<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-34012686</id><updated>2012-01-31T11:13:34.877Z</updated><category term='NATO'/><title type='text'>Kuresellesmeden Sonra</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default?start-index=101&amp;max-results=100'/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>298</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34012686.post-1020357490877762611</id><published>2012-01-31T11:13:00.000Z</published><updated>2012-01-31T11:13:34.899Z</updated><title type='text'>Büyülü Dağ – Endişe Çağı</title><content type='html'>(30 Ocak 2012) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya Ekonomik Forumu’nun 2012 toplantısını medyadan izlemeye çalışırken, aklıma Thomas Mann’ın Davos’ta bir sanatoryumda geçen Büyülü Dağ romanı ve W.H. Auden’in The Age of Anxiety (“Endişe Çağı”) başlıklı uzun şiiri geldi. Birincisi, I. Dünya Savaşı öncesindeki, diğeri de II. Dünya Savaşı sırasındaki “Zeitgeist” (zamanın ruhu) üzerinde duruyor. Davos Toplantıları’nda bu yıl egemen olan Zeitgeist’ın en önemli özelliklerini bu iki yapıtın yardımıyla tanımlamayı deneyebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Bir uygarlık çıkmaza girince...&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Thomas Mann Büyülü Dağ üzerinde çalışmaya 1912’de başlıyor, yapıt 1921’de yayımlanıyor. I. Dünya Savaşı’ndan önceki on yılı kapsayan bu yapıta, zaman, değişim, hastalık gibi temalar damgasını vuruyor. Bu bağlamda yapıtı, kapitalist uygarlığın manevi çürüyüşü üzerine bir çalışma olarak da düşünmek olanaklı. Gerçekten de romanın ana karakteri Castorp bu sanatoryumdan bir türlü iyileşerek çıkamaz. Mann, Castorp’un bu uzun hastalık dönemini bir “portmanto” olarak kullanır, buna “astığı” karakterler aracılığıyla I. Dünya Savaşı öncesi siyasi, entelektüel iklimi, Zeitgeist’ı betimler. Castrop bir türlü iyileşemez, hastalığı doğru dürüst tanımlanamaz, ama sonunda, sanatoryumdan çıkarak yeni başlamakta olan I. Dünya Savaşı’na katılmak (ve fırtınanın içinde yok olmak) üzere askere yazılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burjuva uygarlığı, büyük güçler arasında giderek yoğunlaşmaya başlayan kaynakların, pazarların yeniden paylaşımı, hegemonya transferi sorunlarıyla boğuşurken intihar etmeye başlamıştır. Üzerinde yaşayanları da kendisiyle birlikte büyük felaketlere sürükleyerek...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I.Dünya Savaşı’nda 10 milyon asker 7 milyon sivil yaşamını yitirir, ama ne kaynakların, pazarların bölüşülmesi ne de hegemonya transferi sorunları çözülebilir. II. Dünya Savaşı’nda 60 milyon insan, dünya nüfusunun yüzde 2.5’i ölür; insanlık, Yahudi soykırımı gibi tarihin o zamana kadar görmediği bir manyaklıkla 6 milyon insanın, en son teknolojik, idari yöntemlerle katledilmesine şahit olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Büyülü Dağ”, aslında Davos olduğu için bu yapıtın akla gelmesi doğal, hatta gelmemesi Dünya Ekonomik Forumu’nun düzenleyicisi Klaus Schwab’ın “Burası dünyanın sanatoryumu” sözlerinden son neredeyse olanaksız. Peki, ama “Auden nereden çıktı”?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Auden, söylemimize “endişe çağı” kavramını yerleştiren yapıtına, “Tarihsel süreç koptuğunda ve böylece oluşan boşluğu (void), ordular işlemeli metal tartışmalarıyla örgütlediklerinde, zorunluluk dehşetle, özgürlük can sıkıntısıyla ilişkilendiğinde, barların müşterileri çoğalır” sözleriyle başlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üç adam ve bir kadın, Manhattan’da bir barda tesadüfen karşılaşırlar, saatler boyu konuşurlar, içerler; sonra geceye kadının apartmanında devam ederler. Derken, adamlardan ikisi gider. Geride kalan ise sızıp kalarak kadının beklentilerine cevap veremez. Özetle, “Endişe Çağı” yapıtının karakterleri (2011’de yayımlanan yeni baskısının önsözünde Alan Jacobs’un açıklamalarından anladığımıza göre -“Jung”cu, önsezi, hissetme, duygu ve akıl gibi arketipleri simgeliyorlar) bu boş karşılaşmadan, yalnızlıktan, kültürel kabızlıktan, cinsel iktidarsızlıktan öte bir şey çıkarmayı beceremezler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Davos toplantılarının, bu barlar, lokanta ve oteller kompleksinde buluşanların tartışmalarına son yıllarda egemen olan entelektüel kabızlık, iktidarsızlık, duyarsızlık ve korku, bir çözüm üzerinde anlaşmayı başaramadan eve dönmeler, bana “Endişe Çağı” şiirindeki karakterleri anımsattı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;‘Büyük dönüşüm’&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Toplantının temasının “Büyük Dönüşüm” (1944) (Karl Polanyi’nin, serbest piyasayı mahkûm eden en mükemmel eleştirilerden biri olan yapıtının adı) olması çok anlamlı. Bu da, bu yıl Davos toplantılarında, “tarihin olağan akışının koptuğuna” ilişkin bir algının egemen olduğuna işaret ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mali kriz patlamadan birkaç ay önce toplanan “Davos 2007”, BBC’ye göre “cansız ve ruhsuzdu”. 2008’de “panik ve endişe” egemendi. Davos 2009 toplantısının “Kriz sonrası dünyayı şekillendirmek” teması, aptalca bir özgüvene, entelektüel kabızlığa işaret ediyordu. Katılanlar, sürecin bu kadar uzun, krizin yapısal olduğunun ayırdında değildi. Bu kabızlık, 2010’da “Dünyanın durumunu iyileştirmek: Yeniden düşünmek, yeniden tasarlamak, yeniden inşa etmek” temasıyla devam etti. 2011 toplantısının teması “Yeni bir realite için paylaşılan normlar” olmuş ve toplantı “iyimser bir tonda” bitmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yıl, “Davos tipleri” durumun, en azından onlar açısından vahametini kavramaya başlamış görünüyorlar. Ama entelektüel kabızlık devam ediyor. Risk raporunda “Distopya filizleri” uyarısı, krizi aşamazlarsa kendilerini (dünyanın efendilerini) neyin beklediğini kavradıklarını gösteriyor. Soros’un toplantıdan önce yayımladığı denemede şiddetlenen sınıf mücadelesinin, ayaklanmaların ve bunları bastırma çabalarının, ABD ve Avrupa’da hak ve özgürlükleri yok etmeye başlayacağı uyarısı da. Financial Times’dan Gillian Tett de “Burada ilk kez gelir dağımı sorunu gündemin başına oturuyor” diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekonomik kriz bağlamında, kapitalizmin geleceği tartışılıyor, IMF Başkanı Lagarde, 2012’de dünya ekonomisini bekleyen riskleri vurguluyor, dolaylı olarak da olsa 1930’lara geri dönme (depresyon) olasılığının artmakta olduğu konusunda Davos’luları uyarıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Jeopolitik alanındaki tartışmalar, Çin’in yükselişinin ABD ve Brzezinski’nin “Geniş Batı”sı açısından “ne kadar tehlikeli olmaya başladığının” (Gideon Rachman, FT) bilinçlere çıktığını gösteriyor. HSBC’nin Baş Ekonomisti Stephen King’in “Dünya 1000 yıl öncesine dönüyor”, Dünya Ticaret Örgütü Başkanı Pascal Lamy’nin “Çin trilyonlarca dolar rezervin üzerinde oturuyor. Hiç şüphe yok bu para geliyor... Çin, kaynakları ele geçiriyor havası yaratmamalı” sözlerindeki kaygılar bu algıyı yansıtıyor. Eurasia Grup Başkanı Ian Bremmer, demokrasinin gerilemesinden, küresel sınıf savaşından korkuyor; küreselleşme eğiliminin yerini bölgeselleşmeye bırakmaya başladığını düşünüyor. “Davos’takiler bu sorunları akıllı bir biçimde görüyor. Büyük Dönüşüm uygun bir tema. Bu yeni bir model arayışı. Ama bu model henüz ortada yok” diyor (Foreign Policy. 25/01).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Endişe ve entelektüel kabızlık, iktidarsızlık böyle. Peki, “orduların işlemeli metal tartışmalarıyla boşluğu örgütlemesi” üzerine ne diyebiliriz? Yeni ABD Savunma Stratejisi’ne ek olarak aklıma, 23 Ocak’ta yayımlanan, Obama imzalı “Küresel tedarik zinciri güvenliği için Ulusal Strateji” başlıklı belgeyle, Obama’nın 2 Ocak’ta imzaladığı “Ulusal Savunma Yetkilendirme Akdi” geliyor. Birinci belge, dünyanın neresinde olursa olsun, tedarik zincirlerinin korunmasının ulusal güvenlik alanına girdiğini saptıyor; ikincisi, terorizmle ilişkili şahısların, yargılanmadan savaşın sonuna kadar tutuklanması yetkisini ABD vatandaşlarını kapsayacak biçimde genişletiyor...&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34012686-1020357490877762611?l=erginyildizoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/feeds/1020357490877762611/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34012686&amp;postID=1020357490877762611' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/1020357490877762611'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/1020357490877762611'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/2012/01/buyulu-dag-endise-cag.html' title='Büyülü Dağ – Endişe Çağı'/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34012686.post-3267267193605139732</id><published>2012-01-23T23:02:00.000Z</published><updated>2012-01-23T23:02:31.648Z</updated><title type='text'>Davos’ta ‘distopya filizleri’</title><content type='html'>(23 Ocak 2012) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendilerini dünyanın efendileri olarak görenler yine toplanıp durum değerlendirmesi yapacaklar. Dünya Ekonomik Forumu, yedi yıldır bu tür değerlendirmelere temel oluşturması için, her toplantı öncesinde “Global Risks Report” başlıklı bir rapor yayımlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yılın 65 sayfalık raporu, üç tema üzerine kurulmuş: “Distopya tohumları”, “Koruyucu sistemlerinin güvenliği”, “Bağlantısallığın (connectivity) karanlık yüzü”. Rapor “kapitalist öznenin”, özgüven kaybından kaynaklanan varoluş “bulantılarının”, son aylarda giderek daha sık gözlenebilen en önemli dışavurumlarından biri. Bu rapora daha yakından bakmadan önce, “yeni havayı”, yansıtacak kimi örnekleri kısaca aktarmak istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;‘K’ ile başlayan sözcük&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Bu alt başlığı The Guardian’ın, perşembe günkü “başyazısı”nından aldım. Yazı, Muhafazakâr Parti Başkanı, koalisyon hükümetinin başbakanı Cameron’un “Bugün birçok insan... ekonomimizin bütün işleyiş tarzını sorguluyor” sözleriyle başlıyor, “bugün, St. Paul’ün merdivenlerinde, bankacılara dağıtılan paralara ilişkin gazete başlıklarında da görülebileceği gibi kapitalizmden tedirginlik -ve daha fazlası- çok yaygındır. Bu bağlamda, politikacılar halkın ruh halini daha yeni kavramaya başlıyorlar” saptamasıyla devam ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Postmodern zamanlarda, kapitalizm sözcüğü, hemen ikizini (komünizmi) akla getirdiğinden pek ağza alınmazdı. Ama galiba artık “başka” bir zamanda yaşamaya başladık. “K” ile başlayan sözcüğü (kapitalizm) bu konuya artan ilgiyi ölçebilmek için, cuma günü “Google News” (İngiltere) sayfasına sordum. 1990-1998 aralığında “capitalism”le ilgili 16 bin haber varmış. 1997-2007 arasında (Asya krizinden - mali krize) haber sayısı 27 bine yükselmiş, 2007- 2012 (20 Ocak) arasındaysa 51 bine. Genel olarak “Google”a sorunca da aynı dönemler için karşıma, sırasıyla şu sonuçlar çıktı: “1.950.000, 29.400.000 ve 1.650.000.000.” Kısacası kapitalizm kavramına ilgi, mali krizle birlikte çok artmış. En önemli korunma yöntemi saklanmak, tarihsel (başı dolayısıyla da bir sonu olması kaçınılmaz) bir üretim tarzının sınıfı olduğunu gizlemek olan bir sınıf (kapitalist sınıf) açısından, aniden böyle bir görünürlük kazanmak, varoluş kaygılarını depreştirecek bir durum doğrusu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu varoluş kaygıları ister istemez dikkatlerin, toplumsal muhalefet, gelir dağılımı gibi konular üzerinde yoğunlaşmasına neden oluyor. Olunca da The Economist’te “zenginlere vergi koymak”, “plütokrasinin siyaseti” “devlet kapitalizminin” erdemleri üzerine yorumlara rastlamaya başlıyoruz. BBC, News Night programına Marksist tarihçi Hobsbawm’ı konuk ediyor, ardından bir fon yöneticisi, bir The Times yazarı, İşçi Partisi’nden bir meclis üyesi “Kapitalizmin alternatifi ne olabilir” sorusunu tartışıyorlar. Sosyalizmin iflas ettiğini iddia eden The Times yazarına, İşçi Partili meclis üyesi, “Okul çocuğu gibi konuşuyorsun” diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Francis Fukuyama da bu kez, “Tarihin Geleceği” başlığını koyduğu denemesinde (Foreign Affaires Ocak/Şubat, 2012) “Orta sınıf çökerken, liberal demokrasi yaşayabilir mi” diye soruyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;‘Tüm umutlarını geride bırak’&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Dante’nin ünlü başyapıtında, ‘Cehennem’in kapısının üstünde, “İçeri girerken tüm umutlarını geride bırak” yazıyor. Davos risk raporunun “Distopya Tohumları” başlıklı birinci bölümü, insanlığın, adeta böyle bir kapıdan girmekte olduğuna işaret ediyor. Çünkü, rapor, “Distopya”yı, “zorluklarla dolu, ama her türlü umuttan yoksun yer” olarak tanımlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya Ekonomik Forumu’na göre bir distopyanın tohumları filizleniyor: Gelişmekte olan ülkelerin vatandaşları, toplumsal hakların (refah devleti...) kaybolmakta, “toplumsal mutabakatın” yıkılmakta olduğunu gördüğü, gelişmekte olan ülkeler de genç kuşaklarına olanaklar sunamadıkları için, hükümetler hızla bozulmaya devam eden gelir dağılımına, artan yoksulluğa karşı önlemler almadığı için öfkeleniyorlar. Hızlı büyüyen, (Brezilya, Çin, Hindistan gibi, ülkelerde de derinleşen ekonomik, toplumsal eşitsizlikleri hafifletecek bir “toplumsal kontrat” aynı hızla gelişemiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rapor, teknolojik bağlantısallığın (internet, cep telefonu) vatandaşlara, ekonomik siyasi yapılardan hoşnutsuzluklarını hızla küresel halk hareketlerine dönüştürme olanağı getirdiğine işaret ediyor. Rapor “Arap Baharı”, “İşgal eylemleri”, Tayland, Şili, Hindistan’da görülen halk hareketleri gibi olayları, bu bağlamda ve risk kategorisi içinde değerlendiriyor. Teknolojik bağlantısallığın etkilerine karşın dünyada, parçalanmışlık, uyumsuzluk, güvensizlik, şüphecilik, dolayısıyla bir “distopya” yaratacak eğilimler gelişiyor. Raporda bu koşullarda alınacak önlemlere ilişkin somut bir şeyler bulmak olanaklı değil. Buna karşılık Fukuyama’nın yukarıda değindiğim denemesinde kimi “somut”, çarpıcı öneriler var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fukuyama, Barringon Moore’un “Burjuvazi yoksa demokrasi de yok” tanımından hareketle, liberal demokrasinin varlığını sürdürebilmesinin giderek zorlaştığını, kapitalizmi koruyabilmek için yeni bir ideolojik modelin bulunması gerektiğini savunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fukuyama “orta sınıfı” gelir düzeyine göre, toplumun ne en alt kesiminde ne de en üst kesiminde olan, mülk sahibi (evi ya da evinde beyaz eşya, otomobil de dahil sanırım) ya da kendi işi olanlar olarak tanımlıyor. Kısacası, işçi sınıfının vasıflı, yüksek ücret alan kesimiyle kendi işletmesine sahip “küçük burjuva” tabakasını “orta sınıf” tanımının içine sokuyor. Fukuyama, bu “orta sınıfın” “çöktüğünü” gösterirken tüm aksi yönde çabalarına karşın işçi sınıfının yüksek ücretli kesiminin, “küçük burjuvazinin” hızla proletarya saflarına düşmekte olduğunu, dolayısıyla Marx’ın tarih önünde fena halde haklı çıktığını da kabul etmiş oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan sonra da Fukuyama, “toplumsal çıkar” kavramını vurgulayarak “orta sınıfı” güçlendirmeye olanak verecek yeni ideolojiyi düşünmeye başlıyor. Genel olarak kapitalizmi değil, şimdi krizde olan kapitalizmi hedef alması gereken bu yeni ideoloji, ister istemez küreselleşmenin eleştirisini içerecekmiş; bu eleştirisini de ulusalcılığa dayandırmalıymış. Bu “Amerikan malı kullan” gibi kaba bir ulusalcılığı değil, ulusal çıkarı çok daha gelişmiş bir düzeyde temsil edecek toplumsal bir hareketi yaratmaya yönelik bir stratejinin parçası olmalıymış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fukuyama’ya göre bu kaçınılmaz olarak popülist bir ideoloji olacak, azınlığın çıkarını çoğunluğa dayatan seçkinleri, zenginlerin yararına çalışan para-siyaset ilişkisini de eleştirecekmiş... Ama, “orta sınıflar” geçmiş kuşağın, serbest piyasa, küçük devlet iyidir söylemine takılıp kaldığı sürece, bu yeni ideolojiye dayalı toplumsal hareketler gerçekleşemeyecekmiş. Sizi bilmem ama, Fukuyama’nın aradığı bu “yeni ideoloji” bana pek hayırlı bir haber gibi gelmiyor. ‘Distopya’ya çoktan girdik galiba...&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34012686-3267267193605139732?l=erginyildizoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/feeds/3267267193605139732/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34012686&amp;postID=3267267193605139732' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/3267267193605139732'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/3267267193605139732'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/2012/01/davosta-distopya-filizleri.html' title='Davos’ta ‘distopya filizleri’'/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34012686.post-8806352659396702327</id><published>2012-01-17T13:02:00.000Z</published><updated>2012-01-17T13:02:02.847Z</updated><title type='text'>Hedefteki Ülke: İran</title><content type='html'>16 Ocak 2012 - &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran’da nükleer enerji sektöründe çalışan bir bilim adamı Mustafa Ahmedi’nin geçen hafta, bombalı bir saldırıyla öldürülmesi “ABD ve/veya İsrail İran’a ne zaman saldıracak” sorusunu, “saldırı bir kere başlarsa nerede duracak” sorusuyla, saldırının bölgedeki tüm olası etkileriyle birlikte gündeme getirdi.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;br /&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;‘İran savaşı’ üçüncü yılına girerken&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;ABD ve/veya İsrail ne zaman saldıracak sorusuna, Washington Institute for Near East Policy’nin İran Güvenlik İnisiyatifi Direktörü Patric Clawson’un verdiği “bence iki yıl önce (saldırdı bile-E.Y.)” cevabından (New York Times 11/01) hareketle, Mustafa Ahmedi’nin ölümüyle savaşın üçüncü yılına girdiğimizi varsayabiliriz. Hatta 2007’de Ardeşir Hüseyinpur’un zehirlenmesiyle başlayan sürecin tümünü göz önüne alarak, beşinci yılına girdik bile diyebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsrail gazetesi Haaretz’in derlediği şu listeye bakar mısınız? Masud Ali Muhammed (12/01/2010), Majid Şahriyari (29/11/2010), Abadan rafinerisinde patlama (24/05/2011), Darious Rezainejad (23/07/2011), füze üssünde patlama, bir general 16 ölü, 15 yaralı (12/11/2011), İsfahan Nükleer Tesisleri’nde patlama (28/11/2011), Yazd kenti nükleer tesislerinde patlama 7 ölü (11/12/2011) ve geçen hafta Mustafa Ahmedi. Bunlara ek Fareydun Abbasi 2010’daki saldırıdan yaralanarak kurtuldu, İran Atom Enerjisi Örgütü’nün başına getirildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD Ulusal Nükleer Güvenlik İdaresi eski yetkililerinden ve Ulusal Güvenlik Konseyi uzmanlarından William Tobey’in, “2007’den bu yana altı saldırıdan beşinin, taşıtlara yapıştırılan mıknatıslı bombalarla gerçekleştirildiğine” (Daily Beast /Newsweek, 13/01/12) ilişkin saptaması, suikastların sistemli bir biçimde, tek bir kaynak tarafından gerçekleştirildiğini gösteriyor. Natanz Nükleer Tesisleri’ne yönelik Suxnet bilgisayar virüsü aracılığıyla yapılan sabotajı da bu listeye eklediğimizde, İran’ın, 2010’dan sonra giderek tırmanan bir saldırı altında olduğunu söyleyebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD yetkilileri “Kesinlikle bizden kaynaklanmıyor” diyorlar. İsrail, saldırıları sahiplenmiyor. Ancak Le Figaro İsrail gizli servisinin İran muhalefetiyle işbirliği yaptığını savunuyor. Der Spiegel de ağustosta yayımladığı bir raporda İsrail’in, MOSSAD’ın yeni başkanı Tamir Pardo önderliğinde İran’a karşı gizli bir savaş sürdürdüğünü iddia ediyordu (The Guardian 11/01/2012). Son saldırı, İsrail Genelkurmay Başkanı’nın “2012 İran için çok kritik bir yıl olacak. İran’da çok sayıda doğal olmayan şey yaşanacak” uyarısından hemen sonra gerçekleşmişti. Yine de kimi İsrailli yetkililerin, “Bölgede İran’da sorun çıkartmak isteyen tek ülke biz değiliz” uyarıları (The Guardian) “bu saldırıların arkasında kim var” sorusuna kesin bir cevap vermeyi zorlaştırıyor. Bu bağlamda, Hürmüz Boğazı, Şii nüfusun kışkırtılması, Suudi kaynaklı medyada dile getirilen İran korkularına bakmak yeterli.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;br /&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Süreç hızlanıyor mu?&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Geçen hafta gelişmeler aniden yoğunlaştı. ABD, haziran ayından itibaren İran’la petrol ticaretinin finansmanını global olarak yasaklayacağını, bir AB yetkilisi, İran’a petrol ve petrokimya ürünlerini kapsayan bir ambargonun 23 Şubat’ta onaylanacağını açıkladı. Aynı günlerde İran ikinci bir tesiste daha uranyum zenginleştirmeye başladığını, Rusya ile petrol ticaretinde artık dolar kullanmayacağını açıklıyor, ambargolara misilleme olarak Hürmüz Boğazı’nı kapatmaktan söz ediyordu. Perşembe günü Los Angeles Times ABD’nin körfezdeki askeri varlığını arttırmaya başladığını, cuma günü New York Times ABD’nin İran’a, Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasına asla izin verilmeyeceğine ilişkin gizli bir mesaj gönderdiğini aktarıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diplomatik trafik de hızlanmıştı. ABD Hazine Bakanı Çin’i ambargolara katılmaya ikna etmeye çalışırken Halkın Günlüğü gazetesi, Çin’in İran’dan petrol almayı durdurmasının neden olanaksız olduğunu anlatıyordu. Bu ekonomik yaptırımlar bir BM kararından değil, ABD politikalarından kaynaklanıyordu; “ABD uluslararası topluluk demek değildi”. Ambargolar “Çin’in stratejik çıkarlarına zarar verecekti”. (13/01). ABD Çin’i ambargoyu desteklemeye ikna edemeyince, perşembe günü, Çin’in önemli petrol şirketlerinden Zhuhai Zhenrong’a mali ambargo uygulayacağını açıkladı. Cumartesi günü, Çin gazetesi, Global Times’ın baş yorumcusu, ABD’ye boyun eğilmemesini, bu küstahlığa gereken cevabın verilmesini istiyor, böylece ABD-İran çelişkisi yeni bir boyut kazanıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Christian Science Monitor’un bir yorumuna göre Rusya da İran’ın nükleer projelerinden kaygı duymakla birlikte yalnızca İran ve Suriye’ye karşı ABD kaynaklı yaptırımlara, BM Güvenlik Konseyi’nden bu yönde bir karar çıkmasına kesinlikle karşıydı. Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın “Bizim için BM kararları bağlayıcıdır, başkalarının kararları değil” sözlerini aktaran Financial Times’a göre Türkiye ambargoya katılmayacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gelişmeler, ambargonun başarılı olamayacağını düşündürürken, BBC “Kriz derinleşiyor, bir çatışma önlenebilir mi” diye soruyor, Telegraph, “ilan edilmemiş savaşın ısınmakta olduğunu” savunuyor, Pekin Üniversitesi Stratejik Çalışmalar Enstitüsü’nden Dai Xu, “İran’a yönelik açık bir saldırının 2012 içinde gerçekleşmesini” bekliyordu (Global Times, 12/01). Financial Times’ta James Blitz’in yorumuna göre 2012’nin “küresel güvenlik gündeminin başında Batı, İran’la bir savaşa ne kadar yakınlaştı” sorusu var (13/01).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Savaş ne kadar yakın?&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Önümüzdeki haftalarda körfezde İran, ABD ve İsrail’in neredeyse aynı zamanda gerçekleştirecekleri “manevralar” sırasında bir “provokasyon” olasılığını bir kenara bırakırsak ABD ve/veya İsrail’in İran’a saldırma olasılığı ne kadar yüksek? ABD’nin etkili dış politika yayınlarından National Interest’te geçen hafta yayımlanan iki farklı analize göre, bir provokasyona zorunlu cevap verme olasılığı dışında saldırı çok riskli bir seçenek. Elbridge Colby ve Austin Long imzalı yazı, pek fazla ilgi çekmeyen, ama çok önemli bir soruya işaret ediyor: “Bir saldırı başladıktan sonra süreç nasıl sonlanacak?”; dahası “Bir saldırıdan sonra İran teslim olmazsa ne olacak?”, “uzun süreli bir bombalama operasyonu boyunca ABD uluslararası desteği ve ittifaklarını nasıl muhafaza edecek?” Malou Innocent’in yorumunda, “Irak, Afganistan, Pakistan, Somali, Yemen, Libya deneylerinden sonra, İran’a saldırmayı savunmadan önce insan biraz düşünür” diyor. Innocent, olaylardaki tırmanmanın, yeni bir körfez savaşına, ekonomik krize yol açacağını savunuyor, MOSSAD’ın eski başkanlarından Dagan’ın ve Halevy’nin “bir saldırının aptalca olacağına”, “İsrail’i ve tüm bölgeyi 100 yıl sarsacağına”, eski ABD Savunma Bakanı Gates’in “kuşaklar boyu gelecek cihat dalgasını tetikleyeceğine” ilişkin uyarılarını aktarıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar, bölgede istikrarın sağlanmasına öncelik veren bir paradigma içinde son derecede akılcı uyarılar. Ama ya ABD’nin, “Yeni Savunma Stratejisi” bağlamında, bir paradigma değişikliğiyle karşı karşıyaysak? Ya ABD artık Ortadoğu petrollerine, gazına Çin kadar bağımlı olmadığını, bu farkı stratejik avantaj olarak kullanabileceğini düşünmeye başladıysa; istikrar yerine, uzaktan dengelemeye Çin’in yükselişini engellemeye öncelik veriyorsa?..