Monday, November 16, 2015

Paris katliamı... Bir kolaj denemesi

Ben bu yazımda, siyasal İslamın IŞİD kanadının militanlarının Paris katliamının ayrıntıları üzerinde durmak, beni o gece sabaha kadar TV5-Fr24 kanalları karşında tutan öfkeden, kederden, tiksintiden söz etmek yerine, bu olayı içine yerleştirebileceğim bir büyük resmi, çeşitli haber yorum parçacıklarından oluşan bir kolaj üzerinden düşünmeyi deneyeceğim. 

Paris’in 11 Eylül’ü
CIA’nın eski başkanı olan George Tenet, geçen hafta, internet dergisi Politico ile yaptığı söyleşide, 2001 yılının bahar aylarından başlamak üzere, George Bush hükümetini, ABD toprağında çok büyük bir saldırı olasılığı konusunda uyarmış olduğunu açıkladı. O zaman CIA’nın terörizme karşı mücadele bölümü başkanı olan Cofer Black, Mayıs 2001’de “saldırıya uğrayacağız. Bu büyük bir saldırı olacak, çok sayıda Amerikalı ölecek”... “Gerçek planların yapıldığı anlaşılıyor” diyormuş. Bush hükümeti bu uyarıları dikkate almamış.
Bu yılın 12 Ekim sayısında Paris Match dergisi, “Fransa’nın ISİS’in birinci hedefi olduğunu”, “11 Eylül çapında bir saldırının gerçekleşeceğine ilişkin uyarıların arttığını” bildirmiş. Paris Match’a göre “İstihbarat servisleri, böyle bir saldırının kaçınılmaz olduğunu söylerken engellenmesinin de olanaksız olduğunu vurguluyorlarmış” (Global Research,14/11/ 2015) 
(...)
Yazının devamını okumak için tıklayınız 

Thursday, November 12, 2015

Ortadoğu ısınmaya devam ediyor

Ortadoğu’da devlet ve toplum yapıları, “erime” noktasına doğru ısınmaya devam ediyor. Üstelik bu ısınma, yalnızca Suriye, Irak gibi savaş yaşayan ülkelere, bu savaşlarla ilişkili İran, Lübnan, Ürdün, Mısır, Türkiye, hatta Suudi Arabistan gibi ülkelerdeki kısa dönemli istikrarsızlık olasılıklarıyla da sınırlı değil. 

‘Rejim değişikliği’ projesi ama bu kez farklı
Ortadoğu’nun stratejik önemi esas olarak iki özelliğinden kaynaklanıyor. 
(...)

Yazının devamını okumak için tıklayınız 

Tuesday, November 10, 2015

Kapitalizmden sonra ‘yeni-ortaçağ’ mı?

AKP seçimleri “kazandı”, restorasyon projesini tüm hızıyla, şiddetiyle uygulamaya koymaya kararlı görünüyor. Muhalefet ise... Gelin, can sıkıcı konularla karşılaştığımızda yaptığımız gibi konuyu değiştirelim.

Örneğin, The Guardian yazarı Paul Mason’un geçen ay yayımlanan, Post-Kapitalizm: Geleceğe İlişkin Bir Rehber, başlıklı kitabından başlayabiliriz. Mason’un ilgi alanı teknolojik gelişmelerin toplumsal etkileri; “Arap İsyanları” “Meydan İşgali” hareketleri sırasında yorumları da ilgi çekmişti. Mason, kitabında bir adım daha ileri giderek, teknolojik gelişmelerin etkileriyle kapitalizmin, daha insani bir biçime doğru bir mutasyon geçirmekte olduğunu savunuyor.
Mason’un sunduğu modelde sermaye kendi kendine hareket eden bir “şey”; 
 
kapitalizm çökmüyor, sermaye mutasyona uğruyor. Bu kez bu mutasyon artık kapitalizmin ufkunu aşmaya yönelik olarak şekilleniyor. Kitap ilginç, birçok açıdan öğretici, ama enerjisini emeksermaye çelişkisinden almayan, ekolojik, demokratik sınırlardan etkilenmeyen, kapitalizmi aşmaya yönelik bir mutasyona benim aklım yatmıyor. Aksine, yaşanan mali kriz, uzun durgunluk içinde kapitalizmin giderek daha insani değil daha baskıcı, feodaliteyi anımsatan biçimler alacağını, toplumsal ilişkilerin, egemen ideolojilerin, feodalizmin karanlık çağlarını anımsatmaya başlayacağını düşünmek bana daha mantıklı geliyor. 

