Thursday, February 06, 2020

‘Siyah kuğu’ geldi mi?

Geçen ay yazılarımda dünya ekonomisinin ve jeopolitik ortamının “geleceği” üzerinde durmuş, karamsar bir resim çizmiştim. Dünya Ekonomik Forumu’nda yaşanan tartışmaların ortaya koydukları da bu karamsarlığı destekliyordu.

Bu karamsar resim, dünya ekonomisinin jeopolitik dengelerinin “beklenmedik şoklar”, “siyah kuğu” olarak adlandırılan (düşük olasılıklı yüksek etkili) olaylar karşısında çok kırılgan bir noktada olduğunu düşündürüyordu.

Çin’in Wuhan bölgesinde patlak veren “koronavirüs” salgını böyle bir “siyah kuğu” olmaya aday gibi görünüyor.

(...)

2002’de yine Çin’den kaynaklanan SARS virüsü salgınıyla yapılacak bir karşılaştırma bu belirsizliği aşmaya yardımcı olabilir. Bu karşılaştırma yeni virüsün şimdilik, SARS kadar öldürücü olmadığını ancak çok daha hızla yayıldığını düşündürüyor. SARS virüsü ortaya çıktığında, Çin dünya hasılasının yalnızca yüzde 4-8’ini üretiyordu; küresel etkisi de ona göreydi. Bugün bu oran yüzde 19 ve Çin, hammadde, enerji piyasalarında en büyük ithalatçı, teknoloji sektörünün tedarik zincirleri içinde yeri rakipsiz ve düşük maliyetli mallar pazarının en büyük ihracatçısı. Virüsün etkileri dünya ekonomisine bu bağlantılardan geçerek bulaşacak. 

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, February 03, 2020

Davos’ta kafalara dank etmiş - II

Geçen pazartesi, “Dünya Ekonomik Forumu (DEF) Davos toplantısına katılanların nihayet kafasına dank etmiş. Hem demokrasiyi hem de kapitalizmi aynı anda kurtarmak mümkün olacak gibi görünmüyor” saptamasıyla başlamış, yüksek “oktanlı” katılımcıların konuştuğu bir paneli örnek olarak aktarmıştım: Ne kapitalizm çalışıyor ne de demokrasi!
O panelde konuşmacılardan Polman, mali piyasalara öncelik vermekten vazgeçmeliyiz diyordu. Nial Ferguson, üniversitelerde demokrasinin, kapitalizmin doğru dürüst öğretilmediğinden, entelektüellerin kapitalizme düşmanlığından yakınıyordu. Dambiso Moyo’ya göre, “kısa dönemli bakış açısını” terk etmek gerekiyordu. Martin Wolf’a göre ise, demokratik kapitalizmi koruyabilmek için, sınırları denetleyebilmek yaşamsal öneme sahipti yoksa yine, faşizm tehlikesi vardı.
Bu konuşmaları bir araya koyunca, panelin başlığındaki “Demokratik kapitalizm: Bir çıkmaz sokak mı, yoksa ortak bir kader mi” sorusunun, Davos’ta bir cevabının olmadığını anlıyoruz.
(...)

Thursday, January 30, 2020

75 yıl sonra Auschwitz

30 Ocak 2020 Perşembe
Pazartesi günü, Auschwitz’in Sovyet ordusu tarafından kurtarılmasının 75. yıldönümüydü.

İnsanlık açısından ne kadar büyük bir yüz karası, anımsanması ne kadar acı olsa da Auschwitz ve Yahudi soykırımını asla unutmamalı ve unutturmamalıyız. Bu “olay”da yok olan 6 milyondan fazla canın anısına gereken saygıyı göstermek istiyorsak bu “olayı” hakkıyla anmamız gerekiyor.
(...)

Nazi manyaklığı deyip geçemeyiz

Yahudi düşmanlığı daha I. Dünya Savaşı’ndan önce Alman toplumunda kültürel norm olmuştu. Savaşın travmasıyla histeriye dönüştü. Yahudi soykırımı olayına yol açan düşünce sistemi hiç yoktan ortaya çıkmadı.

(...)

