Thursday, February 27, 2025

Sağa kayış devam ediyor

 


Almanya’da genel seçimlerde Hıristiyan Demokrat Birlik (CDU/ CSU) oyların yüzde 29’unu olarak birinci parti oldu, yeni hükümeti kurmaya hak kazandı. Ancak seçimlerden en kazançlı çıkan partilerin faşist AfD ve sol Linke olduğu söylenebilir. AfD oylarını önceki seçimlere kıyasla 10 puan artırarak yüzde 21’le ikinci büyük parti konumuna yerleşti. Şimdi Meclis’te CDU/CSU’nun 208 iskemlesine karşılık AfD’nin 152 iskemlesi var. Solda Linke oylarını 6 puan artırarak yüzde 9 ile barajı geçti; 64 iskemle kazandı.

MERKEZ ERİDİ

Merkez partilerinden Sosyal Demokratlar (SPD), Yeşiller ve Liberal Demokrat Parti oy ve iskemle kaybettiler: SPD 9 puan oy kaybetti, iskemle sayısı 120’ye düştü; bu oranlar Yeşiller için 3 puan ve 85 oldu, Ulusalcı sol olarak tanımlanan BSW barajı geçemedi ama solun aldığı oy toplam yüzde 14’e yaklaştı. Kısacası merkez partiler eridi.

(..)

TARİH DE UMUT VERMİYOR

(...)

Almanya tek örnek değil ve genel olarak egemen sınıflar açısından faşist seçeneklerin artmakta olması de ilk değil.

İngiltere “imparatorluğu” çözülürken ABD’nin ve karşısında Almanya’nın yeni hegemonya adayları olarak öne çıktığı, dünyanın kaynaklarının yeniden paylaşma arzusu güçlenmeye başladığı, 19. yy sonunda ırkçılık, milliyetçilik yabancı düşmanlığı, göç dalgası yükseliyordu. Faşizm, düşünce ve hareket olarak şekilleniyordu. Elektrikli aletler, otomotiv, savaş sanayi, havacılık, haberleşme alanlarında, kimya, nükleer fizik alanlarında bilimsel, teknolojik gelişmeler hızlanmıştı. Bu ortamda, “yeniden paylaşım” arzusu I. Dünya Savaşı’na yol açtı. Savaşın yıkıntıları üzerine gelen pandemi, tüm çelişkileri daha da sertleştirdi, küreselleşme parçalanmaya başladı finansal kriz ekonomileri çökertti, toplumsal, uluslararası kutuplaşmaları derinleştirdi.

(...)

Yazunun tamamı için. ntıklayınız

Monday, February 24, 2025

TÜSİAD ve öteki sınıf

 Rejimin TÜSİAD’in eleştirilerine verdiği tepki AKP’yi neoliberal kapitalizmin partisi sananların kafasını karıştırdı. Bu kesim bir iktidar (sınıflar) blokundan söz ediyordu ama bu blokun içindeki sınıflardan yalnızca birini büyük sermayeyi tanıyordu. Peki blokun öteki ortağı hangi sınıftı? Bu sorunun cevabına, geçen hafta, rejimin siyasi pratiğinde tanık olduk. 

ESKİ VE YENİ

Rejimin tepkisinin siyasi, tarihsel arka planını Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Eski Türkiye’yi özlüyor olabilirsiniz ama yeni Türkiye’de haddinizi bileceksiniz.” ... “Eski Türkiye’de siyaseti istedikleri gibi dizayn ediyorlardı. Gazete manşetleri vasıtasıyla iktidarlara ayar veriyorlardı. Biz buna dur dedik” ifadeleriyle ortaya koydu. 

Cumhurbaşkanı, iki “gerçeği” hatırlatıyordu: Birincisi artık bir “yeni Türkiye”var. İkincisi “eski Türkiye’de” “siyaseti dizayn eden, gazete manşetleri yoluyla iktidarlara ayar veren” bir güce, toplumsal konuma sahip TÜSİAD artık başka bir şeydir; “Eski Türkiye’de” siyasal iktidarın yanı sıra kültür endüstrisi yoluyla da iktidar olan bir “kesim” bugün artık bu konumunu kaybetmiştir; şimdi “haddini bilmelidir.” “Yeni Türkiye’de” siyasi iktidar ve medya üzerinden, topluma kültürel müdahale olanağı başka bir “kesimin” elindedir. Özel olarak rejimin, genel olarak siyasetin ve kültür savaşlarının merkezinde bu “kesimin” iradesi yatmaktadır. 

(...)


Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, February 20, 2025

Trump’ın gölgesinde Almanya

 


Almanlar pazar günü sandık başına gidiyorlar. Bu seçimlerin sonucu yalnızca Almanya’nın geleceğini belirlemekle kalmayacak, Avrupa Birliği’nde ilerici güçlerin “süreç olarak faşizme” direnme kapasitesini de etkileyecek. 

Hem Almanya için Alternatif (AfD) partisi yükseliyor hem de Avrupa’da faşist hareketler Trump yönetimi altında yeni bir enerji kazandılar. AfD’nin göçmen karşıtı faşist söylemleri, Avrupa şüpheciliği, Alman seçmenler arasında giderek daha fazla yankı buluyor. Ancak partinin son dönemdeki kazanımları yalnızca ekonomik sorunların, toplumsal huzursuzluğun bir yansıması değil. Trump yönetiminin Avrupa’daki faşist hareketlere verdiği açık destek, AfD’nin yükselişini de pekiştiriyor. 

Geçen hafta, Münih Güvenlik Konferansı, ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in, Şansölye Scholz’u ve şansölye adayı Marz’ı, görmezden gelerek AfD lideri Weidel ile görüşmesi, bu karanlık ittifakı gözler önüne serdi: ABD, artık liberal demokrasiyi savunmuyor, Vance’in konferanstaki konuşması da transatlantik ittifakında radikal bir çatlağa işaret ediyordu. 

(...)

Vance, ırkçı, faşist propagandayı engelleyen yasalara referansla Avrupa liderlerini, ifade özgürlüğünü bastırmakla suçluyor, birkaç gün sonra da Trump Ukrayna savaşından Zelenskidolayısıyla Avrupa’yı sorumlu tutuyordu. Bu söylem, Trump yönetiminin Macaristan’da Viktor Orbán, İtalya’da Giorgia Meloni ve Hollanda’da Geert Wilders gibi faşist liderlerle kurduğu yakın ilişkiler, küresel siyaseti otokratik, hatta faşist yönetimler lehine dönüştürme, Avrupa Birliği’ni istikrarsızlaştırma, demokratik kurumları zayıflatma yönünde kasıtlı bir girişim olarak okunabilir. 