Yazının devamını okumak için tıklayınız 

Monday, November 09, 2015

HDP - PKK ilişkisini konuşmalıyız

Kürt siyasi hareketinin HDP -PKK ilişkisi, kanımca artık yönetilemez özellikler sergilemeye başlamıştır. 
 
Gerek, haziran ve kasım seçimlerinin sonuçları arasındaki çarpıcı fark, gerekse bu seçimlerin ardından başlayan tartışmalar, suçlamalar, tüm zorluklarına karşın HDPPKK ilişkisinin artık açıkça konuşulmasını gerektiriyor. 
 
Önce Duran Kalkan’ın, kasım seçimlerinden sonra Cemal Bayık’ın HDP’yi küçümseyen eleştirileri, kendilerine yönelik eleştirilere tepkileri bir başlangıç noktası oluşturabilir. 

Belirsizlik- uyumsuzluk artık sürdürülemez

Yazının devamını okumak için tıklayınız 

Thursday, November 05, 2015

Seçimler üzerine üç nokta

(...)
AKP’yi anlamak...
AKP’nin sıradan bir “düzen partisi” olmadığını, iktidardan, seçimleri kaybederek gitmek gibi bir seçeneği kabul etmediğini muhalefet partilerinin artık görmeleri gerekiyor. 


(...)

Aynı hataları tekrarlamak üzerine
Daha önce, CHP’nin lider kadrosunun, AKP’yi, etkisinin kaynaklarını anlamakta büyük zorluk çektiklerine, 2015’in ilk genel seçimlerinde kampanyasını hazırlarken ekonomik talepler alanında kaldıklarına, AKP’nin kurduğu kültürel alan hâkimiyetinin bileşenlerini, dolayısıyla hegemonyasının temel yapı taşlarını sorgulamadıklarını işaret ettikten sonra, “Peki sonuç ne oldu” diye sormuştum.


(...)

Bir ‘aydın sorunu’
Diğer taraftan, AKP ve siyasal İslamın “entelijensiyası” bu “alan hâkimiyetinin” ne kadar kırılgan olduğunun ayırdındadır, bu yüzden de çok huzursuzdur. Bu huzursuzluk, biteviye gündeme getirilen “bu ülkede bir aydın sorunu var... aydınlar halkın değerlerine yabancıdır” söyleminde kendini çok açık bir biçimde gösteriyor.
 


(...)

Yazının tmamını okumak için tıklayınız 

Tuesday, November 03, 2015

Bu kez Avrupa’ya bakınca...

Bir süredir, neoliberal kapitalizmin artık sürdürülemez bir noktaya geldiğine, ABD-Avrupa merkezli uluslararası “düzenin”, hem Ortadoğu-Suriye merkezli hem de Uzak Doğu merkezli gerginlikler altında dağılmaya başladığını düşündüren tartışmaları aktarıyorum. 
 
Önceki pazar günü yapılan Polonya seçimlerini, muhafazakâr, popülist, serbest ticarete, göçmenlere karşı bir “illiberal” partinin kazanması, bu kez Avrupa’nın parçalanma olasılığına ilişkin tartışmaları yoğunlaştırdı. 
 
İlk bakışta, Avrupa Birliği’nin bir gün parçalanması çok abartılı bir olasılık gibi görünüyor. Benimde “hissiyatım” bu yönde. Ancak yakından bakmaya başlayınca, “acaba çok mu iyimserim” diye düşünmeden edemiyorum. 

Emareler belirdi...

