Tuesday, September 09, 2008

Rusya Kafkasya ve Türkiye ’nin “yeni” jeopolitiği

(Tempo, 04 Eylül 2008)

Doğu Blokun’nun, ardından Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin çökmesi, böylece Soğuk Savaş’ın sona ermesi, Türkiye’ye yeni olanaklar sunmuş ancak, yeni bir dış politika paradigması sorunuyla da karşı karşıya bırakmıştı. Rusya’nın bir büyük güç olarak yükselmesi de şimdi  Türkiye’yi tehlikeli dış politika seçenekleriyle karşı karşıya bırakıyor, yine çok önemli dış politika sorunlarını beraberinde getiriyor.

İyimser belirsizlikten kötümser belirsizliğe

Soğuk Savaş’ın sona ermesi, Türkiye üzerinden bir büyük jeopolitik basıncı kaldırırken, aynı anda çelişkili bir duruma yol açtı.

Soğuk Savaş bittiğine göre, Türkiye’nin NATO’nun Güney Kanadı olma konumu anlamını yitirmişti. Öyleyse Türkiye’nin yeni dış politika ilkeleri neler olmalıydı? İkincisi  SSCB karşısında ki stratejik konumu Türkiye’ye iki kutuplu dünyada, mali ekonomik olanaklar, askeri kaynaklar, sağlıyordu. Şimdi Türkiye’nin ABD ve Avrupa açısından stratejik önemi azalırsa bu ekonomik kaynaklar kuruyabilir miydi?  

Diğer taraftan, SSCB’nin dağılmasıyla Kafkasya, Türki Cumhuriyetler Rusya’nın etki alanından çıkarak dünyaya açılmaya başlıyordu. Böylece Türkiye seçkinlerinin büyük bir iyimserlikle, tarihsel kültürel bağlarından dolayı kolaylıkla nüfuz edebileceklerini düşündükleri bir siyasi ekonomik coğrafya şekilleniyordu. Türkiye’yi yönetenler bu yeni koşullara uyum sağlayabilecek, bir bloğun parçası olmanın koyduğu kısıtlamalardan arınmış, etkin bir dış politika oluşturabilecekler miydi?

Şimdi, Putin yönetimi altında toparlanan ve SSCB’nin eski nüfuz alanları üzerinde etkisini yeniden kurmaya başlayan Rusya’nın bu yükselişi Türkiye açısından yeni ve tehlikeli bir dış politika paradigması sorununu gündeme getiriyor. 

Rusya’nın yükseliş süreci, ABD’nin hegemonyasını restore etme çabalarıyla çakışarak, Gürcistan “olayında” olduğu, Türkiye’nin sınırlarında “sıcak noktalar” oluşturmaya başladı. Bu yeni durum Türkiye’yi bu kez,  köklü dış politika ilkelerini, örneğin Montreux (Boğazlar) anlaşmasını dahi değiştirmeye zorlayacak seçeneklerle karşı karşıya bırakıyor. Oluşmaya başlayan tehlikeli belirsizliği, ABD dış politika uzmanlarının, Türkiye’nin bir NATO üyesi olduğunu bile bile, “Türkiye NATO ile Rusya arasında seçim yapmalıdır” uyarılarından da görmek olanaklı. Örneğin, Hudson Institute’den, Zeyno Baran, Wall Street Journal’daki yorumunda, Türkiye’nin Soğuk Savaş boyunca bile koruduğu Montreux anlaşmasını, Kara Denizi NATO savaş gemilerine açacak biçimde yorumlaması, NATO’un yanında ve Rusya’nın karşısında yer almasını öneriyor. Böylece Türkiye’nin önüne riskli bir dış politika seçeneği gelirken Soğuk Savaş sonrasında oluşan dış politika geliştirme özgürlüğü, belki de o zaman bu özgürlüğünü doğru dürüst kullanamamış olduğu için, şimdi hızla kısıtlanmaya başlıyor.

SSCB’den Yeni Rusya’ya

SSCB, 1980’lerde, Gorbaçev’in liderliğinde ekonomik, toplumsal (Prestorika ve Glaznost) reformlar sürecine girdi, Batı’yla ilişkilerini yumuşatmaya başladı. Gorbaçev’i, 12 Haziran1991 seçimlerini, ekonomik reform ve demokratikleşme programıyla oyların %57’sini ve Batı’nın büyük desteğini alan Boris Yeltsin izledi.  Yeltsin’in Ağustos 1991’de kendisine yönelik bir darbe girişimini bastırdıktan sonra, Aralık 1991’de SSCB’yi fiilen dağıttı ve serbest piyasa ekonomisine geçmek amacıyla IMF patentli bir programı Başbakan Chubais yönetiminde uygulamaya koydu.  Yeltsin 31 Aralık 2000’de istifa ettiğinde, Soljenitzin, “Yeltsin döneminin bir sonucu olarak, devletimizin bütün temel sektörleri, ekonomik, kültürel ve ahlaki yaşamımız talan edildi” diyecekti (The Nation, 25 Aralık 2000)

Gerçekten’de Yeltsin’in başlattığı ''reform süreci''  döneminde, Dünya Bankası Baş (eski) Ekonomisti Stiglizt 'in de işaret ettiği gibi, Rusya'da yoksulların sayısı 10 kat artarak 14 milyon 147 milyona çıktı; 1989-99 arasında GSMH yüzde 50 geriledi. Bu gelişmelere paralel olarak ekonomi mafyalaştı, ''oligarklar'' denen, bir avuç olağanüstü zengin, güçlü insan ülke ekonomisini, özellikle de petrol ve gaz sanayilerini (Foreign Affaires Mart/ Nisan 2000) ele geçirdi. Moshe Levin 'in Le Monde Diplomatique 'te (12/99) vurguladığı gibi, 1998'e gelindiğinde Rusya'da artık ne devlet ne de ekonomi kalmıştı.

Rusya’nın dünya ekonomisi içindeki konumu da değişmişti. Rusya dün sanayi malları ihraç eden bir ülkeyken Yeltsin döneminin sonunda, doğal kaynaklardan elde ettiği ürünleri ihraç eden,  çevre ülkelerine benzemiş, Rusya Bilimler Akademisinden Dr. Dmitri Glinski-Vassiliev’in  işaret ettiği gibi, Saudileşmeye başlamıştı (Ponars Conference, 25 Ocak, 2002). Sanayi ürünleri ihracatının %85’ iniyse silah sistemleri oluşturuyordu.

Rusya yönetici seçkinleri ve halkı bu ''reform sürecine'' girerken Batı'nın kendilerine yardım edeceğini varsayıyordu. Ancak yardım gelmek bir yana, tam bir talan, ülkeden dışarıya yılda ortalama 150 milyar dolar sermaye kaçışı yaşandı. Böylece Alman Koeber Vakfı'nın CIS Barometer dergisinde vurgulandığı gibi ''Moskova, geçmişteki ABD (reformlar-E.Y.) saplantısını stratejik bir hata olarak görmeye' başladı. Artık Rus yöneticisi sınıfına göre ''Rusya önce kendi iç sorunlarını halletmeli, ekonomisini toparlamalı, siyasi olarak güçlenmeliydi'' (Le Monde 17/12/02); liberallerin saygınlıklarını tümüyle yitirmiş olmaları, halkın talebinin de bu yönde olduğunu gösteriyordu.  Putin'e göre ''geçen on yıl boyunca dünya ekonomisine entegre olma çabası ulusal ekonomik kompleksi tahrip etmişti''.

 İkincisi, Batı, Almanya’nın birleşmesi sırasında Gorbaçev’e NATO’nun SSCB nüfuz alanına doğru genişlemeyeceğine ilişkin verdiği sözü de tutmamıştı. Batı, eski SSCB ülkelerini NATO’ya almaya, “Renkli devrimlerle” Rusya’yı kuşatmaya, sivil toplum örgütleri aracılığıyla Rusya’nın iç siyasi yaşamını yönlendirmeye başlamıştı.

Bu iki gelişme Rusya elitini, ekonominin restorasyonu, devleti merkezileştirme ve güçlendirme, doğal kaynakların üzerinde denetimi arttırma, “SSCB’nin çöküşünü 2. Yüzyılın en büyük felaketi” olarak niteleyen Putin’in yönetimi altında SSCB’nin nüfuz alanını restore etme çabalarına hızlandırdı. 

Rusya Federasyonu net nüfus kaybederken, “yakın çevrede” 20 milyondan fazla Rus’un yaşıyor olması da ayrıca bu restorasyon çabalarının önemli nedenlerinden biriydi (Spengler, The Asia Times, 19 Ağustos 2008) Böylece Rusya yönetiminde ulusalcı, merkeziyetçi  ve emperyalist bir refleks güçlenmeye başladı. Bu gün Kafkaslarda patlak veren krizle açığa çıkan bu refleks, Putin dönemine damgasını vurdu.

Putin dönemine yakından bakınca, İki aşama görebiliyoruz: Birincisi, Batı’yla çatışmamaya çalışarak yürüme, bu arada, medyayı ve siyasi partilerin Batı’nın etkisinden yalıtmaya, yerel yönetimlerin yöneticilerinin seçilmesine ilişkin reformlarla devlet aygıtını ve denetimini merkezileştirme, ülkedeki sivil toplum örgütlerini denetim altına alma çabaları.  Bu aşamada, Yeltsin döneminde özelleştirmelerde devlet işletmelerini ele geçirerek büyük servetler oluşturan, sonra özellikle petrol ve gaz alanında doğal kaynakları Batı’ya satmaya başlayan kapitalist elit, “oligarklar” büyük ölçüde tasfiye edildiler, enerji kaynakları, tekrar adım adım devlet denetimi altına alındı. Rusya ile Avrupa arasındaki enerji tedariki ve ticaret alanlarında ekonomik bağlar bu aşamada hızla güçlendi.

İkinci aşamada, Irak’ın işgalinden sonra, petrolün varil fiyatının 20 dolar civarından sürekli yükselerek 110-140 dolar koridoruna ulaşması, dünyanın en önemli petrol ve gaz ihracatçılarından bir olan Rusya’ya yeni avantajlar getirdi. Rusya bu yolla, çok büyük kaynaklara ulaşarak ekonomisinin, askeri yapısının restorasyonunu finanse etmeye, hatta Ukrayna olayında olduğu gibi, uluslararası alanda da etkisini arttırmaya başladı. Bu dönemde, Putin’in giderek Rusya’nın uluslararası konumunu güçlendirmeye başladığını, uluslararası planda, BM Güvenlik Konseyinde, ABD ile çelişen tutumları almaktan çekinmediğini, Şanghay İşbirliği Örgütünün güçlenmesi için çabaladığını, giderek Rusya’da faaliyet gösteren yabancı enerji şirketlerinin sınırlamaya başladığını görüyoruz. Dahası Putin’in Rusya’nın Kafkasya ve Hazar Denizi petrollerinin Batı’ya taşınması üzerinde tekel oluşturması için de çalışmaya başlamıştı.

Enerji piyasalarından elde edilen yeni gelirler Putin’e, Batı’nın Rusya’yı kuşatma stratejine karşı koymaya başlaması için gerekli özgüveni de beraberinde getirdi. Bu yeni özgüvenin, Gürcistan’ın Güney Osetya’ya saldırmasıyla oluşan ortamda kendini etkin bir biçimde gösterdiğini söyleyebiliriz.

Tükriye’nin Yeni  dış politika ortamı

Yukarda değindiğim gibi, SSCB yıkıldığında açılan jeopolitik alan, Türkiye’ye yeni olanaklar sunuyordu. Rusya’nın yükselmeye başlaması ve Gürcistan’a girdikten sonra Güney Osetya ve Abhazya’nın bağımsızlıklarını tanıması Türkiye’yi açısından çok önemli bir dış politika paradigması sorunu yarattı.

Özetle,  Türkiye, Soğuk Savaş sona erdikten sonra, NATO üyesi bir ülke olmakla birlikte kendi coğrafi konumuna uygun, çok yönlü ve derinliği olan bir dış politika “paradigması” kurmaya çalışıyordu. Bu politikanın bir gereği olarak, Karadeniz’de Rusya ile ekonomik işbirliğine dayalı, siyasi olarak sorunsuz ilişkiler sürdürmeye çalışıyordu. Türkiye ABD’nin İran’la girdiği bilek güreşine katılmıyor komşularıyla kurduğu karmaşık ve çok boyutlu ilişkilere dayanarak gerektiğinde Rusya’yı dengeleyen bir çizgi izliyordu. Bu arada, Kafkaslara yaratmaya çalıştığı dengeler içinde, ABD’nin petrol ve gaz boru hatlarını Rusya’nın tekelinden çıkarma girişimlerine destek veriyor, Baki Tiflis Ceyhan boru hattı projesiyle Hazar denizi petrollerini ve gazını Batıya taşıyan bir enerji platformu işlevini üstlenerek jeopolitik ağırlığını arttırmaya çalışıyordu.  AKP hükümeti döneminde bu çizgi izlenmeye devam edilse de, ABD’ye daha fazla dayanma, bu yolla bölgede güç yansıtma eğiliminin (umudunun)dış politika doktrinine daha fazla nüfuz etmeye başladığını da söylemek olanaklı.

Türkiye’nin seçkinlerinin bu çok yönlü dış politikayı izlemeye olanak veren ortamdan yararlanmayı ne kadar başardığı ayrıca tartışmaya değer bir konu, ama şurası kesin ki Gürcistan krizinden, ABD ve NATO gemileri boğazlardan geçerek Karadeniz’e girmesinden sonra, bu ortam hızla kayboluyor.

Şimdi, bölgedeki ülkeler arasında geçerli dengelerin hepsi birden sarsılmaya başlarken Türkiye’nin ABD ve İngiliz dış politika uzmanları tarafından “ya bizdensin ya da bize düşman” anlamına gelen dar bir ikileme sokulmaya çalışıldığı söylenebilir: “Türkiye Boğazları ABD ve NATO gemilerine açarak NATO’nun yanında mı yer alacak? Yoksa Montreux koşullarında ısrar ederek fiilen Rusya’nın yanında mı?” Bu tür bir ikilemin Türkiye açısından ne kadar sınırlayıcı olabileceğini görebilmek için, kendi güvenliği açısından yönetmek zorunda olduğu dengelere kısaca bakmak yeterli.

Karmaşık dengeler dünyası

Türkiye’nin öncelikle Rusya ile ABD arasındaki dengeyi kendisine, gerek uluslararası alanda gerekse ülke içinde, hatta Güney Doğuda ek sorunlar yaratmayacak bir noktada tutması gerekiyor.  Gerçekten de, Türkiye’nin,  Rusya’yı tümüyle karşısına alması en azından ekonomik nedenlerden dolayı akla uygun değil. Türkiye kendisi için yaşamsal önem sahip doğal gaz tüketiminin %65’ini Rusya’dan ithal ediyor; bu ithalatın durması halinde, bu gün için hemen hiçbir alternatife sahip değil.

