamana kadar AKP’yi destekleyen liberal aydınlar arasında “askeri vesayetin yerini siyasi vesayet” alıyor korkusu oluştu.
Bu üç balon patlarken, siyasi arenada, bir önceki seçimlerden farklı olarak üç önemli etken var. Biri, ana muhalefet partisi CHP’nin. yeni lideri ve söylemiyle seçmenin, hatta liberal aydınların ilgisini çekmeye başlaması. İkinci etken de ısrarla yükselmeye başlayan toplumsal muhalefet dalgası. Üçüncüsü, Darbe korkusu, Ergenekon şaşkınlığı yatışırken AKP, seçim kampanyalarında yeni, tutarlı ve tanımlanabilir bir söylem üretememesi, dilinin bu ülkede alışılmadık ölçüde sertleşmeye başlaması.
Tüm bunlar, bana, bu günkü konjonktürün içinde egemen kanaati sorgulayan gelişmelerin de olduğunu, egemen kanaate teslim yada tutsak olmamak gerektiğini düşündürüyor.
“Düşüncenin” görevi toplumda egemen olan “kanaatleri” sorgulamaktır. Bu yüzden, şu soruyu sorabiliriz: Seçimlere giden konjonktürde, bu egemen kanaati desteklemeyen hatta aksi yönde etkenler var mıdır? Ben var olduğuna inanıyorum.
Çok “özel” Bir Parti
AKP kendi düşünürlerinin de bir çok kez vurguladığı gibi iç ve dış dinamiklerin kesişmesinin ürünü olarak ortaya çıkmış, çok özel bir partidir.
İç dinamikler, düzen partilerinin yönetemeyerek halkın gözünde, medyanın da büyük katkılarıyla, “iflas etmiş”, iktidarsızlaşmış kurumlar durumuna düşmesine yola açan siyasi ve sonra ekonomik bir krizle ilgilidir. Bu kriz sırasında, Siyasal İslam bölünerek içinden liberal ve küreselleşmeci bir kanat ortaya çıkarıldı. Bu kanat, liberal entelijansiyanın büyük katkılarıyla, toplumun geleneksel olarak Siyasal İslam’ın ideolojik ve kültürel erişiminin dışında kalmış, etkilenmemiş kesimleriyle bir diyalog kurarak, geleneksel egemen ideolojiye karşı yeni bir hegemonya süreci başlatabildi.
Dış dinamiklerse, ABD’nin 11 Eylül’le birlikte bölgede başlattığı “yeniden düzenleme” sürecinde, ABD yanlısı ve neoliberal eğilimli bir Müslüman müttefik yönetime (araca) gerek duyulmasıyla ilgilidir. Bu gereksinimin bir sonucu olarak, Tayyip Erdoğan, daha henüz resmi bir kimliği yokken Beyaz Saray’da “Oval Office” de Bush’la baş başa konuşabilmiş, daha sonra Richard Perle’in koltuğu altında American Enterprise Institute’de “Derin Demokrasi” başlıklı bir semineri verebilmiştir.
Bu iki eğilimin kesiştiği yerde, AKP, hem ulusal hem de uluslararası medyanın yardımıyla, “Askeri vesayeti” yıkarak demokratik hakları geliştirmeyi, Avrupa Birliğine girmeyi, Kürt sorununu çözmeyi hedefleyen, bölgede başlamakta olan Jeopolitik alt üst oluştan yararlanmaya yatkın bir parti olarak , medyanın ve “kanat önderlerinin” (ki o zaman henüz bir AKP medyası, “yandaşlık” olgusu yoktur) katkılarıyla, seçmene sunulmuş ve seçmen tarafından kabul görmüştür. Böylece Siyasal İslam’ın çekirdek seçmenine, yaşam tarzı, ait olduğu “hakikat rejimi” açısından Siyasal İslam’dan geleneksel olarak uzak bir seçmenin kabulü eklenmiş ve AKP seçimleri kazanmıştır. Kısacası AKP içerde siyasi, ekonomik hatta ideolojik bir krizin (rejim krizinin), dışarda da başlamakta olan bir jeopolitik krizin çakışan dinamiklerinin ürünü, diğer bir deyişle, siyasal İslam’ın (bir hareketin) olağan üstü koşullarda ürettiği olağan üstü bir partidir.
Bunu, AKP liderliğinin dayandığı “ilişkiler matrisine” bakarak da görebiliriz. Bu “matris”, hem AKP’nin hem ülke içinde oluşturmaya ve yönetmeye başladığı hegemonya ve trasformismo (pasif devrim süreci içinde yanına çekerek dönüştürme) sürecinden, hem de siyasal İslam hareketi içinde farklı kesimleri bir arada tutmayı amaçlayan bir ikinci hegemonya sürecinden, hem de dış destekleri koruma ve bu üç eksen arasında bir modis operandi kurma zorunluluğundan oluşmaktadır. AKP’nin bir kez daha seçimleri kazanabilmesi bu matrisin işleyebilmesine bağlı olacaktır.
AKP’nin başarısının üç “balon”u
Bu noktada, AKP’yi bu güne getiren sürece baktığımızda “üç balon”dan (yapay hatta sanal yükselişten) söz edebiliriz: Ekonomik balon, Dış Politika Balonu ve Demokrasi Balonu. Yukarıda sorduğum “Bu seçimlerde bu egemen kanaati desteklemeyen, hatta bu egemen kanaate karşı etkenler var mıdır?” sorusunun verdiğim “Evet var” cevabı da işte bu üç “balon” la ilgili.
Ekonomik balonu görebilmek için AKP döneminde yaşanan ekonomik büyümenin finansal kaynaklarına bakmak yeter. AKP döneminde katlanarak artan dış borç, Milli Gelirin yüzde 6’ına ulaşan tüketici kredileri, bu yıl bir önceki, döneme göre yüzde yüzden fazla artan cari açık bu büyümenin bir kredi balonuna dayalı olduğunu gösteriyor. Yabancı firmaların karlarını dışarı çıkartma oranlarında geçen yıl yaşanan rekor artış, geçen hafta borsada yaşanan yüzde 5+ gerileme, dış ticaret açığının, ekonomideki ısınmanın, Wall Street Journal, Financial Times, The Economist gibi yayınlarda kimi zaman “fokur fokur kaynıyor” gibi ifadelerle tartışılmaya başlanması da balonun patlamak üzere olduğunu düşündürüyor.
Dış politika “balonu”da Büyük Ortadoğu Projesiyle başladığı varsayılan yeni dönemde, Türkiye’nin, bölgesinde, hatta dünyada sorun çözücü irade, ABD projesi ve İsrail güvenliği açısından önemli bir aktör haline gelecek olması umuduyla ilgiliydi. Bu umut sonra, “dünya gücüyüz, bölge lideriyiz” fantezilerine dönüştü. Ancak, bu fantezilere dayalı dış politika, bir sonuç üretemediği gibi bu yıl, “Arap uyanışı” denen olayların dalgası çarpınca dağılıverdiler. Filistin sorununda esas irade Mısır’ın elindeydi.
Komşularla sıfır sorun olanaksızdı. Dünyada yeni dengeler oluşur, Çin, Hindistan Brezilya varken, en yoksul ülkelere ağabeylik etmeye kalkmak tam anlamıyla bir hayaldi. AB üyeliği ise çoktan gündemden çıkmıştı. Kısacası, AKP, seçimlere, “dünya gücü, bölge lideri oluyoruz” balonu patlamış olarak gidiyor.
Demokrasi balonunun da patladığı görülüyor. Kürt açılımı, Kürtlerin suratına şiddetle çarparak kapanır, Kürtler kendi yolarına gitmeye hazırlanırken, bireysel özgürlükleri arttırmak iddiasıyla, başlayan süreç, hırçın polis baskısına. birey özelini imha eden, telefon dinleme kaset üretme vb.. kanalına girdi. Yeni tarz siyaset, rakiplerini sürekli yalancılıkla suçlayan (burjuva siyaset geleneğinde rakip partilerin liderleri birbirlerini meşru sayar, kişiliklerine saldırmazlar) bir dile dönüşür, seçim kampanyalarının söylemi din ahlak alanına çekilirken, yakın zamana kadar AKP’yi destekleyen liberal aydınlar arasında “askeri vesayetin yerini siyasi vesayet” alıyor korkusu oluştu.
Bu üç balon patlarken, siyasi arenada, bir önceki seçimlerden farklı olarak üç önemli etken var. Biri, ana muhalefet partisi CHP’nin. yeni lideri ve söylemiyle seçmenin, hatta liberal aydınların ilgisini çekmeye başlaması. İkinci etken de ısrarla yükselmeye başlayan toplumsal muhalefet dalgası. Üçüncüsü, Darbe korkusu, Ergenekon şaşkınlığı yatışırken AKP, seçim kampanyalarında yeni, tutarlı ve tanımlanabilir bir söylem üretememesi, dilinin bu ülkede alışılmadık ölçüde sertleşmeye başlaması.
Tüm bunlar, bana, bu günkü konjonktürün içinde egemen kanaati sorgulayan gelişmelerin de olduğunu, egemen kanaate teslim yada tutsak olmamak gerektiğini düşündürüyor.
Wednesday, May 11, 2011
İran’da rejim krizi...