Üzeri hızla kapatıldı

Bu adamlar (Nazizm esas olarak erkek bir projedir), Yahudi soykırımı sürecinden, köle emeği kullanarak Yahudi kapitalistlerin mallarına, servetlerine, sanat koleksiyonlarına el koyarak yararlandılar. Nazi savaş makinesi de bu kapitalistlerin sermayesiyle, teknolojisiyle onlara büyük kârlar getirerek kuruldu ve beslendi. 
(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, January 27, 2020

Davos’ta kafalara dank etmiş

Dünya Ekonomik Forumu (DEF) Davos toplantısına katılanların nihayet kafasına dank etmiş. Hem demokrasiyi hem de kapitalizmi aynı anda kurtarmak mümkün olacak gibi görünmüyor. Toplantılara katılabilmek için en az 19 bin doları gözden çıkarmak gerekiyor. Ben panellerdeki tartışmaları internet üzerinden izliyorum. Tabii, 300-600 bin dolar aidat vererek, arka odalarda yapılan toplantılara katılma hakkı kazananların ne konuştuğunu bilmek olanaklı değil. 

Adını koymak zor

Davos’ta, finansal kriz günlerinde, örneğin 2008’de tam anlamıyla bir şaşkınlık hâkimdi: Katılımcılardan “Yıllardır bize, ‘merak etmeyin piyasalar riskleri dağıtarak azaltıyor ve kaynakları optimal düzeyde dağıtarak ekonomileri dengeliyor. Devletlerin ekonomiye karışmasına gerek yok’ diyordunuz. Şimdi ne oldu” gibisinden öfkeli sorular geliyordu. Ana toplantıda adeta kavga çıkmıştı. 

Bu yıl bir şey “kafalara dank etmiş” gibiydi....

(...)

Tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, January 23, 2020

Küreselleşmeden devlet kapitalizmine

ABD ile Çin arasında giderek kızışan teknolojik rekabet küreselleşmenin son ayağının da kırılmaya başladığını, bir dönemin kesin olarak geride kaldığını gösteriyor. Diğer taraftan “gelen gideni aratacak” gibi görünüyor. 

Üçayaklı bir şey

(...)
Kısacası küreselleşmenin ticari ve finansal iki ayağı, ABD hegemonyasıyla ilişkili bir zemini var. 

Küreselleşme sürecinin üçüncü ayağı teknolojik gelişmelere ilişkindi. Küreselleşmeyi salt teknolojik gelişmelere dayandıran teoriler bile vardı.
(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, January 20, 2020

Kayalara tosladı batıyor

Adeta, kayalara toslayıp batmakta olan bir geminin içindeyiz! Hayır, Suriye fiyaskosundan, Libya macerasından, Kanal İstanbul saplantısından, eğitim sisteminden, acayip bir ekonomik akıldan, medyadan, muhalefetin fantezilerinden söz etmiyorum. Bunlar dünyanın orta büyüklükteki bir ülkesinde yaşamaya çalışan 80 milyon insanın sorunları. Sekiz milyar nüfuslu insanlığın geleceğiyle karşılaştırınca devede kulak bile değil. Çok daha vahim bir şeyden söz ediyorum.
Kapitalist uygarlık, yalnızca burnunun ucunu görebilen küçük bir azınlığın kaptanlığında kayalara tosladı ve batıyor. Bu gemiyi yeniden yüzdürmek olanaklı değil. Bir an evvel bu enkazdan ne kurtarılabilirse kurtarıp, bu döküntülerden, bizi kuru toprağa çıkarabilecek yeni bir şey yaratmamız gerekiyor. 
Bir komünistin hezeyanları…
Bunlar bir komünistin önyargıları değil. İnanmıyorsanız, kapitalizmin elit dergisi Forbes’te önceki hafta yayımlanan “Eğer değişmezse, kapitalizm insanlığı 2050’ye kadar, açlıktan öldürecek” başlıklı denemeye bakabilirsiniz. 
(...)

Thursday, January 16, 2020

Dost acı söyler

Siyasal İslamcı entelijansiyanın ciddi bir “realite sorunu” olduğunu biliyoruz. Ancak, “dost acı söyler” özdeyişine sığınarak not etmek istiyorum: CHP’nin de ciddi bir realiteden sorunu var. Geçtiğimiz günlerde, CHP sözcülerinin demeçleri, partinin ülke realitesi ile ilişki kurmakta ne kadar zorlandığını gösteriyordu.