(...)

Trump yönetiminin dış politikası sadece Almanya için değil, uluslararası “düzen” için bir tehdit oluşturuyor. Faşist rejimleri, partileri desteklerken ABD’nin geleneksel müttefiklerini dışlayan Trump yönetimi, küresel güçler dengesini Ukrayna’ya askeri yardım karşılığında maden kaynaklarına el koyma teklifinin, ülkeyi, Avrupa’yı (Almanya’yı) es geçerek Rusya ile paylaşma girişiminin gösterdiği gibi yeniden, emperyalist ilişkiler zemininde şekillendirmeye çalışıyor. Demokratik değerleri ve uluslararası hukuku hiçe sayan bu emperyalist dış politika anlayışı, gücün hukukun önüne geçtiği bir dünya yaratıyor. Avrupa ise artık en güçlü müttefikinin bir rakibe dönüşme ihtimaliyle yüzleşmeye hazırlanıyor. 

(...)

yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, February 17, 2025

Bir çağ kapanıyor

 


Gazze’deki soykırım, Trump’ın II. döneminde ABD’deki faşizm, geçen hafta yapay zekâ (YZ) ile ilgili güvenlik konularının ele alındığı “Paris zirvesinde” ve Atlantik ittifakının güvenlik sorunlarını tartışan Münih zirvesinde yaşananlar “Bir çağ kapanıyor” savını destekliyor. 

HEGEMONYA BİTTİ

Trump yönetiminin USAİD’i kapatması, “sorunlu” rejimlerin yönetimlerini, liberal demokrasiyi yayma adına değiştirmeye çalışmaktan, Paris ve Münih zirvelerindeki tutumu ABD’nin, artık Avrupalı müttefiklerinin rızasını almaktan vazgeçtiğini, ülke içinde başlayan anayasa tanımaz yönetim tarzı da “liberal demokrasi” alanında örnek olma kapasitesinin tükendiğini gösteriyor. Bunun bir göstergesi de Trump yönetiminin Avrupa’da, liberal demokrat yönetimler yerine kendi ideolojisine yakın “süreç olarak faşizm” içinde olan rejimlerle ilişki kurmasıdır. Örneğin, Münih Konferansı sırasında Vance, Almanya’da gelecek seçimlerde şansölye olacak CDU lideri Merz yerine AfD lideri Weidel ile görüşmeyi seçti. Trump yönetimi ABD hegemonyasının restorasyonu yerinde dayatma, şantaj, askeri tehdit politikalarına öncelik veren “klasik emperyalist” bir politikayı benimsiyor. 

(...)

TEKNOLOJİK MUTASYON

Yeni bir çağın başladığını düşündüren bir diğer gelişme teknolojik zeminde başlayan radikal değişim, hatta mutasyondur. Yuval Noah Harari’nin, gözlemlerinden yararlanırsak 

  • Tarih boyunca dil her zaman insanlara aitti. İlk kez insan olmayan bir varlık, YZ dili kontrol edebiliyor, üretip şekillendirebiliyor. Bu da uygarlığın temel yapı taşlarının, insan olmayan bir güç tarafından yeniden programlanabileceğini düşündürüyor. 
(...)
  • Uzmanlar, AGI geliştirilmesine ara verilmesini, YZ sistemlerinin kırmızı çizgileri (örneğin, kendi kendini kopyalama) aşmamasını sağlayacak daha sıkı düzenlemeler talep ediyorlar. Paris Zirvesi bu amaçla yapıldı, bir deklarasyon üretildi. Ancak ABD ve İngiltere, “Kapsayıcı ve sürdürülebilir YZ” çağrısında üretilen, Fransa, Çin, Hindistan ve Kanada dahil 60 ülke tarafından desteklenen deklarasyonu imzalamayı reddettiler. 

(...)

yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, February 13, 2025

Üç ‘izm’den sonra nostalji

 


Postmodernizm, neoliberalizm, globalizm düşünce akımları olarak artık tükendiler. Tabii ki bunların dayandığı maddi eğilimler daha bir süre ayaklarımıza dolanmaya devam edecekler.

KISA BİR UFUK TURU

(...)

O makalenin bir değeri de postmodernizm ile neoliberalizmin aslında bir madalyonun iki yüzü olduğunu göstermesiydi. Gerçekten de zaman içinde önce postmodernizmin, siyasi seçenek üretmeye izin vermeyen, rölativist, “hakikatleri” (büyük anlatıları) yadsıyan yaklaşımı sönümlendi; Açılan boşlukta, etnik milliyetçilik (ırkçılık), dinci cemaatçilik, demokrasinin eleştirisi üzerine kurulu bir nostalji (“Karanlık Aydınlanma”: Dark Enlightenment) yükseldi. Bu yükselişe ben “süreç olarak faşizm” diyorum. Finansal krizi de (2008) 1980’lerde sermaye birikim rejiminin krizine cevap olarak şekillenen neoliberalizm ve globalizmin tükendiğini gösterdi. Burada da karşımıza, elitlere yönelik bir öfke, ticari korumacılık, sanayi politikası, toprak genişletme arayışı çıkıyor.

DEVLET, TOPLUM, KORPORASYON

(...)

(1) Devlet, bütün sınıfların birlikte yaşamasına sağlayacak bir korporasyon gibi çalışmalıdır.

(2)“Karanlık Aydınlanma”.

Birincisi, şirketlerin faaliyetini sınırlayan (çevreyi, tüketici ve işçinin sağlığını korumayı, küresel ısınmayı engellemeyi amaçlayan, iş güvenliğini sağlayan, çocuk işçi kullanımını yasaklayan) yasalar değişmelidir. Tüm sınıfların birlikte yaşayabilmesi için devlet de bir şirket/ korporasyon mantığı ile işletilmelidir.

İkinci yaklaşım da Aristotales ve Machiavelli’nin özgün bir okumasıyla, demokrasinin esas olarak kaosa açıldığını, bu kaosu aşabilmek için ABD halkının diktatörlük fobisinden kurtulması gerektiğini savunuyor. 

(...)