İran Molla Rejimi, şaibeli 2009 seçimlerinin ardından patlak veren isyanı zorlanarak da olsa bastırmıştı. Ancak son haftalarda Devlet Başkanı Ahmedinejad’la, 2009’da onun seçim zaferini “tanrının mucizesi” sözleriyle onaylayan “Dini Lider” Hamaney arasında hızla derinleşen siyasi-ideolojik çatlak İran’da bir “Rejim Krizi”nin başladığını gösteriyor.
Büyücüler, Cinler, Periler
Yukarda değindiğim “çatlak” 17 Nisan’da Ahmedinejad’ın İstihbarat bakanı Heydar Moslehi’nin istifasını kabul ettiğini açıklayınca derinleşmeye başladı. Devrim muhafızlarının eski temsilcilerinden ve Hamaney’e yakınlığıyla bilinen Moslehi, Ahmedinejad’ın personel müdürü, en yakın danışmanı Rahim Maşai’nin ofisini dinlettiği için baskı altındaydı; sonunda istifasını vermek zorunda bırakılmıştı.
Ancak Hamaney dini lider olarak yetkisini kullanıp, Ahmedinejad’ın otoritesini hiçe sayarak Moslehi’yi görevine iade etti. Bunun üzerine Ahmedinejad, hükümet toplantılarını boykot ederek evine çekildi. On gün sonra yeniden ortaya çıktığında, Hamaney’le sorunlarını çözümlediğini, aralarındaki ilişkinin baba-oğul gibi olduğunu ileri sürdü. Hamaney’e yakın bir Molla’nın, Ahmedinejad’ı “İmam’la öğrencisi” nitelemesiyle düzeltmesi, Ahmedinejad’ın katıldığı ilk hükmet toplantısında, İstihbarat bakanlığına geri dünmüş olması gereken Moslehi’nin katılmaması krizin devam ettiğini söylüyordu.
Geçen hafta Ahmedinejad’ın, özellikle de Maşai’nin yakın çevresinden kimi bürokrat ve danışmanlar büyücülük yapmakla, ruhlarla ilişki kurmakla suçlanarak tutuklandılar. Bu sırada, Hamaney’e yakın medyada Maşai’yi cin çağırmakla, “bilinmeyen tarafla ilişki kurmakla” suçlayan, yorumlar yayımlanıyordu.
On beşinci Yüzyıl İspanyol Engizisyonu anımsatan bu garabetin arkasında gerçek bir siyasi hesaplaşma ve modern kapitalist devletin gereksinimleriyle dini “Hakikat Rejimi”ni bağdaştırmanın olanaksızlığı var.
“Mehdi çok yakında dönüyor”
İran’daki durumu düşünürken Peygamberin devamı olarak kabul edilen 12 İmam’a ilişkin söylem özellikle önemli. Şii teolojisi bu imamlardan sonuncusunun ölmediğini, bir gün geri dönerek dünyaya barış, düzen getirmek üzere tanrı tarafından saklandığını söylüyor. Bu 12. ve halen saklı İmam’ın bir diğer sıfatı da Mehdi.
Söylentilere göre, Ahmedinejad ilk seçildiğinden bu yana Mehdi’nin, artık her an gelmek üzere olduğuna (zamanın sonuna gelindiğine) inanıyor. Öyle ki, Ahmedinejad’ın ilk hükümet toplantılarından birinde. Mehdi döndüğünde, görmeye gelecek olanları misafir etmek amacıyla yeni oteller yapılmasına ilişkin bir tartışma da yaşanmış.
Ahmedinejad’ın, ilk bakışta Şii teolojisine uygun görünen beklentisinin, aslında, iki önemli sorunu var. Birincisi, Ahmedinejad’ın böyle konularda açıklama yapmaya, Mehdi’yi karşılamaya hazırlanmaya yetkisi yok. Bu Hamaney’in liderliğindeki Ruhban Sınıfı’nın iktidar alanına giriyor. İkincisi Mehdi’nin az sonra gelecek olması, bu Ruhban sınıfını gereksizleştirmeye başlıyor. Kısacası “Mehdi geliyor” söylemi Ruhban sınıfının egemenliğini tehdit ediyor. Bu yüzden Ruhan sınıfı bu söylemi, hele bu sınıfın dışından, Ahmedinejad gibi sıradan biri tarafından dile getirilmesini “batıl itikat” olarak niteliyor, kendi otoritesine yönelik bir tehdit olarak görüyor.
Ruhban sınıfının kendi otoritesine, hatta varlığına yönelik tehdit ve “küfür” olarak gördüğü bir şey daha var: İran Ulusalcılığı. Ahmedinejad’a yakın çevreler tarafından üretilerek, ülke çapında milyonlarcası dağıtılan “Zahur Nazdic Ast” (yeniden zuhur –ortaya çıkış- çok yakın) başlıklı, Hizbullah Lideri Nasrullah ile Hamaney’i, Mehdi gelmeden önce düşmanla 72 ay savaşacak komutanlar olarak niteleyen DVD ve Ahmedinejad’ın, Nevruz bayramında Müslümanlık öncesi İran’ı öven sözleri, Ruhban Sınıfı’nın büyük tepkisini çekmiş.
Şimdilik “çekilen bıçaklar”, öncelikle Ahmedinejad’ın dünürü ve baş danışmanı Mashai üzerinde yoğunlaşmış görünüyor. Çünkü DVD’nin Mashai’nin adamlarının ürünü olduğu anlaşılıyor. Ahmedinejad’ın baş danışmanı sıfatıyla devletin günlük işerini yürüterek fiilen Devlet başkanı gibi davranmakla suçlanan Mashai’nın üç “günahı” daha var. Birincisi, İran İslam’ının Müslümanlığın diğer dallarından daha üstün olduğunu savunuyor. İkincisi, çok sık çıktığı dış gezilerinde Batı’yla yakınlaşmanın yeni yollarını aradığına inanılıyor. Üçüncüsü, Mashai’nin gelmekte olan “Mehdi’yle metafizik bir bağlantısı oluğunu iddia ettiği” söyleniyor. Kısacası Mashai Ruhban sınıfını tehdit eden her iki akımında kesiştiği nokta oluyor.
İki hesap hatası...
Hamaney, 2009’da şaibeli seçim sonuçlarına ve yükselen halk muhalefetine rağmen Ahmedinejad’ın başkanlığını onaylarken, kimi yorumculara göre, hem Ahmedinejad’ın reformcuları bastıracağını, hem de arkasındaki şaibeli seçimleri, yerini de kendisine borçlu olduğunu düşünerek daha uyumlu olacağı hesaplıyordu.
Buna karşılık Ahmedinejad, Hamaney’in gündelik siyasete karışarak yıpranmasına, reformcularla arasında büyük bir uçurum oluşmasına, bakarak dengeleyici bir başka güçten de yoksun olduğuna inanıyordu; böylece Ruhban sınıfının etkisini azaltarak kendi “Mehdici” ve ulusalcı gündemini uygulamaya koyacaktı.
Ancak bu iki hesap boş çıkacak, Ahmedinejad’la, Hamaney arasında neredeyse “Bonapartist” olarak niteleyebileceğimiz denge oluşacak, bu dengeden de bir üçüncü güç, Devrim Muhafızları ve Basici milisleri yararlanacaktı.
Ahmedinejad’ın biyografisini yazan Kasra Naji’ye göre, Ahmadinejad iktidara gelir gelmez, ülkede çoktan bir ekonomik güç haline gelmiş olan Devrim Muhafızlarının şirketlerine devlet projelerini, ihale almaya gerek duymadan dağıtmaya başladı. Devrim muhafızları ve Basici milisleri de bu borçlarını, 2009’da patlak veren ayaklanmayı bastırarak ödediler.
Ancak Ahmedinejad ile Hamaney arasındaki çatışma sertleşmeye başladığında Devrim Muhafızları bu kez Hamaney’ın dağıttığı projelerden yararlanmaya başladılar. Basici Milislerinin Başkanı Mohamed Reza Naghdi “gelecek fesat yaratma girişimlerinin doğası 2009’dakilerden farklı olacak. 2009’da kolayca tanıyabildiğimiz insanlar vardı. Bu kez dostla düşmanı ayırmak çok zor olacak... Bu kez karşımıza Kuran’la dualarla, yüzeysel bir adalet ve “Mehdi”ci söylemle çıkacaklar” dedikten, esas düşmanın “İslam’dan sapanlar” olacağını saptadıktan sonra, Devrim Muhafızlarının, 1500 devlet projesini yöneten en büyük yatırım şirketi Khatam ol Anbia’ya günde 19 milyon kübik metre kapasiteli iki dev doğal gaz kaynağını geliştirme hakkı ihalesiz verildi (A.P., 01/05/011)
2012’de Meclis, 2013’de de başkanlık seçimleri var. İyice yaşlanmış olan Hamaney’in yerini kimin alacağını da saptamak gerekecek. Hiyerarşik olarak sırada özel sermaye kesimlerinin temsilcisi, şekillenen “yeni orta sınıfa” yakın, Batı’ya karşı uzlaşmacı bir yaklaşımdan yana olduğuna inanılan, Ruhban sınıfı içinde yeterli destekten yoksun, Rafsanjani’nin olması, sürecin iyice karmaşıklaşacağını gösteriyor. Bu koşullarda rejim krizi derinleştikçe, Devrim Muhafızları’nın ve Basici milislerinin “kral yapıcı” olarak gücünün ve militaristleşmenin daha da artmasını bekleyebiliriz.
