Monday, June 16, 2025

Rüya mı kâbus mu?

 


Netanyahu’nun 30 yıllık rüyası nihayet gerçekleşti. İsrail, İran’ın nükleer programının “geri dönülmez” bir noktaya geldiğini iddia ederek nükleer ve askeri altyapısını hedef aldı. Saldırılarda, İran Genelkurmay Başkanı Muhammed Bakıri, Devrim Muhafızları Komutanı Hüseyin Selami, iki nükleer bilimci, 300’e yakın sivil öldürüldü. Saldırıların istihbarata ilişkin bir boyutu da vardı: Haaretz, Mossad’ın İran içinde bir süredir gizli olarak konuşlandırdığı insansız hava araçlarını (İHA) devreye sokarak İran’ın savunma sistemlerini felç ettiğini yazıyor. İran Ticaret Odası’ndan Hamid Hosseini, The New York Times’a verdiği demeçte, “saldırıların özellikle de üst düzey komutanların, nükleer bilimadamlarının öldürülmesinin liderliği gafil avladığını” söylemiş.

Saldırılarının amacı üzerine genelde iki yorum var. Birincisi: ABD’nin önceden haberi vardı; saldırıyı önlememiş olması, onay verdiği, İran’ı daha zayıf bir el ile masaya oturmaya zorlamayı hesapladığını düşündürüyor. İkincisi Netanyahu, Trump’ın İran’la nükleer müzakereleri sürecini sabote etti. Bence ikincisi daha gerçekçi. Çünkü Netanyahu’nun ABD’yi İran’la bir savaşın içine çekme planına uygun.

İRAN'IN SEÇENEKLERİ

İran füze ve insansız hava araçlarıyla misilleme başlattı. İsrail’in hava savunma sistemleri güçlü ama kusursuz değil. İran’ın, geçmişte, saldırıları sınırlı tuttuğu iddia ediliyordu. Bu kez farklı. İran’ın kendini sınırlama lüksü yok. Tel Aviv, Hayfa, Kudüs’ü vurmayı başardığına bakarak bu kez, saldırılarının (kimi yorumlara göre Rusya’dan aldığı askeri teknolojik desteğin katkısıyla) daha etkili olduğu söylenebilir.

İkincisi: İran siber savaş alanında son yıllarda önemli adımlar atmış. 2023’te İsrail hastanelerine yönelik etkili siber saldırılar gerçekleşmiş. Buna karşılık İsrail, İran’da yüzlerce benzin istasyonunu devre dışı bırakmış. Siber savaşta kimin neye sahip olduğunu bilmek çok zor. Ancak genel kanı, İsrail’in bu alanda üstün olduğu yönünde.
(...)

Thursday, June 12, 2025

Los Angeles’ta faşizm

 

Los Angeles’ta, Trump rejiminin göçmen karşıtı baskınlarına tepki olarak başlayan barışçıl protestolar, 4 bin ulusal muhafızın devreye girmesiyle şiddetli çatışmalara dönüştü; polis gazetecilere plastik mermiyle ateş açtı, sivillere karşı şiddet kullandı. Trump’ın, anayasal yetkilerini aşarak bir siyasi kriz yaratmakla eleştirilirken düzenli ordunun elit güçlerinden (Marines) 700 askerin de gelmesi, gelişmeleri “süreç olarak faşizm” bağlamında değerlendirmek gerektiğini gösteriyor. 

BİR SEMPTOM

Los Angeles olayları aslında kapitalizmin yapısal krizi içinde ABD’de toplumsal istikrarı bozmaya devam eden tarihsel sürecin bir semptomu olarak görülebilir. Bu olaylarla, ABD’nin küresel hegemonyasının, artık “kural koyucu” konumundan “tehdit yöneticisi” konumuna kadar gerilemiş olması arasında hem dolaylı hem de doğrudan nedensellik ilişkileri var. 

ABD’de siyasi elitlerin bir kesimi, finansal krizden sonra, bu gerilemeye tepki olarak ABD toplumunu, 1960’ların “sivil haklar hareketinin”, siyahlar, kadınlar LGBT bireyler için getirdiği kazanımları geri çevirecek, başkanlığı yargı ve yasama, hatta eyaletler karşısında daha da güçlendirecek, kısacası totaliter bir yönde yeniden yapılandıracak bir program tasarlayarak faşizme yöneldiler.

