Thursday, June 04, 2020

‘Yeni Faşizm’den manzaralar


ABD’de Covid-19 salgınından ölenlerin sayısı 100 bini geçti; derin bir ekonomik kriz var. Minneapolis’teki ırkçı polis cinayetine karşı protesto gösterileri sekiz gündür polisin biber gazına, copuna, plastik mermisine, sokağa çıkma yasaklarına karşın tüm ülkede yayılarak sürüyor; Avrupa’dan Japonya’ya tüm dünyada yankılanıyor. Trump olayları yatıştırmaya çalışmak yerine, kutuplaşmayı daha da derinleştirerek kasım seçimlerine, din-yasa-düzen temasıyla gitmeye hazırlanıyor. ABD toplumunda, “Yeni Faşizm” süreci giderek sertleşiyor.

‘Hızlandırıcılar’

“Hızlandırıcılık”, “beyaz üstünlüğü” fantezisine dayalı “Yeni Faşizmin” önemli tezlerinden biridir. Bu tezi savunanlar, kaçınılmaz olduğuna inandıkları bir “ırk savaşı”na giden süreci, türlü şiddet eylemleriyle, provokasyonlarla derinleştirerek hızlandırmayı amaçlıyorlar. Böylece toplumsal kutuplaşma derinleşecek, ülke yönetilemez hale gelecek, kararsız beyazlar da saflarını seçecekler. Bu “hareket” yalnızca “azınlıkları yok etmeyi” değil, toplumu beyaz üstünlüğü ilkesine göre yeniden örgütlemeyi amaçlıyor.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız


Monday, June 01, 2020

Amerika yanıyor


Georgia’da üç beyaz, bir siyah gencin öldürdüler. Üç gün sonra Minneapolis’te bir beyaz polis, George Floyd isminde bir siyah adamı sokak ortasında boğarak öldürdü. Irkçılık saldırılarının, Covid-19 salgınının, büyük işsizlik ve yoksullaşmanın basıncı altında, Trump’ın dengesiz açıklamalarının etkisiyle adeta bir “buhar kazanına” dönüşen ABD toplumu patladı.

(...)

Yaklaşan başkanlık seçimleri “Yeni Faşizmin” geleceği açısından son derecede önemli. Trump bu seçimlere, çok kötü yönetilen bir virüs salgını ve derin ekonomik kriz içinde gidiyor; kaybetme olasılığı giderek artıyor. ABD toplumu, hem olağanüstü zamanlardan geçiyor hem de bir “Yeni Faşizm” süreci yaşıyor. Bu ikisini bir araya koyunca da “her şey olabilir” demek gerekiyor.

Son toplumsal olayları da özellikle siyah işçi sınıfının, işsizlerin, yoksulların, dışlanmışların, ırkçılığa karşı bir tepkisi olmaktan öte, “Yeni Faşizmin” yükselme sürecine, bu karanlık olasılıklara karşı bir direniş refleksi olarak görmek gerekiyor.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, May 28, 2020

Normalleşmek istemiyorum!

Covid-19 salgını zamanın “normal” akışını kırdı, günlük yaşamı allak bullak etti. Covid-19 toplumun tüm ekonomik ve kültürel çelişkilerini keskinleştirdi. Tarihin en büyük ekonomik buhranı dendi. Her gün haber bültenlerinde, günlük hasta, ölü sayıları yeni zamanın sıradan parçaları oldu.

İnsanlar (kimileri bağlı bahçeli-manzaralı balkonlu, kimileri nohut oda bakla sofa) evlerine kapandılar, sosyal mesafe kuralına uymaya çalıştılar, sevdiklerini kaybettiler, hastalanıp ölürken yanlarında olamamanın acısını yaşadılar, evlerinde can sıkıntısından bunaldılar. Kadınlar ve çocuklar, bu bunaltının ağırlaştırdığı erkek tacizinden daha fazla acı çektiler. İşçiler işlerini, esnaf işletmesini kaybetti ya da kaybetme noktasına geldi. Açlıktan, utançtan ölenler oldu. Şimdi haklı olarak insanlar, zamanın “normal” akışına dönmesini istiyorlar. Ben, bir yanlış nostalji (geri dönme arzusunun gerçekleşememesinden kaynaklanan keder) olarak kalmaya mahkûm duyguyu paylaşmıyorum, normalleşmek, Covid-19 salgını öncesindeki zamanın o “normal” akışına dönmek istemiyorum.