Yazının tamamını okumak için

Monday, February 10, 2025

Almanya’da büyük tehlike

   

Gazze’de soykırım, ABD’de faşizm, Türkiye’de aniden artmaya başlayan baskı derken önemli bir konuyu gözden kaçırmayalım: 23 Şubat 2025’te Almanya, son yılların en kritik federal seçimlerinden birini yaşayacak. Seçim sonrasında şekillenecek siyasi tablo, sadece Almanya’nın iç politikasını değil, Avrupa ve dünya siyasetini de derinden etkileyecek. 

(...)

AfD’nin yükselmesinin hızlanmasında, göçmen karşıtı havanın, artan ırkçılığın yanı sıra Almanya’nın ekonomisindeki uzun durgunluk, enerji maliyetlerinin yüksek seyretmesi ve sanayi üretiminde düşüş önemli bir rol oynuyor. Bu koşullarda seçmen giderek ekonomik kaygılara odaklanırken AfD’nin ucuz enerji için Rusya ile ilişkileri düzeltme, sanayiyi canlandırma adına küresel ısınmaya karşı önlemleri ikinci plana itme önerileri ilgi çekiyor, CDU, şirketler için vergi indirimi ve yatırım dostu politikalar sunarken, SPD ve Yeşiller’in yeşil enerji yatırımlarını savunmaları, iki farklı ekonomi politikası eğilimini temsil ederken CDU ile AfD politikaları arasındaki benzerlikler giderek artıyor. 

(...)

AfD’nin büyüyen gücü, merkez partilerin koalisyon oluşturmadaki zorlukları, ekonomik belirsizlikler, “Almanya, demokrasiyi, Avrupa’daki liderlik rolünü koruyabilecek mi, yoksa AfD’nin yükselişi faşizmin devlete erişmesine olanak verecek yeni bir dönemin kapısını mı açacak” gibi soruları gündeme getiriyor.

Yazının tamamını okumak için tıklayınız


Thursday, February 06, 2025

‘Güçlü olan haklıdır’ çağı

 


Modern zamanlarda, emperyalist toprak ilhakları hep “kılıfına uydurulur”, meşruiyet arayan gerekçelere dayandırılırdı. Sömürgecilik “uygarlaştırıcıydı”, BOP demokratikleştirecek, terörün kültürel ekonomik köklerini kazıyacaktı. Hitler bile Polonya’ya girerken tarihsel gerekçeler ileri sürüyordu. Şimdi, Amerika First (uber alles) diyerek iktidara gelen ABD faşizmi açıkça söylüyor: Panama, Kanada ve Grönland topraklarını ve kaynaklarını istiyoruz; Gazze’yi ilhak edeceğiz halkı da başka yerde yaşasın. Artık “Güçlü olan haklıdır” (‘La raison du plus fort est toujours la meilleure’, La Fontain)! “Emperyalist Yeniden Paylaşım” çağına hoş geldiniz.

GELECEĞİN RESMİ OLARAK AFRİKA

Son 10 yıldır Afrika’da yaşananlar dünyanın nereye doğru gittiğine ilişkin önemli ipuçları sunuyor.

Afrika’da 1940’lardan bu yana görülmemiş, son on beş yılda iki kat artmış bir şiddet dalgası yaşanıyor (Wall Street Journal, 31/12 2024). Kuzey Nijerya, Somali, Doğu Kongo, Etiyopya ve Sudan’daki çatışmalara ek olarak Sahel bölgesi, El Kaide ve IŞİD gibi cihatçı grupların savaş alanına dönüştü.

Afrika’daki krizlerin temelinde, geçmişin sömürgecilik mirası olduğu kadar günümüzde, ABD, Rusya ve Çin gibi büyük güçler arasında kaynaklar ve ticaret yolları üzerine derinleşmekte olan rekabet yatıyor. 

(...)

Büyük güçler arası rekabet aslında, “nüfuz alanları” üzerinde bir hegemonya mücadelesidir. Çin’in ekonomik yatırımları, Rusya’nın güvenlik alanındaki müdahaleleri, Batı’nın diplomatik askeri hamleleri, Afrika ülkelerini büyük güçlerin politik oyunlarının piyonlarına dönüştürüyor. Bir, “yeni-sömürgecilik” süreci daha da belirginleşiyor.

BİR KAYNAK SORUNU

Yeni teknolojilerin, yenilenebilir enerji sektörünün yükselişi Afrika’nın önemini daha da artırdı. Batı, Çin ve Rusya gibi güçler, Afrika’nın lityum, kobalt, bakır ve nadir toprak elementleri gibi elektrikli araç bataryaları, güneş panelleri ve yarı iletkenler için kritik kaynakları üzerindeki kontrolü ele geçirmek için kıyasıya rekabet ediyorlar. 

(...)

Bu yazıyı, Afrika yerine Büyük Ortadoğu, Asya, Latin Amerika ülkelerinden birini koyarak da okuyabiliriz. Artık, güçlü devletlerin, zayıf devletlerin topraklarına göz diktiği, “emperyalist yeniden paylaşım”, savaşlarının, faşizmin giderek kanıksandığı, güçlü olanın hep haklı olduğu bir dünyada yaşıyoruz!


yazının tamamını okumak için tıklayınız


Monday, February 03, 2025

Dijital kapitalizm demokrasiye karşı

 



GPT, DeepSeek gibi gelişmeler teknolojik gelişme ile toplumsal ilerleme arasındaki ilişkinin sanıldığı kadar yakın olmadığını düşündürüyor. Örneğin “bilgi çağında”, dijitalleşmenin, internetin, sosyal medya platformlarının, bilgi üretimini, bilgiye ulaşımı “demokratikleşmesi” beklenirken tam tersi oluyor. Teknoloji-finans kompleksi ekonomik-kültürel bir oligarşi yaratıyor. Sosyal medya platformları, algoritmalar, Batı’da “süreç olarak faşizmi” besliyor. Devletlerin izleme, disiplin ve yönlendirme araçları daha da etkinleşiyor; totaliter rejimin teknolojisi oluşuyor. Muhalefeti, bastırma “çatlak sesleri”susturma konusunda dün faşist milislerin üstlendiği işlevi bugün faşizmin “trol” orduları yerine getiriyor. 