Büyücüler, Cinler, Periler
Yukarda değindiğim “çatlak” 17 Nisan’da Ahmedinejad’ın İstihbarat bakanı Heydar Moslehi’nin istifasını kabul ettiğini açıklayınca derinleşmeye başladı. Devrim muhafızlarının eski temsilcilerinden ve Hamaney’e yakınlığıyla bilinen Moslehi, Ahmedinejad’ın personel müdürü, en yakın danışmanı Rahim Maşai’nin ofisini dinlettiği için baskı altındaydı; sonunda istifasını vermek zorunda bırakılmıştı.
Ancak Hamaney dini lider olarak yetkisini kullanıp, Ahmedinejad’ın otoritesini hiçe sayarak Moslehi’yi görevine iade etti. Bunun üzerine Ahmedinejad, hükümet toplantılarını boykot ederek evine çekildi. On gün sonra yeniden ortaya çıktığında, Hamaney’le sorunlarını çözümlediğini, aralarındaki ilişkinin baba-oğul gibi olduğunu ileri sürdü. Hamaney’e yakın bir Molla’nın, Ahmedinejad’ı “İmam’la öğrencisi” nitelemesiyle düzeltmesi, Ahmedinejad’ın katıldığı ilk hükmet toplantısında, İstihbarat bakanlığına geri dünmüş olması gereken Moslehi’nin katılmaması krizin devam ettiğini söylüyordu.
Geçen hafta Ahmedinejad’ın, özellikle de Maşai’nin yakın çevresinden kimi bürokrat ve danışmanlar büyücülük yapmakla, ruhlarla ilişki kurmakla suçlanarak tutuklandılar. Bu sırada, Hamaney’e yakın medyada Maşai’yi cin çağırmakla, “bilinmeyen tarafla ilişki kurmakla” suçlayan, yorumlar yayımlanıyordu.
On beşinci Yüzyıl İspanyol Engizisyonu anımsatan bu garabetin arkasında gerçek bir siyasi hesaplaşma ve modern kapitalist devletin gereksinimleriyle dini “Hakikat Rejimi”ni bağdaştırmanın olanaksızlığı var.
“Mehdi çok yakında dönüyor”
İran’daki durumu düşünürken Peygamberin devamı olarak kabul edilen 12 İmam’a ilişkin söylem özellikle önemli. Şii teolojisi bu imamlardan sonuncusunun ölmediğini, bir gün geri dönerek dünyaya barış, düzen getirmek üzere tanrı tarafından saklandığını söylüyor. Bu 12. ve halen saklı İmam’ın bir diğer sıfatı da Mehdi.
Söylentilere göre, Ahmedinejad ilk seçildiğinden bu yana Mehdi’nin, artık her an gelmek üzere olduğuna (zamanın sonuna gelindiğine) inanıyor. Öyle ki, Ahmedinejad’ın ilk hükümet toplantılarından birinde. Mehdi döndüğünde, görmeye gelecek olanları misafir etmek amacıyla yeni oteller yapılmasına ilişkin bir tartışma da yaşanmış.
Ahmedinejad’ın, ilk bakışta Şii teolojisine uygun görünen beklentisinin, aslında, iki önemli sorunu var. Birincisi, Ahmedinejad’ın böyle konularda açıklama yapmaya, Mehdi’yi karşılamaya hazırlanmaya yetkisi yok. Bu Hamaney’in liderliğindeki Ruhban Sınıfı’nın iktidar alanına giriyor. İkincisi Mehdi’nin az sonra gelecek olması, bu Ruhban sınıfını gereksizleştirmeye başlıyor. Kısacası “Mehdi geliyor” söylemi Ruhban sınıfının egemenliğini tehdit ediyor. Bu yüzden Ruhan sınıfı bu söylemi, hele bu sınıfın dışından, Ahmedinejad gibi sıradan biri tarafından dile getirilmesini “batıl itikat” olarak niteliyor, kendi otoritesine yönelik bir tehdit olarak görüyor.
Ruhban sınıfının kendi otoritesine, hatta varlığına yönelik tehdit ve “küfür” olarak gördüğü bir şey daha var: İran Ulusalcılığı. Ahmedinejad’a yakın çevreler tarafından üretilerek, ülke çapında milyonlarcası dağıtılan “Zahur Nazdic Ast” (yeniden zuhur –ortaya çıkış- çok yakın) başlıklı, Hizbullah Lideri Nasrullah ile Hamaney’i, Mehdi gelmeden önce düşmanla 72 ay savaşacak komutanlar olarak niteleyen DVD ve Ahmedinejad’ın, Nevruz bayramında Müslümanlık öncesi İran’ı öven sözleri, Ruhban Sınıfı’nın büyük tepkisini çekmiş.
Şimdilik “çekilen bıçaklar”, öncelikle Ahmedinejad’ın dünürü ve baş danışmanı Mashai üzerinde yoğunlaşmış görünüyor. Çünkü DVD’nin Mashai’nin adamlarının ürünü olduğu anlaşılıyor. Ahmedinejad’ın baş danışmanı sıfatıyla devletin günlük işerini yürüterek fiilen Devlet başkanı gibi davranmakla suçlanan Mashai’nın üç “günahı” daha var. Birincisi, İran İslam’ının Müslümanlığın diğer dallarından daha üstün olduğunu savunuyor. İkincisi, çok sık çıktığı dış gezilerinde Batı’yla yakınlaşmanın yeni yollarını aradığına inanılıyor. Üçüncüsü, Mashai’nin gelmekte olan “Mehdi’yle metafizik bir bağlantısı oluğunu iddia ettiği” söyleniyor. Kısacası Mashai Ruhban sınıfını tehdit eden her iki akımında kesiştiği nokta oluyor.
İki hesap hatası...
Hamaney, 2009’da şaibeli seçim sonuçlarına ve yükselen halk muhalefetine rağmen Ahmedinejad’ın başkanlığını onaylarken, kimi yorumculara göre, hem Ahmedinejad’ın reformcuları bastıracağını, hem de arkasındaki şaibeli seçimleri, yerini de kendisine borçlu olduğunu düşünerek daha uyumlu olacağı hesaplıyordu.
Buna karşılık Ahmedinejad, Hamaney’in gündelik siyasete karışarak yıpranmasına, reformcularla arasında büyük bir uçurum oluşmasına, bakarak dengeleyici bir başka güçten de yoksun olduğuna inanıyordu; böylece Ruhban sınıfının etkisini azaltarak kendi “Mehdici” ve ulusalcı gündemini uygulamaya koyacaktı.
Ancak bu iki hesap boş çıkacak, Ahmedinejad’la, Hamaney arasında neredeyse “Bonapartist” olarak niteleyebileceğimiz denge oluşacak, bu dengeden de bir üçüncü güç, Devrim Muhafızları ve Basici milisleri yararlanacaktı.
Ahmedinejad’ın biyografisini yazan Kasra Naji’ye göre, Ahmadinejad iktidara gelir gelmez, ülkede çoktan bir ekonomik güç haline gelmiş olan Devrim Muhafızlarının şirketlerine devlet projelerini, ihale almaya gerek duymadan dağıtmaya başladı. Devrim muhafızları ve Basici milisleri de bu borçlarını, 2009’da patlak veren ayaklanmayı bastırarak ödediler.
Ancak Ahmedinejad ile Hamaney arasındaki çatışma sertleşmeye başladığında Devrim Muhafızları bu kez Hamaney’ın dağıttığı projelerden yararlanmaya başladılar. Basici Milislerinin Başkanı Mohamed Reza Naghdi “gelecek fesat yaratma girişimlerinin doğası 2009’dakilerden farklı olacak. 2009’da kolayca tanıyabildiğimiz insanlar vardı. Bu kez dostla düşmanı ayırmak çok zor olacak... Bu kez karşımıza Kuran’la dualarla, yüzeysel bir adalet ve “Mehdi”ci söylemle çıkacaklar” dedikten, esas düşmanın “İslam’dan sapanlar” olacağını saptadıktan sonra, Devrim Muhafızlarının, 1500 devlet projesini yöneten en büyük yatırım şirketi Khatam ol Anbia’ya günde 19 milyon kübik metre kapasiteli iki dev doğal gaz kaynağını geliştirme hakkı ihalesiz verildi (A.P., 01/05/011)
2012’de Meclis, 2013’de de başkanlık seçimleri var. İyice yaşlanmış olan Hamaney’in yerini kimin alacağını da saptamak gerekecek. Hiyerarşik olarak sırada özel sermaye kesimlerinin temsilcisi, şekillenen “yeni orta sınıfa” yakın, Batı’ya karşı uzlaşmacı bir yaklaşımdan yana olduğuna inanılan, Ruhban sınıfı içinde yeterli destekten yoksun, Rafsanjani’nin olması, sürecin iyice karmaşıklaşacağını gösteriyor. Bu koşullarda rejim krizi derinleştikçe, Devrim Muhafızları’nın ve Basici milislerinin “kral yapıcı” olarak gücünün ve militaristleşmenin daha da artmasını bekleyebiliriz.
