Monday, July 21, 2014
Bu Gidiş Nereye?
Açıklanması zor garip olaylar giderek sıklaşmaya başladı. Adeta, yüz yıl sonra yine dünyanın “dibi çıkıyor”. İnsan “bu gidiş nereye?” diye düşünmeden edemiyor.
Ortadoğu’dan başlayalım
Ortadoğu’da kaos geçen hafta konuştuğumuz yönde, yeni gariplikler sergileyerek yayılıyor.
(...)
Ukrayna ile devam edelim
Geçen hafta bir Malezya yolcu uçağı, Ukrayna’da iç savaşın sürmekte oluğu bölgenin hava sahasından geçerken, karadan atılan bir füzeyle vuruldu, uçaktaki yolcuların, görevlilerin hepsi öldü.
(...)
BRICS Bankası
Batı’nın, Ortadoğu ve Afrika’da, Doğu Avrupa’da her fırsatta ABD projelerine karşı çıkan Putin yönetimini baskı altına alma çabalarıyla uyumlu bir gelişme olan bu son “gariplik” yaşanırken dünya ekonomisi yeni bir mali kurum “kazandı”.
(...)
Yazının tamamını okumak için "tık"layınız
Monday, July 14, 2014
Ortadoğu’da Kaos ve Garip İşler
Sünni Şii çatışması sertleşiyor. Irak parçalanıyor. Suriye’de rejim, kendine güvenlikli bir bölge kurarak bölünmeye zemin hazırlıyor. Kürtler kendi devletlerini kuruyor. Cihatçı hareket, geniş topraklar, kritik enerji kaynakları üzerinde, İslam Devleti adıyla bir halifelik ilan ediyor, bölgedeki ülkelerin sınırlarını tanımadığını açıklıyor. Lübnan’da Hizbullah, gittikçe güçlenen bir Sünni, cihatçı hareketle karşı karşıya kalıyor.
Tam bu sırada Gazze’de Hamas’la İsrail arasında, yaklaşık iki yıldır süregelen göreli çatışmasızlık durumu bozuldu. İsrail uçakları Gazze’yi bombalıyor. Cumartesi sabahı medya, Gazze’de ölü sayısının, önemli bir kısmı kadınlar ve çocuklar olmak üzere, 114’e ulaştığını yazıyordu. Buna karşılık Hamas ve Gazze’deki diğer gruplar İsrail’e erişimi 130 km’ye kadar uzanabilen füzelerle saldırıyorlar. Henüz bir can kaybı yok, ama füzelerin nükleer santralın bulunduğu kente ulaşmaya başlaması, İsrail halkı arasında yayılmakta olan paniği derinleştiriyor. Ancak, ne İsrail ne de Hamas açısından çatışmaların yeniden alevlenmesinin nedenini, zamanlamasını anlamak kolay. Burada İsrail-Filistin sorununu aşan bir gariplik var.
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Monday, July 07, 2014
İslam Dünyasında Büyük Paradoks
Dünyada yaklaşık 1.2 milyar Müslüman var. Geçen hafta yayımlanan bir uluslararası eğilimler raporu, Müslümanların büyük çoğunluğunun, kökten dincilikten (“aşırı” akım ve yorumlardan) yana olmadığını gösteriyor.
Diğer taraftan Afrika’dan Ortadoğu’ya, El Kaide türevi cihatçı örgütlerin siyah bayraklarının giderek daha yoğun biçimde dalgalandığını, bu “örgütlerin”saldırılarında, ölenlerin, kaçırılıp tutsak alınanların sayısının artmakta olduğunu görüyoruz. Son dönemde, üç İsrailli genç kimliği belirsiz kişilerce kaçırıldı, sonra cesetleri bulundu. Bir Filistinli genç kaçırıldı, onun da cesedi bulundu. IŞİD adlı örgüt, etkinliklerini Suriye’den Irak’a kaydırdı, Musul’u aldı ve ramazan başlarken, örgütün lideri kendini halife ilan etti; IŞİD’in adı, tüm dünyayı potansiyel toprağı kabul eden bir İslam Devleti (İD) olarak değişti. ABD ve İngiltere’de havaalanlarında yine güvenlik alarmı verildi; medyada terörist saldırı olasılığı paranoya hızla artmaya başladı.
Tüm bunlar olurken kökten dinciliğe karşı olduğunu iddia eden büyük Müslüman çoğunluğun, bu “çoğunluğun” entelektüellerinin bu kökten dinci akımların yarattığı ve çoğu zaman yaşamlarını altüst eden kaos, terör, yıkım karşısında öfkelendiğine, dehşete düştüğüne ilişkin kayda değer bir belirti yok. Paradoks işte burada!