&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34012686-8806352659396702327?l=erginyildizoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/feeds/8806352659396702327/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34012686&amp;postID=8806352659396702327' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/8806352659396702327'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/8806352659396702327'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/2012/01/hedefteki-ulke-iran.html' title='Hedefteki Ülke: İran'/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34012686.post-4468063996723624503</id><published>2012-01-13T09:03:00.000Z</published><updated>2012-01-13T09:03:13.028Z</updated><title type='text'>ABD'nin yeni savunma stratejisi (II)</title><content type='html'>&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34012686-4468063996723624503?l=erginyildizoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://globalpolitikultur.blogspot.com/2012/01/abdnin-yeni-savunma-stratejisi-ii.html' title='ABD&apos;nin yeni savunma stratejisi (II)'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/feeds/4468063996723624503/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34012686&amp;postID=4468063996723624503' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/4468063996723624503'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/4468063996723624503'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/2012/01/abdnin-yeni-savunma-stratejisi-ii.html' title='ABD&apos;nin yeni savunma stratejisi (II)'/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34012686.post-7707926033135414901</id><published>2012-01-10T17:42:00.000Z</published><updated>2012-01-10T17:42:32.888Z</updated><title type='text'>ABD’nin Yeni Savunma Stratejisi (I)</title><content type='html'>(09 Ocak 2012) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen hafta perşembe günü Başkan Obama ABD’nin yeni savunma stratejisini, Pentagon’da yanına kuvvet komutanlarını, savunma bakanını alarak yaptığı bir basın toplantısında açıkladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Medyada aktarıldığına göre Obama, “yeni bir döneme geçiş”, “yeni bir yönelim” kavramlarını vurgulayarak sunduğu bu savunma stratejisinin hazırlanma sürecine her aşamada doğrudan katılmıştı. İlk kez, bir ABD Başkanı “yeni savunma stratejisini” bizzat Pentagon’a gelerek orada açıklıyordu. Tüm bunlar, Bush yönetiminin Afganistan ve Irak savaşlarını başlatmadan önce 2001 Kasım ayında açıkladığı, sonra da üzerine “yeni savunma stratejisini” inşa ettiği “Dört Yıllık Savunma Gözden Geçirme (QDR 2001)” raporundan bu yana en önemli “yön değişikliği” beyanıyla karşı karşıya olduğumuzu düşündürüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Küresel güvenlik ortamı&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Obama, yeni stratejinin ana hatlarını çizen, “ABD’nin Küresel Liderliğini Korumak İçin 21. Yüzyılın Savunma Öncelikleri” başlıklı rapora (www.defense.gov/news/Defense_Strategic_Guidance.pdf ) konan sunuş yazısına “Ulusumuz bir geçiş anındadır” (momentinde) saptamasıyla başlıyor. Ardından, Obama, Irak savaşının tamamlandığını, Afganistan’da, yönetimi Afganlara bırakmaya olanak verecek ilerlemelerin gerçekleştiğini, Bin Ladin’in öldürüldüğünü, El Kaide’nin bir yenilme sürecine sokulduğunu vurgulayarak “nereden geldiklerini” söylüyor; nereye “geçmeye” başladıklarına geçmeden önce. ABD’nin ekonomik gücünün yenilenmesinin önemine dikkat çekiyor. Çünkü bu rapor, bir mali kriz içinde, savunma harcamalarından yapılması öngörülen 450 milyar dolarlık kesintinin gölgesinde hazırlandı. ABD’nin bu raporda ortaya konan hedeflerini gerçekleştirebilmesi için ekonominin hızla toparlanmaya başlaması gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Obama, raporun amacının ABD’nin liderliğinin korunması, askeri üstünlüğünün sürdürülmesinin sağlanması, gelecek 10 yılda bunların başarılması için savunma, harcama önceliklerini belirleyecek stratejik çıkarların saptanmasına yönelik olduğunu vurguluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Obama’nın raporun tonunu belirleyen sunuşunda, Asya Pasifik bölgesine, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da tarih sahnesine çıkan yeni kuşağın özgürlük, ekonomik, siyasi reform taleplerinin desteklenmesine, yerel ittifakların derinleştirilmesine vurgu yapılıyor; “siber uzay” ve gerçek uzay da dahil olmak üzere her alanda hâkim olmalarına olanak sağlayacak yatırımları yapmaya kararlı olduklarını belirtiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savunma Bakanı Panetta’nın “Bu ülke bir stratejik dönüm noktasındadır” saptamasını da içeren kısa açıklamasından sonra raporun, “Küresel Güvenlik Ortamı”nı ABD açısından betimleyen ‘1. Bölümü’ başlıyor. Burada ABD’nin güvenlik yöneliminin Asya Pasifik bölgesinin öneminin artmasına bağlı olarak “yeniden dengelendiğini” öğreniyoruz. Ortadoğu bölgesiyse ikinci sıraya düşmüş. Avrupa ve Latin Amerika’nın bu aşamada sözü edilmiyor. Ama Avrupa, küresel güvenliğin sağlanması açısından ABD’nin en kararlı, öncelikli ortaklarının evi olarak saptanıyor. Böylece yine bir “Batı ve geri kalanlar” resmi oluşuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rapor bu aşamada, Asya Pasifik bölgesinde yükselirken dengeleri değiştirmeye başlayan Çin’e karşı Hindistan ve Japonya’yı dengeleyici unsurlar olarak saptıyor. Raporda, Ortadoğu söz konusu olduğunda, “Arap uyanışı” olarak nitelenen gelişmenin ve İran’ın nükleer silahlar edinme olasılığının en önemli güvenlik sorunları olarak öne çıktığı görülüyor. Bu bölgede güvenlik, ABD’nin doğrudan müdahalesinden çok Körfez ülkelerine ve diğer ülkelerle işbirliğine dayandırılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu yaklaşımların arkasında küresel ekonominin kaynaklarının, kaynaklara ulaşım yollarının açık kalmasını, erişime engel güçlerin etkisizleştirilmesini amaçlayan bir mantık yatıyor. Bu tür güçlerin kitle imha silahlarına sahip oldukları takdirde manevra kabiliyetlerinin artacağına işaret ediliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;ABD Silahlı Kuvvetleri’nin öncelikli görevleri&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Raporun ikinci bölümü, ABD Silahlı Kuvvetleri’nin bu “yeni güvenlik ortamında” yeniden düzenlenmesine ilişkin ilkeleri on başlık altında saptıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özetle, ABD aynı anda iki büyük savaşı birden sürdürme kapasitesine sahip olma ilkesinden bir büyük savaş, bir de yerel çatışmayı sürdürme kapasitesine sahip olma hedefine geçiyor. Bu yeniden düzenlemede, her alanda hız ve bilişim öne çıkıyor; hızlı hareket etmeye, hızlı haberleşmeye, sibernetik ağlara, teknolojik üstünlüğe özellikle vurgu yapılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yeni dönemde, ABD ordusunun büyük kapsamlı, Irak ve Afganistan benzeri işgallerden daha çok düzensiz savaşların (“IV. Kuşak Savaşlar” - gerilla savaşları) gereksinimlerine göre, belli bölgeleri kısa süre için bile olsa hızla ele geçirebilecek, elde tutabilecek ya da erişime kapatabilecek biçimde uzmanlaşması, dolayısıyla “özel güçler”in öneminin artması da öngörülüyor. Bu bağlamda, bölgeleri erişime kapatabilecek ülkeler olarak İran ve Çin’in isimleri ilk kez ve birlikte anılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD’nin bundan sonra geniş çaplı uzun süreli, istikrar sağlama operasyonlarına girişmeyeceği vurgulanırken gerektiğinde bu amaca yönelik kısa süreli operasyonların gerçekleştirilebileceği de vurgulanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu hedeflere yönelik olarak ABD ordusunun kapasitelerinin geliştirilmesi açısından, yeni hayalet bombardıman uçaklarının, denizaltıların, füze savunma sistemlerinin, uzay temelli sistemlerin ve bu sistemlerin dayanıklılıklarının geliştirilmesine özellikle vurgu yapılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Siber uzay”ın, dijital ağların da yeni savaş alanları olarak ortaya çıkmaya başlamış, savunma stratejilerinin, ekonomik süreçlerin bunlara bağımlı hale gelmiş olmasıysa raporda kaygı duyulan, özellikle önlem alınması gereken bir alan olarak dikkat çekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Raporun son bölümünde ABD ordusunun iç örgütlenmesi, güçlerin dağılımıyla ilgili sorunlar ele alınıyor; “ordunun yapısının” korunmasıyla “harekete geçme hızı” arasındaki ilişkiyi, mali kaynaklardaki daralmanın getirdiği koşullarda dengelemenin ilkeleri ortaya konuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özetle, raporda ABD’nin güvenlik önceliklerinde Avrupa’dan, Ortadoğu’dan Asya Pasifik alanına doğru bir kayma görülüyor. Güvenlik teknolojilerindeyse “siber uzay” ve “siber güvenlik” alanlarına, hava ve uzay güçlerine, denizaltılara, füze savunma sistemlerine, “IV Kuşak savaşçıları”na ( özel güçler, uzmanlar) doğru bir yönelim öneriliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunlar, ABD güvenlik konseptinde “nereden” “nereye geçiş” anlamına geliyor? Bu geçiş ne kadar yenilik, ne kadar süreklilik içeriyor; küresel ve bölgesel düzeyde, diğer ülkeler açısından ne anlama geliyor? Çarşamba günü bu sorulara cevap arayacağım.&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34012686-7707926033135414901?l=erginyildizoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/feeds/7707926033135414901/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34012686&amp;postID=7707926033135414901' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/7707926033135414901'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/7707926033135414901'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/2012/01/abdnin-yeni-savunma-stratejisi-i.html' title='ABD’nin Yeni Savunma Stratejisi (I)'/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34012686.post-7244336586818525842</id><published>2012-01-03T00:07:00.000Z</published><updated>2012-01-03T00:07:13.560Z</updated><title type='text'>‘Putin’siz Rusya’ mı?</title><content type='html'>02 Ocak 2012 - &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Moskova’da 10 Aralık’ta Bolotnaya Meydanı’nda, 24 Aralık’ta Sakharov Bulvarı’nda gerçekleşen protesto gösterileri, başta ABD medyası olmak üzere Batı’da büyük yankı yaptı. Gösterilere katılanlar, 4 Aralık Duma (meclis) seçimlerinde yapıldığı iddia edilen hileleri protesto ediyor, Putin’in yeniden devlet başkanı olmasını istemiyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu protestoların ABD ve Batı medyasını bu kadar heyecanlandırmasının arkasında, on binlerce Moskovalının katıldığı gösterilerde “Putin’siz Rusya” sloganının egemen olmasının yanı sıra, katılanların toplumsal özelliklerinin, muhalefet teknolojisinin Tunus ve Mısır “olaylarını” anımsatması yatıyordu. Acaba, bu muhalefet Putin’in 4 Mart’ta başkanlık seçimlerini kazanarak “geri dönmesini” engelleyebilir miydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;‘Ofis planktonları’&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de Bolotnaya Meydanı’na, Sakharov Bulvarı’na toplanan kalabalıklara bakınca, Tahrir, Porto Del Sol meydanlarını, Zucotti Park, St Paul’deki işgali anımsamamak elde değil. Örneğin, New York Times, Washington Post, Foreign Policy gibi yayınlarda ABD medyasının Rusya “uzmanlarına” göre katılanlar çoğunlukla gençlerden, 30’lu yaşlarda eğitimli profesyonellerden, çalışanların “yeni orta sınıf” olarak adlandırılan kesimlerinden oluşuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Wall Street Journal’ın, Lavado adlı Rus kamuoyu araştırması kurumunun bulgularına dayanarak aktardığına göre, protesto gösterilerine katılanların yüzde 46’sı “uzmanlardan” (yüksek vasıflı emek harcayarak çalışanlar), yüzde 17’si şef düzeyinde yöneticilerden, yüzde 8’i beyaz yakalılardan (düşük vasıflı emek...), yüzde 12’si öğrencilerden, yüzde 8’i de iş sahibi girişimcilerden oluşuyormuş. Katılanların üçte biri 25-39 yaş, dörtte biri 18-24 yaş arasındaymış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gözlemlerden, verilerden hareketle, yine karşımızda, Rusya’da, popüler kültürde “ofis planktonu” olarak da adlandırılan, “yeni beyaz yakalılar”ın ya da ekonomide, dijitalleşmenin, “siber ağların” yaygınlaşmasına paralel olarak işçi sınıfı içinde başlayan yeni şekillenmelerin ürünü kesimin olduğunu görüyoruz...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kesim, harekete geçtiği her yerde hükümetleri sarsıyor, Tunus’ta ve Mısır’da olduğu gibi, işçi sınıfının geleneksel kesiminin, sendikaların katılımını da sağlarsa, “rejimleri” yıkabiliyordu. Şimdi de sıra, Rusya’da, Putin’in “güdümlü demokrasi” rejiminde miydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Putin döneminin çocukları&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Bolotnaya Meydanı’na, Sakharov Bulvarı’na toplanan muhalefetin yukarda aktardığım özelliklerine bakınca, bu kesimin 2000 yılında Rusya Devlet Başkanı seçilen Putin döneminde yaşanan ekonomik toplumsal yeniden yapılanma sürecinin ürünü olduğunu kolaylıkla ileri sürebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarihin bir ironisi olsa gerek. Bu protesto olayları, SSCB’nin bir idari birim olarak resmen ortadan kalktığı haftanın tam 20. yıldönümünde gerçekleşiyordu. 20 yıl önce SSCB, kapitalizmle komünizm arasındaki süreçte tıkanıp kalmış olmanın sonuçlarını yaşarken, Gorbaçov’un “beceriksizliği”, “korkaklığı”, egemen sınıfın, çoktan kendine güvenini, toplumdaki meşruiyetini, korunma refleksini yitirmiş olması gibi nedenlerin katkılarıyla çökmüş, ekonomi yeniden küresel serbest piyasaya, uluslararası sermayeye açılmıştı. Hemen arkasından, muazzam bir yıkım, SSCB egemen sınıfının bir kesimiyle uluslararası sermayenin işbirliği içinde gerçekleştirdiği bir talan dönemi başladı, “oligark” denen mafioz bir süper zenginler tabakası oluştu. Bu dönemde işsizlik hızla arttı, GSMH’nin yarısı yok oldu, ortalama yaşam beklentisi yarı yarıya düştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu “oligark” kesim, gelişmekte olan piyasa ilişkileri içinde şekillenmeye başlayan yeni girişimciler kuşağının önünü tıkarken, ülkenin enerji ve mineral kaynaklarını uluslararası sermaye transfer etmeye başlıyordu. Rusya, Yeltsin döneminde, liberal ekonomistlerin “şok” politikaları altında, bir süper güç konumundan, bir geri kalmış, “yeni-sömürge” ülkeye dönüşüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Putin bu koşullarda ve halkın bu koşullara tepkisinin, yeni sınıf şekillenmelerinin üzerinden devlet başkanı seçildi. Ülkede ekonomik ve siyasi istikrarı yeniden sağladı, oligarkların gücünü kırdı, ülkenin enerji ve mineral kaynaklarının yabancı sermaye tarafından talan edilmesini önledi, yönetimini merkezileştirdi, güçlendirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunar Batı’da “güdümlü demokrasi” olarak adlandırılan, denetimli, baskıcı bir rejimle gerçekleştirildi. Dahası, Putin döneminde, Rusya kısa sürede bir enerji devine, yeniden uluslararası alanda etkili, zaman zaman Batı’nın planlarına uymayan, direnen bir güce dönüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekonomi toparlandı, piyasa derinleşti, yaygınlaştı, yabancı sermayenin, yeni teknolojilerin girişi hızlandı... Bu süreç kaçınılmaz olarak yeni sınıf şekillenmeleri getirdi. Meydanları dolduranlar da bu şekillenmelerin ürünü... Peki Putin’in geri dönmesini engelleyebilirler mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;‘Anarşistler – monarşistler’&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Birçok nedenden, “Şimdilik olanaklı görünmüyor” diye düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birincisi, muhalefetin siyasi yapısıyla ilgili. Karşımızda, bir ucunda anarşistler, öbür ucunda monarşistler olan bir siyasi yelpaze var. Ortada da, komünistler, liberaller, ırkçı ulusalcılar, halkçı ulusalcılar gibi karmakarışık bir gruplaşma. Bu muhalefet blokunun “Putin’siz Rusya”, “yolsuzluklara son”, “demokrasi” vb. slogan ve taleplerden öte, bir toplumsal programı, liderliği yok hem de toplumsal tabanı çok zayıf. Lavado’nun araştırmasına göre, protesto gösterilerine katılanların yüzde 38’i, oy tabanı yüzde 4’e bile ulaşmayan liberal Yabloko Partisi’ni destekliyor, yüzde 18’i milyarder Prokhorov’a oy vereceğini söylüyor (Wall Street Journal 27/12). Ancak Lavado’nun 22 Haziran araştırması, Putin’in partisi Birleşik Rusya’nın toplumsal desteğinin hâlâ yüzde 48 düzeyinde olduğunu gösteriyor. Putin’in toplumsal desteğiyse hâlâ yüzde 60’ın üzerinde. (Migranyan, The National Interest, 28/12)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkincisi, New York’taki Demokrasi ve İşbirliği Enstitüsü’nün direktörü, Moskova Üniversitesi uluslararası ilişkiler profesörlerinden Migranyan’ın, The National Interest’te vurguladığı gibi, Medvedev-Putin yönetimi muhalefetin kimi taleplerine cevap verecek adımları atmaya, “halkçı-ulusalcılar”ın olumlu karşılayacağı Rogozin gibi siyasetçileri öne çıkartmaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçüncüsü, Kommersant’ta Maksim İvanov’un vurguladığı gibi, protesto gösterileri, muhalefet liderlerini korkutmuş görünüyor. Tek bir ortak başkan adayı etrafında birleşmek bir yana, bu partiler, bu başkanlık seçimlerine, yine aynı “önceki seçimleri kaybetmiş” adaylarla giriyorlar (24/12). Bu koşullarda, Migranyan’ın işaret ettiği gibi, Putin 4 Mart seçimlerinde yüzde 38 oy bile alsa I. turda rahatlıkla devlet başkanı seçilebiliyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak, uluslararası sermayenin, Putin’den çok da şikâyetçi olmadığını görmek gerekiyor. Christian Science Monitor’da David Speedie’nin aktardığına göre, PepsiCola’nın kurucularından, Donald Kendall “Ben 1959’dan bu yana Rusya’yla iş yapıyorum. Putin, bu ülkenin bugüne kadar ürettiği en iyi lider” diyormuş. (15/12)&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34012686-7244336586818525842?l=erginyildizoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/feeds/7244336586818525842/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34012686&amp;postID=7244336586818525842' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/7244336586818525842'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/7244336586818525842'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/2012/01/putinsiz-rusya-m.html' title='‘Putin’siz Rusya’ mı?'/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34012686.post-4724022245494174477</id><published>2011-12-27T21:15:00.000Z</published><updated>2011-12-27T21:15:28.058Z</updated><title type='text'>2012: Fırtınanın merkezinde</title><content type='html'>26 Aralık 2011 - &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen hafta, ekonomik krizin 2012’de yeniden hızlanacağını düşündüren gelişmelere dikkat çekmiştim. Yıl boyunca gelişen siyasi kriz dinamiklerinin de önümüzdeki aylarda hızlanacağı anlaşılıyor. Bu iki sürecin kesişerek 2012 yılında, çok kritik “siyasi-askeri” fırtınaları tetikleme olasılığı giderek artıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kemer sıkma” önlemlerine, finans kapitale karşı “demokrasi” mücadeleleri bağlamında Avrupa Birliği’nin, ABD-Çin dengeleri ve Kuzey Kore bağlamında Güneydoğu Asya’nın, İran ve Suriye bağlamında Ortadoğu’nun bu “fırtınaları” yaşamaya aday bölgeler olduğu kolaylıkla söylenebilir. Ancak, geçen iki hafta içinde yaşanan gelişmeler, olasılıklar yelpazesi içinde öncelikle Ortadoğu’yu, tetikleyici etken olarak da Irak’ı işaret ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;‘Büyük Satranç Tahtası’nda son durum&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Ekonomik ve kriz dinamiklerinin “fırtına” yaratma kapasitelerini anlamaya çalışırken ABD hegemonyasının gerileme, yeni güçlerin yükselme dinamiklerinin, Brzezinski’nin ünlü kavramını ödünç alırsak “Büyük Satranç Tahtası”nda gündeme getireceği olası hamleleri düşünerek başlamak gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bağlamda, Brzezisnki’nin, Council on Foreign Relations’un yayımladığı Foreign Affaires dergisinin 90. yıl özel sayısında (Ocak/Şubat 2012) yer alan “Doğu’yu Dengelemek, Batı’yı Yenilemek” (Balancing the East, Upgrading the West) başlıklı denemesi, bize yardımcı olabilir. Derginin, ABD için yeni bir “Büyük Strateji” arayışı olarak sunduğu bu denemede, Prof. Klare’nin daha önce bu köşede aktardığım (12 Aralık Pazartesi) “Yeni Soğuk Savaş” savına temel oluşturan varsayımlar etrafında yazılmış: ABD’nin dikkati giderek artan ölçüde Çin’i dengeleme paradigması, ekonomik siyasi kaynakları Uzakdoğu’ya kaydırma hesapları üzerinde yoğunlaşıyor. Bu bağlamda, Brzezinski, öncelikle Batı ittifakının, Rusya ve Türkiye’yi de içerecek biçimde, Japonya’ya ve Güney Kore’ye kadar uzanacak biçimde, geliştirilerek genişletilmesini öneriyor. İkincisi, ABD’nin Uzakdoğu’da kendisine, büyük güçler arasında, uzlaştırıcı ve dengeleyici bir konum inşa etmesi gerektiğini düşünüyor. Brzezinski, denemesinde ABD’nin, bu süreci, ideolojik olarak Çin’i doğrudan hedef almadan “yapıcı işbirliği” kavramına uygun biçimde yönetebilmesinin olanaklarını tartışıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Brzezinski’nin bu denemesi üzerinde daha fazla durmak istemiyorum; bir başka yazıda tekrar döneriz. Benim için bu noktada önemli olan, bu denemenin, ABD’de bir “Yeni Büyük Strateji” arayışlarına ilişkin tartışmalarda, Uzakdoğu’nun önemine yapılan vurgular artarken Ortadoğu’nun öneminin azalmakta olduğunu vurgulayan savları destekler nitelikte olması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu saptamalardan sonra, ABD Irak’tan “çıkarken”, Avrasya’nın hemen altında, bir stratejik enerji kaynakları bölgesi olarak Ortadoğu’nun kendi kaderine terk edilmesinin söz konusu olamayacağı varsayımından hareketle kimi sorular sorarak düşünmeye devam edebiliriz: Bu bölgede, güçler dengesine ilişkin nasıl bir “denklem” ABD’nin ve “Genişletilmiş Batı”nın çıkarlarını korumaya devam etmesine izin verebilir? Bu çıkarlar en genelde nasıl tanımlanabilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşünce sürecimize maddi bir zemin sağlaması açısından önce ikinci sorudan başlarsak, bu çıkarları “Bölgenin, başta enerji olmak üzere doğal kaynaklarının, piyasalarının Batı’nın kullanımına, etkilerine ekonomik, siyasi, kültürel olarak açık kalması” olarak tanımlayabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu çıkarları koruyacak denklemi düşünmeye başlayınca, andaki “durum” içinde üç fonksiyon hemen öne çıkıyor: 1) Toplumsal muhalefet dalgasının, devrimci atılımların, durdurulması ya da önceki paragrafta değindiğim “amaç” doğrultusunda saptırılması. 2) Bu amacın güvenceye alınmasını engelleyebilecek güçlerin bölgede hegemonya kurmasının engellenmesi. 3) İsrail’in güvenliğinin sağlanması.