Tuesday, May 03, 2011
3011’den Bir Tarihçi
(Cumhuriyet, Dünya Ekonomisine Bakış, 2 Mayıs 2011)
Devlet Sonrası Uygarlıkların Karşılaştırmalı Tarihleri üzerine Gezegenler Arası Çalışma Grubu’nun 3011 Yılı Sempozyumu’nda benim de bir sunuş yapmam gerekince, dünya tarihinde (uzmanlık alanım antik uygarlıklar, özellikle ‘Kapitalizm’dir) “devlet sonrası” uygarlığa geçişi hazırlayan “büyük yıkım ve yenilenme” başlamadan önce yaşananlar üzerinde durmaya karar verdim. Sunuşumda Batı Bloku ile Asya Bloku arasında yoğunlaşan kaynak savaşları sırasında çöken Sünni Arap İmparatorluğu’nun doğuşu üzerinde özellikle durmayı düşünüyorum.
“Büyük isyan”, beklenmedik sonuç
Sanırım sunuşuma 2010 yılı sonunda Kuzey Afrika’dan yükselen büyük “Arap İsyanı”yla başlayacağım. Demokrasi talebiyle, 1848 devrimlerini, Tahrir Meydanı gibi, 1871 Komünü’nün yaşam alanlarını anımsatan bu dalga, hızla tüm Arap Dünyası’nı sardı. O zamana kadar kültürel bir yakıştırma olan “Arap Dünyası”nı, yeni iletişim teknolojilerinin de katkısıyla fiilen yarattı.
Bu dalgayla başlayan devrim sürecinin gündeme getirdiği “kopuş” olasılığı tüm dünyada “Devlet Sonrası Toplum” projesi üzerinde çalışan akımları, heyecanlandırdı, umutlandırdı. Aynı anda, zamanın gerilemekte olan ABD ve AB “emperyalizmi”, kendi ülkelerinde de özellikle dönemin “ücretli köleleri” (o zamanlar insanlar, yaşayabilmek için enerjilerini ücret karşılığında satmak zorundaydılar) arasında büyük ilgi uyandıran bu dalgayı yönlendirmek, nihayet söndürmek için sürece katıldı.
Bu dalganın başladığı ülkelerde “ücretli kölelerin” ürettiği değerlere el koyarak büyük servetler (bu garip kavramı burada açıklayamayacağım, isterseniz “Büyük Antropolojik Sözlük”e bakabilirsiniz) oluşturan grupların da kendi açılarından bu “halk” ayaklanmalarını, söndürmek için kimi ülkelerde “eski rejimle” uzlaşma yolları aramaya, kimi ülkelerde liderliği ele geçirmeye başladıkları görülüyordu. Bu gözlemleri aktaran kaynaklar bunların hemen her ülkede Müslüman Kardeşler olarak anılan dini hareket/parti karışımı (Bkz, B.A. Sözlük) yapılanmalarda örgütlendiklerine de dikkat çekiyorlar. Emperyalizmin müdahaleleri MK’lerin sınıf refleksleri, devrimci dalgayı oluşturanların siyasi programlar, zamana uygun örgütlenmeler oluşturmaktaki başarısızlıklarıyla birleşince devrimler beklenmedik sonuçlara yol açmaya başladılar. “Devlet sonrası” topluma açılan bir süreci doğrudan başlatamasa bile, bu dalganın dersleri , “büyük yıkım”da patlak veren ikinci dalganın nihayet yalnızca bölgede değil tüm gezegende bir başka tarihin başlatmasını kolaylaştırdılar.
Müslüman Blok’un oluşması
Önce Tunus, Mısır despotları yıkıldı. Yangından mal kaçırır gibi yapılan “Genel Seçimler” bu ülkelerde, devrimci dalgayı eritti, eski rejimin “burjuvazi” (Bkz. B.A. Sözlük), ordu (silahlı devlet burjuvazisi) ve Müslüman Kardeşler’de örgütlenmiş burjuvazi arasında, eski rejimin partilerinin de kapatılmalarının ardından konsolide olan ittifak, iktidarın Tunus ve Mısır’da Müslüman Kardeşler akımının eline geçmesini sağladı.
Bölgenin “pivot” ülkelerinden Mısır’da iktidarın MK’nın eline geçmesinin ilk etkisi, MK’nın bir dalı olan Hamas ile, Arafat öldürüldükten sonra ABD işbirlikçisi haline gelmiş olan Filistin Kurtuluş Örgütü’nün anlaşarak Filistin Yönetimi’ni birleştirilmesi oldu. Kimi tarihçiler o yaz çıkan ve İsrail’de nihayet “Barış Süreci”ne dönülmesine olanak veren yeni bir hükümetin oluşmasına da yol açan savaşın arkasında bu birleşmenin yattığına inanıyorlar. MK’nın Mısır’da iktidarı almasının ikinci etkisi de bu akımın Ürdün ve Suriye’deki benzerlerinin yönetimleri ele geçirmelerini kolaylaştırmak oldu.
Aynı yıl, Türkiye’de, MK geleneğinden büyük ölçüde etkilenmiş bir Sünni Müslüman hareketin partisi olarak anılan AKP’nin üçüncü kez iktidara gelmesi Kuzey Afrika’dan Türkiye’ye MK etkisinde bir Sünni bölgesinin şekillendiğini gösteriyordu. Voltreno gezegeninden ünlü tarihçi Szzemsçvio’ya göre, bir Yeni Osmanlı Barışı kurmayı hedefleyen bu akımın seçim zaferinin, yıllar sonra, Türkiye’nin bir Sünni Arap İmparatorluğu tarafından yutulmasına zemin hazırlaması dünya tarihinin ironilerinden biriydi.
Ve yıkılması
Müslüman Blok’un oluşması için İran ve Suudi “engellerinin” aşılması gerekiyordu. Tarihçiler, bu aşamada da Suriye krizinin, bir katalizör olarak büyük katkısı olduğunu düşünüyorlar.
Irak’ın işgalinden sonra, İran’ın bölgedeki etkisinin artmaya başlaması, Vahabi Suudi Rejimi’ni yeni bir stratejik oyuna yönlendirdi: ABD/İsrail etkisini kullanarak İran’dan kurtulmak. Bu bağlamda tarihçiler 2010’lu yıllarda Körfez’de İran’la giderek sertleşen bir silahlanma yarışına giren Suudi Krallığı’nın, Suriye’yi destabilize ederek, İran Hizbullah bağını koparmaya amaçladığını saptıyorlar. Nitekim aynı tarihçiler, Suriye’de yoksul Sünni alt sınıfların ayaklanmasını bir iç savaştan geçerek sonuçlandırabilmek, bu arada komünistleri de tasfiye etmek için, Suudi parasının, diplomatik basıncının, Suriye’deki Sünni burjuvazi -Alevi Devlet sınıfları ittifakını parçalama hedefi üzerinde yoğunlaştığını, bu arada Müslüman Kardeşler üzerinden muhalefeti silahlandırmaya başladığını aktarıyorlar.
Böylece Suudi rejimi Hizbullah’ın ABD/İsrail basıncına direnme koşullarını ortadan kaldırırken hem İran’ı yalnızlaştırıyor hem de Suriye-Türkiye eksenini kırarak, Türkiye’nin bölgede yükselme senaryosuna da bir son veriyordu. Tarihçiler Pakistan’ın gerektiğinde Suudi Arabistan’a yardıma göndermek için iki tümen ayırmasının, İran’ın yalnızlaşmasını derinleştirirken, Hindistan’ın Asya Bloku’na katılma sürecini hızlandırdığını da düşünüyorlar.
Bu gelişmelerde I. ve II. Obama Yönetimleri’nin Ortadoğu politikası da önemli bir rol oynamış. ABD, Arap dünyasıyla tek bir blok ve merkezi bir işbirlikçi yönetim aracılığıyla ilişki kurmayı, gerektiğinde, başına Petraeus’un atanmasından sonra daha da militaristleşen CIA yoluyla uzaktan ince ayar yapmayı, gerilemekte olan etkisine uygun bir çözüm olarak görmüş. Tarihçiler, stratejinin, giderek Yemen, Libya ve Cezayir’i de yutup, Irak’ı da içererek Kuzey Afrika’dan Türkiye’ye kadar uzanan coğrafyada, Müslüman Kardeşler geleneğine dayanan merkezi bir Müslüman – Sünni-Arap blokun sonra da devletinin oluşmasına yardımcı olduğunu düşünüyorlar.
Tarihçiler bu oluşumun da bir çok İroniyi birden içerdiğinde birleşiyorlar. ABD’nin uzaktan kontrol hesapları kontrolü olanaksız devasa bir devlet oluşturdu. İran’a karşı güçlenmeyi amaçlayan Suudi Krallığı, Müslüman Kardeşler hareketinden kendini koruyamadı. İran’ı gerileten süreç İsrail’i çok daha olumsuz koşullarda barış yapmaya, bir “Arap Denizi” içinde eriyip gitme olasılığına doğru sürükledi. Bu süreç petrolün tükenme eğilimiyle birleştiğinden bu “Büyük Sünni Arap İmparatorluğu” Batı ve Asya blokları arasındaki ekonomik, siyasi ve giderek askeri rekabetin getirdiği basınca dayanacak kaynaklardan yoksun kalarak 21. Yüzyılın sonuna doğru, büyük toplumsal hareketlerin de etkisiyle dağıldı.