İkincisi, Türkiye 2008 yılında vermesi beklenen açığın yarısı Rusya ile gerçekleştirdiği ticaretten kaynaklanacak gibi görünüyor. Türkiye, mali yapısının giderek kırılganlaştığı bir ortamda, bu dış açığı biraz olsun kapatacaksa, Rusya ile ticaretinin aksamaması hatta daha da arması gerekiyor. Dahası Rusya ile ekonomik ilişkiler Türkiye’de, Turizm, inşaat tekstil, nakliyat gibi sektörler açısından büyük öneme sahip. Buna karşılık Rusya’nın Türkiye ile ticareti, toplam ticareti içinde önemsiz bir yer tutuyor. Rusya eğere bir ekonomik baskı uygulamak isterse, bu ticaretin bir kısmından, hata tümünden kolaylıkla vazgeçebilir. Kısacası burada Türkiye aleyhine bir durum söz konusu...

Diğer taraftan Rusya’ya karşı tutum alma konusunda ABD ile AB’nin lider ülkeleri arasında görüş ayrılıkları olduğu, bu görüş ayrılıklarının “transatlantik” ilişkilerine yeni gerginlikler eklediği de bir gerçek. Örneğin Almanya ve Fransa’nın, salt enerji, dış ticaret ve mali ilişkiler alanlarında değil, genelde uluslararası jeopolitik kaygılarla da ABD’nin talepleriyle, Rusya’nınkiler arasında, ağırlığı ABD’den yana olsa da, bir denge oluşturmaya çalıştıkları görülüyor. Türkiye’nin bu dengenin şekillenmesini beklemeden kendine dayatılan ikilemlerden birine bağlanmaktan kaçınması gerçekçi ve temkinli bir tutum olacaktır.

Bir örnek vermek gerekirse, Türkiye’nin Kafkasya İstikrar ve İşbirliği Platformu, önerisinin, Avrupa çevrelerinde şiddetli bir itirazla karşılaşmazken, ABD dış politika çevrelerinde, Gürcistan ve Rusya’yı aynı masaya oturtmayı, bu arada ABD ile NATO’yu dışarıda tutmayı amaçladığı varsayımından hareketle, ciddi ölçüde şimşekleri üzerine çektiği anlaşılıyor. ABD, AB dengeleri bağlamında bir diğer belirsizlik de Türkiye’nin AB üyeliğinin geleceğine ilişkin. Örneğin,  Reuters’in aktardığına göre Prof William Hale gibi ABD-İngiltere çizgisine yakın kimi yorumcular, “Türkiye, çadırın dışında bırakılırsa, çok daha fazla sorun yaratacaktır” savından hareketle, AB üyeliği olasılığının şimdi daha da güçlendiğini ileri sürüyorlar. Buna karşılık, Eursia Group adlı danışmanlık kurumundan Wolfongo Piccoli adlı bir analiste göre, Gürcistan krizi Türkiye’nin AB üyeliği olasılığını daha zayıflattı. Çünkü böyle bir üyelik “Avrupa’nın sınırlarını Gürcistan’a ve Kafkasların geri kalanına kadar getirir”  (12/08/08).  Diğer bir değişle Avrupa Türkiye’yi sorunlu alanlarla arasında bir tampon bölge olarak tutmak istemektedir ve bu kriz bu tutumu daha da güçlendirmiş olabilir.

ABD’yle Rusya arasındaki ilişkilerin sertleşmesi, İran’ın nükleer silah üretme çabalarını, Rusya’nın da katkılarıyla hızlandırabilir. Böylece Türkiye, yakın bir gelecekte nükleer silahlara sahip bir İran’la yaşamak durumunda kalabilir. Böyle bir durumun gerçekleşmesi halinde, İran’a saldırma planları yapan bir ittifaktan yana açıkça tutum almanın riskleri, bu risklerin karşılanması için gerekecek savunma tedbirlerinin maliyeti, ülke ekonomisi acısından kaldırılamayacak kadar yüksek olabilir. Karadeniz’in NATO ve Rusya arasında bir çatışma alanı haline gelmesi halinde oluşacak savunma gereksinimleri de benzer bir sonuç yaratacaktır.

Diğer taraftan İran’a karşı ABD/NATO ittifakının yanında açıkça tavır almak, beraberinde Sünni-Arap ülkeleriyle, Türkiye’nin sosyal kültürel yapısını da etkileyebilecek düzeyde yakın ilişkiler kurmayı getirebilir.

 Türkiye’nin Kafkasya bölgesinde, bir etnik çelişkiler yumağına rağmen yönetmeye çalıştığı, Ermenistan, Azerbaycan Gürcistan dengeleri, NATO ittifakının Ermenistan’ı Rusya’nın ve İran’ın etkisinden hızla yalıtmak amacıyla, Türkiye’ye, Azerbaycan’la ilişkilerini risk altına sokacak talepler dayatmasıyla bozulabilir. Türkiye’nin Ermenistan’la ilişkilerini normalleştirmesi, tarihsel sorunlarını bir an evvel çözmesi önemlidir. Ancak, bu çözüm süreci, Türkiye’nin sorunu yönetmeyi beceremeyeceği, denetimi elinden kaçırabileceği bir hıza ulaşırsa, hem ülke içinde hem de, uluslararası alanda umulandan farklı sonuçlara yol açabilir.

Nihayet göz önüne alınması, dikkatle yönetilmesi gereken bir diğer hassas denge de Suriye ile ilgilidir. Rusya’nın Suriye’nin Tarsus limanında bir üs açarak Doğu Akdeniz’de donanma bulundurmaya başlaması, buradaki dengeleri değiştirecektir.  Eğer Türkiye, Karadeniz’de Rusya ile, Monreux anlaşması üzerinden kafa kafaya gelirse, Güneyinde de Rus donanmasının varlığını da hesaba katmak zorunda kalacaktır.

Enerji jeopolitiğinde de korunması gereken hassas dengeler mevcuttur. Rusya’nın Gürcistan’a girmesiyle birlikte, BTC boru hattının güvenliği de tehlike altına, hatta kimi yorumculara göre önemi kaybolma sürecine girmiştir. Bu şimdilik,  abartılı bir tespit olmakla birlikte, Türkiye’nin Azerbaycan’la ilişkilerinin bozulması halinde gerçekleşme olasılığı artabilecektir.

Ne ki ABD ve İngiliz yorumcularının, yeni bir “soğuk savaş” projesi peşinde, tüm bu karmaşık dengelerin Türkiye açısından önemini yadsıdıkları, dikkatlerinin Monreux Anlaşması’nın kısıtlamalarının kaldırılarak Karadeniz’in bir NATO gölüne çevrilmesi hedefi üzerinde yoğunlaştırdıkları görülüyor. Besbelli ki, Türkiye dış politikasını yönetmeye çalışanları gerçekten çok zor günler bekliyor. 

Tuesday, August 19, 2008

İki Fırtına Birden Küreselleşirken…

(Cumhuriyet 18.08.2008)

Tarihçi Niall Ferguson’un 7 Ağustos tarihli Financial Times’daki yorumunun başlığı şöyleydi: “Yerel bir kasırga, nasıl küresel bir fırtınaya dönüşebilir.” Ferguson, ABD’de başlayarak, bir yıl içinde hızla küresel bir krize dönüşmeye başlayan mali krize ilişkin olarak, “Hayır bu büyük depresyon değil… Ama 1930’larda olduğu gibi kritik aşama, ABD aşaması değil… Kriz küreselleştiği zaman da ‘kredi kıtlığı’ kavramı artık yeterli olmayacak” diyordu.

Ferguson birkaç gün daha bekleseydi, Gürcistan’ın Güney Osetya’ya saldırısını, Rusya’nın tepkisini, ABD ve AB’nin tutumlarını da görebilir, (Putin’den ne kadar nefret ettiğini de anımsarsak: “Look back at Weimar – and start to worry about Russia”, The Daily Telegraph 01/01/2005) yorumunun kapsamını, başlığını hiç değiştirmeye gerek kalmadan, “Münih 1938”e doğru genişletmeye başlayabilirdi.

Gerçekten de geçen hafta olgular, ekonomik ve siyasi krizlerin, 1930’ları anımsatır bir biçimde birbirine paralel gelişmeye başladığını gösteriyordu.

Öbür nal da düşerken!’
Geçen hafta açıklanan veriler dünya ekonomisinde, Financial Times’ın deyimiyle “öbür nalın da düştüğünü” gösteriyordu. Financial Times, “geçen on yıllar boyunca (ABD hegemonyası döneminde - E.Y.) dünya ekonomisinde eşzamanlı durgunlukların kaynağı her zaman ABD ekonomisi olmuştu. Bu artık tümüyle doğru değil” diyerek (ve ister istemez ABD’nin ekonomik ağırlığının artık eskisi gibi olmadığını itiraf ederek) Japonya ve Avrupa’da başlayan resesyona dikkat çekiyordu. Dünya ekonomisinin “öbür nalı da düşmüştü” (15/08/08).

Aynı gün Wall Street Journal’da bir araştırma, dünya ekonomisini masaya yatırıyor, öncelikle “çifte bela” deyimiyle ABD’de enflasyonun aniden sıçradığına, Avrupa’da Avro bölgesinde ekonomik büyüme hızının negatif alana geçtiğine dikkat çekiyordu. Yazarların aktardığına göre, J.P. Morgan ekonomistlerinden David Hensley de müşterilerine gönderdiği bilgi notunda, “ABD’den Batı Avrupa’ya ve Japonya’ya doğru genişleyen ekonomik yavaşlama içinde dünya ekonomisi bozuk sesler çıkarıyor, durgunluk gelişmekte olan ekonomileri de etkisi altına alıyor” diyormuş.

Gerçekten de Asya kaplanlarının ihracatları geriliyor, Japonya resesyona girdi, İngiltere ve İspanya’da ev piyasası krizi, enflasyon ve ekonomik durgunluk hızla stagflasyona dönüşüyor. İtalya resesyonda. Yakın zaman kadar Avro bölgesinde parlak bir performans sergileyen Alman ekonomisi de özellikle ihracatın gerilemesine paralel olarak daralmaya başladı. Ekonomik durgunluk yayılır, bu arada enflasyon artarken AB, tarihinin en kritik sorunuyla nihayet yüzleşmeye hazırlanıyor: Avro, farklı yapısal özelliklere sahip ekonomilere tek bir döviz ve faiz oranı uygulamanın tetikleyeceği siyasi tepkilere dayanabilecek mi?

Dünyada ekonomik Zeitgeist’in belirgin bir biçimde değiştiğinin bir göstergesi de emtia ve petrol fiyatlarında ortaya çıkan yeni eğilim. Durgunluktan korkmaya başlayan spekülatörler emtia ve petrol kontratlarını satarak dolara geçiyor, ABD piyasalarına sığınmaya çalışıyorlar. Bu kez de yükselmeye başlayan dolar, ABD ekonomisinin tek umut veren bölgesini, ihracatını vurmaya başladı. Özetle, yerel (ABD ev piyasası krizi) kasırga artık küresel bir fırtınaya dönüştü. Çin’in bu fırtınanın göreli olarak (hâlâ) dışında olması da anlamlı…

‘Gerçek anlamda küresel bir kriz’
Gürcistan, nüfusu, yüzölçümü açısından Türkiye’nin 10’da birinden daha küçük bir ülkedir. Ama bu ülkenin bir “renkli devrim” ürünü, ABD uydusu yönetimi, Rusya’nın koruması altındaki, statüsü tartışmalı Güney Osetya bölgesine saldırınca, Der Spiegel’in deyimiyle “gerçek anlamda küresel bir kriz” patlak verdi.

Başlangıçta ABD yönetimi, belki, Rusya’nın kararlılığını, tepkisini ölçmek amacıyla, son yıllarda büyük bir hızla silahlandırdığı Gürcistan yönetimine saldırı için yeşil ışık yakmıştı. Ama Rusya’nın tepkisi bu durumu tersine çevirdi. Gürcistan topraklarına girip, Gürcü ordusunu kolaylıkla ezerek, ülkenin başkenti Tiflis’e 30 km. kadar yaklaşan, depolanmış ABD silahlarını buldukça imha eden Rusya, ABD’nin kararlılığını, Transatlantik ittifakının gücünü ölçme şansını yakaladı. Bir Sukoi-25 savaş uçağının petrol boru hattını “yanlışlıkla” bombalama noktasına gelmiş olması, mesajı gereken yerlere ulaştırıyordu. Haaretz (14/08) durumun bir diğer boyutuna da işaret etti. Ancak bunlar, “olayın” gerçek anlamda küresel bir krize dönüşmesine yol açan tek etken değil.

Birincisi, Rusya, NATO’nun genişlemesi, “renkli devrimler” v.b ile başlayan, en son Kosova’nın bağımsızlık ilanıyla devam eden ABD kuşatmasına karşı ilk kez, hem de ABD’nin enerji jeopolitiği açısından büyük stratejik öneme sahip bir bölgede, ABD hesaplarını tehlikeye atan başarılı bir askeri operasyon gerçekleştirerek süper güç konumuna geri dönüyordu (Haaretz, age).

İkincisi, AB’nin üç büyük ülkesi Almanya, Fransa, İtalya, hatta Finlandiya, Rusya’yı suçlamaya yanaşmadılar. ABD medyası, bir propaganda makinesine dönüşerek, savaşın tüm sorumluluğunu Rusya’nın üzerine yıkmaya çalıştı (Olga Ivanova, Washington Post, 15/08), ama bırakın Avrupa’yı, İngiltere medyasını bile ikna etmekte zorlandı (Mary Dejevksi, Independent, 15/08). Böylece, ABD’nin tek kutuplu dünya projesi, hem Rusya karşısında sergilediği iktidarsızlıktan (iktidara getirip, silahlandırdığı bir yönetimi koruyamadı), hem de AB’yi Rusya’ya karşı tavır almaya zorlayamadığı için çöktü.

Üçüncüsü, Gürcü hükümeti, ABD ve AB’ye güvenerek Rusya’nın gazabını üzerine çekti, ama sonuçlarına yalnız katlanmak zorunda kaldı; sonra da AB ve ABD’nin eliyle toprak bütünlüğüne son veren, onur kırıcı bir ateşkes anlaşmasını, Rusya’dan önce imzalamaya zorlandı. Böylece, tüm umutlarını ABD ve AB’nin sağlayacağı güvenlik şemsiyesine bağlamış Gürcülerin yaşadıkları şok, imparatorların vassallarını, gerektiğinde, nasıl kolaylıkla önce namluya sürüp, sonra feda edebileceğini bölge ülkelerine bir kez daha anımsattı. Neweuropeans dergisinin editörü, Bianchiari’nin deyimiyle, “Amerikancı illüzyonları yıktı” (Neweuropeans, 15/08).

Dördüncüsü, Gürcistan krizi AB içi bölünmeyi yeniden gündeme getirdi, hem de AB üzerindeki, yukarıda vurguladığım, ekonomik basınçlar artarken.

“Kriz”, “düzen” sürdürülemez noktaya geldiğinde ortaya çıkan belirsizliklere ilişkin bir kavramdır. ABD’nin ekonomik modeli (neoliberal küreselleşme) ve tek kutuplu dünya (imparatorluk) projesi sürdürülemez noktaya geldiler. Ancak ortada yeni bir hegemonya adayı, yeni bir kutup yeni bir model yok.

