Monday, June 06, 2011

‘İkinci resesyon’, belki depresyon

Geçen hafta dünya ekonomisinin üzerinde kara bulutların birikmeye, “ekonomik toparlanma”nın yavaşlamaya başladığına dikkat çekmiştim. Bu hafta o bulutlar daha da kalınlaşırken görüntü de belirginleşmeye başladı. Yavaşlama belirtileri dünya ekonomisinin hemen her köşesinden geliyor. Ama yaklaşan fırtınanın merkezinde, toplam hasılaları dünya ekonomisinin yaklaşık yüzde 55’ine ulaşan ABD ve AB ekonomileri, öncelikle dünyanın en büyük ülke ekonomisi ABD var.

ABD ekonomisinin en temel göstergeleri ikinci bir “resesyona” işaret ederken ekonomi basınında, uzun bir aradan sonra, az sayıda da olsa, yeniden “depresyon” olasılığına değinen tartışmalara da rastlanıyordu.

Kısaca Avrupa
Esas olarak ABD ekonomisini irdelemek istediğimden, AB üzerinde kısaca, beş Morgan Stanley ekonomistinin Global Economic Forum’da cuma günü yayımlanan ortak yorumunu aktararak duracağım.

Ekonomistler yorumlarına, Avro bölgesinde bu ayın ilk üç ayında görülen beklenmedik derecede güçlü büyüme oranlarından hareketle 2011 büyüme hızı beklentilerini yüzde 1.7’den 2’ye yükselterek başlıyorlar. Ancak hemen arkasından, Avro bölgesinde bulutların toplanmaya başladığına işaret ederek devam ediyorlar. MS ekonomistlerine göre tüm ölçümler bir yavaşlamaya işaret ediyor. Avro bölgesinde siparişler düşüyor, hem cari üretim, hem de üretimi arttırma planları küçülüyor.

Ekonomistler Avro ülkeleri arasındaki performans farklarına da dikkat çekiyorlar. Belçika ve İspanya’da üretim trendin çok altında seyrederken Almanya’nın üretimi hâlâ trendin üstünde. Ancak Fransa’da ani bir gerileme, Almanya’da da giderek artan bir yavaşlama eğilimi görünüyor. Kısacası dünya hasılasının yüzde 27’sini üreten bölgenin ekonomik manzarasında ufuklar giderek kararıyor.

Kırılgan ve tedirgin
Dünya hasılasının 28.8’ini üreten ABD ekonomisine gelince, yeni bir resesyon riski olasılıklar içine girerken geçen hafta yaşanan iki “mini” sarsıntı piyasalardaki kırılganlığın ve tedirginliğin giderek arttığını gösteriyordu.

ABD ekonomisinin yüzde 70’ini tüketim harcamaları, yüzde 10’unu konut sektörü, yüzde 10’unu da imalat sanayisi oluşturuyor. Tüketim harcamaları büyüme oranları geçen yıl yüzde 4 dolayındayken bu yıl yüzde 2 düzeyine inmiş durumda. Konut sektörü hâlâ 2007 düzeyinin yüzde 75 altında seyrediyor. Kısacası ABD ekonomisinin yüzde 90’ında resesyona, hatta depresyona benzer bir ortam yaşanıyor.

Madalyonun bu yüzünde yetersiz talep (eksik tüketim) varken öbür yüzünde bir aşırı birikim sorunu hiç hafiflemeden devam ediyor. Mali sektör dışındaki firmaların gelirlerinden biriktirdikleri 2 trilyon dolarlık sermayeyi, yeni yatırımlara ya da üretime, yönlendirmeden nakitte tutmaya devam ediyor olmaları (Reich, Financial Times 01/06; Altucher, Market Watch, 02/06) da bu alanda beklentilerde bir iyileşme olmadığını gösteriyor. Althucher bu nakit fonların yakında şirketlerin, kendi hisselerini almaya başlamasıyla yine borsaya dönmesini bekliyor; yani üretime değil spekülasyona...

Bu arka plan üzerinden, geçen hafta ilk mini şok çarşamba günü hem imalat sanayi verilerinin hem de istihdam verilerinin talep yetersizliğinin artmakta olduğunu göstermesiyle yaşandı.

Satın Alma Müdürleri İndeksi’nin sert bir gerilemeyle nisan ayında 60.4’ten mayıs ayında 53.2’ye düşmesi (50 durgunluk anlamına geliyor) yeni siparişlerin ise 10 puan gerileyerek 51 seviyesine inmesi imalat sanayiinin duraklamaya başladığını gösteriyordu. Aynı gün gelen özel sektör istihdam verileri, yeni yaratılan işlerin, nisan ayında 177.000’den mayıs ayında 175.000’e gerilediğini ortaya koydu. Aynı gün başta ABD borsaları olmak üzere dünya borsaları bu verilere tepki olarak sert düşüşler sergilediler. Standard & Poor’s 500 indeksi yüzde 2.3 Dow Jones Sanayi İndeksi de 280 puan gerileyerek günü yüzde 2.2 düşüşle kapadı.

Geçen haftanın ikinci sarsıntısı cuma günü istihdam verileri gelince yaşandı. Ekonomistler tarım dışı sektörün mayıs ayında 125.000 yeni iş yaratmasını, işsizlik oranının da yüzde 9’dan yüzde 8.9’a gerilemesini bekliyorlardı. Gelen veriler yeni yaratılan işlerin 54.000’de kaldığını, resmi işsizlik oranının da yüzde 9’dan yüzde 9.1 çıktığını ortaya koydu. Belli ki ekonomik durum sanılandan çok daha kırılgandı. Bu verileri, Federal Rezerv’in piyasalara parasal desteğinin (QE2) bu ay sona erecek olmasıyla birleşince, “Peki ekonomik toparlanmayı şimdi ne ayakta tutacak” sorusunu gündeme getirdi. Cumhuriyetçilerle Demokratlar arasındaki anlaşmazlıklar da bir QE3 (yeni bir parasal genişleme) olasılığının en azından şimdilik söz konusu olmadığını gösteriyordu.

ABD’de ve İngiltere’de indeksler çok sert bir gerileme yaşadılar. Dow Jones borsa açılır açılmaz 121 puan birden düştü. Avrupa Maliye bakanlarının Yunanistan’a yönelik yeni bir yardım paketi üzerinde anlaştıklarına ve ABD hizmet sektörünün performansını ölçen Arz Yönetimi Enstitüsü İndeksi’nin (ISM) nisan ayında 52.8’den mayıs ayında 54.6’ya yükselmesiyle ilgili haberlerin olumlu etkisiyle 115 puan toparlandı ancak bu hava daha fazla devam etmedi ve indeks günü 97 puan ya da yüzde 0.79 gerileyerek tamamladı. S&P 500 ve FT 100 indekslerin de DJ’yi adeta gölgesi gibi izlediler.

Çok belirgin ve küresel
Uluslararası yatırım firması RIT Capital Partners (RCP) Yönetim Kurulu Başkanı Jacob Rotschild’e göre “dünya ekonomisinin karşı karşıya olduğu riskler çok belirgin ve küresel”, Merkez Bankaları’nın “parasal ve mali uyarıcıyı geri çekmesi, ki bu çok yakında gerçekleşecek, küresel büyüme üzerinde olumsuz etki yapacak. Aslında bu etkilerin marttan bu yana başladığını düşündüren belirtiler var” (Bloomberg, 03/06).

Gerçekten de piyasaların kendi kendilerini gaza getirdikleri “ekonomik toparlanma” neredeyse tümüyle QE1 ve QE2 olarak bilinen bu mali ve parasal uyarıcıların üzerinde yaşanıyordu. Diğer bir deyişle, ABD ve Avrupa’da aşırı üretim krizini destekleyecek talebi yaratan kredi köpüğü etrafa büyük bir finansal pislik bulaştırarak patladıktan sonra, önce finans ve banka sektörünü kurtarmak sonra da talebi desteklemek işini bu QE1 ve QE2 ile üstlenmişler, bu arada sürdürülemez devlet borçları üretmişlerdi. Ama, bu sırada yeni talep yaratacak ya da sermaye birikiminin yeniden kârlı bir biçimde başlayabilmesine olanak verecek temizlik (yaratıcı yıkım) gerçekleşememiş, hatta, toplumsal maliyeti çok büyük olacağından bu önlenmişti.

Şimdi yine döndük dolaştık aynı noktaya geldik. Üstelik bu kez, devlet hazinesi de tamtakır... Krizden çıkış ise hâlâ galaksiler kadar uzak... 

Monday, May 30, 2011

Dünya Ekonomisinde Kara Bulutlar… Yeni Rüzgârlar

Geçen hafta uluslararası medyanın ekonomi yazarları arasındaki tartışmalar ve kimi ilginç gelişmeler sanırım iki olguya işaret ediyordu.

Birincisi: Yaklaşık beş yıldır bir mali krizden bir türlü çıkamayan dünya ekonomisinde koşullar yeniden bozulmaya başlıyor. İkincisi: Bu, dünya ekonomisinin yönetiminden sorumlu olanların “artık yönetemediklerini ” gösteriyor. Bu koşullarda, İspanya’dan Yunanistan’a, Arap dünyasına uzanan kitle hareketleri, liberal demokrasiye karşı “gerçek demokrasi” talepleri, “yönetilenlerin de artık eskisi gibi yönetilmek istemediklerini” gösteriyor.

‘Toparlanma’ yavaşlıyor

Dünya ekonomisinin, ABD, Avrupa, Japonya, Çin gibi en büyük parçalarının son verileri, genel bir yavaşlamaya işaret ediyor.

ABD ekonomisi yılın ilk üç aylık döneminde yüzde 1.8 oranında büyümüştü. “High Frequency Economics” uzmanları ikinci üç aylık dönemde büyüme hızının yüzde 4 düzeyine ulaşmasını bekliyorlardı. Şimdi beklentilerini yüzde 2.8’e çekmişler. Geçen hafta açıklanan veriler işsizlik tazminatına başvuranların sayısında yine bir artış olduğunu gösteriyordu (New York Times). ABD’de nisan ayında dayanıklı tüketim mallarına olan talepte görülen yüzde 3.6’lık gerileme de (The Economist) bu beklentiyi destekliyordu.

Avrupa’nın durumu malum; bir taraftan Merkez Bankası’nın ve Almanya’nın dayattığı kemer sıkma politikaları, diğer taraftan yüksek borçlanma faizleri ekonomik toparlanmaya izin vermiyordu. Markit ve HSBC’nin bir öncü gösterge olarak kullandıkları “Avro Bölgesi Satın Alma Müdürleri Anketi”nin son bulguları endeksin, nisanda 57.8 düzeyinden, mayıs ayında, sert bir biçimde 55.4’e gerilediğini gösteriyor (The Economist). Ancak, The Economist’e göre piyasalarda en büyük etkiyi, Çin imalat sanayisi için oluşturulan benzer bir göstergenin, mayıs ayında 51.1’le uzun dönemli ortalama olan 52.3’ün belirgin bir biçimde altına inmiş olmasıydı.

Bunlara Japonya’da ekonominin yeniden resesyona girmiş, tüketici fiyat endeksinin nisan ayında yüzde -4.8 gerilemiş olmasını ekleyince ortaya çıkan görüntünün piyasaları olumsuz etkilemesi de kaçınılmazdı. Gelişmiş ekonomilerin borsalarının endeksi MSCI mayıs ayında yüzde 4.2 değer kaybetmiş (Washington Post). Bir Associated Press yorumunda da Dow Jones’un bu ay yüzde 3.5 Asya borsalarının da genelde yüzde 3 dolayında değer kaybettiklerine dikkat çekiliyordu.