Bundan sonrası artık “Devlet Sonrası Topluma Geçiş” sürecine ait olduğundan, ben de sunuşumu bu noktada keserim diye düşünüyorum. Tekrar davet edilirsem, gelecek sene Alfa Century Galaktik Bilimler Konferansı’nda bu konuyu sunmayı deneyebilirim.
Devlet Sonrası Uygarlıkların Karşılaştırmalı Tarihleri üzerine Gezegenler Arası Çalışma Grubu’nun 3011 Yılı Sempozyumu’nda benim de bir sunuş yapmam gerekince, dünya tarihinde (uzmanlık alanım antik uygarlıklar, özellikle ‘Kapitalizm’dir) “devlet sonrası” uygarlığa geçişi hazırlayan “büyük yıkım ve yenilenme” başlamadan önce yaşananlar üzerinde durmaya karar verdim. Sunuşumda Batı Bloku ile Asya Bloku arasında yoğunlaşan kaynak savaşları sırasında çöken Sünni Arap İmparatorluğu’nun doğuşu üzerinde özellikle durmayı düşünüyorum.
“Büyük isyan”, beklenmedik sonuç
Sanırım sunuşuma 2010 yılı sonunda Kuzey Afrika’dan yükselen büyük “Arap İsyanı”yla başlayacağım. Demokrasi talebiyle, 1848 devrimlerini, Tahrir Meydanı gibi, 1871 Komünü’nün yaşam alanlarını anımsatan bu dalga, hızla tüm Arap Dünyası’nı sardı. O zamana kadar kültürel bir yakıştırma olan “Arap Dünyası”nı, yeni iletişim teknolojilerinin de katkısıyla fiilen yarattı.
Bu dalgayla başlayan devrim sürecinin gündeme getirdiği “kopuş” olasılığı tüm dünyada “Devlet Sonrası Toplum” projesi üzerinde çalışan akımları, heyecanlandırdı, umutlandırdı. Aynı anda, zamanın gerilemekte olan ABD ve AB “emperyalizmi”, kendi ülkelerinde de özellikle dönemin “ücretli köleleri” (o zamanlar insanlar, yaşayabilmek için enerjilerini ücret karşılığında satmak zorundaydılar) arasında büyük ilgi uyandıran bu dalgayı yönlendirmek, nihayet söndürmek için sürece katıldı.
Bu dalganın başladığı ülkelerde “ücretli kölelerin” ürettiği değerlere el koyarak büyük servetler (bu garip kavramı burada açıklayamayacağım, isterseniz “Büyük Antropolojik Sözlük”e bakabilirsiniz) oluşturan grupların da kendi açılarından bu “halk” ayaklanmalarını, söndürmek için kimi ülkelerde “eski rejimle” uzlaşma yolları aramaya, kimi ülkelerde liderliği ele geçirmeye başladıkları görülüyordu. Bu gözlemleri aktaran kaynaklar bunların hemen her ülkede Müslüman Kardeşler olarak anılan dini hareket/parti karışımı (Bkz, B.A. Sözlük) yapılanmalarda örgütlendiklerine de dikkat çekiyorlar. Emperyalizmin müdahaleleri MK’lerin sınıf refleksleri, devrimci dalgayı oluşturanların siyasi programlar, zamana uygun örgütlenmeler oluşturmaktaki başarısızlıklarıyla birleşince devrimler beklenmedik sonuçlara yol açmaya başladılar. “Devlet sonrası” topluma açılan bir süreci doğrudan başlatamasa bile, bu dalganın dersleri , “büyük yıkım”da patlak veren ikinci dalganın nihayet yalnızca bölgede değil tüm gezegende bir başka tarihin başlatmasını kolaylaştırdılar.
Müslüman Blok’un oluşması
Önce Tunus, Mısır despotları yıkıldı. Yangından mal kaçırır gibi yapılan “Genel Seçimler” bu ülkelerde, devrimci dalgayı eritti, eski rejimin “burjuvazi” (Bkz. B.A. Sözlük), ordu (silahlı devlet burjuvazisi) ve Müslüman Kardeşler’de örgütlenmiş burjuvazi arasında, eski rejimin partilerinin de kapatılmalarının ardından konsolide olan ittifak, iktidarın Tunus ve Mısır’da Müslüman Kardeşler akımının eline geçmesini sağladı.
Bölgenin “pivot” ülkelerinden Mısır’da iktidarın MK’nın eline geçmesinin ilk etkisi, MK’nın bir dalı olan Hamas ile, Arafat öldürüldükten sonra ABD işbirlikçisi haline gelmiş olan Filistin Kurtuluş Örgütü’nün anlaşarak Filistin Yönetimi’ni birleştirilmesi oldu. Kimi tarihçiler o yaz çıkan ve İsrail’de nihayet “Barış Süreci”ne dönülmesine olanak veren yeni bir hükümetin oluşmasına da yol açan savaşın arkasında bu birleşmenin yattığına inanıyorlar. MK’nın Mısır’da iktidarı almasının ikinci etkisi de bu akımın Ürdün ve Suriye’deki benzerlerinin yönetimleri ele geçirmelerini kolaylaştırmak oldu.
Aynı yıl, Türkiye’de, MK geleneğinden büyük ölçüde etkilenmiş bir Sünni Müslüman hareketin partisi olarak anılan AKP’nin üçüncü kez iktidara gelmesi Kuzey Afrika’dan Türkiye’ye MK etkisinde bir Sünni bölgesinin şekillendiğini gösteriyordu. Voltreno gezegeninden ünlü tarihçi Szzemsçvio’ya göre, bir Yeni Osmanlı Barışı kurmayı hedefleyen bu akımın seçim zaferinin, yıllar sonra, Türkiye’nin bir Sünni Arap İmparatorluğu tarafından yutulmasına zemin hazırlaması dünya tarihinin ironilerinden biriydi.
Ve yıkılması
Müslüman Blok’un oluşması için İran ve Suudi “engellerinin” aşılması gerekiyordu. Tarihçiler, bu aşamada da Suriye krizinin, bir katalizör olarak büyük katkısı olduğunu düşünüyorlar.
Irak’ın işgalinden sonra, İran’ın bölgedeki etkisinin artmaya başlaması, Vahabi Suudi Rejimi’ni yeni bir stratejik oyuna yönlendirdi: ABD/İsrail etkisini kullanarak İran’dan kurtulmak. Bu bağlamda tarihçiler 2010’lu yıllarda Körfez’de İran’la giderek sertleşen bir silahlanma yarışına giren Suudi Krallığı’nın, Suriye’yi destabilize ederek, İran Hizbullah bağını koparmaya amaçladığını saptıyorlar. Nitekim aynı tarihçiler, Suriye’de yoksul Sünni alt sınıfların ayaklanmasını bir iç savaştan geçerek sonuçlandırabilmek, bu arada komünistleri de tasfiye etmek için, Suudi parasının, diplomatik basıncının, Suriye’deki Sünni burjuvazi -Alevi Devlet sınıfları ittifakını parçalama hedefi üzerinde yoğunlaştığını, bu arada Müslüman Kardeşler üzerinden muhalefeti silahlandırmaya başladığını aktarıyorlar.
Böylece Suudi rejimi Hizbullah’ın ABD/İsrail basıncına direnme koşullarını ortadan kaldırırken hem İran’ı yalnızlaştırıyor hem de Suriye-Türkiye eksenini kırarak, Türkiye’nin bölgede yükselme senaryosuna da bir son veriyordu. Tarihçiler Pakistan’ın gerektiğinde Suudi Arabistan’a yardıma göndermek için iki tümen ayırmasının, İran’ın yalnızlaşmasını derinleştirirken, Hindistan’ın Asya Bloku’na katılma sürecini hızlandırdığını da düşünüyorlar.
Bu gelişmelerde I. ve II. Obama Yönetimleri’nin Ortadoğu politikası da önemli bir rol oynamış. ABD, Arap dünyasıyla tek bir blok ve merkezi bir işbirlikçi yönetim aracılığıyla ilişki kurmayı, gerektiğinde, başına Petraeus’un atanmasından sonra daha da militaristleşen CIA yoluyla uzaktan ince ayar yapmayı, gerilemekte olan etkisine uygun bir çözüm olarak görmüş. Tarihçiler, stratejinin, giderek Yemen, Libya ve Cezayir’i de yutup, Irak’ı da içererek Kuzey Afrika’dan Türkiye’ye kadar uzanan coğrafyada, Müslüman Kardeşler geleneğine dayanan merkezi bir Müslüman – Sünni-Arap blokun sonra da devletinin oluşmasına yardımcı olduğunu düşünüyorlar.
Tarihçiler bu oluşumun da bir çok İroniyi birden içerdiğinde birleşiyorlar. ABD’nin uzaktan kontrol hesapları kontrolü olanaksız devasa bir devlet oluşturdu. İran’a karşı güçlenmeyi amaçlayan Suudi Krallığı, Müslüman Kardeşler hareketinden kendini koruyamadı. İran’ı gerileten süreç İsrail’i çok daha olumsuz koşullarda barış yapmaya, bir “Arap Denizi” içinde eriyip gitme olasılığına doğru sürükledi. Bu süreç petrolün tükenme eğilimiyle birleştiğinden bu “Büyük Sünni Arap İmparatorluğu” Batı ve Asya blokları arasındaki ekonomik, siyasi ve giderek askeri rekabetin getirdiği basınca dayanacak kaynaklardan yoksun kalarak 21. Yüzyılın sonuna doğru, büyük toplumsal hareketlerin de etkisiyle dağıldı.
