Thursday, October 17, 2019

“Cui bono”


Trump’la yapılan bir telefon konuşmasının ardından başlayan ‘Barış Pınarı Harekâtı’, milli servet ve can kaybına yol açarak, ülkedeki ekonomik istikrarsızlığı, bölgedeki kaosu besleyerek devam ediyor. Öyleyse, “Cui bono” (kime yarıyor) diye sormak gerekiyor.

Ne ABD’ye ne Türkiye’ye…

Trump’ın “askerlerimizi Suriye’den çekiyoruz” açıklamasını, tutarlı bir dış politika stratejisi kapsamında yaptığını söylemek çok zor. O açıklama, daha çok bir seçim yatırımına benziyor. Zaten tüm ABD güvenlik bürokrasisi, Pentagon, her iki partiden dış politika uzmanları ortada, vahim bir hata olduğundan söz ediyorlar; AKP Türkiye’sine yönelik birtakım yaptırımların, devreye girmeye başlamasının gösterdiği gibi Trump üzerindeki baskılar giderek artıyor.
ABD güvenlik bürokrasisinin, uzmanlarının, Trump’ın ABD askerlerini, IŞİD’e karşı en önemli müttefiki olan Suriye Demokratik Güçlerini, esas olarak Kürtleri, kendi kaderlerine terk ederek, Suriye’den çekme kararını eleştirmelerinin arkasında iki gerekçe var. (1) Bu karar, ABD’nin bölgedeki etkisinin gerilediğine ilişkin inancı güçlendiriyor. (2) ABD’nin en yakın müttefiklerini yalnız bırakma eğiliminin, halen yeniden şekillenmekte olan uluslararası dengeler içinde çok olumsuz sonuçlar yaratacağına inanılıyor. Suudi Arabistan’da Aramco’yu hedef alan büyük saldırıdan sonra Krallık, ABD’den İran’a yönelik bir misilleme beklemişti. Pazartesi gün gazeteler, Suudi Arabistan’ın Putin’i alay-ı vala ile ağırlamakta olduğunu yazıyor, “bir şeyler başlıyor” yorumları yapılıyordu.
Kürtler de “ABD sırtımızdan bıçakladı” diyerek bölgede konumlarını Rusya’dan ve Suriye rejiminden yana değiştirmek üzere gözden geçirdiler. Pazartesi günü, Kürtlerin Suriye’deki geleceğine ilişkin stratejik bir anlaşmanın gerçekleştiğinden söz ediliyor, Suriye rejiminin askerleri Kürt bölgelerine bu kez kurtarıcı olarak geri geliyordu.
AKP Türkiye’si, Trump’tan aldığına inandığı “yeşil ışık” üzerine Suriye topraklarına girince, aniden, derdini kimseye anlatamadığını gördü. ABD, Avrupa Birliği, NATO bu harekata karşı olduklarını, silah satışlarını askıya aldıklarını söylüyorlar, biteviye, “saldırı”, “istila”, ÖSO için de “Türkiye’nin kiralık askerleri” kavramlarını kullanılıyorlar. Trump da pazartesi günü, bir “U” dönüşüyle, harekatın durdurulmasını istedi, yaptırımlar açıklamaya başladı. IŞİD’in harekatın yarattığı kaostan yararlanarak yeniden bayrak açtığından söz ediliyor; olası gelişmelerden AKP Türkiye’sinin sorumlu tutulacağı anlaşılıyor.  Arap Birliği ülkeleri Katar hariç oy birliğiyle “Harekâtı” protesto ettiler. Arap ve İsrail medyası “Harekâtı” eleştiren yorumlarla dolu.  
Diğer taraftan, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Suriye Özel Temsilcisinin Türkiye ile Suriye'nin ‘gerçek zamanlı olarak’ diyalog halinde olduklarını söylemesi (Cumhuriyet), yakın zamana kadar Esat’ı devirme hedefinde ısrar eden AKP’nin dış politikasının iflasını sergiliyor.

Peki kimin?