Bu büyük çoğunluk, kederli gözlerle, bu şiddetin kurbanlarına bakarak “Ama bu İslam değil ki. Bunlar Müslümanları temsil edemez ki. Bunlar Müslümanlığa zarar veriyor” diye söylenerek savunmaya geçmeye çalışıyor. Diğer taraftan, ne zaman, İslam dininin dışından birinin, Müslümanlığa saygısızlık ettiği, Müslümanlığı kötü tanıttığı iddia edilse bunlar kolaylıkla sokaklara dökülerek siyah bayraklı militanlarla birlikte kitlesel protesto gösterileri sahneleyebiliyor.
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Monday, June 30, 2014
1914-2014
Cumartesi günü, ben bu satırları yazarken, Saraybosna’da bir suikast gerçekleşti... 1914 yılında.
Bu suikast, dünyanın çehresini değiştirecek bir süreci tetikledi.
(...)
Yazının devamını okumak için tıklayınız
Monday, June 23, 2014
‘IŞİD’ Neyin ‘Semptomu’
IŞİD’in aniden Ortadoğu’da gündemin başına oturmasını askeri başarılarına, gaddarlığına, modern teknolojiyi başarıyla kullanmasına, Irak Sünnilerinin isyanına bağlayabiliriz ya da daha geniş bir açıdan bakarak tüm İslam dünyasını kapsayan, Avrupa’ya kadar uzanan bir “durumun” semptomu olarak düşünebiliriz.
Ortadoğu’da taşlar yerinden oynadı
Bu “durumu” şekillendiren dört etkenden söz edebiliriz. 1 - Kapitalizmin krizi içinde sermayenin, malların dolaşımında, metalaşma sürecinde yaşanan ani hızlanmanın ekonomik, kültürel etkileri. 2 - ABD’nin Irak’a girmesiyle bölgede sınırların geçirgenleşmeye başlaması. 3 - Tarihi Şii-Sünni çatışmasının tetiklenmesi; 4 - Hem “ulusalcı-laiklik” denen bir şeye, baskıcı rejimlere hem de “aşırı” kabul edilen akımlara karşı gündeme gelen “Ilımlı İslam” projesinin iflası. Bunlara kısaca bakalım.
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Monday, June 16, 2014
Bazı Saçmalıkların Sonu
IŞİD’in Musul’u alması ve Bağdat’a doğru ilerlemeye devam etmesiyle birlikte Ortadoğu’da tarihin akışı birden hızlandı. Böyle anlarda gelişmeleri olurken tanımlamak belki kolay, ama sağlıklı bir biçimde yorumlamak çok zor.
Hızla değişen görüntülere bakarken ilk anda şunu düşündüm: Günümüzün koşulları bırakın “Yeni Osmanlı” saçmalıklarına, modern imparatorluk hayallerine, “realiteyi biz yapıyoruz” saçmalıklarına yaşam hakkı tanımıyor. Ancak bu saçmalıklar, yok olana kadar ülkelerin, insanların yaşamlarını altüst etmeye, insani felaketlere yol açmaya devam ediyorlar.
(...)
yazının devamını okumak için "tık"layınız
Monday, June 09, 2014
Dünyanın V. Köşesi
Geçen hafta, Financial Times’da, Philip Stevens’in “Xi (Çin Devlet Başkan) ve Putin (Rusya Devlet Başkan) Batı hakkında gerçekten ne düşünüyorlar” başlıklı yorumuna eşlik eden karikatürde, ön planda Xi ve Putin dünyayı birbirlerine top gibi atıp tutuyorlar, arka planda daha küçük boyutta çizilmiş Obama ve Merkel de aradan çıkıp bu topu yakalamaya çalışıyorlardı. Bu yorumda dünya dört köşeli olarak betimleniyor. Bu dört güç arasındaki ilişkiler önümüzdeki dönemde dünya siyasetinin dinamiklerini, halklarının yaşamlarını belirleyecek gibi görünüyor. Bence bu resim eksik, dünyanın bir köşesi daha var: Ortadoğu’dan Afrika’ya kadar geniş bir bölgeyi ateşe veren, Avrupa’da siyasi iklimi etkileyen İslamcı hareket.
‘Sistemik düzensizlik dönemi’
İngiltere Dışişleri Bakanı William Hague, geçen hafta Chatam House’da gerçekleştirilen Londra Konferansı’nın açış konuşmasında, “Dünyanınyaşamakta olduğu geçici bir istikrarsızlık dönemi değil. Dünya sistemik bir düzensizlik dönemine girdi” saptamasını yapmıştı.
İngiltere Dışişleri Bakanı William Hague, geçen hafta Chatam House’da gerçekleştirilen Londra Konferansı’nın açış konuşmasında, “Dünyanınyaşamakta olduğu geçici bir istikrarsızlık dönemi değil. Dünya sistemik bir düzensizlik dönemine girdi” saptamasını yapmıştı.
Monday, June 02, 2014
Fransa’da Tanıdık Bir Tartışma
Avrupa Parlamentosu seçimlerinin Fransa ayağında, aşırı sağcı (faşist) Ulusal Cephe (FN) partisinin yüzde 25 oy oranıyla birinci gelmesi, medyaya “şok dalgası”, “deprem” gibi kavramlarla yansıdı.
