Wednesday, September 24, 2008

Piyasalar ‘Köşeyi’ Döndü mü?

(Cumhuriyet 22.09.2008)


Medyadaki yorumlara bakılırsa, piyasalar “1929’dan bu yana en kötü haftayı” geride bırakmışlar. Gelişmeleri izlerken babalarına (bizim durumumuzda‘devlet baba’) istedikleri oyuncakları aldırana kadar yerlerde tepinen yaramaz çocukları düşündüm. Şimdi, bu yaramaz çocuklar, istediklerini aldıktan sonra artık sakinleşecekler mi? Mali krizin çöküş/panik noktasını geçtik mi?

Panik, çöküş, falan filan…

Bundan sonra olabilecekleri düşünmeye başlamadan, gelin geçen hafta izlediklerimize kısaca bakalım. İşe, önceki haftanın başından, ABD yönetiminin beş trilyon dolar portföylü dev ipotek şirketleri, Fannie Mae and Freddie Mac’ı devletleştirdiği noktadan başlamamız gerekiyor. Böylece ABD yönetimi üç şeyi birden gerçekleştiriyordu: (1) Fannie and Freddie’nin elindeki ipoteklerin üzerine inşa edilen kâğıttan kulenin yıkılması önlendi. (2) ABD bütçesindeki delik aniden ikiye katlanarak GSMH’sinin yüzde 100’üne ulaştı. (3) İpoteklere dayalı varlık piyasasının ne kadar zayıf olduğu bir kez daha kanıtlandı. Bu üçüncüsü, heç (hedge) fonların, yatırım bankaları hisselerine yönelik “açığa satış” (short selling: hisse senedinin fiyatının düşeceğini varsayarak yapılan bir işlem) işlemlerini hızlandırdı. Lehman Borthers, Merrill Lynch, Morgan Stanley’in, Goldman Sachs hisselerindeki gerileme aniden hızlandı. Lehman, bu “short selling” furyası içinde, ayakta kalması için gerekli sermaye enjeksiyonunu yapacak ortağı bulamayarak çöktü. Bank of America Merrill Lynch’i yuttu.

Geçen haftaya böyle başladık. İngiltere’de HBOS grubu, Lehman’ın da etkisiyle çöküyor, hükümet, “rekabet yasasını” askıya alarak TSB Lloyd’su HBOS’u almaya zorluyordu. ABD yönetimiyse 158 yıllık Lehman’ı kurtarmayarak piyasalara “bizden bu kadar” sinyali veriyordu.

Ancak, ABD Hazine Bakanlığı mali piyasalarla iç içeydi, Goldman Sachs’tan gelenlerle doluydu (Washington Post, 19/09). İkincisi, dünyanın mali merkezinin ne pahasına olursa olsun New York’ta kalması gerekiyordu. Üçüncüsü, ABD’nin Çin diplomatik ekonomik ilişkilerinin, 1920’lerden bu yana genomuna işlenmiş, Çin’de büyük bir müşteri ağına sahip dünyanın en büyük sigorta şirketlerinden AIG (Komaiko & Stewart, The Asia Times 18/09) feda edilemezdi; batma noktasına gelince 85 milyar dolarla, hisselerinin yüzde 79’u alınarak devletleştirildi.

Tam bu sırada 3.5 trilyon dolarlık para piyasası fonu sektörü sallanmaya başladı. Bu “en güvenli piyasadan” bir günde yaklaşık 75 milyar dolar kaçtı. Çarşamba günü piyasalardaki panik çöküşe dönüşüyordu. Hazine kâğıtlarının fiyatları tırmandı, getirileri yüzde 0.05’e düştü. Belli ki, piyasalar artık devletten başka kimseye güvenmiyordu. Nihayet, bankalar karşılıklı kredi açmayı durdurarak piyasayı kilitlediler.

Şimdi tünelin ucunda ışık mı var?

Dev bankalar yatırım bölümleri, heç fonlarının spekülatörleri, bir lira koyup yüz lira borçlanarak oluşturulan kaldıraçlı işlemlerle türev piyasasını 10 yılda yüzde 825 büyüyerek 610 trilyonluk bir köpük oluşturmuşlar, en riskli araç sayılan kredi sigortaları piyasasının hacmini de son üç yılda 6.4 trilyondan, 58 trilyon dolara çıkarmışlardı (www.bis.org). Bu beyler bu arada her yıl milyar dolarlık primleri almışlar, sonra da köpük delinince, Financial Times’tan Martin Wolf’un deyimiyle ABD, İngiliz yönetimlerine, “Batarız, sistemi de peşimizden sürükleriz” diyerek şantaj yapmaya başlamışlardı.

Bu şantaj başarılı oldu. Önce Fed, dünya merkez bankaları yoluyla piyasalara 285 milyar dolar bastı. İngiltere’de Mali Piyasaları Denetleme Kurulu “açığa satış”ı yasakladı, onu ABD izledi. Sonra ABD yönetimi, bankaların batık alacaklarının devredileceği bir kurtarma fonu projesinin hazırlandığını, para piyasası fonlarını garanti altına alınacağını, “açığa satışı” bir süre için yasakladığını, mali piyasaları daha yakından denetleyeceklerini açıkladı. Cuma günü piyasalar tarihlerinin en hızlı tırmanışını sergilediler. TV kanallarına çıkan bankacılarda “ağız kulak mesafesi sıfır”, kulaklarıysa “ama bir trilyonluk yükü ABD vergi mükellefi üstlenecek” yakınmalarına tıkalıydı.

Kimi yorumcular, “tutuklayın, hapse atın” filan diyerek timsah gözyaşları döküyordu (Bloomberg, 19/09). Ama ben en iyi açıklamayı, PNB Paribas’nın, Paul Mortimer-Lee imzalı bir bilgi notunda okudum: “Geçen hafta yaşanan tiyatro, gerekli olanı başardı; siyasi otoritenin, sistemi destekleyecek sermayeyi enjekte etmek için gereken cesareti bulmasını sağladı”… Yazara göre “bankaların bilançolarındaki zehirli varlıklardan kurtulmadan krizin aşılamayacağı daha başından belliydi. Ancak tam seçim öncesi, kongreden bu yönde bir karar çıkarılamazdı… Böyle bir karar, Amerikan halkının gözünde “kaçınılmaz” nitelikte olmadan alınamazdı. Bu yüzden kriz, onların yaşamlarına dokunmalı, refahlarını tehdit etmeli, bunun için de her gazetenin ön sayfasına, her haber bülteninin ilk sırasına çıkmalıydı. Diğer bir deyişle kriz o kadar kötüleşmeliydi ki, (bak 158 yıllık bankalar gidiyor) halk korkmalı, siyasi iradeyi zorlamalıydı”…

Şimdi “komplo teorilerini” bırakıp alınmakta olan tedbirlere bakarsak, birincisi, yeni kurulacak fon bankaların elindeki “zehirli varlıkları” alacak. İyi de acaba hangi fiyattan alacak? Bunların piyasa fiyatları neredeyse sıfır. Bankaların koyduğu fiyattan alsa, bankalara bütçeden muazzam bir varlık transfer gerçekleştirecek. Hem de ABD ekonomisi başta olmak üzere Avrupa ve Asya ekonomilerinin resesyona girmeye başladıkları bir dönemde.

İkincisi, “açığa satışı” yasaklamak medyaya hoş görünse bile sanıldığı kadar kolay bir iş değil. Bu fonlar batmaya başlarsa ne olacak; yarattıkları risk örüntüsünü, kendileri bile hesaplayamıyorlar. Spekülatörlerin duayeni, Warren Buffet’in deyişiyle, evet “bu fonların mutlaka çözülmesi gerekiyor ama yapılacak iş, kediyi eve kuyruğundan çekerek götürmeye benzeyecek. Çizikler iyileşir ama yara izleri yıllarca kalır…”

Bu tedbirler krizi aşmaya yetmez! Hâlâ ortada dünya ekonomisinin 10 katı büyüklüğünde bir kredi, döviz, faiz türevleri köpüğü var. Krizin geride kalması için bunun yüzde kaçının tasfiye edilmesi gerekir, bu tasfiye ne gibi riskler içerir, ben bilmiyorum; aslında bilen de yok (Schwartz, International Herald Tribune, 19/09). Diğer taraftan, “küreselleşme” ya da en azından geçen 5 yılın “refahı” bu köpüğün üzerinde gerçekleşti. Bu köpük sönerken oluşan sorunlar, beş yıl önce olduğu gibi piyasalara para basarak köpük korunarak çözülecek gibi değil. Bu pisliği üreten yozlaşmış bankaları kurtarmak da çözüm değil.

Diğer taraftan, bu köpük sönmeye devam ettikçe, sanayinin bu köpük sayesinde çalışan üretim kapasitesine, refahı bu köpüğü oluşturan kredilere dayanmış tüketiciye ne olacak… Ekonomik daralmanın, reel sektörün mali piyasalar üzerindeki etkisi ne olacak? Temizlenmesi gereken pislik çok büyük, tüm mali sistemin içi çürümüş durumda. Bu yüzden, ne yazık ki, daha uzun bir süre, tünelin ucunda bir ışık gördüğümüzde, bu büyük bir olasılıkla, üzerimize gelmekte olan bir trenin ışığı olacak.

 

 

Wednesday, September 17, 2008

Yorumsuz (17. 09. 08)

(ABD Hazine kağıtları getirisi 1930-2008)

Tuesday, September 16, 2008

Yedi Yıl Sonra Yeni Savaşlara Doğru

(Cumhuriyet 15.09.2008)

9/11’den yedi yıl sonra geriye dönüp baktığımızda, sanırım şu iki saptamayı yapabiliriz: ABD’nin, 11 Eylül “olayı”nın yarattığı fırsattan yararlanarak dünyayı kendi çıkarları doğrultusunda ve hegemonyasına rakip olacak büyük güçlerin yükselmesini engelleyecek biçimde düzenlemek için uygulamaya koyduğu politikalar (Yeni Savunma Stratejisi) yalnızca iflas etmekle kalmadı, tam anlamıyla geri tepti. Terorizme karşı küresel savaş projesi, daha Afganistan ve Irak savaşları sonuçlanamadan, Kafkasya bölgesinde ve Orta Asya’da, bu iki savaşla kıyaslanamayacak kadar büyük tehlikeler içeren iki yeni savaş olasılığını gündeme getirdi.

Stratejinin iflası…

Artık çok iyi bildiğimiz bu “Yeni Savunma Stratejisini” uzun uzadıya tartışmanın pek bir anlamı yok. ABD uluslararası ilişkiler disiplininin duayenlerinden Prof. Stephen Walt’ın şu özeti bize yeter: 11 Eylül’den sonra ABD dış politikasını belirleyen neo-con eğilim, “dünyanın, kararlı bir biçimde uygulandığı takdirde, ABD liderliğini, benimseyeceğine… Askeri gücün dünyayı ABD, İsrail ve diğer demokrasilerin yararına düzenlemeye uygun bir araç olduğuna inanıyorlardı” (The National Interest’in Eylül/Ekim 2008).

Bu inanca göre ABD, askeri gücüne dayanarak dünyayı yeniden şekillendirecek, yeni güçlerin yükselmesinin olanaksızlığını, “terorizme karşı küresel savaş” içinde Afganistan ve Irak’ta elde edeceği başarılarla ele güne gösterecekti. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı. Bakın Kings College Savaş Çalışmaları bölümünden Prof. Anatol Lieven, geçen yedi yılı nasıl değerlendiriyor: “Binlerce ABD askeri, on binlerce Afganlı ve Iraklı sivil öldü, yeni savaş tehditleri oluştu. Pakistan gibi anahtar ülkelerin çökmesi ya da düşman olması gündemde”… “İsrail-Filistin çelişkisi bir bataklık olarak kalmaya devam ediyor. Bu sırada Hindistan ABD’nin nükleer alanda kendine verdiklerini almayı biliyor, ama ana konularda ABD’yle çelişen bir yol izlemeye devam ediyor. Çin’in ekonomik büyüme hızı, bir kuşak sonra süper güç olabileceğini gösteriyor. Bu durum ABD için uluslararası alanda stratejik ve ekonomik politika sorunları yaratıyor.”… “Bu sırada önemli bir oyuncu olmaktan çıktığı düşünülen Rusya şaşırtıcı bir toparlanma gerçekleştiriyor!” (The National Interest’in Eylül/Ekim 2008)

“Yeni Savunma Stratejisi” iflas ettiğine göre, acaba şimdi ABD’nin daha esnek, Prof. Nye’in deyişiyle daha bir “yumuşak güce”, diplomasiye dayalı bir savunma stratejisi geliştirmesini bekleyebilir miyiz? Öyle ya, bir Anglosakson deyimiyle “eğer bir çukura düşmüşseniz, kazmaya devam ederek çukuru daha da derinleştirme”nin ne anlamı olabilir?

Ne ki, ABD savunma yönetiminin en üst düzey sorumlularının geçen hafta yaptıkları açıklamalar, bir taraftan bu stratejinin iflas ettiğine ilişkin savları doğruluyor, diğer taraftan ABD yönetiminin, bu krizden adeta içine düştükleri çukuru daha da derinleştirerek çıkmaya çalıştığını düşündürüyordu.