Başlıktaki soruya dönersem, rahatlıkla “Rusya’ya” diyebilirim. Rusya Suriye rejiminin zaferi için çabalıyordu, hedefine iyice yakınlaştı. ABD’nin Suriye’deki varlığından, Kürtlerin buna aracı olmasından çok rahatsızdı; şimdi rahatladı. Ancak Suriye, Rusya için, “büyük jeopolitik oyun” içinde yalnızca bir konu.
Örneğin, Rusya AKP Türkiye’sini Batı’dan koparmaya çalışıyordu; bu cephede bir mevzi daha kazandı: Türkiye’ye yaptırımlar uygulanıyor, silah satışları askıya alınıyor, NATO’dan çıkarmaktan, İncirlik’teki taktik nükleer silahların başka bir yere taşınmasından söz ediliyor. AKP  liderliği ABD’yi, Batıyı Rusya ile dengelemeye çalıştıkça ekonomik, teknolojik, siyasi zaaflarının da katkısıyla, ülke kaygan bir zeminde Rusya’ya doğru kaymaya devam ediyor. ABD, Ortadoğu’da etkisini ve güvenilirliğini yitirdikçe, ittifaklarına sadakatini Suriye’de kanıtlayan Rusya, oluşan “boşluğu” bir çekim merkezi olarak doldurmaya başlıyor. Hatta, ABD’nin boşalttığı tesislere yerleşmeye başladığı söyleniyor
Dünyanın tepkisine, can-servet kaybına, ekonominin durumuna bakınca, ülkesinde Kürt sorununa barışçı bir çözüm bulamayan AKP liderliği için, içimden “yüzüne kızdı burnunu kesiyor” demek geliyor.

Monday, October 14, 2019

‘Canavarların zamanı’

Siyasi ve entelektüel yaşamının en verimli yıllarında, Antonio Gramsci, “Eski dünya ölüyor ve yenisi doğmakta zorlanıyor: Şimdi canavarların zamanıdır” diyordu. Savaş ve faşizm, kendini halkın iradesi, Tanrı’nın dünyadaki temsilcisi sanan “büyük” adamlar gibi canavarların…

Dün ve bugün
Gramsci’nin, 1920’lerde o saptamayı yaptığı yıllarda dünya ekonomisinde yapısal, kronik bir kriz vardı; teknolojik gelişmeler, özellikle ulaşım ve savaş sanayii alanlarında hızlanıyor, büyük güçler arası emperyalist rekabet sertleşiyor, kitlelerin son derecede haklı korkuları, öfkeleri, huzursuzlukları milliyetçilik üzerinden faşist hareketlerin, megaloman psikopatların yörüngesine girmeye başlıyordu. Birkaç yıl önce Lenin emperyalizmden, yeniden paylaşım savaşlarından, kapitalizmin son krizinden söz ediyordu. Kapitalizmin tıkandığı noktada artık “canavarların zamanıydı”…
Son yıllarda, kapitalizmin merkezlerindeki kronik düşük ekonomik büyüme trendine...

(...)

Thursday, October 10, 2019

Stratejik zafer - ateşten gömlek

Trump’ın ABD askerlerini Suriye’den çekme, çoğunluğu Kürt nüfustan oluşan Suriye Demokratik Güçleri’ni kendi kaderlerine terk etme kararından sonra AKP Türkiye’sinin liderliği yıllardır arzuladıkları, “Fırat’ın doğusunda bir güvenli bölge” hedefine ulaşma şansını yakaladığını düşünüyor. Kimileri bunu stratejik zafer olarak görüyor. Benimse aklıma şeytanın ünlü sözü geliyor: “Ne istediğine dikkat et bakarsın gerçekleşir.”

AKP Türkiye’si “ABD operasyona yeşil ışık” yaktı diye düşünüyor, ama ABD’den gelen mesaj çok karışık. Ortadoğu (dünyanın en kutuplaşmış, aynı zamanda en entegre bölgesi) her zamankinden daha kaotik bir faza girmişken, AKP Türkiye’si, “biz de katılalım” dediğinde, kaosun dinamikleriyle yüz yüze kalma riskini de üstlenmiş oluyor. Bu durumda “stratejik zafer” gibi görünen şeyin bir “ateşten gömleğe” dönüşmesi kaçınılmaz.


(...)
Yazının devamını okumak için tıklayınız

Thursday, October 03, 2019

Trump ve Boris neyin semptomu?