Nafeez Ahmed’in, Alt Reich: The network war to destroy the West from within (2025) başlıklı çalışmasında gösterdiği gibi faşizm 1920’lerden bu yana, aslında hiç yok olmadı. Bu akım, 1950’lerden sonra, türlü yeni kavramların arkasına gizlenerek geriye çekildi, daha sonra neoliberal dönemin verimli toprağında giderek güçlendi. Şimdi, neoliberalizm dağılırken onun enkazı üzerinde, özellikle 2008 finansal krizden sonra, ekolojik kriz, ekonomik kriz ve jeopolitik rekabet sertleşirken yeniden etkin olmaya başladı.

(...)

Bu gelişmeler karşısında “iç savaş” tartışmaları yeniden canlandı: Bu tartışmalarda, Los Angeles çatışmaları, ABD’deki daha büyük siyasi ve sosyal kutuplaşmaların bir “mikrokozmosu” olarak görülüyor. Merkezi hükümetin eylemlerinin, ürettiği çatışmacı söylem, henüz, klasik bir iç savaş anlamına gelmiyor ancak o yönde gelişmeye elverişli bir “çatışmalar” ortamının oluşmasına katkıda bulunuyor.

Yazının tamamını okumak için

Monday, June 09, 2025

Bir mektup, iki soru


Geçen hafta Abdullah Öcalan’ın PKK’nin 12. kongresine gönderdiği “tarihi” mektubun ideolojik, tarihsel ve felsefi iddiaları birçok mecrada yorumlandı. Mektubu, yorumları okurken aklıma iki soru geldi. 

(...)

Sonuç olarak, bu önemli mektubu okurken şu iki soruyu mutlaka akılda tutmak gerekiyor: Öcalan konuşuyor ama aslında kim konuşuyor? Mektup bunları söylüyor ama aslında ne demek istiyor?


Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, June 05, 2025

İklim-faşizm-YZ

 

Bu hafta Polonya seçimlerinin sonuçlarıyla Dünya Meteoroloji Örgütü’nün (WMO) yayımladığı son iklim verilerini, Wall Street Journal’ın yapay zekâ (YZ) ile ilgili uyarılarını birlikte okuyunca düşündüm: Karşımızda uygarlığın kendi sonuna doğru koşmaya başladığını gösteren bir paradokslar zinciri var.

İKLİM KRİZİ-FAŞİZM-İKLİM KRİZİ

Donald Trump’ın desteğiyle Polonya’da başkan seçilen Nawrocki’nin zaferi, sadece Varşova’da değil, Avrupa genelinde faşist yükselişin son örneği oldu. Faşist MAGA’nın (Make America Great Again) “önce milletim” söylemi, beyaz üstünlüğü ima eden kimlik siyasetiyle birleşiyor, otoriterliği meşrulaştırıyor, iklim krizini inkâr ediyor. Oysa WMO’nun son verileri, 2029’a kadar en az bir yıl, küresel ortalama ısının,“Sanayi Devrimi” öncesi ortalamanın 1.9 derece üstüne çıkabileceğini söylüyor. 2 derece sınırının aşılması halinde mercan resiflerinin yüzde 99’unun yok olacağı, birçok tarımsal ekosistemin çökeceği, orman yangınlarının, kuraklıkların felaket boyutuna varacağı, her yıl en az 800 bin kişinin yurdunu terk etmek zorunda kalacağı uyarısı yapılıyor.

(...)

Polonya örneğinde Nawrocki’nin “Çevre düzenlemeleri ekonomiyi boğar” savı da bu düşünce sistemine dayanıyor. Oysa “ekonomi mi, çevre mi?” ikilemi yapaydır. Ekolojik çöküş, kaçınılmaz olarak ekonomik çöküşe yol açacaktır. Bugün çevreyi savunmak, aslında yaşamın ve üretimin sürdürülebilirliğini savunmaktır.

(...) 

BİR TEKNOLOJİK PARADOKS

Uygarlık, tarih boyunca pek çok kez çevresel krizlerle karşılaştı. Kimileri bu krizleri aştı, kimileri aşamadı. Ancak hiçbiri, bugünkü kadar çok şey bilip bu kadar az şey yapmadı. Bilim uyarıyor, veriler çığlık atıyor ama egemen sınıfların temsilcileri, özellikle faşistler, “üç maymunu” oynuyor.

Halbuki insanlık ilk kez, kendisinden çok daha hızla “düşünen”, karmaşık sorunlara kısa sürede çözümler üretebilen, birçok dilde birden çalışabilen, kendini geliştirme becerisi de edinmeye başlayan bir teknoloji, (“yapay zekâ”) yaratmış durumda. Ancak “YZ” alanında da insanlığın geleceğini tehlikeye sokan bir paradoks gelişiyor:

(...)

 yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, June 02, 2025

Yeni bir finansal kriz mi geliyor?