'DEMOKRASİDEN' FAŞİZME

Bu gelişmeler liberal demokratik rejim içinde başlıyor, giderek “süreç olarak faşizme” dönüşüyorlar. Tarihçi Lawrence Britt’e göre bu dönüşümü kimi öncü göstergeleri de var.: 


Yazının tamamını olmak için tıklayınız

Thursday, January 30, 2025

‘İlginç zamanlarda’ yaşıyoruz




Bir Çin bedduası “Dilerim, ilginç zamanlarda yaşarsın” der. Malum, türlü acılara, sıkıntılara yol açan toplumsal altüst oluş dönemleri, tarihe “ilginç zamanlar” olarak geçerler.

Son bir hafta içindeki gelişmeler gerçekten de “ilginç” zamanlarda yaşadığımızı düşündürüyordu. Türkiye’de rejim “sen ha bana ha” şaşkınlığı ile “ölüm korkusu” arasında yaşadığı Gezi travmasını hâlâ atlatamadı, 12 yıl sonra, hâlâ insanlardan, Gezi hesabı soruyor. Bu durum, dünyanın geri kalanında yaşananlara kıyasla tabii ki o kadar “ilginç” değil ama “herkes kendi nasırını vuran ayakkabıdan yakınır”.

Dünyanın geri kalanında, “Acaba bir kırılma noktasında mıyız” sorusunu gündeme getiren bir olaylar dizisi söz konusu. 

(...)

KÜRESEL GÜÇ DENGELERİ

Bu olaylar kümesi içinde potansiyel olarak uzun dönemde en sarsıcı etkiyi yapmaya aday olanı, sanırım, Çinli yapay zekâ şirketi DeepSeek’in “reasoning” (akıl yürütme) modelidir. 

(...)

DeepSeek, yalnızca bir şirket hikâyesi değil. DeepSeek, aynı zamanda bir küresel hegemonya rekabeti içinde, özellikle de bu rekabet için tutum alması beklenen BRICS ülkelerinin gözleri önünde, ABD’nin ekonomik modeliyle Çin ekonomik modelini karşı karşıya getiren bir gelişme.

(...)

 İşte o zaman Terminatorfilminin senaryolarını andıran, “gerçekten ilginç zamanlarda” yaşamaya başlayabiliriz.

yazının tamamını okumak için tıklayınız


Monday, January 27, 2025

Amerika’da faşizm ve ‘Kuzuların Sessizliği’

 

Demokrat Parti, önce Cumhuriyetçi Parti’nin başkanlık seçimlerini çalmaya hazırlandığını, Project 2025 ve Trump ilişkisi üzerinden faşizmin kapıda olduğunu iddia etti. Sonra, cinsel istismarcı, beyaz milliyetçilerin önünü açmış bir demagog, kendi yardımcıları tarafından “özüne kadar faşist” olarak tanımlanan Trump, ABD Yüksek Mahkemesi sayesinde geniş bir dokunulmazlıkla Beyaz Saray’a geri döndü.

BUNLARI KİM HAZIRLADI?

Trump yemin ettikten sonra, devleti şekillendirmeye yönelik 26 kararname imzaladı, yenilerini imzalamaya devam ediyor. Bu kararnamelerin arkasında, Trump’ın kendisi hazırlamadığına göre, belirli bir siyasi program, bu programı hayata geçirmek üzere hazırlanmış personel olmalı. 

(...)

Akla hemen Heritage Foundation ve 900 sayfalık, devleti yeniden yapılandırma planı “Project 2025” geliyor. Tüm bunlara isim iliştirmek istersek projenin lideri olmakla övünen J.D. Vance’ı (Trump’ın yardımcısı), Trump’ın, “İdare ve Bütçe Ofisi”nin başına atadığı Russell Vought’u (Project 2025 yazarlarından) ve Financial Times’ın geçen hafta Trump’ın “baş uygulayıcısı” olarak tanımladığı Stephen Miller’i düşünebiliriz. FT, Miller’i “Donald Trump’ın ikinci dönem politika gündeminin mimarı, göçmen karşıtı ideolog” olarak tanımlıyor. Yemin töreninde Miller, sekiz dakikalık ateşli konuşmasını bitirirken “Bu hareketi ezeceklerinden o kadar emindiler ki ... ama bugün buradayız, MAGA her zamankinden daha güçlü, daha birleşik, daha kararlı” vurgusuyla herkesten daha çok alkış almış.

(...)

CEPHEDEN SALDIRI

Trump’ın imzaladığı kararnameler, liberal demokrasiye cepheden bir faşist saldırı olarak görülebilir. 

(...)

Faşizm kapıdan içeri girdi ama Demokrat Parti, “Kuzuların Sessizliği” misali suspus. “Dört yıl sonra seçimlerde ...” hayaliyle avunuyorlar. Dört yıl sonra karşılarında, medyayı (sosyal, geleneksel) susturmuş, bürokraside, güvenlik kurumlarında kadrolaşmış, yargıyı eline geçirmiş bir rejim ve devlet olanaklarıyla beslenmiş çok daha güçlü bir faşist hareket (MAGA) olacak.

yazının tamamını kumak için tıklayınız


Thursday, January 23, 2025

Ön sıradakiler

 



“Bir resim bin sözcüğe bedelmiş.” Donald Trump’ın yemin töreninde arkasında, ön sırada, yeni yönetimin bakanları değil, seçim kampanyasına ve yemin törenine bağışta bulunmuş teknoloji milyarderleri duruyordu. Üçünün serveti, nüfus piramidinin alt dilimlerindeki yüzde 50’sinin servetine eşit. Bu resim bize egemen sermayenin bileşimine, Trump döneminde ülke içinde ve dünyada yaşanması olası gelişmelere ilişkin önemli ipuçları veriyor.

KARMAŞIK BİR ‘KOMPLEKS’

Başkan Eisenhower 1961’de ulusa veda konuşmasında askeri sınai komplekskavramıyla, ordu ile sanayi arasındaki yakın ilişkinin dış politika, kamu politikaları, öncelikleri üzerindeki zararlı etkilerine işaret etmişti. Biden, veda konuşmasında teknoloji sınai-kompleksin gücü ve olası etkilerine karşı uyardı. Aslında finansı da eklemesi gerekirdi. 

Sivil teknoloji sektörü olarak gelişen “Silikon Vadisi” şirketleri, savaş yöntemlerinin değişen gereksinimlerine paralel, silah sanayisi, uzay-havacılık- füze üretim şirketlerinin, Pentagon’un (devletin) sunduğu kârlı kontratlara yönelmeye başladılar. Örneğin (...) 