Örneğin, ABD Genelkurmay Başkanı Amiral Michael Mullen, Meclis Silahlı Kuvvetler Komisyonu’nda yaptığı konuşmada, “Afganistan’da savaşı kazanmakta olduğumuza inanmıyorum. Ama kazanabileceğimize inanıyorum” derken Savunma Bakanı Robert Gates de komisyon üyelerine, “Terorizme karşı savaş bu bölgede başladı, bu bölgede bitmeli” diyordu (Washington Post, 11/09). ABD’nin Ortadoğu ve Orta Asya’dan ordusu CENTCOM’un komutanı General David Petraeus de perşembe günü BBC’ye konuşurken “ABD’nin Irak’ta bir zafer ilan edip gidecek bir duruma hiçbir zaman gelemeyeceğini” … “elde edilen kazanımların da geri çevrilebileceğini” kabul ediyordu. Kısacası Afganistan’da ve Irak’ta zafer söz konusu değil.

Yeni savaşlara doğru

Peki bu duruma çare olarak ne öneriliyor dersiniz? Ne olacak, “çukuru kazmaya devam etmek”... Pazartesi günü gazeteler, ABD askerlerinin Pakistan topraklarında askeri operasyonlara başlamasına ilişkin direktifi bizzat Bush’un imzalamış olduğunu bildiriyorlardı. Salı günü Bush Irak’tan asker çekmeye başlayacaklarını, ama çekilen askerlerin büyük bir kısmının Afganistan’a gönderileceğini açıklıyordu. Amiral Mullen de Afganistan’da savaşı kazanabilmek için operasyonların Afganistan-Pakistan sınırında, Pakistan tarafındaki Federal Aşiretler Bölgesi’nde yoğunlaştırılması gerektiğini, sorunun kaynağının orada olduğunu savunuyordu. Diğer bir deyişle ABD, Pakistan’ın sınırını, bağımsızlığını tanımadığını, savaşı bu ülkenin topraklarına taşıyarak vatandaşlarını hedef alacağını açıklıyordu.

Pakistan’da başbakan, muhalefet partilerinin liderleri ve Genelkurmay Başkanı bu saptamalara şiddetle karşı çıkarak topraklarına izinsiz girecek olanlara “tüm olanaklarını” kullanarak tepki göstereceklerini açıklarken ABD yanlısı, yeni Devlet Başkanı Zerdari’nin suskunluğunu koruması da ülkede ayrıca tepki çekiyor (The International News, 12/09), siyasi krizi daha da derinleştiriyordu.

ABD’nin Afganistan’daki operasyonları, nükleer silahlara sahip Pakistan’ı da, üstelik ülkedeki yerli Taliban’ın güçlenmesine olanak sağlayacak hoşnutsuzlukları da körükleyerek (Asia Sentinel, 10/09) savaşın içine çekmeye başlarken bir diğer ve en az bunun kadar tehlikeli savaş olasılığı da ABD Rusya ilişkilerinde ortaya çıkmaya başlıyordu. Rusya’nın Ukrayna’nın NATO üyeliği olasılığına karşı tavrını açıklayan İngiltere Büyükelçisi Yuri Fedotov, üyeliği engelleyemeyeceklerini ama kendilerini koruyacak tedbirleri alacaklarını ve kesinlikle misilleme yapacaklarını vurguladıktan sonra “Ukrayna’ya yönelik bir askeri müdahale planımız yok… ancak insanlar Güney Osetya’da olanları da unutmamalı” diyerek Kırım Yarımadası’ndaki Rus nüfus üzerinden oluşacak bir krizin işaretlerini veriyordu (The Independent, 11/09). Ukrayna’da da bu konu üzerinden bir siyasi kriz derinleşirken ABD’de başkan yardımcısı adayı Sarah Palin, ABC News’den Charles Gibson’la konuşurken Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO üyeliğini desteklediklerini, üyelikleri gerçekleştiği takdirde NATO’nun, üyelerini savunmak için Rusya ile savaşabileceğini söylüyordu (AntiWar, 11/09).

Bu gelişmelere ek olarak, haftanın ilk yarısından medyadaki tartışmalar Dick Cheney’nin Gürcistan ve Azerbaycan gezilerinin adeta Rusya’ya yönelik bir provokasyona dönüştüğünü ancak sonuç almak bir yana Azerbaycan’da protokole uygun olmayan bir düzeyde karşılandıktan sonra, Rusya’ya karşı enerji işbirliği önerisinin reddedildiği, hatta Azerbaycan’ı Rusya’ya doğru ittiğini düşündürüyordu (Kommersant, 05/09, Eurasia Insight 08/09, Jamestown Foundation, 09/09).

Geçen haftanın önemli tartışmalarından biri de Türkiye dış politikasının Gürcistan savaşından sonra bölgede karşılaştığı çelişkilerle ilgiliydi. Oluşmaya başlayan genel kanı, bir taraftan ABD Türkiye’yi bölgedeki enerji yollarının Rusya’dan uzaklaştırılması stratejisinin bir parçası olarak Ermenistan’a doğru iterken Türkiye’nin de, Rusya ve Azerbaycan’la, hatta Rusya ile Batı arasındaki çelişkiden yararlanmaya hazırlanan İran’la ilişkileri bağlamında çok zor bir döneme girdiği doğrultusundaydı. 

Wednesday, September 10, 2008

ABD Başkanlık Seçimlerinde İlginç ve Tehlikeli Gelişmeler

(Cumhuriyet 08.09.2008)

Barack Obama’nın başkan adaylığını onaylayan Demokrat Parti Kongresi üzerine bir şeyler yazmak içimden gelmemişti. Geçen hafta toplanan Cumhuriyetçi Parti Kongresi için de benzer bir beklenti içindeydim. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı. McCain’in, Alaska valisi Sarah Palin’i başkan yardımcısı adayı olarak seçmesi çok ilginç, bir o kadar da tehlikeli olasılıkları gündeme getirmeye başladı.

‘İmparatorluk sendromu’

ABD başkanlık seçimlerinde, her zaman, dünyanın geri kalanına ABD’nin “Roma” olduğunu anımsatan çok görkemli sahnelere şahit oluyoruz. Tarih de bize, Roma’dan beri imparatorluklar çürüdükçe “gösterilerin” çapının büyüdüğünü gösteriyor. ABD hegemonyasındaki gerilemenin geri çevrilemezliğinin artık iyice belli olduğu bir dönemde, parti kongrelerinin giderek daha görkemli gösterilere dönüşmesi de doğal. Ancak Barack Obama’nın adaylığının onaylandığı kongredeki, Roma imparatorlarının taç giyme törenlerini bile aratacak gösterişli, ekonomik bir krizin ortasında, 6 milyon dolara mal olan “gösteri” gerçekten mide bulandırıcıydı: Görkemli ama kof bir imparatorluk iddiası…

İkinci neden, Obama’nın başkan yardımcısı olarak Clinton’ı değil de Biden’i seçmiş olmasının delegeler arasında yarattığı, New York Times’ın deneyimli yorumcusu Maureen Dowd’un gözlemlediği “garip”, “gergin” hatta “paslı” hava, (27/08) tüm bu gösterişe karşın parti saflarında kuşkuların oluşmaya başladığına işaret ediyordu. Bunlara Obama’nın artık kanıksamaya başladığım, büyük bir hatip edasıyla sunulan içeriksiz konuşmalarını ekleyince… Kısacası, “ilginç” bir şey yoktu yazacak.

İmparatorlukların bir diğer ortak özelliği de gerileme dönemlerinde, sefahat ve gericiliği, Lenin’in gözlemlediği gibi “pornografiyi ve mistisizmi” teşvik etmeleridir. George Bush seçimleri, kökten dinci seçmenin desteğiyle kazanmıştı. Başlangıçta ulusal güvenlik, ekonomi, deneyimli ve güçlü liderlik gibi temalar üzerinde odaklaşarak dinci kesimden uzak durmaya çalışan McCain de kamuoyu yoklamalarında uzun süre Obama’nın gerisinde kalınca, sonunda dinamik ve tutkulu bir kesim olan kökten dinci seçmenin desteğini almaya yönelik taktiklere geri döndü. Kimi seçim stratejileri uzmanlarına göre, McCain’in, Palin’i seçmesinin bir diğer nedeni de Clinton’ın başkan adayı olarak seçilmemiş olmasının demokrat seçmen, özellikle beyaz işçi sınıfıyla geleneksel kadın demokratlar arasında yarattığı hoşnutsuzluktan yararlanma arzusuydu.

Yeni Thatcher adayı

Sarah Palin’in birdenbire ortaya çıkması, deneyimsizliğinden, geçmişinin iyi bilinmemesinden dolayı birçok belirsizliği ve kaygıyı da beraberinde getirdi. Hemen bir saldırı kampanyası başlatan demokratlar bir yana, kimi, Krauthammer gibi Neocon yazarlar bile McCain’in bu tercihinin bir “intihar”girişimi olduğunu ileri sürdüler. Kimi, Novak gibi deneyimli yorumculara göreyse, bu “dâhiyane” bir taktik adımdı (Washington Post 03/09). Bir anda, tüm dikkatler Cumhuriyetçi Parti’nin kampanyası üzerinde yoğunlaştı.

İngiliz, The New Statesman’ın Amerika muhabiri Andrew Stephen’a göre bu seçimle McCain, “bir anda kampanya atmosferini değiştirmiş, yenilik iddialarının çoğunu kendi vagonuna almıştı”(04/09/08). Wall Steet Journal’dan John Fund, Palin’in kongredeki konuşmasını dinledikten sonra “Reagan görevden ayrıldıktan 20 yıl sonra onu özleyen Cumhuriyetçiler geleceğin Margaret Thatcher’ını bulmuş olabilirler” diyordu. George Bush’un ilk seçim zaferlerinin mimarı Karl Rove de tarihsel deneylerin aksine bu kez “başkan yardımcısı adayının sonuçları etkileyebilecek bir fark yaratabileceğini”düşünüyordu. Palin’in adı açıklandıktan sonraki üç gün içinde McCain’in 10 milyon dolar ek yardım toplamış olması “paranın” Palin’i onayladığını gösteriyordu (Los Angeles Times 03/09).

Bence bu saptamaların içinde en ilginci Thatcher benzetmesi. Gerçekten de McCain 72 yaşında, kanser hastası. Eğer bu seçimleri kazanırsa ikinci dönem seçimlere katılamayabilir. O zaman da büyük olasılıkla başkan adaylığı Palin’e geçer. Hatta eğer McCain bir hastalık nedeniyle yönetemez duruma düşerse başkanlığın en azından bir süre için Palin’in eline geçmesi söz konusu.

En büyük kaygı da bu olasılıktan kaynaklanıyor: Bu kadar bilinemezlerle dolu, radikal görüşlere sahip, deneyimsiz, dış politika bilgisi neredeyse sıfır, ilk pasaportunu geçen yıl almış bir politikacının kısa yoldan, bu kadar zor bir uluslararası ortamda devlet başkanlığına bu kadar yakınlaşması yorumcularda tedirginlik yaratıyor.

Sarah Barracuda

Ama, sanırım bu kaygılar, çarşamba akşamı kongre salonunda Sarah Palin’i dinleyen delegelerin akıllarındaki son konuydu. Palin’in demokrat basında, kimi geleneksel cumhuriyetçiler arasında bir zaaf olarak görülen özellikleri, delegelerde çok olumlu bir etki yapıyor, uzun süredir ilk kez bir siyasetçi Cumhuriyetçi partinin delegelerini umutlandırıyordu.

En önemli kaygı, başkan yardımcısı adayı olarak seçilmeden önce hakkında ne McCain kampanya görevlileri ne de FBI tarafından yeterince araştırma yapılmamış olmasıydı. Palin’in “gardırobunda kim bilir hangi iskeletler vardı?” Nitekim, iskeletlerin bir kısmı hemen dökülmeye başladı. On yedi yaşındaki kızı hamileydi, kendisi 1990’lı yıllarda Alaska’nın ABD’den ayrılması için yapılan bir kampanyaya katılmıştı (The Guardian 03/09). Belediye başkanı olduğu dönemde yerel kitaplıkta bazı kitapları yasaklatmak istemiş. Kız kardeşinden ayrılan adamın belediyedeki işine son verdirmek istemişti.

Eski güzellik kraliçesi, gençliğinde hokey takımındaki saldırgan stilinden dolayı “Sarah Barracuda” lakaplı Palin siyasi yelpazenin en sağında yer alıyordu. Kürtaja, eşcinsel ilişkilere karşıydı. Evrim teorisine değil yaradılış teorisine inanıyordu. Kendi bölgesinde kutup ayılarının korunmasını amaçlayan önlemlere karşı çıkmıştı, küresel ısınmaya inanmıyordu. Alaska’da petrol aranması için sondaj çalışmalarının başlatılmasından yanaydı. Bu yüzden konferansta konuşmasını yaparken delegeler “Sondaj bebeğim, sondaj”, diye tempo tutmuşlardı (Time, 04/09). Palin bir geyik avcısı olarak, Ulusal Tüfek Derneği’nin üyesiydi, silah denetimini amaçlayan önlemlere karşıydı. Palin’in, bebeğin sakat olacağını bilmesine rağmen doğum yapması, kızının, kürtajı seçmek yerine, bebeğinin babasıyla evlenecek olması, delegeler ve dinci lobi tarafından inancının, sıradan insanın sorunlarını yaşıyor olmasının kanıtı olarak algılandı. Bir metal işçisiyle evli olması da taşra seçmenini “İşler biraz kötü gidince dine ve silaha sarılıyorlar” diyerek küçümseyen Obama’nın seçkinci imajına karşılık “bizden biri” olarak görülmesini kolaylaştırıyordu. Kongredeki konuşmasında, Obama’ya yönelik hedefini 12’den vuran keskin eleştiriler, özellikle “Kimileri değişimden, siyasi kariyerlerini geliştirmek için yararlanırlar, kimileri de değişimi gerçekleştirmek için siyasi kariyerlerini kullanırlar” gibi saptamaları delegenin Palin’e olan güvenini arttırıyordu.