Anglo-Amerikan dünyasında, Donald Trump ve Boris Johnson gibi adeta birbirinin kopyası tipin, aynı dönem­de ortaya çıkması bir rastlantı değil. Bun­lar, Reagan ve Thatcher ile başlayan ne­oliberal küreselleşme sürecinin, ona eşlik eden postmodernizmin, 2008 finansal kri­zinde ifadesini bulan iflaslarının semptom­larıdır.

Trump-Johnson ikilisi
Bu iki politikacı için halk, onlara oy ve­renlerden oluşuyor, oy vermeyenler bu kavramın dışında kalıyor. 

(...)

Monday, September 30, 2019

Siyasal İslam ve dönüşümün iki yüzü

Siyasal İslam, kapitalist devleti ve ekonomiyi yönetmeye uygun bir siyasi ideolojik hareket değildir. Ancak bu akım devleti, ekonomi yönetimini ele geçirince toplumda önemli yapısal dönüşümler başlar. İslamcı entelijansiyanın bir kısmında “Ya bir karşı tepki gelir de kazandıklarımızı kaybedersek” kaygısı uyandıran kimi dönüşümler de Siyasal İslamın egemen kesimi içinde, bu sürece paralel olarak ilerler.

Dönüşümler ve sonuçları
Bu bağlamda, radikal İslamcı Yeni Akit gazetesi yazarı, Dilipak’ın “içerden biri” olarak, gözlemleri oldukça ilginçtir.

(...)

Karşıt bir özgürlükçü, Aydınlanmacı kültürel “dünya”, söylem ve hegemonya inşa ederek direnilebilir. Karşıtına benzemeye başlayanın, siyaseti ve kimliği yok olur!

Thursday, September 26, 2019

Uygarlık 2 kült arasında...

Üsküdar Üniversitesi Rektörü ve “psikiyatrist” Nevzat Tarhan, kansere karşı verdiği mücadeleyle tanınan Neslican Tay’ın ölümü hakkında, Twitter’da paylaştığı, “Neslican kızımız çok çile çekti, ama ümidini kaybetmedi. Ölümle yüzleşebilseydi, ölüm bilincine sahip olsaydı, seküler dünyanın dünyasallaşma rüzgârına kapılmasaydı, dinlerin hayata anlam katma ve teselli gücünden faydalanabilseydi hastalığı düşman gibi görmezdi diye düşündüm” sözleri büyük tepki çekti.
Ancak izleyebildiğim kadarıyla, bu sözlerin ait olduğu büyük ideolojik, kültürel dünyaya pek kimse değinmedi. Bu sözleri, yalnızca bir şahsın duyarsızlığı, hatta kötülüğü olarak değerlendirirsek, ait oldukları, “siyasal İslamın ideolojisi ve kültürü olarak” tanımlayabileceğimiz “dünyayı” gözden kaçırabiliriz.
Bu “dünyanın”, dinamikleri...


Yazının devamını okumak için tıklayınız

Monday, September 23, 2019

‘Yeniden paylaşım’- ‘Yeni Ortadoğu’

Suudi tesislerini vuran füzeler, İHA’lar, egemen enerji güvenliği paradigmasını şiddetle sarstı, bölge jeopolitiğinin taşlarını yerinden oynattı. Şimdi, yine bir “Yeni Ortadoğu” şekilleniyor

Paradigmanın çöküşü
Ortadoğu’da egemen enerji güvenliği paradigması, 1980’de açıklanan Carter Doktrini’ne dayanıyordu: ABD, enerji kaynaklarının üretim ve tedarik zincirlerinin güvenliğini sağlayacaktır. Bu doktrinden kaynaklanan güvenlik paradigması iki ayak üzerinde duruyordu: ABD, Körfez ülkelerine enerji kaynaklarını savunabilmeleri için gerekli silahları satıyordu. Enerji kaynaklarına yönelik tehditlere ABD, gerektiğinde, Irak’ın Kuveyt’i işgaline karşı, “I. Körfez Savaşı” örneğinde olduğu gibi, askeri yöntemlerle cevap veriyordu

(...)

Thursday, September 19, 2019

Birden taşlar yerinden oynadı...