Buna karşılık, askeri olarak çok güçlü, ekonomik olarak çok kırılgan ABD’yi, geleceği giderek sorunlu hale gelen AB’yi, yeniden süper güç olmaya kararlı, Rusya’yı, Batı’yı ekonomik ve mali olarak zorlarken, bölgesinde yumuşak gücüyle yükselen Çin’i, uluslararası piyasalarda kendilerini koruma kapasitesine sahip, Hindistan, Brezilya, Güney Afrika gibi ülkeleri, İran, Suudi Arabistan gibi enerji zenginlerini içeren bir güçler dengesi iklimi şekillendi. Aynı anda dünya ekonomisi, 1930’lardan bu yana tarihinin en derin ve genelleşmiş ekonomik krizini yaşıyor…

“- Pardon, iyi duyamadım.. emperyalizm, ‘paylaşım savaşları’ mı dediniz? Ne kadar kötümsersiniz!”

Thursday, August 14, 2008

Olimpiyatların en gözde sporu

(Cumhuriyet 11/08/08)

Batı medyasında Olimpiyatların en gözde sporu, bu kez adeta, Çin Halk Cumhuriyeti’ni “Olimpiyat ruhuna” ihanet etmekle suçlama yarışı. Bu yarışın mantığı anlıyorum (zaten Çin de sütten çıkmış ak kaşık değil). Ancak arkasında yatan ikiyüzlülüğe de kızmamak elde değil.

Ah şu Çinliler…
Çin’in insan haklarına, ifade özgürlüğüne, Olimpiyatların dayanışma ruhuna ne kadar ters düştüğünü, “Olimpiyatlara ev sahipliği yapmayı hak etmediğini” göstermek için, Batı basını, erdemleri kendilerinden menkul sivil toplum örgütleri, birbirleriyle yarış halinde. Bir ABD’li triatlon atletinin deyimiyle “nereye baksan, bir konuda bir protesto dile getirmeye çalışan birine rastlıyorsun”. Başkan Bush da, Çin’i insan haklarına, uluslararası ekonomik sistemin kurallarına uymaya, enerji, çevre konularında sorumlu davranmaya davet ederek bu koroya katıldı.

Eleştirilerin başında, Çin’in Tibet’te ve Uygur Türklerine karşı uyguladığı baskılar geliyor. Ondan sonra Çin’in İnterneti denetleme politikası, Olimpiyat güvenliğini sağlamak amacıyla uygulamaya koyduğu, izleme gözleme, dinleme önlemleri geliyor. Bundan sonra suçlama yarışı giderek absürt bir düzeye ulaşarak, “Çin’de egemen altın madalya kültüründen”, “Çin’in kazanmaktan başka bir şey düşünmediğinden”, tüm bunların Çin’in “gittikçe kabaran ulusalcı damarından kaynaklandığından” yakınmaya kadar ulaşıyor.

Tüm bunlar doğru. Çin, Tibet, Sincan bölgesinde yaşayan Türkler gibi ulusal azınlıklara baskı uyguluyor. Interneti yakından denetliyor, örneğin, WEB’e, Çin’den bağlanıyorsanız, Uluslararası Af Örgütünün Çin raporuna ulaşmanız olanaksız. Olimpiyatlar sırasında gazetecileri dinlendiğinden, gizli açık CCTV kameralarıyla tüm Olimpiyat bölgesinin yakından izlendiğinden söz ediliyor. Güvenlik tedbirleri, sporcuların ve gazetecilerin, turistlerin hareket özgürlüklerini de kısıtlıyormuş.

Özetle, bir süredir, Batı basını, Çin’in dünya barışına zararlı bir ülke haline gelmeye başladığını kanıtlamaya, Çin karşıtı bir hava yaratmaya çalışıyor.

… Yükseliyor, bir şeyler yapmalı.
Bu suçlama kampanyasının arkasında, ABD ve Avrupa’nın Çin’in yükseliş ivmesini kırma telaşı var. Bu yükselişin en çok kaygı yaratan özelliği Çin’in, askeri yöntemlerden, şiddet uygulama kapasitesinden daha çok, ekonomik kültürel ve diplomatik araçlara, barışçı bir “çekim gücü” olma stratejisine dayanıyor olması. Bu, Batı’nın tarihsel geleneğine benzemeyen bir hegemonyacı yükseliş. Bu nedenle ABD ve Avrupa bu sürece nasıl engel olacaklarını bilemiyor, liderlik kapasitelerinin gittikçe aşınması karşısında kaygılanıyorlar.

Giovanni Arrighi’nin yeni kitabında (Adam Smith in Beijing, Verso, 2008) ileri sürdüğü gibi, Çin dünya ekonomisine açıldığından bu yana Doğu Asya’da bir Rönesans başlatmış görünüyor. Bu Rönesans içinde de Çin bölgedeki en güçlü ekonomik merkezlerden bir olarak öne çıkıyor. Arrighi’ye göre Çin’in bu başarısının arkasında, devrimci dönemin mirası olarak son derecede iyi eğitimli, iş ahlakına sahip ucuz iş gücü kaynaklarının yanı sıra, bu kaynaklardan ve devasa iç pazarından yararlanmaya gelen yabancı sermayeye kendi koşullarını dikte etme kapasitesi yatıyor.

ABD Kongre Araştırma Bölümü’nün bir raporuna göre de (China’s Foreign Policy:What Does It Mean for U.S. Global Interests? 18/07/08), ABD dış politika çevreleri, yükselen ekonomik gücünün yanı sıra, “Çin’in ‘yumuşak güç’ yansıtma kapasitesinin gittikçe artmasından…”, bu bağlamda “yumuşak güç yansıtma açısından ABD’ye göre bir çok mukayeseli üstünlüğe sahip olmasından” kaygı duymaya başladılar. Raporda Çin’in uluslararası alanda, doğal kaynaklara, piyasalara ve enerji kaynaklarına ulaşmak için, kullandığı dış yardımlarında, kredilerinde ve yatırımlarında, ABD ve Batı’nın aksine, müdahaleci koşullar koymadığı, ilişkide olduğu ülkelerin iç işlerine karışmayan bir gelişme politikası izlediği saptanıyor. Rapor, Pekin’in uluslararası alanda etkin, devlet şirketleri uzun dönemli stratejik kazanımlar uğruna kısa dönemli kayıpları kabullenebildiğine; Çin’in gelişmekte olan ülkeler üzerindeki etkileri ikili, çok taraflı anlaşmalar, ortaklıklar vb yoluyla hızla geliştiğine dikkat çekiyor.

Diğer taraftan Çin’in dayatmacı olmayan iş birliğine dayalı yaklaşımı, diplomatik alanda da meyve vermeye başlamış. New York Times’ın (05/08/08) aktardığına göre, Çin Olimpiyatlara doğru Japonya ve Tayvan ilişkilerinde önemli kazanımlar elde ediyor. Japonya’da açıkça Çin yanlısı bir başbakanın iktidara gelmiş olması, iki ülke arasındaki tartışmalı bölgedeki sorununun, petrol aramak ve işletmek için bir işbirliği anlaşmasıyla aşılması, hatta Japon donanmasının Çin ziyareti yeni bir yakınlaşmaya işaret ediyor. Tayvan’da da, Çin, daha yumuşak bir politika izlemeye başladıktan sonra açıkça Çin yanlısı bir devlet başkanı iktidara geldi ve şimdi ilişkiler daha hızlı gelişiyor.

Çin’in, Birleşmiş Milletler’de, Rusya ile birlikte Zimbabwe’ye yaptırım uygulanmasına karşı çıkması, Doha Raundun’da Hindistan ve bir grup gelişmekte olan ülkeyle birlikte ABD ve AB’nin tarım destek politikalarına karşı mücadele etmesi de, bu yumuşak gücün, liderlik kapasitesinin yükselmesine olumlu katkılar yapıyor.

Tencere dibin kara…
Çin yükselme sürecini, ekonomik gücünün, diplomatik başarılarının yanı sıra, eski ve köklü uygarlığa sahip, hızlı dönüşümlere karşın iç çelişkilerini yönetebilen, uyumlu ülke imajıyla güçlendirmek, Olimpiyatları da bu amaçla değerlendirmek istiyor. Açıldığı anda hiç sorunsuz çalışmaya başlayan muazzam yeni hava alanı, gözleri kamaştıran yeni Olimpiyat stadyumuyla da önemli ölçüde başarılı oluyor.

Bu nedenle Batı medyası Çin’in imajını karartmak, ‘yumuşak gücünün’ yükselme ivmesini kırmak için, son yıllarda, ABD dış politikasında etkin olarak kullanılan iki araca başvurmayı deniyor. Birincisi, insan hakları, ifade özgürlüğü, liberal demokrasi alanlarında Batı’nin kendi koyduğu ölçütler üzerinden yöneltilen eleştiriler, öbürü de ayrılıkçı hareketlerin teşvik edilmesi.
Ancak Yunanistan’daki Olimpiyatlarda, bizzat ABD ve Avrupa’nın katkısıyla oluşan boğucu güvenlik ortamını, kendi halkının her hareketini CCTV ile izleyen İngiliz devletini, ABD’nin 11 Eylülden sonra uyulamaya koyduğu iç güvenlik yasasını, kendi haklını izleme ve gözetleme teknolojilerini, Echelon ve Carnivor gibi tüm küresel çapta casusluk sistemlerini, Afganistan ve Irak’ta yaşananları anımsayanlar, bu ikiyüzlülüğe kızmadan edemiyorlar.

Dahası kimi gözlemciler, Olimpiyatlar öncesinde, bu eleştiri yarışının, Sincan bölgesinde16 silahsız Çin polisinin katledilmesi olayında olduğu gibi ayrılıkçı grupların terör eylemleri için uygun bir ortam yarattığına dikkat çekiyorlar.

Diğer taraftan Chatham House Asya programından Dr. Yiyi Lu’nun işaret ettiği gibi, Olimpiyatlar sırasında, Batı Çin’i “sınarken”, Çin halkı da Batı’nın yaklaşımını sınıyor. Bu bağlamda da Çin’de Batı’ya ilişkin bir düş kırıklığı ve kızgınlık gelişiyor. Batı medyasının tutumu, Çin’de ulusalcı tepkileri daha da güçlendiriyor (The Guardian 05/08/08)

Monday, August 04, 2008

Yeni bir Türkiye mi kuruluyor?

(Cumhuriyet 28/07/08)

(ya da tatildeyken, oldukça spekülatif düşünceler)
AKP davası, Ergenekon derken birileri “yeni bir Türkiye kuruluyor” havasına girdiler. Eski “militanlar” “İç savaşta taraf seçmekten” söz ediyorlar. Chatam House’dan Fadi Hakura da, Türkiye’de “yeni bir tarz siyasetin” doğmak üzere olduğunu ileri sürüyordu. Hürriyet’ten Cüneyt Ülsever’in Perşembe günkü yazısında yaptığı özet de, bu “yeni Türkiye” beklentisinin içeriğini bence, çok güzel özetliyordu.

Ülsever’le aynı dünya görüşünü paylaşmadığımdan, saptamalarını ister istemez, yorumlayarak özetleyeceğim: Bu “yeni Türkiye”, parlamenter (genel seçimler ve siyasi partiler) bir rejimi benimseyen, ama “demokrasinin sınırlarını” siyasal İslam’ın “hakikat rejimi” temelinde yeniden düzenleyen, uluslararası sermayeye açık, AB ve Avrupa’nın bölge politikalarının hayata geçirilmesinde işlevsel bir ülke olacak.
Belki, ama henüz değil?
Böyle bir Türkiye, gerçekten kuruluyor mu? İki nedenle “belki”. Ülkede ve ABD Avrupa ekseninde böyle bir niyet ve çabalar var. İkincisi, yerine yenisini bırakmak üzere ortadan kalkacak olan “eski”nin yıkılma süreci, hatta bu yıkımı benimsemeyi kolaylaştıracak psikolojik ortamın oluşumu oldukça ilerlemiş, hatta belki de geri dönülemez bir noktaya gelmiş gibi görünüyor.

Ama “henüz değil” derken, “yeni Türkiye” projesinin ülkedeki sürücüsü AKP ve çevresini bu güne kadar destekleyen uluslararası ortamın, özellikle kimi bileşenlerinin değişmeye başladığını düşünüyorum.

Bu nedenlerle “Eski Türkiye’nin” dağılmakta olduğunu söylemek olanaklı ama, yenisinin kurulmasına ilişkin çabaların henüz bir “ekolojik hakimiyet” (Bob Jessop’un bir kavramını ödünç alırsak: Kendisine karşı güçlerin yapacakları etkiden daha güçlü bir etki yaratma kapasitesini kalıcılaştırmış) kurmuş olduğunu söylemek olanaklı değil. Bu “Yeni Türkiye” projesini inşa etmeye çalışan güçlerin, başarıya ulaşabilmek için gerekli olan toplumsal ve kurumsal desteğin, özellikle fark yaratan kesimini, koşullar değiştiğinde hızla kaybetme olasılığı hala var.
“Eski Türkiye’de yıkımın üç vektörü
Bu vektörlerden biri, 1980’lerden bu yana uygulanan neoliberal politikaların etkisiyle, hem toplumsal dokuda yaşanan tahribat, hem de, bu kriz yönetme modeline bağlı olarak yaygınlaşan “hedonist (işleve değil hazlara odaklı) tüketim kültürünün etkisiyle gelecek duygusunu kaybetmiş, “anı yaşa”, “içindeki gerçek seni bul”, kimliklerinin, yeni kuşaklar arasında giderek yaygınlaşmış olmasıdır. Artık geleceğini “yapmaktan” vazgeçenlerin tek seçeneği yalnızca kar yapmayı arzulamak olacaktır.

İkinci vektör, eski Türkiye’nin doğuş öyküsünü (mitosunu) yeniden yazma çabasıdır. Bu çaba Cumhuriyetin kuruluşunu, bir tarihsel hata, sapma, olarak yeniden tanımlamayı, 1980’den sonra giderek zayıflamasına karşın, 1990’ların ilk yarısına kadar siyasetin egemen söylemini oluşturan “ulusal proje” ‘sadakatini’ (bağımsızlık ve kalkınma, sağda; anti emperyalist, gerçekten demokratik ya da sosyalist Türkiye, sol’da… ve Laiklik her iki kesimde de…) tasfiye, kuruluş öncesinin Osmanlı (imparatorluk) geleneğini, öncelikle popüler kültür alanında restore etmeyi amaçlıyor. Bu vektörün temsilcilerinin, “Kemalizm” kavramını, tasfiye etmek üzere hedef aldıkları her şeyin içine doldurulacağı bir “boş göstergeye”, dahası bir “müstehcen baba”nın adına dönüştürme çabaları da işte bu tasfiye ve restorasyonla ilgili.
Üçüncü vektör ise: kapitalizme yönelik eleştirel yaklaşımların teorik zeminini oluşturan “komünist hipotezin” de tasfiye edilmesiyle ilgilidir. Bunu başarmak için, Türkiye’de kapitalizme yönelik eleştirilerin “komünist hipotezi” uygulamaya koyma çabalarının ilk kez ve tüm renkleriyle kitleselleşmeye başladığı döneme dönmek ve bu “olayın” bıraktığı tüm izleri, yaratığı ‘sadakatleri’ silmek gerekecektir. 1980’lerde postmodern - liberal entelijansiyanın bitmez tükenmez pişmanlıkları, 70’lerin “devrimci” kimliğinin karalama çabaları bu tasfiye çabasının ilk dalgasıydı. Başarılı da oldu. 1980’lerde kuşaklar 1970’lerin gerçekte nasıl yaşandığını, özverileri, tutkuları, “yeniyi yaratmak” için birlikte mücadele etmenin, hazlarını bilemeden, adeta korku, kabus öyküleriyle yetiştiler.