Özetle Palin, McCain’in kazanma şansını arttıracak mı yoksa azaltacak mı henüz belli değil. Ancak, eğer McCain kazanırsa, Irak savaşını “Tanrı’nın emri” olarak gören Palin’in, hem ülkesi hem de dünya halkları için büyük bir tehlike oluşturacağı kesin.

Tuesday, September 09, 2008

Rusya Kafkasya ve Türkiye ’nin “yeni” jeopolitiği

(Tempo, 04 Eylül 2008)

Doğu Blokun’nun, ardından Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin çökmesi, böylece Soğuk Savaş’ın sona ermesi, Türkiye’ye yeni olanaklar sunmuş ancak, yeni bir dış politika paradigması sorunuyla da karşı karşıya bırakmıştı. Rusya’nın bir büyük güç olarak yükselmesi de şimdi  Türkiye’yi tehlikeli dış politika seçenekleriyle karşı karşıya bırakıyor, yine çok önemli dış politika sorunlarını beraberinde getiriyor.

İyimser belirsizlikten kötümser belirsizliğe

Soğuk Savaş’ın sona ermesi, Türkiye üzerinden bir büyük jeopolitik basıncı kaldırırken, aynı anda çelişkili bir duruma yol açtı.

Soğuk Savaş bittiğine göre, Türkiye’nin NATO’nun Güney Kanadı olma konumu anlamını yitirmişti. Öyleyse Türkiye’nin yeni dış politika ilkeleri neler olmalıydı? İkincisi  SSCB karşısında ki stratejik konumu Türkiye’ye iki kutuplu dünyada, mali ekonomik olanaklar, askeri kaynaklar, sağlıyordu. Şimdi Türkiye’nin ABD ve Avrupa açısından stratejik önemi azalırsa bu ekonomik kaynaklar kuruyabilir miydi?  

Diğer taraftan, SSCB’nin dağılmasıyla Kafkasya, Türki Cumhuriyetler Rusya’nın etki alanından çıkarak dünyaya açılmaya başlıyordu. Böylece Türkiye seçkinlerinin büyük bir iyimserlikle, tarihsel kültürel bağlarından dolayı kolaylıkla nüfuz edebileceklerini düşündükleri bir siyasi ekonomik coğrafya şekilleniyordu. Türkiye’yi yönetenler bu yeni koşullara uyum sağlayabilecek, bir bloğun parçası olmanın koyduğu kısıtlamalardan arınmış, etkin bir dış politika oluşturabilecekler miydi?

Şimdi, Putin yönetimi altında toparlanan ve SSCB’nin eski nüfuz alanları üzerinde etkisini yeniden kurmaya başlayan Rusya’nın bu yükselişi Türkiye açısından yeni ve tehlikeli bir dış politika paradigması sorununu gündeme getiriyor. 

Rusya’nın yükseliş süreci, ABD’nin hegemonyasını restore etme çabalarıyla çakışarak, Gürcistan “olayında” olduğu, Türkiye’nin sınırlarında “sıcak noktalar” oluşturmaya başladı. Bu yeni durum Türkiye’yi bu kez,  köklü dış politika ilkelerini, örneğin Montreux (Boğazlar) anlaşmasını dahi değiştirmeye zorlayacak seçeneklerle karşı karşıya bırakıyor. Oluşmaya başlayan tehlikeli belirsizliği, ABD dış politika uzmanlarının, Türkiye’nin bir NATO üyesi olduğunu bile bile, “Türkiye NATO ile Rusya arasında seçim yapmalıdır” uyarılarından da görmek olanaklı. Örneğin, Hudson Institute’den, Zeyno Baran, Wall Street Journal’daki yorumunda, Türkiye’nin Soğuk Savaş boyunca bile koruduğu Montreux anlaşmasını, Kara Denizi NATO savaş gemilerine açacak biçimde yorumlaması, NATO’un yanında ve Rusya’nın karşısında yer almasını öneriyor. Böylece Türkiye’nin önüne riskli bir dış politika seçeneği gelirken Soğuk Savaş sonrasında oluşan dış politika geliştirme özgürlüğü, belki de o zaman bu özgürlüğünü doğru dürüst kullanamamış olduğu için, şimdi hızla kısıtlanmaya başlıyor.

SSCB’den Yeni Rusya’ya

SSCB, 1980’lerde, Gorbaçev’in liderliğinde ekonomik, toplumsal (Prestorika ve Glaznost) reformlar sürecine girdi, Batı’yla ilişkilerini yumuşatmaya başladı. Gorbaçev’i, 12 Haziran1991 seçimlerini, ekonomik reform ve demokratikleşme programıyla oyların %57’sini ve Batı’nın büyük desteğini alan Boris Yeltsin izledi.  Yeltsin’in Ağustos 1991’de kendisine yönelik bir darbe girişimini bastırdıktan sonra, Aralık 1991’de SSCB’yi fiilen dağıttı ve serbest piyasa ekonomisine geçmek amacıyla IMF patentli bir programı Başbakan Chubais yönetiminde uygulamaya koydu.  Yeltsin 31 Aralık 2000’de istifa ettiğinde, Soljenitzin, “Yeltsin döneminin bir sonucu olarak, devletimizin bütün temel sektörleri, ekonomik, kültürel ve ahlaki yaşamımız talan edildi” diyecekti (The Nation, 25 Aralık 2000)

Gerçekten’de Yeltsin’in başlattığı ''reform süreci''  döneminde, Dünya Bankası Baş (eski) Ekonomisti Stiglizt 'in de işaret ettiği gibi, Rusya'da yoksulların sayısı 10 kat artarak 14 milyon 147 milyona çıktı; 1989-99 arasında GSMH yüzde 50 geriledi. Bu gelişmelere paralel olarak ekonomi mafyalaştı, ''oligarklar'' denen, bir avuç olağanüstü zengin, güçlü insan ülke ekonomisini, özellikle de petrol ve gaz sanayilerini (Foreign Affaires Mart/ Nisan 2000) ele geçirdi. Moshe Levin 'in Le Monde Diplomatique 'te (12/99) vurguladığı gibi, 1998'e gelindiğinde Rusya'da artık ne devlet ne de ekonomi kalmıştı.

Rusya’nın dünya ekonomisi içindeki konumu da değişmişti. Rusya dün sanayi malları ihraç eden bir ülkeyken Yeltsin döneminin sonunda, doğal kaynaklardan elde ettiği ürünleri ihraç eden,  çevre ülkelerine benzemiş, Rusya Bilimler Akademisinden Dr. Dmitri Glinski-Vassiliev’in  işaret ettiği gibi, Saudileşmeye başlamıştı (Ponars Conference, 25 Ocak, 2002). Sanayi ürünleri ihracatının %85’ iniyse silah sistemleri oluşturuyordu.

Rusya yönetici seçkinleri ve halkı bu ''reform sürecine'' girerken Batı'nın kendilerine yardım edeceğini varsayıyordu. Ancak yardım gelmek bir yana, tam bir talan, ülkeden dışarıya yılda ortalama 150 milyar dolar sermaye kaçışı yaşandı. Böylece Alman Koeber Vakfı'nın CIS Barometer dergisinde vurgulandığı gibi ''Moskova, geçmişteki ABD (reformlar-E.Y.) saplantısını stratejik bir hata olarak görmeye' başladı. Artık Rus yöneticisi sınıfına göre ''Rusya önce kendi iç sorunlarını halletmeli, ekonomisini toparlamalı, siyasi olarak güçlenmeliydi'' (Le Monde 17/12/02); liberallerin saygınlıklarını tümüyle yitirmiş olmaları, halkın talebinin de bu yönde olduğunu gösteriyordu.  Putin'e göre ''geçen on yıl boyunca dünya ekonomisine entegre olma çabası ulusal ekonomik kompleksi tahrip etmişti''.

 İkincisi, Batı, Almanya’nın birleşmesi sırasında Gorbaçev’e NATO’nun SSCB nüfuz alanına doğru genişlemeyeceğine ilişkin verdiği sözü de tutmamıştı. Batı, eski SSCB ülkelerini NATO’ya almaya, “Renkli devrimlerle” Rusya’yı kuşatmaya, sivil toplum örgütleri aracılığıyla Rusya’nın iç siyasi yaşamını yönlendirmeye başlamıştı.

Bu iki gelişme Rusya elitini, ekonominin restorasyonu, devleti merkezileştirme ve güçlendirme, doğal kaynakların üzerinde denetimi arttırma, “SSCB’nin çöküşünü 2. Yüzyılın en büyük felaketi” olarak niteleyen Putin’in yönetimi altında SSCB’nin nüfuz alanını restore etme çabalarına hızlandırdı. 

Rusya Federasyonu net nüfus kaybederken, “yakın çevrede” 20 milyondan fazla Rus’un yaşıyor olması da ayrıca bu restorasyon çabalarının önemli nedenlerinden biriydi (Spengler, The Asia Times, 19 Ağustos 2008) Böylece Rusya yönetiminde ulusalcı, merkeziyetçi  ve emperyalist bir refleks güçlenmeye başladı. Bu gün Kafkaslarda patlak veren krizle açığa çıkan bu refleks, Putin dönemine damgasını vurdu.

Putin dönemine yakından bakınca, İki aşama görebiliyoruz: Birincisi, Batı’yla çatışmamaya çalışarak yürüme, bu arada, medyayı ve siyasi partilerin Batı’nın etkisinden yalıtmaya, yerel yönetimlerin yöneticilerinin seçilmesine ilişkin reformlarla devlet aygıtını ve denetimini merkezileştirme, ülkedeki sivil toplum örgütlerini denetim altına alma çabaları.  Bu aşamada, Yeltsin döneminde özelleştirmelerde devlet işletmelerini ele geçirerek büyük servetler oluşturan, sonra özellikle petrol ve gaz alanında doğal kaynakları Batı’ya satmaya başlayan kapitalist elit, “oligarklar” büyük ölçüde tasfiye edildiler, enerji kaynakları, tekrar adım adım devlet denetimi altına alındı. Rusya ile Avrupa arasındaki enerji tedariki ve ticaret alanlarında ekonomik bağlar bu aşamada hızla güçlendi.

İkinci aşamada, Irak’ın işgalinden sonra, petrolün varil fiyatının 20 dolar civarından sürekli yükselerek 110-140 dolar koridoruna ulaşması, dünyanın en önemli petrol ve gaz ihracatçılarından bir olan Rusya’ya yeni avantajlar getirdi. Rusya bu yolla, çok büyük kaynaklara ulaşarak ekonomisinin, askeri yapısının restorasyonunu finanse etmeye, hatta Ukrayna olayında olduğu gibi, uluslararası alanda da etkisini arttırmaya başladı. Bu dönemde, Putin’in giderek Rusya’nın uluslararası konumunu güçlendirmeye başladığını, uluslararası planda, BM Güvenlik Konseyinde, ABD ile çelişen tutumları almaktan çekinmediğini, Şanghay İşbirliği Örgütünün güçlenmesi için çabaladığını, giderek Rusya’da faaliyet gösteren yabancı enerji şirketlerinin sınırlamaya başladığını görüyoruz. Dahası Putin’in Rusya’nın Kafkasya ve Hazar Denizi petrollerinin Batı’ya taşınması üzerinde tekel oluşturması için de çalışmaya başlamıştı.

Enerji piyasalarından elde edilen yeni gelirler Putin’e, Batı’nın Rusya’yı kuşatma stratejine karşı koymaya başlaması için gerekli özgüveni de beraberinde getirdi. Bu yeni özgüvenin, Gürcistan’ın Güney Osetya’ya saldırmasıyla oluşan ortamda kendini etkin bir biçimde gösterdiğini söyleyebiliriz.

Tükriye’nin Yeni  dış politika ortamı

Yukarda değindiğim gibi, SSCB yıkıldığında açılan jeopolitik alan, Türkiye’ye yeni olanaklar sunuyordu. Rusya’nın yükselmeye başlaması ve Gürcistan’a girdikten sonra Güney Osetya ve Abhazya’nın bağımsızlıklarını tanıması Türkiye’yi açısından çok önemli bir dış politika paradigması sorunu yarattı.

Özetle,  Türkiye, Soğuk Savaş sona erdikten sonra, NATO üyesi bir ülke olmakla birlikte kendi coğrafi konumuna uygun, çok yönlü ve derinliği olan bir dış politika “paradigması” kurmaya çalışıyordu. Bu politikanın bir gereği olarak, Karadeniz’de Rusya ile ekonomik işbirliğine dayalı, siyasi olarak sorunsuz ilişkiler sürdürmeye çalışıyordu. Türkiye ABD’nin İran’la girdiği bilek güreşine katılmıyor komşularıyla kurduğu karmaşık ve çok boyutlu ilişkilere dayanarak gerektiğinde Rusya’yı dengeleyen bir çizgi izliyordu. Bu arada, Kafkaslara yaratmaya çalıştığı dengeler içinde, ABD’nin petrol ve gaz boru hatlarını Rusya’nın tekelinden çıkarma girişimlerine destek veriyor, Baki Tiflis Ceyhan boru hattı projesiyle Hazar denizi petrollerini ve gazını Batıya taşıyan bir enerji platformu işlevini üstlenerek jeopolitik ağırlığını arttırmaya çalışıyordu.  AKP hükümeti döneminde bu çizgi izlenmeye devam edilse de, ABD’ye daha fazla dayanma, bu yolla bölgede güç yansıtma eğiliminin (umudunun)dış politika doktrinine daha fazla nüfuz etmeye başladığını da söylemek olanaklı.