Geçen hafta UBS AG ve IHS Global Insight’ın, dünya ekonomisine ilişkin 2011 büyüme öngörülerini, sırasıyla 3.9 ve 3.8’den 3.6 ve 3.5’e çektiklerini okuduk.

Ya ABD iflas ederse?

Avrupa’daki bir türlü aşılamayan borç krizine ilişkin tartışmalara geçen hafta çok daha korkutucu bir ekleme yapıldı: ABD’de Federal hükümetin borçlarını zamanında servis edemeyerek temerrüde düşme olasılığının giderek artıyor olmasından, bunun gerçekleşmesi halinde küresel mali piyasalarda bir paniğe yol açmasından korkuluyor.

ABD ekonomisi günde yaklaşık olarak 6 miyar dolar açık üreterek yoluna, 14.294 trilyon dolarlık borç sınırına çarpmak üzere, hızla devam ediyor. Bazı “kötümser” yorumculara göre, FED’in mali piyasaları desteklemek için yarattığı parasal genişleme 30 Haziran’da bitince ya ABD temerrüde düşecek ya da FED yeni bir parasal genişlemeyle muazzam bir enflasyon dalgasını harekete geçirecek.

Panik tüccarları bir yana, Wall Street Journal’ın emektar analistlerinden Peggy Noonan da bu konuya geçen haftaki yazısında “On yılın sözcüğü: Sürdürülemez” başlığıyla eğiliyor, “Washington nihayet borç krizini kabul etti. Ama önlem alabilecek mi” diye sorarak devam ediyordu. Ancak Noonan’ın “Bizi bu belanın içine sokanlarla, şimdi bizi bu beladan çıkaracağını iddia edenler aynı siyasetçiler. Kim onların sözünü, niye ciddiye alsın ki” saptaması, bu konuda pek de umutlu olmadığını gösteriyordu. Aslında galiba artık ABD’nin temerrüde düşmesinin engellenemeyeceğine inanılıyor. Öyleyse durumu idare etmenin yollarını aramak, panik önlemeye yönelik bir söylem üretmek gerekiyor.

Wall Street Journal’da “The Armageddon Lobby” (Temerrüt olunca felaket olacak diyenler) başlıklı yorum, bu temerrüde düşme durumunun aslında “teknik bir iflas” (yalnızca geçici bir aksama) olacağını, etkilerini abartmamak gerektiğini, bono piyasalarının bu durumu anlayarak paniklemeyeceğini savunuyordu. Public Banking Institute’ün direktörü Ellen Brown’un The Asia Times’da aktardığına göre, WSJ’nin yorumuyla ilgili olarak, Suudi Prensi El Valit bin Talat CNBC’ye, 20 Mayıs’ta verdiği bir demeçte “Bu bir kumardır. Siz dünya liderisiniz bununla kumar oynayamazsınız” diyormuş.

Ellen Brown, bir temerrüde düşme durumunda “yalnızca hükümet felç olmakla kalmaz, borçlanma faizleri tavana çarpar, bono fiyatları yere çakılır. Bu bonoları karşılık olarak tutan bankaların portföyleri çöker, bankalar piyasasında likidite yine kurur” diyor ve ekliyor “ABD, hemen ‘AAA’ kredi notunu kaybeder”. Brown, 1931’de İngiltere’nin sterlin karşılığında altın veremeyecek duruma düşmesiyle tetiklenen, tarihin en büyük depresyonuyla, bugün ABD’nin temerrüde düşmesiyle tetiklenmesi olası süreç arasından bir paralellik de kuruyor.

Bu madalyonun öbür yüzü

Dünya ekonomisinde “toparlanma” yavaşlıyorsa, gündemde ABD ekonomisinde ya temerrüde düşme ya da yeni bir likidite genişlemesi olasılığı varsa; bu madalyonun öbür yüzünde işsizlikte de, yoksullaşmada da sıçrama yaratacak yeni bir toplumsal yıkım dalgası var demektir.

Mali sermayenin emtia piyasalarında enerji ve temel besin maddelerinin fiyatlarına yukarı doğru güçlü bir basınç yaratarak çalışanların yoksullaşma sürecini hızlandırdığı da bir gerçek.

Ama, dünya ekonomisini yönetme iddiasında olanlar ekonomik krize, yoksullaşmaya, işsizliğe bir çare üretmeye gelince, tam anlamıyla bir siyasi ve entelektüel iflas sergiliyorlar.

Sağlık, eğitim, işsizlik ödeneği gibi sosyal harcamalara kaynak bulunamazken, “Wall Street Journal S&P 500” endeksindeki firmaların, 960 milyar dolar nakit paranın üzerinde oturduğunu aktarıyor. Yatırılacak verimli alan yokmuş!

İşte bu tür saçmalıklardan dolayı Avrupa ve Arap dünyasında meydanları dolduranlar (dünya proletaryası), giderek daha belirgin bir sesle, liberal demokrasiye alternatif, bir “gerçek demokrasi”, buna uygun ekonomi, kaynak yönetimi talep ediyor. BM yeni “ekmek ayaklanmaları” olabilir derken gazeteler artık bu talepleri sayfalarına daha çok taşıyor. İnanılacak gibi değil ama The Guardian, işçilerin fabrikaları kendileri yönettikleri takdirde, daha önce patrona verilen kaynakları, bu kez vergi olarak devlete ya da yerel gelişme projelerine aktararak çok daha akılcı, topluma katkı yapıcı bir biçimde değerlendirebileceklerini savunan geniş kapsamlı bir makaleye sayfalarında yer verebiliyor (R.Wol, 27 Mayıs).

Besbelli ki dünyada artık yeni rüzgârlar esiyor...

Friday, May 20, 2011

“Egemen Kanaat”e karşı bir yazı

Türkiye’de AKP’nin genel seçimleri büyük farkla kazanarak, tek başına hükümet kurmanın ötesinde, Anayasa değişikliği yapabilecek bir meclis çoğunluğuna ulaşabileceğine ilişkin bir “kanaat” egemen oldu.

 “Düşüncenin” görevi toplumda egemen olan “kanaatleri” sorgulamaktır. Bu yüzden, şu soruyu sorabiliriz: Seçimlere giden konjonktürde, bu egemen kanaati desteklemeyen hatta aksi yönde etkenler var mıdır? Ben var olduğuna inanıyorum.

Çok “özel” Bir Parti
AKP kendi düşünürlerinin de bir çok kez vurguladığı gibi iç ve dış dinamiklerin kesişmesinin ürünü olarak ortaya çıkmış, çok özel bir partidir.

İç dinamikler, düzen partilerinin yönetemeyerek halkın gözünde, medyanın da büyük katkılarıyla, “iflas etmiş”, iktidarsızlaşmış kurumlar durumuna düşmesine yola açan siyasi ve sonra ekonomik bir krizle ilgilidir. Bu kriz sırasında, Siyasal İslam bölünerek içinden liberal ve küreselleşmeci bir kanat ortaya çıkarıldı. Bu kanat, liberal entelijansiyanın büyük katkılarıyla, toplumun geleneksel olarak Siyasal İslam’ın ideolojik ve kültürel erişiminin dışında kalmış, etkilenmemiş kesimleriyle bir diyalog kurarak, geleneksel egemen ideolojiye karşı yeni bir hegemonya süreci başlatabildi.

Dış dinamiklerse, ABD’nin 11 Eylül’le birlikte bölgede başlattığı “yeniden düzenleme” sürecinde, ABD yanlısı ve neoliberal eğilimli bir Müslüman müttefik yönetime (araca) gerek duyulmasıyla ilgilidir. Bu gereksinimin bir sonucu olarak, Tayyip Erdoğan, daha henüz resmi bir kimliği yokken Beyaz Saray’da “Oval Office” de Bush’la baş başa konuşabilmiş, daha sonra Richard Perle’in koltuğu altında American Enterprise Institute’de “Derin Demokrasi” başlıklı bir semineri verebilmiştir.

Bu iki eğilimin kesiştiği yerde,  AKP, hem ulusal hem de uluslararası medyanın yardımıyla, “Askeri vesayeti” yıkarak demokratik hakları geliştirmeyi, Avrupa Birliğine girmeyi, Kürt sorununu çözmeyi hedefleyen, bölgede başlamakta olan Jeopolitik alt üst oluştan yararlanmaya yatkın bir parti olarak , medyanın ve “kanat önderlerinin” (ki o zaman henüz bir AKP medyası, “yandaşlık” olgusu yoktur) katkılarıyla, seçmene sunulmuş ve seçmen tarafından kabul görmüştür. Böylece Siyasal İslam’ın çekirdek seçmenine, yaşam tarzı, ait olduğu “hakikat rejimi” açısından Siyasal İslam’dan geleneksel olarak uzak bir seçmenin kabulü eklenmiş ve AKP seçimleri kazanmıştır. Kısacası AKP içerde siyasi, ekonomik hatta ideolojik bir krizin (rejim krizinin), dışarda da başlamakta olan bir jeopolitik krizin çakışan dinamiklerinin ürünü, diğer bir deyişle, siyasal İslam’ın (bir hareketin) olağan üstü koşullarda ürettiği olağan üstü bir partidir.

Bunu,  AKP liderliğinin dayandığı “ilişkiler matrisine” bakarak da görebiliriz. Bu “matris”, hem AKP’nin hem ülke içinde oluşturmaya ve yönetmeye başladığı hegemonya ve trasformismo (pasif devrim süreci içinde yanına çekerek dönüştürme) sürecinden, hem de siyasal İslam hareketi içinde farklı kesimleri bir arada tutmayı amaçlayan bir  ikinci hegemonya sürecinden, hem de dış destekleri koruma ve bu üç eksen arasında bir modis operandi kurma zorunluluğundan oluşmaktadır. AKP’nin bir kez daha seçimleri kazanabilmesi bu matrisin  işleyebilmesine bağlı olacaktır.

AKP’nin başarısının üç “balon”u
Bu noktada, AKP’yi bu güne getiren sürece baktığımızda “üç balon”dan (yapay hatta sanal yükselişten) söz edebiliriz: Ekonomik balon, Dış Politika Balonu ve Demokrasi Balonu.  Yukarıda sorduğum “Bu seçimlerde bu egemen kanaati desteklemeyen, hatta bu egemen kanaate karşı etkenler var mıdır?” sorusunun verdiğim “Evet var” cevabı da işte bu üç “balon” la ilgili.

Ekonomik balonu görebilmek için AKP döneminde yaşanan ekonomik büyümenin finansal kaynaklarına bakmak yeter. AKP döneminde katlanarak artan dış borç, Milli Gelirin yüzde 6’ına ulaşan tüketici kredileri, bu yıl bir önceki, döneme göre yüzde yüzden fazla artan cari açık bu büyümenin bir kredi balonuna dayalı olduğunu gösteriyor. Yabancı firmaların karlarını dışarı çıkartma oranlarında geçen yıl yaşanan rekor artış,  geçen hafta borsada yaşanan yüzde 5+  gerileme, dış ticaret açığının, ekonomideki ısınmanın, Wall Street Journal, Financial Times, The Economist gibi yayınlarda kimi zaman “fokur fokur kaynıyor” gibi ifadelerle tartışılmaya başlanması da balonun patlamak üzere olduğunu düşündürüyor.
Dış politika “balonu”da Büyük Ortadoğu Projesiyle başladığı varsayılan yeni dönemde, Türkiye’nin, bölgesinde, hatta dünyada sorun çözücü irade, ABD projesi ve İsrail güvenliği açısından önemli bir aktör haline gelecek olması umuduyla ilgiliydi. Bu umut sonra, “dünya gücüyüz, bölge lideriyiz” fantezilerine dönüştü. Ancak, bu fantezilere dayalı dış politika, bir sonuç üretemediği gibi bu yıl, “Arap uyanışı” denen olayların dalgası çarpınca dağılıverdiler. Filistin sorununda esas irade Mısır’ın elindeydi.
Komşularla sıfır sorun olanaksızdı. Dünyada yeni dengeler oluşur, Çin, Hindistan Brezilya varken, en yoksul ülkelere ağabeylik etmeye kalkmak tam anlamıyla bir hayaldi. AB üyeliği ise çoktan gündemden çıkmıştı. Kısacası, AKP, seçimlere, “dünya gücü, bölge lideri oluyoruz” balonu patlamış olarak gidiyor.
Demokrasi balonunun da patladığı görülüyor. Kürt açılımı, Kürtlerin suratına şiddetle çarparak kapanır,  Kürtler kendi yolarına gitmeye hazırlanırken, bireysel özgürlükleri arttırmak iddiasıyla, başlayan süreç, hırçın polis baskısına. birey özelini imha eden, telefon dinleme kaset üretme vb..  kanalına girdi. Yeni tarz siyaset, rakiplerini sürekli yalancılıkla suçlayan (burjuva siyaset geleneğinde rakip partilerin liderleri birbirlerini meşru sayar, kişiliklerine saldırmazlar) bir dile dönüşür, seçim kampanyalarının söylemi din ahlak alanına çekilirken, yakın zamana kadar AKP’yi destekleyen liberal aydınlar arasında “askeri vesayetin yerini siyasi vesayet” alıyor korkusu oluştu.