Normalleşme mi dediniz?

O “normal” aslında kapitalizmin kötü normallerinden biriydi.

(...)

Bir başka ‘normal’ mümkündür

Ben o kötü normale dönmek istemiyorum. Ben, zamanın o “normal” akışının kırılmasının, günlük yaşamın olasılıklar yelpazesi içinde yarattıklarından yararlanarak başka bir zamana ve bir iyi normale gitmek istiyorum.

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, May 25, 2020

‘Yükselen’ piyasalar iki ateş arasında



“Küreselleşme” sürecinde uluslararası mali sermayenin kullanımına sonuna kadar açılan “yükselen piyasalar” şimdi, gıda fiyatlarındaki artışlar, tedarik sorunları ile aşırı borçlanmadan kaynaklanan risklerin arasında türlü krizlere gebe. Bu ekonomilerin en kırılganlarından biri de Türkiye.

Gıda fiyatlarında ani artış = toplumsal kargaşa

Tarihsel deneyler bize, gıda fiyatlarında ani artışların toplumsal kargaşaya, hatta ayaklanmalara yol açabildiğini gösteriyor.

(...)

Bu görüntü, benim yıllardır vurguladığım savı destekliyor. Siyasal İslamın, rant bölüşümüne, gasp-komisyon-rüşvetle servet üretmeye dayalı ekonomi politiği, kaynakları artık-değer üretimi devrelerinin dışına çıkararak (istifleyerek), ülke kapitalizminin krize uyum sağlama, mücadele kapasitesini zayıflatıyor.

(...)

Tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, May 21, 2020

Yine totaliter rejimler çağına mı girdik?

Yüzyıl sonra, yine bir ekonomik buhran, virüs salgını, büyük güçler arası rekabet ve dengeleme ortamında, acaba yine bir totaliter rejimler çağına mı girdik?

Biri totaliter mi dedi?

Oxford sözlüğü, “totaliterizmi” tanımlarken siyasi gücü elinde toplayan otokratların, vatandaşlarının yaşamları üzerinde bütünsel denetim kurmayı amaçladığını, muhalefete katlanamadığını, izin vermek istemediğini vurguluyor.

(...)

Şimdi bambaşka bir şey

Dünyada bunlar olurken Türkiye’de başka şeyler yaşanıyor.
(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Tuesday, May 19, 2020

Cumhuriyet “Olayı” ve iki çalışma


Son yıllarda, daha doğrusu, Türkiye ekonomisinin, 1980’lerden başlayarak uluslararası sermayenin kullanımına, giriş, çıkışın, değer transferlerinin öndeki tüm engeller kaldırılarak açılmasına, bu açılmanın getirdiği toplumsal sarsıntıyla birlikte siyasal İslam’ın yükselmesine paralel olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş anının özellikleri yeniden, tartışmaya açıldı.
Bu tartışmalarda bir kesimin, “resmi tarihin” teşhir edilmesi adı altında, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş olayına ilişkin yerleşik hakikati sorguluyor. Bunu, olayın, izlerini, yapının içine yeniden entegre ederek imha etme, “silme” çabası olarak da yorumlayabiliriz.
Ancak bu çabaya karşı toplumda güçlü bir direniş de yok değil. Bu, Cumhuriyet olayının hakikatini, bağımsız çağdaş bir ulus devlet ve ekonomi inşa projesinin doğuş anı olarak anlayan ve bu projeye sadık kalmaya kararlı olanların direnişi.
Bu bağlamda, Alev Coşkun’un Samsun’dan Önce Bilinmeyen 6 Ay (Cumhuriyet Kitapları, Kasım 2008)  ve Serdar Şahinkaya’nın Cumhuriyet Ekonomisinin İnşası (ODTU yayıncılık, Mayıs 2009) başlıklı çalışmaları birbirlerini çok ilginç bir biçimde tamamlıyor, Cumhuriyet olayını ve ona olan sadakati düşünme çabalarına önemli bir katkı oluşturuyorlar.
Alev Coşkun’un çalışması, olaya yol açacak olan “durumun” özelliklerini ama en önemlisi, bu olayın gerçekleşmesini sağlayan öznenin içindeki en etkin bireyin, Mustafa Kemal’ın, “gerçekleşme” sürecine katılımının ilk altı ayının 450 sayfalık ayrıntılı bir çözümlemesini yapıyor.
Serdar Şahinkaya’nın çalışmasıysa, olay gerçekleştikten sonraki döneme, olayın hakikatine sadık öznenin, olayın dağıttığı yapının yerine yenisini koyma çabalarına, özellikle de ekonomik inşa sürecine ilişkin. Birinci çalışmada, öznenin oluşma “anını”, ikincisindeyse olaydan sonraki yaratıcı eylemini ve sadakatinin ahlakını izleyebiliyoruz.
Böyle iki farklı çalışmanın birbirlerini bu kadar uygun bir biçimde tamamlıyor olmalarını da, yaşamaya devam eden sadakatin, gücünün bir örneği olarak görüp, açıklama sürecine eklemek de mümkün.