‘Gerçek gündem ekonomi’

Bir CHP sözcüsü şöyle diyor: “Vatandaşın gerçek gündemi ekonomi. Bizim 2020’de de ana söylemimiz ekonomi olacak.” Otobüslere binerek ülkeyi dolaşıp krize karşı çözümleri anlatacaklarmış.
Bir diğerine göre de “Bir ülkede demokrasi yoksa, adalet yoksa, o ülkede ekonomi yoktur, zenginlik yoktur... kuvvetler ayrılığı yoksa cumhurbaşkanı mahkemelere talimat veriyorsa, parlamento çökertilmişse o ülkede ekmek yoktur... boşuna uğraşma... hukukun üstünlüğü yoksa ekmek yok sana.”
Biri esas sorun ekonomi diyor. Diğeri, esas sorun siyasi: 
(...)

Monday, January 13, 2020

Uğursuz miras

Geçen on yıl insanlığa uğursuz bir miras bıraktı. Bu mirasın içinde, türlü felaketler, düşük olasılık-büyük sonuç ilişkisini ifade eden “siyah kuğu” olayları doğurmaya aday en az altı “olay alanı” olduğu söylenebilir.

(...)

Yukarda aktardığım uğursuz miras içinde “Yeni Faşizm”in, kitlesel demokratik muhalefetin ve izleme kapitalizminin “alanları” kesişiyor. Bu kesişme insanlığı, yüz yıl sonra yine bir yol ayrımına getirdi. Bir tarafta faşizm, savaşlar ve kaçınılmaz bir ekolojik yıkım. Diğer tarafta, keşfedilmeyi bekleyen “başka bir yaşam”. Zaman giderek hızlanıyor...

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, January 09, 2020

Bir suikast üzerine spekülatif düşünceler

İran Kudüs Gücü birliklerinin komutanı Kasım Süleymani’nin, Irak’ta bir İHA saldırısıyla öldürülmesinin ardından, tüm bölgeyi ateşe verecek büyük çaplı bir savaş olasılığı tartışılmaya başlandı. Çarşamba sabahı, “İran, Irak’taki ABD ve koalisyon tesislerine 22 balistik füze ile saldırdı, ‘gereken tepkiyi verdik, çatışmaları daha fazla tırmandırmak istemiyoruz’ dedi” haberiyle uyandık. Olay, daha fazla can kaybına ve kaosa yol açmadan kapanma olasılığı sevindirici.
Ancak, Ortadoğu’da hiçbir şey görüldüğü gibi değildir. “Aslına ne oldu” sorusu her zaman tarihçilere kalır; onlar da aralarında anlaşamazlar. Ben de, “ne oldu” yerine, “zehir hafiyeliğe” soyunup “kime yaradı” diye sormaya karar verdim.

Üç büyükler

(...)

Monday, January 06, 2020

Tehlikeli işler haftası

Geçen AKP Türkiyesi Libya’ya asker göndermeye karar verdi. ABD, İran’ın jeopolitik alanındaki en önemli aktörünü, Irak topraklarında bir İHA ile vurarak öldürdü. Bu iki olayın da etkileri, suya atılan taşın yarattığı dalgalar gibi genişleyerek yayılacaklar; hatta, giderek zayıflamak yerine güçlenerek, bazen okyanuslarda şekillenen devasa dalgalar gibi beklenmedik boyutlara ulaşabilirler.

Ben bu yazıda, ülke içinde, bu iki dalgadan görece (ama tamamen değil) bağımsız ancak çok önemli sonuçlar yaratabilecek iki gelişmeye değinmekle yetineceğim.

Mehdi’yi beklemenin anlamı...

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın askeri danışmanı, özel güvenlik örgütü SADAT’ın kurucusu emekli General Adnan Tanrıverdi, yaptığı bir konuşmada Mehdi’nin gelmesini beklediğini açıkladı ve ona göre hazırlanılması gerektiğini savundu

(...)