 



Küresel finans sistemi, 2008 sonrasının birikimli çelişkilerinin olgunlaşmasıyla yeni bir krizin eşiğine geldi. Bu uyarı yalnızca radikal iktisatçılardan değil, sistemin en merkezi ideolojik aygıtlarından geliyor. Bu hafta The Economist, “Yeni Finansal Düzen” (The New Financial Order) başlıklı özel dosyasında yaklaşmakta olan bir krizin sinyallerini tartışıyor. 

Dosyadaki yazılar savlarını ABD’nin kamu borcundaki tırmanışa, finans sisteminin bir elin parmaklarından daha az sayıda banka dışı dev aktörler tarafından kontrol edilmesine, merkez bankalarının ekonomik ve siyasi manevra alanının daralmasına, Trump’ın fevri davranışlarının yarattığı belirsizliklere dayandırıyor. 

DÖNÜŞÜM, KÜRESEL RİSKLER

2008 sonrası finansal regülasyonlar, büyük bankaları disiplin altına aldı. Ancak bu disiplin, finans sermayesini banka dışı alanlara itti. BlackRock, Apollo, Citadel, KKR, Blackstone gibi banka dışı aktörler de ABD finans sisteminin ana taşıyıcıları haline geldi. Bu kurumlar artık sadece borsalarda değil, kredi piyasalarında da belirleyici. Örneğin Apollo, 2024 yılında tek başına 200 milyar dolar kredi verdi; bu rakam, o yıl büyük Amerikan bankalarının verdiği toplam kredi artışını geride bıraktı. 

Bu yapı dışarıdan bakıldığında “yenilikçi” ve esnek görünüyor. Ancak gerçekte son derece kırılgan bir mimariye sahip. Bu fonlar karmaşık, düşük likiditeli, kaldıraçlı ve yüksek riskli enstrümanlarla çalışıyorlar. En ufak bir şok, zincirleme satışlara, güven krizine ve panik havasına yol açabilir. 2023’teki Silicon Valley Bank çöküşü bunun erken bir ön örneğiydi. 

(...)

Tamamını okmak için tıklatınız

Thursday, May 29, 2025

Her darbe aynı değil

 ,,Her 27 Mayıs kaçınılmaz olarak, aklıma, liberallerin, “Darbecilere karşı demokrasiyi savunuyoruz”, “Yetmez ama evet” yaygarasıyla muhalefeti paralize ederek süreç olarak faşizmi desteklemeleri geliyor. Artık onlar yok; bu kez rejim, kendisine bir gün gidici olduğunu anımsatan herkesi darbecilikle suçlamaya çalışıyor.

Salı günü Alev Coşkun’un anımsattığı gibi “1960-1980 tarihleri arasında ülkemizde üç askeri darbe oldu. 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980. Kimi yazarlar tüm bu askeri hareketleri bir torbanın içine koyarlar ve hepsinin lanetlenmesi gerektiğini belirtirler.” Halbuki, hukukçu Ozan O. Varol’un, “Demokratik Darbe” (Harvard International Law Journal / Vol. 53/2 201) başlıklı çalışmasında sergilendiği gibi “darbe-demokrasi” ikilemi, göründüğünden çok daha karmaşıktır.

Örneğin, Nicos Poulanzas’ın işaret ettiği gibi darbeler, genellikle hegemonya krizlerinin içinde şekillenir. Bu tür krizler, kapitalizmin yeniden üretimini tehlikeye atar, tehlike toplumsal muhalefetin (sınıf mücadelesinin) yükseldiği dönemlerde daha da büyür. “Darbeler” öncelikle, kapitalizmin istikrarını sağlamak için gündeme gelirler, demokrasi kurmak için değil; her zaman bir şiddet öğesi içerirler; gelişmelerinin olası yönü önceden kestirilemez, onu kapitalizmin gereksinimleri, sınıflar arası dengeler belirler.

(...)

Varol darbeleri meşrulaştırmaya çalışmıyor ama önemli bir şeyi hatırlatıyor: Her askeri müdahale, demokrasiye düşman değildir. Özellikle seçimle gelmiş ama artık gitmek istemeyen rejimlerin olduğu, sivil direnişin zayıf kaldığı, alternatif yolların tıkandığı koşullarda, ordu bazen kapitalist sınıfın genel çıkarları doğrultusunda demokrasinin önünü açan geçici bir güç olabilir.