Bu kompleksin finans boyutunu, girişim sermayesinin, özel sermaye yatırımlarına, halka arzlar ve Wall Street’in rolüne, en çarpıcısı, bu şirketlerin teknoloji sektörü indeksi Nasdaq içindeki ağırlığına (yüzde olarak, yaklaşık) bakarak görebiliriz

(...)


‘BÜYÜK OYUN’-HAYDUT DEVLET

“Tarih bize büyük oyunun, büyük savaşlara yol açtığını, faşizmle-haydut devletin aynı madalyonun iki yüzü olduğunu gösteriyor.” Trump’ın imzaladığı ilk kararnameler ve dış politikada sırada bekleyenler bu savı destekler yönde.

ABD’de egemen sermayenin yeni bileşeni, teknoloji sektörünün üretim yapabilmek için nadir toprak elementlerine (Rare Earth Elments-NTE-tantalum, paladyum, lityum, boron, kobalt, tungsten, hafniyum...) ve kurşun, krom, kadmiyum, cıva gibi ağır metallere gereksinimi var. 

(...)

yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, January 20, 2025

Bugün bir ‘taç giyme’ töreni var

 




Bugün Trump, Roma imparatorlarının taç giyme törenlerine rahmet okutacak bir biçimde Beyaz Saray’a çıkıyor. Böylece ABD’de müstehcen düzeyde servet eşitsizliği üzerinde yükselen bir oligarşinin (yeni egemen sermaye) siyasi etkisi, hatta devleti ele geçirme olasılığı hızla artıyor; Trump muhalefeti susturmak için yargıyı kullanacağını açıklamaktan kaçınmıyor, ABD’de basın özgürlüğünün geleceği tartışılıyor; klasik faşizmin kültürünü anımsatan bir “performatif erkeklik” anlayışı yükseliyor. ABD’de “süreç olarak faşizm” yeni bir aşamaya giriyor. 


(...)

FAŞİZMİN ERKEKLİK KÜLTÜRÜ CANLANDI 

Trump’ın, MAGA (Make America great again) hareketinin yükselmesiyle birlikte,erkeklik anlayışında, gözlenen ABD’de, İtalyan, Alman, İspanyol faşizmlerininkültürlerini anımsatan bir dönüşüm Biden’ın uyarılarını destekliyor. Bu anlayışın, tükenmiş bir kapitalizmin kültürel dejenerasyonunun etkisiyle MAGA erkekliği, fiziksel gücü, gösteri ve egemen sembollerle harmanlanarak sunan vülger bir performansa dönüşüyor.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, January 16, 2025

Trump dönemi daha başlamadan çok aydınlatıcı tartışmalara yol açıyor

 

Trump’ın başkanlık görevine fiilen başlayacağı gün hızla yakınlaşırken liberal çevrelerde, sol içinde, “Bu duruma nasıl geldik”, “Bundan sonra ne olacak olacak” soruları yine gündemde. Bu sorular, ekonomizm ve popülizm üzerine aydınlatıcı bilgiler üretiyorlar.

‘GALİBA HER ŞEY EKONOMİ DEĞİLMİŞ!’

(...)

Bu hafta The New Republic’te aktardığı gibi, yeni iş yaratan sanayi yatırımlarından, devlet desteklerinden en fazla yararlanmış, Lordstown; fort Valleyn-Georgtown; Menominee-Michigan; Kokoma-Indiana; Manitovac&Miwokee-Wisconsin gibi kentlerde, işçi sınıfı oylarında, oy kayması Biden’dan Trump’a doğru gerçekleşmiş. TNR, yorumunu “Ekonomik taleplerle ile işçi sınıfının sağa kayışı durdurulabilir savı, denendi ve pratikte açık bir şekilde başarısız oldu” diyordu.

POPÜLİZMİN SINIRLARI

Popülizm, birçok sınıfa birden dayanan bir siyasi harekettir. Çıkarları birbiriyle çelişen sınıfları bir araya getirmenin yolu, sınıf çelişkilerine karşın, ortak çıkarların varlığına ilişkin, realiteyle kısmen bağları olan söylemlerden, bu söylemlerin vaat ettiği “birliği” bedeninde temsil edecek güçlü (her şeyin en iyisini bilen) bir liderden geçer.

(...)

Geçen hafta MAGA içinde hareketin ideologlarından Steve Bannon ile Trump’ı finanse eden sermaye kesimlerinden Elon Musk arasında göçmenler sorununda patlak veren, ağır küfürlerle devam eden tartışma farklı çıkarlara, değerlere sahip sınıfları birbirine yapıştırmanın sınırlarını da ortaya koydu. 

(...)

yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, January 13, 2025

“Kızıl goncalar” ve Kültür savaşları

 



Cumhurbaşkanı Erdoğan, 'Son yıllarda film ve diziler aile ile birlikte dini değerlerimizi hedef alıyor. Sarıklı sakallı baş örtülü cübbeli vatandaşlarımıza itibar suikastı yapılıyor.' demiş. Her konuda ve alanda Cumhurbaşkanı’nın bu tür tespitlerinin ardından yasakların yaygınlaştığı bir dönemde, bu sözler “RTÜK’ün dizileri de yasaklamasını istiyor!” biçiminde yorumlandı. Ben biraz farklı düşündüm: Sakın Cumhurbaşkanı, hukukları, örf ve adetleri, totaliter, ayrımcı yaşamlarıyla, tarikatları normalleştiren bu dizileri, ‘ben karşı çıkarsam, laik seküler kesimler, daha çok izlerler’ diye düşünerek kültür savaşlarında bir ters psikoloji”taktiği uygulamış olmasın?

 

Bu soruya, hem devletle ilişkileri hem de kardeş katline kadar uzanan kendi iç iktidar savaşları bağlamında en politik, kültür savaşlarında en etkili örneklerden biri, reytingde sık sık 1. sıraya oturan “Kızıl Goncalar” dizisi üzerinden cevap vermeye çalışacağım. Dizinin izleyicileri arasında, tarihsel olarak faşizmin toplumsal tabanını oluşturan, ama Türkiye’de siyasal İslam’a mesafeli duran orta ve yukarı orta sınıfların (ABC1 ve AB gibi yüksek eğitim seviyesine sahip ve meslek sahibi) bireylerin ağırlıklı olması da ayrıca ilginç.