Türkiye’nin seçkinlerinin bu çok yönlü dış politikayı izlemeye olanak veren ortamdan yararlanmayı ne kadar başardığı ayrıca tartışmaya değer bir konu, ama şurası kesin ki Gürcistan krizinden, ABD ve NATO gemileri boğazlardan geçerek Karadeniz’e girmesinden sonra, bu ortam hızla kayboluyor.

Şimdi, bölgedeki ülkeler arasında geçerli dengelerin hepsi birden sarsılmaya başlarken Türkiye’nin ABD ve İngiliz dış politika uzmanları tarafından “ya bizdensin ya da bize düşman” anlamına gelen dar bir ikileme sokulmaya çalışıldığı söylenebilir: “Türkiye Boğazları ABD ve NATO gemilerine açarak NATO’nun yanında mı yer alacak? Yoksa Montreux koşullarında ısrar ederek fiilen Rusya’nın yanında mı?” Bu tür bir ikilemin Türkiye açısından ne kadar sınırlayıcı olabileceğini görebilmek için, kendi güvenliği açısından yönetmek zorunda olduğu dengelere kısaca bakmak yeterli.

Karmaşık dengeler dünyası

Türkiye’nin öncelikle Rusya ile ABD arasındaki dengeyi kendisine, gerek uluslararası alanda gerekse ülke içinde, hatta Güney Doğuda ek sorunlar yaratmayacak bir noktada tutması gerekiyor.  Gerçekten de, Türkiye’nin,  Rusya’yı tümüyle karşısına alması en azından ekonomik nedenlerden dolayı akla uygun değil. Türkiye kendisi için yaşamsal önem sahip doğal gaz tüketiminin %65’ini Rusya’dan ithal ediyor; bu ithalatın durması halinde, bu gün için hemen hiçbir alternatife sahip değil.

İkincisi, Türkiye 2008 yılında vermesi beklenen açığın yarısı Rusya ile gerçekleştirdiği ticaretten kaynaklanacak gibi görünüyor. Türkiye, mali yapısının giderek kırılganlaştığı bir ortamda, bu dış açığı biraz olsun kapatacaksa, Rusya ile ticaretinin aksamaması hatta daha da arması gerekiyor. Dahası Rusya ile ekonomik ilişkiler Türkiye’de, Turizm, inşaat tekstil, nakliyat gibi sektörler açısından büyük öneme sahip. Buna karşılık Rusya’nın Türkiye ile ticareti, toplam ticareti içinde önemsiz bir yer tutuyor. Rusya eğere bir ekonomik baskı uygulamak isterse, bu ticaretin bir kısmından, hata tümünden kolaylıkla vazgeçebilir. Kısacası burada Türkiye aleyhine bir durum söz konusu...

Diğer taraftan Rusya’ya karşı tutum alma konusunda ABD ile AB’nin lider ülkeleri arasında görüş ayrılıkları olduğu, bu görüş ayrılıklarının “transatlantik” ilişkilerine yeni gerginlikler eklediği de bir gerçek. Örneğin Almanya ve Fransa’nın, salt enerji, dış ticaret ve mali ilişkiler alanlarında değil, genelde uluslararası jeopolitik kaygılarla da ABD’nin talepleriyle, Rusya’nınkiler arasında, ağırlığı ABD’den yana olsa da, bir denge oluşturmaya çalıştıkları görülüyor. Türkiye’nin bu dengenin şekillenmesini beklemeden kendine dayatılan ikilemlerden birine bağlanmaktan kaçınması gerçekçi ve temkinli bir tutum olacaktır.

Bir örnek vermek gerekirse, Türkiye’nin Kafkasya İstikrar ve İşbirliği Platformu, önerisinin, Avrupa çevrelerinde şiddetli bir itirazla karşılaşmazken, ABD dış politika çevrelerinde, Gürcistan ve Rusya’yı aynı masaya oturtmayı, bu arada ABD ile NATO’yu dışarıda tutmayı amaçladığı varsayımından hareketle, ciddi ölçüde şimşekleri üzerine çektiği anlaşılıyor. ABD, AB dengeleri bağlamında bir diğer belirsizlik de Türkiye’nin AB üyeliğinin geleceğine ilişkin. Örneğin,  Reuters’in aktardığına göre Prof William Hale gibi ABD-İngiltere çizgisine yakın kimi yorumcular, “Türkiye, çadırın dışında bırakılırsa, çok daha fazla sorun yaratacaktır” savından hareketle, AB üyeliği olasılığının şimdi daha da güçlendiğini ileri sürüyorlar. Buna karşılık, Eursia Group adlı danışmanlık kurumundan Wolfongo Piccoli adlı bir analiste göre, Gürcistan krizi Türkiye’nin AB üyeliği olasılığını daha zayıflattı. Çünkü böyle bir üyelik “Avrupa’nın sınırlarını Gürcistan’a ve Kafkasların geri kalanına kadar getirir”  (12/08/08).  Diğer bir değişle Avrupa Türkiye’yi sorunlu alanlarla arasında bir tampon bölge olarak tutmak istemektedir ve bu kriz bu tutumu daha da güçlendirmiş olabilir.

ABD’yle Rusya arasındaki ilişkilerin sertleşmesi, İran’ın nükleer silah üretme çabalarını, Rusya’nın da katkılarıyla hızlandırabilir. Böylece Türkiye, yakın bir gelecekte nükleer silahlara sahip bir İran’la yaşamak durumunda kalabilir. Böyle bir durumun gerçekleşmesi halinde, İran’a saldırma planları yapan bir ittifaktan yana açıkça tutum almanın riskleri, bu risklerin karşılanması için gerekecek savunma tedbirlerinin maliyeti, ülke ekonomisi acısından kaldırılamayacak kadar yüksek olabilir. Karadeniz’in NATO ve Rusya arasında bir çatışma alanı haline gelmesi halinde oluşacak savunma gereksinimleri de benzer bir sonuç yaratacaktır.

Diğer taraftan İran’a karşı ABD/NATO ittifakının yanında açıkça tavır almak, beraberinde Sünni-Arap ülkeleriyle, Türkiye’nin sosyal kültürel yapısını da etkileyebilecek düzeyde yakın ilişkiler kurmayı getirebilir.

 Türkiye’nin Kafkasya bölgesinde, bir etnik çelişkiler yumağına rağmen yönetmeye çalıştığı, Ermenistan, Azerbaycan Gürcistan dengeleri, NATO ittifakının Ermenistan’ı Rusya’nın ve İran’ın etkisinden hızla yalıtmak amacıyla, Türkiye’ye, Azerbaycan’la ilişkilerini risk altına sokacak talepler dayatmasıyla bozulabilir. Türkiye’nin Ermenistan’la ilişkilerini normalleştirmesi, tarihsel sorunlarını bir an evvel çözmesi önemlidir. Ancak, bu çözüm süreci, Türkiye’nin sorunu yönetmeyi beceremeyeceği, denetimi elinden kaçırabileceği bir hıza ulaşırsa, hem ülke içinde hem de, uluslararası alanda umulandan farklı sonuçlara yol açabilir.

Nihayet göz önüne alınması, dikkatle yönetilmesi gereken bir diğer hassas denge de Suriye ile ilgilidir. Rusya’nın Suriye’nin Tarsus limanında bir üs açarak Doğu Akdeniz’de donanma bulundurmaya başlaması, buradaki dengeleri değiştirecektir.  Eğer Türkiye, Karadeniz’de Rusya ile, Monreux anlaşması üzerinden kafa kafaya gelirse, Güneyinde de Rus donanmasının varlığını da hesaba katmak zorunda kalacaktır.

Enerji jeopolitiğinde de korunması gereken hassas dengeler mevcuttur. Rusya’nın Gürcistan’a girmesiyle birlikte, BTC boru hattının güvenliği de tehlike altına, hatta kimi yorumculara göre önemi kaybolma sürecine girmiştir. Bu şimdilik,  abartılı bir tespit olmakla birlikte, Türkiye’nin Azerbaycan’la ilişkilerinin bozulması halinde gerçekleşme olasılığı artabilecektir.

Ne ki ABD ve İngiliz yorumcularının, yeni bir “soğuk savaş” projesi peşinde, tüm bu karmaşık dengelerin Türkiye açısından önemini yadsıdıkları, dikkatlerinin Monreux Anlaşması’nın kısıtlamalarının kaldırılarak Karadeniz’in bir NATO gölüne çevrilmesi hedefi üzerinde yoğunlaştırdıkları görülüyor. Besbelli ki, Türkiye dış politikasını yönetmeye çalışanları gerçekten çok zor günler bekliyor. 

Tuesday, August 19, 2008

İki Fırtına Birden Küreselleşirken…

(Cumhuriyet 18.08.2008)

Tarihçi Niall Ferguson’un 7 Ağustos tarihli Financial Times’daki yorumunun başlığı şöyleydi: “Yerel bir kasırga, nasıl küresel bir fırtınaya dönüşebilir.” Ferguson, ABD’de başlayarak, bir yıl içinde hızla küresel bir krize dönüşmeye başlayan mali krize ilişkin olarak, “Hayır bu büyük depresyon değil… Ama 1930’larda olduğu gibi kritik aşama, ABD aşaması değil… Kriz küreselleştiği zaman da ‘kredi kıtlığı’ kavramı artık yeterli olmayacak” diyordu.

Ferguson birkaç gün daha bekleseydi, Gürcistan’ın Güney Osetya’ya saldırısını, Rusya’nın tepkisini, ABD ve AB’nin tutumlarını da görebilir, (Putin’den ne kadar nefret ettiğini de anımsarsak: “Look back at Weimar – and start to worry about Russia”, The Daily Telegraph 01/01/2005) yorumunun kapsamını, başlığını hiç değiştirmeye gerek kalmadan, “Münih 1938”e doğru genişletmeye başlayabilirdi.

Gerçekten de geçen hafta olgular, ekonomik ve siyasi krizlerin, 1930’ları anımsatır bir biçimde birbirine paralel gelişmeye başladığını gösteriyordu.

‘Öbür nal da düşerken!’
Geçen hafta açıklanan veriler dünya ekonomisinde, Financial Times’ın deyimiyle “öbür nalın da düştüğünü” gösteriyordu. Financial Times, “geçen on yıllar boyunca (ABD hegemonyası döneminde - E.Y.) dünya ekonomisinde eşzamanlı durgunlukların kaynağı her zaman ABD ekonomisi olmuştu. Bu artık tümüyle doğru değil” diyerek (ve ister istemez ABD’nin ekonomik ağırlığının artık eskisi gibi olmadığını itiraf ederek) Japonya ve Avrupa’da başlayan resesyona dikkat çekiyordu. Dünya ekonomisinin “öbür nalı da düşmüştü” (15/08/08).

Aynı gün Wall Street Journal’da bir araştırma, dünya ekonomisini masaya yatırıyor, öncelikle “çifte bela” deyimiyle ABD’de enflasyonun aniden sıçradığına, Avrupa’da Avro bölgesinde ekonomik büyüme hızının negatif alana geçtiğine dikkat çekiyordu. Yazarların aktardığına göre, J.P. Morgan ekonomistlerinden David Hensley de müşterilerine gönderdiği bilgi notunda, “ABD’den Batı Avrupa’ya ve Japonya’ya doğru genişleyen ekonomik yavaşlama içinde dünya ekonomisi bozuk sesler çıkarıyor, durgunluk gelişmekte olan ekonomileri de etkisi altına alıyor” diyormuş.

Gerçekten de Asya kaplanlarının ihracatları geriliyor, Japonya resesyona girdi, İngiltere ve İspanya’da ev piyasası krizi, enflasyon ve ekonomik durgunluk hızla stagflasyona dönüşüyor. İtalya resesyonda. Yakın zaman kadar Avro bölgesinde parlak bir performans sergileyen Alman ekonomisi de özellikle ihracatın gerilemesine paralel olarak daralmaya başladı. Ekonomik durgunluk yayılır, bu arada enflasyon artarken AB, tarihinin en kritik sorunuyla nihayet yüzleşmeye hazırlanıyor: Avro, farklı yapısal özelliklere sahip ekonomilere tek bir döviz ve faiz oranı uygulamanın tetikleyeceği siyasi tepkilere dayanabilecek mi?

Dünyada ekonomik Zeitgeist’in belirgin bir biçimde değiştiğinin bir göstergesi de emtia ve petrol fiyatlarında ortaya çıkan yeni eğilim. Durgunluktan korkmaya başlayan spekülatörler emtia ve petrol kontratlarını satarak dolara geçiyor, ABD piyasalarına sığınmaya çalışıyorlar. Bu kez de yükselmeye başlayan dolar, ABD ekonomisinin tek umut veren bölgesini, ihracatını vurmaya başladı. Özetle, yerel (ABD ev piyasası krizi) kasırga artık küresel bir fırtınaya dönüştü. Çin’in bu fırtınanın göreli olarak (hâlâ) dışında olması da anlamlı…

‘Gerçek anlamda küresel bir kriz’
Gürcistan, nüfusu, yüzölçümü açısından Türkiye’nin 10’da birinden daha küçük bir ülkedir. Ama bu ülkenin bir “renkli devrim” ürünü, ABD uydusu yönetimi, Rusya’nın koruması altındaki, statüsü tartışmalı Güney Osetya bölgesine saldırınca, Der Spiegel’in deyimiyle “gerçek anlamda küresel bir kriz” patlak verdi.