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;br /&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Büyük Ortadoğu – ‘Büyük Oyun’&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Amacım, tabii ki ABD’nin “Büyük Strateji” arayışı tartışmalarına katkı yapmak değil. Ama ‘Büyük Ortadoğu’ alanındaki ana öğelere bakınca olası bir “Büyük Strateji”yi şu senaryolar bağlamında düşünebiliyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplumsal muhalefet dalgasının ve devrimci atılımların açtığı kapıdan, bölgedeki en örgütlü, “postkolonyal” (Batı/emperyalizm yapıntısı) devletlerle uzlaşmaya hazır, kapitalizmle barışık güç olan Sünni-Müslüman Kardeşler akımının (Suudi parasının, Körfez ülkelerinin askeri desteğinin de yardımıyla) geçerek siyasi iktidarı almasıyla birinci fonksiyon yaratılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci fonksiyonun inşa edilebilmesi için öncelikle, ABD’nin Irak işgalinin yan ürünü olarak yükselen İran’ın etkisinin kırılması, bu ülkenin Batı projelerini aksatıcı bir parametre olmaktan çıkarılması gerekir. İkinci aşamada, İran etkeni giderilirken birlikte davranan güçlerden birinin, İran’ın geriletilmesiyle oluşacak boşluğun doldurulmasına fırsat vermemek gerekir. Bu amaçların gerçekleşmesine olanak sağlayacak fonksiyonun, bir Sünni-Şii kamplaşması üzerinden, İran-Suriye-Hizbullah eksenine karşı Suudi Arabistan, Müslüman Kardeşler “enternasyonalizmi”, Türkiye ekseni üzerinden kurulabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran geriletildikten sonra oluşacak boşluğu bu üç güçten birinin doldurmasını engelleyecek güçler dengesi, Sünni-Selefi ekseniyle, Müslüman Kardeşler arasındaki çelişkiler, Türkiye-Mısır rekabeti, Kürt sorununun Türkiye Devleti üzerindeki etkileri, Suudi Kırallığı’nın Türkiye ekonomisi içindeki mali etkisi, “Yeni Osmanlı projesi”nden rahatsızlığı üzerinde kurulabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsrail’in güvenliğinin sağlanmasına gelince; aslında 1 ve 2 numaralı fonksiyonların işlemeye başlamasıyla bölgede hızlanan dinamikler, hem İsrail üzerindeki basıncı azaltacak hem de ona Arap dünyası içinde, geçici de olsa yeni ilişkiler kurma olanağı sağlayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;br /&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Fay hattının üzerindeki ülke: Irak&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;ABD çıkarken Irak’ta patlayan bombalar, sömürgecilik tarihinin, jenosit ve yıkımdan sonraki en tipik dinamiğinin yine işlemekte olduğunu gösteriyor. Yine bir sömürgeci güç, çıkarken arkasında parçalanmış, parçaları birbiriyle savaş halinde bir ülke enkazı bırakıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sünni-Şii bloklarının arasındaki fay hattı, Irak’ın temelinden geçiyordu. ABD işgalinin bir aşamasında, direniş bu fay hattının enerjisi devşirilerek bir iç savaş senaryosu bağlamında etkisizleştirilmişti. Şimdi ABD “çıkarken” bu fay hattı bu kez ülkeyi üç parçaya bölecek biçimde enerji üretmeye başlıyor. Böylece Irak, yukarıda değindiğim üç fonksiyonun, İran’ın geriletilmesi çabalarının, İran’ın yerine aday güçler arası rekabetin yaşanacağı sahne haline geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dahası Irak, bu özelliğiyle Suudi Arabistan’ı, Müslüman Kardeşler’i (ve Hamas’ı), Lübnan’ı (Hizbullah), Suriye’yi, İran’ı, Türkiye’yi, “Büyük Kürt Coğrafyası”nı birbirine bağlayan bir düğüm noktası olarak karşımıza çıkıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özetle, ABD stratejik dikkatini, Ortadoğu’dan Uzakdoğu’ya kaydırırken bu bölgede giderek genişleme potansiyeli taşıyan bir yangın ve parçalanma süreci yeniden hızlanıyor. Türkiye’nin de bu sürecin, dolayısıyla fırtınanın, merkezine çok yakın olduğu görülüyor.&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34012686-4724022245494174477?l=erginyildizoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/feeds/4724022245494174477/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34012686&amp;postID=4724022245494174477' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/4724022245494174477'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/4724022245494174477'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/2011/12/2012-frtnann-merkezinde.html' title='2012: Fırtınanın merkezinde'/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34012686.post-7183485269292781541</id><published>2011-12-20T23:44:00.000Z</published><updated>2011-12-20T23:44:05.026Z</updated><title type='text'>2012: Krizde bocalamaya devam</title><content type='html'>19 Aralık 2011 - &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyayı iyi bir yıl beklemiyor. Avrupa ekonomisi yeniden resesyonda. ABD ekonomisi yeniden yavaşlıyor. Gelişmekte olan ülkelerde, Çin’de ekonomik büyüme hızları düşüyor. Morgan Stanley ekonomistlerine göre, Türkiye 2012 yılında ekonomik büyüme hızı en çok düşen ülke olmaya aday.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerika ve Avrupa’da, ekonomi politikaları alanında devam eden başarısızlık, belirsizlik, yalnızca, 2012 yılında dünya ekonomisinde büyüme hızının yeniden resesyon alanına girmesine ilişkin beklentileri değil, 2030’lardan önce bir iyileşme beklemeyen “uzun depresyon” savlarını da destekliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Dört yıl sonra hâlâ...&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Lehman Borthers’in batmasının üzerinden üç yıl geçti, Lehman’ı batıran koşulları düşününce, rahatlıkla en az dört yıldır krizdeyiz diyebiliriz. Hâlâ ortada öngörülebilir bir zaman dilimi içinde krizden çıkılabileceğine ilişkin bir belirti yok. Krizle birlikte başlayan borçları temizleme çabası, bu sırada yükün özel sektörden devlete devredilmesi, devletin yükü halkın üzerine transfer etme çabaları, kredi piyasalarındaki çöküşün, üretim ve tüketim kapasitelerinde başlattığı yıkım hâlâ devam ediyor. Bu bağlamda, hemen tüm ekonomik analizler, IMF’ninkiler de olmak üzere 2012 yılı için beklentilerini aşağı doğru çekmeye devam ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen hafta IMF Başkanı, uluslararası işbirliğinin önemini vurguluyor, ülkelerin liderlerini, küresel ekonominin, korumacılık, içine kapanma eğilimlerini güçlendirecek yeni bir gerileme olasılığıyla karşı karşıya olduğunu vurgulayarak uyarıyor. Bu uyarının yapıldığı günlerde Fransa ve İngiltere arasında patlak veren, “aslında senin ekonomin benimkinden kötü, önce senin kredi notun düşmeli” tartışması, kıvrımları açılmaya başlayan dönemin özellikleri hakkında hiç de hoş olmayan işaretler veriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya ekonomisinde koşulların bozulmakta olmasına ilişkin verilere örnek olarak Morgan Stanley analistlerinin yorumlarına bakabiliriz. Bankanın Baş Küresel Ekonomist’i Joachim Fels’e göre Avrupa yeniden bir resesyona girdi. Fels, AB bölgesine ilişkin 2012 yılı büyüme öngörülerimizi, “yüzde 0.5’ten yüzde -0.2’ye çektik” diyor. ABD’deki büyüme, o da, Kongre’nin bu yılkı mali desteğin 2012 yılında da devam etmesine izin vermesi halinde, yüzde 2 düzeyinde kalacak. Mali desteğin süreceğine ilişkin varsayım gerçekleşmezse ABD büyüme hızı yeniden eksiye geçebilecek. Fels gelişmekte olan ülkelerin ufkunun da kararmakta olduğunu düşünüyor. Bu ülkelere ilişkin ekonomik büyüme beklentisini, Banka yüzde 6.1’den 5.7’ye çekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bankanın Bartsch, Antonucci, Bizimana, Karitter, Pietrzak, Aksoy gibi ekonomistleri Avrupa, Kuzey Afrika ve Ortadoğu bölgesinin 2012 ekonomik performansı konusunda oldukça kötümser bir resim sunuyorlar. Almanya’nın bile olası bir resesyondan kurtulmasının olanaksız olduğunu düşünen analistler Rusya belki de olumlu bir büyüme performansı sergileyen tek ülke olacak derken Türkiye’de ekonomik büyüme hızının yüzde 2 düzeylerine gerilemesini bekliyor (Global Economic Forum, 15/12/11).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Perşembenin gelişi, çarşambadan...&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Aslında bu, özellikle Avrupa’ya ilişkin öngörüler şaşırtıcı değil; 2012 yılında yaşanacak olanları, 2010-11 yıllarında uygulanan, büyümeye değil bankaların alacaklarını tahsil etmeye odaklı ekonomi politikaları haber veriyordu. Bu politikalar gereğince kemer sıkma önlemleri yoluyla tüm kaynaklarını borç ödemeye ayırmaya zorlanan İrlanda ve Yunanistan’ın son durumuna bakmak sanırım yeter.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İrlanda İstatistik Merkezi’nin geçen hafta yayımladığı III. üç aylık büyüme verilerine göre İrlanda ekonomisi, reform ve kemer sıkma politikalarından yararlanmak bir yana bir önceki döneme göre yüzde 2 oranında gerilemiş. Kemer sıkma politikalarının daraltıcı etkisinin ihracatla aşılabileceğine ilişkin hayaller de böylece boş çıkmış (Wall Street Journal. 16/12). Gelecek yıl AB ekonomilerinin, ihracat pazarlarının daralacak olması İrlanda’da resesyonun daha da derinleşeceğine işaret ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yunanistan yönetimi 2009 Aralık ayından bu yana kemer sıkma politikalarını, sokakları dolduran protesto eylemlerine karşın uygulamaya devam ediyordu. Geçen hafta yayımlanan bir IMF raporu, Yunanistan’ın bütçe açığının, kemer sıkma politikalarına karşın arttığını saptıyor. IMF, Yunanistan ekonomisinin 2012 yılında da küçülmeye devam etmesini bekliyor (The Guardian 16/12).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu iki örneğe ek olarak İtalya, İspanya, Portekiz’de de benzer gelişmeler banka alacaklarının tahsil edilmesi adına uygulanan politikaların üretim ve tüketim kapasitelerini imha ederek krizi derinleştirdiğini gösteriyor. Gündemde başka politikalar da olmadığından, bu krizin 1873’ten bu yana en uzun depresyonu oluşturmaya başladığını düşünenlere itiraz etmek zorlaşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prof. Krugman, Haziran 2010’da bir yorumunda, G20 grubu ülkelerini etkisi altına alan neoliberal ekonomi politikalarının risklerine dikkat çekiyordu. Krugman, tarihte biri 1873 paniğini, diğeri de 1929-31 finansal krizini izleyen iki depresyon yaşandığına değiniyor, büyük bir olasılıkla bir üçüncüsünün gelişmekte olduğunu savunuyordu. Krugman’a göre, kriz başladığında gündeme gelen sağlıklı tartışmalar giderek sönmüş, neoliberal “denk bütçe” politikaları yeniden öne çıkmaya başlamış, adeta Herbert Hoover’in vergileri arttırarak, harcamalar kısılarak ekonominin büyütülebileceğine ilişkin savları yeniden canlanmıştı. Krugman, “G20 toplantısının sergilediği gibi siyasi liderler hâlâ enflasyona kafayı takmış durumdalar, gerçekte daha güçlü olan deflasyon risklerini görmezden geliyorlar” diyordu. Aradan geçen sürenin Krugman’ı haklı çıkardığını gördük. Bugün depresyon, hem de çok uzun sürecek bir depresyon riski giderek artıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen hafta Finans Sitesi MarketWatch’da, Metthew Lynn bu konuya eğiliyor, 1873-1896 “Uzun Depresyonu”yla, günümüzü karşılaştırarak benzerliklerden hareketle oldukça korkutucu sonuçlara ulaşıyordu: “uzun depresyon” öncesinde de mali piyasalar serbestleştirilmiş, yeni teknolojiler üretimi, iletişimi, mali sermayenin dolaşımını hızlandırmıştı. O sırada yeni bir sınai güç, dünya piyasalarını ucuz mallarla doldurarak yükseliyordu. Almanya yeni bir para sistemi benimsemişti ve Avrupa’yı ucuz krediyle dolduruyordu. Yunanistan, İtalya ve Fransa’yla girmiş olduğu ortak para birliğini ayakta tutmaya çalışıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dinamikler; 1873’te patlayan bir mali krizin ardından, 23 yıl sürecek olan “uzun depresyon”a yol açtı. 1896’ya gelindiğinde İngiliz hegemonyası yerlerde sürünüyor, yeni yükselen güçler dünyayı yeniden paylaşmak üzere savaşmaya hazırlanıyordu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tarih tekerrür etmez” derler, ama benzerlikleri de unutmamak, üzerinde düşünmek gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34012686-7183485269292781541?l=erginyildizoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/feeds/7183485269292781541/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34012686&amp;postID=7183485269292781541' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/7183485269292781541'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/7183485269292781541'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/2011/12/2012-krizde-bocalamaya-devam.html' title='2012: Krizde bocalamaya devam'/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34012686.post-1598130131788207931</id><published>2011-12-13T09:32:00.000Z</published><updated>2011-12-13T09:32:17.831Z</updated><title type='text'>Siyasal İslam, “Yeni soğuk savaş”</title><content type='html'>“Arap Baharı” yerini, bir “Siyasal İslam’ın yükselişi” dalgasına bırakıyor. Bu ortamda, Irak’tan, Afganistan’da çekilmeye başlayan ABD yönetiminin, Batı medyasının, adeta “korkacak &amp;nbsp;bir şey yok. Ilımlı İslam iktidara geliyor, o kadar” diyen bir yaklaşımı benimsediği görülüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD’nin, Siyasal İslam’ın içindeki güçlü Selefi hareketi görmezden gelerek, bundan sonra bölgeyi, uluslararası sermayeye, ABD’nin askeri etkisine açık kalması koşuluyla, Siyasal İslam’ın, daha doğrusu Müslüman Kardeşler hareketinin eline bıraktığı ileri sürülebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu madalyonun öbür yüzünde de, Prof. Michael Klare’nin işaret ettiği gibi ABD’nin askeri stratejik konumlanmasını küresel düzeyde yeniden düzenlemeye başlamış olması var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Devrimlerin yasası..&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;.&lt;br /&gt;“Popüler Kültür”de artık “Arap Baharı” olarak adlandırılan “olay” devrimlerin bir ‘yasasını’ bir kez daha kanıtlıyor: İktidar siyasi olarak en örgütlü, ideolojik olarak en etkili kesimin elinde kalır! Siyasal İslam “Arap Dünyası”nda hemen her ülkede, her geçen gün siyasal iktidarı biraz daha etkisi altına alıyor. Tunus’ta hükümet kuruyor, Mısır’da Selefi kanadıyla birlikte seçimlerin ilk turunda oyların yüzde 60’ını alıyor. Fas’ta Kral, hükümet kurma görevini, Siyasal İslam’ın partisinin liderine veriyor. Libya’da yeni hükümet esas olarak Siyasal İslam’ın içine dolduğu Özgürlük, Adalet ve Kalkınma İçin Ulusal Birik hareketinin elinde. Yemen iç savaşında Siyasal İslam muhalefetin en güçlü kanadını oluşturuyor. Suriye’de muhalefet, Batı’nın, Türkiye’nin de yardımıyla Siyasal İslam etrafında yoğunlaşmaya zorlanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta bu dalga yatıştığında tüm bölgede, Batı’nın ve ABD’nin karşısında, Siyasal İslam’ın, daha doğrusu Müslüman Kardeşler’in etkisindeki bir hükümetler zinciri tek muhatap olarak kalmış olacak gibi görünüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu olasılık, Siyasal İslam akımını yakından tanıyanlar açısından, Liberal demokrat kesimden sola kadar kaygı verici bir manzara sunuyor. Mısır seçimlerine baktığımızda, daha düne kadar çok sınırlı bir siyasal varlığı olduğuna inanılan Selefi hareketin oyların yüzde 24’ünü aldığını görüyoruz. Wall Street Journal’ın bir yorumuna göre, bu olgu Müslüman Kardeşlerin daha sağa, daha dinci söyleme yöneleceğini gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mısır’da ekonomik koşullar bozulmaya devam eder, yeni olası bir Müslüman Kardeşler hükümetini ciddi bir ekonomik toplumsal kriz beklerken, &amp;nbsp;Salefi akımın El Nur Partisi’nin liderinin &amp;nbsp;“MK ile asla ittifak yapmayacağız” (Reuters 04/11) sözleri, bu akımın adeta pusuya yattığı düşündürüyor. Salefi hareketinin arkasında Suudi devletinin muazzam mali gücünün dolayısıyla etkisinin olduğuna ilişkin veriler (Financial Times. Rachman, 05/12) doğal olarak kaygıları daha da arttırıyor. Suriye’de Müslüman Kardeşler örgütünün. Liderlerinden Züheyir Selim, KurdWatch sitesine verdiği bir demeçte, “Suriye kimliğinin Allah belasını versin... Biz Suriye’yi tanımıyoruz... Suriye, Sykes-Picot anlaşmasını ürünü, geçici yapılardan biridir” sözleri , tüm bölgesel yapıları, etnik farklılıkları, aşan bir Sünni Arap birliği, bir “Ümmet”, projesine işaret ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine de ABD, İngiliz medya yazarları, bölgenin Batı’ sözcüsü, yorumcuları, Müslüman Kardeşler’in, seçimlerle iktidara geldiğine, liberallerle koalisyon yapmaya eğilimli, Batı’yla birlikte çalışmaktan yana olduğunu vurgulamaya devam ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;ABD’nin yeni kaygıları&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Bu gelişmelerin arkasında, “ABD durumu kavramıyor” açıklamasına sığmayan stratejik bir düşünce var. Prof. Klare’nin “Asya’da Yeni bir soğuk savaş mı?” yazısında işaret ettiği gibi, ABD yönetimi stratejik konuşlanmasının ağırlığını, ekonomik koşulların da baskısıyla, ama esas olarak Çin’in yükselmesine karşı Hava ve Deniz güçlerine, &amp;nbsp;Asya denizlerine, ulaşım yollarına, “gezegenin yeni ağırlık merkezine” doğru kaydırıyor. Çünkü ABD açısından enerji denkleminde Ortadoğu’nun göreli önemi azalırken, hegemonya rekabeti alanında Çin’in önemi artıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortadoğu’nun, küresel enerji denkleminde yeri iki açıdan azalıyor. Birincisi, bölgede toplumsal tabanı, dolayısıyla bakmak zorunda olduğu kesimler geniş hükümetler seçimlerle yönetime gelme olasılığı, diktatörlerin iktidarlarını korumak için kitleleri satın alma eğilimi eskiye göre arttı. Bu petrol’ün yerel kullanımını artıracak ve ihracatını olumsuz etkileyecek. İkincisi, teknolojinin de yardımıyla, Kanada, Breziya, Kolombiye petrolleri, Alaska, Meksika Körfezi, &amp;nbsp;Montana, Kuzay Dakota, &amp;nbsp;Teksas “şeyl” alanları gibi “zor petrol-Gaz” &amp;nbsp;kaynaklarının devreye girmeye başladı. Böylece, dünyanın başka bölgelerinde &amp;nbsp;petrol üretimi gerilerken, ABD Enerji İdaresinin hesaplarına göre, ABD, Kanada ve Breziya’nın toplam günlük petrol üretimi 2009-2035 arasında 10.6 milyon varil artacak, ABD’nin ithalatı içinde Ortadoğu petrollerinin önemi azalacak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, unutmamak gerekir ki, Oradoğu’nun önemi enerji denklemi içinde azalırken, ABD açısından bir başka açıdan artıyor. Geçtiğimiz Şubat’ta Abu Dabi’de yapılan silah fuarında, bir İngiliz uzmanın BBC’ye anlattığı gibi, “Iran riski karşısında, bölge devletlerinin silah talebi gittikçe de artıyor”. Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri 2010 yılında ABD’den toplam 110 milyar dolarlık silah almışlar (Telegraph, 22/02/011) Gulf News, salı günü Prens El Türki’nin Eşyad’da toplanan bir güvenlik forumunda, İsrail ve İran’ı kitle imha silahlarını terk etmeye ikna edemedikleri için Suudi Arabistan’ın da gelecekte Nükleer silahlara sahip olmak isteyebileceğini söylediğini, Riyad’ın önümüzdeki 20 yıl içinde 80 milyar dolar harcayarak 16 Nükleer santral yapmayı planladığını aktarıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Silah dengesinden, enerji dengesine dönersek, başta, günlük petrol ithalatı 2008’de 3.8 milyon varilden 2035’de 11.6 milyon varile çıkacak olan Çin olmak üzere, Asya ülkelerinin petrole bağımlılığı daha da artacak. Bu koşullarda, ABD açısından, petrol taşınan yolları kontrol altına almak, Çin’in gelişmesini sınırlamak bölgede yalnızlaştırmaya çalışmak büyük önem kazanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD Avustralya’ya yeni üsler kuruyor. Filipinler’le yeni bir anlaşma yapıyor, Endonezya’ya 24 adet f-16 satıyor, Tayland ve Singapur’la diplomatik ilişkilerini geliştiriyor, Clinton, Burma/Mynamar’ı ziyaret ediyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Clinton’a göre “ABD devleti gelecek on yılda Asya Pasifik bölgesinde diplomatik, stratejik ve diğer alanlarda yatırımlarını belirgin biçimde arttırmaya karar vermiş bulunuyor”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prof Klare, yazısında, bu gelişmelerden büyük kaygı duyan, Çin, Afrika ve Ortadoğu, hem de Şangay örgütü üyeleriyle ilişkilerini derinleştirir açık deniz filosunu güçlendirirken, bölgede silahlanma yarışının, “Soğuk Savaş” dönemindeki gibi, hızlandığını vurguluyor.&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34012686-1598130131788207931?l=erginyildizoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/feeds/1598130131788207931/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34012686&amp;postID=1598130131788207931' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/1598130131788207931'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/1598130131788207931'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/2011/12/siyasal-islam-yeni-soguk-savas.html' title='Siyasal İslam, “Yeni soğuk savaş”'/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34012686.post-5137807472918607596</id><published>2011-12-07T16:41:00.000Z</published><updated>2011-12-07T16:41:12.092Z</updated><title type='text'>500 yıl önce Peru'da</title><content type='html'>(05 Aralık 2011) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çarşamba günü, Güney Amerika’nın görkemli İnka İmparatorluğu’nun yıkılmasına ilişkin yerleşik tarihsel bilgileri sorgulayan bir belgesel izledim. Belgeselin ortaya koyduğu bulgularla, bu hafta tartışmayı düşündüğüm, Suriye’de tırmanan iç savaş, Mısır, Fas seçimleri, Müslüman Kardeşler’in yükselişi gibi konular arasında bir paralellik sezince yazımın konusunu değiştirdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Tarih ve sorular&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;İspanyolların Güney Amerika’yı sömürgeleştirme sürecinin çok şiddetli, hunharca yaşandığını biliyoruz. Ama bu süreci anlatan, tek yazılı kaynakta, İspanyol belgelerinde, Mel Gibson’un, “Apocalypto” filminde de Maya uygarlığı bağlamında aktarılan bir “alt metin” vardı: Kıta üstün bir Hıristiyan uygarlıkla, geri Pagan bir uygarlığın karşılaşmasına sahne oluyor. İspanyol komutanı Pizaro ve 200 adamı devasa bir imparatorluğu modern silahlarla, Hıristiyan imanıyla kısa sürede adeta Tanrı’nın gazabı gibi yıkıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak İspanyol kaynaklarının anlattığı öyküler, kimi soruları cevapsız bırakıyor. Pizaro, 200 adamıyla ilerlemeye başladığında, neden görkemli İnka İmparatorluğu’nun orduları harekete geçmemişti? İnka İmparatorluğu binlerce yıllık Güney Amerika uygarlığının en son, en büyük imparatorluğu; bugünkü Peru, Ekvador, Bolivya, Arjantin, Şili, Kolombiya gibi ülkelerin topraklarını kapsayan Roma’sı değil miydi? Maçipuçi, Cusco gibi dev kentler kurmuş, yollar inşa etmiş, imparatorluk çapında askeri idari ağlar kurmuş, yönetmemiş miydi? Tüm bunlar askeri bir beceriye de tanıklık etmiyor muydu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İspanyolların başarılarını, modern silahlar, savaş teknikleri, Avrupa’dan getirdikleri hastalıklar tek başlarına açıklayabilir miydi? İspanyolların, mutlaka yerli işbirlikçilerinin, destekçilerinin de olması gerekmez miydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pizaro ve adamları, profesyonel asker değildi; ganimet peşinde koşan maceracılardı, okuma yazma bilmiyorlardı. Bu yüzden, işgalin, savaşların öyküleri daha sonra vakanüvisler tarafından, egemen İspanyol kültürünün gereksinimlerine göre yazıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İspanyol kaynaklarının, Pizaro’yla adamlarını, kendilerinden sayıca çok üstün güçler karşısında büyük zaferler kazanan kahramanlar olarak sunarken, yerli işbirliği olgusunu hep ikinci plana attığını, önemsizleştirdiğini biliyoruz. Belgesel, bu yerli işbirliğinin ne kadar önemli olduğunu, savaşları çoğu kez aslında İspanyollar adına yerli işbirlikçilerin kazandığını ortaya koyuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Poruçuko Mezarlığı&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;İnkalar dini inançları gereği, ölülerini düzenli aralıklarla açılmış çukurların içine güneşe bakar biçimde, çömelmiş pozisyonda gömüyorlar. Lima kenti varoşlarında İnka döneminden kalma Poruçuko Mezarlığı’nda yapılan kazılarda, bu geleneğe uymayan tarzda, toprağın yüzeyine yakın, düzensiz aralıklarla adeta telaşla gömülmüş 70 iskelet bulunca, arkeologlar olağanüstü bir tarihsel olayın izleriyle karşılaştıklarını düşünmüşler. Belgesel bu arkeologların bulgularının anlamlandırılması sürecini anlatıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkeologlar üç nokta üzerinde odaklanıyorlar. Birincisi, bu iskeletlerin gömülme tarzı. İkincisi, şiddet içeren biçimde öldüklerini gösteren, kırıklar, çatlaklar. Üçüncüsü, iskeletlerden ikisinin kafatasında görülen, kare ve daire biçimindeki delikler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkeologlar, bu delikleri kriminoloji uzmanlarına inceletiyorlar. Kare biçimindeki delikler İspanyolların kullandığı mızrakların metal ucuna uyuyor. Daire biçiminde deliğin çeperinde, buna uyan kemik parçasının üzerinde bulunan mikroskobik demir parçacıklarıysa, deliğe İspanyolların kullandığı, arkebüz tüfeklerinin atığı bir misketin yol açtığını gösteriyor. Bu iki bulgu, hem İspanyol sömürgecilerin cinayetlerine ait ilk arkeolojik verileri, hem de Güney Amerika tarihinin en eski mermi yarasını, elektron mikroskobu gibi en son teknolojiyi kullanarak belgeliyor. Bu delikler Güney Amerika tarihine, 500 yıl önce Lima’da İspanyollarla İnkalar arasında yaşanan bir savaşa da ışık tutuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Lima savaşı&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Pizaro ile 200 adamı 1532’de Peru’ya geldiklerinde, yüzyıl önce, Cusco yerleşim merkezinde kurulduktan sonra güneye ve kuzeye doğru, yerli kabileleri kendine bağlayarak genişlemiş olan İnka İmparatorluğu, taht savaşlarıyla sallanıyordu. On milyon nüfuslu imparatorluğu oluşturan kabilelerin, İnka’nın baskıcı, acımasız egemenliğine karşı tepkileri giderek artıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pizaro, geldiğinin ilk haftalarında bir baskınla bir günde binden fazla insanı kılıçtan geçirerek, Kral Attahualpa’yı tutsak aldı. Serbest bırakılmasına karşılık talep edilen fidye ödenmesine karşın Attahualpa’nın öldürülmesi İnka İmparatorluğu’nda büyük sarsıntı yarattı. Pizaro ve adamları kısa sürede Cusco’ya ulaşıp ele geçirdiler. Cusco’nun düşmesini izleyen aylarda İnka İmparatorluğu çöktü. Ama nasıl? İspanyol tarihçilerinin aktardığı gibi mi, yoksa bu öykünün bir başka yanı daha var mı? Poruçuko Mezarlığı’nda bulunan iskeletler öykünün işte bu yanına ışık tutuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cusco’nun düşmesinden dört yıl sonra İnka kabileleri İspanyollara karşı “Büyük İnka isyanı”nı başlatıyorlar. Bu isyanın önemli savaşlarından biri, henüz kurulmuş olan İspanyol yerleşim merkezi Lima’da yaşanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savaşın İspanyol versiyonu şöyle: İnka generali Kiyo Paki on binlerce askeriyle Lima’yı kuşattı. O sırada Lima’da bulunan Pizaro “Tanrı bize acısın” diyordu. Durum umutsuzdu. İspanyollar, son çare olarak, kahramanca bir süvari saldırısı başlattılar, İnka saflarını yararak Kiyo’ya ulaştılar ve hemen öldürdüler. On binlerce askerlik İnka ordusu darmadağın oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, Pizaro ailesinin İspanya kralından, Lima’yı korumanın yüksek maliyetine karşılık tazminat isteğiyle açılan bir davanın tutanaklarında savaşı yaşamış yerli şahitlerin ifadeleri, Lima’da “o gün” gerçekten neler olduğunu ortaya koyuyordu. İnka ordusu on binlerle değil binlerle ifade edilecek bir büyüklükteymiş. Suvari saldırısı, büyük çaplı çatışmalar olmamış. Pizaro’nun yerli cariyesi (Pizaro’nun işbirlikçisi Veylas kabilesinden prenses) Kisveysisa, annesinden yardım istemiş. Veylas kabilesinden gelen askerler, İnka ordusuna karşı, İspanyolların yanında savaşmışlar. Yapılan incelemelerin, mezarlıkta bulunan kafataslarının ikisi dışında geri kalanlarının yerlilerin topuzlarının darbeleriyle kırılmış olduğunu kanıtlaması, savaşın esas olarak yerliler arasında yaşandığını İspanyol güçlerinin etkisinin marjinal kaldığını gösteriyor. Böylece, 200 İspanyolun büyük İnka İmparatorluğu’nu bir yılda darmadağın edebilmesinin arkasındaki gerçek de ortaya çıkıyor: Birçok kabile, İnka’nın baskısından kurtulmak için Pizaro ile işbirliği yapmış. Bu işbirlikçilerin payına düşen de tarihte sömürgecilerle, daha sonra emperyalistlerle işbirliği yapanlarınkinden farklı olmamış. Bunlar, akıllarınca, servet, ikbal, özgürlük beklerken, soygun, baskı, sömürü ve katliamla “ödüllendirilmişler”. Sömürgeciler, tarihi yazarken bu katkıları anımsamak bile istememişler.