Bu sonuçları izlerken, bizim açımızdan çok tanıdık bir tartışma dikkatimi çekti. Özellikle “Gezi Olayı”nın yıldönümünde bu tartışmayı paylaşmanın yararlı olacağını düşündüm.
Entelektüellerin ihaneti
Jean Birnbaum, Le Monde’da “Ces intellectuels qui dédiabolisent le FN” (sanırım şöyle çevrilebilir: “FN’nin kirli imajını yıkayan entelektüeller”) başlıklı yorumunda, “FN’nin önlenebilir yükselişini anlamaya çalışan tarihçiler, FN’nin kirli imajını yıkayan entelektüellerin rolünü de ortaya koymak zorunda kalacaklar” diyor.
İlericilik adına yazan kimi entelektüeller, solun antifaşizm “saplantısı” olarak gördükleri şeye karşı bir kampanya yürütmüşler.
Yazının tamamını okumak için "tık"layınız
Bu sonuçları izlerken, bizim açımızdan çok tanıdık bir tartışma dikkatimi çekti. Özellikle “Gezi Olayı”nın yıldönümünde bu tartışmayı paylaşmanın yararlı olacağını düşündüm.
Entelektüellerin ihaneti
Jean Birnbaum, Le Monde’da “Ces intellectuels qui dédiabolisent le FN” (sanırım şöyle çevrilebilir: “FN’nin kirli imajını yıkayan entelektüeller”) başlıklı yorumunda, “FN’nin önlenebilir yükselişini anlamaya çalışan tarihçiler, FN’nin kirli imajını yıkayan entelektüellerin rolünü de ortaya koymak zorunda kalacaklar” diyor.
İlericilik adına yazan kimi entelektüeller, solun antifaşizm “saplantısı” olarak gördükleri şeye karşı bir kampanya yürütmüşler.
Yazının tamamını okumak için "tık"layınız
Monday, May 26, 2014
‘Eski Düzenin’ Tabutuna Son Çiviler mi?
Ukrayna krizi Batı ittifakının, ABD liderliğinin zaaflarını gözler önüne serdi, busarsıntı sürerken Rusya ile Çin arasında, Foreign Policy dergisinin sevinçle “İmzalanmayan anlaşma” yorumunu yapmasından birkaç saat sonra gerçekleşen enerji anlaşması, bu görüntüyü daha da netleştirdi.
(...)
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
(...)
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Monday, May 19, 2014
Felaketin İçine Bakınca…
Aslında Avrupa Birliği parlamento seçimleri, muhafazakâr The Daily Telegraphgazetesindeki yazarın “1930’ların çizmelerinin yeniden Avrupa’da yürüdüğünüduyuyorum” saptaması üzerine yazmayı planlıyordum. Soma felaketi her şeyi değiştirdi. Zaten Soma felaketi kapsamında yaşananlar çizme seslerinin bize de uzak olmadığını gösteriyordu...
Türkiye ve dünya basını Soma felaketini anlamaya çalışan yazılarla dolu. Ben bir adım geri çekilip bu felaketin yarattığı çatlaktan bakarak Türkiye’yi anlamaya çalışacağım.
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Türkiye ve dünya basını Soma felaketini anlamaya çalışan yazılarla dolu. Ben bir adım geri çekilip bu felaketin yarattığı çatlaktan bakarak Türkiye’yi anlamaya çalışacağım.
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Monday, May 12, 2014
Avrupa Parlamentosu Seçimlerinde Irkçı Partiler Korkutuyor
Almanya Anayasa Mahkemesi’ne göre, “henüz gerçek anlamda bir parlamento değil” ama Der Spiegel, “AB için yapılan planların, önerilerin yüzde 90’ının Avrupa Parlamento’sunun onayını gerektirdiğini”, kararları etkilemek için çalışan 20 bin lobiciyi anımsatarak “sandığınızdan daha da önemlidir”
diyor. 1992 Maastricht Anlaşması’ndan bu yana, Amsterdam, Nice, Lizbon
anlaşmaları Avrupa Parlamentosu’nun yetkisini neredeyse tüm politika
alanlarını kapsayacak biçimde artırdı. Dışişleri Komisyonu Başkanı Elmar Brok, “Avrupa’da artık biz olmadan hiçbir karar alınamaz” diyor (Spiegel, 08/05/2014).
Öyleyse “AB’nin geleceği en azından yönetişim açısından istikrara kavuşmaya başlamış” diye düşünmek olanaklı. Ancak 22-25 Mayıs arası yapılacak seçimlerde ortaya çıkması beklenen sonuçlar bu iyimserliği zorlayacak gibi görünüyor.
Ekonomik kriz ve Avrupa’nın karanlık yüzü
YAZININ DEVAMINI OKUMAK İÇİN "TIK"LAYINIZ
Öyleyse “AB’nin geleceği en azından yönetişim açısından istikrara kavuşmaya başlamış” diye düşünmek olanaklı. Ancak 22-25 Mayıs arası yapılacak seçimlerde ortaya çıkması beklenen sonuçlar bu iyimserliği zorlayacak gibi görünüyor.