Bundan sonrası artık “Devlet Sonrası Topluma Geçiş” sürecine ait olduğundan, ben de sunuşumu bu noktada keserim diye düşünüyorum. Tekrar davet edilirsem, gelecek sene Alfa Century Galaktik Bilimler Konferansı’nda bu konuyu sunmayı deneyebilirim.
Tuesday, April 26, 2011
Tuesday, February 22, 2011
Yeni Ortadoğu’da “Liberal” fantezileri
Tunus, Mısır, Cezayir, Yemen, Bahreyn, Libya, Ürdün, hatta Irak, belki İran ve Suriye ve ABD için en büyük kabus Suudi Arabistan...
1989 değil 1848
1848’in mirası
“şimdiki zamanı” ve benzerlikleri
Halk sokaklarda! Tunus ve Mısır egemen sınıfları at değiştirip yola devam etmeye çalışıyorlar. Libya ve Bahreyn, isyanı şiddetle bastırmaya çalışıyor. Bahreyn’de başını çıkarak Şii sorunu hem İran’ı, hem de, Suudi Arabistan’dın petrol havzalarında nüfusun ezici çoğunluğunu oluşturan Şiileri düşündürüyor. Ama medya, hala Ortadoğu’nun liberal demokrasi yolunda ilerlediğine ilişkin bir fantezinin peşinden gitmeye devam ediyor.
Libya ve Bahreyn ve Yemen’de başlayan çatışmaların yanı sıra devrimler tarihi, bu “demokrasi dalgası” gibi görünen “şey”in aslında uzun süreli bir istikrarsızlık döneminin başlangıcı olma olasılığının giderek arttığını düşündürüyor.
1989 değil 1848
Bu analojiye dikkatimi, Amerikan Muhafazakar kesiminden, yazar Leon Hadar’ın The American Conservative dergisinde geçen hafta yayımlanan yorumu çekti.
Hadar, Hannah Arendt’in Totaliterliğin Kökenleri başlıklı ünlü çalışmasından esinlenerek Ortadoğu’da liberal demokrasi olasılığının çok zayıf olduğunu düşünüyor. Hadar, uzun sürmesini beklediği bir genelleşmiş istikrarsızlık ve çalkantılar döneminden sonra sular durulduğunda diktatörlüklerle karşılaşma olasılığının çok daha yüksek olduğuna inanıyor. Hadar’ın Arendt’ten esinlenme biçimine katılıyorum, çıkardığı sonuçlar da bana anlamlı geliyor. Ben de Hadar’dan esinlenerek, özellikle en sonunda, süreç tamamlandığında, adını koymak istemese de, karşılaşmaktan korktuğu “şey” üzerinde düşünmeye devam etmek istiyorum. Ama önce 1848’i kısaca anımsayalım.
Kapitalizm 1845’de ilk genelleşmiş denebilecek ticari krizini ve bunu izleyen açlık ve yoksullaşma dalgasını yaşadı. Bu krizin de etkisiyle, hem kapitalist sınıfla, monarşiler, hem de yeni şekillenmeye başlayan kent proletaryası ile kapitalist sınıf ve feodal özelliklerini korumaya devam eden yönetici sınıf (monarşik devlet) arasındaki çelişkiler derinleşiyor, cumhuriyetçi bir muhalefet dalgası yükseliyordu. Bu gelişmeler Fransa’da Avusturya Macaristan İmparatorluğunda ve Slav devletlerinde devletten sorumlu seçkinlerin toplum gözündeki meşruiyetini hızla aşındırıyordu.
Dönemin uluslararası ekosistemini de Napolyon savaşları sonrasında Viyana Kongresiyle kurumlaşmış bir Avrupa düzeni, İngiltere hegemonyası belirliyordu. Demokratik devrimler 1848’de Paris, Milano, Venedik, Viyana, Prag, Budapeşte, Krakow, Münih ve Berlin’de burjuvazi, cumhuriyetçi ve sosyal demokrat (komünist), anarşist aydınlar ve kent yoksullarının katılımıyla patlak verdi. Devrimci geleneğin hafızasından silinmeyen, barikatlar kuruldu sokak savaşları yaşandı. Devletler bu devrimleri, burjuva sınıfının devrimi terke ederek aristokrasinin kucağın sığınmaya başlamasının da katkısıyla büyük bir şiddetle bastırdılar. Bu yüzden sosyalist gelenek içinde 1848 devrimleri burjuvazinin devrimci barutunun bittiğinin, artık muhafazakarlaştığının kanıtlandığı tarih olarak görülür.
1848’in mirası
Bu devrimlerin (kimsenin aklına, “başarılı olamadılar, devrim sayılmazlar” demek gelmedi) bastırılması Avrupa’ya hatta kapitalizme istikrar getirmedi. Aksine, burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki cumhuriyetçi ittifak çözülmeye, sınıfa karşı sınıf siyaseti gelişmeye başladı (Komünist hareket). Napolyon savaşları sonrası İngiliz emperyalizmi önce konsolide oldu ama 1873 depresyonundan sonra finansallaşma ve gerileme sürecine girdi Bu sırada Fransa ve “Almanya”, Rusya sanayileşiyor hem hammadde gereksinimi artıyor hem de sayıları artmaya başlayan işçileri, büyüyen kentleri doyurmak gerekiyordu. Bu sırada sermaye de merkezileşiyor ve tekelleşiyor, bankalarla kaynaşarak “finans kapital” denen olguyu yaratıyordu. Artık liberal demokrasinin burjuva sınıf temeli kayboluyordu. Bundan sonra demokratik hakları korumak, geliştirmek emekçi sınıfların gündemini oluşturacaktı.
Bundan sonrasını biliyoruz: Proletarya devrimleri (Rusya, Alman, İtalyan vb...) ve emperyalist yeniden paylaşım (I. ve II. Dünya) savaşları, daha önce görülmemiş kapitalist devlet biçimleri (Faşizm, Nazizm, Falanjizm vb...)
1848 devrimlerinin bir diğer mirası da kapitalizm karşıtı, devrimci tepkinin, “komünist hipotezin” teorik ve mantıksal olarak berraklık kazanması sürecini başlatmak oldu. Bir sonraki ayaklanma Paris Komünü idi ve 1848’den farklı bir programa sahipti. Artık Liberal Demokrasi çalışanların gözünde tümüyle iflas etmiş, Sosyal Demokrasi şekillenmişti. Böylece, Avrupa gençliğinin (aydınlar ve çalışanlar) önüne de, varoluşunu yönlendirmesi açısından, romantik milliyetçilikten, Demokratik Cumhuriyetçilikten farklı bir seçenek gelmiş oluyordu.
“şimdiki zamanı” ve benzerlikleri
Ortadoğu’daki devrimler de, 1848 gibi çok sınıflı halkçı devrimler olarak başladılar. Tunus’ta, Mısır’da hedef aldıkları siyasi liderleri devirdiler ama rejimleri deviremediler. Çünkü hem rejimlerim hem de bu rejimleri var eden ekonomik sistemlerin “gerçeği” bu devrimlere katılanlara henüz kendini göstermiyordu. Görünmeyeni, bu devrimin yapıcısına gösterebilecek bir kurumsal siyasi özne henüz şekillenmemişti. Şimdi Bahreyn’den Libya’ya gelen haberler, karşı devrimin uzlaşma ve saptırma fazından, şiddetle bastırma fazına geçmekte olduğunu gösteriyorlar.
Mısır ve Tunus devrimleri, 1848’dekiler gibi, burjuva kesimlerin hızla halk sınıflarından ayrılarak, devrimi terk edip, istikrar talep etmeye egemen rejimle buluşmaya başladığını gösteriyor. Bu bağlamda, bu devrimlere kadar tek muhalefet merkezi olarak (sol tarafından da) kabul gören Siyasal İslam’ın radikal terörist kanadının, tarihin şarampolüne yuvarlanmasıyla, reformist kanadının ise rejimle uzlaşma hattına girerek devrimi terke etmesiyle muhalefet barutunu tükettiği görüldü. Buna karşılık Tunus ve Mısır’da işçi sınıfı (geleneksel ve yeni katmanlarıyla) ekonomik siyasi taleplerini yükseltmeye ve rejime, hatta Perşembe günü greve çıkan Süveyş Kanalı işçilerinin kimliğinde emperyalizme karşı, devrimi ve muhalefet hattını koruduğunu görüyoruz.
Bu gelişmelere karşılık, rejimlerin ve sermaye kesimlerinin, halkın ne maddi (refah seviyesini yükseltebilecek) ne de manevi (ifade özgürlüğü ve bedensel özgürlükler), ekonomik, demokratik taleplerine cevap verebilecek durumda olmadıklarını biliyoruz.
Son benzerliği de, ABD hegemonyası ve emperyalizmi açısında kurabiliriz. İngiliz Napolyon savaşlarından galip çıkarak hegemonyasını kurdu. 1848 sonrasında bu hegemonya öce devrimlerin Avrupalı güçlerde yarattığı istikrarsızlık ortamı geçtikten sonra, bunların yeniden yükselmesine paralel olarak bir gerileme sürecine girdi. ABD hegemonyası soğuk savaşın bitmesiyle tek hegemonik güce dönüştü ama 20 yıl içinde, kendi istihbarat örgütlerinin de kabul ettiği gibi engellenemez bir gerileme sürecine girdi. Ortadoğu devrimleri patak verdiğinde ABD’nin süreci kontrol etmek bir yana, zamanı arkadan yakalamaya çalıştığı, bunda da istikrarlı bir politika izleyemediği görüldü.