Yazının devamını okumak için tıklayınız 

Monday, November 02, 2015

‘Yol ayrımında’ beklerken

“Yeniden” seçimlerden bir gün önce, bu yazıyı yazarken Avrupa, ABD, Ortadoğu medyasında “Türkiye’nin bir yol ayrımında” olduğuna ilişkin bir konsensüs vardı. Ya AKP’nin ilk döneminde sahip olduğu, kapsayıcı, demokratik- liberal-Müslüman kimliğine, adeta “asrı saadet” dönemine dönülecek ya da Putin, Mübarek yönetimlerine benzeyen otokratik bir rejim kurulacak. 

Evet ama yanlış
Türkiye’nin “yol ayrımında” olduğu doğru. Ancak AKP’nin, “asrı saadet” dönemine dönmek en azından iki nedenle olanaksız bir fantezi (aklıma aldatılmışların umutları, Gül’e yapılan yatırımlar, Arınç’ın “gizemli” açıklamaları geliyor): Birincisi, AKP döneminde, özellikle de son 7-8 yılda Türkiye toplumunda, Siyasal İslamı iktidara taşıyan “blokun” kompozisyonunda, devletin yapısını da etkileyen, önemli kültürel, ekonomik, siyasi, dönüşümler oldu. İkincisi, AKP’nin “yanıltıldık” dedirten uygulamalarının kurumsal, kültürel zemini bu “özlenen” dönemdeki dönüşümlerle inşa edildi. Bu anlamda bozulmamış, farklı, dönülebilecek, bir ilk dönem zaten yok.
Yol ayrımı, herkesi susturmayı, devleti, partiyle başkanın kimliğinde, dinci bir mutabakat üzerinde “bir”leştirmeyi amaçlayan, giderek daha çok fiziki ve simgesel şiddete dayanan bir iktidarla, demokratik, laik, kapsayıcı, çoksesli, barışçı, rızaya dayanan bir seçenek arasında. 

Yazının tamamını okumak için tıklayınız 

Thursday, October 29, 2015

Jeopolitiğin öbür sıcak konusu

Geçen hafta jeopolitiğin sıcak konusu Rusya, Suriye idi. Bu hafta da Güney Çin Denizi’nde, bir çatışma çıkma olasılığını tartışıyoruz. Diğer bir deyişle, üç büyük güç arasındaki ilişkiler, tırmanan gerginliklere dönüşüyor. 

Geleceğe dönmüş durumdayız
Çok değil 15 yıl önce, “Tarihin sonu”ndan, küreselleşmenin karşısında ulus devletlerin gücü kırıldığı için jeopolitiğin artık geride kaldığından söz ediliyordu. Ben yazılarımda “hayal kurmanın anlamı yok, daha önce, 19. yüzyılın sonunda da buralardan geçtik, kapitalizmin doğasında var” diyerek uyarıyordum. Şimdi de “emperyalizmin doğasında savaş olduğunu” bildiğimden açıkçası korkuyorum. 
 
Artık bir süredir “klasik” jeopolitiğin, kavramlarıyla konuşuyoruz: Bir “kıta gücü” olan Rusya, ulusal güvenliğini sağlamak adına, Avrasya kalbinin (Heartland) çevre alanlarını (rimlands) kontrol etmek için çabalıyor. Böylece, kırılma kuşaklarında (Shatterbelts) yer alan ülkelerin (Türkiye de bu kuşak üzerinde) güvenliklerine, bütünlüklerine yönelik riskler hızla artıyor. 

(...) 

Yazının devamını okumak için tıklayınız

Tuesday, October 27, 2015

Fay hattında genel seçimler...

“Yeniden genel seçimler”, Ortadoğu’da jeopolitik düzenin, Kissinger’in deyişiyle (Wall Street Journal, 16/10) dağılmakta olduğu bir dönemde gerçekleşiyor. 

Bu dağılma içinde ve üzerinde, “düzenin” yerleşik büyük güçleri ABD ve Avrupa ile düzeni değiştirmek isteyen başta Rusya olmak üzere “revizyonist” güçler arasındaki rekabet yoğunlaşıyor, karmaşıklaşıyor. Küresel jeopolitiğin bu iki “tektonik tabakasının” karşılaştığı yerde bir “fay hattı” oluşuyor. 