Ölümü gösterip Sıtmaya razı etmek

Birinci sezonda, dizinin, izleği Faniler tarikatının temsilcileri ile seküler moderniteyi temsil eden laik, “28 Şubatçı” bir ailenin çelişkili değerleri, varsayımları arasındaki etkileşimi (itikat/ bilim, duygu/akıl, ruh/madde, kader/irade/rastlantı vb.,) izledik: Bunlar birbirlerini dinleyerek, anlayarak, bir arada yaşayabilirler mi? Dizi bu soruya “zor ama olanaksız değil ve toplumsal barış için gerekli” savı üzerinden cevap vermeye çalışarak ilerliyordu. 

 

Birinci sezonun sonunda, Faniler tarikatının şeyhinin uzaktan geri gelen oğlu Vahid, babasını zehirledi, şiddet yoluyla bir darbe yaparak mürşitlik mevkini ele geçirdi, İŞİD benzeri bir Şeriat düzeni dayattı. 

 

İkinci sezonda, birinci sezonda, karşı karşıya olan, çekişen iki kesimin, birbirilerini anlamaya başlayarak bu kez Vahid’e, hatta onunla ilişkide olan “derin devlete” karşı ortak mücadelesini izliyoruz. İkinci sezon adeta, laik kesimi, ölümü göstererek sıtmaya razı ediyor. Ilımlı, sizinle ilişki içinde olan tarikat düzenini kabul etmezseniz bu İŞİD tiplerinin eline düşebilirsiniz. Böylece, dizi, gerçekliğin kalıcı bir parçası olarak Tarikat yaşamını normalleştiriyor. 

 

Bizi kim böldü

Dizinin izleği, “birilerinin bizi böl yönet taktiği ile yönettiğini” iddia ediyor. Bu iddia karşısında, kaçınılmaz olarak iki soru akla gelir. Bu taktiği hangi irade uyguluyor? Biz ne zaman bölündük. Birinci sorunya dizi “derin devlet” cevabını veriyor. Bu, tarikat liderlerini bile baskı altında tutan, kendi ajanlarını zehirleyebilen, istediğini ceza evinde bile öldürebilen bir iradedir. 

 

Peki bu irade ne zaman ortaya çıktı? Ya da bizi kim böldü. Bu soruya cevap vermek için, tarihte, toplumun dinci ve seküler/modernist ayrımı üzerinden bölünmüş olmadığı, ya da T.S Eliot’ın bir  tanımalamasını alırsak “duyarlılığın bölünmemiş” olduğu bir dönem bulmamız gerekiyor. Bula bilir miyiz? Evet bulabiliriz. Bu matbaayı Aydınlanma düşüncesinin topluma girmesinden de korkarak, 200 yıl ülkeye sokmayan Osmanlı İmparatorluğu dönemidir. Sonunda, zamanla, imparatorluğun dinci despotik/ “tek adam” dünyasının karşısına, seküler, laik modernist bir dünyanın çıkmaya başlamasıyla “duyarlılık kırılmış” toplum bölünmeye başlamıştır. Bu bölünme I. ve II Meşruiyet deneyimlerinden geçtikten sonra prekapitalist imparatorluğun çökmesi ve Aydınlanma geleneğini benimseyen bir kapitalist Cumhuriyetin kurulmasıyla kurumlaşmıştır.  İkinci sorunun cevabı da, böylece, “bizi” laik seküler gelenek/kültür ve Cumhuriyet böldü olarak şekilleniyor.

 

Dizi dolaylı olarak “Derin devleti cumhuriyet ile özdeşleştiriyor. Bu zeminde de “Yeniden birlik içinde yaşayabilmek için bundan kurtulmalıyız savını dolaylı olarak gündeme getiriyor ve savunuyor. Peki pratikte bu nasıl olacak? 

 

Will Smith ve Jeff Goldbum’un oynadığı “Bağımsızlık Günü” filmind, ABD devlet başkanı, biz uzlaşma zemini bularak savaşı önleyebilmek için tutuklu uzaylıya sorar: “Bizden ne istiyorsunuz.” Uzaylı kısaca “ölmenizi istiyoruz” der.

 

 

Dizinin geldiği noktada da yapımcıların seküler kesime “ölmenizi istiyoruz” anlamına gelen bir sonuç önerdikleri görülüyor. “28. Şubatçı” Prof.  da “biz onlara ne eziyetler yaptık” gibi duygularla nedamet getiriyor, özür diliyor affediliyor. Dini dünya görüşünü, Tarikat yaşamını eleştiren bir kitap yazmış olan doktor, Tarikat dünyasını anladıkça değişerek, o kitabın artık geçersiz olduğuna karar verdiğini açıklıyor hatta “adeta kamu oyu önünde öznel/entelektüel bir intihar (Blanchot) sergiliyor: İmza gününde kitabındaki imzaların üzerine hükümsüz damgası vuruyor.  

 

Dizinin yapımcıları, iki kesimin birlikte yaşayabilmesi için seküler kesimden, bir nedamet getirmesini, hatta ideolojik olarak kamu oyu önünde intiharı etmesini talep ediyor: Onlar 28 Şubat’ta yaptıklarına pişman olmalıdırlar, özür dilemelidirler, dini “hakikatleri”, ‘yaşam dünyalarını’ kabullenmeli eleştirmekten vaz geçmelidirler. 

 

Ancak, tarih boyunca Cumhuriyetin, emekçi sınıfların ekonomik demokratik taleplerinin karşısında, askeri darbelerin, emperyalizmin yanında duran siyasal İslam ve Tarikat dünyasının vereceği bir hesap yoktur, nedamet getirmesi gereksizdir. Dizi, bölünmüşlüğün aşılması, toplumsal huzurun sağlanması için seküler modernizmin ve Laiklerin, tarikat değerlerini özümseyerek o değerler içinde asimile olmayı kabul ederek yok olması gerektiğini anlatıyor. 