Bu karışıma, İran’ın manevralarını, İran dışındaki Şiilerin artmaya devam eden huzursuzluğunu, Türkiye’nin Ortadoğu liderliği heveslerini, Tüm bu gelişmeler karşısında İsrail’in artan ‘korkularını eklersek, tarihin liberal demokrasiden başka yerlere doğru gittiğin kolaylıkla görebiliriz.
Tuesday, February 15, 2011
Mısır Halkına Selam!
İşçilerin devrime, grevlerle (sınıf olarak) katılmaya başlamasından üç gün sonra, Başkan Mübarek istifa etti. Yalnızca Mısır değil, tüm Arap dünyası bayram yapıyor, ama siyasi iktidar olduğu gibi yerinde duruyor. Şimdi bu iktidarı, halkın karşısında doğrudan ordu temsil ediyor. Devrim bundan sonra ne yöne gideceğine karar veredursun, genel bir değerlendirme yapmanın tam zamanıdır.
Tüm egemenlerin en korktuğu şey
Mısır’da yaşananların Mısır’ın zamanının ve mekânının ötesine geçen evrensel bir boyutu var. Bu boyutu sanırım en güzel Zizek’in şu saptaması ifade ediyordu: “Dünyanın dört bir yanındaki insanlar hemen onunla özdeşleştiler, Mısır toplumunun özelliklerinin kültürel bir analizini yapmaya ihtiyaç bile duymadan isyancıların haklı mücadelelerini onayladılar” (BirGün; Çeviren, Onur Erem, 11.02.2011).
Evet, dünyanın insanları hemen Mısır “olayı”nı anladılar ve onunla özdeşleştiler, çünkü Mısır’da sokaklara çıkanlar, tüm dünya halklarını, evrensel bir adalet arzusunu dile getiriyor ve temsil ediyordu.
Prof. (felsefe) Peter Hallward’ın vurguladığı gibi, “halk, on yıllardan sonra ilk kez kendi geleceğini kendisi belirlemeye karar vermişti”. “Eskiden korkuyorlardı. Şimdi artık korkmuyorlardı”,“olanaklı olanla olanaksız olan arasındaki sınırı şimdi artık rejim değil halk belirleyecekti” (The Guardian, 09.02.2011). Gerçekten de Mısır halkı, hiç beklenmedik bir biçimde, rejimin baskı ve terör aygıtlarını hiçe sayarak, Tahrir Meydanı’nda tarih sahnesine çıktı; kendisini 30 yıldır baskı altında tutanlardan daha güçlü olabileceğini kanıtladı. Böylece egemen sınıfların en korktuğu şey Mısır rejiminin başına geldi: Halk sahip olduğu gücün ayırdına vardı.
Ne kadar acımasız bir terör aygıtına sahip olduğunu geçmişte birçok kez kanıtlamış olsa da Mısır rejiminin, artık adım adım geri çekilmekten başka bir seçeneği kalmamıştı. Rejim aslında çoktan ölmüştü, artık o “eski rejim”di, ama öldüğünü henüz bilmiyor; vereceği tavizlere, en son Mübarek’ten kurtularak ayakta kalmasına olanak verecek bir tutunma noktası bulabileceğine inanmaya devam ediyordu. Ve tüm bunlar dünya halklarının gözleri önünde oluyordu.
Dahası, Mısır “olayı”nın kimi özellikleri onun, yerel bir gelişme olmaktan öte, kapitalizmin yapısal krizinin zamanına ait, evrensel bir dalganın parçası olduğunu düşündürüyor. Yunanistan, İngiltere, İtalya gibi Avrupa ülkelerinde başlayan bir gençlik isyanı dalgası, Tunus, Cezayir, Yemen derken Mısır sahillerine vurmuş, bu dalga içinde, bugüne kadar görülen en büyük kırılmayı yaratmıştı.
‘Yeni’ proletarya ve gençliğin özel konumu
Proletarya kavramı işçi sınıfından daha geniş ve daha siyasi bir şekillenmeyi ifade eder, yoksulluk ve sefaletten öte, üretim araçlarına sahip olmayanların yanı sıra, kimi zaman, üretim araçları olsa bile salt kendi emeği ile geçinenleri de kapsar. Proletarya kavramı, ekonomik, siyasi iktidar ilişkilerinden dışlanmış olanların, sesini duyuramayanların başkaldırısıyla şekillenen “çokluk”u betimler. Bunları anımsarsak, bu yeni dalganın sosyolojisini daha iyi anlayabiliriz.
Bu “dalga”, bu yapısal kriz döneminde esas olarak sermaye birikim sürecini, dolaşım hızını, verimliğini arttıracak teknolojileri değerlenmesine olanak sağlayacak yeni ürünleri bulma çabası içinde ortaya çıkan, tüm dünyada çok yaygın bir biçimde kullanılmaya başlanan yeni iletişim teknolojilerinin (cep telefonu, internet) etkilerine, Twitter, Facebook, Youtube gibi sosyal ağların kullanımına bağlı olarak ivme kazandı ve yayıldı. Bu dalganın oluşumunda yeni teknoloji, bilişim ağları ve bu ağların üzerinde yaşayanların, özellikle bu teknolojilere en uyumlu kesim olarak öğrenci ve işçi gençlerin tepkisi kritik bir rol oynadı.
Diğer bir deyişle, bu dalga, kriz sırasında şekillenen bir tabakanın yine krizin sosyal ekonomik ve ruhsal yıkımına karşı hemen her yerde geliştirdiği bir tepkinin, proletarya saflarına bu kriz döneminde katılan kesimlerin tepkisinin ürünüdür.
David Kirkpatrick’in Kahire’den New York Times’a gönderdiği gözlemlerden de anlaşıldığı gibi bu dalga Mısır’da da, ilk enerjisini gençliğin cesaretinden, yaratıcı inisiyatifinden almış. Sosyal ağlar üzerinden ilişki kuran bir grup genç, Tunus “olayı” başladıktan sonra, benzer bir hareketlenmeyi Mısır’da ve emekçi bölgelerinden başlayarak denemeye karar vermişler. Bu gençler, eylemin bir orta sınıf mahallesinde yapılacağı bilgisini yayarak polisi, oraya yönlendirdikten sonra, kızlı erkekli yaklaşık 50 kişi toplanarak iki grup halinde hedef aldıkları emekçi mahallelerinde kahvelere girip, katılanlardan bir genç kızın aktardığına göre, demokrasiyi değil yoksulluğu, yaşam pahalılığını, işsizliği vurgulayan sloganlar atmışlar, konuşmalar yapmışlar. “Biraz bağırıp çağırıp dağılmayı planlamışlar ama bir anda sayıları 7 bin kişiyi bulmuş. Dağılmak istediklerinde kalabalık dağılmamış, yoluna devam etmiş...”
Yeni ahlak yeni otorite
Protestolara bu yukarıdaki özelliklere sahip ‘yeni’ proletaryanın katılımı, bu kesimin birey inisiyatifi, özgüven, otoriteye direnç, demokratik refleks, müzakereci siyaset gibi kültürel özelliklerinin, kendini ifade etme, örgütlenme becerilerinin harekete yansıması, devrimin günlerce gücünü, ivmesini korumasını kolaylaştırdı. Ama tam bu noktada çok önemli bir etkeni, bir kez daha vurgulamak gerekiyor: Devrim 14 gün boyunca gitti geldi ama rejimin kaderi, sanayi işçisi, devrime sınıf olarak katılmaya başlayınca, gerçekten belli oldu. Egemen sınıf Mübarek rejiminin çoktan ölmüş olduğunu işte o zaman gördü.
Her “olay” kendi hakikatini, bu hakikate sadakatin ahlakını yaratır. Bu dalganın üzerinde Mısır’da patlak veren “olay”, hemen kendi hakikatini üretti; Zizek’in işaret ettiği gibi “sanki bu ayaklanma basit bir şekilde sosyal nedenlerden kaynaklanmıyor da platonik bir şekilde ölümsüz özgürlük, hak ve onur düşünceleri dediğimiz gizemli bir elin müdahalesinden kaynaklanıyordu”. “Olayın” hakikati evrensel, dini-etnik, kadın-erkek ayrımını reddeden bir eşitlik, özgürlük talebiydi. Ahlakıysa bu hakikate ve harekete sadakatin ahlakı.
Asharq Alawsat’tan Tarık Almohayet’in aktardığı bir gözlem, bu sadakatin, yeni bir manevi otorite kaynağı yarattığını da gösteriyor. Devrimden önce gençler arasında çok popüler bir pop şarkıcısı, devrim başlarken tavır almakta tereddüt etmiş. Daha sonra meydana katılmaya kalktığında yuhalanarak kovulunca, “Rejim beni kandırdı” yakınmalarıyla bir ağlama krizine girmiş. Al-Masry Al-Youm gazetesinin aktardığına göre, televizyonun ünlü isimlerinden Amra Adeeb de meydandakilere katılmaya kalkınca aynı şekilde yuhalanmış.