&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34012686-5137807472918607596?l=erginyildizoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/feeds/5137807472918607596/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34012686&amp;postID=5137807472918607596' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/5137807472918607596'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/5137807472918607596'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/2011/12/500-yl-once-peruda.html' title='500 yıl önce Peru&apos;da'/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34012686.post-4261972986933632667</id><published>2011-11-29T10:52:00.000Z</published><updated>2011-11-29T10:52:01.238Z</updated><title type='text'>Süper varlık - Süper sınıf</title><content type='html'>(28 Kasım 2011)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun yıllardır, neo-liberal restorasyon altında adeta tartışılması tabu haline gelen, sermayenin yoğunlaşma ve merkezileşme eğilimleri, bunların ekonomik zenginliğin ve siyasi gücün dağılımıyla bağlantısı, mali krizle birlikte yeniden gündeme gelmeye başladı, özellikle bu yıl toplumsal muhalefette görülen kabarmayla birlikte... “Biz yüzde 99’u oluşturuyoruz” sloganı tam da bu durumun çok güzel bir ifadesi değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Sermayenin yeni sınıf yapılanmaları&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Kapitalizmin halen devam etmekte olan yapısal krizinin, sermayenin merkezden çevreye doğru kriz eğilimlerini dışlaştırmaya başladığı 1970’ler, aynı zamanda çokuluslu (ulus ötesi) şirketler konusunun da büyük ilgi çekmeye başladığı yıllardı. Ancak, bu alanda emperyalizm kavramıyla da bağlantılı olarak başlayan canlı tartışmalar, 1980’li yıllarda ve özellikle 1989’dan sonra, “Tek yol kapitalizm” dogmasını yerleştiren neo-liberal restorasyon döneminde (1980-1999) giderek arka plana itildi ve çalışmalar çok az sayıda “inatçı” araştırmacının çabalarıyla sınırlı kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halbuki sermaye uluslararasılaşması hızlanır, yeni biçimler üretmeye başlarken, kimi araştırmacıların da işaret ettiği gibi eski biçimler, örneğin “finans-kapital” (sanayi ve banka sermayesinin iç içe geçmesinin ifadesi), bu kez uluslararasılaşmış bankalar ve sanayi tekellerinin birleşmesiyle uluslararası finans-kapital olarak geri geliyordu. (örneğin, V. Andreff, Capital and Class No. 22, 1984).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sermayenin uluslararasılaşmasının, Avrupa Birliği sürecinin, sermaye üzerinde yaşayan sınıf yapılarında gündeme getirdiği olası dönüşümler, yeni sınıf şekillenmeleri, az sayıda araştırmacı arasında da olsa ilgi çekmeye başlıyordu. Kees van Der Pjil, 1984’te, Atlantik Egemen Sınıfının Oluşması çalışmasını yayımladı (bu çalışma 2002’de genişletildi). William I. Robinson ve Jerry Harris’in “Küreselleşme ve ulus ötesi kapitalist sınıf” (Science &amp;amp; Society, Bahar, 2000) makalesi, Leslie Sklair’in Ulus Ötesi Kapitalist Sınıf (2000) ve daha yeni bir çalışma olarak William Carrol’un, Ulus Ötesi Kapitalist Sınıfın Oluşumu (2010) kitapları da tartışmalara önemli katkılar yaptı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bu araştırmaların hemen hepsi, şu veya bu biçimde kapitalizme eleştirel yaklaşan, Marksist eğilimli yazarlar tarafından gerçekleştirilmişti. Bu yüzden geçen ayın sonunda sonuçları yayımlanan ve New Scientist dergisinde de aktarılan araştırma ayrı bir öneme sahip. İsviçre’nin Zürih kentindeki Federal Teknoloji Enstitüsü’nden, “sistem analizi” alanında uzmanlaşmış üç bilim insanının (S. Vitali, J. B. Glattfelder ve S. Battiston) The network of global corporate control (Şirketlerin küresel denetim ağı) çalışması, Londra Üniversitesi’nden makro ekonomi uzmanı, John Driffil’in vurguladığı gibi, az sayıda insanın küresel ekonomiyi denetleyebildiğini göstermeyi değil, küresel sistemin daha istikrarlı bir hale getirilmesi için gereken bilgileri oluşturmayı amaçlıyor. Ama araştırma, aslında tam da bu güç yoğunlaşmasını ortaya koyuyor. Araştırmanın yazarlarından Glattfelder’in News Scientist yazarlarına söylediği gibi, ulus ötesi şirketlerin yüzde biri, tüm ulus ötesi şirketler ağının yüzde 40’ını denetleyebiliyor. (The New Scientist, 24 Ekim 2011)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Sermayenin küresel ağları ve ‘süper sınıf’&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Vitali, Glattfelder ve Battiston bulgularını şöyle özetliyorlar: “Ulus ötesi şirketlerin dev bir boyunbağı yapılanması (dar ilişkiler geliyor, bir düğüm oluşturuyor ve genişleyerek, açılarak devam ediyor - E.Y) oluşturduklarını gördük. Denetim ilişkilerinin büyük bir kısmı aralarındaki ilişkiler çok sıkı örülmüş mali kurumların oluşturduğu çekirdeğe akıyor. Bu çekirdeği bir ‘süper varlık’ olarak görebiliriz.” Yazarlara göre bu “süper varlık” gerek araştırmacılar gerekse de politika yapıcılar açısından yeni ve önemli sorunları gündeme getiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Araştırma, ekonomik veri toplayan Orbis’in, 2007 veri bankasında bulunan 194 ülkeden 37 milyon ekonomik varlık arasında OECD’nin ulus ötesi varlık (TNC) tanımına (birden fazla ülkede yerleşik olmakla birlikte bir eşgüdüm içinde, içlerinden birinin egemenliği altında ekonomik faaliyetlerini gerçekleştiren yapılar) uyan 43 bin 60 şirket saptayarak, bunların dünya üzerindeki etkilerini ve mülkiyet yapılarındaki yoğunlaşmayı soruşturuyor. (Rapor: http://arxiv.org/PS_cache/arxiv/pdf/1107/1107.5728v2.pdf)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu TNC yapıları, 116 ülkede yerleşik bulunuyor; 1318 bağlantı noktası (stratejik düğüm oluşturan yapılanma) oluşturuyorlar, iştirakler yoluyla 1 milyon 6 bin 987 firmayı kontrol ediyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu TNC’ler içinde en büyüklerinden oluşan yüzde 36’sının 47 bin 819 hissedarı (karar almaya etki yapacak büyüklükte hisseye sahip olanlar), 399 bin 696 iştiraki var. TNC’lerin yüzde 36’sını oluşturan en büyük 15 bin 491 şirket TNC’lerin oluşturduğu ağın küresel “işletme gelirlerinin” yüzde 94’ünü denetliyor. Stratejik bağlantı noktası oluşturan 1318 şirket, TNC’lerin küresel işletme gelirlerinin yüzde 20’sini, sahip oldukları dev sanayi şirketleri aracılığıyla da toplam küresel gelirlerin yüzde 60’ını ediniyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu 15 bin 491 büyük şirket içinde 737 şirket tüm TNC’lerin toplam varlıklarının yüzde 80’ini elinde tutuyor. Bunların içinden 147 “süper varlık”ın payıysa yüzde 40. Bu “süper varlıkların” dörtte üçünü de Barclays Bank, Goldman Sachs gibi mali kuruluşlar oluşturuyor.&lt;br /&gt;Mülkiyet dağılımındaki yoğunlaşmaya bakınca, 190 ülkeden 47 bin 819 hisse sahibinin 83 ülkede yerleşik, mülkiyetlerini de 38 ülkede yoğunlaştırmış TNC’lerde pay sahibi olduğu görülüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bitirirken, bu verilere toplumsal bir boyut eklemek için “süper varlık” kavramından, David Rothkopf’un 2008’de yayımlanan kitabının başlığını oluşturan “süper sınıf” kavramına geçebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rothkopf karşımıza, ilk elde, tüm mali piyasalardaki işlemlerin yüzde 95’ini denetleyen 14 büyük firma (aile) koyuyor. Bu 14 aileyi de içeren 50 büyük yapılanmanın toplam varlıkları 50 trilyon doları geçiyor. Açıyı biraz genişletirsek bu süper sınıfın “yerleşkesi” en büyük 2 bin şirket, 500 milyon insan çalıştırıyor, 100 trilyon varlığı kontrol ediyor. Rothkopf, bu “süper sınıfın” üyelerinden Blackstone grubunun CEO’su Stephen Scwarzman’ın, “dünyada hemen her sanayi dalında veya sektörde, 20-30 insan gelişmeleri belirliyor” dediğini de aktarıyor. Rothkopf, 1970-2008 arasında ABD’de CEO gelirlerinin en az 10 kat arttığına dikkat çekiyor. Bu nedenle, “yüzde 99 yüzde 1’e karşı” sloganıyla ayaklananlar haksız mı? Böyle adaletsiz ve üstelik dünyayı bir uygarlık krizine taşıyan bu ekonomik modeli terk etmek gerekmez mi?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34012686-4261972986933632667?l=erginyildizoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/feeds/4261972986933632667/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34012686&amp;postID=4261972986933632667' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/4261972986933632667'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/4261972986933632667'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/2011/11/super-varlk-super-snf.html' title='Süper varlık - Süper sınıf'/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34012686.post-8484381643217084540</id><published>2011-11-22T19:13:00.000Z</published><updated>2011-11-22T19:13:41.485Z</updated><title type='text'>Tarih kendini tekrarlıyor mu?</title><content type='html'>21 Kasım 2011 - &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://www.sendika.org/images/pixel.gif" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen hafta mali kriz, Avrupa Birliği’nin geleceğine ilişkin kaygılar derinleşir; Avusturya, Hollanda, Finlandiya ve Fransa, İtalya’da faizler yükselir; ABD, İtalya, Yunanistan’da muhalefet yine sokaklara dökülürken, 2011 yılını bu olayların merceğinden değerlendirmeye başlayan tartışmalarda öne çıkan temalar, beni “Tarih kendini tekrarlıyor mu” gibi tatsız bir soruya getirdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Bir küreselleşmeden diğerine &lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Anımsarsanız Avrupa Birliği, aslında küreselleşme sürecinin bir prototipini, hatta en gelişmiş örneğini, belki de gelecekte alacağı biçimi ifade ediyordu. Şimdi AB’nin iki farklı bölgeye bölünmesi (ayrışması) hatta belki de toptan dağılması olasılıkları konuşuluyor. Bu konuşmalar bana, Prof. Jeffery Williamson’un (daha önce de birkaç kez aktardığım) 1996’da yazılmış, 2002’de geliştirilerek revize edilmiş bir tebliğini anımsattı: “Küreselleşmenin 200 yılı boyunca kazananlar ve kaybedenler” (2002). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Williamson, biri 19. yüzyılın son çeyreğinde, diğeri de 20. yüzyılın ikinci yarısında olmak üzere iki hızlı büyüme ve ekonomik benzeşme (küreselleşme), bir de 1914-1950 arasında yavaş büyüme ve dağılma dönemi saptıyor. Sonra da 1914-1950 döneminden, bu kez küreselleşmenin bir dağılmaya yol açmaması için yapılması gerekenlere ilişkin dersler çıkarmaya çalışıyor. Bu derslerden iki tanesi çok önemli; bugünlerde yoğunlaşmakta olan tartışmalarla da yakından ilgili. Ülkelerin içinde ve ülkeler arasında eşitsizliklerin derinleşmesi, yabancılara ve göçmenlere karşı tepkileri, dış ticarette korumacı talepleri gündeme getiriyor. Siyasetçiler bu taleplere dayanarak geliştirdikleri politikalarla 1915-1950 döneminin dağılma koşullarını hazırlamışlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen hafta aktardığım denemesinde de Dani Rodrik, Harvard’dan Prof. Jeff Frieden’e atıfla 1915-50 döneminde “küreselleşmeye karşı tepkilerin iki özgün siyasi radikalizmi, komünizmi ve faşizmi beslediğini” vurguluyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Eşitlik ve ekonomik bütünleşme (küreselleşme) arasında bir seçim yapmak durumunda kalanlar komünizme, radikal toplumsal reformlara, kendi kendine yeterli ekonomik yapılar kurmaya yönelmişler. Ulusal irade ve küreselleşme arasında tercih yapmak durumunda kalanlar Nazizme faşizme, ulusu yeniden inşa etme projelerine yönelmişler.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer bir deyişle kapitalizm, “demokratik” bir rejim için gerekli iki koşulu, orta sınıflar için sakin, istikrarlı bir burjuva yaşamı, işçi sınıfı için de çalışma, istikrarlı bir aile yaşamı sürdürme olanağını sunamaz duruma gelince, her iki tabaka da kendi özelliklerine uygun siyasi hareketlere yönelmişler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;İkinci kez komedi olmayacak..&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;. &lt;br /&gt;Bugünlerde yoğunlaşan tartışmalarda öne çıkan konular, 19. yüzyılın, yukarıda değindiğim koşullarını korkutucu bir biçimde anımsatıyor. Ama, tarih sanırım bu kez Marx’ınsözündeki gibi bir komedi olarak tekrarlanmayacak. Yine bir trajedi olasılığı söz konusu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir küreselleşme prototipi olarak AB’ye dönersek. Faşist özellikler taşıyan sağ partilerin, halkın ekonomik siyasi seçkinlere, küreselleşmeye (Avrupa Birliği’ne), yabancılara (göçmenlere) yönelik tepkilerini göz önüne alarak “çokkültürlülüğe”, uluslararası kapitalizme (finansa), ulusal sınırların aşınmasına, ulusal paraların ortadan kalkmasına karşı çıkan programlar oluşturarak başarılı olmaya, bulundukları ülkelerin siyasi iklimlerini güçlü bir biçimde etkilemeye başladıkları görülüyor (Gideon Rachman, Financial Times, 14/11). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hollanda’da, katılım olmadan hükümet kurulamayan anahtar parti konumuna yükselen aşırı sağcı Özgürlük Partisi propagandasının ağırlığını, Müslüman karşıtlığından, AB karşıtlığına, Brüksel seçkinlerine yönelik eleştirilere, Avro öncesi nostaljisine kaydırıyor. Başkan seçilirse Fransa’yı AB’den çıkaracağını söyleyen Marine Le Pen’in, kazanma şansı olmasa bile 2012 seçimlerinde büyük etki yapması bekleniyor. Avusturya’da Özgürlük Partisi, göçmenlere ve AB’ye karşı propagandayla, iktidar partisinin oy oranına yakın bir düzeye yükselmiş durumda. Finlandiya’da Hakiki Finler Partisi’de AB ve göçmen karşıtı propagandayla oylarını yüzde 20’ye yükseltti. İsveç’te bile Neonazi - İsveç Demokrasi partisi geçen yıl yüzde 6 oy alıp parlamentoya girdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;‘Ütopyacılar’ ve ‘Gerçekçiler’ &lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Liberal demokrasinin merkez partilerinin, finans kapitalin programına saplanıp kalarak bu yükselişe bir çare üretmek bir yana adeta yangına körükle gittiği görülüyor: Bir taraftan “kemer sıkma politikaları” krizin ortasında işsizliği, yoksulluğu daha da arttırıyor; orta sınıf yaşamını yıkıyor; genç kuşakları umutsuzluğa sürüklüyor. Diğer taraftan, bir “uluslararası irade”(?) adeta halkla alay eder gibi, bu kemer sıkma politikalarını uygulatmak için, seçilmiş hükümetleri devirerek yönetimi Trilateral-Komisyon’danBilderberg’den (aşırı sağın, “Siyonist dünya hükümeti kuruluyor” paranoyalarının nesneleri) Goldman Sachs gibi uluslararası sermayeden topladığı, Papademos, Monti, Draghi gibi tiplerin eline veriyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Küresel finans” kesimi, dar fraksiyon çıkarını savunarak tüm kapitalizmi tehlikeye atarken bir zamanlar Margaret Thatcher’e danışmanlık yapmış, Prof. John Gray’in işaret ettiği gibi, düşünsel düzeyde tam anlamıyla ütopyacı bir anlayış, “Piyasalar kendi kendilerine dengeye gelir, dolayısıyla piyasaların taleplerine öncelik vermek gerekir”derken piyasaların dağılmakta olduğunu göremiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Krize, küreselleşmeye karşı sol tepki, insanlığın “komünist refleksini” temsil eden “meydan işgalleri” hareketi de, genelde hayalcilikle, belirgin bir programa sahip olmamakla ne yaptığını bilememekle suçlanıyor. Ancak, John Gray’e göre aslında gerçekçi olan, bu hareket. Çünkü var olan durumun sorunlarına ışık tutuyor, bu durumun böyle devam edemeyeceğini vurguluyor, toplum yararına çözümler arıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, faşist gelenek bu küreselleşme tepkilerine uyum sağlayarak kendi klasik tabanı bağlamında yararlanmaya başlarken, komünist gelenek yeni durumdan aynı oranda yararlanamıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Komünist gelenek açısından sorun belki de yeni duruma uyum sağlama sorunu olarak ortaya çıkıyor. Meydan işgallerine bakarken, sağda Fukuyama’nın, solda Tarık Ali’nin neredeyse aynı saptamalarda buluşması bu durumun bir göstergesi: “Şirin çocuklar, gençlerin yeniden siyasete katılması harika... Ama ortada bütünsel bir program, geniş kitle desteği ve örgüt yok... Olanlar büyük ölçüde simgesel” (The Guardian, 15/11). Bu gözlemler, andaki gerçeği yansıtıyor olabilir. Ama Tarık Ali gibi eski tüfeklerin, komünist partilerin de bu hareketi örgütleyecek, kitleselleştirecek önerilerden, “bütünsel programdan” yoksun olması da bir başka gerçeği yansıtıyor: Bu yeni dalga yaratıcı olmayı, “geleneği” yenilemeyi gerektiriyor!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34012686-8484381643217084540?l=erginyildizoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/feeds/8484381643217084540/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34012686&amp;postID=8484381643217084540' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/8484381643217084540'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/8484381643217084540'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/2011/11/tarih-kendini-tekrarlyor-mu.html' title='Tarih kendini tekrarlıyor mu?'/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34012686.post-9091599972828433246</id><published>2011-11-16T17:09:00.000Z</published><updated>2011-11-16T17:09:13.964Z</updated><title type='text'>Bir şeyin sonu, ama tarihin deği</title><content type='html'>14 Kasım 2011 - &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tarihin sonu”na gelmediğimizi biliyorduk, ama sanırım şimdi Yunanistan’da, İtalya’da yaşananları gördükten sonra, “demokrasi”nin sonuna geldiğimizi düşünmeye başlayabiliriz. Halbuki, Avrupa Birliği bir “uygarlık projesi”, demokrasinin beşiği, Kopenhag Kriterleri, ülkeleri sivil asker bürokrasilerin elinden kurtaran bir demokratikleştirme aracı değil miydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Demokrasi yalnızca bir an mıydı?&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Françis Fukuyama, “Doğu Bloku” çöktüğünde, “tarihin sonu”na gelindiğini açıklamıştı. Burada önümüzde “serbest piyasa”, dolayısıyla liberal demokrasi, dolayısıyla refah, istikrar, toplumsal olarak güvenlikli bir çağ açılıyordu. Bunun bize faturası en fazla, olaysız ve can sıkı bir yaşam olacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak tarih savaşlarla, mali krizlerle, dinci akımların yükselişiyle, devrim, komünizm kavramlarını yeniden ortaya çıkaran toplumsal hareketlerle yoluna devam etti; “tarihin sonu” savının aslında, ABD hegemonyasını destekleyen fantezi olduğunu gösterdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir başka muhafazakâr Amerikan yazarı Robert Kaplan ise 1997’de küreselleşmenin ilk mali krizi yaşanırken ve ilk karşı tepkiler ortaya çıkmaya başlarken The Atlantic Monthly’de “Demokrasi yalnızca bir an mıydı” diye soruyordu. Kaplan’a göre Batı’nın büyük siyasi başarısı olan “demokrasi” giderek bürokratik oligarşiye dönüşüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaplan, o zaman, bu dönüşümün kökeninde esas olarak dört önemli eğilim görüyordu. Birincisi, ekonomik alandaki muazzam güç yoğunlaşmasıydı; dünyanın en büyük 100 ekonomisinden 50’sini dev şirketler oluşturuyordu. En büyük 200 şirket dünyanın toplam istihdamının binde 25’ini, ama ekonomik etkinliğin yüzde 28’ini gerçekleştiriyordu. En büyük 500 şirketse dünya çıktısının yüzde 70’ini üretiyordu. İkincisi, bu kutuplaşmaya bağlı olarak seçkinler topluma hesap vermekten giderek daha çok uzaklaşıyor, kendilerini daha az sorumlu hissediyorlardı. Buna karşılık kitleler de adeta tüketen, üreten “koyunlara” dönüşüyor, siyasete ilgilerini kaybediyorlardı. Üçüncüsü, egemen sınıfların ideolojisi de bizzat seçkinler içinde tutarlılığını kaybederken kitleler üzerindeki etkisi zayıflıyordu. Dördüncüsü, diktatörlüklerin egemen olduğu Tunus gibi ülkelerde genel seçimlerin, demokrasiye düşman akımları iktidara getirme olasılığı giderek artıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak Kaplan’a göre demokrasi olanaksızlaşırken yerini bürokratik oligarşik, otoriter rejimlere bırakmaya başlıyordu. Kaplan bunları yazarken tarihin gündeminde 11 Eylül, Irak savaşı, mali kriz “büyük durgunluk”, Tahrir’den Wall Street’e yeni bir devrimci dalga vardı. Diğer bir deyişle liberal demokrasiyi bürokratik oligarşiye doğru dönüştüren eğilimleri güçlendirecek, halk “pasif koyunluktan” çıkmaya başladıkça da kapitalist toplumun demokrasiyle, ‘halk rızasıyla’ yönetilmesini daha da zorlaştıracak gelişmeler gündeme gelmek üzereydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi tüm bu gelişmelerin ürünlerini vermeye başladığı bir noktadayız. Bunun için halen Arap devrimci dalgasının, ABD ve Batı’nın yardımıyla Müslüman Kardeşler’i iktidara taşıması bir yana, gelin “demokrasinin beşiği”, bir “uygarlık projesi” AB’nin iki üyesi Yunanistan ve İtalya’da seçilmiş başbakanlardan alınıp görevin “hesaplayan makinelere”, AB kurumlarının ekonomik uzmanlarına, teknokratlara (Financial Times, 09/11) verilmesine kısaca bakalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Oligarşinin zamanı - demokrasinin zamanı&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Yunanistan’da Başbakanı Papandreu, Almanya-Fransa ekseninin (“Merkozy”) mali yardım karşılığında dayattığı ekonomik kemer sıkma paketini, referanduma sunmaya, diğer bir deyişle kendisini seçen halka sormaya kalkınca istifaya zorlandı. Papandreu ve Sosyalist Parti hükümetinin yerini Avrupa Merkez Bankası’nda başkan yardımcılığı yapmış Papademos ve bir ulusal birlik hükümeti alıyor. Bu “darbe”de Merkozy-IMF basıncının yanı sıra Yunanistan’ın egemen sınıfları da etkin rol oynadı. Financial Times’ta Misha Glenny’nin aktardığı gibi asla vergi vermeyen, Balkanlar üzerinden yapılan yakıt kaçakçılığından yılda üç milyar Avro kaldıran, Yunanistan’da yaptıkları paraları dışarıya, İngiltere gayrimenkul piyasasına kaçıran, yapılacak özelleştirmelerde kamu varlıklarını yok pahasına kapatmak için pusuda bekleyen oligarşinin, denetimindeki medya aracılığıyla yürüttüğü karalama kampanyası Papandreu’nun devrilmesinde belirleyici oldu. (Financial Times, 07/11) Papademos hükümetinin ilk görevi “kemer sıkma paketini” halka sormadan meclisten geçirmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benzer bir sürecin, İtalya’da seçilmiş hükümetin devrilerek bir teknokratlar hükümetiyle, Berlusconi’nin İtalyan ve AB oligarşisinin muteber bürokratı, Cizvit okullarının yetiştirmesi Mario Monti ile değiştirilmesi sırasında izleyebiliyoruz...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Monti’nin adı öne çıkar, Berlusconi’nin gideceği belli olurken İtalyan büyük sermayesinin organı Confindustria’nın gazetesi “Acele Edin” başlığıyla çıkıyor, yorumunda “politikanın (demokrasinin) zamanının çok yavaş işlediğini, mali krizlerin zamanıyla çok uyumlu olmadığını” anlatıyordu. Monti’yi destekleyen medyanın önde gelen gazetelerinden Corsair’de, De Bortoli’nin genel müdürü, “tarafsız olmak, halk tarafından sevilmemeye yol açtığından, sevimsiz seçenekler, halk tarafından seçilen görevlerle uyuşmadığından, partiler dışı bir teknokratın gerekli olduğunu” anlatıyordu. (Il Manifesto, 11/11)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Confindustria’nın gazetesinin aksine, Yunanistan’da yayımlanan Eleftherotypia gazetesinin yazarlarından Aristeas Bougatsa’ya göre, yaşananlar “politikanın zamanıyla” son derecede uyumluydu, uluslararası sermayenin ve seçkinlerin politikasının zamanıyla...