Ekonomik kriz ve Avrupa’nın karanlık yüzü
YAZININ DEVAMINI OKUMAK İÇİN "TIK"LAYINIZ
Monday, May 05, 2014
ABD’nin Çin Korkusu
Geçen hafta, ABD Devlet Başkanı Obama, Güney Kore, Filipinler, Japonya ve Hindistan’ı kapsayan (Çin’e uğramayan) bir Asya gezisi gerçekleştirdi.
Aynı günlerde, Dünya Bankası bünyesinde çalışan Uluslararası Karşılaştırmalar Programı (ICP), Satın Alma Gücü Paritesi (PPP) üzerinden yaptığı hesaplarda, Çin ekonomisinin bu yıl ABD ekonomisini geçerek dünyanın en büyük ekonomisi düzeyine ulaşacağını gösterdi. Ajans France Press’in aktardığına göre, Çin bu bulgudan hiç hoşnut olmamış, yayımlanmasını engellemeye çalışmış. Deng Şiaoping’in tavsiyesi geliyor aklıma: “Parlaklığını gizle, karanlıkta kalmanın tadını çıkar.”
Bu iki gelişme, ABD’nin Çin korkusunu yansıtan tartışmaları canlandırdı.
Çin’i tecrit etme projesi...
Çin’in bir ekonomik güç, siyaset aktör olarak yükselmesi, Washington Post’ta Ishaan Thoroor’un kısaca özetlediği gibi (25/04/2014), ABD’yi esas olarak üç alanda korkutuyor.
(...)
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Aynı günlerde, Dünya Bankası bünyesinde çalışan Uluslararası Karşılaştırmalar Programı (ICP), Satın Alma Gücü Paritesi (PPP) üzerinden yaptığı hesaplarda, Çin ekonomisinin bu yıl ABD ekonomisini geçerek dünyanın en büyük ekonomisi düzeyine ulaşacağını gösterdi. Ajans France Press’in aktardığına göre, Çin bu bulgudan hiç hoşnut olmamış, yayımlanmasını engellemeye çalışmış. Deng Şiaoping’in tavsiyesi geliyor aklıma: “Parlaklığını gizle, karanlıkta kalmanın tadını çıkar.”
Bu iki gelişme, ABD’nin Çin korkusunu yansıtan tartışmaları canlandırdı.
Çin’i tecrit etme projesi...
Çin’in bir ekonomik güç, siyaset aktör olarak yükselmesi, Washington Post’ta Ishaan Thoroor’un kısaca özetlediği gibi (25/04/2014), ABD’yi esas olarak üç alanda korkutuyor.
(...)
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Monday, April 28, 2014
Filistin’de Birlik ve Barış Süreçleri İç İçe
Hamas’la Filistin Kurtuluş Örgütü geçen hafta çarşamba günü imzaladıkları anlaşmayla, İsrail ile görüşmeleri sürdürecek bir birleşik yönetim oluşturma yolunda önemli bir adım attılar. Filistin halkını tek bir yönetim altında birleştirmeyi amaçlayan, barış görüşmelerinde de belirsizliği azaltabilecek bu gelişme, İsrail ve ABD yönetimlerinde panik yaratmışa benziyor. ABD yönetimi “düş kırıklığına uğradıklarını” açıkladı. İsrail Başbakanı Netanyahu, “Filistin Yönetimi Hamas’la mı barış yapacak yoksa İsrail ile mi” dedi “Barış görüşmelerini” askıya aldı.
Hamas’ın faydaları
(...)
Monday, April 21, 2014
‘Kapitalizm İyi, Kapitalistler Kötü’
Mali kriz, “Büyük Durgunluk”,
neo-liberal modelin tükendiğini gösterdi. Yeni bir model arayışı, bir
belirsizlik, ekonomi politikası tartışmalarının merkezine oturdu. Beş
yıl önce “Büyük Durgunluk” başlarken, Reinhart & Rogoff (This Time is Different, 2009) büyük yankı uyandırmıştı.
Dünyanın hemen yer yerinde kitleler, düzene yönelik öfkelerini protesto eylemleriyle dile getirmeye, kapitalizme yönelik bir tepkinin yeniden tarih sahnesine çıkma olasılığını yaratmaya başlayınca, dikkatler “gelir dağılımı”, “zengin-yoksul” ikilemi üzerinde yoğunlaştı. Thomas Piketty’nin pazartesi yazımda kısaca değindiğim “21. Yüzyılda Sermaye” başlıklı çalışmasının büyük yankı uyandırmasının nedeni bu.