Şimdi, neoliberalizm krize girer, post modern entelijansiyanın, liberalizmden uzaklaşarak, siyasal İslam’ın otoriter eğilimleriyle örtüşmeye başlayan dünya görüşü teşhir olmaya, teorik/felsefi açıdan eleştirel düşüncenin yeniden canlanma koşulları oluşmaya başlarken, “Denizlerin” kuşağının mirasına yönelik yeni bir saldırı daha gündeme gelmiştir. Onlar milliyetçidir, cuntacıdır, biraz zorlarsanız ulusalcı sosyalist (Nasyonal Sosyalist demeye getirerek) bile diyebilirsiniz…

Böylece bir ülkenin halkının elinden hem, emperyalizme ve eski rejime karşı kaderini ilk kez tayin ettiği ulusal başlangıç “olayı”nın, hem de baskı ve sömürüye başkaldıran çocuklarının anısının onuru elinden alınmaya çalışılmakta, yeni kuşakları, tarihsiz, köksüz, geleneksiz ve pasif bir kitle olmaya itilmektedir.
AKP’yi taşıyan dalga geri çekiliyor
Tüm bu olumsuzluklara karşın henüz hiç bir şey kesin değil. Bizi bu noktaya getiren AKP hükümetini (bir önceki hükümetin ve CHP’nin katkılarını da unutmadan) taşıyan uluslar arası finansal dalga geri çekilmeye başladı. Bu dalganın en önemli bileşeni, tam AKP iktidar olurken şişmeye başlayan, ama geçen sene patlayan kredi balonuydu. Böylece Türkiye ekonomisi önemli bir kaynaktan yoksun olurken, AKP döneminde bu köpük sayesinde gizlenebilen tüm zaafları da su yüzüne çıkmaya başlıyor. Bu sırada AKP’nin kaynak açığını kapatmak için petrol zengini Arap sermayesine döndüğünü görüyoruz. Birinci bu kaynağın beraberinde getirdiği siyasi yakınlıklar, Türkiye’nin önemli ve geleneksel müttefiklerinde gerginlik kaynağı olmaması kaçınılmaz.
İkincisi ABD ve AB Türkiye’yi bir Ortadoğu ülkesi olarak tanımladıkça, bu tanımın, AB bağlamında AKP’ye destek veren kesimlerde gerginlik kaynağı olması da kaçınılmaz. Nihayet mali kriz içinde başlayan kaynak bölüşün savaşının, bir bütün olarak AKP’yi destekleyen Siyasal İslam mozaiği içinde de yeni gerginliklere

Thursday, July 17, 2008

Geleceğe Dönüş - I & II

(Cumhuriyet 14.07.2008)

İngiltere ve ABD’nin, Zimbabwe’ye ambargo koyma çabalarını, son anda Rusya ve Çin engelledi. Uluslararası Ceza Mahkemesi Sudan Devlet Başkanı’nı soykırımla suçlamaya hazırlanıyor. İngiltere, petrol akışını aksatan isyancılara karşı, Nijerya’ya askeri yardımı teklif ediyor. Afrika’ya ilgi giderek artıyor.

Emperyalist yönetişim
Bush döneminin dünyaya, tek başına (müttefiklerine aldırmadan) biçim verme (imparatorluk) projesi tükenince gündeme yeni proje arayışları gelmeye başladı. Bu arayışlar içinde, “Avrupa ve Japonya ile birlikte, yanlarına 2. derecede güçlerden birkaç “demokratik” ülkenin de eklenmesiyle oluşacak, ABD liderliğinde bir blokun küresel yönetişim projesi giderek öne çıkmaya başladı.

Bu proje, Clinton döneminin “uluslararası topluluk” “insani müdahale” kavramlarına, bu kez Irak ve Afganistan deneyleri ışığında, dünyada şekillenmeye başlayan “çok kutupluluk” iklimi içinde, bir geri dönüş çabası olarak görülebilir.

Demokrat Parti’nin başkan adayı Barack Obama’nın dış politika seçeneklerini tartışırken (Cumhuriyet, 09/06/08), “gelen dış politikayı hazır bulur” dememin bir nedeni de bu “geri dönüşün” salt düşünsel değil kurumsal zeminin de bir süredir inşa edilmekte olmasıydı. Afrika’ya dönersem, bu çok değerli enerji ve mineral kaynaklarına sahip kıta, bu “blokun” yönetişim projesinin şekillenmesinin hem aracı hem de hedefi olacak gibi geliyor.
Princeton Üniversitesi, Woodrow Wilson okulunun Ulusal Güvenlik Projesi ortak direktörleri, Ann-Marie Slaughter ve John Ikenbery (bu zat, 2003 yılında CIA İstihbarat Konseyi başkanıydı) geçen cuma günü Financial Times’da yayımlanan ortak yazılarında, bu yeni “blokun” oluşmasına ilişkin tartışmaları çok güzel özetlediler.

Biraz Gramsci…
Daha önce de aktardığımız gibi iki tez yarışıyor: Cumhuriyetçilerin adayı McCain’in ve neo-con çevrenin Demokrasiler Birliği-DB (League of Democracies) tezi ve Demokrat Parti’ye yakın, geçmişte “liberal emperyalizmi” (“insani müdahale”) savunmuş çevrelerin Demokrasiler İttifakı -Dİ (Concert of Democracies) tezi. Salughter ve Ikenberry bu ikinci gruba ait. Ortak yazılarında, DB’nin aslında ABD’nin güç kullanmasını kolaylaştırmayı amaçlayan bir taktik olduğunu (revize edilmiş imparatorluk projesi de diyebiliriz) ileri sürdükten sonra, kendilerine ait Dİ projesini açıklamaya girişiyorlar.

Bu iki yazara göre Dİ’nin esas amacı, “küreselleşmeyi kurtarmak”, bunun için gerekli küresel yönetişim kurumlarını restore etmek, genişletmek ve güçlendirmek olmalıdır. Yazarlar, geçtiğimiz 50 yıl boyunca dünyada iki güç merkezi vardı diyorlar: Öncelikle Washington’da ama Londra, Paris, Bonn, Tokyo, Brüksel’de var olan “Batı Demokrasileri düzeni”. İkincisi, simgesel olarak BM Güvenlik Konseyi’nde merkezileşen “büyük güçler düzeni”. Yazarlara göre, dün mücadele demokrasiyle komünizm arasındaydı; şimdi de “dünya demokrasilerinin küresel yönetişimi yenilemek ve genişletmek için işbirliği yapması gerekiyor”.

Yazarlar, bu amaçla, Batı demokrasileri blokunu, Güney Afrika, Brezilya, Endonezya, Meksika, Şili, Arjantin, Türkiye gibi ülkelerle genişletmeyi öneriyorlar.

Slaugher ve Ikenberry’nin önerileri, Gramsci’nin (sonra Poulanzas’ın) bir ülkede, hegemonya olgusunu anlatırken oluşturdukları betimlemeye (devletler düzenine tercüme edilmiş haline) çok benziyor(!): Bir lider sınıf fraksiyonu (burada ABD) etrafında oluşmuş iktidar bloku (Londra, Paris, Berlin Tokyo), bu blokun etrafında onu destekleyen sınıf ve zümreler (kimi “seçilmiş”, 2. sınıf ülkeler), en altta da, bu “destek sınıfları” aracılığıyla, bastırılan, yönetilen emekçi sınıflar (çoğu enerji ve kaynak sahibi ülkeler). Bunların ekonomik alanları “blokun” kullanımına açık tutulacak, direnenler, gerektiğinde bu blokun (belli ki destek ülkelerinden de devşirilecek) askeri güçlerinin ilgisine konu olacaklar.

Müdahaleye kurumsal kılıf: Koruma sorumluluğu
Ancak bu sürecin işleyebilmesi için, “bloku” bir arada tutacak, hatta oluşmasına önayak olacak bir amacın ve kurumlaşmanın (ideoloji ve onu üreten, maddeleştiren bir yer) varlığı gerekiyor.
Tam bu noktada, 2005’te kurulan ama bugüne kadar ölü taklidi yaptıktan sonra, tam Afrika büyük güçlerinin ilgisini çekmeye başladığı, ABD’nin AfricaCom’u kurduğu, Zimbabwe’ye askeri müdahale, Nijerya hükümetine askeri yardım olasılıkları tartışıldığı sırada ısıtılarak servis yapılan, “Koruma Sorumluluğu” (“Responsibility to Protect” “http://www.globalcentrer2p.org”www.globalcentrer2p.org ) adlı kurumdan söz edebiliriz.
BM bünyesinde kurulan “Koruma Sorumluluğu”nun WEB sitesine baktığınızda, ilk anda “hümanist” bir “fanteziyle” karşı karşıya olduğunuzu sanabilirsiniz. Ama siteyi dikkatle incelediğinizde, kurumun amacının şöyle tanımladığını göreceksiniz: “Bir devletin görevi halkını insan ürünü felaketlerden korumaktır. Bir devlet beceriksizlikten ya da kötü niyetten bu sorumluluğunu yerine getirmezse, sorumluluk uluslararası topluluğa geçer. Bu sorumluluk, diplomatik, yasal, barışı vb, son tahlilde de askeri yöntemlerle yerine getirilmelidir”. O zaman da ister istemez aklınıza, Roma İmparatorlukunun, başka krallıklara saldırırken gerekçe olarak sık sık bu “koruma” kavramına başvurduğu gelecek. Sonra da, bu kurumun, “insani müdahaleler” kavramı arkasına sığınan (bazen de sığınmayan) “liberal emperyalist” politikaların askeri operasyonlarına meşruiyet kazandırmaya çok yatkın bir yapılanma olduğunu düşüneceksiniz.
Nitekim İngiltere Parlamentosu, Avam Kamarası (seçilmiş temsilciler meclisi) Kitaplığı Uluslararası İlişkiler ve Savunma Bölümü’nce yayımlanan bir “araştırma notu”, bu kuruma tam da bu biçimde yaklaşıyor. Adele Brown imzalı yaklaşık 62 sayfalık “notun” başlığı, şüpheye hiç yer bırakmayacak kadar açık: “İnsani amaçlı müdahaleyi yeniden icat etmek: Koruma Sorumluluğu’na iki selam?”.

Adele Brown, araştırmasında “insani amaçlı müdahalelerin” tarihini irdeledikten sonra, “Koruma Sorumluluğu” kavramının, yükselen bir doktrin olduğuna dikkat çekiyor. Brown araştırmada, “egemenlik” kavramının tarihsel gelişmesini, son dönemde egemenliği, “sorumluluk” kavramıyla sınırlamayı amaçlayan yaklaşımları irdeliyor. Araştırma, bu kurumun amaçları ve kapasiteleri üzerine sürmekte olan tartışmaları özetliyor, Batı kavramı kapsamına girmeyen ülkelerin kaygılarına değiniyor. Ama sonuç olarak bu doktrini İngiltere’nin tüm önemli siyasi partilerinin benimsediğini, İngiltere hükümetinin doktrinin kabul edilmesine yönelik uluslararası çabaların başını çektiğini vurguluyor.

Özetle yeni “emperyalist blokun” altyapısını ve meşruiyet zeminini oluşturmayı bu kez İngiltere hükümetinin üstlendiğini görüyoruz. İngiltere hükümetinin Nijerya ama özellikle Zimbabwe ve bağlamında geliştirmeye başladığı yaklaşımları da bu bloku kurmak için gerekli ideolojiyi ve “olayı” hazırlamak çabaları bağlamında anlamlandırabiliriz: Hadi, “koruma sorumluluğumuzu” yerine getirip Zimbabwe halkını birlikte kurtaralım! Bu bağlamda “bilenler” konuşmaya başladılar bile. Örneğin, Bosna-Hersek eski “sömürge valisi”, Lord Ashdown, “Zimbabwe’ye yönelik bir askeri müdahalenin meşruluğunun savunulabileceğini” ileri sürüyor. (The Times, 26/06/08).

(Cumhuriyet 16.07.2008)

Pazartesi günü, ABD hegemonyasını, Clinton döneminin “uluslararası topluluk”, “insani amaçlı müdahale” kavramlarına dönerek, bir “emperyalist yönetişim projesi” üzerinde anlaşan blok oluşturarak restore etme çabalarından söz etmiş, çok değerli enerji ve mineral kaynaklarına sahip Afrika kıtasının, hem bu projenin oluşması sürecinde katalizör hem de hedef olacağını ileri sürmüştüm.

Eğer, ABD- İngiltere ekseni, “uluslararası topluluğu”, “kurtarma sorumluluğu” konsepti bağlamında, bazı Afrika ülkelerine doğrudan müdahale etmeye ikna edebilirse, hem ABD “liderliğini” yeniden kanıtlamış, hem de müdahale edenler bir taşla iki kuş vurmuş olacaklar. Birincisi, klasik emperyalist güçler Afrika’ya doğrudan müdahale etmeye başlayabilecekler. İkincisi, emperyalist ideolojinin, sömürge siyasetini meşrulaştıran en önemli iddiasına geri dönülmüş olacak: Siyah adam çocuk gibidir, kendi kendini yönetemez. Beyaz adam bu sorumluluğu yüklenmelidir.

Bu müdahalelere hedef olabilecek iki ülke belli olmaya başladı. Bunlardan biri Zimbabve, diğeri de pazartesi günü Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC) tarafından, devlet başkanı, ülkedeki meşru muhalefet güçlerinin itirazlarına, uluslararası gözlemcilerin ve uzmanların, “krizi daha da derinleştirir iç savaşa yol açar” itirazlarına karşın “soykırım” gerçekleştirmekle suçlanan Sudan. ICC’nin, 10 yıl önce kurulduğundan bu yana hep Afrika ülkelerini hedef almış olmasının olası etkilerini, petrol kaynaklarıyla ilgisini bir başka yazıya bırakıp, burada kısaca Zimbabve’ye bakmak istiyorum. Çünkü Zimbabve önce destabilize edildi, bir iç siyasi ekonomik krize itildi, sonra hedef tahtasına çıkarıldı. Sürekli, sömürgecilikten söz eden bir liderliğe sahip olması da Batı açısından ayrıca can sıkıcıydı.

Sömürge mirası üzerinden zorla kriz…
Afrika’da sömürge sistemi çökerken, şimdiki Zimbabve’de iktidarı elden kaçırmak istemeyen beyaz azınlık (yerleşimciler) 1965’te Ian Smith’in önderliğinde bağımsızlık ilan ettiler. İngiltere sömürgesini kaybetmiş olmasına karşın askeri bir müdahaleyi gündemine almadı. Ancak siyah halk Zanu ve Zapu örgütleri yoluyla bir ayaklanma, gerçek bir bağımsızlık savaşı başlattılar. Bu örgütler bağımsızlığı 1980’de kazandı ve ülkenin yönetimi siyahların eline geçti. Ancak, yeni devletin kuruluşu sırasında liderlik, nüfusun yüzde1’ini oluşturan beyazların elindeki, ticari olarak önemli toprakların yüzde 70’ini kapsayan mülkleri kamulaştıramadı. Diğer bir deyişle bağımsızlık savaşının en temel ekonomik talebi karşılanamadı, dahası potansiyel bir siyasi sorun kaynağı olarak hep gündemde kaldı.