Cumhurbaşkanı ‘daha açık ve net’

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Şehir ve Güvenlik Sempozyumu’nda yaptığı açıklamalar, bu “hazırlanma” süreciyle uyumlu mesajlar içeriyordu. Birincisi, Cumhurbaşkanı “artık şehirlerimizin güvenliğini sadece kolluk güçleriyle koruyacak durumda” olmadığımızı düşünüyor,

(...)

Thursday, January 02, 2020

Yanardağın kenarında

Irkçı, gerici, demagog Trump, başkan seçildikten sonra canlanan “faşizm” tartışmaların içinde bir tarihçi, 1930’larda Almanya’da Naziler iktidara gelmeden önceki Demokratik Weimar Cumhuriyeti’nin siyasi ve kültürel canlılığını “yanardağın kıyısında dans etmeye” benzetmişti.
İyimserliğe pek itibar etmeyen biri olarak, dünyanın son durumuna, Weimar döneminin merceğinden bakınca, acaba son on yıldır insanlık da mı “her an patlayabilecek bir yanardağın kıyısında dans ediyor?” diye düşündüm. Bu olasılığa 2018 yılının ekim ayında yayımlanan bir yazımda “Bir küresel Weimar dönemi biterken” başlığıyla değerlendirmiştim. Aradan geçen dönemde bu “bitiş süreci” daha da derinleşti, hızlandı ve sanırım artık geri dönüş çizgisi geçildi.

(...)

“Büyük insanlık”, iklim krizini durdurmak için geç kalmış olabilir. Ancak, bu krize uyum sağlamaya olanak verecek kaynakları “büyük insanlık” yararına kullanılmanın yolunu bulmak, faşist seçeneği gündemden çıkarmak için hâlâ yeterince vakit var...

(...)

Monday, December 30, 2019

‘Eğitim şart’

İşçi sınıfından bir kadına, Boris Johnson için “bizden biri” dedirtenler üzerinde düşünmeye devam ederken YouTube’da, bu düşüncelerimle buluşan bir kısa filme rastladım.
İlyada’yı antik Yunancadan ezbere aktarabilmek
Johnson, bir televizyon kanalında söyleşi yaparken, “Ne zaman kendimi zor bir durum içinde, çaresiz hissetsem kendi kendime İlyada’yı söylemeye başlarım” dedikten sonra Homeros’un İlyada şiirinin bir bölümünü antik Yunanca olarak, adeta bir tiyatro performansı gibi el kol hareketleriyle vurgulayarak aktarmaya başladı. 
(...)

Thursday, December 26, 2019

İngiltere dersleri-II

Pazartesi yazımı, İşçi Partisi’nin seçim yenilgisinden “gereken dersleri çıkarabilmek için -ki, bu yalnızca bir olasılıktır- ben bakış açısını biraz değiştirmek istiyorum: ‘Ya, verili durumun üzerindeki yapısal belirleyicilerin altında, İP’nin bu seçimleri kazanması zaten olanaksız idiyse?’ sorusuyla bitirmiştim.” Şimdi oradan devam edeceğim.

Bazı ‘durumlarda’ bazı engeller aşılamayabilir

Bunu, “çözümsüz, aşılamayacak çelişkiler de vardır” olarak da ifade edebiliriz. Bu tür çelişkiler en fazla, çelişkinin bir tarafına dayanarak yönetilebilirler. Aşılabilmeleri (aufhebung) için, her iki tarafıyla birlikte tamamen ortadan kaldırılmaları gerekir. Bu seçimlerde İP’nin kendini böyle bir durum içinde bulduğunu, gereken dersleri çıkarabilmek için en azından bu olasılığı göz önüne almamız gerektiğini düşünüyorum.

(...)