Hafta içinde, “hak ettiği değerlendirmeyi” yapabilmek için Piketty’nin kitabı üzerine yazılanları okudum (Krugman, Martin Wolf, Will Hutton, Branko Milanovich, James K. Galbraighy, Michael Roberts, The Economist, Jacobin, Monthly Review) kitabın orasını burasını kurcaladım; sonunda, Piketty’nin bu kadar yankı uyandıran kitabının aslında birkaç paragrafta kolaylıkla özetlenebileceğini düşündüm, “yankı” sözcüğü de aklıma Lenin’in, “gereğinden fazla boş bir fıçı gibi ses çıkarıyor” ifadesini getirdi.
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Dünyanın hemen yer yerinde kitleler, düzene yönelik öfkelerini protesto eylemleriyle dile getirmeye, kapitalizme yönelik bir tepkinin yeniden tarih sahnesine çıkma olasılığını yaratmaya başlayınca, dikkatler “gelir dağılımı”, “zengin-yoksul” ikilemi üzerinde yoğunlaştı. Thomas Piketty’nin pazartesi yazımda kısaca değindiğim “21. Yüzyılda Sermaye” başlıklı çalışmasının büyük yankı uyandırmasının nedeni bu.
Hafta içinde, “hak ettiği değerlendirmeyi” yapabilmek için Piketty’nin kitabı üzerine yazılanları okudum (Krugman, Martin Wolf, Will Hutton, Branko Milanovich, James K. Galbraighy, Michael Roberts, The Economist, Jacobin, Monthly Review) kitabın orasını burasını kurcaladım; sonunda, Piketty’nin bu kadar yankı uyandıran kitabının aslında birkaç paragrafta kolaylıkla özetlenebileceğini düşündüm, “yankı” sözcüğü de aklıma Lenin’in, “gereğinden fazla boş bir fıçı gibi ses çıkarıyor” ifadesini getirdi.
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Monday, April 14, 2014
Bir Dönüşümün Eşiğinde -I
Son yıllarda dünyanın saygın kurumlarının yayımladığı bilimsel araştırmalar, kapitalist uygarlığın bir dönüşümün eşiğinde olduğunu düşündürüyor.
Geçen haftalarda, pazartesi ve çarşamba yazılarımda sizlere biri uygarlığın geleceği, diğeri küresel ısınma ve iklim değişikliği üzerine iki önemli, birbiriyle yakından ilgili araştırmanın çok kritik bulgularını aktardım. Bu kez, dünya ticaret kalıplarında geçen 10 yılda hızlanan değişime ilişkin, adeta yukarıdaki iki raporun çizmeye başladığı resmi tamamlayan bir üçüncü çalışmadan söz etmek istiyorum.
Yazının devamini okumak için tıklayınız
Geçen haftalarda, pazartesi ve çarşamba yazılarımda sizlere biri uygarlığın geleceği, diğeri küresel ısınma ve iklim değişikliği üzerine iki önemli, birbiriyle yakından ilgili araştırmanın çok kritik bulgularını aktardım. Bu kez, dünya ticaret kalıplarında geçen 10 yılda hızlanan değişime ilişkin, adeta yukarıdaki iki raporun çizmeye başladığı resmi tamamlayan bir üçüncü çalışmadan söz etmek istiyorum.
Yazının devamini okumak için tıklayınız
Monday, April 07, 2014
Geçen Haftanın En Önemli Olayı
Bence, geçen haftanın en önemli olayı, Birleşmiş Milletler Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli’nin (HAİDP) yayımladığı rapordu. Rapor, yıllardır konuşulan küresel iklim krizinin açlığa, su baskınlarına, orman yangınlarına,salgın hastalıklara ve hatta savaşlara yol açan etkileriyle birlikte artık kapıya dayandığını belgeliyor.
Yarın değil, şimdi
Yakın zaman kadar küresel iklim krizi, “gelecekte”, yüzyılın sonuna doğru gerçekleşecek bir şey olarak tartışılıyordu: Önlem alınmazsa şunlar olacak, bunlar olacak filan... Birleşmiş Miletler, ilk ilkim değişikliği raporunu 1990’da yayımladı. O günden bu yana yayımlanan raporların tonu, “uluslararası topluluk”, G-20 grubu BM üyeleri, “büyük güçler”, devletler alınması gereken önlemlerde anlaşamadıkları, anlaşsalar bile uygulamadıkları için gittikçe kötümserleşti.
(...)
Monday, March 31, 2014
Godot geldi galiba

(BUGÜN YAZIM PORTALA KONMADIĞI İÇİN TAMAMINI BURADAN, YADA GAZETEDEN OKUYABİLİRSİNİZS)
oğuk Savaş
bittiğinden bu yana ABD dış politikası, SSCB’nin yerini dolduracak, “Batı”yı
yeniden ABD’nin etrafında bloklaştıracak bir düşmanın ortaya çıkmasını adeta
Godot’yu bekler gibi bekliyordu. Geçen hafta Batı basınındaki yorumlara
bakılırsa, Godot, Putin olarak gelmiş gibi görünüyor...
Dış politika paradigması sorunu...