Bu fay hattının Suriye’nin üzerinde kırılma olasılığının artmasında AKP hükümetinin, büyük rolü ve sorumluluğu var. Bu fay hattını kırılmaya zorlayan basıncın artma sürecinde henüz geri dönülemezlik noktasına ulaşılmadığını, iki tabaka arasında henüz bir “abisin” açılmadığını varsayarak (iyimserlik işte...) bu seçimlerin dış politikada gereken değişiklikleri yapabilmek için son fırsat olduğunu söyleyebiliriz.


Yazının devamını okumak için tıklayınız 

Monday, October 26, 2015

Putin ve ‘Yeni Dünya Düzeni’

Putin’in geçen hafta düzenlenen yıllık Valdai Kulüp toplantısında yaptığı konuşma, esas amacının Suriye değil, ABD liderliğindeki Batı’nın etkisinin dengelendiği bir “Yeni Dünya Düzeni” yaratmak olduğunu gösteriyor. 

‘Ya yeni kurallar ya da kuralsız bir oyun’
Geçen yıl, Valdai Klüp toplantısının teması “Yeni kurallar ya da kuralsız bir oyun” idi. Putin o yıl konuşmasında,...

Yazının devamını okumak içn tıklayınız 

Thursday, October 22, 2015

Düzen sürdürülebilirliğini kaybetti

Geçen hafta salı yazımda “Küreselleşmeyle oluşan ekonomik düzen, 2007 mali krizinde sürdürülebilirliğini kaybetti” diyordum. Geçen hafta İsviçre bankası, Credit Suisse yıllık servet raporunu (Global Wealth Report 2015) yayımladı. Raporu okurken, bu “sürdürülemezliğin” diğer boyutlarına da değinmek gerektiğini düşündüm.,
Yüzde 1 ve yüzde 50
Credit Suisse’in servet raporu, hane reisi bireylerin sahip olduğu mali, gayrimenkul ve diğer maddi varlıklarını hesaba katıyor, borçları dışarıda bırakıyor. Bu hesaba göre küresel varlıkların toplam değeri 250 trilyon doları buluyor.


Yazının tamamını okumak için tıklayınız 

Tuesday, October 20, 2015

Yeni Türkiye 360°

“Yeni Türkiye”, “İslam dünyasında demokratik bir istisna” derken ortaya çok ilginç bir durum çıktı. “Yeni”leşme o kadar ileri gitti ki, eskisi geride kalmakla kalmadı, bir ülke olarak Türkiye geride kalmak üzere…

360 derece filan...
Ankara katliamından sonra yabancı basını izleyenler bu kanının hızla yayılmakta olduğunu göreceklerdir. Geçen haftanın son üç günü içinde gördüğüm bazı başlıkları aktarmak istiyorum.


Yazının tamamını okumak için tıklayınız 

Monday, October 19, 2015

Elinde çekiç olan adamlar

Bir yapının gerçeği en iyi, onun en aşırı durumunda görülebilir. “Suruç” tüm vahşetine karşın böyle bir olanak yaratamadı. O “orada”, “uzakta”, Kobani’nin hemen yanında, zaten tüm aşırılıkların, günlük sıradanlığa dönüşmüş olduğu kabul edilen bir coğrafyada gerçekleşti.
“Ankara”, farklıydı. “Burada”, “kalbinde” devletin zirvesinin burnunun dibinde gerçekleşti. O nedenle “Ankara”, Türkiye sosyal formasyonun bir gerçeğini çok daha açık bir biçimde gözler önüne serdi. 
 
Türkiye toplumu homojen bir yapı sergilemez; içinde tarihsel, ekonomik, politik nedenlerden kaynaklanan birçok bölünmüşlük barındırır. Ancak bu bölünmüşlüğün içinde şimdi yeni bir “durum” var. Toplumun bir kesimi kendisinin kutsala ilişkin anlayışını benimsemeyen geri kalan kesim için, kesmekten, patlatmaktan, öldürmekten; dereler gibi akacak kanlardan çok kolaylıkla söz ediyor. 