“Durum” ve “Olay” ve “Özne”[[1]]

Bu iki çalışmayı birlikte değerlendirebilmek için durum, olay ve özne ilişkinin materyalist diyalektiğini kısaca anımsamakta yarar olabilir.
Olayların en önemli özelliği öngörülemez oluşlarıdır. Olaylar tarihsel oldukları ölçüde de verili hesapları/ bilgileri alt üst ederler. Olay, durum içinden doğar ama duruma ait değildir. Durumun içinde “olay alanları” vardır. Ama olayın durumu yoktur.  Çünkü, durum yapılandırılmıştır, tanımlanabilir bir “küme” oluşturur. Olay ise bu yapının içinden çıkmakla birlikte yapının istikrarını bozduğundan yapıyı oluşturan kümeye ait değildir. Olay kendini olanaklı kılan yapıyı bozar.
Ancak olayın yeniden yapının içine asimile edilebilir. Böylece olay, olay statüsünü kaybeder sıradan bir biçime dönüşür. Bu açıdan bakınca olayın aslında bir kararsızlık noktası olduğunu görebiliriz. Olay durumun içinde kendini bir olasılık olarak sunar; gerçekleşme isteyen bir olasılık… Bundan sonra gerçekleşmesi, uygun bir öznenin eylemine bağlı olacaktır. Burada en önemli nokta, bu öznenin herhangi bir özne değil, olaya ait bir özne olmasıdır. Bu özneyi olayın oluş süreci yaratır…

6 Ay:  Olay alanı ve özne

Alev Coşkun’un çalışması,  Olay öncesindeki durumun yapısını, olay alanlarını ve öznenin doğuşunu anlamak açısından çok yararlı bir çalışma.
Durumun yapısının özelliklerini şöyle tanımlayabiliriz. Evrensel kümeyi, Kapitalist dünya sistemin krizi, hegemonya ve paylaşım savaşları oluşturuyor. Osmanlı imparatorluğu bir alt küme olarak bir durum ve olay alanı oluşturuyor: Çünkü, yapısı istikrarını kaybetmiş, çözülme noktasına gelmiştir. İşgal altındadır. Bu yapının desteklediği bireyler çeşitli krizler yaşamaktadır. Ancak bir olayın olacağına bunun Cumhuriyet biçimi alacağına ilişkin bir öngörü yoktur. Genelde, hakim olan, imparatorluğu kurtarma, restorasyon refleksidir. Ancak durumun yapısı buna açık değildir, kendini sunan olay Cumhuriyet’tir. Ama önce gerçekleşmesi ve geriye doğru tanımlanması adlandırılması gerekecektir.
 6 Ay, bu olay alanının merkezine, İstanbul’a odaklanıyor. Böylece, sürece restorasyon olasılığıyla başlayıp, uluslararası ilişkiler, imparatorluğun güç dengeleri, bunların sunduğu olasılıklar içinde giderek, restorasyonun olanaksızlığını, yapının dışına çıkmadan, bir çözüm bulunamayacağını kavramaya başlayan öznelerden, tarihte en önemli yeri alacak olanının Mustafa Kemal’in karar sürecini anlatıyor.
Yapının dışına çıkmak, ise yapıyı ve yapının evrense kümeyle ilişkilerinin yıkılması ve yeniden şekillendirilmesini gerektirecektir. Böylece 6 Ay’in sonunda, özne, olayın teklifini kabul ederek olay alanın merkezini terk eder ve olay da böylece gerçekleşmeye başlar. Başkaları bu olaya sadak göstermeseydi, özne olarak katılmasaydı, bu olay söner, bileşenleri yapıya geri dönebilirdi. Ya da olay tamamlandığında, Cumhuriyet değil, şu veya bu ülkenin sömürgesi, mandası gibi bir siyasi yapı şekillenmiş olabilirdi, üstelik bu yönde müdahale ederek olayı engellemeye çalışan güçler de yok değildi. Ama hepsi yapıya aittiler, restorasyoncuydular, olay  Cumhuriyet oldu…