“Soğuk Savaş”
bittiğinde ABD nükleer şemsiyesinin önemi kalmadı, Batı Blokunu bir arada tutan
“çimento” erimeye, Blok bileşenleri ABD’nin gündeme getirdiği önceliklere değil
ulusal çıkarlarının gereksinimlerine göre davranmaya başladılar. ABD
liderliğindeki Batı bloku, Kissinger’in vurguladığı gibi dış politika paradigmasını yitirdi. Avrupa
Birliği Süreci ilerledikçe, Almanya II. Dünya Savaşının mirasından kurtulma
arzusunu dile getirdikçe, ABD ile Avrupa arasındaki “çatlak”, Irak savaşında,
Snowden olayında da görüldüğü gibi
büyümeye başladı.
O zamandan bu
yana ABD dış politika üretme çevreleri, ABD hegemonyasının en önemli dayanağını
oluşturan Batı Blokunun bileşenlerini yeniden bir araya getirecek yeni bir
çimento, yeterince güçlü bir dış tehdit, son tahlilde yeni bir savunma
paradigması arıyorlardı. “Uygarlıklar çatışması” söylemi Terörizme
karşı Küresel Savaş, SSCB’den farklı olarak eski sömürgelerin, az gelişmiş
ülkelerin alanını kapsıyordu, SSCB’nin yıkılmasıyla boşalan yeri dolduracak
güçten, inandırıcılıktan, hatta gerçeklikten yoksundu.
Dahası, bu yeterince
inandırıcı, güçlü ortak düşman yokluğu, Avrupa’yı ABD’ye bağlayan NATO platformunun
da kimi zaman anlamının sorgulanmasına neden oluyordu. Yıllar geçti Batıyı ABD
etrafında toparlayacak büyük düşman hep konuşuldu ama adeta Godot gibi bir türlü gelmedi. Taa ki Rusya Kırım’ı ilhak
edene kadar...
Putin’in hediyesi...
Foreign Policy’de yazan James Traub’un “Beklemekte
olduğumuz düşman” başlıklı yazısında, Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesine
bağlı olarak “umutsuz bir biçimde yeni
bir düşman aramakta olan Amerikan Devlet Başkanı için Putin, mükemmel
bir hediye olabilir” diyordu. Atlantik’in öbür tarafında The
Independent,’in yorumcularından Peter Popham’a göre “hiç olmazsa bir konuda Putin’e teşekkür
borçluyuz- Batı yine Batı oldu”... “Kim olduğumuzu, kimlerin dost kimlerin
düşman olduğunu unutuyorduk. Kırım, kaburgalarımıza atılmış sert bir dirsek”.
The
Economist “Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesi, NATO’ya yeni
bir amaç getirdi. Şimdi NATO’nun önündeki görev 28 üyesini ortak bir düşmanla
karşı karşıya olduklarına ikna etmektir” diyor. Wall Street Journal’da Austan Golsbee, Kırımın ilhakının Avrupa
Birliğini bile “üyelerini birbirine
yakınlaştırarak kurtarabileceğini” düşünüyor
Batı medyası ve
uzmanları da hemen, Putin Rusya’sının ne kadar saldırgan olduğunu, bir Avrasya bloğu kuramaya, SSCB’nin dünya gücü
konumuna yeniden ulaşmaya niyetlendiğini anlatmaya başladılar. NATO’nun, görevinden
ayrılmakta olan genel sekreteri Rasmussen’e göre bir süredir “Rusya bir ortak değil bir rakip gibi
davranıyor”. The Economist’e göre 1997’de kurulan NATO-Rusya Konseyi artık
çöktü. NATO’y katılan eski SSCB Cumhuriyetlerine ilişkin “buralara yüksek düzeyde askeri yığınak yapmaya niyetimiz, planımız ve
gereksinimimiz yok” anlaşması da artık anlamını yitirdi. ABD’nin Polonya’ya
12 adet F-16, Baltık ülkelerine 10 adet F-15
göndermesi, bir Boeing E-3As’yi Doğu Avrupa hava sahasını denetlemek
üzere uçurmaya başlaması zaten bu durumu
gösteriyor.
Bu yorumlar aynı anda,
“gelişmelerin Putin’in iktidarını
pekiştirdiğine, Rusya’nın çevresindeki diğer eskisi SSCB cumhuriyetlerine
gözdağı verdiğine” ilişkin analizlerle birlikte geliyor. Böylece Soğuk
savaşın aslında her iki tarafın da işine yaramış bir danışıklı döğüş olduğunu
anlatan senaryo yeniden canlandırılmış oluyor.
Yeni bir silahlanma yarışı gündemde
Önümüzdeki
dönemde, NATO’y katılan eski SSCB Cumhuriyetlerine ilişkin 1997 tarihli “buralara
yüksek düzeyde askeri yığınak yapmaya niyetimiz, planımız ve gereksinimimiz
yok” anlayışı artık geçerli olmayacaksa, bu ülkelere askeri yığınak yapılacak,
böylece savunma sanayiine yeni bir talep yaratılacak demektir.