Ortadoğu, hiç kuşkusuz, dünyanın en karmaşık, en değişken, hatta en patlayıcı bölgesidir. Cumartesi günü, dünyanın petrol endüstrisinin “kalbine” yönelik, zamanı ve etkinliği açısından çok şaşırtıcı bir hava saldırısı “taşları” yine yerinden oynattı.
Gelişmeler, dünya enerji piyasalarında jeopolitik risklere ilişkin yeni bir paradigmanın şekillenmekte olduğunu gösteriyordu.
Büyük güçler arası rekabet...

Bence, bu gelişmeleri, uluslararası ilişkiler alanında artık egemen olan “Büyük güçler arası rekabet paradigması” içinde değerlendirmeye çalışmak gerekir.
Bu bağlamda, içinde, emperyalizm teorilerine aşina olanlar için yeni bir şey olmasa da üretildiği yer açısından anlamlı bir çalışma yardımcı olabilir. ABD Ulusal Savunma Üniversitesi (NDU) bünyesinde çıkarılan Joint Forces Quarterly’nin (Birleşik Güçler dergisi) eylül sayısında yayımlanan “Küresel Riskler ve Fırsatlar: Büyük Güçler Arası Rekabet Paradigması” başlıklı çalışmayı, US Merkez Komutanlığı, Strateji, Plan ve Politika Direktörlüğü’nde stratejik analist Mark D. Miles ve bölümün 2. direktörü Tuğgeneral Charles S. Miller birlikte kaleme almışlar.
(...)

Monday, September 16, 2019

Avrasya’ya doğru giderken...

Türkiye Batı’dan kopuyor, Avrasya’ya doğru gidiyor. Türkiye’de birçok yorumcu bu gidişi bir “bağımsızlık süreci” olarak okuyor.
“Yeni Osmanlı”, “Türkiye Sünni İslamın kalbidir” fantezilerini satmaya devam eden CIA’nın eski Milli Haberalma Konseyi Başkanı Graham E. Fuller de Cumhuriyet’te çevirisi yayımlanan yorumunda bu gidişi destekliyor- adam hâlâ “Erdoğan’ın yıllarca becerikli ve yeni ‘Avrasya Türkiyesi’nin mimarı olan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu” gibi laflar edebiliyor.

Bağımlılık ve bağımsızlık
Avrasya’ya doğru gidişi bağımsızlık süreci olarak görenler (Fuller de dahil), devletlerarası ilişkileri adeta 19. yüzyıl jeopolitiğinin gözüyle okuyorlar. Bu yanlış okumaya ek, bu akıl, ülkeyi kimin yönettiğine, bu yönetimin tutumunu etkileyen iç dinamiklere bakmadan, Türkiye’yi bir “özne” gibi düşünerek, “şunu yapar, bunu yapar” diye konuşabiliyor. Ülkelerin dış politikaları, kimi zaman uluslararası kaygılardan değil, birilerinin iktidarını koruma çabalarından da kaynaklanabiliyor.

(...)

Thursday, September 12, 2019

Boş göstergenin zehirli cazibesi

“Jaws”u anımsıyor musunuz? Gişe rekorları kıran, sinema tarihine geçen bu filmin ana izleği son derecede basitti: Sakin bir sayfiye kasabasının denizinde, aniden dev bir köpek balığı dehşet saçmaya başlar. Filmin başarısı, kimi eleştirmenlere göre o canavarın, Amerikan halkına, Amerikan yaşam tarzına yönelik (göçmenler, doğal felaket, komünistler vb.) tehditleri simgelemesinden kaynaklanıyordu. Kimileri için de “Jaws” kapitalizmin acımasızlığını simgeliyordu. Gerçekteyse, hem bu yorumların hiçbiri tek başına doğru değildi, hem de hepsi birden geçerli olabilirdi (Zizek). Çünkü “Jaws”, seyircinin karşısına, her birinin, içine kendi korkularını yazabilecekleri bir “boş gösterge” olarak çıkıyordu. Faşizm yükselirken “Yahudi” simgesinin üstlendiği işleve benzer bir işlevdi bu. Ve sonunda o “kötülüklerin simgesi” Jaws’ın patlayarak yok edilmesi izleyicide bir haz, güçlü bir “katarsis” yaratıyordu.