Olay ve sadakat

Olay gerçekleşir, tamamlanır, katılanlar üzerinde iz bırakır. Olay karşısında üç tavır söz konusudur. Yeni, bir şey olmuyormuş gibi davranmak. İkinci tavır, olayın dağıtığı yapıya geri dönmek, buradan kaynaklanan çıkarları korumak için olayın izlerine karşı, onu silme, yok etme mücadelesidir. Üçüncü tavır ise, bir olayı saptamak, bunun yarattığı hakikati benimsemek ve bu hakikate sadakat açıklayarak onu evrenselleştirmek için mücadele etmektir.
Serdar Şahinkaya’nın çalışması, bu üçüncü tutumun doğuşuna, ilk eylemlerine ilişkin öyküyü anlatıyor. Şahinkaya’nın çalışmasında, olay’ın izi, yeni hakikat ve ona sadakatin anlamı bizzat bu olayın yarattığı öznelerin ve en etkili öznenin ağzından, eylemlerinden (kararlar, yasalar tartışmalar vb…) hareketle aktarılıyor.  Böylece da karşımıza Cumhuriyetin hakikati olarak, bağımsız (kendi çıkarlarını kendi belirleyecek iradeye sahip), ama dünya ekonomisinin parçası olmayı yadsımayan, halkçı, ulusal, ama kapitalist bir ekonomi projesinin prototipidir. Bu sadakatin ahlakının en önemli bileşeniyse Laiklik olacaktır. Laiklik ilkesi, bu sadakatin aslında bir başka sadakatin, aydınlanma devrimine sadakatin devamı, teorik ve pratik mirasçısı olduğunun da göstermektedir.  
Prototipidir çünkü, yapılanın teorisi henüz yoktur, yapılan türünün ilk örneğidir. Bu yönde diğer çabaların ilk örneklerini (gelişme ekonomisi, kapitalist olmayan yol, ithal ikameci kalkınma, Bağımlı gelişme teorileri gibi) görebilmek için II. Dünya Savaşının sona ermesini, yeni bir yapının oluşmasını, sömürgelerin bağımsızlığa kavuşmasını, sanayileşmeye, tarımın geliştirilmesine ilişkin ulusal kalkınma projelerinin gündeme gelmesini beklemek gerekecektir.
Burada protip ile sonraki örnekleri arasında dikkat edilmesi gereken bence en önemli fark, ulusal proje olarak kapitalist gelişme yolunu seçen deneylerim hemen hepsinin, belki Küba, Vietnam gibi bir iki örneğin dışında,  daha baştan içinde olmalarıdır. Cumhuriyet olayıyla gündeme gelen ulusal projenin başlangıçta, tarihsel koşulların da yardımıyla yapının dışında kalmayı başardığını, ancak yeni bir yapı kurulmaya başladıktan sonra yavaş yavaş, yeni yapının egemenlik bağımlılık ilişkileri içine çekildiğini görüyoruz.
Ancak Şahinkaya’nın çalışmasında aktardığı örnekler dikkatle izlendiğinde, II.Dünya Savaşı sonrası oluşan yapının iç dengelerinin iki kutup durumunun, bu prototipin bir çok ekonomik , sınıfsal özelliğin, daha önemlisi yarattığı sadakatin yaşmasına izin verecek nitelikte olduğu görülebilir.
 II.Dünya Savaşından sonra kurulan yapının krize girmesiyle birlikte,  bu özelliklerin hızla ortadan kalkmaya başladığını, dünya ekonomisinin bir önceki döneminden kalan sadakatlerin, şimdi dayanılmaz, hale geldiğini, çünkü o zaman olduğu gibi bu gün de yapının istikrarını, kendini yenileme reflekslerine (restorasyon) pratik yada ideolojik direnç noktaları oluşturduklarını görüyoruz. Ve yine, Cumhuriyet olayı karşısında şekillenmiş ittifakların da yeniden kurulmaya başladığını da…
Alev Coşkun’un ve Serdar Şahinkaya’nın çalışmaları, bu gün Cumhuriyet olayının hedef alınmasının, izlerinin imha edilmeye çalışılmasının, o olayın iktidardan dışladığı, marjinalleştirdiği dinci entelijansiya sınıfının[[2]] şimdi tekrar, iktidara talip olma çabaların arkasında yatanları da düşünmeye yardımcı oluyor.