Başlangıçta ABD yönetimi, belki, Rusya’nın kararlılığını, tepkisini ölçmek amacıyla, son yıllarda büyük bir hızla silahlandırdığı Gürcistan yönetimine saldırı için yeşil ışık yakmıştı. Ama Rusya’nın tepkisi bu durumu tersine çevirdi. Gürcistan topraklarına girip, Gürcü ordusunu kolaylıkla ezerek, ülkenin başkenti Tiflis’e 30 km. kadar yaklaşan, depolanmış ABD silahlarını buldukça imha eden Rusya, ABD’nin kararlılığını, Transatlantik ittifakının gücünü ölçme şansını yakaladı. Bir Sukoi-25 savaş uçağının petrol boru hattını “yanlışlıkla” bombalama noktasına gelmiş olması, mesajı gereken yerlere ulaştırıyordu. Haaretz (14/08) durumun bir diğer boyutuna da işaret etti. Ancak bunlar, “olayın” gerçek anlamda küresel bir krize dönüşmesine yol açan tek etken değil.

Birincisi, Rusya, NATO’nun genişlemesi, “renkli devrimler” v.b ile başlayan, en son Kosova’nın bağımsızlık ilanıyla devam eden ABD kuşatmasına karşı ilk kez, hem de ABD’nin enerji jeopolitiği açısından büyük stratejik öneme sahip bir bölgede, ABD hesaplarını tehlikeye atan başarılı bir askeri operasyon gerçekleştirerek süper güç konumuna geri dönüyordu (Haaretz, age).

İkincisi, AB’nin üç büyük ülkesi Almanya, Fransa, İtalya, hatta Finlandiya, Rusya’yı suçlamaya yanaşmadılar. ABD medyası, bir propaganda makinesine dönüşerek, savaşın tüm sorumluluğunu Rusya’nın üzerine yıkmaya çalıştı (Olga Ivanova, Washington Post, 15/08), ama bırakın Avrupa’yı, İngiltere medyasını bile ikna etmekte zorlandı (Mary Dejevksi, Independent, 15/08). Böylece, ABD’nin tek kutuplu dünya projesi, hem Rusya karşısında sergilediği iktidarsızlıktan (iktidara getirip, silahlandırdığı bir yönetimi koruyamadı), hem de AB’yi Rusya’ya karşı tavır almaya zorlayamadığı için çöktü.

Üçüncüsü, Gürcü hükümeti, ABD ve AB’ye güvenerek Rusya’nın gazabını üzerine çekti, ama sonuçlarına yalnız katlanmak zorunda kaldı; sonra da AB ve ABD’nin eliyle toprak bütünlüğüne son veren, onur kırıcı bir ateşkes anlaşmasını, Rusya’dan önce imzalamaya zorlandı. Böylece, tüm umutlarını ABD ve AB’nin sağlayacağı güvenlik şemsiyesine bağlamış Gürcülerin yaşadıkları şok, imparatorların vassallarını, gerektiğinde, nasıl kolaylıkla önce namluya sürüp, sonra feda edebileceğini bölge ülkelerine bir kez daha anımsattı. Neweuropeans dergisinin editörü, Bianchiari’nin deyimiyle, “Amerikancı illüzyonları yıktı” (Neweuropeans, 15/08).

Dördüncüsü, Gürcistan krizi AB içi bölünmeyi yeniden gündeme getirdi, hem de AB üzerindeki, yukarıda vurguladığım, ekonomik basınçlar artarken.

“Kriz”, “düzen” sürdürülemez noktaya geldiğinde ortaya çıkan belirsizliklere ilişkin bir kavramdır. ABD’nin ekonomik modeli (neoliberal küreselleşme) ve tek kutuplu dünya (imparatorluk) projesi sürdürülemez noktaya geldiler. Ancak ortada yeni bir hegemonya adayı, yeni bir kutup yeni bir model yok.

Buna karşılık, askeri olarak çok güçlü, ekonomik olarak çok kırılgan ABD’yi, geleceği giderek sorunlu hale gelen AB’yi, yeniden süper güç olmaya kararlı, Rusya’yı, Batı’yı ekonomik ve mali olarak zorlarken, bölgesinde yumuşak gücüyle yükselen Çin’i, uluslararası piyasalarda kendilerini koruma kapasitesine sahip, Hindistan, Brezilya, Güney Afrika gibi ülkeleri, İran, Suudi Arabistan gibi enerji zenginlerini içeren bir güçler dengesi iklimi şekillendi. Aynı anda dünya ekonomisi, 1930’lardan bu yana tarihinin en derin ve genelleşmiş ekonomik krizini yaşıyor…

“- Pardon, iyi duyamadım.. emperyalizm, ‘paylaşım savaşları’ mı dediniz? Ne kadar kötümsersiniz!”

Thursday, August 14, 2008

Olimpiyatların en gözde sporu

(Cumhuriyet 11/08/08)

Batı medyasında Olimpiyatların en gözde sporu, bu kez adeta, Çin Halk Cumhuriyeti’ni “Olimpiyat ruhuna” ihanet etmekle suçlama yarışı. Bu yarışın mantığı anlıyorum (zaten Çin de sütten çıkmış ak kaşık değil). Ancak arkasında yatan ikiyüzlülüğe de kızmamak elde değil.

Ah şu Çinliler…
Çin’in insan haklarına, ifade özgürlüğüne, Olimpiyatların dayanışma ruhuna ne kadar ters düştüğünü, “Olimpiyatlara ev sahipliği yapmayı hak etmediğini” göstermek için, Batı basını, erdemleri kendilerinden menkul sivil toplum örgütleri, birbirleriyle yarış halinde. Bir ABD’li triatlon atletinin deyimiyle “nereye baksan, bir konuda bir protesto dile getirmeye çalışan birine rastlıyorsun”. Başkan Bush da, Çin’i insan haklarına, uluslararası ekonomik sistemin kurallarına uymaya, enerji, çevre konularında sorumlu davranmaya davet ederek bu koroya katıldı.

Eleştirilerin başında, Çin’in Tibet’te ve Uygur Türklerine karşı uyguladığı baskılar geliyor. Ondan sonra Çin’in İnterneti denetleme politikası, Olimpiyat güvenliğini sağlamak amacıyla uygulamaya koyduğu, izleme gözleme, dinleme önlemleri geliyor. Bundan sonra suçlama yarışı giderek absürt bir düzeye ulaşarak, “Çin’de egemen altın madalya kültüründen”, “Çin’in kazanmaktan başka bir şey düşünmediğinden”, tüm bunların Çin’in “gittikçe kabaran ulusalcı damarından kaynaklandığından” yakınmaya kadar ulaşıyor.

Tüm bunlar doğru. Çin, Tibet, Sincan bölgesinde yaşayan Türkler gibi ulusal azınlıklara baskı uyguluyor. Interneti yakından denetliyor, örneğin, WEB’e, Çin’den bağlanıyorsanız, Uluslararası Af Örgütünün Çin raporuna ulaşmanız olanaksız. Olimpiyatlar sırasında gazetecileri dinlendiğinden, gizli açık CCTV kameralarıyla tüm Olimpiyat bölgesinin yakından izlendiğinden söz ediliyor. Güvenlik tedbirleri, sporcuların ve gazetecilerin, turistlerin hareket özgürlüklerini de kısıtlıyormuş.

Özetle, bir süredir, Batı basını, Çin’in dünya barışına zararlı bir ülke haline gelmeye başladığını kanıtlamaya, Çin karşıtı bir hava yaratmaya çalışıyor.

… Yükseliyor, bir şeyler yapmalı.
Bu suçlama kampanyasının arkasında, ABD ve Avrupa’nın Çin’in yükseliş ivmesini kırma telaşı var. Bu yükselişin en çok kaygı yaratan özelliği Çin’in, askeri yöntemlerden, şiddet uygulama kapasitesinden daha çok, ekonomik kültürel ve diplomatik araçlara, barışçı bir “çekim gücü” olma stratejisine dayanıyor olması. Bu, Batı’nın tarihsel geleneğine benzemeyen bir hegemonyacı yükseliş. Bu nedenle ABD ve Avrupa bu sürece nasıl engel olacaklarını bilemiyor, liderlik kapasitelerinin gittikçe aşınması karşısında kaygılanıyorlar.

Giovanni Arrighi’nin yeni kitabında (Adam Smith in Beijing, Verso, 2008) ileri sürdüğü gibi, Çin dünya ekonomisine açıldığından bu yana Doğu Asya’da bir Rönesans başlatmış görünüyor. Bu Rönesans içinde de Çin bölgedeki en güçlü ekonomik merkezlerden bir olarak öne çıkıyor. Arrighi’ye göre Çin’in bu başarısının arkasında, devrimci dönemin mirası olarak son derecede iyi eğitimli, iş ahlakına sahip ucuz iş gücü kaynaklarının yanı sıra, bu kaynaklardan ve devasa iç pazarından yararlanmaya gelen yabancı sermayeye kendi koşullarını dikte etme kapasitesi yatıyor.

ABD Kongre Araştırma Bölümü’nün bir raporuna göre de (China’s Foreign Policy:What Does It Mean for U.S. Global Interests? 18/07/08), ABD dış politika çevreleri, yükselen ekonomik gücünün yanı sıra, “Çin’in ‘yumuşak güç’ yansıtma kapasitesinin gittikçe artmasından…”, bu bağlamda “yumuşak güç yansıtma açısından ABD’ye göre bir çok mukayeseli üstünlüğe sahip olmasından” kaygı duymaya başladılar. Raporda Çin’in uluslararası alanda, doğal kaynaklara, piyasalara ve enerji kaynaklarına ulaşmak için, kullandığı dış yardımlarında, kredilerinde ve yatırımlarında, ABD ve Batı’nın aksine, müdahaleci koşullar koymadığı, ilişkide olduğu ülkelerin iç işlerine karışmayan bir gelişme politikası izlediği saptanıyor. Rapor, Pekin’in uluslararası alanda etkin, devlet şirketleri uzun dönemli stratejik kazanımlar uğruna kısa dönemli kayıpları kabullenebildiğine; Çin’in gelişmekte olan ülkeler üzerindeki etkileri ikili, çok taraflı anlaşmalar, ortaklıklar vb yoluyla hızla geliştiğine dikkat çekiyor.

Diğer taraftan Çin’in dayatmacı olmayan iş birliğine dayalı yaklaşımı, diplomatik alanda da meyve vermeye başlamış. New York Times’ın (05/08/08) aktardığına göre, Çin Olimpiyatlara doğru Japonya ve Tayvan ilişkilerinde önemli kazanımlar elde ediyor. Japonya’da açıkça Çin yanlısı bir başbakanın iktidara gelmiş olması, iki ülke arasındaki tartışmalı bölgedeki sorununun, petrol aramak ve işletmek için bir işbirliği anlaşmasıyla aşılması, hatta Japon donanmasının Çin ziyareti yeni bir yakınlaşmaya işaret ediyor. Tayvan’da da, Çin, daha yumuşak bir politika izlemeye başladıktan sonra açıkça Çin yanlısı bir devlet başkanı iktidara geldi ve şimdi ilişkiler daha hızlı gelişiyor.

Çin’in, Birleşmiş Milletler’de, Rusya ile birlikte Zimbabwe’ye yaptırım uygulanmasına karşı çıkması, Doha Raundun’da Hindistan ve bir grup gelişmekte olan ülkeyle birlikte ABD ve AB’nin tarım destek politikalarına karşı mücadele etmesi de, bu yumuşak gücün, liderlik kapasitesinin yükselmesine olumlu katkılar yapıyor.

Tencere dibin kara…
Çin yükselme sürecini, ekonomik gücünün, diplomatik başarılarının yanı sıra, eski ve köklü uygarlığa sahip, hızlı dönüşümlere karşın iç çelişkilerini yönetebilen, uyumlu ülke imajıyla güçlendirmek, Olimpiyatları da bu amaçla değerlendirmek istiyor. Açıldığı anda hiç sorunsuz çalışmaya başlayan muazzam yeni hava alanı, gözleri kamaştıran yeni Olimpiyat stadyumuyla da önemli ölçüde başarılı oluyor.

Bu nedenle Batı medyası Çin’in imajını karartmak, ‘yumuşak gücünün’ yükselme ivmesini kırmak için, son yıllarda, ABD dış politikasında etkin olarak kullanılan iki araca başvurmayı deniyor. Birincisi, insan hakları, ifade özgürlüğü, liberal demokrasi alanlarında Batı’nin kendi koyduğu ölçütler üzerinden yöneltilen eleştiriler, öbürü de ayrılıkçı hareketlerin teşvik edilmesi.
Ancak Yunanistan’daki Olimpiyatlarda, bizzat ABD ve Avrupa’nın katkısıyla oluşan boğucu güvenlik ortamını, kendi halkının her hareketini CCTV ile izleyen İngiliz devletini, ABD’nin 11 Eylülden sonra uyulamaya koyduğu iç güvenlik yasasını, kendi haklını izleme ve gözetleme teknolojilerini, Echelon ve Carnivor gibi tüm küresel çapta casusluk sistemlerini, Afganistan ve Irak’ta yaşananları anımsayanlar, bu ikiyüzlülüğe kızmadan edemiyorlar.