1998 sonunda ülkenin ekonomik koşulları ağırlaşır, IMF de facto bir ambargo uygulamaya başlarken bu toprak reformu, bu kez iktidar partisinin muhalefet karşısında gücünü koruma çabasının bir parçası olarak yeniden gündeme geldi. Gelmesiyle birlikte başta İngiltere ve ABD olmak üzere Batı’nın, Zimbabve’ye tavrı hızla sertleşmeye başladı. Mugabe hükümeti 2000 yılında sömürgecilikten kalma yerleşimci beyaz çiftçilerin ellerindeki toprakları alıp siyah köylülere dağıtmaya başladı.

Sömürgeciler geri gelmeye hazırlanıyor…
Batı basını zaten otoriter eğilimlerinden, yolsuzluklarından dolayı kolay bir hedef olan Mugabe’yi yeni-Hitler olarak sunmaya başladı. Ancak Mugabe, o sıralarda gündemde olan ikinci yeni Hitler adayı Saddam’ınkinden çok farklı bir rejimin üzerinde duruyordu. Örneğin 2001’de ABD Temsilciler Meclisi Zimbawe Demokrasi ve Ekonomik Kurtarma Yasası’nı geçirdiğinde, ABD Kongre üyesi, Cynthia McKinney, “Neden genelde demokratik özellikler gösteren bir Afrika ülkesine ambargo uygulamak istiyorsunuz” diye soracak ve ekleyecekti, “Zimbabve Afrika’nın iki demokrasisinden biri. Çok partili rejimi, parlamentosunda muhalefet grubu, yönetimi kıyasıya eleştiren bir basını ve bağımsız yargıçları var”...

Ancak ok yaydan çıkmıştı. Batı hükümetleri ve uluslararası kurumlar Zimbabve’ye ekonomik yaptırımlar uyguladılar, dış kredi kaynağını kuruttular, yabancı yatırımcıları korkuttular ve ülkedeki krizi kaosa ittiler.

Geçen mart ayında yapılan parlamento ve başkanlık seçimlerini Mugabe kaybetti. Ancak iktidarı terk etmiyordu. Böylece yönetimin ülke içindeki meşruiyeti hızla aşınmaya, zaten çok yaşlı olan Mugabe’nin rejimi çöküşe doğru hızla ilerlemeye başladı. İşte bu noktada Batı ikinci önemli müdahaleyi yaparak muhalefet lideri Tsvangirai’yi tabanda, çoğunluğu kendisini destekleyen halka dayanarak demokratik ve kitlesel eylem yollarıyla mücadele etmektense, Mugabe hükümetini soykırımla suçlayarak Batı’ya sığınmaya ikna ettiler. Böylece yukarıda değindiğim bir taşla iki kuş vurma şansı oluştu. Batı, özellikle İngiltere ve ABD, Zimbabve’ye doğrudan müdahale edebilecek. İkincisi, Zimbabve halkı devreden çıkarılarak pasifleştirilecekler, demokratik kültürlerini geliştirme şansı ellerinden alınacak, yeniden “çocuklaştırılacaklar”. Böylece geçmişte sömürgeciliğe baş kaldırmış olan bir halk daha ezilmiş olacak. De nobis fabula naratur!

Thursday, July 10, 2008

Uyanmaya Başladılar Ama…

(Cumhuriyet 09.07.2008)

Bu yıl G-8 toplantısının gündemi dolu: Mali kriz, enerji krizi, gıda krizi… Ülkemizdeyse, kimi kendiyle tıka basa dolu “piyasa ekonomistlerinin” içi rahat, “ABD resesyona girmedi” diye avunuyorlar. Öyleyse neoliberalizme devam… Halbuki daha ciddi ekonomi yazarları, krizin dördüncü dalgasını da yiyince, uyanmaya başladılar.

‘Başka bir şey olsa gerek…’
Financial Times’ın yazarlarından Wolfgang Münchau, uyanmaya başlayanlardan biri. “Resesyon olası en kötü sonuç değil” başlıklı yazısında (07/07/08), “bu salt bir mali kriz olsaydı çoktan bitmişti. Dördüncü dalganın sıkıntılarını yaşadığımıza göre, salt mali aşırılıklardan, kötü düzenlemelerden daha öte bir şeyler rol oynuyor olmalı” diyordu. Bank of International Settlements (BIS) “eşik altı ev kredileri krizi, en fazla tetikleyicidir, gerçek neden olamaz” diyormuş. BIS’e göre, “para ve kredi genişlemesi önemli bir rol oynamış olabilir”. Münchau da BIS’in bu saptamasına katılıyor ve ekliyor, “ben daha da öteye giderek, bu esas olarak bir ekonomi politikası krizidir diyeceğim”. Belli ki Münchau, “olayı” (para ve kredi genişlemesi) görüyor ama anlamını bir türlü kavrayamıyor; “sorunun mali piyasaları görmezden gelen Dinamik Stokastik Genel Denge modeline dayanan politikalardan kaynaklandığına” inanıyor. Bu nedenle, şimdi, kemerleri sıkmak, resesyonu, birilerinin biraz sıkıntı çekmesini, bazı bankaların batmasını kabullenmek gerekir diyor. “Yoksa” Münchau’ya göre “sonsuza kadar bir ‘Minsky moment’ (kredi krizi) içinde kalacağız.”

Münchau’nun aklına şu soruyu sormak gelmiyor: Neden merkez bankaları bu politikaları benimsediler? Neden bu politikalar bir yere kadar ekonomik büyüme yaratabildi? Ama Münchau, krizden çıkabilmek için resesyona, yıkıma katlanmak gerekir diye düşündüğüne göre, sanırım, sorunun köklerinin nerede yattığını da hissediyor.

Sorun içsel ve yapısal
Münchau’nun hissettiği şey şu: Sorun aslında, üç beş merkez bankası ekonomistinin hatasından, yani dışsal (egzojen) etkenlerden kaynaklanmıyor. Peki, ama nereden kaynaklanıyor? Onun yerine biz cevap verelim. Muazzam para ve kredi genişlemesinin gündeme gelmesinin ardında birbirine sıkı sıkıya bağlı, biri ekonomik diğeri siyasi iki neden var. Birincisi, 1997 öncesinde The Economist’in kabul etmekte büyük zorluk çektiği bir sorunla ilgili. Bu kendini kapasite fazlası ve talep yetersizliği olarak gösteren “aşırı birikim sorunudur”. Dünyaya hâlâ “Say yasasıyla” bakmaya çalışan, “piyasa ekonomistlerinin” anlama kapasitesini iyice zorlamaya başladığımı düşünerek, kafalarını daha da karıştırmamak için, “emek değer teorisine”, “kâr oranları düşme eğilimi” konularına girmiyorum. Ancak kapasite fazlası sorununa bakmalarını öneriyorum. O zaman, para ve kredi genişlemesi “ılgınlığının” ardındaki mantığı belki anlamaya başlayabilirler.

Kriz sertleşirken, ekonominin gemisi su almaya başlayınca, merkez bankaları ve maliye bakanları, “delikleri” para ve kredi genişlemesiyle yarattıkları ek taleple tıkamaya çalıştılar. Sermaye de kendi deliklerini tıkamak için spekülasyona ve talana yöneldi. Bu “piyasa ekonomistleri”, dönüp 2001-2 yıllarındaki tartışmalara baksalar, benim gibi “kötümserlerin” o zaman “resesyonu yarıda kesiyorlar, sorunlar daha sonra çok daha büyük bir şiddetle geri gelecek” dediğini de görürler.

Bu da bizi siyasi nedene getiriyor. Kapasite fazlasını tasfiye etmenin, halkı eksik tüketime (yoksulluğa) katlanmaya zorlamanın siyasi maliyetini hiçbir ülkenin devleti üstlenmek istemez; önce ertelemeye, bu arada yükü başka ülkelerin ekonomilerinin üzerine yıkmaya çalışır. Uluslararası “yönetişim” de işte böyle dönemlerde çöker. Uluslararası mali sistem de…

Siyasetçiler, mali sermayenin, iş çevrelerinin, hatta medyanın baskısına dayanacak gücü kendilerinde bulamıyorlar. Treni sallamaya, efendilerinin “şenliğinin” devam etmesi için ellerinden geleni yapmaya çalışıyorlar. Köpük büyüyor ve sonunda patlıyor…

Şimdi ne yapılabilir, G-8 toplantısından Münchau’nun önerdiği “acı ilaç”, cesur kararlar çıkabilir mi? Geçen yılki toplantıdan çıkan ortak belge bir fikir verebilir: “Dünya ekonomisi iyi koşullardadır… Küresel dengesizlikler, sürdürülebilir ve güçlü bir büyüme ortamında yumuşak bir biçimde aşılmaktadır”...

Ya bunların dünyadan haberi yok, ya da niyetleri treni sallamaya devam etmek. Ama artık, delikleri para, kredi genişlemesiyle tıkamak olanaklı değil, finans sermayesinin enflasyon korkusu da hızla artıyor. Fazla kapasitenin, şişkin talebin (refahın) yok olması kaçınılmaz. Ama nerede, kimin ekonomisinde? Bana, bu yıl, masa başında birbirine gülümseyenler, masanın altından tekmeleşmeye başlayacaklar gibi geliyor.

Tuesday, July 08, 2008

Bağımsızlık ve Yurtseverlik Önemli…

(Cumhuriyet 07.07.2008)

Yok, sakın yanlış anlamayın, Türkiye’den değil, geçen hafta 4 Temmuz Bağımsızlık Günü’nü kutlayan ABD’den söz ediyorum. Demokrat Parti’nin başkan adayı Barack Obama “yurtseverlik” gibi kavramlara giderek daha çok vurgu yapmaya başladı. Artık onu yakasında bayrak olmadan görmek olanaklı değil.

Bize gelince, diğer çevre ülkelerde olduğu gibi bu kavramlar, küreselleşmeyle birlikte tabu haline geldi. Eğer, küreselleşmeci, AB’ci statüko’nun, siyasal İslamın üzerinize darbeci, faşist damgasını vurmasını istemiyorsanız, bu kavramlara yanaşmayınız, ulusal çıkardan asla söz etmeyiniz. Benim gibi sosyalist yazarların işi daha kolay. Bizim için bağımsızlıkçılık, ulusalcılık, emperyalizm karşıtlığı bağlamında ve eğer halkçı bir sosyal ekonomik programa bağlıysa ciddiye almaya değer bir duruş. Yurtseverlik ise eğer, etnik köken, inanç, cins, cinsel tercih, ırk ayrımcılığını dışlıyor, o ülke halkının, öncelikle emekçiler ve yoksullar olmak üzere büyük kesiminin dayanışmasını, kardeşliğini ve refahını amaçlıyorsa anlamlı. Demokrasi mi dediniz? Çok yadırgayabilirsiniz ama biz bu kavrama her zaman, “kimin için?” sorusuyla yaklaşırız. Ama bu tartışmalar bir başka yazıya kalmak zorunda.

III. Bush dönemi’
Önceki yazımda, “Gelişmeler, yeni başkanın dış politikasının, öncekinin bir devamı olacağını gösteriyor” demiştim. Ama “III. Bush Dönemi” bana ait bir kavram değil. Bu, ABD’de muhafazakâr kanadın, iş çevrelerinin gazetesi Wall Street Journal’in, 2 Temmuz tarihli yorumunun başlığıydı. Obama’nın “hızla önceki tutumlarını terk ederek merkeze doğru koştuğunu” saptayan WSJ, “Bir Demokrat’ın, Bush’un bu kadar çok karalanan gündemini rehabilite etmeye başlayacağını kim düşünebilirdi” diyordu.

Gerçekte geçen iki hafta boyunca Obama’nın iç ve dış politika alanlarında baş döndürücü bir hızla gerçekleştirdiği “U” dönüşlerine bakınca WSJ’ye hak vermemek elde değil. Örneğin, geçen ekim ayında Obama, Bush döneminde, güvenlik güçleriyle kanunsuz telefon dinleme ve izleme konusunda işbirliği yapmış olan telekomünikasyon şirketlerini korumaya yönelik her türlü yasaya karşı çıkacağını söylüyordu. İki hafta önce Meclis, tam da bunu yapan bir yasayı Obama’nın desteğiyle çıkardı.

Bush’un en çok eleştirilen politikalarından biri dinci örgütlere verilen ayrıcalıklı mali destekti. Geçen hafta New York Times, Obama’nın eğer seçilirse Bush’un bu uygulamalarını daha da genişleteceğine ilişkin bir demecini, Bush yönetiminde bu politikaları uygulayan J.K. Dilulio Jr. gibi üst düzey görevlilerinin Obama’yı alkışladığını aktarıyordu. Obama Senato’dayken silah lobisine ve tecavüzcülere ölüm cezası getiren yasa tasarısına karşı tutum almıştı. Geçen hafta, her iki konuda da genel muhafazakâr kanatla birlikte, tam aksi yönde oy verdi. Perşembe günü Washington Post, Obama’nın askerlik hizmetini genişletmeyi savunduğunu, inanç ve yurtseverlik değerlerini yükseltmeye devam ettiğini aktarıyordu. Önceleri, “Yurtseverlik, yurdunu iyileştirmek için sorumluğunu üstlenmek anlamına gelmelidir” derken Obama, şimdilerde, “ülkenin kazanımlarını, büyüklüğünü ve askere gitmenin önemini” vurguluyordu. Washington Post yorumcusu, neo-conların, kanaat önderlerinden Charles Krauthammer da bu nedenlerden Obama için “mevsimlik prensiplerin adamı” deyimini kullanıyordu.

Hegemonyadan imparatorluğa ve emperyalizme
Tamam, bunlar muhafazakâr yazarlar, Obama’yı yıpratmak istiyorlar. Peki ya The Nation dergisinin Obama’nın dış politika yaklaşımını irdeleyen ayrıntılı (4.000 sözcük) yazısına ne demeli. The Nation, Demokrat Parti’nin sol kanadını temsil ediyor; adaylık yarışında da Clinton’ı değil Obama’yı desteklemişti. The Nation’un editörlerinden Robert Dreyfus’un imzasını taşıyan yazı esas olarak şu noktalara dikkat çekiyordu:

Obama’nın etrafındaki dış politika danışmanları Clinton’ın II. döneminin müdahale yanlısı uzmanlarından ve neo-conlardan devşirilmiş. Obama, CIA’nın ve Pentagon’un, Ulusal Demokrasi Vakfı (National Endovement for Democracy) ve Deniz Komandoları, Özel Güçler gibi, Afrika’dan Büyük Ortadoğu’ya, Rusya’dan Çin’e uzanan geniş coğrafyaya müdahale etmeye en yatkın, en saldırgan, aygıtlarını özellikle güçlendirmeyi amaçlıyor. Obama hedef ülkelerde demokrasiyi güçlendirmek için muhalefeti ve “demokratları” özellikle desteklemeyi planlıyor; çöken, çökmeye başlayan devletleri kurtarmak ve yeniden inşa etmek için askeri ve sivil özelliklere sahip özel bir aygıt kurmayı da amaçlıyor.