Yazının devamını okumak için tıklayınız

Monday, December 23, 2019

İngiltere dersleri - 1

İngiltere seçimlerinin sonuçlarından çıkarılacak önemli dersler olabilir. Bunun için, seçim sonuçlarını kapitalizmin ve işçi sınıfının tarihinde yeni bir durumun semptomu olarak da değerlendirmek gerekiyor…
N’oldu şimdi?
İngiltere’de, İşçi Partisi 2017 genel seçimlerine giderken Corbyn yönetiminde büyük bir atılım yaptı, üye sayısını yüzde 100 artırarak 600 bine çıkardı. Çoğu gençlerden oluşan bu “yeni parti” seçimlerde, 30 yeni milletvekili kazandı, oylarını da yüzde 30’dan yüzde 40’a yükseltti. Bu sonuçlar, seçimlerden önce mecliste çoğunluğa sahip olan Muhafazakâr Parti’yi, seçimlerden sonra ancak bir azınlık hükümeti kurabilecek konuma düşürdü.
(...)

Thursday, December 19, 2019

İngiltere seçimlerinde sürpriz ve ironi

İngiltere genel seçimlerinin sonuçları bir sürpriz oldu; bir de ironi var!

Sürpriz: Muhafazakâr Parti “Brexit’i halledelim sonra işimize bakalım” sloganıyla yürüttüğü seçim kampanyasıyla Kuzey İngiltere, Galler ve Midlands bölgelerinde, 1930’lardan beri yalnızca İşçi Partisi’ne oy vermiş enerji, maden, imalat sanayi sektörlerindeki işçilerinin büyük kesiminin oylarını almayı başardı; mecliste 80 iskemleli bir çoğunluk elde etti.

İroni: Muhafazakâr Parti’nin seçimlerden sonra açıklamaya başladığı ekonomik program, ilginç bir biçimde, İşçi Partisi’nin “kemer sıkmaya son” temalı, neo-liberal modele son vermeyi amaçlayan ekonomik programına çok benziyor. Kısacası, Muhafazakâr Parti, İngiltere’nin siyasetini, İşçi Partisi’nin hem oy tabanından, hem de ekonomik programından aldıklarıyla değiştirmeye başlıyor.
(...)


Monday, December 16, 2019

İleri doğru büyük bir adım

Birleşik Krallık (İngiltere) ekonomik ve siyasi olarak bir uçurumun kenarına gelmişti. Perşembe günü yapılan genel seçimlerde, seçmen ileri doğru büyük bir adım atarak Muhafazakâr Parti’ye 1935’ten bu yana en büyük zaferini hediye etti. Şimdi ülkeyi “demokrasiden”, “Yeni Faşizme” doğru bir seri değişiklik bekliyor.
Muhafazakâr Parti’nin manifestosu, yasama, yürütme, yargı arasındaki ilişkiyi, yargıyı ve yasamayı zayıflatacak, yürütmeyi güçlendirecek biçimde değiştireceğini söylüyordu. Hükümetin parlamentoyu askıya alma yetkisi de güçlendirecek. BBC ve Kanal-4, daha dikkatli yayın yapmak zorunda kalacak. Devlet bürokrasisine yönelik reformlar bürokrasinin içine yandaşları doldurmayı kolaylaşacak. Kısacası, iktidara gelen “Yeni Faşist” hareketlerin devleti ele geçirme planındaki adımlar gündeme gelecek.
(...)

Thursday, December 12, 2019

İngiltere uçurumun kenarında

12 Aralık 2019 Perşembe


Bugün, Birleşik Krallık (İngiltere) seçmeni “ileri” doğru bir adım atmakla, uçurumun kenarından geri dönmek arasında bir seçim yapıyor. Seçimlerden iki gün önce, sağ ve sol yorumcular arasında iki olasılık genel kabul görüyordu: Ya bir Muhafazakâr Parti çoğunluk hükümeti ya da bir İşçi Partisi azınlık hükümeti. Bir İşçi Partisi çoğunluk hükümeti çok uzak bir olasılık. Bir Muhafazakâr Parti çoğunluk hükümeti kurulursa, seçmen “ileri” doğru büyük bir adım atmış demektir.

Tarihsel genel seçimler


İngiltere tarihinde, yeni bir ekonomik model getiren iki seçim var. Birincisi, II. Dünya Savaşı’nın hemen ardından herkese ücretsiz hizmet verecek ulusal bir sağlık sisteminin ve genel olarak “refah devletinin” kurulma sürecini başlatan 1945 seçimleri. İkincisi, Margaret Thatcher’i iktidara getiren, neo-liberal dönemi başlatan 1979 seçimleridir. Bugün yapılmakta olan seçimler, neo-liberal dönemi kapatarak yeni bir ekonomik modele geçilmesinin ya da Singapur tarzı dizginlerinden boşanmış, “Yeni Faşizme” doğru koşan bir kapitalizmin yolunu açacaktır.
(...)