Bu üç balon patlarken, siyasi arenada, bir önceki seçimlerden farklı olarak üç önemli etken var. Biri, ana muhalefet partisi CHP’nin. yeni lideri ve söylemiyle seçmenin, hatta liberal aydınların ilgisini çekmeye başlaması. İkinci etken de ısrarla yükselmeye başlayan toplumsal muhalefet dalgası. Üçüncüsü, Darbe korkusu, Ergenekon şaşkınlığı yatışırken AKP, seçim kampanyalarında yeni, tutarlı ve tanımlanabilir bir söylem üretememesi, dilinin bu ülkede alışılmadık ölçüde sertleşmeye başlaması.

Tüm bunlar, bana, bu günkü konjonktürün içinde egemen kanaati sorgulayan gelişmelerin de olduğunu, egemen kanaate teslim yada tutsak olmamak gerektiğini düşündürüyor.

Wednesday, May 11, 2011

İran’da rejim krizi...

İran Molla Rejimi, şaibeli 2009 seçimlerinin ardından patlak veren isyanı  zorlanarak da olsa bastırmıştı. Ancak son haftalarda Devlet Başkanı Ahmedinejad’la,  2009’da onun seçim zaferini “tanrının mucizesi” sözleriyle onaylayan “Dini Lider” Hamaney arasında hızla derinleşen siyasi-ideolojik çatlak İran’da bir “Rejim Krizi”nin başladığını  gösteriyor.

Büyücüler, Cinler, Periler
Yukarda değindiğim “çatlak” 17 Nisan’da Ahmedinejad’ın  İstihbarat bakanı  Heydar Moslehi’nin istifasını kabul ettiğini açıklayınca derinleşmeye başladı. Devrim muhafızlarının eski temsilcilerinden ve Hamaney’e yakınlığıyla bilinen Moslehi, Ahmedinejad’ın personel müdürü, en yakın danışmanı Rahim Maşai’nin ofisini dinlettiği için baskı altındaydı; sonunda istifasını vermek zorunda bırakılmıştı.
Ancak Hamaney dini lider olarak yetkisini kullanıp, Ahmedinejad’ın otoritesini hiçe sayarak Moslehi’yi görevine iade etti. Bunun üzerine Ahmedinejad, hükümet toplantılarını boykot ederek evine çekildi. On gün sonra yeniden ortaya çıktığında, Hamaney’le sorunlarını çözümlediğini, aralarındaki ilişkinin baba-oğul gibi olduğunu ileri sürdü. Hamaney’e yakın bir Molla’nın, Ahmedinejad’ı “İmam’la öğrencisi” nitelemesiyle düzeltmesi, Ahmedinejad’ın katıldığı ilk hükmet toplantısında, İstihbarat bakanlığına geri dünmüş olması gereken Moslehi’nin katılmaması  krizin devam ettiğini söylüyordu.

Geçen hafta  Ahmedinejad’ın, özellikle de  Maşai’nin yakın çevresinden kimi bürokrat ve danışmanlar büyücülük yapmakla, ruhlarla ilişki kurmakla suçlanarak tutuklandılar. Bu sırada, Hamaney’e yakın medyada Maşai’yi cin çağırmakla, “bilinmeyen tarafla ilişki kurmakla” suçlayan, yorumlar yayımlanıyordu.

On beşinci Yüzyıl İspanyol Engizisyonu anımsatan bu garabetin arkasında gerçek bir siyasi hesaplaşma ve modern kapitalist devletin gereksinimleriyle dini “Hakikat Rejimi”ni bağdaştırmanın olanaksızlığı var.
“Mehdi çok yakında dönüyor”

İran’daki durumu düşünürken Peygamberin devamı olarak kabul edilen 12 İmam’a ilişkin söylem özellikle önemli. Şii teolojisi bu imamlardan sonuncusunun ölmediğini, bir gün geri dönerek dünyaya barış, düzen getirmek üzere tanrı tarafından saklandığını  söylüyor. Bu 12. ve halen saklı İmam’ın bir diğer sıfatı da Mehdi.
Söylentilere göre, Ahmedinejad ilk seçildiğinden bu yana Mehdi’nin, artık her an gelmek üzere olduğuna (zamanın sonuna gelindiğine) inanıyor. Öyle ki, Ahmedinejad’ın ilk hükümet toplantılarından birinde. Mehdi döndüğünde, görmeye gelecek olanları misafir etmek amacıyla yeni oteller yapılmasına ilişkin bir tartışma da yaşanmış.

Ahmedinejad’ın, ilk bakışta Şii teolojisine uygun görünen beklentisinin, aslında, iki önemli sorunu var. Birincisi, Ahmedinejad’ın böyle konularda açıklama yapmaya,  Mehdi’yi karşılamaya hazırlanmaya yetkisi yok. Bu Hamaney’in liderliğindeki Ruhban Sınıfı’nın iktidar alanına giriyor. İkincisi Mehdi’nin az sonra gelecek olması, bu Ruhban sınıfını gereksizleştirmeye başlıyor. Kısacası “Mehdi geliyor” söylemi Ruhban sınıfının egemenliğini tehdit ediyor. Bu yüzden Ruhan sınıfı bu söylemi, hele bu sınıfın dışından, Ahmedinejad gibi sıradan biri tarafından dile getirilmesini “batıl itikat” olarak niteliyor, kendi otoritesine yönelik bir tehdit olarak görüyor.

Ruhban sınıfının kendi otoritesine, hatta varlığına yönelik tehdit ve “küfür” olarak gördüğü bir şey daha var: İran Ulusalcılığı.  Ahmedinejad’a yakın çevreler tarafından üretilerek, ülke çapında milyonlarcası dağıtılan “Zahur Nazdic Ast” (yeniden zuhur –ortaya çıkış- çok yakın) başlıklı, Hizbullah Lideri Nasrullah ile Hamaney’i, Mehdi gelmeden önce düşmanla 72 ay savaşacak komutanlar olarak niteleyen DVD ve Ahmedinejad’ın, Nevruz bayramında Müslümanlık öncesi İran’ı öven sözleri, Ruhban Sınıfı’nın büyük tepkisini çekmiş.

Şimdilik  “çekilen bıçaklar”, öncelikle Ahmedinejad’ın dünürü ve baş danışmanı Mashai üzerinde yoğunlaşmış görünüyor.  Çünkü DVD’nin  Mashai’nin adamlarının ürünü olduğu anlaşılıyor. Ahmedinejad’ın baş danışmanı sıfatıyla devletin günlük işerini yürüterek fiilen Devlet başkanı gibi davranmakla suçlanan Mashai’nın üç “günahı” daha var. Birincisi, İran İslam’ının Müslümanlığın diğer dallarından daha üstün olduğunu savunuyor. İkincisi, çok sık çıktığı dış gezilerinde Batı’yla yakınlaşmanın yeni yollarını aradığına inanılıyor. Üçüncüsü, Mashai’nin gelmekte olan “Mehdi’yle metafizik bir bağlantısı oluğunu iddia ettiği” söyleniyor. Kısacası Mashai Ruhban sınıfını tehdit eden her iki akımında kesiştiği nokta oluyor.

İki hesap hatası...
Hamaney, 2009’da şaibeli seçim sonuçlarına ve yükselen halk muhalefetine rağmen Ahmedinejad’ın başkanlığını onaylarken, kimi yorumculara göre, hem Ahmedinejad’ın reformcuları  bastıracağını, hem de  arkasındaki şaibeli seçimleri,  yerini de kendisine borçlu olduğunu düşünerek daha uyumlu olacağı  hesaplıyordu.

Buna karşılık Ahmedinejad, Hamaney’in gündelik siyasete karışarak yıpranmasına, reformcularla arasında büyük bir uçurum oluşmasına, bakarak dengeleyici bir başka güçten de yoksun olduğuna inanıyordu; böylece Ruhban sınıfının etkisini azaltarak kendi “Mehdici” ve ulusalcı gündemini uygulamaya koyacaktı.

Ancak bu iki hesap boş çıkacak, Ahmedinejad’la, Hamaney arasında neredeyse “Bonapartist” olarak niteleyebileceğimiz denge oluşacak, bu dengeden de bir üçüncü güç, Devrim Muhafızları ve Basici milisleri yararlanacaktı.

Ahmedinejad’ın biyografisini yazan Kasra Naji’ye göre, Ahmadinejad iktidara gelir gelmez, ülkede çoktan bir ekonomik güç haline gelmiş olan Devrim Muhafızlarının  şirketlerine devlet projelerini, ihale almaya gerek duymadan dağıtmaya başladı. Devrim muhafızları ve Basici milisleri de bu borçlarını, 2009’da patlak veren ayaklanmayı bastırarak ödediler.

Ancak Ahmedinejad ile Hamaney arasındaki çatışma sertleşmeye başladığında Devrim Muhafızları bu kez Hamaney’ın dağıttığı projelerden yararlanmaya başladılar. Basici Milislerinin Başkanı Mohamed Reza Naghdi “gelecek fesat yaratma girişimlerinin doğası 2009’dakilerden farklı olacak. 2009’da kolayca tanıyabildiğimiz insanlar vardı. Bu kez dostla düşmanı ayırmak çok zor olacak... Bu kez karşımıza Kuran’la dualarla, yüzeysel bir adalet ve “Mehdi”ci söylemle çıkacaklar” dedikten, esas düşmanın “İslam’dan sapanlar” olacağını saptadıktan sonra, Devrim Muhafızlarının, 1500 devlet projesini yöneten en büyük yatırım şirketi Khatam ol Anbia’ya günde 19 milyon kübik metre kapasiteli  iki dev doğal gaz kaynağını geliştirme hakkı ihalesiz verildi (A.P., 01/05/011)

2012’de Meclis, 2013’de de başkanlık seçimleri var. İyice yaşlanmış olan Hamaney’in yerini kimin alacağını da saptamak gerekecek. Hiyerarşik olarak sırada özel sermaye kesimlerinin temsilcisi, şekillenen “yeni orta sınıfa” yakın, Batı’ya karşı uzlaşmacı bir yaklaşımdan yana olduğuna inanılan, Ruhban sınıfı içinde yeterli destekten yoksun, Rafsanjani’nin olması, sürecin iyice karmaşıklaşacağını gösteriyor. Bu koşullarda rejim krizi derinleştikçe, Devrim Muhafızları’nın ve Basici milislerinin “kral yapıcı” olarak gücünün ve militaristleşmenin daha da artmasını bekleyebiliriz.