Ancak her darbe özünde bir kapitalist devlet operasyonudur, yönü de önceden kestirilemez. Bu nedenle sosyalistler darbeleri çare olarak görmez ve desteklemez.

https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/ergin-yildizoglu/her-darbe-ayni-degil-2404926

Monday, May 26, 2025

Doğru bir adım ama yanlış yönde...

 


DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, “eşitlikçi bir kardeşlik hukukunun tesis edildiği, herkesin özgürlüklerinin yasal teminatının olduğu bir yeni anayasa” arzuladıklarını söylemiş. Yeniden aday olması tehlikeye girmeye başlayan Cumhurbaşkanı Erdoğan da bir süredir, “Darbecilerin değil, sivillerin ortaya koyduğu yeni bir anayasaya ihtiyacımız var” diyor. Ben de aynı fikirdeyim. Yeni bir anayasa gerekiyor. Ancak aklıma hemen, o fıkradaki, yağcılık yapmaya çalışan genç bürokratın, “Ülke bir uçurumun kenarına gelmişti. Liderimiz ileri doğru çok cesur bir adım attı” sözleri geliyor. Ülkemiz de bugün, bir uçurumun kenarına geldi ve doğru bir adımı yanlış yöne bakarak atma tehlikesi var. 

ESKİ, YENİ, DARBECİ…

“Darbecilerin yaptığı” anayasa haklar, özgürlükler ve Kürt sorunu alanlarına kısıtlamalar koyan baskıcı bir anayasaydı ama hakların ve özgürlüklerin olmazsa olması laikliği biçimsel olarak da olsa “güçler ayrılığı” ve “hukuk düzeni” temelinde koruyordu. O anayasa kapitalist demokrasinin en temel özelliği olan ikili hükümet yapısını da koruyordu: Yasalar Meclis’te yapıldığı için “seçilmişlerin” bir anlamı, “atanmışların” da anayasayı koruma yetkisi vardı. 

“Darbecilerin yaptığı” anayasanın, 20’den fazla değişiklik paketiyle 100’den fazla maddesi değişti. Dahası o anayasa, siyasal İslamın “pasif devrimi”; “süreç olarak faşizm” içinde, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini sağlamak için 2007’de, Anayasa Mahkemesi ve Hâkimler Savcılar Kurulu’nun yapısını değiştirmek için 2010’da, nihayet, parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçmek için 2017’de olmak üzere üç kez değişti, “öze” ilişkin unsurları (içeriği) yeniden şekillendi. Şimdi, “ikili hükümet” yapısı yok, güçler ayrılığı yok. Dahası birçok kez gördük ki bu “pasif devrim sürecinin” gerektirdiği anlarda rejim kendi yaptığı anayasayı da laiklik ilkesini de kolaylıkla çiğniyor. Karşımızda, artık, siyasal İslamın “pasif devrim” sürecinin ürünü ve aracı olan, sivil ama darbecilerin anayasasından daha baskıcı (Ne ironi ama!) bir anayasa var. 

Yazının tamamını okumak içn tıklayınız


Thursday, May 22, 2025

En ‘yeni Ortadoğu’da İsrail



Trump Ortadoğu gezisinde İsrail’e uğramadı, Suudi Arabistan için bölgedeki “En güvenilir müttefikimiz” ifadesini kullandı. O, Suudi Arabistan’da, Katar’da ve BAE’de 3 trilyon dolara yakın ticari-askeri anlaşmalar imzalarken Batı medyasının, siyasi liderlerinin Netanyahuhükümetine yönelik tavrında bir değişiklik başlıyordu. Bu, uluslararası mahkemelerde yargılanma tehdidiyle karşı karşıya olan Netanyahu için diplomatik açıdan belki de en travmatik haftalardan biriydi.

(...)

Batı medyası, siyasetçileri de artık, tarih önünde bir soykırımı kolaylaştırmış olma konumuna düşmekten korkmaya başlayarak tutumlarını değiştiriyorlar. The Guardian, The Economist, Financial Times ve New York Times, Wall Street Journal gibi yayınlar hatta BBC, İsrail’in Gazze’deki yaptıklarını “utanç verici” ve “insani felaket” olarak nitelendirmeye başladılar. Fransa, İngiltere, Kanada liderleri, ortak açıklamalarında, “Netanyahu hükümeti bu korkunç eylemleri sürdürürken seyirci kalmayacağız. İsrail’in yenilenen askeri saldırılarını durdurmaması ve insani yardım üzerindeki kısıtlamalarını kaldırmaması halinde, karşılık olarak daha somut adımlar atacağız” diyorlardı.