[1] Bu yazıda kullandığım teorik kavramlar sistemini esas olarak Alain Badiou’nun Being and Event, (varlık ve olay), ve Logics of worlds (dünyaların mantıkları) çalışmalarına borçluyum. Bu metinde yapacağım özetiyse, Allan Pero’nun “The Chiasm of Revolution: Badiou, Lacan, and Lefebre” (The Syptom No:10, Bahar 2009 )başlıklı denemesinden kısaltarak aktarıyorum.
[2] Siyasal İslam’ın yükselişi sırasında, neredeyse hakim olan görüş, seçkinlerin iktidardan dışladığı halkın yeniden iktidara döndüğüne ilişkindi. Bu yüzden yaşananlar kolaylıkla demokrasi olarak sunulabiliyordu. Halbuki iktidardan dışlanan dini entelijansiya sınıfıydı, ve şimdi o iktidarını restore etmeye çalışıyordu. Olay demokrasiyle değil seçkinler arşındaki, daha doğrusu iki farklı hakikat rejimine (Aydınlanmaya ve Müslümanlığın mesajına) sadık iki farklı seçkinler arasındaki bir çatışmada, halkın ne tarafta tavır alacağının belirlenmesiyle ilgiliydi. Marjinal ve egemen entelektüeller, bunların sınıf refleksleriyle ilgili çok yararlı teorik bir çalışma için bkz: George Konrad & Ivan Szelenyi, The Intellectuals on the road to power, Harvester pres, 1979. Bu kitabın bir ilginç yanı da Glaznots ve Prestorika’yı daha on yıl önceden olmadan tanımlamaya başlamış olmasıdır…

Monday, May 18, 2020

Emperyalizmin yeni paradigması



Büyük güçler arası hegemonya rekabeti (emperyalizmin paradigması) Covid-19 kriziyle birlikte tedarik zincirleri sistemi üzerinde yoğunlaşmaya başladı.

Emperyalizmin/jeopolitiğin değişen paradigmaları

Modern emperyalizm, bir devletin dış politikasını değil, finans-kapitalin ve onun çıkarlarını temsil eden devletlerin uluslararası alandaki ekonomik, teknolojik, siyasi hatta askeri rekabet sistemini tanımlar. Bu sistemin işleyiş paradigmasını (rekabetin biçimi, araçları ve hedefleri) egemen sermayenin o dönemdeki genişleme gereksinimleri şekillendirir. Kapitalist işletmelerin aldığı kararlar, devletlerin politikaları bu paradigma içinde çalışır.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız


Thursday, May 14, 2020

Rejim kendine yeni bir realite arıyor


Realite, siyasal İslamın rejimini korkutuyor, varoluşsal anksiyetesini depreştiriyor. Rejimin entelijansiyası da komplo teorilerine, kanlı ve kösnül fantezilere dayanarak yeni bir realite inşa etmeye çalışıyor.

(...)

Yazının tamamını okumak için

Monday, May 11, 2020

Koronadan sonra kaos


Egemen görüş, Covid-19 salgını geçtikten sonra her şeyin başka türlü olacağını söylüyor. Şimdi birçok sol eğilimli analist Covid-19 sonrasında, ekonomiyi ve siyaseti, halktan yana, ekolojik olarak daha bir sürdürülebilir biçimde yeniden yapılandırmanın yollarını tartışıyor, hemen hepsi akla uygun senaryolar üretiyorlar. Ben iki nedenle, biraz farklı düşünüyorum.

(...)

Kısacası “Covid-19 sonrası” ifadesinin ne anlama geldiğini henüz bilemiyoruz.

(...)

Aksine bu güç ilişkilerinin özneleri kendi çıkarları peşinde koşarken, çok büyük bir olasılıkla, ülkeleri ve dünyayı kaosa sürükleyecekler.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, May 07, 2020

Weimar Cumhuriyeti olarak Amerika


Trump yönetiminin içinden biri, “Amerika biraz Weimar Cumhuriyeti’nin son dönemine benzemeye başladı” demiş (The Guardian). Weimar Cumhuriyeti (1918-1933) yerini Nazi devletine bırakmıştı.

Analoji güçlü...

Bu analoji güçlü, çünkü içinde büyük gerçeklik payı var. O dönemde de bir koronavirüs pandemisi vardı (İspanyol gribi - 1918-20). “Büyük Depresyon” içinde, işsizlik yüzde 30’a yükselmişti.