Tuesday, May 03, 2011

3011’den Bir Tarihçi

(Cumhuriyet, Dünya Ekonomisine Bakış, 2 Mayıs 2011)

Devlet Sonrası Uygarlıkların Karşılaştırmalı Tarihleri üzerine Gezegenler Arası Çalışma Grubu’nun 3011 Yılı Sempozyumu’nda benim de bir sunuş yapmam gerekince, dünya tarihinde (uzmanlık alanım antik uygarlıklar, özellikle ‘Kapitalizm’dir) “devlet sonrası” uygarlığa geçişi hazırlayan “büyük yıkım ve yenilenme” başlamadan önce yaşananlar üzerinde durmaya karar verdim. Sunuşumda Batı Bloku ile Asya Bloku arasında yoğunlaşan kaynak savaşları sırasında çöken Sünni Arap İmparatorluğu’nun doğuşu üzerinde özellikle durmayı düşünüyorum.

“Büyük isyan”, beklenmedik sonuç
Sanırım sunuşuma 2010 yılı sonunda Kuzey Afrika’dan yükselen büyük “Arap İsyanı”yla başlayacağım. Demokrasi talebiyle, 1848 devrimlerini, Tahrir Meydanı gibi, 1871 Komünü’nün yaşam alanlarını anımsatan bu dalga, hızla tüm Arap Dünyası’nı sardı. O zamana kadar kültürel bir yakıştırma olan “Arap Dünyası”nı, yeni iletişim teknolojilerinin de katkısıyla fiilen yarattı.

Bu dalgayla başlayan devrim sürecinin gündeme getirdiği “kopuş” olasılığı tüm dünyada “Devlet Sonrası Toplum” projesi üzerinde çalışan akımları, heyecanlandırdı, umutlandırdı. Aynı anda, zamanın gerilemekte olan ABD ve AB “emperyalizmi”, kendi ülkelerinde de özellikle dönemin “ücretli köleleri” (o zamanlar insanlar, yaşayabilmek için enerjilerini ücret karşılığında satmak zorundaydılar) arasında büyük ilgi uyandıran bu dalgayı yönlendirmek, nihayet söndürmek için sürece katıldı.

Bu dalganın başladığı ülkelerde “ücretli kölelerin” ürettiği değerlere el koyarak büyük servetler (bu garip kavramı burada açıklayamayacağım, isterseniz “Büyük Antropolojik Sözlük”e bakabilirsiniz) oluşturan grupların da kendi açılarından bu “halk” ayaklanmalarını, söndürmek için kimi ülkelerde “eski rejimle” uzlaşma yolları aramaya, kimi ülkelerde liderliği ele geçirmeye başladıkları görülüyordu. Bu gözlemleri aktaran kaynaklar bunların hemen her ülkede Müslüman Kardeşler olarak anılan dini hareket/parti karışımı (Bkz, B.A. Sözlük) yapılanmalarda örgütlendiklerine de dikkat çekiyorlar. Emperyalizmin müdahaleleri MK’lerin sınıf refleksleri, devrimci dalgayı oluşturanların siyasi programlar, zamana uygun örgütlenmeler oluşturmaktaki başarısızlıklarıyla birleşince devrimler beklenmedik sonuçlara yol açmaya başladılar. “Devlet sonrası” topluma açılan bir süreci doğrudan başlatamasa bile, bu dalganın dersleri , “büyük yıkım”da patlak veren ikinci dalganın nihayet yalnızca bölgede değil tüm gezegende bir başka tarihin başlatmasını kolaylaştırdılar.

Müslüman Blok’un oluşması
Önce Tunus, Mısır despotları yıkıldı. Yangından mal kaçırır gibi yapılan “Genel Seçimler” bu ülkelerde, devrimci dalgayı eritti, eski rejimin “burjuvazi” (Bkz. B.A. Sözlük), ordu (silahlı devlet burjuvazisi) ve Müslüman Kardeşler’de örgütlenmiş burjuvazi arasında, eski rejimin partilerinin de kapatılmalarının ardından konsolide olan ittifak, iktidarın Tunus ve Mısır’da Müslüman Kardeşler akımının eline geçmesini sağladı.

Bölgenin “pivot” ülkelerinden Mısır’da iktidarın MK’nın eline geçmesinin ilk etkisi, MK’nın bir dalı olan Hamas ile, Arafat öldürüldükten sonra ABD işbirlikçisi haline gelmiş olan Filistin Kurtuluş Örgütü’nün anlaşarak Filistin Yönetimi’ni birleştirilmesi oldu. Kimi tarihçiler o yaz çıkan ve İsrail’de nihayet “Barış Süreci”ne dönülmesine olanak veren yeni bir hükümetin oluşmasına da yol açan savaşın arkasında bu birleşmenin yattığına inanıyorlar. MK’nın Mısır’da iktidarı almasının ikinci etkisi de bu akımın Ürdün ve Suriye’deki benzerlerinin yönetimleri ele geçirmelerini kolaylaştırmak oldu.

Aynı yıl, Türkiye’de, MK geleneğinden büyük ölçüde etkilenmiş bir Sünni Müslüman hareketin partisi olarak anılan AKP’nin üçüncü kez iktidara gelmesi Kuzey Afrika’dan Türkiye’ye MK etkisinde bir Sünni bölgesinin şekillendiğini gösteriyordu. Voltreno gezegeninden ünlü tarihçi Szzemsçvio’ya göre, bir Yeni Osmanlı Barışı kurmayı hedefleyen bu akımın seçim zaferinin, yıllar sonra, Türkiye’nin bir Sünni Arap İmparatorluğu tarafından yutulmasına zemin hazırlaması dünya tarihinin ironilerinden biriydi.

Ve yıkılması
Müslüman Blok’un oluşması için İran ve Suudi “engellerinin” aşılması gerekiyordu. Tarihçiler, bu aşamada da Suriye krizinin, bir katalizör olarak büyük katkısı olduğunu düşünüyorlar.

Irak’ın işgalinden sonra, İran’ın bölgedeki etkisinin artmaya başlaması, Vahabi Suudi Rejimi’ni yeni bir stratejik oyuna yönlendirdi: ABD/İsrail etkisini kullanarak İran’dan kurtulmak. Bu bağlamda tarihçiler 2010’lu yıllarda Körfez’de İran’la giderek sertleşen bir silahlanma yarışına giren Suudi Krallığı’nın, Suriye’yi destabilize ederek, İran Hizbullah bağını koparmaya amaçladığını saptıyorlar. Nitekim aynı tarihçiler, Suriye’de yoksul Sünni alt sınıfların ayaklanmasını bir iç savaştan geçerek sonuçlandırabilmek, bu arada komünistleri de tasfiye etmek için, Suudi parasının, diplomatik basıncının, Suriye’deki Sünni burjuvazi -Alevi Devlet sınıfları ittifakını parçalama hedefi üzerinde yoğunlaştığını, bu arada Müslüman Kardeşler üzerinden muhalefeti silahlandırmaya başladığını aktarıyorlar.

Böylece Suudi rejimi Hizbullah’ın ABD/İsrail basıncına direnme koşullarını ortadan kaldırırken hem İran’ı yalnızlaştırıyor hem de Suriye-Türkiye eksenini kırarak, Türkiye’nin bölgede yükselme senaryosuna da bir son veriyordu. Tarihçiler Pakistan’ın gerektiğinde Suudi Arabistan’a yardıma göndermek için iki tümen ayırmasının, İran’ın yalnızlaşmasını derinleştirirken, Hindistan’ın Asya Bloku’na katılma sürecini hızlandırdığını da düşünüyorlar.

Bu gelişmelerde I. ve II. Obama Yönetimleri’nin Ortadoğu politikası da önemli bir rol oynamış. ABD, Arap dünyasıyla tek bir blok ve merkezi bir işbirlikçi yönetim aracılığıyla ilişki kurmayı, gerektiğinde, başına Petraeus’un atanmasından sonra daha da militaristleşen CIA yoluyla uzaktan ince ayar yapmayı, gerilemekte olan etkisine uygun bir çözüm olarak görmüş. Tarihçiler, stratejinin, giderek Yemen, Libya ve Cezayir’i de yutup, Irak’ı da içererek Kuzey Afrika’dan Türkiye’ye kadar uzanan coğrafyada, Müslüman Kardeşler geleneğine dayanan merkezi bir Müslüman – Sünni-Arap blokun sonra da devletinin oluşmasına yardımcı olduğunu düşünüyorlar.

Tarihçiler bu oluşumun da bir çok İroniyi birden içerdiğinde birleşiyorlar. ABD’nin uzaktan kontrol hesapları kontrolü olanaksız devasa bir devlet oluşturdu. İran’a karşı güçlenmeyi amaçlayan Suudi Krallığı, Müslüman Kardeşler hareketinden kendini koruyamadı. İran’ı gerileten süreç İsrail’i çok daha olumsuz koşullarda barış yapmaya, bir “Arap Denizi” içinde eriyip gitme olasılığına doğru sürükledi. Bu süreç petrolün tükenme eğilimiyle birleştiğinden bu “Büyük Sünni Arap İmparatorluğu” Batı ve Asya blokları arasındaki ekonomik, siyasi ve giderek askeri rekabetin getirdiği basınca dayanacak kaynaklardan yoksun kalarak 21. Yüzyılın sonuna doğru, büyük toplumsal hareketlerin de etkisiyle dağıldı.

Bundan sonrası artık “Devlet Sonrası Topluma Geçiş” sürecine ait olduğundan, ben de sunuşumu bu noktada keserim diye düşünüyorum. Tekrar davet edilirsem, gelecek sene Alfa Century Galaktik Bilimler Konferansı’nda bu konuyu sunmayı deneyebilirim.

Tuesday, April 26, 2011

Bir süredir Türkiye'deyim bloglar erişim yasal olarak kapalıydı. O nedenle  blogları yenileyemiyordum. Son günlerde açılmış gibi görünüyorlar. Bu hafta yenilemeye çalışacağım

Tuesday, February 22, 2011

Yeni Ortadoğu’da “Liberal” fantezileri

Tunus, Mısır, Cezayir, Yemen, Bahreyn, Libya, Ürdün, hatta Irak, belki İran ve Suriye ve ABD için en büyük kabus Suudi Arabistan...
Halk sokaklarda! Tunus ve Mısır egemen sınıfları  at değiştirip yola devam etmeye çalışıyorlar. Libya ve Bahreyn, isyanı şiddetle bastırmaya çalışıyor. Bahreyn’de başını çıkarak Şii sorunu hem İran’ı, hem de, Suudi Arabistan’dın petrol havzalarında nüfusun ezici çoğunluğunu oluşturan Şiileri düşündürüyor. Ama medya, hala Ortadoğu’nun  liberal demokrasi yolunda ilerlediğine ilişkin bir fantezinin peşinden gitmeye devam ediyor.
Libya ve Bahreyn ve Yemen’de başlayan çatışmaların yanı sıra devrimler tarihi, bu “demokrasi dalgası” gibi görünen “şey”in aslında uzun süreli bir istikrarsızlık döneminin başlangıcı olma olasılığının giderek arttığını düşündürüyor.