Obama, ABD’nin, bu yüzyıl boyunca da “acil kötülüklere karşı ve nihai iyiye doğru” dünyaya önderlik etmeye mutlaka devam etmesini istiyor. Bunun için de Pentagon’a giderek daha fazla dayanmayı, onu dünyanın her yerine müdahale etmeye uygun düzeyde tutmayı amaçlıyor. Bu amaçlarla, Obama, ABD’nin müttefikleriyle (esas olarak Avrupa’dan söz ediliyor) ilişkilerini bir “demokrasiler arası işbirliği” çerçevesinde güçlendirmeyi, ortak davranmayı sağlamayı amaçlıyor.

Obama İran’la görüşme konusunda, “bana en uygun zamanda ve uygun liderlikle konuşurum” diyerek Bush çizgisine çekiliyor; İsrail’e koşulsuz destek veriyor, İran’ın nükleer güç olmasını elindeki tüm olanakları kullanarak engelleyeceğini söylüyor. Irak’tan çekilmeye ya da asker sayısını azaltmaya gelince, Obama, bu konuda kararını yerel komutanların tavsiyelerini göz önüne alarak vereceğini vurguluyor.

Tüm bunları bir araya koyduğumuzda, Obama’nın Bush döneminin dış politikasını devam ettirmeyi, dahası Dört Yıllık Savunma Raporlarında var olan ama doğrudan vurgulanmayan, zorla ya da ülke içinden rejim değişikliklerine yönelik araç ve aygıtları güçlendirmeyi, bunların kaynaklarını, olanaklarını ve yetkilerini geliştirmeyi özellikle amaçladığı görülüyor. Bu yolla yıkılan ülkelerin devletlerinin, ekonomilerinin yeniden yapılandırılmasına yönelik bir nevi “sömürgeler bakanlığı” gibi bir aygıtın da oluşturulması, aslında, Condaleezza Rice’ın kurduğu örgütün genişletilmesi de amaçlanıyor.

Anladığım kadarıyla Obama, Bush döneminde başlatılan ve tükenen küresel imparatorluk projesinin yerine, Avrupa ve Japonya ile birlikte, belki de yanına 2. derecede güçlerden birkaç “demokratik” ülkenin de eklenmesiyle oluşacak ABD liderliğinde bir blokun küresel emperyalist yönetişim projesini koymayı planlıyor.

Obama’nın, 19. yüzyıl sonundaki klasik emperyalizmin, günün koşullarına göre mutasyona uğramış bir biçimini hedefleyen dış politikası, giderek kıtlaşan enerji, gıda kaynakları, doğal kaynaklar ve bunların bulundukları coğrafyalar üzerinde yoğunlaşmaya başlayan büyük güçler arası rekabetin doğasına da uygun.

Tam da bu nedenlerle merkez ülkelerde, halkı emperyalist politikalara ikna etmek için bağımsızlık, ulusalcılık gibi kavramların canlandırılması önem kazanıyor. Aynı anda, bu madalyonun öbür yüzünde, çevre ülkelerde, kaynakların ve pazarların emperyalist blokun kullanımına açık kalmasını sağlamak için demokratikleştirme söylemi altında, her türlü halkçı, ulusalcı ve bağımsızlıkçı yaklaşımın etkisizleştirilmesi, bastırılması gerekiyor. Siyasal İslamın bu amaca çok uygun bir söylem sunduğunu da daha önce birçok kez tartışmıştık…

Monday, June 30, 2008

Nerede Kalmıştık?

Dünya ekonomisini sarsmaya devam eden mali krize en son baktığımızda oldukça kötümser sayılabilecek üç saptama yapmıştık. (1) “En kötüsü geride kaldı” diyenlere inanmayınız. (2) Mali piyasalarda, Fed’in Bear Sterns’i, Fed’in banka dışı mali aktörleri kurtarmaya başlamasıyla oluşan toparlanma son eriyor. (3) Dünya ekonomisinde stagflasyon (durgunlukta enflasyon) olasılığı artıyor (19/05/08). Geçen perşembe günü dünya piyasalarında yaşanan sarsıntıdan sonra zorunlu olarak bu konuya dönünce, ne yazık ki o günden bugüne, gelişmelerin saptamalarımıza uygun bir yol izlemiş olduğunu gördük.

Büyük depresyondan bu yana
Geçen perşembe, CBS Market Watch sitesi, duruma ilişkin yorumuna “Sokakta kan var” başlığını koymuştu. Gerçekten de, son baktığımızda, 19 Mayıs günü, 12.984 düzeyinde kapanan Dow Jones Sanayi İndeksi geçen perşembe bir günde 358.4 puan (yüzde 3.03) kaybederek 11.453’e inmişti. Bloomberg’den Michael Patterson’a göre, bu bir aylık yüzde 9.4 gerileme, DJIA’nın Büyük Depresyon’dan (1930’lar) bu yana en kötü haziran performansıydı.

Atlantik’in bu yakasındakilerin durumuda parlak değildi. 19 Mayıs günü 6376 puanla kapanan Londra, FTSE 100, perşembe günü yüzde 2.6 gerileyerek 5518’den kapanıyordu. Aynı gün Alman Dax ve Fransız CAC 40 da yüzde 2.4 geriledi. Cuma günü, Asya indeksleri, Amerika, Avrupa borsaları gerilerken Asya kendi yolunda gidecek tezini yalanladılar: Çin’de Şanghay yüzde 5.3, Hindistan’da Bombay yüzde 4.1, Tokyo yüzde 2, Hong-Kong yüzde 1.8 geriledi.
Gerilemenin, ev piyasalarında süren kıyımı bir kenara bırakırsak, daha çok perakende satış yapan büyük mağazaların, bankacılık, otomotiv, havacılık, elektrikli eşyalar, ulaşım sektörlerindeki şirketlerin hisselerini etkilediği görülüyordu. En çok umut bağlanan teknoloji sektörü de olumsuz etkilenenler arasındaydı.

Geçen haftaki sarsıntının arkasında, öncelikle petrolün varil fiyatının 140 doları geçmesi, enflasyon beklentisinin güçlenmesi (Global Economic Forum 26/06/08), özellikle bankacılık ve otomotiv sektöründe şirket bilançolarına ilişkin kötü beklentiler vardı. OPEC Başkanı’nın perşembe günü petrolün varil fiyatının 170 dolara çıkabileceğine ilişkin yorumu, piyasaları iyice tedirgin etmişti. Çünkü ABD ekonomisinin 2008’de ortalama yüzde 1 büyüyeceğine ilişkin iyimser varsayım, petrolün 130 doların altında kalacağını varsayıyordu.

Petrol fiyatları üzerine tartışmalar yine hızlandı. Bu kez tartışmalar, arz-talep dengesindeki değişimin ya da spekülasyonun yanı sıra giderek artan oranda dolardaki zayıflığın, dünya piyasalarında nereye gideceği belli olmadan dolaşan dolar cinsinden likiditenin etkileri üzerinde yoğunlaşıyor. Diğer bir deyişle, ABD Merkez Bankası, krize likidite yoluyla müdahale edince, petrolün fiyatı da tırmanmaya başlamıştı. Cuma günü OPEC Başkanı’nın 170 dolar öngörüsünü ikinci kez tekrarlarken doların yanı sıra jeopolitik risklere gönderme yapması da ilginçti.

İki ateş arasında çözümsüzlük
Sanırım geçen hafta ABD Merkez Bankası Başkanı Bernake’nin faizleri oldukları düzeyde tutması, bir çıkmaza girildiğini düşündürüyordu. Le Monde, The Economist, Financial Times yorumcularının vurguladıkları gibi Bernake, kredi krizine, ekonomik yavaşlamaya karşı faizleri indirmekle, artmaya başlayan enflasyonist basınca karşı faizleri arttırma gereksinimi arasında sıkışmıştı. Çünkü ABD ve Avrupa ekonomileri 1970’lerdeki gibi bir stagflasyonla karşı karşıya. Ama bu kez durum çok daha farklı ve vahimdi. Örneğin dünyanın ikinci büyük ekonomisi Japonya’da enflasyon oranı bir yılda ikiye katlandı. Ama aynı anda Japon ekonomisinin resesyona girmeye başladığından söz ediliyor. Dahası, Ekonomi ve Maliye Bakanı Hiroka Ota’ya bakarsak, bu kez Japon ekonomisi, enflasyondan dolayı resesyona giriyor. Ota diyor ki: “Bu iyi bir enflasyon değil, çünkü girdi olarak kullanılan emtiaların fiyatlarındaki artışlardan kaynaklanıyor.” “Petrolden gıda maddelerine kadar girdilerdeki fiyat artışlarını şirketler üstlenemeyerek fiyatlara yansıtıyorlar. Ama tüketici bu fiyatları kabul etmeyerek harcamalarını kısıyor.” (Bloomberg, 27/06/08) Talep yetersizliği nedeniyle şirketler zorlanmaya başlayınca, işsizlik korkusuyla tüketici güveni daha da zayıflıyor: Bir “fasit daire…”

ABD’de de durum Japonya’dan farklı değil. Krizin derinliğini belki de en iyi, bir zamanlar kaderi ABD ekonomisinin kaderiyle eşanlamlı sayılan General Motors şirketinin artık tarihe karışmak üzere olması gösteriyor. Özetle, kredi köpüğü delinince, kapasite fazlası/talep yetersizliği sorunu, diğer bir deyişle aşırı birikim krizi hemen tüm sektörleri yeniden etkisi altına aldı. Bugün 1980’lerdeki gibi işçi sınıfına saldırarak kârları restore etmek de olanaklı değil, çünkü ücretler zaten düşük, sendikalar zaten etkisiz.

Daha da kötüleşecek…
Belli ki en kötüsü geride kalmamış. Merkez bankalarının müdahaleleri, kurtarma işlemleri etkisini kaybetmiş ve kredi krizi tüm şiddetiyle geri gelmiş. Şimdi kimi saygın analistler “Hiç bu kadar kötü olmamıştı” diyorlar. Borç piyasaları bir türlü açılmıyor. (Euro Intelligence, 26/06/08). Societe General’in küresel stratejisti Albert Edwards’a göre “Menkul kıymetler borsa indeksleri ekim ayındaki değerlerinin yüzde 70’ini kaybedebilirler” (Financial Times, 26/06/08). Washington Post’tan Steven Pearlstein da “Ekonominin, yılın ikinci yarısında toparlanacağına ilişkin umut fos çıktı” diyor ve ekliyor: “Tüketimi üretim düzeyine çekmek, sanayii kapasite fazlası sorunundan kurtarmak, kredi köpüğünü tümüyle söndürmek, doların doğal düzeyine inmesine göz yummaktan başa bir çare yok”, “Resesyon daha yeni başlıyor” (27/06/08).

Gerçekten de Harvard Üniversitesi’nin 23 Haziran’da yayımlanan bir raporuna göre, ev piyasasındaki tahliyeler ve iflaslara yol açan kredi krizi “bu kuşağın gördüğü en sert kriz”. Rapor iki noktaya özellikle dikkat çekiyor. Birincisi, ev piyasasındaki kriz derinleşmeye devam ediyor, yatırımcının sandığından çok daha vahim. İkincisi, Asya ekonomilerinin bu krizden etkilenmeyeceklerine ilişkin varsayım hızla çöküyor; koşullar yatırımcıların kabul etmeye hazır olduğundan çok daha hızla kötüleşiyor. ABD ekonomisindeki gelişmeler Asya’ya ilk anda görülemeyen biçimlerde ve yavaşlıkta yansıyor. Yatırımcı Çin ekonomisinin ABD talebine bağımlılığını, Asya ekonomilerinin de Çin’in yüzde 10’da seyreden büyüme hızına ne kadar bağımlı olduğunu tam olarak kavrayamıyorlar. Örneğin, ABD tüketicisi talebi gerilemeye başladı, bu hemen Asya’da üretilen, panel televizyon, otomobil, cep telefonu gibi malların taleplerini etkilemeye başladı.

Pearlstein, “Toparlanma bu yaz da gelmeyecek, bu kış da, hatta belki de gelecek kış da…” diyor. Çok kötümser bulabilirsiniz, ama ya dünyanın en zengin adamı Warren Buffet’ın ABD ekonomisindeki toparlanma olasılığıyla ilgili saptamasına ne demeli: “Yarın olmayacak, gelecek ay olmayacak, büyük olasılıkla gelecek yıl da olmayacak.” (Bloomberg TV, 25/06/08)

Sunday, June 22, 2008

From Hegemony to Empire and then back to the bad old imperialism

(Presented at the 7Th METU Conference on International Relations: Hegemony or Empire? Prospects for contemporary world order. 18-20 Haziran 2008 METU.)

I think this a very well timed and a quite an important conference with a very interesting program. I am very glad to be here.

I would like to start with an observation: The predominant mood in the American foreign policy elite, turned from an optimist triumphalism, to pessimist declinism in less than two decades.

When the Cold War ended the talk was all about a new bright future: The New World Order. This new world order would bring international peace and cooperation, democracy, and a prosperous future.

As we all remember, It was the End of History. It seemed that human civilisation had arrived. And the name on the terminus was liberal democracy.

Furthermore, all of this was going to take place under the watchful eyes of a benevolent hegemon US, in a unipolar world. Because, US, “the last man standing”, so to speak, was now the sole superpower as well as a beacon of democracy and prosperity.

These days, however, increasing number of writers is lamenting the decline of America. Recently Richard Haas, the director of Council on Foreign Relations wrote about the end of the unipolar world[[1]]. According to Parag Khanna from the New American Foundation, the US global power is too stretched, could snap into a decline very quickly[[2]]. The title of the Newsweek’s editor, Fareed Zaakharia’s book is The post American world [[3]].

The tone of Kissinger’s recent article in the The International Herald Trubine was most unusual: He was arguing for protecting strategically important industries and rescuing companies that matters for the national security [[4]].

However, at the end of the cold war, despite of all that optimism, there were also number signs suggesting that “all that glittered were not gold”.

What was happening was in fact not a beginning of NEW WORLD ORDER but, the last stage of the restoration, started with the Thatcher Reagan era about a decade ago. This was the restoration of unfettered individualism, primacy of the capitalist rule. But more than anything else it was about the restoration of US hegemony which had entered a period of decline in the 1970s.

And, the name of the last stage in this restoration was Globalization, that is, the emergence of a unified world economy, a “flat world”, if you like, of the international free market.

There was however some who were deeply suspicious of this idea of “New World Order”.

On the left for instance, there was a shrinking minority who still wanted to talk about imperialism, class rule, economic crises etc… and there are others, already a rapidly growing majority, who wanted to believe that a totally new stage in the world history was starting and all the previous rules and norms of politics were now defunct. Globalization was the new reality. Hart and Negri’s neo-medievalist, apocalyptic book [[5]] titled Empire would later capture this mood perfectly: Decline of the states, hence end of classical imperialism as such, and the rise of all encompassing global power of the capital…

On the right, among the US foreign policy circles, for instance, there were some very influential names, such as Paul Wolfowitz, who had lost their confidence in the future of US’s economic and cultural primacy in the world. These people suspected that US was loosing its ability to lead by example and by consent: US was loosing its hegemony.