Ancak bu talebin
çok yüksek olmayacağını bu ülkelerin harcama, yeni silahları sistemlerine
entegre etme kapasitelerine bakarak kolaylıkla söyleyebiliriz. Bu bağlamda Washington Post’un “Ukrayna’daki uyanma alarmına rağmen Avrupa ülkeleri ordularının
kapasitesini arttırmakta isteksiz davranıyorlar” saptaması gayet anlamlı.
Washington Post’ta yazan Griff Witte’ye göre, Avrupa
ülkelerinin savunma harcamaları, Soğuk savaştan sonra hızla geriledi, Irak ve
Afganistan savaşları bağlamında biraz toparlandı ancak mali krizle birlikte beş
yıldır yeniden belirgin biçimde geriliyor. “Buna
karşılık aynı dönemde Rusya’nın askeri harcamaları yüzde 30 arttı.... Bu
gelişmeler Washington’daki politika yapıcıların çok canını sıkıyor” (27/03)
Silahlanma
yarışının yeniden hızlanacağını gösteren
başka savlar da var: ABD savunma ve jeopolitik uzmanlarına, örneğin Chrsitian
Science Monitor’a konuşan Robert Kaplan’a göre “dünyada askeri gücün merkezi doğuya kayıyor”.
Kaplan “Çin, tarihin gördüğü en büyük deniz
kuvvetlerinden birine sahip olmaya doğru gidiyor. Etrafındaki devletler de bu
gelişmelere aynen cevap vermeye çalışıyorlar”.... “Bunlar 20. Yüzyılın kara orduları değil, bunlar post-modern deniz kuvvetleri,
hava kuvvetleri, füze sistemleri, siber-savaş kapasiteleri”... Dünyanın
ekonomik ağırlığı Doğuya doğru kayarken, “kapitalist
genişleme askeri edinimlere yol açıyor” (CSM, 27/03/2014)
Amerika’nın önde
gelen dış politika dergilerinden The National Interest de bu tartışmaya, Meclis Silahlı Hizmetler Komisyonu’na bağlı Deniz
Gücü ve Güç Yansıtma alt komitesi Başkanı temsilciler meclisi üyesi Randy
Forbes’in bir denemesiyle katıldı. Randy Forbes, Amerika’nın, “Çin üzerindeki askeri teknoloji alanında
üstünlüğünü kaybetmeye başladığını” savunuyor. Forbes, deniz altı savaş
kapasitesi alanındaki üstünlüğü sürdürmeyi, uçak gemisi kapasitesini ve menzilini
arttırmayı, uzun menzilli bombardıman uçaklarını geliştirmeye devam etmeyi,
uzay egemenliğini korumayı, geleceğin en ileri teknolojilerine yatırım yapmayı
öneriyor (27/03)
“Godot”nun
gelmesinin savunma sanayiine yeni kazanç kapıları açmasının yanı sıra bir
“avantajı” daha var! Popham’ın deyimiyle “Kırımın
ilhakı bizi kutuplaşmış bir dünyaya geri götürüyor. Belki bu daha tehlikeli
ama, daha berrak, daha dürüst bir dünya olacak”
Herkes aynı
düşüncede değil. Financial Times’dan
Philip Stephens, küreselleşme döneminin “iyi
zamanlarının” yerini, jeopolitiğin büyük güçler rekabetinin “kötü zamanlarına” bırakmaya başladığını
düşünüyor.
Monday, March 24, 2014
Oyunun Kuralları Değişirken…
Soros’a göre, “Dünyada aşılamayan siyasi krizlerin sayısı gittikçe artıyor. Bu küresel yönetişimin bozulduğunu gösteriyor” ...“Böylece bir iktidar boşluğu oluşuyor” Rusya bu boşlukta ilerliyor (New York Review of Books 26/03).
ABD’li ve Alman yorumculara göre “Putin uluslararası sistemin”... “uygarlığın”...“liberal dünya düzeninin”... “kurallarını değiştiriyor”. “Sorunlar uluslararası yasalar, serbest ticaret ve diyalogla çözür”... “Ulusal Çıkarlar askeri araçlarla dayatılamaz”. (Die Welt 20/03).
Bu ikiyüzlülük bir yana, Rusya’nın “Kırım’ı kolaylıkla ilhak etmesi” karşımızda, jeopolitikten, enerji güvenliğine, oradan çevre sorunlarına kadar uzanan çok boyutlu bir belirsizlik olduğunu gösteriyor. Bu belirsizlik çok tehlikeli olasılıkları da içinde barındırıyor.
Yazının devamını okumak için "tık"layınz
ABD’li ve Alman yorumculara göre “Putin uluslararası sistemin”... “uygarlığın”...“liberal dünya düzeninin”... “kurallarını değiştiriyor”. “Sorunlar uluslararası yasalar, serbest ticaret ve diyalogla çözür”... “Ulusal Çıkarlar askeri araçlarla dayatılamaz”. (Die Welt 20/03).