1989 değil 1848

Bu analojiye dikkatimi, Amerikan Muhafazakar kesiminden, yazar Leon Hadar’ın The American Conservative dergisinde geçen hafta yayımlanan yorumu çekti.
Hadar, Hannah Arendt’in Totaliterliğin Kökenleri başlıklı ünlü çalışmasından esinlenerek Ortadoğu’da liberal demokrasi olasılığının çok zayıf olduğunu düşünüyor. Hadar, uzun sürmesini beklediği bir genelleşmiş istikrarsızlık ve çalkantılar döneminden sonra sular durulduğunda diktatörlüklerle karşılaşma olasılığının çok daha yüksek olduğuna inanıyor.  Hadar’ın Arendt’ten esinlenme biçimine katılıyorum, çıkardığı sonuçlar da bana anlamlı geliyor. Ben de Hadar’dan esinlenerek, özellikle en sonunda, süreç tamamlandığında, adını koymak istemese de, karşılaşmaktan korktuğu “şey” üzerinde düşünmeye devam etmek istiyorum. Ama önce 1848’i kısaca anımsayalım.
Kapitalizm 1845’de ilk genelleşmiş denebilecek ticari krizini ve bunu izleyen açlık ve yoksullaşma dalgasını yaşadı. Bu krizin de etkisiyle, hem kapitalist sınıfla, monarşiler, hem de yeni şekillenmeye başlayan kent proletaryası ile kapitalist sınıf ve feodal özelliklerini korumaya devam eden yönetici sınıf (monarşik devlet) arasındaki çelişkiler derinleşiyor, cumhuriyetçi bir muhalefet dalgası yükseliyordu. Bu gelişmeler Fransa’da Avusturya Macaristan İmparatorluğunda ve Slav devletlerinde  devletten sorumlu seçkinlerin toplum gözündeki meşruiyetini hızla aşındırıyordu.
Dönemin uluslararası ekosistemini de Napolyon savaşları sonrasında Viyana Kongresiyle kurumlaşmış bir Avrupa düzeni, İngiltere hegemonyası belirliyordu. Demokratik devrimler 1848’de Paris, Milano, Venedik, Viyana, Prag, Budapeşte, Krakow, Münih ve Berlin’de burjuvazi, cumhuriyetçi ve sosyal demokrat (komünist), anarşist aydınlar ve kent yoksullarının katılımıyla patlak verdi. Devrimci geleneğin hafızasından silinmeyen, barikatlar kuruldu sokak savaşları yaşandı. Devletler bu devrimleri, burjuva sınıfının devrimi terke ederek aristokrasinin kucağın sığınmaya başlamasının da katkısıyla büyük bir şiddetle bastırdılar.  Bu yüzden sosyalist gelenek içinde 1848 devrimleri burjuvazinin devrimci barutunun bittiğinin, artık muhafazakarlaştığının kanıtlandığı tarih olarak görülür.

1848’in mirası

Bu devrimlerin (kimsenin aklına, “başarılı olamadılar, devrim sayılmazlar” demek gelmedi) bastırılması Avrupa’ya hatta kapitalizme istikrar getirmedi. Aksine, burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki cumhuriyetçi ittifak çözülmeye, sınıfa karşı sınıf siyaseti gelişmeye başladı (Komünist hareket). Napolyon savaşları sonrası İngiliz emperyalizmi önce konsolide oldu ama 1873 depresyonundan sonra finansallaşma ve gerileme sürecine girdi Bu sırada Fransa ve “Almanya”, Rusya sanayileşiyor hem hammadde gereksinimi artıyor  hem de sayıları artmaya başlayan işçileri, büyüyen kentleri doyurmak gerekiyordu. Bu sırada sermaye de merkezileşiyor ve tekelleşiyor, bankalarla kaynaşarak “finans kapital” denen olguyu yaratıyordu. Artık liberal demokrasinin burjuva sınıf temeli kayboluyordu. Bundan sonra demokratik hakları korumak, geliştirmek emekçi sınıfların gündemini oluşturacaktı.
Bundan sonrasını biliyoruz: Proletarya devrimleri (Rusya, Alman, İtalyan vb...) ve emperyalist yeniden paylaşım (I. ve II. Dünya) savaşları, daha önce görülmemiş kapitalist devlet biçimleri (Faşizm, Nazizm, Falanjizm vb...)
1848 devrimlerinin bir diğer mirası da kapitalizm karşıtı, devrimci tepkinin, “komünist hipotezin”  teorik ve mantıksal olarak berraklık kazanması sürecini başlatmak oldu. Bir sonraki ayaklanma Paris Komünü idi ve 1848’den farklı bir programa sahipti. Artık Liberal Demokrasi çalışanların gözünde tümüyle iflas etmiş, Sosyal Demokrasi şekillenmişti. Böylece, Avrupa gençliğinin (aydınlar ve çalışanlar) önüne de, varoluşunu yönlendirmesi açısından, romantik milliyetçilikten, Demokratik Cumhuriyetçilikten farklı bir seçenek gelmiş oluyordu.

 “şimdiki zamanı” ve benzerlikleri

Ortadoğu’daki devrimler de, 1848 gibi çok sınıflı halkçı devrimler olarak başladılar. Tunus’ta, Mısır’da hedef aldıkları siyasi liderleri devirdiler ama rejimleri deviremediler. Çünkü hem rejimlerim hem de bu rejimleri var eden ekonomik sistemlerin “gerçeği” bu devrimlere katılanlara henüz kendini göstermiyordu. Görünmeyeni, bu devrimin yapıcısına gösterebilecek bir kurumsal siyasi özne henüz şekillenmemişti. Şimdi Bahreyn’den  Libya’ya gelen haberler, karşı devrimin uzlaşma ve saptırma fazından, şiddetle bastırma fazına geçmekte olduğunu gösteriyorlar.
Mısır ve Tunus devrimleri, 1848’dekiler gibi, burjuva kesimlerin hızla halk sınıflarından ayrılarak,  devrimi terk edip, istikrar talep etmeye egemen rejimle buluşmaya başladığını gösteriyor. Bu bağlamda, bu devrimlere kadar tek muhalefet merkezi olarak  (sol tarafından da) kabul gören Siyasal İslam’ın   radikal terörist kanadının, tarihin şarampolüne yuvarlanmasıyla, reformist kanadının ise rejimle uzlaşma hattına girerek devrimi terke etmesiyle muhalefet barutunu tükettiği görüldü.  Buna karşılık Tunus ve Mısır’da işçi sınıfı (geleneksel ve yeni katmanlarıyla) ekonomik siyasi taleplerini yükseltmeye ve rejime, hatta Perşembe günü greve çıkan Süveyş Kanalı işçilerinin kimliğinde   emperyalizme karşı, devrimi ve muhalefet hattını koruduğunu görüyoruz.
Bu gelişmelere karşılık, rejimlerin ve sermaye kesimlerinin, halkın ne maddi (refah seviyesini yükseltebilecek) ne de manevi (ifade özgürlüğü ve bedensel özgürlükler),  ekonomik, demokratik taleplerine cevap verebilecek durumda olmadıklarını biliyoruz.
Son benzerliği de, ABD hegemonyası ve emperyalizmi açısında kurabiliriz. İngiliz Napolyon savaşlarından galip çıkarak hegemonyasını kurdu. 1848 sonrasında bu hegemonya öce devrimlerin Avrupalı güçlerde yarattığı istikrarsızlık ortamı geçtikten sonra, bunların yeniden yükselmesine paralel olarak bir gerileme sürecine girdi. ABD hegemonyası soğuk savaşın bitmesiyle tek hegemonik güce dönüştü ama 20 yıl içinde, kendi istihbarat örgütlerinin de kabul ettiği gibi engellenemez bir gerileme sürecine girdi. Ortadoğu devrimleri patak verdiğinde ABD’nin süreci kontrol etmek bir yana, zamanı arkadan yakalamaya çalıştığı, bunda da istikrarlı bir politika izleyemediği görüldü.
Bu karışıma, İran’ın manevralarını,  İran dışındaki Şiilerin artmaya devam eden huzursuzluğunu, Türkiye’nin Ortadoğu liderliği heveslerini, Tüm bu gelişmeler karşısında İsrail’in artan ‘korkularını eklersek, tarihin liberal demokrasiden başka yerlere doğru gittiğin kolaylıkla görebiliriz.

Tuesday, February 15, 2011

Mısır Halkına Selam!