They wanted the US to seize the moment, especially after the I. Gulf war, and rely primarily on its unrivalled military technological superiority to establish a truly unipolar order.

For them: A new kind of foreign policy was needed to prevent the rise of a new superpower capable of contesting US primacy.

This was in fact a project, envisaging a shift away from the hegemony, that is to rule by consent, leadership, backed by a strong coercive apparatus to something else. Many called it Pax Americana. Irwing Kristol, in its 1997 Wall Street Journal article which appeared just before the Asian Crisis, called it The American Empire.

Later, just before the Iraq war started, Kissinger would use the concept of American emporium.
However with the collapse of the bipolar system the real fault lines of the global geopolitics were becoming even more pronounced and a new geopolitical climate was being shaped.

For instance
1) World economy was suffering from a crisis of over-accumulation [[6]]. There was the problem of excess capacity. The consumer demand was not sufficient to sustain profitability in any of the major industries in the centres of the world economy especially in the US. The attempt to deal with this over-accumulation through financialization, by creating first a technology bubble, then a housing and credit bubble made the bad situation worse and made the US economy as well as the world economy even more prone to systemic risks.
2) There were energy and food crises in the making [[7]]. And the growing consumer demand, coming from the emerging working classes and the middle classes in the new powers such as Chine India was making a number of “resource wars scenarios” increasingly more plausible
3) Global warming was about to be accelerated due to the new consumption boom fuelled by globalisation and later by financialisation.

US wanted to establish itself as single centre of power, to build a perpetual Pax Americana, gradually bringing all the territories under its control by incorporating them into the global liberal order, by closing “gaps” in the globalization process, by wars if necessary, as Pentagon specialist Thomas Barnett would later put it in his famous book: The Pentagon’s New Map.[[8]]

In this global order, as it was formulated in the Quadrennial Defence Review published in October 2001, all the geographies and the space too, would be totally open to US’s economic, political and military penetration.

The Review was also introducing, for the first time the concepts such as “pre-emptive wars”, temporary alliances, unilateral action in the US foreign policy.

When, This imperial project, was first leaked to the The New York Times in 1992, just before Clinton came to power, it was disowned by the US foreign policy establishment and caused a minor scandal in the so called “international community”. But It was going to surface later, towards the end of the second Clinton administration [[9]], after the Asian Crisis when US’s economic model, neo-liberal globalization, begun to come under scrutiny and the “Restoration” process for the US hegemony had been exhausted.

But by then, the US department of defence had already adopted, a noticeably imperial discourse, during the II. Clinton administration, with the introduction of the new concepts such as “the indispensable country”, “Tallest country” etc…

Later, Rumsfeld, in the introduction, he wrote for the Quadrennial Defence Review, would argue that USA was now the only country with global interests.

The foreign policy shift that was started during the Clinton administration, accelerated under the Bush Administration especially after the 9/11.

When Bush came to power, The USA military had already embarked upon a process of force restructuring and expansion of military bases all around the world with a specific emphasis on the energy security. But it was also aiming to encircle Russia and to prevent China to become a global political player.

Bush administration’s a new defence doctrine had only formalised and enhanced this shift. Also, the importance and the weight of the Pentagon in the US administration begun to increase almost geometrically. Its total budget had almost tripled in 6 years. Its new intelligence organisation grew quickly to become a much larger a beast than the CIA. Pentagon, begun to assume diplomatic responsibilities; its diplomatic personnel and its influence rapidly exceeded that of the state department’s ‘diplomatic corps’ [[10]]. Also, US begun to pull itself out of the major international treaties, hence begun to dismantle the hither to existing structures of international relations.

However, this imperial project which looked so logical at the first sight, was doomed to failure. Simply because not only USA lacked the economic and financial means to build a global military empire, but also, there are already a number of emerging powers in the world geopolitics who are against a unipolar world.
The fact, that USA was becoming progressively more dependent on the kindness of these newly emerging powers to finance its military projects and domestic welfare, was suggesting the impossibility of building an empire “to freeze the time and space”[[11]] if borrow from Hart and Negri’s definition of Empire, under the US dominance.

Here how the world looks to us at this point in time, at the ruins of the US imperial project
1) US is still a superpower. But it is not alone any more. The central gravity of power and wealth in the world has begun to shift eastwards.
2) Correspondingly, new hegemonic discourses such as Beijing Consensus, EU model, alternative to Anglo Saxon model of liberalism begun to emerge
3) The international image of USA military has been tarnished in Iraq when a rag tag army of resistance comprised of no more than 15,000 militants, equipped only with light, in some cases improvised weapons, robbed USA from a quick “mission accomplished”.
4) New centres of global information dissemination, such as Al Jezira and other international TV stations have emerged during the Iraqi war. Hence US lost its global monopoly over the representation and interpretation of the world events[[12]]. In other world the US dominance over the “global society of spectacle” has now broken.
5) The resource scarcity is on the rise so is the new economic and political forces such as China, India and Russia which hunger for them. US’s traditional client states such as Saudi’s beginning to forge new relations with the other powers [[13]].
6) Crisis of capital accumulation is again in full force affecting the lives of billions. The number of world leaders blaming USA for the current financial instability, is growing. Recently, Russian President Medvedev openly put the blame for the recent credit crunch on the US financial system[[14]]. German Chancellor Angela Merkel, recently told Financial Times that Anglo Saxon model of regulation has failed, and Continental Europe should take the lead in devising new rules for financial markets [[15]]

The so called Anglo Saxon model, of globalisation and free trade is now also attracting heavy fire from the sections of the US business circles which until recently whole heartedly embraced its fruits. Because now, the other powers, such as China and India are benefiting from the free trade, at the expense of US industry and labour.

Now after the catastrophic wars in Afghanistan and in Iraq, the Guantanama Bay prison and Abu Gharib scandals, the dark world of “Ghost ships”, Renditions, more than a million corpse in four years and finally the credit crunch, decline of dollar, meteoric rise of oil prices, we are in fact witnessing a de facto collapse of the US imperial project.

-O-

Nowadays World looks much more like as it did at the beginning of the 20th century:
· A hegemonic power is in decline.
· It faces a number of rising powers.
· They are all competing among each others to get access to natural resources and markets around the world.
· The competitors are increasingly making inroads in the US’s sphere of influence in Latin America, Middle East and Africa,
· In response the USA is now building a new military command centre Africacom in Africa, planning to stay forever, with 50+ military bases in Iraq[[16]] and Activating IV Fleet towards the Latin America
· Protectionism is rising in the US and in the EU- There are talks of Economis Nationalism
· Meanwhile France is increasing its Oceans under the Exclusive Economic Zone (EEZ) rights, almost one million square miles, twice the size of Germany [[17]].

There are four more developments reminiscent of the early 20th century landscape. These are: increasing military spending [[18]], massive immigration on a global scale and revival of ethnic nationalism [[19]], again encouraged and supported by the major powers[[20]], especially by the US[[21]]. Finally the increasing income disparities between the classes, nations have once more begun to complicate policy options available for ruling elites and fuel protectionist tendencies [[22]].

However this time, there are two accelerators.
1) Global warming and falling water tables, falling harvest [[23]] are creating a Malthusian moment. The world is feeling again, the pressures of so called “over population” or excess population and food scarcity
2) Energy resources are reaching their peak. Hence the competition among the major powers to secure access to the shrinking resources is on the increase[[24]].
All these mean that major powers, especially the US will increasing find difficult to secure free access to energy, food resources they required if they remain strictly within the confines of the free market. In fact Anatol Kaletsky from the London Times, recently conceded that “oil is to important to leave to market forces” [[25]].

Do you think that water or food or the import of cheap commodities filling the Wal-Mart shelves, hence slowing down the erosion in living standards of the US workers are less important?

It appears that US but also European countries are finding increasingly difficult, on the one hand to externalise their economic problems such as excess capacity by increasing their access to other markets and on the other hand to protect the jobs and the strategically important national companies from the foreign competition... Spatial and temporal fixes are getting more and more difficult and less and less available.

Doha Round has been stalled. Number of bilateral and regional trade agreements are rapidly rising. The emerging tendencies of protectionism are bound to increase further, in the future. World Bank and the IMF have lost their ability to restructure the world economy as they did in the late 1980s and early 1990s. The successive failures of the interstate negotiations aiming to resolve the vital problems such as global warming, food crises, are the manifestations of the declining possibilities of cooperation between the big powers.

The world powers are slowly approaching a point where resolving their differences in economic and political matters peacefully, within the confines of free trade, or in the UN will be getting increasingly difficult if not impossible and … perhaps impossible.

We are at the end of another era of globalization.

Once more political and then military confrontations between the major forces, perhaps first via their intelligence agencies and then via proxies, seems to be in the offing.

In summary: Declining US hegemony first triggered an imperial reflex for a brief period of time. The imperial project has all but collapsed, the unipolar moment has come to pass. Now, these days we are increasingly witnessing, in the international relations, a return to classical imperialism, that is inter-state rivalries between the big powers over the control of territories, natural resources, labour reserves and trade routes, with all of its bloody trimmings…
---------------------------------------
[1] Richard N Haass, “What will follow U.S. Dominance”, Foreign Affaires, May/June 2008
[2] Parag Khanna, The Second World: Empires and Influences in the New Global Order, Random House, 2008
[3] Fareed Zakaria, The Post American World, Norton, 2008
[4] Henry Kissinger, “Globalization and its discontents”, International Herald Tribune, 29 May, 2008
[5] Bruce Holsinger, “Empire Apocalypse and 9/11 Premodern”, Critical Inquiry, Vol 34, Number 3, Spring 2008
[6] Robert Brenner (1998) “The Economics of Global Turbulance”. New Left Review, No, 229.
[7] Klare T. Michael, Resource wars, Owel Books, 2002
[8] Thomas P.M Barnett, “The Pentagon’s New Map”, Esquire March 2003
[9] Within the conservative Think tank The project for the new American Century, established in 1998 and later published the infamous study Rebuilding America's Defenses: Strategies, Forces, and Resources For a New Century (2000). Almost all the proposals put forward in this study later appeared in the QDR 2001.
[10] Frida Berrigan, The Pentagon's Expansion Will Be Bush's Lasting Legacy, 27 May 2008, Tom Dispatch, www.tomdispatch.com/post/174936/frida_berrigan_the_pentagon_takes_over
[11] Michael Hardt and Antonio Negri, Empire, 2000, Harvard University Press, p. XIV
[12] Shri Dilip Hiro, “The Sole Superpower in Decline: The Rise of a Multipolar World”, Military Review, July- August 2008.
[13] Paul Richter, “New Forces frying U.S. Saudi oil ties”, Los Angeles Times, 8 June 2008
[14] The Daily Telegraph, “Russian president Dmitry Medvedev blames US selfishness for global financial crisis” 09 June 2008
[15] Financial Times, “Regulation model has failed, says Merkel”, 11 June 2008
[16] Patrick Cockburn, “Revealed: Secret Plan to keep Iraq under US control”, Independent, 5 June 2008
[17] Der Spiegel, “WATER, WATER EVERYWHERE France Eyes Massive Expansion of its Oceans” 05/07/2008
[18] Malin Rising, “Robust global economy drives rise in the arms spending”, The Associated Press, 9 June 2008
[19] Jerry Z Muller, Us and Them The Enduring Power of Ethnic Nationalism”, Foreign Affaires, March/April 2008
[20] James Petras, Separatism and Empire Building in the 21st Century, Global Research, 8 June 2008
[21] Juan Gabrial Tokatlian, “America the Breakup artist- US support for partition movements is opening a can of worms” The Christian Science Monitor, 3 June 2008
[22] Jeffrey G. Williamson, Winners and loosers over 200 years of globalization, Working Paper 9161, NBER Publications, September 2002, Philip Stephens, “Uncomfortable truths for a new world of them and us”, Financial Times, 29 May 2008, David Rothkopf, Global Citizens. They're Hugely Rich. And They Pull the Strings.
Washington Post, May 4 2008;
[23] Lester Brown, “Falling Water tables, Falling Harvest”, Earth Policy Institute, 4 June 2008
[24] Michael T. Klare, Rising Powers, Shrinking Planet, The new geopolitics of energy Metropolitan Books, 2008
[25] Anatole Kaletsky, “Oil is too important to leave to market forces” The Times June 12, 2008

Wednesday, June 11, 2008

Obama Kazandı Çok [U]mutluyuz

(Cumhuriyet 09.06.2008)

Demokratik Parti’den, Hillary Clinton ve Barack Obama’nın aylardır, adeta bir Hollywood filmi seyreder gibi izlediğimiz, başkan adaylığı yarışı nihayet tamamlandı. Clinton ile Obama arasındaki siyasi farkları pek kavrayamadık, ama bir zamanlar ABD’ye köle olarak getirilen siyah ırktan birinin şimdi devlet başkanı olmaya hazırlanmasına çok sevindik, içimiz ısındı. Seçimlerden sonra da, Bush döneminin “karanlığını” geride bırakan, ABD’nin uluslararası imajını temizleyecek yeni bir dış politika umuyoruz.
Kimsenin moralini bozmak istemem, ama bunlar boş umutlar. Hem ABD halkını hem de bizleri, özellikle dış politika alanında bir düş kırıklığı bekliyor. Demokratlar, Obama yerine Clinton’u seçmiş olsalardı, yine bir şey değişmeyecekti.

Bir kamu diplomasisi zaferi
Ama Clinton-Obama yarışının hiçbir anlamı olmadığını da söylemiyorum. Irak savaşı, Irak yalanları, Guantanamo, Ebu Garib, işkenceyi meşrulaştırma tartışmaları, başkanın kralları aratmayan yetkileri, “hayalet uçaklar”, Katrina rezaleti, Ulusal Güvenlik Yasası bağlamında, ABD halkının özgürlüklerini kısıtlayıcı, kişi özelini yok edici uygulamalar, ABD’nin “en demokratik, en özgür ülke” imajını yıkmıştı. ABD hegemonyasının, “yumuşak gücünün” (özendirici özelliklerinin) aşınma süreci Bush döneminde iyice hızlanmıştı.
Clinton - Obama yarışı, tüm dünyanın gündemine, ABD demokrasisinin görüntülerini, gerek uluslararası medya tekelleri, gerekse de her ülkedeki ABD dostu yazarların çabalarıyla getirdikten sonra, şimdi sıra, Obama ile Cumhuriyetçi Parti’nin başkan adayı eski Vietnam gazisi Senatör John McCain arasındaki başkanlık yarışını parlatmaya geldi. Bu yarışı kim kazanırsa kazansın, iki aday arasındaki siyasi farkların neler olduğunu yine pek kavrayamayacağız, ama her aşamada, Obama’ya bakıp, “Uygarlık açısından ne büyük bir gelişme” diyerek hayranlıkla başımızı sallayacağız.

ABD “kamu diplomasisi” makinesinin uzantısı ya da gönüllü katılımcısı yazarlar şimdi, “tek süper devlet”, “tek kutuplu dünya” fantezilerini, tüm bunlar, Council on Foreign Relations (CFR) Başkanı Richard Haas’a göre geride kalmaya başlamış olsa da (Foreign Affaires, Mayıs/Haziran, 2008), kafamıza kakmaya başladılar bile. Bu ABD’ci yazarlar, ABD hegemonyasına hayran olma, boyun eğme eğilimimizi güçlendirmek için ellerinden geleni yapacaklar. Dahası bunlar (örneğin, The Economist, “America at its best”, 05/06/08; Çandar, Referans, 06/06/08), şimdi Obama bağlamında, ABD’nin değişim kapasitesini kafamıza kakacaklar: Mademki ABD değişiyor, bizdeki ‘statüko’ da değişecek! Direnmek nafile siz de boyun eğin.