Bu ikiyüzlülük bir yana, Rusya’nın “Kırım’ı kolaylıkla ilhak etmesi” karşımızda, jeopolitikten, enerji güvenliğine, oradan çevre sorunlarına kadar uzanan çok boyutlu bir belirsizlik olduğunu gösteriyor. Bu belirsizlik çok tehlikeli olasılıkları da içinde barındırıyor.
Yazının devamını okumak için "tık"layınz
Monday, March 17, 2014
İsyanlar Çağına...
Son yıllarda, kitlelerin taleplerini sokak eylemleriyle dile getirme eğilimlerinde belirgin bir artış var. Tunus’tan “Gezi”ye,
New York’tan Tel Aviv’e, Tahrir’den Tayland’a, Şili’den Sudan’a
sokaklar öfkeli kalabalıklarla doluyor. Yerel bir olay aniden ülkedeki
huzursuzluğu bir noktaya odaklayan merceğe dönüşüyor; dünyanın dikkatini
çekiyor. Her yerde isyancılar kendilerini dünya halkının parçası olarak
görmeye başlıyorlar.
Bu gelişmelerin arkasındaki demografik, teknolojik, ekonomik (yapısal-maddi) dinamikler, tüm siyasi sonuçları ve olasılıklarıyla, bu eğilimin devam edeceğini, bir isyanlar çağına girdiğimizi düşündürüyor.
Devamını okumak için "tık"layınız
Bu gelişmelerin arkasındaki demografik, teknolojik, ekonomik (yapısal-maddi) dinamikler, tüm siyasi sonuçları ve olasılıklarıyla, bu eğilimin devam edeceğini, bir isyanlar çağına girdiğimizi düşündürüyor.
Devamını okumak için "tık"layınız
Monday, March 10, 2014
Ukrayna’da ‘Son Tango’
Kissinger, Washington Post’taki yazısında, “Ukrayna ile ilgili tüm siyasi tartışmalar karşılıklı pozisyon alma üzerine. Acaba nereye gittiğimizi biliyor muyuz” (06/03) diyordu. Sanırım, “Soğuk Savaş” sonrası dönemden başka bir yere gidiyoruz.
SSCB çöktüğünden bu yana ABD/Avrupa, Rusya’yı önce “bağımlı devlet”, “yeni sömürge” konumuna sokarak kaynaklarına el koymayı denediler; olmayınca bir taraftan çembere almayı, diğer taraftan ilişkileri yumuşak tutmayı amaçlayan bir “stratejik belirsizlik” politikası izlediler. Varşova Paktı üyesi SSCB uydusu ülkeleri, NATO ittifakına, AB blokuna kattılar. Sonra sıra Ukrayna ile, Rusya’nın güvenliğini doğrudan tehdit eden bir aşamaya geldi. Böylece, ABD Harp Akademisi’nden Prof. Nikolas Gvosdev’e göre “stratejik belirsizlik” politikası da tükendi (National Interest, 04/03). Soğuk Savaş döneminin önemli Rusya uzmanlarından, diplomat George Kennan’ın 1990’larda NATO genişlemeye başlarken dillendirdiği “Bu bir soğuk savaşa yol açar... Ruslar yavaş yavaş, ama düşmanca bir tepki geliştirecekler” korkusunun gerçekleştiği noktaya geldik. Sanırım burada durmak da mümkün olmayacak!
Tırmanma ve ‘machtpolitik’
Yazının devamını okumak şçşn "tık"layınız
SSCB çöktüğünden bu yana ABD/Avrupa, Rusya’yı önce “bağımlı devlet”, “yeni sömürge” konumuna sokarak kaynaklarına el koymayı denediler; olmayınca bir taraftan çembere almayı, diğer taraftan ilişkileri yumuşak tutmayı amaçlayan bir “stratejik belirsizlik” politikası izlediler. Varşova Paktı üyesi SSCB uydusu ülkeleri, NATO ittifakına, AB blokuna kattılar. Sonra sıra Ukrayna ile, Rusya’nın güvenliğini doğrudan tehdit eden bir aşamaya geldi. Böylece, ABD Harp Akademisi’nden Prof. Nikolas Gvosdev’e göre “stratejik belirsizlik” politikası da tükendi (National Interest, 04/03). Soğuk Savaş döneminin önemli Rusya uzmanlarından, diplomat George Kennan’ın 1990’larda NATO genişlemeye başlarken dillendirdiği “Bu bir soğuk savaşa yol açar... Ruslar yavaş yavaş, ama düşmanca bir tepki geliştirecekler” korkusunun gerçekleştiği noktaya geldik. Sanırım burada durmak da mümkün olmayacak!
Tırmanma ve ‘machtpolitik’
Yazının devamını okumak şçşn "tık"layınız
Subscribe to:
Posts (Atom)