İşçilerin devrime, grevlerle (sınıf olarak) katılmaya başlamasından üç gün sonra, Başkan Mübarek istifa etti. Yalnızca Mısır değil, tüm Arap dünyası bayram yapıyor, ama siyasi iktidar olduğu gibi yerinde duruyor. Şimdi bu iktidarı, halkın karşısında doğrudan ordu temsil ediyor. Devrim bundan sonra ne yöne gideceğine karar veredursun, genel bir değerlendirme yapmanın tam zamanıdır.
Tüm egemenlerin en korktuğu şey
Mısır’da yaşananların Mısır’ın zamanının ve mekânının ötesine geçen evrensel bir boyutu var. Bu boyutu sanırım en güzel Zizek’in şu saptaması ifade ediyordu: “Dünyanın dört bir yanındaki insanlar hemen onunla özdeşleştiler, Mısır toplumunun özelliklerinin kültürel bir analizini yapmaya ihtiyaç bile duymadan isyancıların haklı mücadelelerini onayladılar” (BirGün; Çeviren, Onur Erem, 11.02.2011).
Evet, dünyanın insanları hemen Mısır “olayı”nı anladılar ve onunla özdeşleştiler, çünkü Mısır’da sokaklara çıkanlar, tüm dünya halklarını, evrensel bir adalet arzusunu dile getiriyor ve temsil ediyordu.
Prof. (felsefe) Peter Hallward’ın vurguladığı gibi, “halk, on yıllardan sonra ilk kez kendi geleceğini kendisi belirlemeye karar vermişti”. “Eskiden korkuyorlardı. Şimdi artık korkmuyorlardı”,“olanaklı olanla olanaksız olan arasındaki sınırı şimdi artık rejim değil halk belirleyecekti” (The Guardian, 09.02.2011). Gerçekten de Mısır halkı, hiç beklenmedik bir biçimde, rejimin baskı ve terör aygıtlarını hiçe sayarak, Tahrir Meydanı’nda tarih sahnesine çıktı; kendisini 30 yıldır baskı altında tutanlardan daha güçlü olabileceğini kanıtladı. Böylece egemen sınıfların en korktuğu şey Mısır rejiminin başına geldi: Halk sahip olduğu gücün ayırdına vardı.
Ne kadar acımasız bir terör aygıtına sahip olduğunu geçmişte birçok kez kanıtlamış olsa da Mısır rejiminin, artık adım adım geri çekilmekten başka bir seçeneği kalmamıştı. Rejim aslında çoktan ölmüştü, artık o “eski rejim”di, ama öldüğünü henüz bilmiyor; vereceği tavizlere, en son Mübarek’ten kurtularak ayakta kalmasına olanak verecek bir tutunma noktası bulabileceğine inanmaya devam ediyordu. Ve tüm bunlar dünya halklarının gözleri önünde oluyordu.
Dahası, Mısır “olayı”nın kimi özellikleri onun, yerel bir gelişme olmaktan öte, kapitalizmin yapısal krizinin zamanına ait, evrensel bir dalganın parçası olduğunu düşündürüyor. Yunanistan, İngiltere, İtalya gibi Avrupa ülkelerinde başlayan bir gençlik isyanı dalgası, Tunus, Cezayir, Yemen derken Mısır sahillerine vurmuş, bu dalga içinde, bugüne kadar görülen en büyük kırılmayı yaratmıştı.
‘Yeni’ proletarya ve gençliğin özel konumu
Proletarya kavramı işçi sınıfından daha geniş ve daha siyasi bir şekillenmeyi ifade eder, yoksulluk ve sefaletten öte, üretim araçlarına sahip olmayanların yanı sıra, kimi zaman, üretim araçları olsa bile salt kendi emeği ile geçinenleri de kapsar. Proletarya kavramı, ekonomik, siyasi iktidar ilişkilerinden dışlanmış olanların, sesini duyuramayanların başkaldırısıyla şekillenen “çokluk”u betimler. Bunları anımsarsak, bu yeni dalganın sosyolojisini daha iyi anlayabiliriz.
Bu “dalga”, bu yapısal kriz döneminde esas olarak sermaye birikim sürecini, dolaşım hızını, verimliğini arttıracak teknolojileri değerlenmesine olanak sağlayacak yeni ürünleri bulma çabası içinde ortaya çıkan, tüm dünyada çok yaygın bir biçimde kullanılmaya başlanan yeni iletişim teknolojilerinin (cep telefonu, internet) etkilerine, Twitter, Facebook, Youtube gibi sosyal ağların kullanımına bağlı olarak ivme kazandı ve yayıldı. Bu dalganın oluşumunda yeni teknoloji, bilişim ağları ve bu ağların üzerinde yaşayanların, özellikle bu teknolojilere en uyumlu kesim olarak öğrenci ve işçi gençlerin tepkisi kritik bir rol oynadı.
Diğer bir deyişle, bu dalga, kriz sırasında şekillenen bir tabakanın yine krizin sosyal ekonomik ve ruhsal yıkımına karşı hemen her yerde geliştirdiği bir tepkinin, proletarya saflarına bu kriz döneminde katılan kesimlerin tepkisinin ürünüdür.
David Kirkpatrick’in Kahire’den New York Times’a gönderdiği gözlemlerden de anlaşıldığı gibi bu dalga Mısır’da da, ilk enerjisini gençliğin cesaretinden, yaratıcı inisiyatifinden almış. Sosyal ağlar üzerinden ilişki kuran bir grup genç, Tunus “olayı” başladıktan sonra, benzer bir hareketlenmeyi Mısır’da ve emekçi bölgelerinden başlayarak denemeye karar vermişler. Bu gençler, eylemin bir orta sınıf mahallesinde yapılacağı bilgisini yayarak polisi, oraya yönlendirdikten sonra, kızlı erkekli yaklaşık 50 kişi toplanarak iki grup halinde hedef aldıkları emekçi mahallelerinde kahvelere girip, katılanlardan bir genç kızın aktardığına göre, demokrasiyi değil yoksulluğu, yaşam pahalılığını, işsizliği vurgulayan sloganlar atmışlar, konuşmalar yapmışlar. “Biraz bağırıp çağırıp dağılmayı planlamışlar ama bir anda sayıları 7 bin kişiyi bulmuş. Dağılmak istediklerinde kalabalık dağılmamış, yoluna devam etmiş...”
Yeni ahlak yeni otorite
Protestolara bu yukarıdaki özelliklere sahip ‘yeni’ proletaryanın katılımı, bu kesimin birey inisiyatifi, özgüven, otoriteye direnç, demokratik refleks, müzakereci siyaset gibi kültürel özelliklerinin, kendini ifade etme, örgütlenme becerilerinin harekete yansıması, devrimin günlerce gücünü, ivmesini korumasını kolaylaştırdı. Ama tam bu noktada çok önemli bir etkeni, bir kez daha vurgulamak gerekiyor: Devrim 14 gün boyunca gitti geldi ama rejimin kaderi, sanayi işçisi, devrime sınıf olarak katılmaya başlayınca, gerçekten belli oldu. Egemen sınıf Mübarek rejiminin çoktan ölmüş olduğunu işte o zaman gördü.
Her “olay” kendi hakikatini, bu hakikate sadakatin ahlakını yaratır. Bu dalganın üzerinde Mısır’da patlak veren “olay”, hemen kendi hakikatini üretti; Zizek’in işaret ettiği gibi “sanki bu ayaklanma basit bir şekilde sosyal nedenlerden kaynaklanmıyor da platonik bir şekilde ölümsüz özgürlük, hak ve onur düşünceleri dediğimiz gizemli bir elin müdahalesinden kaynaklanıyordu”. “Olayın” hakikati evrensel, dini-etnik, kadın-erkek ayrımını reddeden bir eşitlik, özgürlük talebiydi. Ahlakıysa bu hakikate ve harekete sadakatin ahlakı.
Asharq Alawsat’tan Tarık Almohayet’in aktardığı bir gözlem, bu sadakatin, yeni bir manevi otorite kaynağı yarattığını da gösteriyor. Devrimden önce gençler arasında çok popüler bir pop şarkıcısı, devrim başlarken tavır almakta tereddüt etmiş. Daha sonra meydana katılmaya kalktığında yuhalanarak kovulunca, “Rejim beni kandırdı” yakınmalarıyla bir ağlama krizine girmiş. Al-Masry Al-Youm gazetesinin aktardığına göre, televizyonun ünlü isimlerinden Amra Adeeb de meydandakilere katılmaya kalkınca aynı şekilde yuhalanmış.
Artık ne olursa olsun Mısır devrimi, Hallward’ın deyişiyle, dünya tarihinde 11 Eylül olayından çok daha önemli bir sayfa açtı. 11 Eylül “yapıyı” korumanın aracıydı, Mısır “olayı”, halkın gücünü, “yapı”nın kırılganlığını gözler önüne serdi. Açılan bu sayfa şimdi hepimizin.

‘Yeni Ortadoğu’ Ama Başka Türlü...

Önce Amerikan ordusu Irak’ta başlayarak kuracaktı. İsrail ordusu Lübnan’a saldırdığında Condoleezza Rice “bu yeni Ortadoğu”nun doğum sancılarıdır diyordu. Ama olmadı. Devasa orduların Irak’ta, Lübnan’da yapamadığını şimdi, Tunus’tan Mısır’a, Ürdün’den Suriye’ye halkların öfkesi yapmaya başladı. Ama bu “yeni Ortadoğu”, bu kavramı geliştirenlerin kastettiğinden farklı bir şey olacak gibi...
Tunus’tan Suriye’ye ‘Arap Dünyası’
Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya, Osmanlı topraklarına kadar uzanan bölgede aynı dini ve dili (dolayısıyla kültürü) paylaşan bir halk, uluslaşma süreci yarıda kesilerek emperyalist devletler tarafından yapay sınırlarla bölünerek parçalandı ve sömürgeleştirildi.
Yirminci yüzyıl boyunca önce İngiliz, sonra ABD hegemonyasının bu bölgedeki en büyük kaygısı Arap ulusalcılığının gelişerek bölgeyi bağımsızlaştırmasıydı. Çoğu zaman bu kaygı komünizm korkusunun bile önüne geçti. Ama her iki durumda da emperyalist güçler, gerek Marksistlere gerekse de laik ulusalcı hareketlere karşı köktendinci hareketlere dayanarak mücadele ettiler.
Yirminci yüzyılın son çeyreğinde bir seri ekonomik, siyasi ve kültürel gelişmenin de etkisiyle neredeyse tarihin bir“ironisi” olarak niteleyebileceğimiz bir durum şekillenmeye başladı. Kapitalizm yaklaşık otuz yıllık bir aradan sonra 1970’lerde yeni bir yapısal krize girdi. Bu kriz içinde geliştirilen kriz yönetme modelleri (örneğin neoliberalizm) Ortadoğu’da, sömürgecilik sonrası kurulan kalkınmacı ama bağımlı devletleri destekleyen toplumsal mutabakatı ve devletleri yöneten seçkinlerin meşruiyetini giderek yıktı. Devletle halk arasında bir ideolojik boşluk oluştu. Bu boşluğu, İran devriminin ve Afganistan’da komünizme karşı dinci ideolojilerle, bir cihat ruhuyla savaşmış olmanın getirdiği özgüvenle güçlenen siyasal İslam hareketi doldurmaya başladı. Bu sırada dünya sisteminin egemen (emperyalist - oryantalist) kültürü de“uygarlıklar çatışması” savı bağlamında bu bölgeye yönelik bütünleştirici bir söylemi benimsemeye başlamıştı. Burada bir ironiye daha işaret edebiliriz sanırım. Esas olarak emperyal, tanımlayıcı, tabi kılıcı amaca sahip bu söylem, bölgedeki İslamcı ve Batı karşıtı algıya teorik ve meşrulaştırıcı bir araç sundu. Bu sırada, kriz içinde gelişmeye başlayan yeni teknolojik devrim, Arapça konuşan bölgenin bu iletişim ağları üzerinde bütünleşmesine, yeni ve giderek homojenleşen bir kültürel düzlemin oluşmasına yol açıyordu. Diğer taraftan, egemen kapitalizmin, tüketimi körüklemeye çabalarken geliştirdiği, hazlara odaklanmış nihilist kültürünün görüntüleriyle karşılaşan bölge halkı, kimliği sarsıldıkça, korunmak için geleneksel dinci öğelere sarılmaya yöneliyor, Batı kültürüne karşı bir tiksinti geliştiriyordu.
Kısaca, kabaca özetlemeye çalıştığım bu süreç içinde, ironi şuradaydı: Hegemonik güçlerin istediği olur, modernist (laik, yüzü Batı’ya dönük) Arap ulusalcılığı hızla geriler ve önemsizleşirken bir “Arap Dünyası” ruhu gelişiyor ve dinci duyarlılıklarla karışıyor, Batı karşıtı bir siyasi akım şekilleniyordu. Hemen hepsi emperyalizmle işbirliği içinde olan seçkinlerin idaresindeki otoriter rejimlerle yönetilen bölge ülkelerinin bir diğer ortak özelliği de eğitimli ama yoksul, gelecek beklentisini yitirmiş büyük bir gençlik nüfusunun varlığıydı. Tunus’ta gençlik isyanı olarak başladıktan sonra hızla tüm bölge gençliğinin ilgi odağı, hatta arzu nesnesi haline gelen devrimci refleks bu “Arap dünyası” olgusunun ulaştığı düzeyi de gösteriyor. “Yeni Ortadoğu”nun en önemli özelliği bence, Batı’ya, ABD hegemonyasına ve onun bölgedeki işbirlikçilerine karşı şekillenen bu “Arap dünyası” olgusudur.
‘Kusursuz fırtına’
Cumartesi günü gazeteler, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın, Münih güvenlik zirvesinde “Ortadoğu bir‘kusursuz fırtına’ ile yüz yüzedir” dediğini aktarıyordu. Clinton bölge liderlerinden “toplumsal karışıklıkları yatıştıracak reformları en kısa sürede uygulamaya koymalarını” istemiş.
Clinton haklı. Bir taraftan “ABD karşıtı genç ve öfkeli bir Arap dünyası” şekilleniyor, diğer taraftan bölgenin jeopolitik dengeleri ABD ve İsrail aleyhine değişiyor.
ABD’nin Irak fiyaskosu, bölgede İran’ın ağırlığını arttırdı. Radikal İslam’ı dengelemek için öne sürülen ve desteklenen “Ilımlı İslam” fantezisinin de genel olarak bölgede, özel olarak da Türkiye’de siyasal İslamın manevra alanını genişlettiğini, etkisinin artmasına neden olduğunu gördük. Buna İran’ı dengelemek amacıyla Türkiye’nin dış politika inisiyatiflerinin, “stratejik derinlik”hevesinin desteklenmesini de ekleyebiliriz. Türkiye dış politikası İran’ı dengelemenin ötesine geçerek “Müslüman Dünya”nın liderliğine oynama hayaline dönüşürken İsrail ile ilişkileri de bu hayalin gereği hızla bozuldu. Mısır’a gelince ABD ve İsrail’in Filistin konusunda, bölgedeki en yakın “adamı” ve rejimi, şu günlerde çöküyor. Mısır devletinin yönetimi, ilk aşamada olmasa bile, artık, Mısır’ın İsrail ile yaptığı barış anlaşmasına karşı olduğunu açıkça beyan etmiş olan Müslüman Kardeşler hareketinin eline geçmesi, bir askeri darbe olasılığının dışında kaçınılmaz görünüyor.
Böylece, ABD ve İsrail bölgedeki en önemli güvenlik unsurunu kaybederken Gazze’de Hamas, Mübarek rejiminin uyguladığı ambargodan ve siyasi baskıdan kurtulmuş olacak. İsrail’in Mısır’da dost olmayan bir rejimle yaşamak durumunda kalması, Gazze’de Hamas’a, Lübnan’da Hizbullah’a karşı yeni bir operasyon düzenleme olasılığını neredeyse hiçe indirecektir. Bu ortamda Suriye-İran ekseninin manevra alanı, pazarlık gücü artacaktır. Dikkatler, ABD’nin bölge politikalarının ortağı Ürdün, Suudi Arabistan gibi rejimlerin geleceği üzerinde yoğunlaşacağından, İran’ın nükleer enerji ve belki de silah programının üzerindeki uluslararası baskı hafifleyecek; bu süreç İsrail’in “yaşamsal tehlike” algısını güçlendirerek İran’a müdahale etme eğilimini güçlendirecektir. Bu arada, ABD’nin İran’a karşı Sünni Arap Devletleri ile İsrail’i buluşturan bir eksen kurma projesinin de artık tümüyle buhar olduğunu söyleyebiliriz.
Bu resmi tamamlamak açısından, AKP dış politikasının geleceği üzerinde düşünmeyi denemek ilginç olabilir. Ancak, AKP dış politikasına “stratejik derinlik”, “Yeni Osmanlı Barışı”, “sıfır sorun”, “dünyanın akil adamı olmak” gibi tuhaflıklar yön verdiğinden, böyle bir çabanın sağlıklı bir sonuca ulaşma şansı pek yok. Yine de AKP yönetiminin, Türkiye’nin bölgedeki tarihsel rakibi İran yükselirken yukarıda irdelemeye çalıştığım özellikleri taşıyan bir “Arap dünyası” şekillenirken bu karmaşıklık içinde kendine, özellikle İsrail ve ABD ile ilişkilerindeki “sorunları” ile birlikte yer bulma çabalarını izlemek ilginç olacak. Kimi yazarların ileri sürdüğü gibi, Türkiye’nin öneminin arttığı doğru ama bence bu AKP yönetimi açısından bir kazançtan daha çok bir ateşten gömlek olacaktır.