Yazının devamını okumak içn tıklayınız 

Thursday, October 15, 2015

Sırada Suudiler mi var?

ABD’nin Irak fiyaskosundan, Saddam rejimi devrildikten sonra bölgede açılan kara deliğin çekimine şimdi Suudiler de kapılmış görünüyor.
Geçen aylarda Suudi rejiminin geleceği üzerine tartışmalar yoğunlaştı. Halen dünyanın en büyük petrol ihracatçısı, ABD’nin yüksek teknolojili silahlarının en önemli müşterilerinden biri olan bu rejimin çökmesi durumunda, yalnızca petrol piyasaları allak bullak olmaz, bu silahlar etrafa saçılır. O zaman kara deliğin genişleme olasılıklarını düşünmek bile bir kâbus! 

Rejimin parametreleri
(...)
Yazının devamını okumak için tıklayınız 

 

Tuesday, October 13, 2015

Çöküyor, çöküş giderek hızlanıyor

Küreselleşmeyle oluşan ekonomik “düzen” (kriz yönetme modeli) 2007 mali krizinde sürdürülebilirliğini kaybetti. Bu küresel düzen “uzun durgunluk” içinde çökmeye başladı. Hafta sonu Lima’da yapılan IMF-Dünya Bankası toplantısının öncesinde ve sonrasında yoğunlaşan tartışmalar, yorumlar, toplantıda dile getirilen analizler, çöküşün giderek hızlandığını, daha da vahim olanı, gidişi durduracak olası önlemlerin gündeme gelemediğini, daha doğrusu ekonomileri tutsak almış mali sermayenin engeline takıldığını gösteriyordu. 

Krizin III. aşaması 
(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız 

Monday, October 12, 2015

Kan revan içinde sürüklenirken...

Suriye-İran-Irak, Sünni-Şii ekseni üzerinde Rusya, NATO karşılıklı gerginliği tırmandırıyor, birbirlerini deniyorlar. İşin kötüsü her ikisinin de başka bir seçenekleri yokmuş, bir “Tükidides tuzağı” (“İlginç Zamanlar İki Tuzak”, Cumhuriyet,01/10/2015) oluşmuş gibi görünüyor. AKP Türkiyesi ise şimdi bu “tuzağın” tam ortasında.

Atina olalım derken... 
AKP liderliği Suriye’de olup bitenleri bir türlü kavrayamamıştı, şimdi artık pusulasını da kaybetti. “Rusya’nın Suriye ile sınırı yok ki”, “enerjiyi başka yerden alırız” vb., gibi gariplikler aslında bir fiyaskonun parçası. Bu fiyasko yüzünden AKP Türkiyesi geldi bir başkasının “Tükidides tuzağına” düştü; seçimlerin ardından başlayan çatışmalar, Suruç, sonra Ankara Barış Mitingi katliamı; artık kan revan içinde sürükleniyor... 

Thursday, October 08, 2015

Küreselleşmeden sonra...

Bu hafta pazartesi ve salı yazılarımda tartıştığım, dünya ticaretinde yavaşlama, sermaye hareketleri ve ucuz emek rezervi konularını tamamlayacağını düşündüğüm bazı gelişmelere değineceğim. 
 
“Küreselleşme” 1990’larda çok canlı bir tartışma konusuydu. Asya krizinden (1997) sonra giderek gündemden düşmeye başladı. Bu konu, mali kriz (2007) ile birlikte yeniden yoğunlaşarak gündeme geliyor: Bu kez cevap aranan şey, küreselleşmenin getirdikleri değil, küreselleşmenin geleceği ve sonrası. Genelde oluşmaya başlayan kanı da, küreselleşmenin artık en iyimser yaklaşımla durduğu, daha kaygı verici bir yaklaşımla gerilemeye başladığı yolunda.

Sürecin bileşenlerine bakınca...