Aslında, Obama veya McCain’in ABD dış politikasında bir değişimin habercisi olduğuna inanmak için, ABD gibi ülkelerin dış politika oluşturma özelliklerinden ve günümüz dünyasının dinamiklerinden habersiz olmak gerekiyor. Ya da kötü niyetli…

Gelen, dış politikayı hazır bulur
Tabii ki yeni başkanla birlikte, ABD dış politikasında kimi değişiklikler göreceğiz. Ama bunlar içeriğe ilişkin olmayacak. Bush sonrası dış politikanın temel ilkeleri, genel çerçevesi daha şimdiden, saptanmış durumda. Bush’un, 11 Eylül sonrasında izlemeye başladığı dış politikanın içeriği de (hegemonya stratejilerinden imparatorluk taktiklerine yönelimler) Clinton döneminde saptanmıştı: “Vazgeçilmez ülke”, “kullanmadıktan sonra bu kadar büyük bir orduyu niye besleyelim ki”, rejim değişikliği doktrini, CENTCOM’un kurulması, Orta Asya bölgesine yönelik yeni askeri/diplomatik inisiyatifler vb…

Bush seçim kampanyası boyunca, dış politikada “kendi işine bakmayı” savundu, “ulus inşası” projelerine karşı çıktı. Ama iktidara geldikten kısa süre sonra, 11 Eylül’ün yardımıyla, Clinton döneminde başlayan dış politika yönelimini güçlü bir vurguyla, mantıki sonuçlarına kadar iterek benimsedi.

Şimdi de benzer bir durum söz konusu. Bush yönetiminin II. döneminde Çin ve Rusya’nın yükselişine cevap olarak ABD’de Avrupa, Hindistan ve Japonya ile çok daha yakın, çok yönlü ilişkiler, “demokrasiler bloku”, “demokrasiler ittifakı” önerileri bağlamında, daha geniş bir cephe oluşturma eğilimi güçlendi. Avrupa’da Merkel ve Sarkozy hükümetlerinin de bu eğilime cevap verdiğini görüyoruz.

Bush’un II. döneminde, “temel sorunlar listesinin” başında, dünya ekonomisinde gıda, enerji, su kıtlığı, sanayide kapasite fazlası, talep yetersizliği sorunları, talep yetersizliğini yönetmek üzere genişleyen kredi köpüğünün patlamasıyla oluşan mali kriz ve stagflasyon (resesyon ve enflasyon) var. Öyleyse, dış politikada, doğal kaynaklar, enerji havzalarına erişimin güvenlik altına alınması, stratejik endüstrileri korumak, işsizliğin daha fazla artmasını engellemek için ulusal ekonominin dış rekabete karşı korunması, buna karşılık yeni piyasaların açık kalmasının sağlanması gibi sorunların öncelik kazanması gerekiyor.

Son yıllarda başlayan bu süreç, sınıflar arası ilişkiler düzeyinde de önemli bir değişikliğe işaret ediyor: Küreselleşmiş mali sermaye üzerinde yaşayan kesimlerin, mali krizlerin etkisiyle ekonomik siyasi güçleri zayıflarken, sınai ve savunma, istihbarat, bilişim sanayileri üzerinde yaşayan sınıf kesimlerinin etkileri giderek artıyor. Bu kayma iki dalga halinde yaşandı. Birinci dalga, 1997 Asya krizinden 2003’te, Irak savaşı çıkmaza girene kadar sürdü. Resesyonu engellemek için mali köpük yeniden şişmeye başlayınca, mali sermayenin etkilerinde bir toparlanma yaşandı. İkinci dalga 2007’de mali kriz, petrol krizi ve gıda krizi içinde, Rusya ve Çin’in etkilerinin daha bir hissedilir olmasıyla başladı.

Bush’un II. döneminde, “AfricaCom” kuruldu, Latin Amerika’ya yönelik olarak IV. Filo yeniden etkinleştirilirdi. (World Press.org, 03/06/08). Terorizme karşı uzun savaş paradigması içinde Pentagon’un bütçesi katlanarak büyüdü; askeri istihbarat örgütlerinin gücü, CIA’nın ve üs komutanlarının gücü sivil diplomasinin önüne geçecek biçimde genişledi, yeni bir askeri üsler ağı oluştu (Frida Berrigan, “How the Pentagon Shapes the world” Tom Dispatch, 27/05/08).
ABD dış politika çevrelerinde, CFR, Haas, Kissinger, Zhakaria gibi önemli kurumların, isimlerin söylemlerine, bunları yayan medyanın havasına bakınca uzun döneme ilişkin “yeni” ilkelerin de şekillenmekte olduğunu görüyoruz. Örneğin, “tek kutuplu dönemin” geride kaldığı sürekli vurgulanıyor. Bu, yeni başkanın, “imparatorluk” refleksinden daha çok hegemonya restorasyonuna, geniş ittifaklar kurma arayışına önem vereceğine işaret ediyor. Geçen haftalarda medyada başlayan, “Ortadoğu’da yerel güçler kendi sorunlarını kendileri çözüyor” kampanyası, ABD’nin bölge politikasında bir değişimin başladığına işaret ediyor. ABD, Sünni-Şii saflaşması üzerinde oynamaya devam ederken hem imajını daha fazla aşındırmamak hem de daha düşük maliyetle çalışabilmek için yerel sorunlara doğrudan değil, “vassalları” aracılığıyla müdahale etme eğilimini benimsemeye başladı. Washington Post’un başyazısında işaret ettiği gibi, iki partinin adayları arasında Ortadoğu konusunda bir yaklaşım farkı yok.

Gelişmeler, yeni başkanın dış politikasının, öncekinin bir devamı olacağını gösteriyor.

Thursday, June 05, 2008

AKP ve Üç Fantezi

(Cumhuriyet 02.06.2008)

AKP hükümetinin I. dönemi üç fantezi üzerinde tamamlanmıştı: Ekonomik büyüme, demokratikleşme, yeni başarılı bir dış politika. Fanteziler de esas olarak iki varsayımla destekleniyordu: Neo-liberal küreselleşme kalıcıdır, ABD hegemonyası altında, tek kutuplu bir dünya oluştu. Bu iki varsayım yıkılırken AKP’yi II. dönemine taşıyan fanteziler de çöküyor.

Mali krizin dalgaları Türkiye sahillerine ulaşınca, ekonomik büyümenin ve refahın bir kredi köpüğü üzerinde yüzen tahta parçalarından öte bir içerikleri olmadığı anlaşılmaya başlandı. Demokratikleşme fantezisi, geç de olsa 1 Mayıs olayı, “Flört zinadır” ayıbı, dinleme için özel örgüt skandalıyla darmadağın oldu. Geriye dış politika fantezisi kalıyor: AB’ye üye oluyorduk, mihver ülke (ya da Davutoğlu’nun hangi yazısını okuduğunuza bağlı olarak, “merkez” ülke) olmaktan merkez ülke olmaya ya da merkez ülkeden küresel güç olmaya dönüşecektik. AB üyeliği sürecinin başına gelenler malum. Geriye bir tek, “merkez” ya da küresel güce dönüşmek, hatta bölgede Osmanlı barışı kurmak kaldı. Bu fantezinin geleceği de tümüyle ABD’ye bağlı.

Hassas konular…
Bu yüzden ne zaman birileri “ABD artık tek süper güç değil, tek kutuplu dünya geride kaldı” gibisinden yorumlar üretseler, AKP yanlısı yazarların sinirleri bozuluyor. Aksini savunma çabalarına, nadiren rastlasak da genel tavır, bu tartışmaları yok sayarak “tek kutuplu dünya” nakaratını tekrarlamaya devam etmek.

Bu yazarlar sinir olmakta haklılar. AKP söylemini, belli bir dünya tanımına (esas olarak Ahmet Davutoğlu tarafından üretilmiş bir tanıma) dayandırıyor. Bu dünyada ABD tek aktör, bölgede tek belirleyici, bölgedeki tek hikâye de Afro-Avrasya’yı içeren Büyük Ortadoğu Projesidir. Türkiye bunun içinde, coğrafyası, tarihi, kültürü açısından en merkezi ülkedir. Ama çevresine güç yansıtabilmesi (pardon barış, istikrar getirebilmesi diyecektim) için bu küresel süper gücün stratejik desteğine gereksinimi vardır. Bu desteği alabilmek için de Türkiye’nin her türlü ulusalcı, ve/veya anti-emperyalist söylemden arınarak bu süper güçle kader birliği yapması, küreselleşmeci neo-liberal söyleme sadık kalması gerekiyor.

Eğer ABD’nin bu konumu değişirse, dünyada ve bölgede karşısına başka oyuncular çıkarsa, ABD, bölgesel, küresel stratejisini, oyunun kurallarını değiştirmeye başlarsa AKP’nin bu fantezisi de buhar olup uçar.

Ne yazık ki (AKP açısından…) Irak fiyaskosunun ardından ve ekonomik kriz derinleştikçe tek kutuplu bir dünyanın kurulamadığı artık iyice bilinçlere çıktı. Artık, küreselleşmeciliğin yanı sıra Avrupa’dan ABD’ye ulusalcı eğilimler, ulusal çıkarlar, stratejik sanayiler vb. gibi kavramlar gittikçe daha fazla kullanılıyor.

Diğer bir deyişle, küreselleşme süreci, kapitalizmin tarihinde, bir kez daha doğal sonucuna ulaşarak 100 yıl önce olduğu gibi, yine ülkeler arasındaki ve ülkeler içindeki, “bizler ve onlar”, “zenginler ve yoksullar” çelişkilerini derinleştirmeye, öne çıkarmaya başladı. Şimdi, küreselleşmeyi sorgulayan ülkeler kervanına ABD’nin de katılmak üzere olduğuna ilişkin işaretler artıyor. Bu bağlamda geçen hafta Financial Times’ta Philip Stephens’ın “yeni bir ‘biz ve onlar’ dünyası için tatsız gerçekler”, International Herald Tribune’de Henry Kissinger’in “Küreselleşme ve hoşnutsuz olanlar” başlıklı yorumları, Dilip Hiro’nun ABD’de Pentagon çevresinin dergilerinden, Military Review’daki “Gerileyen tek süper güç ve çok kutuplu dünyanın yükselişi” başlıklı denemesi dikkatimi çekti.

‘Bizler, onlar’ ve ‘ulusal çıkarlar’
Philip Stephens’e göre, dün küreselleşmenin parametrelerini “biz” belirliyorduk, “onlar” krizlerine katlanmak zorunda kalıyorlardı. Sonra “onlar” krizden derslerini aldılar. Şimdi mali krizin etkisiyle bizim ekonomilerimiz yavaşlar, onlarınki hızla büyümeye devam eder, ABD’de ve Avrupa’da tüketici, kredi darlığı, yüksek yakıt ve gıda fiyatlarıyla cebelleşirken Çin’de tüketimin büyüme hızı yüzde 15 dolayında seyrediyor.

Şimdi “biz” küreselleşmeden yakınır olduk. ABD başkan adayları “onları”, “bizim” ülkelerindeki işleri çalmakla suçluyor. Avrupa, “bizim” gıdalarımızı, “bizim” yakıtlarımızı onlar tüketiyor, bu yüzden fiyatlar artıyor diye yakınıyor. Stephens’e göre, “ ‘Batı’ bu krizde dünyanın yeniden şekillendiğini, ekonomik siyasi gücün doğuya kaydığını göremiyor, hâlâ işlerin eskisi gibi süreceğini, yeni gelenleri, kısmi düzenlemelerle kendi sistemine uyduracağını sanıyor, ama yanılıyor.” Dahası, bu, zengin, eğitimli, kültürlü “biz” ve yoksul, cahil “onlar” ayrımı, zengin ülkelerin içinde de oluşuyor.

Kissinger’de küreselleşmenin, tüm sanayileri aynı biçimde ekilemediğinden hareketle, ulus ötesi şirketlerin serbest ticareti, ulusal piyasaya üretim yapanların ve sendikaların korumacılığı savunduğuna dikkat çekiyor. Mali kriz bu çelişkileri derinleştirirken küreselleşmenin stratejik etkisi, iki düzeyde, önemli sorunları gündeme getiriyor. Yabancı yatırımların kısıtlanması hatta yasaklanması gereken ulusal güvenlik açısından vazgeçilemez sanayiler var mı? Amerika’nın savunma kapasitesini koruyabilmek için hangi sanayilerin çökmesini engellemek gerekiyor?
Kissinger , “Bunlar istismara açık sorunlar ama ulusal çıkarların gerekleriyle yüzleşmekten kaçınmak için bu bir bahane olamaz” diyor. Kissinger’e göre “ulusal güvenliğin küreselleşmeye koyduğu sınırlar, ulusal temelde saptanmalıdır. Bunlar baskı gruplarına, lobicilere, seçim kaygılarına bırakılamaz”. Özetle, ABD dış politikasının en saygın ve etkin isimlerinden Kissinger, “ulusal çıkar” diye bir şeyden söz ediyor, bunun küreselleşmenin gereksinimlerinin, serbest ticaretin önüne geçmesi gerektiğini savunuyor. Kimse kalkıp Kissinger’i ulusalcılıkla suçlamıyor. Aksine dikkat ederseniz, bizdeki ABD hayranı, AKP’li küreselleşmeci neo-liberallerin aksine, ABD başkanlık seçimlerinde hiçbir aday ulusalcılığına toz kondurmak istemiyor. Bizde ise bırakın ulusal çıkarı, emperyalizmden söz edenleri bile, neredeyse faşist ilan edilip çarmıha germeye çalışıyorlar. “Siyah ten beyaz maske” n’olacak!

Dilip Hiro’nun Military Review’da yayımlanan makalesiyse ABD üstünlüğünün çeşitli yönlerindeki gerilemelere, çok kutuplu bir dünyanın biçimlenmekte olmasına dikkat çekiyor. Hiro esas olarak, Irak fiyaskosunun, enerji fiyatlarındaki artışların ve El Cezire, France -24, English Language Press (İran), Telesür (Venezüella) gibi, CNN-BBC düopolünü kıran yayınların, Rusya ve Çin’in ekonomik askeri, Venezüella, İran’ın stratejik olarak yükselişi, bunlar arasındaki ilişkiler ve ittifaklar, ABD karşıtlığı üzerinde duruyor. Körfez ülkeleriyle, Rusya arasında, enerji, terorizm karşıtlığı ve savunma konularında ortak bir zeminin oluştuğunu gösteriyor. Özetle, yalnızca askeri, ekonomik, mali güç dengeleri değil, dünya halklarının dünyaya ilişkin algıları da ABD aleyhine değişiyor.

Özetle AKP hükümetinin söyleminin ve kendine olan güveninin kaynaklarından biri daha hızla çöküyor. Sanırım, iç ve dış politikada bocalamaların temelinde, dışarıdan gelen rüzgârların yön değiştirmeye başlamış olması da var.