(...)

DİNCİ FANATİKLER

Tüm bu felaketi, Aristotelesçi bir dille ifade edersek bir de çok önemli bir “fail nedeni” var: Dinci fanatiklerin birbirini besleyen fantezileri. (Belki de sanrıları demek gerekiyor.)

Bir tarafta, Filistin halkının seküler direniş cephesini (İsrail’in de yardımıyla) bölen dinci Hamas’ın, yıllardır uyguladığı radikal, uzlaşmaz politikalarının arkasındaki, “Şeria Nehri’nden Akdeniz’e” fantezisi. Sonuç: Hamas’ın, sonrasını hesaplamadan (Ya hesapladıysa?) tezgâhladığı 7 Ekim 2023’teki kanlı pogrom saldırısı: 2 bin 500 ölü, 250 dolayında rehine.

Diğer tarafta, İsrail’de, Filistinlilerin bir halk olarak varlığını bile kabul etmeyen, dinci faşistlerin “Fırat Nehri’nden Nil Nehri’ne büyük İsrail”fantezisi. Sonuç: Hapisten kurtulmaya çalışan hırsız Netanyahu’nun, dinci faşistlerle kurduğu hükümetin, ordu ve istihbarat şeflerinin uyarılarına kulaklarını tıkayarak başlattığı, Gazze’yi, bir soykırımla “temizleyerek” yerleşime açma projesi. Ve tabii, Batı’nın yaklaşık 19 aydır başka yöne bakarken İsrail’e sattıkları silahlarla katledilen 100 binden fazla Filistinli ve yıkımın, bombalanan hastanelerin, sağlık merkezlerinin, ambargonun sonucu, açlıktan, susuzluktan hastalıklardan ölmeye devam eden, gerçek sayısı belirsiz on binlerce çocuk.

Şimdi, çoktan utancından intihar etmiş olması gereken Hamas liderliği hâlâ bir sorumluluk üstlenmeden konuşuyor, pazarlık yapıyor. Bir faşist soykırım utancı altında kurulan İsrail, tarih önünde soykırım yapmış bir ülke konumuna düştü. Her yerde dinci akımlar, maddi çıkarlarını, hurafelere sararak gizlemeye devam ediyorlar, yarattıkları felaketlere da halk katlanmak zorunda kalıyor.

Yazının tamamını okumak için tıklayınız




Monday, May 19, 2025

En ‘yeni Ortadoğu’

 



Arab News’den bir yorumcu, ABD Başkanı Donald Trump’ın 13 Mayıs tarihli Riyad konuşması “Sadece Suudi-ABD ilişkileri için değil, tüm bölge için bir dönüm noktası olarak tarih kitaplarına geçeceğine şüphe yok” diyordu. Birçok yorumcu bu konuşmayla tüm Ortadoğu’da paradigmaların değiştiğini iddia ediyor: “Hemen anlaşma arzusu jeopolitik kaygıların önüne geçti.” 

Trump’ın konuşmasının bir yüzünde bölgesel uzlaşma vurgusu, geçmiş Amerikan politikalarının hatalarının kabulü; özellikle İran’a uzatılan “zeytin dalı”, Suriye’ye uygulanan yaptırımların kaldırılması ve Filistinliler için daha iyi koşullar yaratma taahhüdü var. Bu değişiklik vaatlerinin öbür yüzü ise emperyalist rekabete, bu rekabetin bölgeye dayattığı siyasi gericiliğe ilişkindir, özgürlüğe, adalete ve refaha değil. 

TİCARET-POLİTİKA

(...)

Trump’ın Riyad ziyaretinin temel amacı işte bu gidişatı ticari anlaşmalarla tersine çevirmekti. ABD, 2 triyon dolara ulaşan yatırım, silah, ileri teknoloji transferi anlaşmalarıyla, Körfez ülkelerini yeniden kendi yörüngesine çekmeye çalışıyor. Özellikle yapay zekâ, bulut bilişim ve savunma sanayisi gibi stratejik alanlarda Çin’in etkisini sınırlamak için “dijital egemenlik”kavramını öne çıkarıyor. ABD’nin Suriye’ye uyguladığı yaptırımları kaldırması ve Lübnan’ın yeniden inşasına destek sözü, Pakistan’la sıfır gümrüklü ticaret anlaşması planı, Trump ile Netanyahu arasında artan gerginliğe ilişkin yorumlar, Çin’in bölgedeki jeopolitik ve ekonomik hamlelerine karşı hamleler olarak öne çıkıyor. 