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Papandreou’nun yerine geçen Papademos’un ve Berlusconi’nin yerine geçecek olan Monti’nin ortak özellikleri, yaşamları boyunca sermayenin kurumlarında görev almış olmanın yanı sıra yıllarca, ‘Trilateral Komisyon’ üyeliği yapmış olmalarıydı. İki dönem Avrupa Komisyonu Başkanlığı yapan Monti halen, Trilateral Komisyon’da Avrupa’yı temsil eden iskemlede oturuyormuş. “Bildiğiniz gibi” diyor, Bougatsa, “Trilateral Komisyon ABD, Avrupa ve Asya sermayesinin, küreselleşmeyi ve uluslararası kapitalizmin çıkarlarını savunacak liderler yetiştiren bir kurumudur; bir komplo örgütü değil, uluslararası sermayenin yönetim aygıtlarından biridir. Papademos hükümetinde Papademos gibi Bilderberg üyesi de olan başka isimlerin olduğunu da aktarıyor Bougatsa (11/11).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumartesi günü La Stampa’nın bir yorumcusu, “sağda ve solda demokrasi elden gidiyor zilleri çalındığını”, “yorumcuların, krize çözüm bulma konusunda demokratik bir mutabakat oluşturulamadığından yakındıklarını” aktardıktan sonra, “aslında bu kaygıların yersiz olduğunu” iddia ediyordu; “Her hükümet meclisten onay almak durumundaydı... Monti de zaten kendini tüm uluslararası topluluk önünde kanıtlamış biriydi.” “Buna karşılık politikacılar, üstelik salt İtalya’da da değil, genelde, ekonominin ve uluslararası mali sermayenin araçlarını yönetmekte yeteneksiz olduklarını göstermişlerdi.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunlar, sermaye partileri sermayenin programına demokratik koşullarda halkın rızasını alamadığı için oluyor ve “İşçi sınıfının sermayenin iktidarına başkaldırması, devletin biçiminde bir krize yol aşıyor” (Aktaran: Galip Yalman, Transition to Neoliberalizm: The Case of Turkey in the 1980’s, İstanbul 2009, sf. 299) “Yeni rejim demokratik görüntüsünü koruyor, ama devletin biçiminde ciddi değişiklikler yaşanıyor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunlar, yakın zamana kadar, medyada Alman Marshall Fonu gibi kurumlar için yazdıkları denemelerde “Türkiye’de demokratikleşme için AB çapasının ne kadar gerekli olduğunu” anlatan yerli malı tiplere ders olur mu desem, bana yazık...&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34012686-9091599972828433246?l=erginyildizoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/feeds/9091599972828433246/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34012686&amp;postID=9091599972828433246' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/9091599972828433246'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/9091599972828433246'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/2011/11/bir-seyin-sonu-ama-tarihin-degi.html' title='Bir şeyin sonu, ama tarihin deği'/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34012686.post-5402180962088176334</id><published>2011-11-09T13:52:00.000Z</published><updated>2011-11-09T13:52:31.316Z</updated><title type='text'>Yunanistan’da ‘darbe’</title><content type='html'>(7 Kasım 201)&lt;br /&gt;Yunanistan Başbakanı Papandreu, ordu üst kademesini görevinden aldı, ama kendini bir “darbe”nin kurbanı olmaktan kurtaramadı. Belli ki o da darbeleri askerlerin yaptığına inananlardandı; gerektiğinde orduları da kullanan iktidarın aslında başka yerlerde olduğunun ayırdında değildi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;‘Demos Cratos’ mu dediniz?&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Yunanistan’da siyasetten konuşunca, Platon’un, Aristotales’in demokrasiye ilişkin kaygılarını anımsamamak olanaksız: Demokrasi yoksulların iktidarıdır; başı boş bırakılırsa zenginleri servetlerinden edebilir. Otokrasiyle demokrasi arasındaki alanda pratikte ideal olana en yaklaşanlar, zenginlerin servetini koruyan, yoksullara da kararlara bir yere kadar katılım olanağı vererek düzeni kabul etmelerini kolaylaştıran, değişik oranlarda oligarşi ve demokrasi karışımı rejimlerdir (1293a32). Ama Aristotales’in VI Kitap’ta demokrasinin türlerini tartışırken, “En İyi (istikrarlı) Demokrasi” başlığı altında, devlet hazinesinden yoksullara mali yardım yapılmasını; ama bu yardımın sadaka olarak değil, onların toprak alarak, iş kurarak yoksulluktan kurtulmalarına olanak sağlayacak biçimde verilmesine ilişkin öğütlerini de (1320b8) unutmamak gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yunanistan’da (ABD ve AB’de de) üç yıldır yaşananlara bu gözlükle bakınca, “yoksulların” neden sokaklarda olduğunu ve “gerçek demokrasi” istemeye başladığını anlamak hiç de zor değil. Bırakın devlet hazinesinden yoksullara kaynak aktarmayı, devlet hazinesinden zenginlere aktarılan kaynağın yarattığı açığı kapamak için yoksulların elindekini de almaya çalışan; iş kurma, geçinme olanaklarını yok eden “demokrasilerle” karşı karşıyayız. Bu koşullarda, Avrupa’da, özellikle de Yunanistan’da rejimlerin, hızla “demokrasi”den uzaklaştığını, oligarşik özelliklerinin güçlendiğini söyleyebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Platon ve Aristotales zamanında, yoksulların iradesinin devlete yansımasına olanak sağlayan, genel oy hakkının, kapitalist toplumlarda bir düzeni onaylama mekanizmasına dönüşmüş olduğunu, çoktandır biliyoruz. Öyle ki, daha ortada “kültür endüstrisi”, “medya makinesi” yokken ünlü anarşist düşünürlerden Emma Goldman (1869-1940), “Eğer gerçek bir değişiklik yaratacak olsaydı, genel oy hakkını da yasaklarlardı” diyordu (aktaran Mike Hume, Spike, 03/10). Bugün bu onaylama mekanizmasının çok daha güçlü ve etkin bir hale gelmiş olduğunu söylemek olanaklı. Bu yüzden, geçen hafta Yunanistan’da patlak veren referandum tartışmasının ortaya koyduğu gibi, bu hakkın bile askıya alınması, “zenginlerin” (uluslararası mali sermaye) yoksulların onayına başvuramayacak bir noktada olduklarını, demokrasiden vazgeçmeye hazır bir duruma geldiklerini gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Papandreu, iki yıldır neoliberal kemer sıkma paketlerini uygulayarak Yunanistan kapitalizmini ayakta tutmaya çalışıyor, bu sırada kriz derinleşiyor; toplumsal muhalefet, “yoksulların sesi” giderek yükseliyordu. AB yönetimi, geçen ay yeni bir kurtarma paketi, yeni kemer sıkma programıyla gelince, Papandreu, ayaklanmalarla, genel grevlerle sarsılan ülkede, yeni bir kemer sıkma paketinin riskini tek başına üstlenemeyeceğini, bu paketi referandum yoluyla halka onaylatırsa uygulama şansının artacağını düşündü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece Papandreu, genel seçimlere gitmeyerek hem muhalefetin yeni düzeyini yansıtacak bir meclisin oluşmasını engelliyor, hem de “kemer sıkma paketiyle AB üyeliğini özdeşleştirerek” orta sınıflara şantaj yapmayı, muhalefeti bölmeyi, medyanın, devletin etkisini de kullanarak kemer sıkma paketini onaylatmayı planlıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk anda çok kurnaz bir taktik gibi görünen bu adım, ortalığı karıştırdı. Belli ki ne Almanya-Fransa bloku neoliberal politikaları ne de gelinen noktada Yunan kapitalizmi AB ilişkisini bir referandumla halka onaylatabileceğine güveniyordu. Genelde AB’de, özelde Yunanistan’da kapitalizmin istikrarı, toplum üzerindeki etkisi o kadar zayıflamıştı ki, bir halkoylaması beklenmedik sonuçlar yaratabilirdi. Uçurumun kenarında dururken “demos cratos” oyunu oynamanın âlemi yoktu...&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;‘Darbe’ ve ‘U’ dönüşleri&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Yunan muhafazakâr basını, Yeni Demokrasi Partisi “hain”, “deli” çığlıkları atmaya başlarken Papandreu, Alman Şansölyesi Merkel ve Fransa Devlet Başkanı Sarkozy tarafından apar topar G20 toplantısına çağrıldı. Orada, Merkel ve Sarkozy, Yunanistan’ın AB’den çıkma olasılığını gündeme getirerek Papandreu’ya, referandumdan vazgeçirmek için baskı yaptılar. Papandreu direnince de baskılar referandumun içeriği üzerinde yoğunlaştı; kemer sıkma paketi değil, AB üyeliği oylanmalıydı. Bunun üzerine Yunanistan Maliye Bakanı Venizelos, “Üyelik Yunanistan’ın tarihsel hakkıdır, oylanamaz” açıklamasını yaptı. Muhalefetteki Yeni Demokrasi Partisi lideri Antonis Samaras da aynı düşüncedeydi. IMF, istikrar paketi meclisten geçmezse para yok, dedi. Bu basınçlara dayanamayan Papandreu da referandumdan vazgeçti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Papandreu cuma gecesi, partisi PASOK’tan iki milletvekili, Kaili ve Panariti’nin olumsuz açıklamalarından sonra, mecliste kaybetme olasılığı çok yüksek bir güvenoylamasıyla yüzleşmeye hazırlanırken artık teknokratlardan (Eleftherotypia gazetesine göre çoğu bankacılardan) oluşan bir “ulusal birlik” hükümetinin kurulmasının gerekliliğinden, başına da Avrupa Merkez Bankası eski başkan yardımcısı Lucas Papademos’un geçmesinden söz ediliyordu (Athens News, 04/11). Samaras’ın “teknokratlar hükümeti” önerisiyse, Khatimerini yorumcularından, Versendaal’ın deyişiyle, “Yunanistan’da politikacıların artık çözümün değil, sorunun parçası haline geldiğinin itirafıydı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cuma gecesi yapılan güvenoylamasını Papandreu, PASOK temsilcilerini yeni bir koalisyon hükümeti oluşturma vaadiye ikna ederek 145’e 153 oyla kazandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumartesi günü, “U” dönüşü yapma sırası Yeni Demokrasi Partisi’ne gelmişti. Parti, önce koalisyon hükümetine karşı olduğunu açıkladı, hemen genel seçimlere gidilmesini istedi. Papandreu, önce gerekirse bir başkasının başbakanlığında bir koalisyon kurulmasını, bunun da paketi onaylamasını, bunlar gerçekleşmeden seçimlerin söz konusu olamayacağını açıkladı (Athens News, 05/10).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YD Partisi lideri Samas, yine pozisyon değiştirerek Yunanistan’ın AB üyeliğini korumak için, ülkeyi en kısa sürede genel seçimlere taşıyacak bir koalisyonu tartışmaya, Papandreu’nun istifa etmesi koşuluyla açık olduklarını, daha önce onaylamayı reddettikleri kemer sıkma paketini de onaylayacaklarını açıkladı (Khatimerini, 05/11).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, belki Yunanistan’da askeri bir “darbe” gerçekleşmedi, ama Almanya ve Fransa’nın verdiği “muhtıra” ülkenin siyasi yapısını kökünden sarstı. PASOK ve Yeni Demokrasi Partisi müthiş bir “U” dönüşle kemer sıkma paketini halkoylamasına sunmadan meclisten geçirmeyi, bunun için bir “ulusal birlik” hükümeti kurmayı, başbakan da istifa etmeyi kabul etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece, bir AB üyesi olarak Yunanistan’ın seçilmiş siyasi liderlerinin özgürce karar alamayacağı; halkın yaşamını etkileyen kararların halkın onayına sunulmasına izin verilmeyeceği; iktidarın, üye ülkelerin hükümetlerinde değil, bir hegemonya inşa etmekte olan Almanya-Fransa ekseninde yoğunlaşmakta olduğu gözler önüne serildi. Franz Fanon’un “ulusal mekânda ötekinin iktidarı” tanımından hareket edersek, Yunanistan’ın da neredeyse bir sömürge statüsüne indirgendiğini de...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34012686-5402180962088176334?l=erginyildizoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/feeds/5402180962088176334/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34012686&amp;postID=5402180962088176334' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/5402180962088176334'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/5402180962088176334'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/2011/11/yunanistanda-darbe.html' title='Yunanistan’da ‘darbe’'/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34012686.post-1525375154436190913</id><published>2011-11-01T12:10:00.000Z</published><updated>2011-11-01T12:10:51.796Z</updated><title type='text'>Kurtarma paketi - Alman tankları</title><content type='html'>(31 Ekim 2001)&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; font-family: Verdana, Helvetica, Arial;"&gt;Avrupa Birliği liderleri, perşembe günü sabah 04.00’te, Yunanistan’ın iflasını, Avro’nun çöküşünü, küresel bir mali krizi önleyecek yeni bir kurtarma paketi üzerinde anlaştıklarını açıkladılar. O gün mali piyasalar uzun zamandır görülmeyen bir hevesle ileri atıldılar. Ancak, ihtiyatlı bir Wall Street Journal başyazısının işaret ettiği gibi, piyasalar, Brüksel’den sabaha karşı gelen haberlere daha önce de böyle heyecanlı tepkiler vermemişler miydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de cuma günü, Wolfgan Müncahu Financial Times’da, “Belki bir gün AB liderleri krizi aşacak bir paketle gelecekler, ama bugün o gün değil” yorumunu yaparken, piyasalar, kurtarma paketinin ilk anda sandıkları kadar parlak olmayabileceğinin ayırdına vararak hız kesiyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pakete ilişkin kaygıları kabaca iki başlık altında toplamak olanaklıydı. Birincisi, paketin sonuç alabilmesi için, halk deyişiyle bir “olsayla bulsa bir araya gelse” durumu söz konusuydu. İkincisi, tüm bu “olsalar ve bulsalar” sonunda “bir araya gelseler” bile paket mali krizin aşılması için gerekli temel koşulu, ekonomik büyümeyi teşvik edecek gibi görünmüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ekonomik kaygıların yanı sıra bir de süreci iyice zorlaştıracak gibi görünen bir kaygı daha giderek öne çıkıyordu. La Stampa’da Enrico Rusconi’nin perşembe günü vurguladığı gibi, bu kaygı “ulusal egemenlik” konusuyla ilgiliydi: Mali krize müdahale süreci ilerledikçe Almanya’nın egemenliği ve AB üzerindeki hegemonyası güçlenirken, yalnızca Yunanistan, Portekiz gibi görece küçük ülkelerin değil, AB’nin üçüncü büyük ekonomisi İtalya’nın bile ulusal egemenliği giderek zayıflıyordu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;‘Olsayla bulsa...’&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Perşembe günü açıklanan kurtarma paketinin içeriğini üç başlık altında özetleyebiliriz. (1) Yunanistan’dan alacağı olan bankalar, bu alacaklarının yüzde 50’sini gönüllü olarak silecekler. Böylece Yunanistan’ın borçlarının GSMH’ye oranı 2020 yılına kadar yüzde 160’tan yüzde 120’ye (Mali İstikrar Paktı’nın koyduğu yüzde 60 sınırının iki katı) inecek. (2) Avrupa Finansal İstikrar Fonu (EFSF) 440 milyar Avro’dan, 1 triyon Avro’ya yükselecek. Bu, miktar konuyu yakından izleyen yorumcuların gerekli gördüğü büyüklüğün ancak yarısına ulaşıyor (The Times, Le Monde, 28/10/011). (3) Bankalar Haziran 2012’ye kadar sermaye tabanlarını güçlendirmek için toplam 106 milyar Avro yeni kaynak bulacak, rezerv oranlarını yüzde 9’a yükseltecekler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paketle ilgili ilk sorun bu “gönüllü” kavramından kaynaklanıyor. Bu kavram Yunanistan’ın iflas ettiğini gizleyerek CDS denen kredi sigorta sorumlulukları zincirinin devreye girmesini önlemeyi amaçlıyor. Ancak CDS’leri kullanmak bazı bankalar için daha avantajlı olabiliyor. Bankaları gönüllü olarak borç silmeye Uluslararası Finans Enstitüsü (IIF) ikna edecek. Ne kadar başarılı olacağı henüz belli değil. Diğer taraftan, bankaların bu borç silme operasyonunu gerçekleştirmeden önce, sermaye tabanlarını güçlendirmek için gereken 106 milyar doları nereden bulacakları da henüz belli değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;EFSF’nin 440 milyar Avro’dan 1 triyon Avro’ya yükseltilmesine gelirsek... Birincisi, halen Fon’da yalnızca 220 milyar Avro var. Bunu trilyona yükseltmek için gerekli kaynak, AB üye ülkeleri “vergi mükelleflerine” yeni yük getirilmeyeceği ısrarla vurgulandığına göre, esas olarak başta Çin olmak üzere kimi rezervleri kuvvetli ülkelerin devlet fonlarından sağlanacak. Bunun ışık tuttuğu jeopolitik görüntü bir yana, bu ülkelerin bu yatırım karşılığında dayatacakları ekonomik, özellikle de siyasi koşulların AB için kabul edilir olmasına bağlı (Spiegel, 28/10/011).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paketin bu aşaması da başarıyla tamamlansa, Yunanistan’ın borcunun yarısı silinse bile geride kalan miktar, sürdürülebilirliği sağlamak, daha uygun koşullarla da olsa yeni borçlanmaları gerektirecek. Borçların büyümeye devam etmemesi için Yunanistan ekonomisinin kaynak yaratması; diğer bir deyişle büyümeye başlaması gerekiyor. Yunanistan hükümeti, harcamaları keser, işten çıkarmalara devam eder, varlıklarını satarken toplumsal muhalefet meydanlarla genel grevler arasında gidip gelirken, bu büyüme nasıl sağlanacak? Cumartesi günü Berlusconi “Avro’ya kimse güvenmiyor” derken, Financial Times’a göre “piyasalar artık İtalya’ya güvenmiyordu.” La Reppublica da “krizin İtalya ve İspanya’ya bulaşma olasılığının IMF’yi alarma geçirdiğini” bildiriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;‘Avrupa’da egemenlik kimde?’&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Açıklanan kurtarma paketinin ayrıntılarını, özellikle de bu paketin içeriğinin hazırlanma koşullarını düşünürken, tartışmalar aniden adeta başa, Avro’nun ilk yaratıldığı sırada gündemde olan, “Arkasında siyasi bir egemenlik olmayan bir para yaşayabilir mi” sorusuna geri döndü. Bu soruya geri dönen tartışmaların en ilgincine İtalyan gazetesi La Stampa’da rastladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Enrico Rusconi, yorumunda, sorunu çok berrak bir biçimde koyuyordu: “Bugün Avrupa’da egemenlik nerede bulunuyor?” Rusconi, olası cevapların sonuçları üzerinde düşünmeye devam ederken muhafazakâr Alman hukuk ve siyaset teorisyeni Carl Schmitt’in “egemen olan, olağanüstü koşulun (sıkıyönetim anlamına da geliyor-E.Y) uygulanması konusunda karar alabilendir” tanımına başvuruyor. Bugün Avrupa’da bir “olağanüstü koşullar” uygulaması var. Bu ortamda Berlin ve Roma’nın durumlarını karşılaştırırsak diye devam ediyor... Alman parlamentosu Bundestag, Merkel’in raporunu dikkatle dinliyor; Merkel’i, Avro’yu koruma, işin gerekenleri yapmak konusunda yetkilendiren kararı alıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merkel bu kararı uygulamaya başladığında “diğer üye ülkelerin hükümetlerine bu karar doğrultusunda yeniden şekillenmek düşüyor”. Rusconi’ye göre bu olgu, “egemenliğin Bundestag’da olduğunu”, diğer, “parlamentosu felç olmuş, siyasetinde iktidarsızlık yaşayan İtalya gibi AB ülkelerinin bir egemenlik kaybı yaşadığını gösteriyor”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yoruma Fransa’nın muhafazakâr gazetesi Le Figaro da katılıyordu. Le Figaro, “Merkel ile Berlusconi arasında seçim yaparken tereddüt edecek değiliz” dedikten sonra ekiyordu: “Almanya’nın egemenliği doğmakta olan mimarinin bir unsurudur. Bu Avrupa projesini yeniden Almanya ile el ele inşa etme konusunda bizi motive etmelidir”(Le Figaro, 26/10/011).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yunan gazetelerine kısaca bir göz atınca, bu “yeniden inşaya” katılma bağlamında motive olmayan tek ülkenin İtalya olmadığını görüyoruz. Örneğin, Eleftherotypia paketin açıklandığı gün “İçi Alman tanklarıyla dolu” başlığıyla çıkarken, yazarlarından Moses Lychees cumartesi günü, “Bankaların saçı biraz kesilse ne olur? Biz Yunanlılar, Portekizliler, İspanyollar, İtalyanlar... çalışma ve toplumsal haklarımız söz konusu olduğunda koyun gibi kırkıldık” diye yazıyordu. Prof. Nikou Kotza, “Avrupa’da borçlandırma yoluyla bir imparatorluk kurulduğundan”... “otoriter demokrasiye doğru ilerlendiğinden” söz ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kathimerini gazetesine bir yorumuyla katılan Handelsblatt (Almanya’nın finans gazetesi) editörü Steingart, dayatılan ekonomi politikasını, Rusya’da uygulanan “şok terapiye” benzetiyor. “Dr. Şok demokrasinin düşmanıdır”... “Ben Yunanistan’da yaşıyor olsam bir gözüm ordunun üzerinde olurdu” diyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34012686-1525375154436190913?l=erginyildizoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/feeds/1525375154436190913/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34012686&amp;postID=1525375154436190913' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/1525375154436190913'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/1525375154436190913'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/2011/11/kurtarma-paketi-alman-tanklar.html' title='Kurtarma paketi - Alman tankları'/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34012686.post-843783150628877926</id><published>2011-10-26T23:55:00.000+01:00</published><updated>2011-10-26T23:55:52.548+01:00</updated><title type='text'>Biz geldik, gördük, o öldü (24 Ekim 2011)</title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;Bunlar, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın, Muammer Kaddafi’nin öldürüldüğünü öğrendiğinde, kahkahalarla gülerken söyledikleri. Kaddafi, haftalardır aralıksız süren NATO bombardımanıyla neredeyse yerle bir olan Sirte kentinden kaçmaya çabalıyordu. Konvoyu Fransız uçakları ve ABD “dronları” tarafından bombalanınca, yaralı olarak isyancıların eline düştü ve hemen orada infaz edildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bağımsızlık ve kalkınma diye başlayıp, ailesiyle birlikte halkının başına çöreklenmiş, giderek emperyalizmin işbirlikçisi ve alay konusu olmuş bir diktatörün arkasından gözyaşı dökecek değilim. Ama, bu ölümün Libya “devrimi” denen saçmalığa çok uygun olduğunu da düşünmeden edemiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsyancılarla Kaddafi rejimi arasında başlayan çatışmalarda, sivilleri koruma savıyla devreye giren NATO ve ABD’nin AfriCom güçleri, kısa sürede, “bir rejim değişikliği” projesini yaşama geçirmeye, sivilleri de bombalamaya başlamış, yönetimine, Kaddafi rejiminin eski “kasaplarından” ve El Kaide artıklarından oluşan işbirlikçileri getirdikleri “isyancıların” hava gücüne dönüşmüşlerdi. Bu noktadan sonra, NATO ve AfriCom, Kaddafi güçlerini, elindeki kentleri bombalayarak isyancıların yolunu açmış, onlara “zaferi”, adeta tepside hediye etmişti. Associated Press Ajansı, ABD’nin ilk kez, Clinton’ın ağzından, “ölü ya da diri, artık yakalanması gerekiyor” dediğini aktarmıştı. İki gün sonra Kaddafi, NATO ve AfriCom tarafından bombalandı, yaralanarak savunmasız duruma düşürüldü, “isyancılar” tarafından öldürüldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Şimdi demokrasi zamanı...&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Ya Kaddafi mahkemeye çıkarılsaydı, orada, dün elini öpen Berlusconi’nin, develeriyle, 40 “bakire” korumasıyla Elize Sarayı’nın önüne çadır kurmasını izin veren Sarkozy’nin, öpüşüp kucaklaştığı Blair’ın işlerini ortaya dökmeye, ABD’ye terorizme karşı savaşta sunduğu hizmetleri anlatmaya başlasaydı, kitle imha silahları programını Batı’ya teslim ederken kendisine verilen sözleri anımsatsaydı? Sanırım bu olasılıklar ortadan kalktığı için, Clinton haberi alınca kahkahalarla gülmüş, sonra, ABD’yi de Roma’nın mirasçısı olarak gördüğünden olacak, Sezar’ın sözlerini anımsamıştı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söz Roma’dan açılmışken, Roma’nın düşmanları kadar, onun desteğine dayalı hesaplar yapan “çevre” ülkelerin de sonunda Roma’ya yem olduğunu anımsamak yararlı olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diktatör devrildiğine, hatta infaz edildiğine göre, artık Libya’ya demokrasi gelebilir. Ama sanırım şöyle bir sorun var. Demokrasi Libya’ya geldiğinde büyük bir olasılıkla yerleşecek bir ülke bulamayacak. Üstelik, bu benim kuruntum değil; uluslararası basında, diplomatik çevrelerde son haftalarda, özellikle de Kaddafi infaz edildiğinden beri, daha da yoğunlaşan bir tartışmanın ana konusu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Geçiş döneminde” (Nereye geçilecekse?..) başbakanlığı üstlenmiş olan Mahmut Cibril’e göre, Libya’da durum bu günlerde “ulusal mücadeleden bir kaosa doğru ilerliyor”. Batı’da yetişmiş bir bürokrat olan Cibril “Siyasi mücadele mali kaynak, örgüt, silah ve ideoloji gerektirir. Bunlar da bende yok” diyerek istifa etmek istediğini açıklamış (Time, 20/10/2011). Bunların bugün kimde olduğu henüz belli değil. Ayaklanmaya katılanların hepsi silahlı, mali kaynak Batı’dan geliyor. Örgütlenme ve ideoloji konularıysa çok sorunlu. Örneğin ideoloji söz konusu olduğunda ortada adı anılacak tek akım El Kaide artığı ya da şubesi Selefi gruplar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen tüm gözlemciler, Kaddafi ve klanı yönetimi tek elden sıkı sıkıya kontrol etmiş olduğundan, bunlar gidince geride, restore edilebilecek, modern anlamda bir devlet aygıtı kalmadığını iddia ediyorlar. Bir ölçüde haklı olduklarını düşünüyorum. Gerçekten de, savaş sürecinde, idari yapı yerel düzeyde birbirinden çok farklı, siyasi, askeri odakların elinde kalmaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Libya toplumu, karmaşık bir aşiretler ve yerellikler üzerinde yükseliyor. Aşiret yapılarının yanı sıra, Kaddafi döneminde, bu yerelliklerin, aşiret kimliklerinin üzerinde bir vatandaşlık kurumu gelişmemiş olduğundan Libyalılar, kendilerini, Foreign Policy’de Jason Pack’in işaret ettiği gibi, Libyalı olarak değil, öncelikle, aşiret kimlikleriyle ya da bu kimliklerin bir uzantısı olarak, Trabluslu, Misratalı, Bingazili, Zintanlı olarak yerel kimlikleriyle tanımlıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, bir merkezi devleti bir arada tutacak çimento, “vatandaşlık” kurumu, bundan sonra gelişemez mi? Bu soruya olumlu bir cevap vermek zor. Çünkü birçok analistin işaret ettiği gibi, tüm bu yerel güçler, aşiret güçleri, Selefi gruplar kendilerini birleştiren ortak düşman ortadan kalkınca, bulundukları yerlerde iktidarlarını konsolide etmeye, kurulacak yeni devlette yer kapma yarışına girişmiş görünüyorlar. Şimdi bu yarışın daha da hızlanacağı kolaylıkla söylenebilir. Kısacası, Libya’da önümüzdeki dönemde, demokrasi bir yana, bir merkezi devlet kurma olasılığı zayıf görünüyor, Cibril’in kaos beklentisi gerçekleşeceğe benziyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Bu kadar kan boşuna mı aktı?