Artık ne olursa olsun Mısır devrimi, Hallward’ın deyişiyle, dünya tarihinde 11 Eylül olayından çok daha önemli bir sayfa açtı. 11 Eylül “yapıyı” korumanın aracıydı, Mısır “olayı”, halkın gücünü, “yapı”nın kırılganlığını gözler önüne serdi. Açılan bu sayfa şimdi hepimizin.
‘Yeni Ortadoğu’ Ama Başka Türlü...
Önce Amerikan ordusu Irak’ta başlayarak kuracaktı. İsrail ordusu Lübnan’a saldırdığında Condoleezza Rice “bu yeni Ortadoğu”nun doğum sancılarıdır diyordu. Ama olmadı. Devasa orduların Irak’ta, Lübnan’da yapamadığını şimdi, Tunus’tan Mısır’a, Ürdün’den Suriye’ye halkların öfkesi yapmaya başladı. Ama bu “yeni Ortadoğu”, bu kavramı geliştirenlerin kastettiğinden farklı bir şey olacak gibi...
Tunus’tan Suriye’ye ‘Arap Dünyası’
Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya, Osmanlı topraklarına kadar uzanan bölgede aynı dini ve dili (dolayısıyla kültürü) paylaşan bir halk, uluslaşma süreci yarıda kesilerek emperyalist devletler tarafından yapay sınırlarla bölünerek parçalandı ve sömürgeleştirildi.
Yirminci yüzyıl boyunca önce İngiliz, sonra ABD hegemonyasının bu bölgedeki en büyük kaygısı Arap ulusalcılığının gelişerek bölgeyi bağımsızlaştırmasıydı. Çoğu zaman bu kaygı komünizm korkusunun bile önüne geçti. Ama her iki durumda da emperyalist güçler, gerek Marksistlere gerekse de laik ulusalcı hareketlere karşı köktendinci hareketlere dayanarak mücadele ettiler.
Yirminci yüzyılın son çeyreğinde bir seri ekonomik, siyasi ve kültürel gelişmenin de etkisiyle neredeyse tarihin bir“ironisi” olarak niteleyebileceğimiz bir durum şekillenmeye başladı. Kapitalizm yaklaşık otuz yıllık bir aradan sonra 1970’lerde yeni bir yapısal krize girdi. Bu kriz içinde geliştirilen kriz yönetme modelleri (örneğin neoliberalizm) Ortadoğu’da, sömürgecilik sonrası kurulan kalkınmacı ama bağımlı devletleri destekleyen toplumsal mutabakatı ve devletleri yöneten seçkinlerin meşruiyetini giderek yıktı. Devletle halk arasında bir ideolojik boşluk oluştu. Bu boşluğu, İran devriminin ve Afganistan’da komünizme karşı dinci ideolojilerle, bir cihat ruhuyla savaşmış olmanın getirdiği özgüvenle güçlenen siyasal İslam hareketi doldurmaya başladı. Bu sırada dünya sisteminin egemen (emperyalist - oryantalist) kültürü de“uygarlıklar çatışması” savı bağlamında bu bölgeye yönelik bütünleştirici bir söylemi benimsemeye başlamıştı. Burada bir ironiye daha işaret edebiliriz sanırım. Esas olarak emperyal, tanımlayıcı, tabi kılıcı amaca sahip bu söylem, bölgedeki İslamcı ve Batı karşıtı algıya teorik ve meşrulaştırıcı bir araç sundu. Bu sırada, kriz içinde gelişmeye başlayan yeni teknolojik devrim, Arapça konuşan bölgenin bu iletişim ağları üzerinde bütünleşmesine, yeni ve giderek homojenleşen bir kültürel düzlemin oluşmasına yol açıyordu. Diğer taraftan, egemen kapitalizmin, tüketimi körüklemeye çabalarken geliştirdiği, hazlara odaklanmış nihilist kültürünün görüntüleriyle karşılaşan bölge halkı, kimliği sarsıldıkça, korunmak için geleneksel dinci öğelere sarılmaya yöneliyor, Batı kültürüne karşı bir tiksinti geliştiriyordu.
Kısaca, kabaca özetlemeye çalıştığım bu süreç içinde, ironi şuradaydı: Hegemonik güçlerin istediği olur, modernist (laik, yüzü Batı’ya dönük) Arap ulusalcılığı hızla geriler ve önemsizleşirken bir “Arap Dünyası” ruhu gelişiyor ve dinci duyarlılıklarla karışıyor, Batı karşıtı bir siyasi akım şekilleniyordu. Hemen hepsi emperyalizmle işbirliği içinde olan seçkinlerin idaresindeki otoriter rejimlerle yönetilen bölge ülkelerinin bir diğer ortak özelliği de eğitimli ama yoksul, gelecek beklentisini yitirmiş büyük bir gençlik nüfusunun varlığıydı. Tunus’ta gençlik isyanı olarak başladıktan sonra hızla tüm bölge gençliğinin ilgi odağı, hatta arzu nesnesi haline gelen devrimci refleks bu “Arap dünyası” olgusunun ulaştığı düzeyi de gösteriyor. “Yeni Ortadoğu”nun en önemli özelliği bence, Batı’ya, ABD hegemonyasına ve onun bölgedeki işbirlikçilerine karşı şekillenen bu “Arap dünyası” olgusudur.
‘Kusursuz fırtına’
Cumartesi günü gazeteler, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın, Münih güvenlik zirvesinde “Ortadoğu bir‘kusursuz fırtına’ ile yüz yüzedir” dediğini aktarıyordu. Clinton bölge liderlerinden “toplumsal karışıklıkları yatıştıracak reformları en kısa sürede uygulamaya koymalarını” istemiş.
Clinton haklı. Bir taraftan “ABD karşıtı genç ve öfkeli bir Arap dünyası” şekilleniyor, diğer taraftan bölgenin jeopolitik dengeleri ABD ve İsrail aleyhine değişiyor.
ABD’nin Irak fiyaskosu, bölgede İran’ın ağırlığını arttırdı. Radikal İslam’ı dengelemek için öne sürülen ve desteklenen “Ilımlı İslam” fantezisinin de genel olarak bölgede, özel olarak da Türkiye’de siyasal İslamın manevra alanını genişlettiğini, etkisinin artmasına neden olduğunu gördük. Buna İran’ı dengelemek amacıyla Türkiye’nin dış politika inisiyatiflerinin, “stratejik derinlik”hevesinin desteklenmesini de ekleyebiliriz. Türkiye dış politikası İran’ı dengelemenin ötesine geçerek “Müslüman Dünya”nın liderliğine oynama hayaline dönüşürken İsrail ile ilişkileri de bu hayalin gereği hızla bozuldu. Mısır’a gelince ABD ve İsrail’in Filistin konusunda, bölgedeki en yakın “adamı” ve rejimi, şu günlerde çöküyor. Mısır devletinin yönetimi, ilk aşamada olmasa bile, artık, Mısır’ın İsrail ile yaptığı barış anlaşmasına karşı olduğunu açıkça beyan etmiş olan Müslüman Kardeşler hareketinin eline geçmesi, bir askeri darbe olasılığının dışında kaçınılmaz görünüyor.
Böylece, ABD ve İsrail bölgedeki en önemli güvenlik unsurunu kaybederken Gazze’de Hamas, Mübarek rejiminin uyguladığı ambargodan ve siyasi baskıdan kurtulmuş olacak. İsrail’in Mısır’da dost olmayan bir rejimle yaşamak durumunda kalması, Gazze’de Hamas’a, Lübnan’da Hizbullah’a karşı yeni bir operasyon düzenleme olasılığını neredeyse hiçe indirecektir. Bu ortamda Suriye-İran ekseninin manevra alanı, pazarlık gücü artacaktır. Dikkatler, ABD’nin bölge politikalarının ortağı Ürdün, Suudi Arabistan gibi rejimlerin geleceği üzerinde yoğunlaşacağından, İran’ın nükleer enerji ve belki de silah programının üzerindeki uluslararası baskı hafifleyecek; bu süreç İsrail’in “yaşamsal tehlike” algısını güçlendirerek İran’a müdahale etme eğilimini güçlendirecektir. Bu arada, ABD’nin İran’a karşı Sünni Arap Devletleri ile İsrail’i buluşturan bir eksen kurma projesinin de artık tümüyle buhar olduğunu söyleyebiliriz.
Bu resmi tamamlamak açısından, AKP dış politikasının geleceği üzerinde düşünmeyi denemek ilginç olabilir. Ancak, AKP dış politikasına “stratejik derinlik”, “Yeni Osmanlı Barışı”, “sıfır sorun”, “dünyanın akil adamı olmak” gibi tuhaflıklar yön verdiğinden, böyle bir çabanın sağlıklı bir sonuca ulaşma şansı pek yok. Yine de AKP yönetiminin, Türkiye’nin bölgedeki tarihsel rakibi İran yükselirken yukarıda irdelemeye çalıştığım özellikleri taşıyan bir “Arap dünyası” şekillenirken bu karmaşıklık içinde kendine, özellikle İsrail ve ABD ile ilişkilerindeki “sorunları” ile birlikte yer bulma çabalarını izlemek ilginç olacak. Kimi yazarların ileri sürdüğü gibi, Türkiye’nin öneminin arttığı doğru ama bence bu AKP yönetimi açısından bir kazançtan daha çok bir ateşten gömlek olacaktır.
Subscribe to:
Posts (Atom)