EMPERYALİZM-SİYASİ GERİCİLİK

Trump konuşmasında, Körfez ülkelerinin-özellikle Suudi Arabistan, BAE ve Katar’ın-bölgesel dönüşümdeki rolünün altını çizdi, “barış, refah ve ilerleme” temalarını sıkça kullandı. Trump’ın “yeni Ortadoğu” vizyonu, bölge ülkelerinin kendi ulusal geleneklerine sahip çıkarak ilerlediğini, Batı’nın müdahaleci politikalarının başarısız olduğunu vurguluyor. Ancak bu söylem, Körfez ülkelerinde ekonomik ve toplumsal dönüşüm överken otoriter yönetimlerin, ifade özgürlüğü, siyasi katılım ve temel haklar konusunda, demokratik hareketler üzerinde baskı ve terörü meşrulaştırıyor. 

(...)

Yazının tamamı içn tıklayınız

Thursday, May 15, 2025

Biri ‘çözüm’ mü dedi?

 


PKK’nin yaptığı “kongre açıklaması”, Türkiye’nin çetin ve çok katmanlı Kürt sorununu yeniden en öne çıkardı. Silahlı mücadeleyi sonlandırma, siyasal zeminde çözüm arama, ilk bakışta umut verici bir barış çağrısıdır. Ancak açıklamanın içeriği dikkatlice“okunduğunda” birçok soru akla takılıyor.

'DEMOKRATİK TOPLUM'

Açıklamanın kritik kavramı “demokratik toplum”, ilk bakışta umut verici görülebilir. Ancak eleştirel bir yaklaşım, onun adeta herkesin içine kendi arzusunu yazacağı bir boş gösterge olarak planlandığını düşündürüyor.

Örneğin, “demokratik toplum” hangi üretim tarzına dayanıyor? Özel mülkiyetin, sermayenin ve piyasaların yeri ne? Sınıflarortadan kalkıyor mu, yoksa yalnızca kimliklerin temsiliyle mi yetinilecek? Bütün bu sorular yanıtsız bırakıldığında, “demokratik toplum” kavramı, yalnızca bir retorik süsü haline gelerek devletin yeniden yapılanmasına dair elit düzeyde bir pazarlığın zeminini döşemeye başlıyor.

Bu noktada bir başka temel gerilim devreye giriyor: Siyasal İslamın ekonomik krizi derinleşiyor, muhalefeti ilk kez halkla ve emekçi sınıflarla buluşmaya başladı. Toplumsal desteği hızla eriyen rejim ömrünü uzatmak için yeni ittifaklar arıyor. Bu arayışla geçmişte bir çok kez kandırdığı Kürt siyasi hareketine yeniden dönüyor.

Türkiye’de siyasal İslam’ın rejimi, salt güçler ayrılığını tasfiye eden bir başkanlık sistemi değil, aynı zamanda devletin, toplumun tüm dokularını, modern hukuku, eğitimi, kültürü, gündelik hayatı İslamcı ilkelerle dönüştürmeye ilişkin bir projedir. Böylesi bir rejim karşısında laikliği açıkça savunmadan “demokrasiden” söz etmek, en hafif tabirle naifliktir.

Demokratikleşme, yalnızca sandık değildir; aynı zamanda laik, eşit yurttaşlığa dayalı, seküler bir kamu aklını da gerektirir. Eğer Kürt sorununun çözümünde laiklik dile getirilmeden bir mutabakat aranıyorsa, o zaman kurulacak yeni rejim, yalnızca başka bir otoriter, belki de faşizan bir rejim olacaktır. Kısacası, siyasal İslam’ın iktidar elitleri ile Kürt hareketinin askeri, kültürel ve siyasi seçkinleri arasında yapılan bu görüşmeler, Kürt halkının yaşam koşullarına, refahına ve geleceğine dair pek bir şey vaat etmiyor.

SİYASİ VE AHLAKİ...

Açıklamada vurgulanan bir diğer nokta da Lozan Antlaşması ve 1924 Anayasası’nın reddidir. Bu, yüzeyde bir halkın reddedilmiş haklarını savunma çağrısı gibi görünse de gerçekte siyasal İslamın Cumhuriyetin kurucu ilkelerine yönelik tasfiye girişimiyle örtüşüyor.

yazının tamamını okumak için tıklayınız