Bizde de iki kez...Türkiye’de, seçmen 2000’lerin başında benzer bir haz yaşadı ama bir farkla... O zaman, her kesimden seçmen yalnızca korkularını değil umutlarını da bir “boş göstergenin” içine yazıyordu. Bu “şey”, “ekonomiyi başarıyla yönetecek, askeri vesayeti kaldırarak Türkiye’yi demokratikleştirecek, Kürt sorununu çözecek”, “ülkeyi AB’ye sokacak”, “Ortadoğu’da ABD’den boşalan yeri dolduracak, dünya gücü olacaktı.”

(...)

Monday, September 09, 2019

Brexit dersleri

İngiltere’nin “Brexit” halkoylamasından sonra içine düştüğü kriz, halkoylamalarını kullanarak iktidara gelmeye çalışan Yeni Faşist eğilimlere karşı, özgürce işleyen bir meclisin, meclisi destekleyen sokağın direncinin ne kadar önemli olduğunu gösterdi.

Yeni Faşist işgal
İngiltere’de Muhafazakâr Parti’yi ve hükümeti Boris Johnson aracılığıyla ele geçiren ekibi Yeni Faşist olarak nitelerken “acaba abartıyor muyum” diye düşünmüştüm. Perşembe günü rahatladım.

(...)

Monday, September 02, 2019

İngiltere’de kriz derinleşiyor

İngiltere’de toplumun yarısının öfkesini, en gerici nostaljilerini siyasi kariyerleri için istismar eden politikacılar, “yeni faşist” entelektüeller, cumartesi günü toplumun hiçe saydıkları öbür yarısıyla karşılaştılar.

Ortadan bölünmüşlüğün resmi 
Neoliberalizm, ekonomik krizle beslenerek canlanan ırkçılık İngiltere’de son derecede zehirli bir ortam yaratmıştı. Egemen sınıfların geleneksel temsilcisi, Muhafazakâr Parti ve “birinci at” yorulunca ahırdan çıkarılan “ikinci at” İşçi Partisi bu zehirli ortamın etkisiyle varoluş sorunlarıyla yüz yüzeydi. 
Muhafazakâr Parti lideri Başbakan David Cameron, ülkenin başına gelecekleri hesaplamadan, tam da toplumdaki “yalnızca kendini düşünen siyasi seçkinler” algısıyla uyumlu bir tercihle, ülkenin değil de partinin sorunlarına öncelik vererek, İngiltere’nin Avrupa Birliği üyeliğini referanduma sundu. 
Aynı dönemde İşçi Partisi seçim yenilgisinden sonra istifa eden liderinin yerine “yeni tabakta eski yemek”, Blair’ci adaylar arasından bir lider seçmeye hazırlanıyordu. ...

(...)

Thursday, August 08, 2019

‘Yeni faşizm’, ırkçılık, Suriyeliler

ABD’de Trump başkan olduğundan bu yana kitlesel (4 kişiden fazla) hedefli silahlı saldırılar içinde “yeni faşist” terörizm rolü belirgin biçimde arttı.

Trump’tan sonra...
Trump, 2016’da başkanlık seçimleri kampanyası boyunca, Latin Amerika kökenli (hispanik) göçmenlere, Müslümanlara yönelik bir nefret dili, ırkçı söylem kullandı; ırkçı beyaz üstünlüğü görüşlerini, duygularını körükledi. Bu zehirli ortamda, 2014 ve 2015’te sırasıyla 269 ve 335 silahlı kitlesel saldırı sayısı 2016’da 382’ye yükseldi.

(...)

Bu sırada Türkiye’deTürkiye’de 4 milyon civarında Suriyeli göçmen var. Ülke nüfusunun yaklaşık yüzde 5’ine ulaşan bu göçmen nüfus, 5-6 yıl gibi çok kısa bir sürede oluştu.

(...)

Thursday, August 01, 2019

Çirkin bir resim...

Belediye seçimlerinin sonuçlarının sarsıntıları (özellikle İstanbul’da, iktidarda yarattığı şok, muhalefette yarattığı heyecan) yatışır, taşlar yerine otururken oldukça çirkin bir resim şekilleniyor.