Dahası kimi gözlemciler, Olimpiyatlar öncesinde, bu eleştiri yarışının, Sincan bölgesinde16 silahsız Çin polisinin katledilmesi olayında olduğu gibi ayrılıkçı grupların terör eylemleri için uygun bir ortam yarattığına dikkat çekiyorlar.

Diğer taraftan Chatham House Asya programından Dr. Yiyi Lu’nun işaret ettiği gibi, Olimpiyatlar sırasında, Batı Çin’i “sınarken”, Çin halkı da Batı’nın yaklaşımını sınıyor. Bu bağlamda da Çin’de Batı’ya ilişkin bir düş kırıklığı ve kızgınlık gelişiyor. Batı medyasının tutumu, Çin’de ulusalcı tepkileri daha da güçlendiriyor (The Guardian 05/08/08)

Monday, August 04, 2008

Yeni bir Türkiye mi kuruluyor?

(Cumhuriyet 28/07/08)

(ya da tatildeyken, oldukça spekülatif düşünceler)
AKP davası, Ergenekon derken birileri “yeni bir Türkiye kuruluyor” havasına girdiler. Eski “militanlar” “İç savaşta taraf seçmekten” söz ediyorlar. Chatam House’dan Fadi Hakura da, Türkiye’de “yeni bir tarz siyasetin” doğmak üzere olduğunu ileri sürüyordu. Hürriyet’ten Cüneyt Ülsever’in Perşembe günkü yazısında yaptığı özet de, bu “yeni Türkiye” beklentisinin içeriğini bence, çok güzel özetliyordu.

Ülsever’le aynı dünya görüşünü paylaşmadığımdan, saptamalarını ister istemez, yorumlayarak özetleyeceğim: Bu “yeni Türkiye”, parlamenter (genel seçimler ve siyasi partiler) bir rejimi benimseyen, ama “demokrasinin sınırlarını” siyasal İslam’ın “hakikat rejimi” temelinde yeniden düzenleyen, uluslararası sermayeye açık, AB ve Avrupa’nın bölge politikalarının hayata geçirilmesinde işlevsel bir ülke olacak.
Belki, ama henüz değil?
Böyle bir Türkiye, gerçekten kuruluyor mu? İki nedenle “belki”. Ülkede ve ABD Avrupa ekseninde böyle bir niyet ve çabalar var. İkincisi, yerine yenisini bırakmak üzere ortadan kalkacak olan “eski”nin yıkılma süreci, hatta bu yıkımı benimsemeyi kolaylaştıracak psikolojik ortamın oluşumu oldukça ilerlemiş, hatta belki de geri dönülemez bir noktaya gelmiş gibi görünüyor.

Ama “henüz değil” derken, “yeni Türkiye” projesinin ülkedeki sürücüsü AKP ve çevresini bu güne kadar destekleyen uluslararası ortamın, özellikle kimi bileşenlerinin değişmeye başladığını düşünüyorum.

Bu nedenlerle “Eski Türkiye’nin” dağılmakta olduğunu söylemek olanaklı ama, yenisinin kurulmasına ilişkin çabaların henüz bir “ekolojik hakimiyet” (Bob Jessop’un bir kavramını ödünç alırsak: Kendisine karşı güçlerin yapacakları etkiden daha güçlü bir etki yaratma kapasitesini kalıcılaştırmış) kurmuş olduğunu söylemek olanaklı değil. Bu “Yeni Türkiye” projesini inşa etmeye çalışan güçlerin, başarıya ulaşabilmek için gerekli olan toplumsal ve kurumsal desteğin, özellikle fark yaratan kesimini, koşullar değiştiğinde hızla kaybetme olasılığı hala var.
“Eski Türkiye’de yıkımın üç vektörü
Bu vektörlerden biri, 1980’lerden bu yana uygulanan neoliberal politikaların etkisiyle, hem toplumsal dokuda yaşanan tahribat, hem de, bu kriz yönetme modeline bağlı olarak yaygınlaşan “hedonist (işleve değil hazlara odaklı) tüketim kültürünün etkisiyle gelecek duygusunu kaybetmiş, “anı yaşa”, “içindeki gerçek seni bul”, kimliklerinin, yeni kuşaklar arasında giderek yaygınlaşmış olmasıdır. Artık geleceğini “yapmaktan” vazgeçenlerin tek seçeneği yalnızca kar yapmayı arzulamak olacaktır.

İkinci vektör, eski Türkiye’nin doğuş öyküsünü (mitosunu) yeniden yazma çabasıdır. Bu çaba Cumhuriyetin kuruluşunu, bir tarihsel hata, sapma, olarak yeniden tanımlamayı, 1980’den sonra giderek zayıflamasına karşın, 1990’ların ilk yarısına kadar siyasetin egemen söylemini oluşturan “ulusal proje” ‘sadakatini’ (bağımsızlık ve kalkınma, sağda; anti emperyalist, gerçekten demokratik ya da sosyalist Türkiye, sol’da… ve Laiklik her iki kesimde de…) tasfiye, kuruluş öncesinin Osmanlı (imparatorluk) geleneğini, öncelikle popüler kültür alanında restore etmeyi amaçlıyor. Bu vektörün temsilcilerinin, “Kemalizm” kavramını, tasfiye etmek üzere hedef aldıkları her şeyin içine doldurulacağı bir “boş göstergeye”, dahası bir “müstehcen baba”nın adına dönüştürme çabaları da işte bu tasfiye ve restorasyonla ilgili.
Üçüncü vektör ise: kapitalizme yönelik eleştirel yaklaşımların teorik zeminini oluşturan “komünist hipotezin” de tasfiye edilmesiyle ilgilidir. Bunu başarmak için, Türkiye’de kapitalizme yönelik eleştirilerin “komünist hipotezi” uygulamaya koyma çabalarının ilk kez ve tüm renkleriyle kitleselleşmeye başladığı döneme dönmek ve bu “olayın” bıraktığı tüm izleri, yaratığı ‘sadakatleri’ silmek gerekecektir. 1980’lerde postmodern - liberal entelijansiyanın bitmez tükenmez pişmanlıkları, 70’lerin “devrimci” kimliğinin karalama çabaları bu tasfiye çabasının ilk dalgasıydı. Başarılı da oldu. 1980’lerde kuşaklar 1970’lerin gerçekte nasıl yaşandığını, özverileri, tutkuları, “yeniyi yaratmak” için birlikte mücadele etmenin, hazlarını bilemeden, adeta korku, kabus öyküleriyle yetiştiler.

Şimdi, neoliberalizm krize girer, post modern entelijansiyanın, liberalizmden uzaklaşarak, siyasal İslam’ın otoriter eğilimleriyle örtüşmeye başlayan dünya görüşü teşhir olmaya, teorik/felsefi açıdan eleştirel düşüncenin yeniden canlanma koşulları oluşmaya başlarken, “Denizlerin” kuşağının mirasına yönelik yeni bir saldırı daha gündeme gelmiştir. Onlar milliyetçidir, cuntacıdır, biraz zorlarsanız ulusalcı sosyalist (Nasyonal Sosyalist demeye getirerek) bile diyebilirsiniz…

Böylece bir ülkenin halkının elinden hem, emperyalizme ve eski rejime karşı kaderini ilk kez tayin ettiği ulusal başlangıç “olayı”nın, hem de baskı ve sömürüye başkaldıran çocuklarının anısının onuru elinden alınmaya çalışılmakta, yeni kuşakları, tarihsiz, köksüz, geleneksiz ve pasif bir kitle olmaya itilmektedir.
AKP’yi taşıyan dalga geri çekiliyor
Tüm bu olumsuzluklara karşın henüz hiç bir şey kesin değil. Bizi bu noktaya getiren AKP hükümetini (bir önceki hükümetin ve CHP’nin katkılarını da unutmadan) taşıyan uluslar arası finansal dalga geri çekilmeye başladı. Bu dalganın en önemli bileşeni, tam AKP iktidar olurken şişmeye başlayan, ama geçen sene patlayan kredi balonuydu. Böylece Türkiye ekonomisi önemli bir kaynaktan yoksun olurken, AKP döneminde bu köpük sayesinde gizlenebilen tüm zaafları da su yüzüne çıkmaya başlıyor. Bu sırada AKP’nin kaynak açığını kapatmak için petrol zengini Arap sermayesine döndüğünü görüyoruz. Birinci bu kaynağın beraberinde getirdiği siyasi yakınlıklar, Türkiye’nin önemli ve geleneksel müttefiklerinde gerginlik kaynağı olmaması kaçınılmaz.
İkincisi ABD ve AB Türkiye’yi bir Ortadoğu ülkesi olarak tanımladıkça, bu tanımın, AB bağlamında AKP’ye destek veren kesimlerde gerginlik kaynağı olması da kaçınılmaz. Nihayet mali kriz içinde başlayan kaynak bölüşün savaşının, bir bütün olarak AKP’yi destekleyen Siyasal İslam mozaiği içinde de yeni gerginliklere

Thursday, July 17, 2008

Geleceğe Dönüş - I & II

(Cumhuriyet 14.07.2008)

İngiltere ve ABD’nin, Zimbabwe’ye ambargo koyma çabalarını, son anda Rusya ve Çin engelledi. Uluslararası Ceza Mahkemesi Sudan Devlet Başkanı’nı soykırımla suçlamaya hazırlanıyor. İngiltere, petrol akışını aksatan isyancılara karşı, Nijerya’ya askeri yardımı teklif ediyor. Afrika’ya ilgi giderek artıyor.

Emperyalist yönetişim
Bush döneminin dünyaya, tek başına (müttefiklerine aldırmadan) biçim verme (imparatorluk) projesi tükenince gündeme yeni proje arayışları gelmeye başladı. Bu arayışlar içinde, “Avrupa ve Japonya ile birlikte, yanlarına 2. derecede güçlerden birkaç “demokratik” ülkenin de eklenmesiyle oluşacak, ABD liderliğinde bir blokun küresel yönetişim projesi giderek öne çıkmaya başladı.

Bu proje, Clinton döneminin “uluslararası topluluk” “insani müdahale” kavramlarına, bu kez Irak ve Afganistan deneyleri ışığında, dünyada şekillenmeye başlayan “çok kutupluluk” iklimi içinde, bir geri dönüş çabası olarak görülebilir.

Demokrat Parti’nin başkan adayı Barack Obama’nın dış politika seçeneklerini tartışırken (Cumhuriyet, 09/06/08), “gelen dış politikayı hazır bulur” dememin bir nedeni de bu “geri dönüşün” salt düşünsel değil kurumsal zeminin de bir süredir inşa edilmekte olmasıydı. Afrika’ya dönersem, bu çok değerli enerji ve mineral kaynaklarına sahip kıta, bu “blokun” yönetişim projesinin şekillenmesinin hem aracı hem de hedefi olacak gibi geliyor.
Princeton Üniversitesi, Woodrow Wilson okulunun Ulusal Güvenlik Projesi ortak direktörleri, Ann-Marie Slaughter ve John Ikenbery (bu zat, 2003 yılında CIA İstihbarat Konseyi başkanıydı) geçen cuma günü Financial Times’da yayımlanan ortak yazılarında, bu yeni “blokun” oluşmasına ilişkin tartışmaları çok güzel özetlediler.

Biraz Gramsci…
Daha önce de aktardığımız gibi iki tez yarışıyor: Cumhuriyetçilerin adayı McCain’in ve neo-con çevrenin Demokrasiler Birliği-DB (League of Democracies) tezi ve Demokrat Parti’ye yakın, geçmişte “liberal emperyalizmi” (“insani müdahale”) savunmuş çevrelerin Demokrasiler İttifakı -Dİ (Concert of Democracies) tezi. Salughter ve Ikenberry bu ikinci gruba ait. Ortak yazılarında, DB’nin aslında ABD’nin güç kullanmasını kolaylaştırmayı amaçlayan bir taktik olduğunu (revize edilmiş imparatorluk projesi de diyebiliriz) ileri sürdükten sonra, kendilerine ait Dİ projesini açıklamaya girişiyorlar.

Bu iki yazara göre Dİ’nin esas amacı, “küreselleşmeyi kurtarmak”, bunun için gerekli küresel yönetişim kurumlarını restore etmek, genişletmek ve güçlendirmek olmalıdır. Yazarlar, geçtiğimiz 50 yıl boyunca dünyada iki güç merkezi vardı diyorlar: Öncelikle Washington’da ama Londra, Paris, Bonn, Tokyo, Brüksel’de var olan “Batı Demokrasileri düzeni”. İkincisi, simgesel olarak BM Güvenlik Konseyi’nde merkezileşen “büyük güçler düzeni”. Yazarlara göre, dün mücadele demokrasiyle komünizm arasındaydı; şimdi de “dünya demokrasilerinin küresel yönetişimi yenilemek ve genişletmek için işbirliği yapması gerekiyor”.

Yazarlar, bu amaçla, Batı demokrasileri blokunu, Güney Afrika, Brezilya, Endonezya, Meksika, Şili, Arjantin, Türkiye gibi ülkelerle genişletmeyi öneriyorlar.