Monday, December 09, 2019

NATO’nun geleceği karanlık

NATO’nun kuruluşunun 70. yılında düzenlenen liderler toplantısından önce Fransa Devlet Başkanı, The Economist dergisiyle yaptığı söyleşide, örgütün durumunu tanımlamak için “beyin ölümü” kavramını kullanınca, ortalık karıştı. Durumu kavrayamayan biri “senin beynin ölmüş” derken, bir başkası “hakaret” olarak kabul ettiğini açıkladı. Halbuki Macron gerçek bir duruma işaret ediyordu: NATO stratejik düşünme, uzun dönemli hedef saptama yeteneğini kaybetti.

NATO toplantıdan, kuruluşun “siyasi boyutunu güçlendirmeye yönelik uzun dönemli bir düşünme sürecine” girmeye karar vererek, bir anlamda, Le Monde’un başyazısında vurguladığı gibi “beyninin ölmediğini kanıtlama planıyla” çıktı. NATO bunu başarabilir mi? Bence başaramaz!

 ‘Blok’ sorunu 

NATO’nun uzun “dönemli düşünme” yeteneğine ilişkin kötümserliğimin arkasında yapısal bir etken var. NATO, II. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD hegemonyasının aracı ve ABD - Avrupa ortak yaşam alanının koruyucusu olarak kuruldu.

Başka türlü söylersem NATO bir “iktidar blokunun” küresel (emperyalist) çıkarlarını, bu blokun liderliğinin gözetimi altında, korumak üzere kuruldu. Şimdi ne bu iktidar blokunun ne de liderliğin “Soğuk Savaş” öncesindeki gibi tutarlı ve istikrarlı bir varlığa sahip olduğundan söz etmek olanaklı.
(...)

Yazının gtamamını okumak içişn tıklayınız

Thursday, December 05, 2019

1930’lara mı dönüyoruz?


Kapitalizmin tarihindeki üç kritik dönemini birden yaşıyoruz. Bu üç dönemin içinde en belirgin olan bence 1930’lar.

Bir şeylerin sonu

İngiliz hegemonyası altında gelişen liberal (serbest piyasacı) küreselleşme, 1929 finansal krizini izleyen “Büyük Depresyon” döneminde çöktü. Finansal kriz, depresyon, “serbest piyasa” fantezilerine son verdi. Yeni hegemonya merkezi olarak yüksen ABD’de 1933-39 döneminde uygulanan, ekonomik-sosyal programla (“New Deal”) birlikte liberal/serbest piyasa dönemi kapandı. Bu program, devletin (yatırımlarıyla, sosyal harcamalarıyla, tüketimiyle - yarattığı taleple, koyduğu kurallarla) kapitalist ekonominin, düzenleyici ve kurtarıcı bir parçası olduğunu kabul ediyordu....

(...)

Monday, December 02, 2019

Üç dönem aynı anda…

İçinde bulunduğumuz dönemin olası yönü üzerinde düşünenler, kendilerine yardımcı olacak tarihsel analojiler arıyorlar. Ancak herkes başka dönemi örnek almaya çalışıyor. Dahası bu yaklaşımların hemen hepsinde doğruluk payları olabiliyor. Bu durum, yazarların yetersizliğinden değil, daha çok, yaşadığımız dönemin karmaşıklığından kaynaklanıyor: Kapitalizmin üç tarihsel dönemini aynı anda yaşıyoruz.
Durumun bileşenleri
 (1) Çok şiddetli bir finansal krizin ardından dünya ekonomisi ağır bir borç yükü altında, bir düşük büyüme (ya da durgunluk) sürecinden çıkamıyor. Bir küreselleşme sonrası dönemde olduğumuzu gösteren veriler giderek çoğalıyor. Örneğin, ticaret savaşlarından, korumacılık dalgasından söz ediyoruz...