(...)

Ve korkutucu

Çünkü Trump, Covid-19 salgını ve ekonomik depresyon etkisiyle zayıflayan seçilme şansını bu bölünmüşlükleri kullanarak ve faşist hareketlerle “ekonomiyi yeniden açma” talebi üzerinde buluşarak, onların sözcülüğünü üstlenerek telafi etmeye çalışıyor. “Güney (Amerikan İç Savaşı’nın köleci kanadı), Trump yönetimi altında yeniden canlanıyor”. (Financial Times 19/94/2020)

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, May 04, 2020

Trump ateşle oynuyor


Trump, ikinci kez seçilebilmek için çekinmeden ateşle oynuyor. Bush’un, 11 Eylül’den sonra metin yazarı David Frum, bu tutumu, “Çaresizlikten, başkalarını feda ederek seçim kazanma çabası” olarak niteliyor.

Trump’ı, kamuoyu araştırmalarından gelen işaretler korkutuyor. Örneğin, Washington Post’ta Nebry Olsen’ın yorumuna göre, “Bütün kamuoyu yoklamalarının verileri aynı yönde birleşmeye başladı, Trump (Biden’e göre) geride ve desteği düşüyor”. Muhafazakâr Parti’nin Senato seçimlerine katılacak adayları için hazırladığı 57 sayfalık raporundaki “Trump’ı savunmayın, Çin’e saldırın” tavsiyesi de bu verilerin yarattığı kaygıları, Trump’la özdeşleşmeme arzusunu yansıtıyor.

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, April 30, 2020

Korona günlerinde kültür savaşları



Siyasal İslam, kültür savaşlarında, yeni bir taarruzun işaret fişeğini ateşledi, “kapı kullarının” ilk dalgası da siperlerden dışarı fırladı.

Zamanlama “anlamlı”.

Taarruz, ramazana girerken, dini duyarlılıkların, özellikle Covid-19 etkisiyle ölüm korkusunun keskinleştiği, dini imajların ve Sünni propagandanın yılın diğer dönemlerine kıyasla çok daha yoğunlaştığı günlerde başladı. Toplumun en kolay “ötekileştirilebilecek” kesimi, LGBTİ+ bireyler, siyasal İslamın “hakikat rejimini” (kültürel egemenliğini) kabul etmeyenleri temsil edecek “simgesel şey” konumuna yükseltilmek üzere “hedefe” kondular.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, April 27, 2020

Küresel açlık krizi kapıda


Geçen hafta Dünya Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) ve Dünya Gıda Programı’nın (WFP) Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne verdikleri rapora göre, küresel gıda güvenliği açısından zaten kötü bir yıl olması beklenen 2020’de, Covid-19 salgınıyla, “kutsal kitaplardakileri anımsatacak” bir küresel açlık krizi kapımızda.

Son 20 yılda, stratejik tarım ürünlerinde net ithalatçı konumuna gelen AKP Türkiyesi’nde de bir açlık krizi olasılığı giderek güçleniyor.

Covid-19 etkileri

Güvenlik Konseyi toplantısında, WFP Başkanı David Beasly, “2020’de, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana görülen en büyük insani krizle karşı karşıya kalınabileceğine” ilişkin geçen yıl yaptığı uyarılarını anımsatmış. Covid-19 salgını bunun üzerine geldi. Beasley, “Daha şimdiden bir mükemmel fırtınaya bakıyoruz” diyor.

(...)

hububatta, 2002 yılında 295 milyon 130 bin 918 USD olan dış açık, 2019’a gelindiğinde, 3 milyar 139 milyon 303 bin 934 USD olmuş. Kaç kat arttığını hesaplamayı size bırakıyorum.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız


Thursday, April 23, 2020

Yeni dönem - yeni siyaset


Thatcher haklıydı, “Toplum yoktur, yalnızca kendi çıkarı için rekabet eden bireyler vardır” derken... Çünkü karşıtının tarihsel yenilgilerinden sonra artık yalnızca “kâr makinesi” olarak sermaye, tüketilecek bedenler, metalaştırılacak kültürler kalmıştı. Artık herkes kendi başının çaresine bakacak, sağlığını koruyacak, kendini ve bedenini sevecekti. Kimseden yardım beklemenin, özellikle devlete yük olmanın âlemi yoktu.