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Libya’ya demokrasinin gelmesi şüpheli ama, bir şeylerin geleceği kesin. Örneğin, petrol, maden çıkarma şirketleri, bankalar, müteahhitlik firmaları, hatta süpermarket zincirleri de Libya’ya gelecektir. Ayrıca, 30 yıldır inşası süren dev “yapay nehir” geçen yıl tamamlanarak Libya’yı, Afrika’nın ekmek teknesi konumuna yükseltecek bir tarımsal Rönesans’ın eşiğine getirmişti. Dünya piyasalarında gıda fiyatlarının arttığı bir dönemde, “yeni Libya” bu açıdan da dev “agri-business” şirketlerine büyük olanaklar sunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Libya’da istikrarlı bir merkezi idare yapısının kurulması uzun süreceğinden, özel güvenlik şirketlerinin de Libya’ya doluşmasını bekleyebiliriz. Ama Libya’ya geleceklerin içinde bence en önemlisi, Kaddafi’nin onay vermeyi reddettiği AfriCom olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de Afrika, ABD açısından giderek önem kazanıyor, yeni bir yayılma alanı olarak öne çıkıyor. 10 Mayıs 2010’da ABD Kongresi Kuzey Uganda Kurtarma Akti’ni yasalaştırdı. Bu yasa, o bölgede faaliyet gösteren “Tanrının Direniş Ordusu” (TDO) aslı örgütün varlığına son vermeyi ve lideri Joseph Konyi’yi yakalamayı amaçlıyordu. Önceki cuma günü, Obama, bu amaçla Uganda’ya 100 Özel Harekât Personeli gönderdiğini Kongre’ye bildirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TDO, Kongo, Güney Sudan, Orta Afrika Cumhuriyeti, Kamerun topraklarında da etkin olduğundan ABD, benzer yardımları bu ülkelere de yapacak (Reuters 14/10). Geçen hafta, New York Times, ABD’nin büyük bir konsolosluk ve askeri varlık bulundurduğu Kenya’nın askerleri birliklerinin yeniden Somali’ye girdiğini de bildiriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD, Çin’in Afrika’daki yayılmasının bir aşamasında getirmeye başlayacağı askeri yapılanmaları karşılayacak bir konumda olmak için (örneğin, Holslag, Parameters, yaz 2009) kurduğu AfriCom’un merkezini de Libya’ya getirebilir. Bu bağlamda Libya, ABD’ye, halen Cibuti’deki 1300 personel kapasiteli askeri üsse ek olarak paha biçilmez yeni olanaklar sunabilecektir. Böylece önümüzdeki dönemde ABD’nin Afrika’ya girişinin, Libya üzerinden yeni bir ivme kazanmasını bekleyebiliriz&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34012686-843783150628877926?l=erginyildizoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/feeds/843783150628877926/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34012686&amp;postID=843783150628877926' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/843783150628877926'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/843783150628877926'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/2011/10/biz-geldik-gorduk-o-oldu-24-ekim-2011.html' title='Biz geldik, gördük, o öldü (24 Ekim 2011)'/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34012686.post-107726356955297531</id><published>2011-10-20T08:58:00.001+01:00</published><updated>2011-10-20T09:00:39.975+01:00</updated><title type='text'>Gündemde yine savaş mı var? (17. 10. 2011)</title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;Geçen hafta gazeteleri meşgul eden iki önemli gelişme aklıma 2000’li yılların başında, Irak savaşı öncesinde yaşananları getirdi; anlığımda bir analojiyi tetikledi. “Gündemde yine büyük bir savaş mı var?” diye düşünmeden edemedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;İki gelişme, bir analoji&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Hafta ortasında ABD yönetimi İran’ı, Suudi Arabistan’ın Washington Elçisi’ne suikast düzenlemeye kalkmakla suçladı. Başkan Obama, “İran bu tehlikeli, pervasız girişimin hesabını mutlaka verecektir” dedi. “Uluslararası topluluk”tan, İran’ın bu girişimiyle ilgili olarak ABD’nin önlerine koyduğu kanıtlara güvenilmesini istedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bankalar ve piyasa ekonomisine karşı New York’un mali merkezi Wall Street’te geçen ay başlayan protesto eylemi hafta sonunda 951 kentte yankılanarak tüm dünya ekonomisine yayıldı, 10 yıl sonra yeniden bir küresel başkaldırı dalgasıyla karşı karşıya olduğumuzu düşündürdü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar aklıma, 1999 Seattle olaylarından sonra gelişmiş kapitalist ülkelerin büyük kentlerine yayılmaya başlayan “küreselleşme karşıtı” protestoları, Dünya Toplumsal Forumu’nu getirdi. O zaman da bir borsa krizi yaşanmıştı; “depresyon” olasılığından söz ediliyordu. Dünya medyası gittikçe güçlenen, yayılan, sertleşmeye başlayan protestoları tartışıyor, kimileri eylemcilerin haklılığından söz açarken kimileri de olmadık hakaretler yağdırıyordu. Yine “kapitalizmin üzerinde dolaşan hayaletten” bahsediliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O sırada ABD’de başkanlık seçimleri yapıldı. Seçimlerden muhafazakâr parti, neo-con siyasi ekip zaferle çıktı. Seçimler öncesinde yoğunlaşan “yeni savunma stratejisi tartışmaları”, küreselleşmenin, serbest piyasa düzeninin ABD’nin yaşamsal çıkarları kategorisine girdiğinde, ancak ABD hegemonyasının ekonomik-kültürel zemininin zayıfladığında hemfikir oluyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu koşullarda, önce 11 Eylül 2001’de ABD toprağında insan aklını zorlayan vahşette bir terörist eylem gerçekleşti. Batı ülkeleri hemen ABD’nin etrafında toplandılar. ABD bu iklimden yararlanarak, “Yeni Savunma Stratejisi”ni açıkladı, Taliban hükümetinin görüşme çabalarını bir kenara iterek Afganistan’a saldırdı. İkinci adım olarak ABD “Irak’ta kitle imha silahları var” iddiasıyla Batı ittifakını arkasına alarak Irak’ı işgal etmeye hazırlandı. Ancak inandırıcı olamadığı için de bu işi İngiltere’yle birlikte üstlenmek durumunda kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2001-2003 arasında, dünya ekonomisi (neo-liberal model) küreselleşme karşıtı savları doğrulayan bir depresyonun eşiğine gelmiş olmasına karşın 11 Eylül ve savaşlar, tartışma iklimini değiştirdi; küreselleşme karşıtı hareket “savaş karşıtı harekete” dönüşmeyi denedi ama başarılı olamadı, giderek söndü. Bu sırada merkez bankaları tarihte görülmemiş çapta bir parasal genişlemeye giderek depresyon tehlikesini ötelediler. Ama finansallaşma gelişmeye devam ettiğinden, bastırılan kriz eğilimleri 2007’de daha büyük bir güçle geri geldi. Bu sırada ABD’nin “imparatorluk” atılımı fiyaskoyla sona erdi, hegemonyasının gerileme süreci yeniden üstelik ivme kazanarak hızlandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaklaşık bir yıldır dünya ekonomisinde bir muhalefet hareketi yükseliyor. Bu hareket en çarpıcı örneklerini önce Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da verdiği için, birçok yorumcu, özellikle jeopolitik gözlüğüyle bakanlar, hareketin evrensel boyutunu kavrayamadılar; Avrupa’daki protesto eylemleriyle ilişkisini kuramadılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak “Wall Street işgali” eylemi, hafta sonunda eylemin dünya çapında yayılarak yankılanması, dalganın evrenselliğini kesinlikle kanıtlamış oldu. Bu dalga, küreselleşme karşıtı dalgaya benzemekle birlikte, kapitalist ekonomiyi, liberal demokrasiyi hedef alarak, daha önce görülmemiş eylem ve örgütlenme biçimleri sergileyerek, sanırım daha hızlı gelişiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sırada, Marx’ın “ilk kez trajedi, ikinci kez komedi” sözlerini kanıtlarcasına yine ABD toprağında bir terörist eylem (bu kez yalnızca girişimi) iddiasıyla karşı karşıyayız. 11 Eylül saldırısını Irak’a kadar uzatan çevreler bu kez, bir süredir gözlerini diktikleri İran’ı suçluyor, “uluslararası topluluğu” İran’a karşı harekete geçirmek için kollarını sıvıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Ve bir komedi&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;ABD yönetiminin İran’ın Suudi Arabistan elçisine yönelik suikast girişimine ilişkin iddiaları Adalet Bakanı Eric Holder’in ağzından açıklaması, iddiaların ağırlığına işaret ediyordu. Ancak, FBI Başkanı Robert Muller’in, “Harekât Kızıl Koalisyon” kod adı ile gerçekleştirilen operasyonda ele geçirdikleri bilgilerle ilgili açıklamasındaki, “adeta bir Hollywood senaryosu gibi” ifadeleri, anında tartışmaların tonunu belirledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Washington Post’tan Ignatius’un, Karla’ya (Le Carre’nın ünlü romanındaki olağanüstü zeki, tecrübeli KGB şefi) benzettiği Kasım Süleyman’ın yönetimindeki, doğrudan “yüce lider” Hamaney’e bağlı Kudüs Kuvvetleri’nden Golam Şakuri adlı biri, Texas’ta ikinci el otomobil satan İran asıllı Amerikalı Mansur Arbabsiar’la ilişki kurmuş, Suudi Arabistan’ın Washington Elçisi’ni öldürmek üzere bir kiralık katil ayarlamasını istemiş. Bu iş için Arabsiar’ın Amerika’daki banka hesabına, İran’dan (!),100.000 dolar transfer edilmiş. Arabsiar, Meksika uyuşturucu kartellerinin katilleriyle ünlü Zeta örgütüyle ilişkiye geçiyorum zannıyla, aslında bir FBI ajanıyla temas kurmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arbabsiar, kartelin aracısı sandığı ajana, Tahran’da bir üst düzey yetkilinin yeğeni olduğunu da anlatarak bu iş karşılığında 1.5 milyon dolar ve ABD Afganistan’dan çekildikten sonra (!) sınırsız miktarda afyona erişme olanağı teklif etmiş. Gerçekten Hollywood senaryolarını andırıyor, ama kimsenin filme çekmek istemeyeceği kadar kötü...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama burası ABD-Ortadoğu kavşağı; olayı anlayabilmek için bazen görünenin tam aksini düşünmek gerekebilir. Örneğin, casusluk, istihbarat konularında uzmanlaşmış yorumcular, geçmişte son derecede başarılı suikastlara imza atmış İran’ın, bu kadar kötü bir senaryo ile yola çıkacağına inanmanın çok zor olduğunu düşünüyor, bu senaryonun bir ABD tezgâhı olabileceğini ima ediyorlar. Bu konuda kesin bir yargıya varmamıza yardım edecek bilgilere sahip değiliz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bu “suikast girişimi” sayesinde ABD’nin birden fazla kuşu vurmayı başardığı kolaylıkla söylenebilir: (1) İran’ı başkalarının toprağında suikastlar düzenleyen bir “haydut” ülke olarak niteleyip “uluslararası topluluğun desteği” sağlanarak daha sert, giderek doğrudan bir savaşa açılacak uygulamalarla İran tecrit edilebilir. (2) ABD, “Arap Baharı” sırasında Suudi Arabistan’la zayıflayan dostluğunu yeniden güçlendirebilir. (3) Suudi Arabistan’la İran arasındaki “soğuk savaş” bölgesel rekabet, sıcak savaşa doğru tırmandırılabilir. (4) Bu tırmanma, İsrail’in güvenliğini arttırmanın yanı sıra İsrail’in Sünni Arap eksenine eklenmesini getirebilir. (5) Son dönemde, nükleer programıyla ilgili 5+1 grubuyla yeni görüşmeler için yeni girişimleri gündeme getirmeye başlayan İran’ın önü kesilerek İsrail’in bölgedeki “nükleer bomba tekelini elinden kaçırma” korkusuna cevap verilmiş olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak, ABD merkezli neo-liberal düzene (ABD hegemonyasının kalbini hedef alan) karşı küresel bir toplumsal muhalefet dalgası yükselirken komplo senaryolarını içeren karışık olayların gündeme gelmeye başlaması hiç de hayırlı bir işaret değil.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34012686-107726356955297531?l=erginyildizoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/feeds/107726356955297531/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34012686&amp;postID=107726356955297531' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/107726356955297531'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/107726356955297531'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/2011/10/gundemde-yine-savas-m-var.html' title='Gündemde yine savaş mı var? (17. 10. 2011)'/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34012686.post-7141901166846272743</id><published>2011-10-11T15:34:00.003+01:00</published><updated>2011-10-11T17:41:05.325+01:00</updated><title type='text'>Bu havada malını satamazsan firmanı satarsın</title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;                     &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-top: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-top: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: Verdana; font-size: 8.5pt;"&gt;10 Ekim 2011 -&amp;nbsp;&lt;b&gt;&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-top: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-top: 0cm; mso-line-height-alt: 5.0pt;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: Verdana; font-size: 8.5pt;"&gt;&lt;img alt="Description: http://www.sendika.org/images/pixel.gif" height="7" src="file://localhost/Users/erginyildizoglu/Library/Caches/TemporaryItems/msoclip/0clip_image002.png" v:shapes="Picture_x0020_1" width="3" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: Verdana; font-size: 8.5pt;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-top: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: Verdana; font-size: 8.5pt;"&gt;Uluslararası sistemin alması olası yeni biçimler üzerine tartışmalarda, yine bir yoğunlaşma var. Bu tartışmalara konu olan eğilimlerin giderek birbiriyle kesişmeye, birbirlerini güçlendirmeye başlamasıysa, uluslararası ilişkilerde “havanın” giderek sertleşeceğini düşündürüyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-top: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-top: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: Verdana; font-size: 8.5pt;"&gt;Bu sırada Türkiye ile ilgili haberlerde öne çıkan kimi olgular, “AKP hükümeti, ‘gemiyi’ bu havada nasıl su yüzünde tutmayı başaracak?” sorusunu akla getiriyor. Belki bu soruyu birbiriyle kesişerek güçlenmeye devam eden eğilimlerin içine katarak değerlendirmek gerekiyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-top: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-top: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="color: black; font-family: Verdana; font-size: 8.5pt;"&gt;‘En kötü mali kriz...’&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style="color: black; font-family: Verdana; font-size: 8.5pt;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-top: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: Verdana; font-size: 8.5pt;"&gt;Perşembe günü, İngiltere Merkez Bankası Başkanı Mervyn King, “Dünya bütün zamanların, en azından 1930’lardan bu yana, en kötü mali krizini yaşıyor” diyor, ekonomiye 75 milyar sterlin basacağını açıklıyordu. Cuma günü Financial Times, “Merkez bankaları işe koyuldu” başlıklı yorumunda, Avrupa çapında yeni bir parasal genişleme dalgasının haberini veriyordu.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-top: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-top: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: Verdana; font-size: 8.5pt;"&gt;Bu sırada, ABD Senatosu Çin’e yönelik korumacı uygulamalara izin verecek, hatta bunları zorunlu kılacak bir yasa tasarısını oylamaya başlıyordu. Medyayı meşgul etmeye başlayan bir diğer gelişme de ABD’de, uzun yıllardan bu yana ilk kez yükselmeye, yayılmaya başlayan toplumsal muhalefet olaylarıydı. Geçen ay Wall Street’te genel olarak bankalara, özel olarak yoksullaşmaya, işsizliğe karşı başlayan protesto hareketi, hafta sonunda Philadelphia, New Orleans, Washington, Tampa, Dallas, Houston, Austin’in yanı sıra 100 kente yayılmış, başlangıçta sayıları onlarla anılabilecek protestocular, perşembe günü 15 bin kişinin katıldığı bir yürüyüş düzenleyebilmişlerdi. En son haberler, sendikaların giderek artan oranda harekete destek vermeye başladığını gösteriyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-top: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-top: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: Verdana; font-size: 8.5pt;"&gt;Böylece, “Wisconsin”, “uvertürü”nden sonra, Wall Street İşgal Hareketi, sendikaları toplumun diğer hoşnutsuz kesimleriyle birleştirmeye başlarken İngiltere kasım ayında gerçekleşecek, çok büyük işçi hareketlerine hazırlanıyor. Avrupa’da kriz merkeze doğru yayılıyor...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-top: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-top: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: Verdana; font-size: 8.5pt;"&gt;Bu durumda hükümetlerin klasik tepkisini, ikiye ayırabiliriz. Birincisi, parasal genişlemeyle sorunları, 2002-2006 arasında olduğu gibi, sonrasını düşünmeden, ertelemeye çalışmak. İkincisi, “Yüksek işsizliğin sorumlusu kim?” sorusuyla dikkatleri dış ticarette rekabet koşullarına yönlendirerek, yerli egemen sınıfların üzerinden uzaklaştırmak. Kaygı veren şu ki, bugün bu tepkiler kesişerek, büyük siyasi krizlere zemin hazırlamaya başlamış gibi görünüyorlar.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-top: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-top: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="color: black; font-family: Verdana; font-size: 8.5pt;"&gt;...En büyük siyasi krizlere zemin hazırlıyor...&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style="color: black; font-family: Verdana; font-size: 8.5pt;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-top: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: Verdana; font-size: 8.5pt;"&gt;Parasal genişlemelerin, serbest piyasa sistemi içinde, genişlemeye giden ülkenin ekonomisini değil, rekabet gücü daha yüksek ekonomileri destekleme olasılığı çok kuvvetli oluyor. Böylece, ithalat artmaya, yerli sanayi iş kaybetmeye, ama halk genişlemenin mali yükünü üstlenmeye devam edebiliyor. Bu süreç, eninde sonunda, artan dış ticaret açığı, işsizlik üzerinden dikkati, öfkeyi parasal genişlemeden yararlanan ülkeler üzerinde yoğunlaştırıyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-top: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-top: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: Verdana; font-size: 8.5pt;"&gt;İkincisi, işsizlik konusunda suçlu aranınca gözler dışarıya, örneğin, bugün ABD’de, Çin’le olan 278 milyar dolarlık ticaret açığına dönüyor (Wall Street Journal, 07/10) ve bu açığın bir hesaplamaya göre, ABD ekonomisine 2001- 2010 arasında 2.8 milyon, bir başka hesaplamaya göre 1990-2007 arasında yaklaşık 1 milyon iş kaybına mal olduğuna ilişkin savlar siyasi bir önem kazanıyor (Washington Post, 06/10). Bu savlar da, mali kriz sırasında, üç yılda 8.5 milyon kişinin işini kaybettiği görmezden gelinerek, ABD ekonomisini Çin’e karşı (bankerlere karşı değil) korumak gerektiği sonucuna götürüyor. Üstelik, bu korumacılığın ithalat yoluyla gelen ve esas olarak düşük gelirliler tarafından tüketilen malların fiyatlarını yükselterek yoksullaşmayı daha da arttıracağını bilerek. Bu miyopluk dünya ekonomisini, kaçınılmaz olarak, bir ticaret savaşları eksenine oturtuyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-top: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-top: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="color: black; font-family: Verdana; font-size: 8.5pt;"&gt;‘Büyük Güçlerin Yükselişi ve Çöküşü’&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style="color: black; font-family: Verdana; font-size: 8.5pt;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-top: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: Verdana; font-size: 8.5pt;"&gt;Dahası bu süreç “ticaret savaşlarının” sınırlarını aşan dinamikleri de içeriyor. Örneğin, Çin’e karşı korumacılık tartışmaları, Çin’in serbest ticaret sistemine (ABD merkezli ekonomik modele) yönelik bir tehdit oluşturduğuna ilişkin savlara (WSJ, Tom Danilon, 05/10), Çin’in artan jeopolitik etkilerinin askeri kapasitelerinin tartışılmasına (Boston Globe, Kurtlanzick, 24/09), Çin’i stratejik düşman konumuna yükseltmesine yol açıyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-top: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-top: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: Verdana; font-size: 8.5pt;"&gt;Buna karşılık, Çin, tarihçi Paul Kennedy’nin Büyük Güçlerin Yükselişi ve Çöküşü yapıtında dile getirdiği “ekonomik canlılığı azalmış bir ülkenin askeri ve güvenlik üstünlüğünü korumaya devam edebildiği asla görülmemiştir” saptamasına uygun olarak, ABD’nin ekonomik canlılığının daha da azalmasını beklerken, her fırsatta diğer güçlerle birlikte, örneğin son Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi oylamasında ABD’yi bloke ediyor, gerilemeyi, daha bir görünür kılarak hızlandırıyor. Şam’daki Kalamoon Üniversitesi’nden, uluslararası ilişkiler uzmanı, Dr. Marvan Kabalan’ın Gulf News’teki yorumunda vurguladığı gibi “ABD’de buna karşı bir şey yapamıyor”.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-top: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-top: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: Verdana; font-size: 8.5pt;"&gt;Paul Kennedy’nin saptamaları, Türkiye ekonomisiyle ilgili haberlerle birleşerek kaygı verici bir resim oluşturmaya başlıyor. Türkiye’nin dış politikası, “sıfır sorun” niyetiyle yola koyuldu, ülkeyi uzak yakın tüm komşularıyla sorun çıkararak, yalnızlaştıran bir noktaya taşıdı. Ama olsun, bir büyük gücün desteğine dayanarak bölgede güç yansıtma projesi “hamdolsun” tıkır tıkır işliyordu. Ekonomi son derecede canlıydı, Türkiye yükseliyordu... Cari açık büyüyordu, ama ihracat artmıyor muydu?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-top: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-top: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: Verdana; font-size: 8.5pt;"&gt;Geçen hafta, Merkez Bankası TL’nin değerini korumak için hamle yapınca, birden kaşlar havaya kalktı. Bu büyümenin, yükselmenin büyük bir kredi köpüğü üzerinde yüzdüğünü söyleyenler haklı olabilir miydi? Finans medyasının ekranlarına düşmeye başlayan, “Merkez Bankası bu zayıf rezervlerle, TL’yi uzun süre koruyamaz”, (Bloomberg,. Reuters) gibisinden yorumları da hayra alamet değildi.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-top: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-top: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: Verdana; font-size: 8.5pt;"&gt;Bunları izlerken, Meral Tamer’in, TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi toplantısındaki izlenimlerini anlattığı yazıyı gördüm. Tamer, üç ayda yüzde 20 devalüasyon olunca, kimlerin ne kadar büyük döviz açıklarıyla “yakalanmış” (peki bunların akılları neredeymiş?) olduklarını aktarıyordu. Moraller çok bozukmuş.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-top: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-top: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: Verdana; font-size: 8.5pt;"&gt;Tesadüf bu ya, aynı gün, Bloomberg, Türkiye’nin 2008’den bu yana şirket edinmelerde en parlak dönemini yaşadığını, hızla büyüyen ekonominin, yükselen piyasaların hepsinden daha çok yabancı sermaye çektiğini bildiriyordu. Diageo PLC’den Goldman Sachs’a, G. P Morgan’dan Cerberus Capital Management’e kadar dev şirketler bu canlı ekonomiden yararlanmak için geliyorlarmış. Kimi yerli yatırım uzmanlarına göre 2012, Türkiye için edinme, birleşme yılı olacakmış.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-top: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-top: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: Verdana; font-size: 8.5pt;"&gt;Neden olmasın? Yüzde 20 devalüasyon, arkası da gelecek gibi, sanayinin devleri, borca batmış durumda, dış pazarlar da daralıyor, mal satamazlarsa firmalarını satarlar...