Slaugher ve Ikenberry’nin önerileri, Gramsci’nin (sonra Poulanzas’ın) bir ülkede, hegemonya olgusunu anlatırken oluşturdukları betimlemeye (devletler düzenine tercüme edilmiş haline) çok benziyor(!): Bir lider sınıf fraksiyonu (burada ABD) etrafında oluşmuş iktidar bloku (Londra, Paris, Berlin Tokyo), bu blokun etrafında onu destekleyen sınıf ve zümreler (kimi “seçilmiş”, 2. sınıf ülkeler), en altta da, bu “destek sınıfları” aracılığıyla, bastırılan, yönetilen emekçi sınıflar (çoğu enerji ve kaynak sahibi ülkeler). Bunların ekonomik alanları “blokun” kullanımına açık tutulacak, direnenler, gerektiğinde bu blokun (belli ki destek ülkelerinden de devşirilecek) askeri güçlerinin ilgisine konu olacaklar.

Müdahaleye kurumsal kılıf: Koruma sorumluluğu
Ancak bu sürecin işleyebilmesi için, “bloku” bir arada tutacak, hatta oluşmasına önayak olacak bir amacın ve kurumlaşmanın (ideoloji ve onu üreten, maddeleştiren bir yer) varlığı gerekiyor.
Tam bu noktada, 2005’te kurulan ama bugüne kadar ölü taklidi yaptıktan sonra, tam Afrika büyük güçlerinin ilgisini çekmeye başladığı, ABD’nin AfricaCom’u kurduğu, Zimbabwe’ye askeri müdahale, Nijerya hükümetine askeri yardım olasılıkları tartışıldığı sırada ısıtılarak servis yapılan, “Koruma Sorumluluğu” (“Responsibility to Protect” “http://www.globalcentrer2p.org”www.globalcentrer2p.org ) adlı kurumdan söz edebiliriz.
BM bünyesinde kurulan “Koruma Sorumluluğu”nun WEB sitesine baktığınızda, ilk anda “hümanist” bir “fanteziyle” karşı karşıya olduğunuzu sanabilirsiniz. Ama siteyi dikkatle incelediğinizde, kurumun amacının şöyle tanımladığını göreceksiniz: “Bir devletin görevi halkını insan ürünü felaketlerden korumaktır. Bir devlet beceriksizlikten ya da kötü niyetten bu sorumluluğunu yerine getirmezse, sorumluluk uluslararası topluluğa geçer. Bu sorumluluk, diplomatik, yasal, barışı vb, son tahlilde de askeri yöntemlerle yerine getirilmelidir”. O zaman da ister istemez aklınıza, Roma İmparatorlukunun, başka krallıklara saldırırken gerekçe olarak sık sık bu “koruma” kavramına başvurduğu gelecek. Sonra da, bu kurumun, “insani müdahaleler” kavramı arkasına sığınan (bazen de sığınmayan) “liberal emperyalist” politikaların askeri operasyonlarına meşruiyet kazandırmaya çok yatkın bir yapılanma olduğunu düşüneceksiniz.
Nitekim İngiltere Parlamentosu, Avam Kamarası (seçilmiş temsilciler meclisi) Kitaplığı Uluslararası İlişkiler ve Savunma Bölümü’nce yayımlanan bir “araştırma notu”, bu kuruma tam da bu biçimde yaklaşıyor. Adele Brown imzalı yaklaşık 62 sayfalık “notun” başlığı, şüpheye hiç yer bırakmayacak kadar açık: “İnsani amaçlı müdahaleyi yeniden icat etmek: Koruma Sorumluluğu’na iki selam?”.

Adele Brown, araştırmasında “insani amaçlı müdahalelerin” tarihini irdeledikten sonra, “Koruma Sorumluluğu” kavramının, yükselen bir doktrin olduğuna dikkat çekiyor. Brown araştırmada, “egemenlik” kavramının tarihsel gelişmesini, son dönemde egemenliği, “sorumluluk” kavramıyla sınırlamayı amaçlayan yaklaşımları irdeliyor. Araştırma, bu kurumun amaçları ve kapasiteleri üzerine sürmekte olan tartışmaları özetliyor, Batı kavramı kapsamına girmeyen ülkelerin kaygılarına değiniyor. Ama sonuç olarak bu doktrini İngiltere’nin tüm önemli siyasi partilerinin benimsediğini, İngiltere hükümetinin doktrinin kabul edilmesine yönelik uluslararası çabaların başını çektiğini vurguluyor.

Özetle yeni “emperyalist blokun” altyapısını ve meşruiyet zeminini oluşturmayı bu kez İngiltere hükümetinin üstlendiğini görüyoruz. İngiltere hükümetinin Nijerya ama özellikle Zimbabwe ve bağlamında geliştirmeye başladığı yaklaşımları da bu bloku kurmak için gerekli ideolojiyi ve “olayı” hazırlamak çabaları bağlamında anlamlandırabiliriz: Hadi, “koruma sorumluluğumuzu” yerine getirip Zimbabwe halkını birlikte kurtaralım! Bu bağlamda “bilenler” konuşmaya başladılar bile. Örneğin, Bosna-Hersek eski “sömürge valisi”, Lord Ashdown, “Zimbabwe’ye yönelik bir askeri müdahalenin meşruluğunun savunulabileceğini” ileri sürüyor. (The Times, 26/06/08).

(Cumhuriyet 16.07.2008)

Pazartesi günü, ABD hegemonyasını, Clinton döneminin “uluslararası topluluk”, “insani amaçlı müdahale” kavramlarına dönerek, bir “emperyalist yönetişim projesi” üzerinde anlaşan blok oluşturarak restore etme çabalarından söz etmiş, çok değerli enerji ve mineral kaynaklarına sahip Afrika kıtasının, hem bu projenin oluşması sürecinde katalizör hem de hedef olacağını ileri sürmüştüm.

Eğer, ABD- İngiltere ekseni, “uluslararası topluluğu”, “kurtarma sorumluluğu” konsepti bağlamında, bazı Afrika ülkelerine doğrudan müdahale etmeye ikna edebilirse, hem ABD “liderliğini” yeniden kanıtlamış, hem de müdahale edenler bir taşla iki kuş vurmuş olacaklar. Birincisi, klasik emperyalist güçler Afrika’ya doğrudan müdahale etmeye başlayabilecekler. İkincisi, emperyalist ideolojinin, sömürge siyasetini meşrulaştıran en önemli iddiasına geri dönülmüş olacak: Siyah adam çocuk gibidir, kendi kendini yönetemez. Beyaz adam bu sorumluluğu yüklenmelidir.

Bu müdahalelere hedef olabilecek iki ülke belli olmaya başladı. Bunlardan biri Zimbabve, diğeri de pazartesi günü Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC) tarafından, devlet başkanı, ülkedeki meşru muhalefet güçlerinin itirazlarına, uluslararası gözlemcilerin ve uzmanların, “krizi daha da derinleştirir iç savaşa yol açar” itirazlarına karşın “soykırım” gerçekleştirmekle suçlanan Sudan. ICC’nin, 10 yıl önce kurulduğundan bu yana hep Afrika ülkelerini hedef almış olmasının olası etkilerini, petrol kaynaklarıyla ilgisini bir başka yazıya bırakıp, burada kısaca Zimbabve’ye bakmak istiyorum. Çünkü Zimbabve önce destabilize edildi, bir iç siyasi ekonomik krize itildi, sonra hedef tahtasına çıkarıldı. Sürekli, sömürgecilikten söz eden bir liderliğe sahip olması da Batı açısından ayrıca can sıkıcıydı.

Sömürge mirası üzerinden zorla kriz…
Afrika’da sömürge sistemi çökerken, şimdiki Zimbabve’de iktidarı elden kaçırmak istemeyen beyaz azınlık (yerleşimciler) 1965’te Ian Smith’in önderliğinde bağımsızlık ilan ettiler. İngiltere sömürgesini kaybetmiş olmasına karşın askeri bir müdahaleyi gündemine almadı. Ancak siyah halk Zanu ve Zapu örgütleri yoluyla bir ayaklanma, gerçek bir bağımsızlık savaşı başlattılar. Bu örgütler bağımsızlığı 1980’de kazandı ve ülkenin yönetimi siyahların eline geçti. Ancak, yeni devletin kuruluşu sırasında liderlik, nüfusun yüzde1’ini oluşturan beyazların elindeki, ticari olarak önemli toprakların yüzde 70’ini kapsayan mülkleri kamulaştıramadı. Diğer bir deyişle bağımsızlık savaşının en temel ekonomik talebi karşılanamadı, dahası potansiyel bir siyasi sorun kaynağı olarak hep gündemde kaldı.

1998 sonunda ülkenin ekonomik koşulları ağırlaşır, IMF de facto bir ambargo uygulamaya başlarken bu toprak reformu, bu kez iktidar partisinin muhalefet karşısında gücünü koruma çabasının bir parçası olarak yeniden gündeme geldi. Gelmesiyle birlikte başta İngiltere ve ABD olmak üzere Batı’nın, Zimbabve’ye tavrı hızla sertleşmeye başladı. Mugabe hükümeti 2000 yılında sömürgecilikten kalma yerleşimci beyaz çiftçilerin ellerindeki toprakları alıp siyah köylülere dağıtmaya başladı.

Sömürgeciler geri gelmeye hazırlanıyor…
Batı basını zaten otoriter eğilimlerinden, yolsuzluklarından dolayı kolay bir hedef olan Mugabe’yi yeni-Hitler olarak sunmaya başladı. Ancak Mugabe, o sıralarda gündemde olan ikinci yeni Hitler adayı Saddam’ınkinden çok farklı bir rejimin üzerinde duruyordu. Örneğin 2001’de ABD Temsilciler Meclisi Zimbawe Demokrasi ve Ekonomik Kurtarma Yasası’nı geçirdiğinde, ABD Kongre üyesi, Cynthia McKinney, “Neden genelde demokratik özellikler gösteren bir Afrika ülkesine ambargo uygulamak istiyorsunuz” diye soracak ve ekleyecekti, “Zimbabve Afrika’nın iki demokrasisinden biri. Çok partili rejimi, parlamentosunda muhalefet grubu, yönetimi kıyasıya eleştiren bir basını ve bağımsız yargıçları var”...

Ancak ok yaydan çıkmıştı. Batı hükümetleri ve uluslararası kurumlar Zimbabve’ye ekonomik yaptırımlar uyguladılar, dış kredi kaynağını kuruttular, yabancı yatırımcıları korkuttular ve ülkedeki krizi kaosa ittiler.

Geçen mart ayında yapılan parlamento ve başkanlık seçimlerini Mugabe kaybetti. Ancak iktidarı terk etmiyordu. Böylece yönetimin ülke içindeki meşruiyeti hızla aşınmaya, zaten çok yaşlı olan Mugabe’nin rejimi çöküşe doğru hızla ilerlemeye başladı. İşte bu noktada Batı ikinci önemli müdahaleyi yaparak muhalefet lideri Tsvangirai’yi tabanda, çoğunluğu kendisini destekleyen halka dayanarak demokratik ve kitlesel eylem yollarıyla mücadele etmektense, Mugabe hükümetini soykırımla suçlayarak Batı’ya sığınmaya ikna ettiler. Böylece yukarıda değindiğim bir taşla iki kuş vurma şansı oluştu. Batı, özellikle İngiltere ve ABD, Zimbabve’ye doğrudan müdahale edebilecek. İkincisi, Zimbabve halkı devreden çıkarılarak pasifleştirilecekler, demokratik kültürlerini geliştirme şansı ellerinden alınacak, yeniden “çocuklaştırılacaklar”. Böylece geçmişte sömürgeciliğe baş kaldırmış olan bir halk daha ezilmiş olacak. De nobis fabula naratur!

Thursday, July 10, 2008

Uyanmaya Başladılar Ama…

(Cumhuriyet 09.07.2008)

Bu yıl G-8 toplantısının gündemi dolu: Mali kriz, enerji krizi, gıda krizi… Ülkemizdeyse, kimi kendiyle tıka basa dolu “piyasa ekonomistlerinin” içi rahat, “ABD resesyona girmedi” diye avunuyorlar. Öyleyse neoliberalizme devam… Halbuki daha ciddi ekonomi yazarları, krizin dördüncü dalgasını da yiyince, uyanmaya başladılar.

‘Başka bir şey olsa gerek…’
Financial Times’ın yazarlarından Wolfgang Münchau, uyanmaya başlayanlardan biri. “Resesyon olası en kötü sonuç değil” başlıklı yazısında (07/07/08), “bu salt bir mali kriz olsaydı çoktan bitmişti. Dördüncü dalganın sıkıntılarını yaşadığımıza göre, salt mali aşırılıklardan, kötü düzenlemelerden daha öte bir şeyler rol oynuyor olmalı” diyordu. Bank of International Settlements (BIS) “eşik altı ev kredileri krizi, en fazla tetikleyicidir, gerçek neden olamaz” diyormuş. BIS’e göre, “para ve kredi genişlemesi önemli bir rol oynamış olabilir”. Münchau da BIS’in bu saptamasına katılıyor ve ekliyor, “ben daha da öteye giderek, bu esas olarak bir ekonomi politikası krizidir diyeceğim”. Belli ki Münchau, “olayı” (para ve kredi genişlemesi) görüyor ama anlamını bir türlü kavrayamıyor; “sorunun mali piyasaları görmezden gelen Dinamik Stokastik Genel Denge modeline dayanan politikalardan kaynaklandığına” inanıyor. Bu nedenle, şimdi, kemerleri sıkmak, resesyonu, birilerinin biraz sıkıntı çekmesini, bazı bankaların batmasını kabullenmek gerekir diyor. “Yoksa” Münchau’ya göre “sonsuza kadar bir ‘Minsky moment’ (kredi krizi) içinde kalacağız.”