İki fantezi

 

Dizi izleyiciye sık sık “28 Şubat darbesi” gibi bir şeyi anımsatıyor. İyi de, 28 Şubat “darbesinde”, kaç kişi sokaklarda, işkencelerde öldü, idam edildi, kayboldu, yıllarca hapis yattı? Bunların hiçbiri olmadı! Ne oldu? O güne kadar sosyalistlere, ilericilere yönelik baskı ve zulümde, katliamlarda (Maraş, Sivas, Kanlı Pazar), askeri darbelerde devletin “maşası” olan Siyasal İslam’ın entelijensiyası, ilk kez, kendini devletin hedef tahtasında buldu; hiçbir direniş gösteremediği, dışında gelişen bir projenin (ılımlı İslam ve BOP) içinde edilgen zavallı bir “şey”e dönüştüğü için bir travma yaşadı. O günlerden bu yana o travmayı, “bir kurucu fantezi” üreterek atlatmaya çalışıyor. Bu dizi de bu çırpınışın bir ürünü. 

 

İkinci fantezi “hakikatlere” ilişkindir. İnsan öznelliği çok parçalı bir şekillenmedir. Bir bilim insanı dindar olabilir, dindar biri de bilim insanı ... Laiklik, bir ana gösterge ve toplumsal bir düzen olarak, bireylere, bu parçalı durumun yarattığı uyumsuzluğu yöneterek yaşama olanağı verir. 

 

Ancak din ve bilim, (zamanın, mekanın kullanımının, duyumsanabilir olanın, kadının/erkeğin hak ve özürlüklerinin sınırlarını, beden estetiğini, cinsel tercihleri, “doğru” ve “yanlışı” ayırt etmeye izin veren kodları, düşünce modellerini, bunlara uygun kavramları ve dili belirleyen, tabiiyet, biat ilişkilerini harekete geçiren)  “hakikat rejimlerine” dayanan farklı “yaşam dünyaları” olarak karşılaştıklarında, bireysel düzeyde yönetilebilen uyumsuzluk toplumsal düzeyde, hemen her alanda, en önemlisi de adalet ve sadakat alanlarında çıkmaza girer. Dizide Meryem “kader kısmet” derken Levent “yahu şimdi bırak bu hurafeleri” diyebilir. Dr. Kitabını geri çekmek zorunda kalır. Genelde, bir tarikat tebaası, hastaneye düştüğünde karısına kızına bakmak için kadın doktor ister ama, kızların, okula giderek kadın doktorlar olarak yetişmesine, okula göndermeye karşı çıkar.

 

Farklı hakikat rejimlerine dayanan “dünyaların”, Modern cumhuriyetle, tarikat dünyasının, “sivil toplumun” (devletle birey arasındaki özgürlükler alanı) ve tarikatın bir arada yaşayabileceğini savunmak, bu gün laikliğin, “sivil toplumun”, getirdiği hakların özgürlüklerin tasfiye sürecini (süreç olarak faşizmi) gizleyen, bu sürecin laik, demokrat ilerici kesimde yarattığı ağrıları uyuşturmaya çalışan bir fantezi olmaktan öteye gidemez.

 

Kızıl Goncalar, kültür savaşları içinde karşımıza, kültür endüstrisinin, orta ve yukarı-orta sınıfları, süreç olarak faşizme yakınlaştırmaya, katmaya, hatta pasifleştirmeye yönelik bir ürünü olarak çıkıyor. “Sakın ters psikoloji yapıyor olmasın” derken  bunları düşünüyordum. 

 

Kültür savaşlarını kaybeden geleceğini de kaybeder

 


Türkiye’de siyasal İslamın iktidara gelme, toplumu yeniden şekillendirme süreci, kültür savaşlarında biteviye yeni mevziler kazanmasıyla ilerliyor. Sol hareket, Aydınlanma geleneği bu kültür savaşlarında sürekli mevzikaybediyor. 

ÖNEMLİ BİR ZAAF 

Her sosyal formasyonun iktidar ilişkileri ekonomik ve kültürel üretime, ekonomik kültürel ilişkilerin yeniden üretimine dayanarak ayakta kalır. Sosyalist hareket, kapitalist üretim tarzının 19. yüzyılda, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde, etkili, hatta başarılı olmuş bir pratiğin mirası olarak “altyapı”(ekonomik ilişkiler) “üst yapıyı” (ideoloji, kültür, hukuk: simgesel olanlar) belirler anlayışıyla kültürel üretim ve yeniden üretim ilişkilerinin sorunlarını hemen her zaman ikinci plana atıyor, hatta ihmal ediyor, pratiğini ekonomik ilişkiler (grev direniş, ücret sendikalaşma) üzerinde yoğunlaştırıyor. 

Bu durumun üzücü sonuçları iki eksik kavrayışa dayanıyor. Birincisi, “altyapı”, “üst yapıyı” belirler savına ilişkindir. Gerçekte, her ikisi de karşılıklı etkileşimden öte, tek bir “tözün”, toplumsal artığa (kapitalizmde artıkdeğer) el koyma biçiminin tarihsel varoluş tarzlarının ifadeleridir: Ekonomik olan siyasidir, siyasi olan ekonomik ve her ikisi de ideolojik (kültürel). İkincisi de kapitalizmin, 20. yüzyılda iki “dünya savaşı”, Soğuk Savaş içinde geçirdiği evrimin getirdiği ve mücadelenin zorunlu olarak uyum sağlaması gereken değişimlerin gözden kaçmasına ya da önemsenmemesine dayanıyor. 

BİRİ KÜLTÜR MÜ DEDİ? 

Sol kesim, “kültür” deyince öncelikle akla sanat, edebiyat, müzik, bazen de felsefe gelir. Sol, “Kültür nereden gelir” sorusuna çok haklı olarak “Emekten gelir” diye cevap verir: İşçiler/ emekçiler ekonomik artık üretmezse entelektüeller var olamaz. Bu doğru ama yetersiz açıklama kültürün, yukarıda değindiğim dar tanımına dayanıyor. Bu tanımdan hareket edince de kültür işçi sınıfı açısından bir olumsuzluk haline geliyor, siyasi mücadele içinde önemsizleşiyor. 

Buna karşılık Theodor Adorno, kültürü, sanatın, geleneklerin ya da paylaşılan pratiklerin ötesinde, sanayileşmiş, kapitalist toplumların, ekonomik düzeninin çıkarlarına hizmet etmek üzere manipüle edilen ve metalaştırılan bir ürünü olarak görür. Bu ürünün üretimi 20. yüzyıldan bu yana sanayileşmiş, kitleselleşmiş, sermaye birikim sürecinin, rıza almaya yönelik bir “olmazsa olmaz” bileşenine dönüşmüştür. Kültür endüstrisi bireylerin bağımsız ve eleştirel düşünce geliştirme yeteneğini köreltir, hazır ve kolayca tüketilebilen ürünlerle pasifleştirir, kendi yaşamlarını sorgulamaktan uzaklaşır, var olanı doğallaştırır.