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-top: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-top: 0cm;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: Verdana; font-size: 8.5pt;"&gt;Osmanlı ruhu bu olsa gerek: Ekonomide, gırtlağına kadar borca batarken, politikada, gerilemekte olan bir büyük gücün eteğine yapışarak, büyüklük hayalinin peşinde, hiç anlayamadıkları bir dünyada oradan oraya sürüklenmek... Sakın bunlar arasında bir bağlantı olmasın?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34012686-7141901166846272743?l=erginyildizoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/feeds/7141901166846272743/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34012686&amp;postID=7141901166846272743' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/7141901166846272743'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/7141901166846272743'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/2011/10/bu-havada-maln-satamazsan-firman.html' title='Bu havada malını satamazsan firmanı satarsın'/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34012686.post-3199780444745192291</id><published>2011-09-27T10:09:00.000+01:00</published><updated>2011-09-27T10:09:37.481+01:00</updated><title type='text'>Piyasalar yine...</title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;table bgcolor="#ffffff" border="0" cellpadding="0" cellspacing="0" style="height: 500px;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr bgcolor="#fef2da"&gt;&lt;td height="20" style="color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;26 Eylül 2011 -&amp;nbsp;&lt;b&gt;&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td colspan="2" height="5" style="color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;&lt;img height="5" src="http://www.sendika.org/images/pixel.gif" width="1" /&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="kutu_icerigi" colspan="2" style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial; background-position: initial initial; background-repeat: initial initial; color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px; padding-bottom: 10px; padding-left: 10px; padding-right: 10px; padding-top: 10px;" valign="top"&gt;&lt;div class="content" style="color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;Yaz tatilinden sonra, ilk pazartesi yazısı için topladığım verilere bakınca garip bir duyguya kapıldım. Adeta, 22 Ağustos tarihli “Piyasalar yine ‘kalp krizi’ geçirdi” yazısını yazıyordum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En son veriler dünya ekonomisinde başladığı varsayılan toparlanmanın geleceğine ilişkin korkuları güçlendirmiş, piyasalar, siyasi otoritenin çaresizliğinin ayırdına varmıştı. Perşembe günü borsalar şiddetle sarsılmış, adeta bir ‘kalp krizi’ geçirmişti. Siyasi irade, güven vermek için “inşallah maşallah gerekeni yaparız, ufukta resesyon yok” filan diyor, piyasalar, çaresiz bu açıklamaları satın alıyor, cuma günü ortalık biraz yatışıyordu; yeni bir “kalp krizine” kadar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bu “kalp krizlerinin” giderek şiddetlendiğini düşündüren belirtiler de yok değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Kötü perşembe&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Geçen hafta perşembe günü borsalar yine şiddetle sarsıldı, Dow Jones Sanayi Endeksi yüzde 3.5, Avrupa ve Asya borsaları yüzde 3.2’den (FT 100) ile yüzde 5.2’ye (CAC 40) varan oranlarda düştü. Cuma günü borsalar sakinleşir gibi oldu. Ancak hafta kapandığında, “Ekim 2008’den bu yana en kötü hafta” olduğu konusunda herkes hemfikirdi. Dahası borsalarda 2009’da başlayan toparlanmanın zirve yaptığı temmuz ayından bu yana yaşanan gerileme yüzde olarak Dow Jones’ta 14.5, FT 100’de 15.4, Dax ve Cac 40’ta 30’a ulaşıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mali piyasaların, akıldışı, sürü refleksiyle davrandığını, yüksek frekanslı işlemlerin (high frequency trading) dalgalanmaları büyüttüğünü biliyoruz, ama bu gerilemeler ve korku yersiz değil. ABD Federal Reserve Başkanı Bernanke’nin, Dünya Bankası Başkanı Zoellick’in, IMF Başkanı Lagarde’ın ve Dünya Ticaret Örgütü Lamy’nin geçen hafta medyada aktarılan demeçlerine bakmak yeterli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bernanke “Riskler belirgin biçimde arttı” dedi, 400 milyar dolarlık uzun dönemli Hazine tahvili satın alacağını açıkladı. Kaygıyla beklenen III. Parasal Genişleme nihayet geliyordu. Öyleyse durum çok kötü olmalıydı. Bernanke “belirgin” sözcüğünü en son 2008’de kullanmıştı. Bundesbank direktörü Andreas Dümbert de perşembe günü “büyüme karşıtı riskler belirgin biçimde arttı” saptamasıyla Bernanke’ye katıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zoellick’e göre “küresel ekonomi tehlikeli bölgeye girmişti”; “İkinci bir resesyonun gerçekleşmeyeceğine ilişkin inancım her gün biraz daha zayıflıyor” diyordu. IMF, Dünya Ekonomisinde Durum raporunu yayımladıktan sonra, bir basın toplantısı yapan Lagarde, “ekonomik toparlanmaya giden yolun, 2008’e göre daha da daraldı”, “dünya ekonomisi tehlikeli bir safhaya girdi” dedi. IMF raporu, dünya ekonomisinin büyüme hızının düştüğünü, Avro Bölgesi’nin resesyonun eşiğinde olduğunu gösteriyordu. IMF’nin aşırı iyimser bir kuruluş olduğunu bilen piyasalar bu verilerden gereken dersi çıkarttı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lamy, dünya ticaretinin 2009’dan bu yana ilk kez ve “belirgin bir biçimde” yüzde 6.5’ten yüzde 5.8’e gerilediğini açıkladığı basın toplantısında, korumacılık eğilimlerine karşı uyarıyordu. Hollanda Ekonomi Politikası Çözümleme Bürosu, dünya ticaretinin 2008-09’dan bu yana ilk kez daralmaya başladığını ileri sürüyordu. Bu sırada, Brezilya, bazı ülkelerdeki atıl kapasiteye, damping risklerine karşı “seçici korumacılık” uygulamayabilmek için DTÖ’ye başvuruyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci resesyonun ABD’de çoktan başlamış olduğuna inanan George Soros, Avro krizine, ülke iflasları olasılığına göndermeyle “Bugün durum Lehman Brothers’ın iflasından çok daha tehlikeli” diyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine “Titanic” metaforu, 1930’lar anımsanıyor, Roubini siyasi otoritenin 1930’ların hatalarını tekrarladığını, depresyon riskinin çok arttığını ileri sürüyordu (Emerging Markets, 24/09). Geçen hafta emtia ve altın fiyatları da “yere çakılıyordu”. MarketWatch analistlerinden, Mark Hubert de 1932’de başlayan beş yıllık borsa yükselişine göndermeyle “Nerde o şans” diyordu; ardından gelenleri düşünmeden...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;IMF, Dünya Bankası, piyasalar küresel çapta, kolektif bir müdahalenin gerekli olduğunda anlaşıyorlar. Ancak böyle bir olasılığın gerçekleşebileceğine inanç, alacağı biçim konusunda bir mutabakat yok. Nitekim, Lagarde’ın önerileri, G20’nin cuma günü piyasaları rahatlatmak için yaptığı açıklamalar, piyasalarda, “çok soyut”, “yeni bir şey yok” saptamalarıyla karşılandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın en büyük bono yatırımcısı, PIMCO’nun CEO’su El-Erian’ın “Adeta iki bölümden oluşan, birbirinden farklı parçaları çalmaya çalışan bir orkestra var. Her iki bölüm de orkestra şefine bakıyor ama o ortada yok” saptaması (Emerging Markets, 23/9) durumu çok iyi betimliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık, dünya ekonomisi iki parçadan oluşuyor. “Batı” resesyonda, hatta çalışanlar, gelirler, kimi kritik sektörler açısından depresyonda. Buna karşılık dünya ekonomisinin yarısını, nüfusunun çoğunu oluşturan gelişmekte olan ülkeler, 2007’den bu yana, “kriz boyunca” yüzde 10’a varan hızlarda büyümeye devam ediyorlar. Buna karşılık egemen ekonomik model, siyasi, asker, iktidarın dağılımı hâlâ Batı’nın damgasını taşıyor onun çıkarlarına öncelik veriyor. Bu durumda, bu kurallar çerçevesinde krizden çıkmak Batı’nın egemenliğinin korunması anlamına geliyor. “Orkestranın bir bölümü” bu “parçayı” çalmak istemiyor. Krizden çıkarken güçler dengesinin, yeniden düzenlenmesi, oyunun kurallarının değişmesi gerekiyor. Ama nasıl?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Acaba savaş...&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Bu soru ne zaman gündeme gelse, söz de dönüp dolaşıp savaş konusuna geliyor. Harvard Üniversitesi, Kennedy School of Government’dan, dış politika alanında etkin isimlerden Prof. Stephen M. Walt da Foreign Policy’deki yorumunda “Ya dünya ekonomisi bir eksiksiz fırtınaya toslarsa?” diye sorduktan sonra, “Ben ekonomist değilim, eksiksiz fırtına senaryosu ne kadar olası bilmiyorum” diyerek ekliyordu, “ama unutmayalım ABD’yi, Büyük Depresyon’dan II. Dünya Savaşı çıkarttı... Gündemde kazanılacak bir savaş vardı. ABD halkı bütçe açığına, bütçenin yüzde kırkının savunmaya gitmesine itiraz etmedi. Fedakârlıklara katlandılar, partizan tartışmalar yatıştı. Devasa Keynesgil harcama ekonomiyi krizden çıkarttı”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, Walt ekonomist değil. O yüzden savaş başladığında, ABD’de, yeni bir sermaye birikim rejiminin temel unsurlarının (Taylorizm, bant sistemi, kitlesel üretim, kitlesel tüketim) bazı öncü sektörlerde, örneğin otomotivde çoktan ortaya çıkmış olduğunun ayırdında değil. Savaş sırasında bunlar başka sektörleri de etkileri altına alarak egemen hale gelmeye başladı. ABD’nin askeri kapasitesinin arkasında bu yeni rejimin unsurlarının üretkenlikte yaptığı sıçrama yatıyordu. Savaştan sonra kurulan ABD hegemonyasının, bu hegemonya altında krizden çıkışın temelinde de hem bu askeri kapasite hem de bu yeni sermaye birikim rejiminin (Fordizm) tüm kültürel bileşenleriyle birlikte dünyanın geri kalanında (Batı’da) benimsenmeye başlamış olması vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün ortada yeni bir sermaye brikim rejiminin şekillenmeye başladığına ilişkin belirtiler yok. Bu yüzden olası bir savaş, ekolojik ve insani faturası bir yana, kapitalizmi yapısal krizinden çıkaramaz, yalnızca yıkım, sömürgecilik, totaliter rejimler, daha derin krizler anlamına gelir.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34012686-3199780444745192291?l=erginyildizoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/feeds/3199780444745192291/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34012686&amp;postID=3199780444745192291' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/3199780444745192291'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/3199780444745192291'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/2011/09/piyasalar-yine.html' title='Piyasalar yine...'/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34012686.post-4407294182624368092</id><published>2011-09-06T10:04:00.000+01:00</published><updated>2011-09-06T10:04:16.670+01:00</updated><title type='text'>'Yeni model', yeni ittifaklar (Libya)</title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;table bgcolor="#ffffff" border="0" cellpadding="0" cellspacing="0" style="height: 500px;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr bgcolor="#fef2da"&gt;&lt;td height="20" style="color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;05 Eylül 2011 -&amp;nbsp;&lt;b&gt;&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td colspan="2" height="5" style="color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;&lt;img height="5" src="http://www.sendika.org/images/pixel.gif" width="1" /&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="kutu_icerigi" colspan="2" style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial; background-position: initial initial; background-repeat: initial initial; color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px; padding-bottom: 10px; padding-left: 10px; padding-right: 10px; padding-top: 10px;" valign="top"&gt;&lt;div class="content" style="color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;Geçen hafta yazılarımda şu saptamayı yapmıştım: “Karşımızda sanırım şimdi yeni bir model var: Önce bir devrimci dalga; dalganın denetim altına alınarak, liderliği belirlenerek silahlı isyana dönüştürülmesi; bu liderliğin NATO’dan sivillerin koruması için yardım istemesi; Batı’nın etkisi altındaki bir uluslararası bölgesel örgütün (Arap Birliği) onayının arkasından ‘rejim değişikliği’; yeniden inşa bahanesiyle sömürgeleştirme...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu saptamalara iki ekleme yapmak gerekiyor. Birincisi, uluslararası güç dengeleri, kaynak savaşları, yeniden paylaşım çabaları ortamında NATO’nun rolüyle, ikincisi, siyasal İslamın, Birleşmiş Milletler’in “terörist” listesine koyduğu radikal kanatlarına kadar, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da üstlenmeye başladığı işlevle ilgili.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Libya olayının genel bağlamı&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;NATO’nun Libya operasyonunun Libya’yı çok aşan ufkunu değerlendirebilmek için, Genel Sekreter Rasmussen’in, “ilk kez ABD’nin önderlik etmediği bir NATO harekâtı gerçekleşiyor” dedikten sonra, AB ülkelerine yönelik “Eğer sınırlarınızın ötesine asker gönderemezseniz uluslararası etki yaratamazsınız. Böylece oluşan boşluk, sizinle aynı değerleri paylaşmayan yükselen güçlerce doldurulur”(Wall Street Journal 24/08/11) saptamasından yararlanabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu da ancak, Libya “olayı”nın “zamanını” ve “mekânını” düşünerek başarabiliriz. Libya “olayı”nın “zamanının” iki boyutu var. Birinci boyutu, 1980’lerin sonuna kadar zayıflayarak da olsa varlığını korumayı başaran ABD hegemonyasının gerileme sürecinin 1989’da, “Duvar”ın çökmesinden sonra hızlanması belirliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duvar çöktükten sonra, Batı Bloku iç bütünlüğünü kaybetmeye, çok kutupluluk tartışması güçlenmeye başladı. Asya krizi, “yeni ekonomi” köpüğünün patlaması, hegemonyanın “ekonomik model” ayağını da çökertti. ABD savunma çevrelerinde, Reagan dönemindeki gibi bir “restorasyon”un artık olanaksızlığı üzerinde bir mutabakat oluştu. Bu mutabakat, ifadesini Bush döneminin “imparatorluk projesi”nde buldu. Bu proje, rakip bir hegemonyacı gücün yükselmesini engelleyebilmek için, öncelikle ABD’nin “kinetik” (yıkıcı) gücüne dayanarak, hem Batı Blokunu birleştirmeyi hem de Kuzey Afrika ve Ortadoğu bölgesini, yeniden düzenlemeyi amaçlıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Terorizme karşı küresel savaş” söylemi içinde, Irak bu amaç için uygun platform olarak seçilmişti. İmparatorluk projesi başarılı olamadı, aksine ABD’nin imparatorluk iddialarının tüm zaaflarını ortaya koydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Libya “olayı”nın zamanının ikinci boyutuysa, 2007 başlayan “Büyük Depresyon” (Financial Times’ın küresel ekonomi editörü Wolf da, geçen hafta bu kavramı kullanmaya başladı) belirliyor. Bu dönemde, “dünyanın merkezi Batı’dan Doğu’ya kayıyor” algısı pekişti; Brezilya, Rusya, Hindistan gibi güçler yükselirken, Çin’in mali, ekonomik, diplomatik alanlardaki etkisiyle, doğal kaynaklar, kıymetli mineraller, piyasalar ve sermaye ihracı alanlarındaki hâkimiyetiyle, emperyalist “büyük güç” statüsüne ulaştığına ilişkin bir küresel mutabakat oluştu. İkinci mutabakat ise Almanya’nın ekonomik, mali gücü; AB içindeki belirleyici konumuyla ilgiliydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Libya olayının mekânını ise Arap dünyası, İslam coğrafyası, Barselona süreci (AB’nin Akdeniz periferisi), Ortadoğu, Afrika coğrafyalarının kesiştiği ortak nokta oluşturuyor. Batı bu coğrafyaların hepsini kapsayan bir mekân üzerinde yükselmişti. Kültürel, siyasi, askeri ve nihayet ekonomik üstünlüğü yine buradan hareketle korunabilirdi. Aslında, Libya yerine herhangi bir Kuzey Afrika ülkesi de olabilirdi ama, Libya siyasi, toplumsal yapısıyla, Fransa, İtalya gibi iki ülkenin yaşamsal çıkarları alanına girmesiyle, kolay bir başlangıç noktası oluşturabilecek özelliklere sahipti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;BOP’tan, El Kaide militanlarına&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Büyük Ortadoğu Projesi, ABD’nin kinetik gücünün yetersizliğinin yanı sıra, AB periferisini (Kuzey Afrika) kapsadığından; Fransa ve Almanya’nın, bölgedeki egemen sınıfları yok saydığından; Suudi Arabistan, Mısır yönetimlerinin muhalefetini aşamadığı için çökmüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NATO’nun Libya harekâtı, Kuzey Afrika üzerinde hak iddia eden, askeri-mali kapasiteleri açısından ABD’ye en yakın güç olan Fransa’nın önderliği üzerinden, NATO “şemsiyesi” altında Batı Blokunu, yeni güçler dengesinin koşullarıyla da uyumlulaştırılarak yeniden kuracak biçimde tasarlandı. ABD, sürece, elektronik istihbarat olanakları, Tomohawk füzeleri, B-52 uçaklarıyla, yalnızca kendisinde olan “kinetik” kapasitelerle, fark yaratacak (“vazgeçilmez ülke” iddiasını doğrulayacak) biçimde katıldı. Geri kalan operasyon, Fransa, İngiltere’nin “sıradan” kapasiteleriyle, güçler dengesinin, eşgüdüm, işbölümü, yük paylaşımı gereksinimlerine uygun bir biçimde yürütüldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece BOP’un batmasına neden olan “zaaflardan” biri giderilmiş oluyordu. BOP’un ikinci “zaafı”, bölge egemen sınıfları, sürece katmak yerine, “demokratikleştirme” söylemiyle hedef almış, Müslüman, Arap duyarlılıkları yaralamış olmasıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Libya “olayı”nda bu zaafların, Arap Birliği ülkelerinin onayını, doğrudan desteğini almanın ötesinde, inanılacak gibi değil ama El Kaide fraksiyonlarını (selefi akımları) NATO’nun yanında savaşa sokmayı başararak aşıldığını gördük.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;El Kaide bağlantılı radikal İslamcı grupların Libya operasyonunda NATO için çalışmakta olduğuna ilişkin haberlere ilk Globa&amp;amp;Mail’in 12 Mart sayısında rastladım. Bu konuyu CNN ve Reuters de 28 Ağustos’ta işlemiş. İsrail, istihbarat sitesi DEPKAF ile 28 Ağustos’ta konuya dikkat çekti. The Asia Times’da Pepe Escobar 30 Ağustos’ta, Patric Cockburn 31 Ağustos’ta CounterPunch, 2 Eylül’de The Independent’ta, Borchgrave 1 Eylül’de UPI yorumlarında tartıştılar. Nihayet Washington Post, 2 Eylül’de bu konuyu gündeme getirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tartışmaların kaynağında, “isyancıların” NATO ile çalışan, Abdulhekim Belhac (Trablus), Abdülhekim el Asadi (Derna), İsmail el Salabi (Bingazi) gibi üst düzey komutanlarının, 2007 yılında El Kaide’ye katıldığı, resmen El Zevahiri tarafından açıklanan Libya İslamcı Savaş Grubu (LİSG) adlı örgüte mensup olmaları var. Prof. Cussodowski, LİSG’nin, 2011 Haziran’ına kadar, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin teröristler listesinde yer aldığını, 21 Haziran’da bu listeden çıkarıldığını (Centre for Research on Globalization, 28/08/11), Escobar, Belhac ve adamlarının Trablus’a getirilmeden önce 2 ay ABD özel güçleri tarafından eğitildiğini aktarıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunlar, Libya “olayı”nda adeta, bir NATO – Sünni İslam ittifakı inşa edildiğine işaret ediyor, hem de El Kaide’yi de içine alacak bir biçimde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NATO’nun Libya operasyonu, enerji kaynaklarına, doğal zenginliklere ulaşmayı amaçlamanın yanı sıra, Afri-Com’un Afrika toprağında konuşlanmasına, Afrika kıtasını böler düşüncesiyle, Akdeniz Birliği’ne (bu birliğe, İsrail’i de içerecek olması açısından Kaddafi de karşı çıkıyordu), NATO’nun Libya harekâtına karşı çıkan Afrika Birliği Örgütü’ne, Çin’in Afrika’da gelişmekte olan etkilerine karşı bir mevzi kurarken, İran, Suriye ve Hizbullah’a karşı bir NATO- Sünni İslam ittifakı inşa etmeye başlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gelişmeler, BOP bölgesinin günlük işlerinin yönetiminin, kaynaklarının kullanımı için gereken güvenliğin Batı ittifakı adına, NATO’nun gölgesinde bazı bölge devletlerine bırakılabileceğini düşündürüyor. Osmanlı İmparatorluğu’nu canlandırmak isteyenlereyse en fazla, Batı “imparatorluğunun” bir “tımar”ını yöneten (kullanıma açık tutan), istendiğinde asker sağlayan “sipahi”si olmak düşeceğini de...&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34012686-4407294182624368092?l=erginyildizoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/feeds/4407294182624368092/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34012686&amp;postID=4407294182624368092' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/4407294182624368092'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/4407294182624368092'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/2011/09/yeni-model-yeni-ittifaklar-libya.html' title='&apos;Yeni model&apos;, yeni ittifaklar (Libya)'/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34012686.post-2274901358799493707</id><published>2011-09-02T09:28:00.000+01:00</published><updated>2011-09-02T09:28:05.684+01:00</updated><title type='text'>İşçi Sınıfı Korkusu... The Economist'in zavallı çabaları</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-FslPycm62Z0/TmCQQgv-7MI/AAAAAAAAAKU/k8MKEvWwBx0/s1600/emerging+world+middle+class.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="180" src="http://1.bp.blogspot.com/-FslPycm62Z0/TmCQQgv-7MI/AAAAAAAAAKU/k8MKEvWwBx0/s320/emerging+world+middle+class.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;Yalnızca günde 2 doların altında yaşayanlar işçi sayılıyor. Günde 3 dolar ile yaşayabiliyorsanız ne mutlu size artık "orta sınıfa" dahilsiniz. The Economistin bu grafiği koyduğu yazının başlığı da "Bourgeois and Proud". (Burjuva ve bundan gurur duyuyor).&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;Geride kalan 20-30 yılda "bu ülkelerde" sanayi üretimi ve sanayide çalışanlarin sayısı &amp;nbsp;hızla arttı. Çin'de Tayvan'da Apple, Dell, Sony Toshiba fabrikalarında, Adidas ve benzeri markalara mal üreten atelyelerde, insanlar güne 2 doların altında bir ücretle mi çalışıyorlar dersiniz? Bunlar ne yiyor, ne içiyor, nerede yatıp kalkıyor? Çocukları yok mu?&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;The Economis'tin aktardığı grafik işçi sınfı nüfusundaki artışı belgeliyor aslında...&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34012686-2274901358799493707?l=erginyildizoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/feeds/2274901358799493707/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34012686&amp;postID=2274901358799493707' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/2274901358799493707'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/2274901358799493707'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/2011/09/isci-snf-korkusu-economistin-zavall.html' title='İşçi Sınıfı Korkusu... The Economist&apos;in zavallı çabaları'/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-FslPycm62Z0/TmCQQgv-7MI/AAAAAAAAAKU/k8MKEvWwBx0/s72-c/emerging+world+middle+class.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34012686.post-8199833761707144515</id><published>2011-09-01T00:50:00.000+01:00</published><updated>2011-09-01T00:50:34.880+01:00</updated><title type='text'>Libya'yı seyrederken I ve II</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: center;"&gt;I&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; font-family: Verdana, Helvetica, Arial;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="content" style="color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;Ekranlar, gazete sayfaları Libya haberleriyle dolu. Bir olgu bombardımanı altındayız. Hepimiz Libya’da ne olduğunu “görüyoruz”. Ama “deneyimi yaşayıp da anlamını kaçırmak” (T.S.Eliot) da var. Hem biz hem de Libya halkı için...&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;Bu nedenle ben olgulardan çok, “anlam arayışları”, Libya olayı gelişirken yaşanmakta olan tartışmalarda öne çıkan noktalar üzerinde duracağım.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;‘Anlatılanlar’ ve tartışılanlar&lt;/b&gt;&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;ABD ve Avrupa medyasında, El Cezire yayınlarında egemen olan Libya “anlatısı” şöyle: Kaddafi diktatörlüğüne karşı bir ayaklanma başladı. Kaddafi, isyancıları, “Eğer silah bırakır, teslim olursanız genel af çıkaracağım. Yoksa hepinizi kapı kapı dolaşarak bulup imha edeceğim” sözleriyle tehdit edince, Birleşmiş Milletler’in koruma sorumluluğu (R2P) ilkesine uygun koşulların oluştuğuna karar veren ABD, Fransa, İngiltere, BM Güvenlik Konseyi’nden, sivillerin korunması için “gereken her şeyin” yapılmasını onaylayan bir karar çıkarttılar. NATO, Libya’daki isyancıları, Kaddafi’nin uçaklarına, roketlerine karşı, havadan korumak için devreye girdi. Bu koruma sayesinde isyancılar gittikçe güçlendiler, geçen hafta da Kaddafi rejiminin merkezi Trablus’a girdiler... Şimdi Libya’da, demokratik, dünya ekonomisine açık bir rejim inşası süreci başlayabilir.