Thursday, February 03, 2011

Mısır Devriminde Dönüm Noktası


Mısır devrimi bir dönüm noktasında! Salı günü halk Kahire’de “Bir milyonluk” bir gösteri için toplanmaya başlıyor, ordu halka hiçbir koşulda ateş açmayacağını açıklıyor,Mübarek rejimi muhalefetle diyalog arayışına giriyordu. Ama bu sırada İsrail’e karşı ulusal birlik çağrısının güçlendiği görülüyordu.
Devrimin ekonomi politiği
Tunus’tan Mısır’a patlak veren toplumsal“olay”lar, halkın, hem siyasi iktidar, hem de kendi gücü hakkındaki algısında köklü bir değişiklik yarattı. Halkın devleti ve iktidarı yıkarak bir yenisini kurmasıyla sonuçlanabilecek bir süreç başladı. Bu “olay”oluşum halindeki bir devrimdir ama yarıda kesilerek söndürülebilir.
Bir devrimin “oluşum” sürecini tamamlayabilmesi, toplumsal yapının,ekonomik, siyasi ilişkilerini, hatta egemenöznelliklerini, karşı çıktığı siyasi iktidarın yeniden üretilmesini engelleyecek biçimde dönüştürebilmesine bağlıdır.
Bu yüzden Tunus ve Mısır devrimleri benzer risklerle karşı karşıya. Her iki ülkenin egemen sınıfları, onların uluslararası ilişkileri,Hegel’in ünlü sözünü anımsatır bir biçimde“her şeyin aynı kalması için, her şeyi değiştirmeyi” denemekle meşguller:“Değişim” şart! Amaç, siyasi iktidarın günlük yaşamda, ekranlarda görünen biçimlerini, halkın öfkesini yatıştıracak biçimdedeğiştirerek, ekonomik ve kurumsal temellerini korumak. Bu yüzden Tunus ve Mısır devrimlerinin, oluşum sürecinde kesintiye uğrama olasılığı yüksek. Tunus belki ama Mısır farklı diyebilirsiniz.
Gerçekten de Mısır’ın İsrail’le ilişkilerine, Gazze ile sınırına, Süveyş Kanalı’na, 80 milyonluk nüfusuna bakarak uluslararası ilişkiler ve dünya ekonomisinin, enerji taşımacılığının dinamikleri açısından son derecede kritik bir jeopolitiğe sahip olduğunu söyleyebiliriz. Ama Mısır’ın, patlak veren devrimin geleceğinde belirleyici rol oynamaya başlayan bir özgünlüğü daha var.
Müslüman Kardeşler faktörü
Mısır’da Müslüman Kardeşler (MK) adlı bir hareket, 1980’lerden bu yana devletin IMF“reformlarını” uygularken toplum karşısındaki sorumluluklarını terk etmesiyle oluşan boşluğu doldurarak gelişiyor, toplumun dokusuna derin bir biçimde nüfuz ediyordu. MK yaklaşık on yıldır, baroyu, meslek örgütlerini, öğrenci birliklerini, sendika yönetimlerini, mahallelerdeki dayanışma ve tedarik ağlarını, üniversiteleri, ilk ve ortaöğretim müfredatını, günlük yaşamın“simgesel evrenini” gittikçe artan bir ölçüde kontrol ediyordu. MK, bu sırada uluslararası ekonomik ve siyasi güçlerle çatışmamaya dikkat ediyor, “ya biz, ya El Kaide” savının ardına sığınıyor, Mübarek rejiminin çökmesini bekliyordu.
Bu nedenlerle, toplumsal tabanı zayıf, çevresi liberal ve sol liberal entelektüellerle çevrili El Baradey’in, Mübarak’e karşı devlet başkanı adayı olarak devreye girmesi, bir “yumuşak geçiş” olanağı sağlayacağı için MK tarafından olumlu karşılanmıştı. Baradey, başkanlık seçimlerini ancak MK desteğiyle kazanabileceğinden, MK’ye bağımlı olacak, MK de Baradey’in başkanlığı döneminde, yeni mevziler elde etmeye, devlet aygıtına, rejimi ve rejiminin uluslararası ilişkilerini doğrudan karşısına almadan, bir halk hareketiyle uğraşmak zorunda kalmadan, nüfuz etmeye devam edecekti.
Ancak Mısır devrimi, MK’yi, hiç beklemediği bir anda, üstelik, radikaller (gençler) ve muhafazakârlar (yaşlılar) olarak iki kanada bölünmeye başladığı sırada, devlet yönetimini devralma olasılığıyla yüz yüze getirdi. MK, devrim sürecinde görünmez olmaya ne kadar çabalarsa çabalasın, Mısır toplumunun en yaygın ve derin siyasi, kültürel örgütlenmesi olarak, kendisini bir anda, kendiliğinden koşmaya başlamış olan“devrim kaplanının” (halkın talepleri, rejimin şiddeti, ordunun saygınlığı, emperyalist güçlerin radikal İslam korkusu) sırtında buldu.
Şimdi bu “kaplanı” birisinin, bir teskin edici iğneyle vurması gerekiyor ki, MK kaplanın üzerinden güvenlikli bir biçimde inerek devlet aygıtını devralabilsin. Bu bağlamda, eskiUluslararası Atom Enerjisi Ajansı Başkanı,Uluslararası Kriz Grubu Yürütme Kurulu üyesi El Baradey’in varlığı çok yararlı. Baradey’in liderlik iddiaları hem uluslararası çevreleri hem de ayaklanan proletaryadan korkmaya, mülkünü korumak için mahallelerde örgütlenmeye başlayan Mısır burjuvazisini rahatlatmaya başladı. Bu sırada ordu hem büyük kentleri adeta işgal ediyor hem de yeni oluşmaya başlayan yönetime kendi temsilcilerini yerleştiriyordu. “İsrail Sina’yı işgale hazırlanıyor” söylentisi yayılmaya, “ulusal birlik” çağrısı güçlenmeye başladı. Halkın, her yıl ABD’den gelen mali yardımın yüzde 80’ine el koyan orduyu, Mısır oligarşisinden farklı, halktan yana bir kurum olarak görmeye devam ediyor olması da“kaplanın” vurulmak üzere olduğunu düşündürüyor.
Mısır’da yaşananların bir evrensel boyutu daha var: “Olay” (devrim) “kapitalist gerçekçiliğin” etkisini kıracak özneyibulamaz ya da yaratamazsa egemen toplumsal yapının sınırları içinde kalarak sönüyor. Ama Mısır’da halk hâlâ sokaklarda. Öyleyse devrimin geleceği açısından hâlâ bir umut var.

İsyan ve Gıda fiyatları

Tunus’ta üniversite öğrencilerinin, üniversite mezunu işsizlerin, hayat pahalılığına, işsizliğe karşı üç haftadır süren isyanına, lise öğrencileri de katıldılar. Cuma günü avukatlar ülke çapında bir grev düzenlediler. Aynı günlerde Cezayir’de “gençler” gıda fiyatlarındaki ani artışları protesto etmek için sokaklara çıkıyor polisle çatışıyorlardı.
Çarşamba günü gençlik eylemlerinin evrenselleşmeye yatkın özellikler taşıdığına değinmiştim.  Yeniden rekor düzeylere ulaşan dünya gıda fiyatlarının, “gençliğin” isyanındaki evrenselleşme eğilimini güçlendireceğini söylemek sanırım yanlış olmaz.

Tunus yatışmadan, Cezayir…

Tunus’ta üç haftadır sürmekte olan protesto gösterilerine, gençlerin işsizliğe yoksulluğa karşı isyanına, Le Monde’un aktardığına göre 3 Ocakta okulların açılmasıyla birlikte liseliler de katıldı. Perşembe günü Tunus Ulusal Avukatlar Konseyi, polis şiddetine karşı ülke çapında bir grev gerçekleştirdi. Geçtiğimiz üç hafta içinde iki göstericinin polis kurşunuyla ölmesine, iki gencin intihar etmesine, yüzlerce yaralıya, tutukluya karşın hükümetin hala olayların resmi bir bilançosunu açıklamamış olması da özellikle dikkat çekiyor.
Cezayir’de çıkan La Liberté gazetesine göre aylardır ülkenin çeşitli yerlerinde süregelmekte olan küçük çaplı gençlik isyanları “adeta kanıksanmıştı”. Ancak, Liberté, şeker, un, yağ fiyatlarındaki ani artışlardan sonra “bu kez ülkenin Kuzey ve Batı bölgelerinde başlayan Doğu bölgesini de kapsayarak en az yedi kenti ve başkentin çeşitli mahallelerini etkileyen son isyanlar görmezden gelinecek gibi değil” diyor. La Liberté, Perşembe günkü yorumunda  “bu isyanlar bir kartopu etkisi yapacak mı?” diye soruyor, analizine devam ederken de “olaylar böyle gösteriyor” sonucuna ulaşıyordu. Özellikle işçi sınıfı bölgelerinde patlak veren olaylar Cuma günü de devam ediyordu (BBC, 07/12).
Olaylar, Tunus’taki kadar geniş bir katılımı içermiyor. Ancak, iki gün içinde çok daha şiddetli çatışmalara yol açtığı söyleniyor. Gençler yollarda barikatlar kuruyor, oto lastikleri yakıyor,  lüks arabaları, lüks eşya satan dükkanları,  gıda depolarını hedef alıyor, hükümet binalarını taşlıyor.  Polisle saatlerce yüz yüze çatışıyorlar. Gözlemciler, isyanlarda, siyasal İslam’ın ya da başka bir örgütün etkili olmadığını vurguluyorlar.  Siyasal İslam’ın temsilcilerinin ise, isyanlara katılmak bir yana, gençlerin eylemlerine karşı çıktıkları görülüyor (Reuters, 07/12). Yönetimin, telefon mesajlarını önlemek için üç cep telefonu ağında hizmetleri askıya aldırtması eylemlerin “spontane” olma özelliğine ilişkin bu gözlemi destekliyor.
Cezayir’de yılbaşından bu yana, gıda fiyatlarındaki artışlara tepki olarak yoğunlaşmaya başlayan isyan, Tunus’ta olduğu gibi,  öğrencilerin, gençlerin işi. Financial Times yorumunda isyanların arkasında şeker, yağ ve buğday fiyatlarındaki ani artışların yatığını vurguluyor. Liberté ve Le Monde’un, Xinhua ajansının muhabirlerinin aktardıkları bilgiler ise, öfkenin köklerinin daha derin olduğunu gösteriyor. BBC de son zamanlarda yoğunlaşan gecekondu yıkımlarına dikkat çekiyor.
IMF’ye göre, Cezayir’de nüfusun yüzde 75’i, 30 yaşın altında. Gençler arasında işsizlik yüzde 20. Bu gençler hızla artan gıda fiyatlarının yanı sıra, özellikle konut sorununu, işsizliği protesto ediyorlar. Tunus Rabat üniversitesinden ekonomist Driss Benali’nin işaret ettiği gibi “üniversite mezunlarının, gençlerin topluma entegre olmasının tek yolu iş sahibi olmaktan geçiyor”… Benali, bu ülkelerin bu gençleri topluma entegre edecek iş olanaklarını sunamadığına dikkat çekiyor.  Cezayir’de Gelişme için Uygulamalı Ekonomik Araştırmalar Merkezi’den sosyolog, Mohamed Said Musette de “Korkarım bu durum bir sosyal patlamaya yol açacak” diyor  (Al Ahram, 06/01)