(...)

Robert Sapolsky (Stanford Üniversitesi’nde nörobilimci, primatolog, biyoloji, nöroloji ve beyin cerrahisi profesörü. Özellikle nöroendokrinoloji ve stresle ilgili konulara odaklanıyor) bir makalesinde önceki araştırmaların sonuçlarından aktardığı, “işleri yapma şeklimiz”; “alışkanlıkların ve bilgilerin sosyal yollarla aktarılması” gibi tanımlardan da yararlanarak kültürü “değerlerin, tarzların, bilgilerin ve davranışların genetik olmayan yollarla sonraki nesillere aktarılma süreci olarak”tanımlar.

Böyle bir tanımın ışığında bakınca “kültür savaşlarının”, sınıf mücadelesinin, yalnızca bugününü değil, gelecek kuşakları da belirlemeye, ekonomik siyasi iktidarları kalıcılaştırmaya ilişkin olduğu görülüyor. 

“Genetik olmayan yollarla” dediğimizde ise simgeler (göstergeler) alanına işaret etmiş oluyoruz. Bu da bizi, Aristotales’in “adalete ilişkin sorunlarını konuşabilenler” (bir dile, uygun kavramlara sahip olanlar) betimlemesine getiriyor. 

(...)

tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, January 09, 2025

Gericilik dönemi derinleşiyor


Avusturya’da son seçimlerden birinci parti olarak çıkan faşist (sağ popülist) Özgürlük Partisi’nin çatışmacı ve saldırgan tarzıyla bilinen lideri Herbert Kickl Avusturya cumhurbaşkanından yeni bir koalisyon hükümeti kurmak için yetki aldı. Böylece Avrupa’da bir faşist parti daha devlete erişme noktasına geldi. Kanada’da, on yıldır iktidarda olan liberal Başbakan Justin Trudeau parlamentoyu askıya aldı ve istifa etti; erken seçimlerin önü açıldı. Kamuoyu yoklamalarında liberal partiden 25 puan önde görünen Muhafazakâr Parti’nin (faşist eğilimler sergileyen bir parti) önümüzdeki seçimlerden birinci parti olarak çıkma olasılığı çok yüksek.

‘İLERİCİ MOMENT’ BİTTİ

Bu iki gelişme, Wall Street Journal’da geçen ay yayımlanan “İlerici moment bitti, en azından şimdilik” başlıklı yorumdaki savı destekliyor: Amerika’da Trump Beyaz Saray’a geri dönüyor, “Avrupa Birliği hükümetlerinin dörtte üçü ya merkez sağ (Faşist-E.Y.) bir parti tarafından ya da en az birini içeren bir koalisyon ile yönetiliyor”...“20 yıldan daha uzun bir süredir sanayileşmiş ülkelerin çoğuna egemen olan ilerici siyasetin, işçi sınıfının ekonomi ve göç konusundaki endişeleri ve iklim değişikliğinden kimlik politikalarına kadar birçok konuda artan yorgunlukla beslenerek sağa kaydığını gösterdi.” WSJ’nin, merkez partileri “ilerici” olarak nitelemesi, siyasi ortamı irdelerken “işçi sınıfını” anahtar kavram olarak kullanması da ilginç.

(...)

EGEMEN SERMAYE-İŞÇİ SINIFI VE SOL

Bu dönem 2008 finans kriziyle bitti. Finans sermayesinin gücü kırılmaya, sanayi sermayesi egemen sermaye konumuna yükselmeye başladı. Bu yükselişin en çarpıcı örneklerini sanayi sektörünün en gelişmiş ve yeni teknolojileri temsil eden kesimin hızla artan mali ve siyasi gücüne bakınca görebiliyoruz. 

(...)

Aslında, tam bir “devrimci durum” (yönetemiyorlar, yönetilmek istemiyorlar) oluşmaya başlarken (bkz: meydan işgal olayları) sosyalist hareketin yenilgi mirasından, nostalji kültüründen sıyrılarak yeni duruma uygun, teorik, örgütsel atılım yapamamasının, bu kapitalizmde kültür savaşlarının önemini kavrayamamasının sonucu işçi sınıfı ve orta sınıflar, faşist hareketlerin etkisi atına girmeye başladılar.

Yazının devamını okumak için tıklayınız


 



Monday, January 06, 2025

Kürt sorunu ve kimi kaygılar

 


Kürtlerin haklara, özgürlüklere ve özgünlüklerine ilişkin taleplerini destekleyen biri olarak kaygılıyım. Çözüm süreci diye sunulan ilk gelişmelerde, siyasal İslamın liberalleri sırtından attıktan sonra, siyasi blokta açılan yeri şoven milliyetçilerle dolduracağı belli olunca Kürt dostlarımı uyarmıştım: “Aman dikkat güvenilen dağlara kar yağacak.”(Cumhuriyet 03.10.2007) Ne yazık ki gelişmeler kaygılarımda haklı olduğumu gösterdi. 

‘İNSAN ŞOK OLUYOR’ FİLAN

Bu yeni “çözüm süreci” de beni kaygılandırıyor. Ahmet Türk’ün Bahçeli ile buluşmalarından çıktıktan sonraki “İnsani ilişkileri çok farklı, yakın, candan. Düşüncelerini açık ifade eden bir tavrı vardı” sözlerini okuyunca aklıma Edgar Allan Poe’nun “Amontillado Fıçısı” öyküsünde, son derece nazik, saygılı ve dostça bir tavırla Fortunato’yu nadir bir şarap olan Amontillado’yu tattırmaya davet edip onu şarap mahzeninde canlı canlı duvara gömerek öldüren Montresor geldi. Sonra, misafirperverliği, korkunç bir ihaneti gizlemek için bir araç olarak kullanan, Machbet çiftini... 

Şimdi Kürt dostlar yine tarihsel bir fırsat yakaladıklarını düşünüyor olabilirler. Ancak, karşılarındakilerin amacının son tahlilde Kürt hareketini imha etmek olduğunu da anımsamalarında yarar olabilir. 

Yazının tamamını okumak için tıklayınız