Korku... 
Varlıklarına yönelik bir tehditle (isyan, beklenmedik seçim sonucu) karşılaşan iktidarlar, tehdidi savuşturduktan sonra, tehdidin kaynağını kurutmaya yönelik kurumsal ve ideolojik önlemler almaya girişirler. Genelde baskıyı artırır, özgürlükleri hedef alır, birleştirici iç ya da dış düşmanlar arar, hatta tehlikeli maceralara girişmekten çekinmezler. 
Türkiye’de, siyasal İslamın yönetici oligarşisi bir “beka sorunu” olarak gördüğü İstanbul yerel seçimlerinde iki şok yaşadı. İlk şok yaşanırken yayımlanan yazımda “Bu orta dönemde AKP... siyasal İslamın çıkmazını aşacak biçimde değiştirmek için çabalayacak, çabaladıkça devletin totaliter... özellikleri daha da güçlenecektir” diyordum. Gelişmeler bu beklentime uygun bir yönde, siyasal İslamın iktidarının “beka” korkusunu ağırlaştıracak biçimde ilerledi. 

(...)

Monday, July 29, 2019

Yeni faşizm-II

“Yeni faşizm” bağlamında, AKP hükümeti kurulduğundan bu yana Türkiye’de, devlette, top­lumun yapısında, yukarıdan (yasalar) ve aşağıdan (sivil toplum içinden) gide­rek hızlanan, özellikle 15 Temmuz “dar­be” şeyinden sonra adeta baş döndürü­cü bir ivme kazanan “değişime” bakmak ilginç olabilir.

Bu değişimin “özünü” (ona karakterini veren şeyi) doğru tanımlamak gerekiyor. Salt seçimlere ve parlamentoya bakarak, bu değişimin önceki dönemlerinkinden farklarının biçime, niceliğe ilişkin olduğu­nu varsayarak siyaset yapmaya çalışan­lar, kendilerini daha baştan rejimin için­de kalmaya mahkûm ediyorlar.
Bu değişikliklerin arkasında iki sü­reç yatıyor. Birincisi siyasal İslamın top­lumsal mühendislik projesi ilerledik­çe rejimin dayandığı kurumsal ve ideolo­jik/kültürel zemin derinleşiyor...


(...)

Yazının devamını okumak için tıklayınız

Thursday, July 25, 2019

Yeni faşizm

ABD, İngiltere ve Avrupa’da, gündemde yeni bir “faşist” tehlikenin olduğunu düşünenlerin sayısı giderek artıyor.

Önce Trump, şimdi Boris
Donald Trump’ın konuşmasını dinleyen kalabalığın, kongre üyesi, Somali asıllı Ilhan Omar’ın adı geçince, aniden “onu geri gönder” sloganıyla “patlaması”, Trump’ın, Hitler’i andırır biçimde “uzaklara bakarak” bir süre sloganları dinlemesi, birçok gözlemciye, 1930’ların Nürnberg meydanlarını anımsattı. Ana akım medyada ilk kez bu benzerlik vurgulandı, popülizm yerine “faşizm” sözcüğü kullanıldı, Hitler, Mussolini anımsandı.
Salı günü, Financial Times’da Gideon Rachman, “1930’lardan çıkarılacakderslerden” söz ediyordu. 

(...)

Thursday, July 18, 2019

‘Durum’ üzerine spekülatif düşünceler

Yenilenen İstanbul belediye seçimlerinin sonuçları belli olduktan sonra, 26 Haziran’da Washington Institute’de yapılan bir panelde Alan Makovsky, “Türkiye’de ekonominin ve politikanın dengesiz bir döneme girdiğini” vurguluyor, “Türkiye’nin tarihini düşününce, bu dengesizliğin yasadışı işler için bir formül oluşturmasından” korktuğunu söylüyordu.
Alan Makovsky, 1990’lardan bu yana ABD dışişleri ve istihbarat çevrelerine Ortadoğu ve Türkiye konularında danışmanlık yapan, Washington Institute’ün kurucularından çok deneyimli bir “siyasetçi”; sözlerini dikkate almak gerekir.