Yazının tamamını okumak için tıklayınız 

Tuesday, October 06, 2015

Muhafazakâr yorumcular da bazen ilginç yazılar üretebiliyorlar. Ancak bu yazarların ideolojik, kültürel eğilimini, yaşadıkları “habitus”u da dikkate almak gerekiyor gerçekten yararlanabilmek için. Bu yazarlardan biri de The Daily Telegraph’tan Ambrose Evans-Pritchard (AEP); 23 Eylül’de yayımlanan yazısında, 30 yıldır egemen olan küresel emek gücü bolluğu ve düşük ücretler döneminin sonuna gelindiğini, Piketty’nin iddialarının aksine, ücretlerin yükseleceğini, gelir dağılımının düzeleceğini, “bir Marksist dogmanın daha” yıkılacağını savunuyordu.
Piketty bile kendini Marksist olarak görmüyor. Onun üzerinden Marx’a saldırmak kasıtlı bir saptırma. AEP’nin asıl hedefi, Marx’ın dünya ekonomisi üzerinde yeniden dolaşmaya başlayan 
hayaleti.
 
İkincisi emek kıtlığı ile ücretler arasında basit bir arz talep dengesinden çok daha karmaşık bir ilişki var. Arz daraldı diye işveren ücretleri kendiliğinden artırmıyor. Bu ilişki, bir taraftan sermayenin gerçekleştirmeyi beklediği, piyasada kalabilmesi için gerçekleştirmesi gereken kâr oranlarını, diğer taraftan işçi sınıfının örgütsel düzeyini içeriyor. Sınıf mücadelesinin ücret pazarlıkları üzerinden sertleşme olasılığı da bu noktada artıyor. 

Ucuz emek havuzu kuruyor...

Yazınun devamını okumak için tıklayınız 

Monday, October 05, 2015

Bir yılan hikâyesi…

Yedi yıldır, devam eden krizden ha çıktık ha çıkıyoruz söylemleri adeta bir yılan hikâyesine döndü.
Dünya ekonomisi bir türlü toparlanamıyor. ABD Merkez Bankası (Fed) bir türlü faizleri artıramıyor. Bir sürü iyi haber, iyimser beklentiden sonra her seferinde dönüp dolaşıp aynı noktaya geliyoruz, ama bir farkla: O noktaya döndüğümüzde, hem görüntünün hem de uzun dönemli olasılıkların daha da kötüleşmiş, beklentilerin daha da kötümserleşmiş olduğunu görüyoruz. Geçen hafta yine böyle bir durumdaydık. 

Yeniden panik düzeyinde
Mali piyasalar, beklentilere ilişkin önemli bir sinyal oluştururlar. Geçen hafta borsalar son dört yılın en kötü üç ayını tamamlıyorlardı. Credit Suisse’in o günlerde yayımlanan “Küresel risk alma arzusu (iştahı)” başlıklı raporundaki indeks, 2012’den bu yana piyasaların ilk kez yeniden panik düzeyine geri döndüklerini gösteriyordu (The Market Watch 02/10/15). 

Yazının devamını okumak için tıklayınız 

Thursday, October 01, 2015

‘İlginç zamanlar’, iki ‘tuzak’

Bir Çin bedduasındaki gibi “ilginç” zamanlarda yaşıyoruz. Son örnek Suriye: Rusya girdi, Çin de geliyor. Dünyanın düzeni, yönü belirsiz bir geçiş süreci yaşıyor. Kaygı verici olasılıklar şekilleniyor gözlerimizin önünde. En kaygı verici olan da büyük güçler arası çatışmalara ilişkin. Geçen günlerde gerçekleşen Birleşmiş Milletler oturumlarından, Obama, Putin ve Xi görüşmelerinde gündeme gelen jeopolitik pazarlıklardan da yararlanarak bir büyük resim oluşturmayı denemek gerekiyor sanırım. 

Üç ülke, üç ‘proje’
ABD, Çin ve Rusya’nın birbirinden farklı, çok iyi yönetilemezlerse büyük küresel çatışmalar yaratabilecek sorunları, projeleri var.

yazının devamını okumak için tıklayınız