Bu “Kapitalist gerçekçilik”, Covid-19 salgını toplumun görülengörülemeyen tüm çelişkilerini hızla derinleştirmeye, fantezilerini işlevsizleştirmeye başlayınca sarsıldı.  Aslında son 10 yılda ortaya çıkan, ebola, N1H1, MERS, zika virüsleri, “Meydan işgal” hareketleri, Arap Baharı, IŞİD, “Gezi olayı”, devletlerin hızla artmaya başlayan güvenlikçi önlemleri, “olağanüstü hal” uygulamaları, yeni ırkçı/dinci faşist hareketler, liderler, bu sarsıntının ilk işaretleriydi. Geçen yıl Cezayir, Sudan, Ürdün, Irak, Beyrut’ta patlak veren isyanlar, potansiyelin yok olmadığını gösteriyordu.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınuz

Monday, April 20, 2020

Uzun bunalımdan daha büyük bunalıma



Covid-19’un tetiklediği ekonomik kriz için, IMF’nin eski başekonomist Prof. Kenneth Rogoff’un, son “150 yılın bütün resesyonlarından daha büyük ve derin olacak gibi görünüyor”, Roubini’nin “daha büyük bunalım” sözleri çok ilginçti.

Modern kapitalizm başlarken

150 yıl geriye, 1870’lere, baktığımızda, kapitalizmin ilk uluslararası kriziyle, 15 yıl sürmüş “Uzun Bunalım”ıyla karşılaşıyoruz. O dönemde, ikinci “teknolojik devrim” başlıyordu; bir uluslararası para sistemi (altına dayalı) şekilleniyordu; kapitalizm tekelci aşamaya giriyor, sanayi üretimi, finansallaşmayla birleşiyor (finans-kapital), bugüne kadar gelen firma modelleri, işletme ilkeleri doğuyordu. Finansallaşma, kitlesel üretim, tekelci kapitalizm ve teknolojik gelişmeler birleştiğinde ilk kez tam anlamıyla kapitalist ilkelere göre şekillenen bir küreselleşme başlamıştı. Bu küreselleşme, esas olarak sermaye ihracına (modern emperyalizme), gıda ve hammadde üretimi kapitalizmine dayalı bir sömürgeleştirme dalgasına (hegemonyacı devletler sistemine) yol açmıştı.

İlginç olan şu ki, bunların hepsine, farklı biçimlerde de olsa bugünkü kapitalizmde tanık oluyoruz. Bu nedenle, bugünkü kapitalizmin köklerinin 150 yıl önceki “Uzun Bunalımda” yattığını düşünebiliriz. Sakın, kapitalizmin 150 yıl sürmüş bir “Uzun Dönemi” (Long Durée) kapanıyor olmasın?

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, April 16, 2020

Bir virüs olarak köşe yazarı


Küresel bir krizin, ülkedeki kaosun ortasında herkesin yerini bilmesi, “krizle ve kaosla mücadeleyi sabote edenlerin” artık susması isteniyor. Özgürlük, eşitlik, hukuk, insan hakları adına “demokrasiyi istismar edenlerden”, Twitter, YouTube ve Facebook gibi sosyal medya platformları ve “siyaset virüsünden”, “virüsten beter köşe yazarlarından kurtulmadan düze çıkılamayacağına” inanılıyor.

Büyük kriz içinde

Durum gerçekten çok ciddi! Önce “küreselleşme” vardı, onu mali krizler izledi, sonra küresel pandemi. Şimdi de küresel büyük depresyon.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, April 13, 2020

Hem [G]erçeği hem de merceği


Covid-19, kapitalist toplumun [g]erçeğini gözler önüne serdi: “Kâr makinesi” olarak sermaye, hem canlılar hem de doğa için ölümcül bir tehlike oluşturuyor. Covid -19 bizim için, kapitalist toplumun dokusuna, insan karakteriyle ilgili varsayımlarına daha yakından bakmaya uygun bir mercek oldu.

Tek bir çelişkiye indirgenemiyor

“Üretim tarzı” yalnızca bir soyutlamadır. Gerçek yaşamda (zamanda ve mekânda) farklı üretim tarzlarının, üretim ilişkilerinin, birikim tarzlarının, eklemlenerek birlikte işlediği bir “sosyal formasyon” vardır. “Sosyal formasyon”, üretim tarzından farklı olarak, siyaset (devlet), ülke, sınıf şekillenmeleri ve ideoloji kavramlarıyla tanımlanan yapıntıları ve ilişkileri de içerir.