‘Durumun’ bileşenleri
Artık “Orta dönemdeyiz” derken (01.04.2019) aslında Makovsky’nin de vurguladığı dönemin, “durumuna” tabii kendi “teori çantamdaki” aletleri kullanarak işaret ediyordum.
(...)

Analize spekülatif bir ‘giriş noktası’ 
AKP’ye alternatif yeni parti kurma projesinin lideri Babacan’ın, Devlet Başkanı Erdoğan’ı ziyareti sırasında, sarf edilen “ümmeti bölmeyin” ve “fazla da gecikmeyin” sözleri arasındaki çelişki bu “durumun” potansiyellerine ilişkin bir analize giriş noktası olabilir. Bu çelişki bir “bilişsel uyumsuzluğa” mı (cognitif dissonance) işaret ediyor?

(...)

Monday, July 15, 2019

Syriza dersleri: Yılgınlığa yer yok!

Yunanistan’da genel seçimlerde Syriza’nın oyları yüzde 31.5’e geriledi. Yeni hükümeti yüzde 39.8 oy alan Yeni Demokrasi Partisi (YDP) kuracak. Şimdi, ana akım medya her yerde, “bakınız bir kez daha kanıtlandı: Yönetemiyorlar. Boşuna oy vermeyin” davulunu çalacak.

Bardağın yarısından fazlası hâlâ dolu
Bu davulun sesini dinleyerek, sonuçları düşünürken yılgınlığa kapılmamak gerekiyor. Çünkü, durum, aslında o kadar kötü değil! 

(...)

Şimdi, Yunanistan toplumunu etkilemeye devam eden ekonomik kriz içinde, sol partiler ve hareketler, üzerlerine gelecek saldırıya direnebilir, Syriza yükselirken yaptıkları hataları tekrarlamazlarsa, yeniden hükümete gelme olasılığını yakalayabilirler.
Yanılgı ve fırsat
Syriza yükselirken, ekonomik ve toplumsal krizin içinde, ortaya çıkan bir “tarihsel blok” kurma fırsatı kaçırıldı. Bu fırsatın kaçmasında solun Syriza’nın niteliğini kavramaktaki yetersizliği yatıyordu. 

(...)

Thursday, July 11, 2019

Bir şeyler değişmelidir...

Bugünlerde ülkede, ilericiler demok­ratlar, laik cumhuriyetçiler iyimser; “bir şeyler değişmelidir” havası­nın egemen olduğunu düşünüyorlar. Ben “bu havaya” dikkatle bakınca, içinde “bir şeyler değişmelidir ki, her şey aynı kalsın” niyetinin gizlenmiş olduğunu dü­şünüyorum. Bu niyetin sınırları da adeta “Erdoğan gitmelidir”e indirgenmiş!

Kral gerçekten kral mı? Kral, bazen gerçekten kral olduğuna, krallığın onda olmasını gerektiren bir öze, hatta Tanrısal özelliklere gerçekten sa­hip olduğuna inanmaya başlar. 

Thursday, July 04, 2019

G20’nin ‘kırık aynasında’ Türkiye


Bu yıl yayımlanan bir Pentagon raporunda (Strategic Multilayer Assessment) Çin ve Rusya’nın ulus­lararası gelişmeleri etkileme, yönlendirme kapasitesi artarken, diğer ülkelerin de kendilerini, ABD’ye değil, bu trene göre ayarlama eğilimlerinin güçlendiğine dik­kat çekiliyordu. 

Osaka’da gerçekleşen G20 toplantısı, ABD’nin dünyadaki gelişmeleri etkileme, yönlendirme gücünün çok zayıfladığını, Batı blokunda oluşan çatlakların derinleş­meye devam ettiğini gösteriyordu.


(...)


Paramparça politika... Türkiye heyeti de farklı bir evrende ya­şadığından olacak, G20’den toz pembe bir resimle döndüler, piyasalar da adeta rahatladılar. Ancak, bu rahatlama uzun sürmez. 
AKP Türkiyesi’nde “Başkan = Devlet” olabilir ama ABD başka türlü bir “yaratık”. 


(...)


Yazının tamamını okumak içn tıklayınız