Münchau’nun aklına şu soruyu sormak gelmiyor: Neden merkez bankaları bu politikaları benimsediler? Neden bu politikalar bir yere kadar ekonomik büyüme yaratabildi? Ama Münchau, krizden çıkabilmek için resesyona, yıkıma katlanmak gerekir diye düşündüğüne göre, sanırım, sorunun köklerinin nerede yattığını da hissediyor.

Sorun içsel ve yapısal
Münchau’nun hissettiği şey şu: Sorun aslında, üç beş merkez bankası ekonomistinin hatasından, yani dışsal (egzojen) etkenlerden kaynaklanmıyor. Peki, ama nereden kaynaklanıyor? Onun yerine biz cevap verelim. Muazzam para ve kredi genişlemesinin gündeme gelmesinin ardında birbirine sıkı sıkıya bağlı, biri ekonomik diğeri siyasi iki neden var. Birincisi, 1997 öncesinde The Economist’in kabul etmekte büyük zorluk çektiği bir sorunla ilgili. Bu kendini kapasite fazlası ve talep yetersizliği olarak gösteren “aşırı birikim sorunudur”. Dünyaya hâlâ “Say yasasıyla” bakmaya çalışan, “piyasa ekonomistlerinin” anlama kapasitesini iyice zorlamaya başladığımı düşünerek, kafalarını daha da karıştırmamak için, “emek değer teorisine”, “kâr oranları düşme eğilimi” konularına girmiyorum. Ancak kapasite fazlası sorununa bakmalarını öneriyorum. O zaman, para ve kredi genişlemesi “ılgınlığının” ardındaki mantığı belki anlamaya başlayabilirler.

Kriz sertleşirken, ekonominin gemisi su almaya başlayınca, merkez bankaları ve maliye bakanları, “delikleri” para ve kredi genişlemesiyle yarattıkları ek taleple tıkamaya çalıştılar. Sermaye de kendi deliklerini tıkamak için spekülasyona ve talana yöneldi. Bu “piyasa ekonomistleri”, dönüp 2001-2 yıllarındaki tartışmalara baksalar, benim gibi “kötümserlerin” o zaman “resesyonu yarıda kesiyorlar, sorunlar daha sonra çok daha büyük bir şiddetle geri gelecek” dediğini de görürler.

Bu da bizi siyasi nedene getiriyor. Kapasite fazlasını tasfiye etmenin, halkı eksik tüketime (yoksulluğa) katlanmaya zorlamanın siyasi maliyetini hiçbir ülkenin devleti üstlenmek istemez; önce ertelemeye, bu arada yükü başka ülkelerin ekonomilerinin üzerine yıkmaya çalışır. Uluslararası “yönetişim” de işte böyle dönemlerde çöker. Uluslararası mali sistem de…

Siyasetçiler, mali sermayenin, iş çevrelerinin, hatta medyanın baskısına dayanacak gücü kendilerinde bulamıyorlar. Treni sallamaya, efendilerinin “şenliğinin” devam etmesi için ellerinden geleni yapmaya çalışıyorlar. Köpük büyüyor ve sonunda patlıyor…

Şimdi ne yapılabilir, G-8 toplantısından Münchau’nun önerdiği “acı ilaç”, cesur kararlar çıkabilir mi? Geçen yılki toplantıdan çıkan ortak belge bir fikir verebilir: “Dünya ekonomisi iyi koşullardadır… Küresel dengesizlikler, sürdürülebilir ve güçlü bir büyüme ortamında yumuşak bir biçimde aşılmaktadır”...

Ya bunların dünyadan haberi yok, ya da niyetleri treni sallamaya devam etmek. Ama artık, delikleri para, kredi genişlemesiyle tıkamak olanaklı değil, finans sermayesinin enflasyon korkusu da hızla artıyor. Fazla kapasitenin, şişkin talebin (refahın) yok olması kaçınılmaz. Ama nerede, kimin ekonomisinde? Bana, bu yıl, masa başında birbirine gülümseyenler, masanın altından tekmeleşmeye başlayacaklar gibi geliyor.

Tuesday, July 08, 2008

Bağımsızlık ve Yurtseverlik Önemli…

(Cumhuriyet 07.07.2008)

Yok, sakın yanlış anlamayın, Türkiye’den değil, geçen hafta 4 Temmuz Bağımsızlık Günü’nü kutlayan ABD’den söz ediyorum. Demokrat Parti’nin başkan adayı Barack Obama “yurtseverlik” gibi kavramlara giderek daha çok vurgu yapmaya başladı. Artık onu yakasında bayrak olmadan görmek olanaklı değil.

Bize gelince, diğer çevre ülkelerde olduğu gibi bu kavramlar, küreselleşmeyle birlikte tabu haline geldi. Eğer, küreselleşmeci, AB’ci statüko’nun, siyasal İslamın üzerinize darbeci, faşist damgasını vurmasını istemiyorsanız, bu kavramlara yanaşmayınız, ulusal çıkardan asla söz etmeyiniz. Benim gibi sosyalist yazarların işi daha kolay. Bizim için bağımsızlıkçılık, ulusalcılık, emperyalizm karşıtlığı bağlamında ve eğer halkçı bir sosyal ekonomik programa bağlıysa ciddiye almaya değer bir duruş. Yurtseverlik ise eğer, etnik köken, inanç, cins, cinsel tercih, ırk ayrımcılığını dışlıyor, o ülke halkının, öncelikle emekçiler ve yoksullar olmak üzere büyük kesiminin dayanışmasını, kardeşliğini ve refahını amaçlıyorsa anlamlı. Demokrasi mi dediniz? Çok yadırgayabilirsiniz ama biz bu kavrama her zaman, “kimin için?” sorusuyla yaklaşırız. Ama bu tartışmalar bir başka yazıya kalmak zorunda.

‘III. Bush dönemi’
Önceki yazımda, “Gelişmeler, yeni başkanın dış politikasının, öncekinin bir devamı olacağını gösteriyor” demiştim. Ama “III. Bush Dönemi” bana ait bir kavram değil. Bu, ABD’de muhafazakâr kanadın, iş çevrelerinin gazetesi Wall Street Journal’in, 2 Temmuz tarihli yorumunun başlığıydı. Obama’nın “hızla önceki tutumlarını terk ederek merkeze doğru koştuğunu” saptayan WSJ, “Bir Demokrat’ın, Bush’un bu kadar çok karalanan gündemini rehabilite etmeye başlayacağını kim düşünebilirdi” diyordu.

Gerçekte geçen iki hafta boyunca Obama’nın iç ve dış politika alanlarında baş döndürücü bir hızla gerçekleştirdiği “U” dönüşlerine bakınca WSJ’ye hak vermemek elde değil. Örneğin, geçen ekim ayında Obama, Bush döneminde, güvenlik güçleriyle kanunsuz telefon dinleme ve izleme konusunda işbirliği yapmış olan telekomünikasyon şirketlerini korumaya yönelik her türlü yasaya karşı çıkacağını söylüyordu. İki hafta önce Meclis, tam da bunu yapan bir yasayı Obama’nın desteğiyle çıkardı.

Bush’un en çok eleştirilen politikalarından biri dinci örgütlere verilen ayrıcalıklı mali destekti. Geçen hafta New York Times, Obama’nın eğer seçilirse Bush’un bu uygulamalarını daha da genişleteceğine ilişkin bir demecini, Bush yönetiminde bu politikaları uygulayan J.K. Dilulio Jr. gibi üst düzey görevlilerinin Obama’yı alkışladığını aktarıyordu. Obama Senato’dayken silah lobisine ve tecavüzcülere ölüm cezası getiren yasa tasarısına karşı tutum almıştı. Geçen hafta, her iki konuda da genel muhafazakâr kanatla birlikte, tam aksi yönde oy verdi. Perşembe günü Washington Post, Obama’nın askerlik hizmetini genişletmeyi savunduğunu, inanç ve yurtseverlik değerlerini yükseltmeye devam ettiğini aktarıyordu. Önceleri, “Yurtseverlik, yurdunu iyileştirmek için sorumluğunu üstlenmek anlamına gelmelidir” derken Obama, şimdilerde, “ülkenin kazanımlarını, büyüklüğünü ve askere gitmenin önemini” vurguluyordu. Washington Post yorumcusu, neo-conların, kanaat önderlerinden Charles Krauthammer da bu nedenlerden Obama için “mevsimlik prensiplerin adamı” deyimini kullanıyordu.

Hegemonyadan imparatorluğa ve emperyalizme
Tamam, bunlar muhafazakâr yazarlar, Obama’yı yıpratmak istiyorlar. Peki ya The Nation dergisinin Obama’nın dış politika yaklaşımını irdeleyen ayrıntılı (4.000 sözcük) yazısına ne demeli. The Nation, Demokrat Parti’nin sol kanadını temsil ediyor; adaylık yarışında da Clinton’ı değil Obama’yı desteklemişti. The Nation’un editörlerinden Robert Dreyfus’un imzasını taşıyan yazı esas olarak şu noktalara dikkat çekiyordu:

Obama’nın etrafındaki dış politika danışmanları Clinton’ın II. döneminin müdahale yanlısı uzmanlarından ve neo-conlardan devşirilmiş. Obama, CIA’nın ve Pentagon’un, Ulusal Demokrasi Vakfı (National Endovement for Democracy) ve Deniz Komandoları, Özel Güçler gibi, Afrika’dan Büyük Ortadoğu’ya, Rusya’dan Çin’e uzanan geniş coğrafyaya müdahale etmeye en yatkın, en saldırgan, aygıtlarını özellikle güçlendirmeyi amaçlıyor. Obama hedef ülkelerde demokrasiyi güçlendirmek için muhalefeti ve “demokratları” özellikle desteklemeyi planlıyor; çöken, çökmeye başlayan devletleri kurtarmak ve yeniden inşa etmek için askeri ve sivil özelliklere sahip özel bir aygıt kurmayı da amaçlıyor.

Obama, ABD’nin, bu yüzyıl boyunca da “acil kötülüklere karşı ve nihai iyiye doğru” dünyaya önderlik etmeye mutlaka devam etmesini istiyor. Bunun için de Pentagon’a giderek daha fazla dayanmayı, onu dünyanın her yerine müdahale etmeye uygun düzeyde tutmayı amaçlıyor. Bu amaçlarla, Obama, ABD’nin müttefikleriyle (esas olarak Avrupa’dan söz ediliyor) ilişkilerini bir “demokrasiler arası işbirliği” çerçevesinde güçlendirmeyi, ortak davranmayı sağlamayı amaçlıyor.

Obama İran’la görüşme konusunda, “bana en uygun zamanda ve uygun liderlikle konuşurum” diyerek Bush çizgisine çekiliyor; İsrail’e koşulsuz destek veriyor, İran’ın nükleer güç olmasını elindeki tüm olanakları kullanarak engelleyeceğini söylüyor. Irak’tan çekilmeye ya da asker sayısını azaltmaya gelince, Obama, bu konuda kararını yerel komutanların tavsiyelerini göz önüne alarak vereceğini vurguluyor.

Tüm bunları bir araya koyduğumuzda, Obama’nın Bush döneminin dış politikasını devam ettirmeyi, dahası Dört Yıllık Savunma Raporlarında var olan ama doğrudan vurgulanmayan, zorla ya da ülke içinden rejim değişikliklerine yönelik araç ve aygıtları güçlendirmeyi, bunların kaynaklarını, olanaklarını ve yetkilerini geliştirmeyi özellikle amaçladığı görülüyor. Bu yolla yıkılan ülkelerin devletlerinin, ekonomilerinin yeniden yapılandırılmasına yönelik bir nevi “sömürgeler bakanlığı” gibi bir aygıtın da oluşturulması, aslında, Condaleezza Rice’ın kurduğu örgütün genişletilmesi de amaçlanıyor.

Anladığım kadarıyla Obama, Bush döneminde başlatılan ve tükenen küresel imparatorluk projesinin yerine, Avrupa ve Japonya ile birlikte, belki de yanına 2. derecede güçlerden birkaç “demokratik” ülkenin de eklenmesiyle oluşacak ABD liderliğinde bir blokun küresel emperyalist yönetişim projesini koymayı planlıyor.

Obama’nın, 19. yüzyıl sonundaki klasik emperyalizmin, günün koşullarına göre mutasyona uğramış bir biçimini hedefleyen dış politikası, giderek kıtlaşan enerji, gıda kaynakları, doğal kaynaklar ve bunların bulundukları coğrafyalar üzerinde yoğunlaşmaya başlayan büyük güçler arası rekabetin doğasına da uygun.

Tam da bu nedenlerle merkez ülkelerde, halkı emperyalist politikalara ikna etmek için bağımsızlık, ulusalcılık gibi kavramların canlandırılması önem kazanıyor. Aynı anda, bu madalyonun öbür yüzünde, çevre ülkelerde, kaynakların ve pazarların emperyalist blokun kullanımına açık kalmasını sağlamak için demokratikleştirme söylemi altında, her türlü halkçı, ulusalcı ve bağımsızlıkçı yaklaşımın etkisizleştirilmesi, bastırılması gerekiyor. Siyasal İslamın bu amaca çok uygun bir söylem sunduğunu da daha önce birçok kez tartışmıştık…