Kapitalist üretim tarzının egemen olduğu sosyal formasyonların, merkezi (tanımlayıcı) ilişkisi (emek ve sermaye), ırk, etnisite, milliyet, cinsiyet kavramlarıyla tanımlanan ilişkilerle birlikte bulunur. Toplumun siyasi ve ekonomik yaşamı, salt merkezi ilişkiye indirgenerek, diğer ilişkilerden kaynaklanan adalete ilişkin sorunları yok sayılarak anlaşılamaz.

(...)

‘İnsan insanın kurdu’ değil!

Covid-19 merceğinden bakınca, piyasaların “düzenleyici” ve de “muktedir” olmadığını görüyoruz. Buna karşılık kapitalist devlet öne çıkmaya başlayınca, haklar ve özgürlükler hızla aşınmaya başlıyor. Yıllardır felaket filmlerinde insanların kafasına kakılan (Monbiot, The Guardian) “insan insanın kurdudur” varsayımının, üçüncü olasılığı gizleyen müstehcen bir yalan olduğu anlaşılıyor.

(...)
Yazının tamamını okumak içimn tıklayınız

Thursday, April 09, 2020

‘Yarın başka bir gündü’


Uygarlık, kapitalizmin yapısal krizinin “kötü sonsuzunda”, gittikçe daha fazla dejenere oluyordu. Sonra Covid-19 geldi ve bir şok yarattı. Şoktan önce “Yarın başka bir gündü?” (Brazil, Terry Gillian). Şimdi soruyoruz: “Şok geçtikten sonraki ‘yarın’ nasıl bir gün olacak?”

Bu soru, iyimser iki varsayıma dayanıyor: Şok geçecek ve yeni bir gün başlayacak. Ben iyimserliğe değer vermem. Önümde durana bakarım. Gördüklerim bu varsayımlara güvenmemek gerektiğini söylüyor.

Yanlış anlaşılmasın, “şok” öncesindeki duruma geri dönme şansı yok! Heraklitos’un deyişiyle “Panta Rhei” (her şey(ler) değişir/akar). Ancak bu değişimlerin /akışın uygarlığı “kötü sonsuzdan” çıkarabileceğini umut (sevemediğim bir başka kavram) etmek için henüz bir neden yok. Aksine, “şok” altında başlayan değişimler, “kötü sonsuz” içinde uygarlığın canavarlaşmaya devam edeceğini düşündürüyor.

Bahar geldi diktatörlere, halklara ise kış…

(...)
kapitalizm, çoktandır “olağan” rejimlerle yönetmenin giderek zorlaştığı bir döneme girmişti. Covid-19 bu dönemi yeni bir aşamaya taşıyor, geleneksel antikapitalizm/ faşizm bu sürece bir cevap üretemiyor. Esas sorun da burada.

Monday, April 06, 2020

Rejim ülkeyi felakete sürüklüyor


Türkiye toplumu, bir “mükemmel kasırgaya” hazırlıksız, beceriksiz, “kapitalist realiteyi” anlamaktan uzak “dini bir hakikat rejiminin” tutsağı bir kadronun yönetiminde yakalandı. Bu kadro ülkeyi hızla bir felakete sürüklüyor!
Dün ve bugün
On beş yıl önce bir yazımda, dünya ekonomisinde, uluslararası ilişkilerde bir “kasırganın” enerji toplayarak güçlenmeye başladığına işaret ediyordum: Bu kasırgaya, “Ülkenin, hem zayıflayarak hem de en iyi ifadeyle uluslararası jeopolitikteki gelişmeleri doğru okuyamayan… bir lider kadrosuyla girmekte olduğunu söyleyebiliriz.” O zaman muhalefet konusunda daha iyimserdim.
(...)

Thursday, April 02, 2020

‘Büyük Savaş’ yerine Covid-19 mu?


Birinci Dünya Savaşı’yla başlayan ve II. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar uzanan dönemi tek bir dönüşüm dönemi olarak düşünmek olanaklıdır. Şimdi yine benzer bir dönemden geçiyor olabilir miyiz?
Kriz ve değişim - I
Öldürücü bir virüs salgını ortasında, tıbbi bir metafor çok uygun düşer: Ya hastanın bünyesi kendini tamir ederek iyileşir ve yaşamaya devam eder ya da hasta, yenik düşerek ölür. Kriz bu iki olasılığın birden ortada olduğu karar anıdır. 
(...)