Daha yeni başlıyor

2008’de gıda fiyatlarında yaşanan ani artışlar, birçok yoksul ülkede toplumsal ayaklanmalara, yol açmıştı. O yıl mali krizin etkisiyle dünya ticaretinde, ekonomik büyüme de sert bir gerileme yaşanınca, gıda fiyatları da ani artışlardan önceki noktaya döndüler.  
2008 gıda fiyatları “şoku” bundan sonra yaşanacaklara ilişkin ilk ciddi uyarıydı. Bu şok, birçok ülkede ihracat yasaklarını gündeme getirdi; serbest piyasa modeline bir darbe daha vurdu. Mali sermayenin spekülatif hareketlerinin, biyoyakıt üretiminin gıda fiyatları üzerindeki etkilerini, Çin, Güney Kore, Suudi Arabistan gibi ülkelerin Afrika’da, tahıl üretim arazisi kapatma çabalarını gözle önüne serdi. Bu toprak kapma çabalarına karşı yerel halkın isyanları, Mozambik’de bu alana yatırım yapan Güney Kore şirketi Daewo’yu zor durma düşürdü. Birçok gözlemciye göre 2009 yılındaki askeri darbenin arkasında Daewo vardı (Reuters 7/01).
Geçen yıl 30 Kasım itibariyle yılık yüzde 11,7 artan gıda indeksi, Kasımdan bu yana yüzde 4,2 yükselerek, 2008’düzeyini geçti. Bir yıl içinde Avrupa Birliğinde buğday fiyatı ikiye katlanmış, ABD’de mısır fiyatı yüzde 50, soya fasulyesinin fiyatı yüzde 30 artmış (The Guardian 05/01).
Dünya Bankası siyasi risk sigortası (Çok Taraflı Yatırım Garantileri Ajansı-MIGA) işletme müdürü James Bond, “gıda fiyatlarındaki artışlar en çok en yoksulları etkiliyor… Yoksul ülkelerde gelir dağılımı bozukluklarını daha da, ağırlaştırıyor”… “bu çok önemli bir siyasal çalkantı kaynağıdır” diyor (Reuters 06/01). Bond’un saptamaları, halk ayaklanmaları ve jeopolitik risklerin yeniden gündeme geldiğini gösteriyor; Tunus ve Cezayir olayları da hemen bu bağlama oturuyor.
Gıda fiyat artışlarındaki, bu ikinci dalganın arkasında, ilk aşamada küresel ısınmanın getirdiği kimi bölgelerde kuraklık, kimi bölgelerde aşırı yağış olgusu var. Cancun toplantısında alınan “bağlayıcı olmayan” (!) kararlar, uygulansa bile küresel ısınmanın yüz yıl içinde yüzde 4-5 artacak olması, küresel ısınmanın yarattığı sorunların giderek ağırlaşacağını söylüyor. İkincisi, Nomura ekonomistlerinden Owen John’un deyimiyle “ekonomistlerin, ‘talep arttıkça arz da artar’ modelinin kırılmaya başladığı görülüyor. Biyoyakıt üretiminin, Çin’deki kentleşmenin etkisiyle arz artık talebe yetişemiyor. Tarımda kullanılan suyun yüzde 30’u sürdürülemez kaynaklardan geliyor”(The Independent 06/01).
İkinci aşamada, mali spekülatörlerin etkisine ek olarak, Gıda fiyat artışlarıyla yerel düzeyde mücadele çabası, ihracat yasaklarına, fiyat kontrollerine, Sri Lanka ordusunun yapmaya başladığı gibi, toptancılardan ucuza alıp halka “piyasa fiyatının” altında dağıtarak toplumsal gerginlikleri yumuşatma çabalarına yol açıyor. Kimi devletlerin, Afrika da verimli toprak kapatma yarışı, hatta Askeri Darbe girişimleri, serbest piyasa projesi çökerken, jeopolitik (emperyalist) çelişkilerin derinleşmekte olduğunu gösteriyor. Sürecin de daha başında olduğumuzu…

2011’e girerken Tunus dersleri


Tunus’ta hiç belenmedik bir anda patlak veren toplumsal olaylar, şekillenmekte olan “yeni” dönemle ilgili önemli ipuçları sunuyor.

Evrenselleşme eğilimi

Geçen yıl belli bir gelişmişlik düzeyine, ortak kültürel özelliklere sahip Avrupa ülkelerinde patlak veren ve öğrenci gençliğin başını çektiği toplumsal olayların, ekonomik ve kültürel özellikleri Avrupa Birliği ülkelerinden çok farklı Tunus gibi bir ülkede de ortaya çıkması, “isyanın” evrenselleşmeye yatkın özellikler içerdiğini düşündürüyor. Benzer özellikleri taşıyan başka toplumlarda da benzer olayların patlak verme olasılığının önümüzdeki dönemde artmasını bekleyebiliriz.
Pazartesi günü The New York Times’in “Avrupa gençliği geleceğinden kaygı duyuyor” ve Time magazin’in “Avrupa’da Anarşist şiddet olayları artıyor mu?” başlıklı yorumlarının da sergilediği gibi, iyi eğitilmiş bir gençlik kuşağı, yüzde 40’a ulaşan ağır ve kronikleşmiş bir işsizlik sorunuyla karşı karşıya. Üniversite eğitimine servet,  zaman harcadıktan sonra, kendilerini işsizliğin beklediğini düşünmek, bu gençlerde büyük hayal kırıklığı, kötümserlik yaratıyor. Hükümetlerin çözüm bulmak yerine, mali sermayenin yardımına koşması, bu duyguların öfkeye dönüşerek patlamasını hızlandırıyor.
 Tunus’ta da iyi eğitimli bir gençlik, üniversite öğrencileri ve mezunları kuşağı, kronik işsizlik, Avrupa’yla karşılaştırıldığında çok daha ağır yoksulluk ve siyasi baskı koşullarıyla karşı karşıyaydı. Bu koşulların, Ortadoğu ülkelerinin ortak özelliklerinden biri olması da “isyanın” yayılabileceğini düşündürüyor.
Gerçekten de Tunus olaylarının, Dubai’den Mısır’a üniversite öğrencileri ve mezunları arasında büyük ilgi çektiği görülüyor, bölgede internet ortamında (Blogs, Facebook, Twitter etc..) bu konuda çok canlı bir tartışmanın başladığı görülüyor (IPS, 31/12/2010)
Bir diğer evrenselleşme özelliği de, Anonim adlı kolektifin, Tunus’lu isyancıları desteklediğini açıklamasıyla kendini gösterdi. Anonim, bu kararını açıkladıktan hemen sonra, Tunus hükümetinin isyanlarla ilgili haberleri bastırmak amacıyla kimi internet alanlarını yasaklamasına misilleme olarak Tunus’ta, borsa ve Devlet Başkanlığı, Başbakanlık, Sanayi Bakanlığı, dışişleri bakanlığı gibi devlet Internet sitelerini çalışmaz hale getirdi.

Patlamanın kaçınılmazlığı, geleneğin önemi

 Tunus olayları, “hiç beklenmedik bir anda” patlak verdi. Ama yorumları okuyunca, bu olayların arkasındaki dinamiği görünce, “kaçınılmazmış” demek durumunda kalıyoruz. Gerçekten de bu felsefi anlamda “olay” olarak tanımlanan “şey”in doğasına çok uygun: Yapının içinden, hiç beklenmedik anda patlak veren ama enerjisini her zaman yapının çelişkilerinin, özellikle de yapının hem içinde hem dışındaki unsurlarının basıncından alan şey. Üniversite mezunu işsizler tam da böyle değil mi? Yapı tarafından kullanılmak (iş gücüne katılmak) üzere son noktaya kadar eğitilmiş, ama ondan sonra, işsizliğe atılarak, yapıya dahil olmanın tek yolundan (istihdamdan) mahrum edilmiş insanlar değil mi işsiz üniversite mezunu gençler, bunları görerek daha şimdiden kaygılanan mezuniyet öncesi öğrenciler?
Her ekonomik kriz toplumdaki sınıf yapılarını yeniden şekillendirir. Geçtiğimiz 15 yılda geleneksel sanayi işçisi ortadan kalkmadı, hatta kimi gelişmekte olan ülkelerde alabildiğince yoğunlaştı, ama bunun yanı sıra, hizmet (haberleşme, finans, sağlık, turizm, medya sektörlerinde ) sektöründe iyi eğitim görmüş, yeni üretim tekniklerinin bilgisine sahip, ağlara bağlı bilişim sistemlerde çalışan bir toplumsal tabaka oluştu. Bunların yaşam tarzları, çalışma biçimleri ve koşuları Fordist dönemin işçilerininkine benzemiyor. Ama sermaye bu kesimi sömürülecek, disiplin altına alınacak iş gücü olarak görüyor. İşsiz kaldıklarında da bunların tepkisi, kendi yaşam koşullarına ve yeteneklerine göre oluyor.
Tam bu noktada “yeni” olanla “gelenek” arasındaki yaşamsal bağı düşünebiliriz. Kapitalizm, sürekli yeniyi yüceltir, bu sayede hem önceki sermaye birikim modelleriyle, hem de önceki devrimlerin (burjuva, sosyalist, anti-emperyalist) isyan geleneğiyle mücadele eder. Medyanın bu yeni şekillenen sınıf fraksiyonuna, ısrarla “orta sınıf” damgası vurması da, bu mücadelenin bir aracı. Çünkü bu “damga” bu kesimi gelenekten uzak tutmaya hizmet ediyor.
Bu gün, tüm yeni mücadele biçimlerini, en son güncel iletişim araçları teknolojisini sonuna kadar kullanmanın yanı sıra, düzenli yayın gibi, sendikalar, siyasi partiler gibi, işçi sınıfının geleneksel aygıtlarını da kullanmayı ihmal etmemek, yeni şekillenen bu fraksiyonla geleneksel işçi sınıfının enerjisini birleştirmeye büyük önem vermek gerekiyor.