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;Libya’da yaşananlar Libya halkının özgürlük mücadelesinin bir başarısıdır. NATO yalnızca koruma işlevini yerine getirerek bu başarıyı çabuklaştırmıştır. Bundan sonra olacaklar yeni Libya yönetiminin demokrasiye geçiş sürecinin hedeflerine tabi olacaktır.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;Medyada anlatılanlar bunlar. Dış politika alanında uzmanlaşmış yayınlarda, dış politika uzmanlarının gazete köşelerinde tartışılanlar ise “biraz” farklı.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;Bu tartışmaları üç başlık altında toplayabiliriz. (1) NATO Libya’da başarılı oldu mu? Libya gelecekte - örneğin Suriye- için bir “şablon” oluşturabilir mi? (2) Obama yönetiminin Libya politikası yeni bir dış politika doktrinine mi işaret ediyor? (3) Ulusal Geçici Konseyi, Libya’yı stabilize edebilir mi?&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;NATO başarılı mı?&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;NATO Genel Sekreteri Rasmussen’e göre NATO en azından üç açıdan başarılıdır. (Foreign Affaires, Temmuz/Ağustos 2001) Afganistan’ın NATO’nun son alan dışı harekâtı olacağını düşünenlere, Libya, “önceden bilinemezlik” halinin, her güvenlik paradigmasının özünü oluşturduğunu göstermiş. NATO ve müttefiklerinin askeri kapasiteden yoksun olmadığını, zaafların siyasi karar mekanizmalarından kaynaklandığını kanıtlamış. Libya, NATO’nun hazır, becerikli ve eyleme geçmeye hazır olmasının ne kadar önemli olduğunu göstermiş.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;The Economist, NATO’nun hiç sahaya inmeden (özel kuvvetler personeli hariç), hiç kayıp vermeden çok iyi bir zafer kazandığını düşünüyor. NATO’nun ABD, Avrupa, Türkiye, körfez ülkeleri gibi farklı güçleri bir arada tutabilmesi, aralarında bir “modis operandi” kurması da bir başarı. The Economist’e göre bu eşgüdüm ve iş bölümü, gelecekte ortaya çıkacak durumlar için bir şablon oluşturabilecek.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;NATO’nun sanıldığı kadar başarılı olmadığını düşünenler, örneğin Royal United Services Institute’ün Direktörü Michael Clark, harekâta 28 üyeden yalnızca 8’inin katılmış olmasına dikkat çekiyor. Geniş çaplı ittifaklara dayalı askeri operasyonlar artık tarih olmuş. Irak’ta olduğu gibi Libya’da da bir “istekliler ittifakı” söz konusuymuş. (The Guardian, 25/08) Atlantic Council’in Direktörü James Joyner de, The National Interest’te, Libya’nın nasıl yoksul, küçük ve geri bir ülke olduğunu vurguladıktan sonra, NATO’da “birleşik vizyon” eksikliğine, kaynak yetersizliğine işaret ediyor, “Teneke bir diktatörü ancak altı ayda devirebilmek bir başarı sayılmaz. Aksine herkesin aklını başına getirmelidir” diyor.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;Council on Foreign Relations’un Ortadoğu, Kuzey Afrika uzmanlarından Robert Danin NATO’nun hareketinin kapsamını giderek genişleterek (“mission creep”) sonunda, işi “rejim değişikliği”ne vardırarak, şimdi Libya’ya tümüyle bağlanmış, Kaddafi’den sonra “kırılan devleti” yeniden yapmayı üstlenmek zorunda kalmış olmasından yakınıyor. Buna karşılık, Danin, Suriye’nin çok daha gelişmiş bir toplum olduğuna, orada devlet inşası açısından aynı ölçüde büyük sorunlarla karşılaşılmayacağına değiniyor.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;Obama’nın yeni doktrini&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;Kimi uzmanlara göre, Libya operasyonu, Obama yönetiminin yeni bir savunma doktrini geliştirmekte olduğunu gösteriyor. ABD Ulusal Güvenlik Konseyi Ortadoğu Masası, Bush dönemi Direktörü Michael Doran’a göre, Obama’nın, Kaddafi rejimi çökerken, 18 Ağustos’ta Beşşar Esad’a “iktidarı bırak” çağrısı yapmış olması, Haziran 2009 Kahire konuşmasıyla başlayan yönelimin tükendiğinin kanıtı. Bu tükenişte, ABD’nin Ortadoğu’daki aracısı olmayı kabul eden Türkiye’nin ve Obama’nın söyleminin ortağı olmayı vaat eden Erdoğan’ın, beklenenleri yerine getirememiş olmaları da rol oynamış. Doran, şimdi yeni bir modelin inşasının gündemde olduğunu savunuyor. (Foreign Policy, 22/08)&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;Demokrat Parti eğilimli Democracy dergisinin editörü, Newsweek ve The Guardian yazarlarından Michael Tomasky’ye göre, “Dünyanın bir yerinde önemli değişiklikler gündeme gelince hemen içine atlamamak... Gücünü ve etkisini temkinli bir biçimde, başkalarıyla birlikte, Libya’nın Mısır’dan, Suriye’nin de Libya’dan farklı olduğunu bilerek kullanmak” yeni bir doktrinin varlığına işaret ediyor. (Daily Beast, 23/08)&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;CNN Dış İşleri Programı’nın yapımcısı ve Time dergisi editörlerinden, Fareed Zakaria da Tomasky gibi düşünüyor, hatta bu “yeni doktrinin” iyice belirginleştiğine inanıyor. Bu bağlamda, ABD, Libya’ya müdahale etmeye şu üç koşulun bir araya geldiğinden emin olduktan sonra karar vermiş: (1) Değişim için savaşmaya, ölmeye hazır bir grubun varlığı (yerli kapasite); (2) Arap Birliği’nin müdahale çağrısında olduğu gibi, bölgesel olarak kabul gören bir meşruiyet; (3) Müdahalenin yükünü, Fransızlarla ve İngilizlere gerçek bir biçimde paylaşmak.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;Zakaria’ya göre, ABD’nin desteği olmasa (Tomahawk füzeleri), kimse Kaddafi’nin hava kapasitesini bu kadar hızlı yok edemez, bu operasyon başarılı olamazdı. Bu yeni model iki şeyi gerçekleştiriyor: Dışarıdaki koalisyonla aynı amaçları paylaşan bir yerel koalisyon ve gerçek bir yük paylaşımı. Bu koşullarda ABD, eski, her şeyi kendi yapan, tüm yükü üstlenen modelden farklı olarak gereken yerde gerektiği kadar müdahale ediyor.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;Obama yönetiminin Ulusal Güvenlik Konseyi iletişim danışmanı Ben Rhodes de Libya müdahalesinin iki yaklaşımdan kaynaklandığını anlatıyor: “Rejim değişikliği amacının yerel bir güç tarafından benimsenmesi, ABD tarafından benimsenmesinden daha etkili ve meşru olacaktır.” “Bütün yük ABD tarafından üstlenilmeyecektir.” (Foreign Policy 24/08)&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;Bu tartışmalardan benim anladığım şu: Libya halkı, özgürlük mücadelesi verdiğini düşünürken, ABD dış politika çevreleri, onların sırtından planladıkları rejim değişikliği projesi modelinin başarısını, gelecekte bir şablon oluşturabileceğini tartışıyorlar.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;Çarşamba günü “Geçici Konsey, Libya’yı stabilize edebilir mi?” tartışmalarına bakarak devam edeceğim.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="content" style="color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="content" style="color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px; text-align: center;"&gt;II&lt;/div&gt;&lt;div class="content" style="color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; font-family: Verdana, Helvetica, Arial;"&gt;&lt;div class="content" style="color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;Pazartesi günü Libya olayının etrafında gelişen tartışmaları üç başlık altında toplamış “Birinci” ve “İkinci” başlık altındakileri irdeleyince, “Libya halkı, özgürlük mücadelesi verdiğini düşünürken ABD dış politika çevreleri, onların sırtından planladıkları rejim değişikliği projesi modelinin başarısını, gelecekte bir şablon oluşturabileceğini tartışıyorlar” sonucuna ulaşmıştım. Bu sonuç üçüncü başlıktaki “Geçici Konsey, Libya’yı stabilize edebilir mi” sorusuna verilecek cevapla doğrudan ilgiliç&lt;/div&gt;&lt;div class="content" style="color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;Olacak gibi değil.&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;..&lt;br /&gt;Tartışmalarda, “Geçici Konsey’in Libya’yı stabilize edemeyeceği” varsayımı etrafında bir mutabakatın oluştuğu görülüyor.&lt;br /&gt;Stabilizasyon için 140 aşiretten oluşan Libya’da, bu aşiretler arasında, yeni kurulacak rejim üzerinde bir mutabakatın oluşması gerekiyor.&lt;br /&gt;Kaddafi rejiminin yıkılması, bu aşiretleri bir arada tutan mutabakatı ve korkuyu çözdü. Halen, isyancıların bu mutabakatı yeniden kuracak kaynaklardan ve kurumlardan yoksun olduğu görülüyor. Kaddafi ve El Magarta aşiretlerinin yanı sıra en büyük aşiret federasyonlarından, İtalyan sömürgecilerine karşı mücadelesiyle ünlü Valfall aşiretinin (Kaddafi’nin karısının aşireti) Kaddafi’yi desteklemeye devam ettiği söyleniyor. Buna karşılık, isyancı fraksiyonların arasındaki rekabetin, şimdi Trablus’a girildikten sonra bir paylaşım savaşına dönüşmesi bekleniyor. Kaddafi’nin yaklaşık 8 bin kişilik elit askeri birliğinin savaşmadan kaybolması,Saddam’ınkinin 10 katına ulaştığına inanılan silah stoklarının varlığı, bir gerilla savaşının gündemde olduğunu düşündürüyor.&lt;br /&gt;Bu silah stoklarının 2 binden fazla, SA-24/Igla-S tipi portatif hava savunma roketini, çok sayıda 122 mm’lik omuzdan kullanılan roketi içeriyor olması, bunların silah piyasasına çıkma, “terörist grupların” eline geçme olasılığı kaygı yaratıyor.&lt;br /&gt;Kaddafi rejimi son derecede merkezi, kurumsal yapısı çok zayıf, şiddetin ön planda olduğu bir devlet aygıtına dayanıyordu. Bu yapı, isyancılara kullanılacak hemen hiç kurum bırakmadan dağıldı. İsyancıların, bunun yerine sıfırdan yeni bir devlet inşa edecek ne örgütlenmeleri ne de kadroları var.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="content" style="color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial;"&gt;&lt;i&gt;‘&lt;b&gt;Peki ne olacak?’&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 11px;"&gt;&lt;b&gt;&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="content" style="color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;“Biz elimizden geleni yaptık, artık gerisi Libyalılara kalsın”diyen var ama, bu müdahaleye neden oluşturan “Koruma Sorumluğu” (R2P) doktriniyle uyuşmuyor. Ayrıca, “kır sonra bırak git” anlamına geldiğinden ahlaken de savunulacak gibi değil. Hem de Batı’nın derin bir ekonomik krizle, bunun harekete geçirdiği bir isyan dalgası olasılığıyla cebelleştiği sırada: Cecil Rhodes’in dediği gibi, “Beyler içerde devrim istemiyorsanız, dışarda imparatorluğu (sömürgeciliği) kabul edeceksiniz.” (Dünya Ekonomisine Bakış, Cumh. 01.11.2010).&lt;br /&gt;Libya olayı, talep yetersizliği, yatırım, “süper kâr” alanı eksikliği (kaçacak mekân yokluğu) sıkıntısı çeken Batı sermayesine, petrol, gaz ve devasa içme suyu kaynaklarıyla, Merkez Bankası’nın 140 ton altın stoklarıyla, özelleştirmeyi bekleyen işletmeleri, savaştan sonra yeniden yapılması gerekecek kentleriyle, altyapısıyla, silah satın alma, tüketim malı ithal etme kapasitesiyle potansiyel olarak yeni, büyük değerlenme olanakları sunuyor. Gazeteler, ABD ve Avrupa, hatta Körfez şirketlerinin çoktan kuyruğa girdiğini bildiriyorlar.&lt;br /&gt;ABD’nin, hiçbir Afrika ülkesi kabul etmediği için halen İsviçre’de üstlenmiş Afri-Com ordusu için Afrika’da bir yer bulmak gerekiyor.&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div class="content" style="color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;&lt;br /&gt;Council on Foreign Relations’ın direktörü Richard Haas’a göre“şimdi oluşmaya başlayan durumu Libyalıların kendi başlarına yönetmeleri olanaklı değil”... “Düzeni kurmak ve korumak için, uluslararası bir gücü de içerecek bir uluslararası yardım, bir süre için gerekli olacak”... “Obama’nın sahaya asker indirmeme kararını değiştirmesi, ilk elde en azından yüzlerce sivil ve asker danışman gönderilmesi gerekecek” (Financial Times, 22/08).&lt;br /&gt;Mart ayında NATO Kuvvetleri Komutanı Amiral Samuel Locklear, “Kaddafi’nin devrilmesinden sonra küçük bir gücün devreye girmesi gerekebilir” (The NewStatesmen, 25/08) diyordu. Mayısta, Amiral James Stavridis, ABD Kongre Komisyonu’nda konuşurken “Bir stabilizasyon rejimi olasılığından söz etmişti”. Geçen hafta salı günü NATO sözcüsü, Oana Lungescu, “Libya’da devrimciler talep ederse yardıma istekli olduklarını” açıklamıştı (Wired, 23/08).&lt;br /&gt;NATO olaya, masumların öldürülmesini engellemek için hava kalkanı kurmak üzere başladı, sonra doğrudan Kaddafi güçlerine saldırmaya başladı, “rejim değişikliği” hedefini benimsedi, şimdi de “yeniden yapılanmayı” üstlenmeye hazırlanıyor&lt;/div&gt;&lt;div class="content" style="color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;.&lt;br /&gt;Karşımızda sanırım şimdi yeni bir model var: Önce bir devrimci dalga, dalganın denetim altına alınarak, liderliği belirlenerek silahlı isyana dönüştürülmesi, bu liderliğin NATO’dan sivillerin koruması için yardım istemesi, Batı’nın etkisi altındaki bir uluslararası bölgesel örgütün (Arap Birliği) onayı arkasından “rejim değişikliği”, yeniden inşa bahanesiylesömürgeleştirme...&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34012686-8199833761707144515?l=erginyildizoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/feeds/8199833761707144515/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34012686&amp;postID=8199833761707144515' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/8199833761707144515'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/8199833761707144515'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/2011/09/libyay-seyrederken-i-ve-ii.html' title='Libya&apos;yı seyrederken I ve II'/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34012686.post-5797970932070371182</id><published>2011-08-25T16:50:00.000+01:00</published><updated>2011-08-25T16:50:00.052+01:00</updated><title type='text'>Piyasalar yine 'kalp krizi' geçirdi - II</title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;table bgcolor="#ffffff" border="0" cellpadding="0" cellspacing="0" style="height: 500px;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr bgcolor="#fef2da"&gt;&lt;td height="20" style="color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;&amp;nbsp;24 Ağustos 2011 -&amp;nbsp;&lt;b&gt;&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td colspan="2" height="5" style="color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;&lt;img height="5" src="http://www.sendika.org/images/pixel.gif" width="1" /&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="kutu_icerigi" colspan="2" style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial; background-position: initial initial; background-repeat: initial initial; color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px; padding-bottom: 10px; padding-left: 10px; padding-right: 10px; padding-top: 10px;" valign="top"&gt;&lt;div class="content" style="color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;Pazartesi yazımda “Mali piyasalar yine bir ‘kalp krizi’ geçirdi... ‘Doktorlar’ hastalığın gerçek nedenleri üzerine eğilmeye başladıkça çaresizliklerinin ayırdına varıyorlar” saptamasıyla başladıktan sonra, kemer sıkma politikalarına (neo-liberalizme) alternatif olarak düşünülen Keynesyen mali-parasal uyarıcıların da çare olmayacağına işaret etmiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;En fazla yeni bir ‘kriz yönetim modeli’&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Krizden çıkabilmek için yeni bir sermaye birikim rejiminin oluşması, yaygınlaşmaya başlaması ve ulusal, uluslararası siyasi yapılanmaların bu rejimin gereksinimleri doğrultusunda dönüşmesi gerekiyor. “Kemer sıkma mı? Keynesyen uyarıcılar mı?” tartışması bu alana değil, borç köpüğü söndürülene, kapasite fazlası imha edilene (yaratıcı yıkım tamamlana) kadar ekonomileri, siyasi krizlere, büyük savaşlara, devrimlere yol açmayacak biçimde yönetmeye uygun bir model arayışına ilişkin. Karşımızda, en fazla “yeni bir kriz yönetim modeli” olasılığı var. Krizden çıkış henüz gündemde değil, daha bir süre gündeme gelecek gibi de görünmüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pazartesi yazımı bitirirken yaptığım saptamadan devam edersem: “Keynesyen politikaların ya küresel çapta uygulanması ya da yalnızca Batı ekonomilerini destekleyecek biçimde (koruyucu önlemlerle birlikte) uygulanması gerekiyor”. Ama iki uygulama seçeneğinin de çok riskli siyasi boyutları var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ülkenin hükümetinin harekete geçirdiği uyarıcıların başka ülkelerce istismar edilmemesi için uluslararası bir eşgüdüm, en azından büyük güçler arasında kaynakların (uyarıcıların) dağılımına ilişkin bir mutabakatın oluşması, bunun içinde işleyen bir hegemonya sistemi gerekiyor. Ancak ABD hegemonyası etkisini kaybettikten sonra, bir uluslararası liderlikten söz etmek artık olanaklı değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boston Üniversitesi’nden Prof. Bacevich’in de vurguladığı gibi, “tek kutuplu moment” geride kaldı. Çin, Hindistan, Rusya, Brezilya, Japonya, Güney Kore gibi güçlü devletlerin bugün ABD’nin liderliğini kabul etmeleri için bir neden kalmamış görünüyor. United Press International’ın editörü Borchgrave, “ABD’nin sözünün ne Atlantik’te ne de Pasifik’te pek bir anlamı kaldı” diyor (UPİ, 22/08). ABD de herkesin çıkarını aynı anda temsil edecek bir çözüm üretemiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;‘İtikat’ sarsılmaya başlamış&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Bu madalyonun öbür yüzünde, cuma günü Foreign Policy’de Prestowitz’in işaret ettiği bir başka sorun var: 1990’larda ABD seçkinleri tarafından, bir tür “Amerikanlaştırma” olarak görülerek “hiç sorgulanmadan benimsenen küreselleşmeye olan inanç adeta deprem şiddetinde sarsılmaya” başlamış görünüyor: Küresel “yönetişim” için gerekli ideolojik mutabakatta dağılıyor. Bu sürecin arkasında da yüksek işsizlik oranlarıyla “küreselleşme” arasında kurulmaya başlanan ilişki yatıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1999-2003 arasında yükselen küreselleşme karşıtı hareketler, küreselleşmenin yoksullaştırıcı, emperyalist özelliklerine vurgu yapıyorlardı. Daha sonra Prof. Paul Samuelson “serbest ticaretin artık ABD’nin ulusal çıkarlarına uygun olmayabileceğini” vurgulamıştı. Prof. Krugman, Prof. Stiglitz, sık sık küreselleşmenin meyvelerinin adaletli bir biçimde dağıtılmadığını vurguladılar. Prof. Rodrik, 2008’de Policy Innovations’ın temmuz sayısında, küreselleşme üzerinde kurulan mutabakatın Martin Wolf ve Lary Summers gibi isimlerin de eleştirilere katılımıyla artık öldüğünü yazıyordu. Prestowitz yazısında hazirandan bu yana yoğunlaşan tartışmaları bir araya toplamış. Bunlar arasında, Jeffery Sachs’ın gelir dağılımına, Fareed Zakaria’nın “ABD politikalarının öncelikle emek pazarını düşünerek oluşturulmasına” ilişkin uyarıları özellikle anlamlı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu da bizi, Keynesyen politikaların uygulanabilmesinin ikinci önkoşulunda, uyarıcıların ülke içinde kalabilmesi için sermaye hareketlerinin denetlenmesi, iç piyasanın korunması sorununa, korumacılığa getiriyor. Böylece de “geçmişe” dönmüş oluyoruz. Geçmişte birçok kez aktardığım bir araştırma (Jeffrey G. Williamson, “Globalization then and now: Late 19th and late 20th centuries compared”, National Bureau of Economic Research, Working paper 5491, March 1996) bir önceki küreselleşme döneminde, iflaslarda, yoksullaşmada, işsizlikteki artışın yarattığı siyasi basıncın hükümet politikalarını şekillendirdiğine (Keynesyen model), korumacılığa yönlendirdiğine, büyük güçler arası rekabeti keskinleştirdiğine, bugün de benzer koşulların yeniden oluşmaya başladığına dikkat çekiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prof. Bacevich de, yukarda aktardığım yazısında, “Çok kutupluluk durumunun geçen yüzyılda iyi yönetilemediğinde büyük savaşlara yol açabildiğini” gördük derken tam da böyle bir tehlikeye işaret etmiyor mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya ekonomisi çok korkutucu bir döneme girmiş bulunuyor. Piyasalardaki sert dalgalanmalar bu yeni durumun bir semptomu. Kapitalizmin dünyayı, bugün olduğundan daha büyük felaketlere sürüklemesini engelleyecek güçlerin acilen ortaya çıkmasına insanlığın her zamankinden daha çok gereksinimi var...&lt;/div&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34012686-5797970932070371182?l=erginyildizoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/feeds/5797970932070371182/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34012686&amp;postID=5797970932070371182' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/5797970932070371182'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/5797970932070371182'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/2011/08/piyasalar-yine-kalp-krizi-gecirdi-ii.html' title='Piyasalar yine &apos;kalp krizi&apos; geçirdi - II'/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34012686.post-4141732042946483712</id><published>2011-08-22T23:16:00.002+01:00</published><updated>2011-08-22T23:16:29.351+01:00</updated><title type='text'>Piyasalar yine ‘kalp krizi’ geçirdi</title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span" style="background-color: white; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;Mali piyasalar yine bir “kalp krizi” geçirdi. “Hastanın” durumu çok “kritik”. “Doktorlar” hastalığın gerçek nedenleri üzerine eğilmeye başladıkça çaresizliklerinin ayırdına varıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;‘Büyüyememe’ korkusu&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Perşembe günü FT, CAC 40, Dax, MIB sırasıyla, yüzde olarak 4.49, 5.84, 5.82, 6.15 gerilediler. ABD’de DOW Jones yüzde 3.7, S&amp;amp;P 500 yüzde 4.46, Nasdaq yüzde 5.22 düştü. Gerileme dalgası Asya piyasalarını da etkileyerek devam etti: Tokyo, Seul ve Hong-Kong’da indeksler, yüzde 2.15, 4.49 ve 2.48 düştüler. Borsalar cuma gününü yüzde 1.5-6 arasında düştüler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sert düşüş, ne bir evhamdan (S&amp;amp;P’nin ABD’nin kredi notunu düşürmesi) ne de bir dedikodudan (Fransız bankalarına ilişkin) kaynaklanıyordu. Düşüşün arkasında gerçek korkular vardı. Yılın, 2. üç aylık döneminde büyüme hızları yüzde olarak ABD’de 1.3, Avro Bölgesi’nde 0.8, Almanya 0.5, Fransa 0, Japonya -1.2 ile uzun dönemli trend kabul edilen 1.5-3 aralığının çok altında kalmıştı (Financial Times, LEX, 16/08).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen hafta ABD’de işsizlik bir önceki haftaya göre 9 bin kişi artarak “azalmaya başlama noktası” olarak kabul edilen 400.000’in üzerine, 408.000’e ulaşmıştı. En son veriler ev satışlarının, sanayi üretiminin yavaşladığını gösteriyordu (Wall Street Journal, 19/08/11). Morgan Stanley analistlerine göre “ABD ve AB ekonomileri bir resesyona çok tehlikeli bir biçimde yaklaşmışlardı” (The Times, 18/08). Goldman Sachs ABD ekonomisinin momentumunu kaybettiğini düşünüyor (CNBC, 20/08). Payı, dünya ekonomisinin toplam hasılasının yüzde 9’una ulaşan Çin’in 2010’da yüzde 10.3 olan büyüme hızının da bu yıl yüzde 8.9’a, gelecek yıl 8.3’e gerilemesi bekleniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu koşullarda, “Borçlar nasıl ödenecek?” (delevereging) sorusu ağırlık kazanıyordu. “İnsanlar küresel düzeyde büyüme beklentilerini azaltırken...” Boston’da 9.5 milyar dolarlık bir fonu yöneten Michael Mullaney’in deyimiyle “alıcılar (piyasada) adeta küresel bir greve gitmişti” (Bloomberg, 18/08). Cuma günü, borsalar düşmeye devam ederken, Londra’da yatırımcılar “piyasa ortamında güvenin tümüyle yok olduğunu, çoğu kez en iyi tutumun hareketsizlik olduğunu düşünüyorlardı” (CNBC.com, 19/08). ABD’de bono getirilerinin “1930’ların bile altına düşmesi, bir deflasyon hatta depresyon beklentisine işaret ediyordu” (Telegraph, 18/08). “Yatırımcılar büyüme konusunda tüm umutlarını bu hafta yitirmişlerdi” (Financial Times, 20/08).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyüyememe korkusu, nihayet dikkatlerin “reel” ekonomiye, oradan da hızla, kredi köpüğünün temelindeki “talep, yatırım yetersizliği” gibi kronik sorunların üzerinde yoğunlaşmasına yol açıyor. Geçen hafta, PIMCO’nun kurucusu Bill Gross’un “yetersiz toplam talep sorunu” üzerine saptamalarını aktarmıştım: Bu hafta da Financial Times’ta Gavin Davies, “Küresel toparlanmaya ne oldu” başlıklı yorumunda, “Altı ay önce ekonomistler küresel büyümenin 2011’de tarihsel trendin üzerine çıkmasını bekliyorlardı... Şimdi bu beklentilerin yersiz olduğunu biliyoruz” diyor, “sürekli ve kalıcı bir talep yetersizliği sorunuyla karşı karşıya olunduğuna” işaret ettikten sonra, “Avrupa’da ve ABD’de egemen olan siyasi zihniyete bakınca bu sorunun çözülmesinin çok zor olduğuna” inanıyordu (Financial Times, 18/08).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de, Lord Skidelsky’nin Keynes ile Hayek’in 1930’lardaki savlarını karşılaştırdıktan sonra “Hayek o zaman tartışmayı kaybetmişti, şimdi rövanş maçını da kaybetmeyi hak ediyor” sözleriyle işaret ettiği gibi (Project Syndicate, 19/08) ilk bakışta, tam anlamıyla “Keynesyen bir konjonktür”le karşı karşıya olduğumuzu, krizin de bir çaresi olduğunu düşünebiliriz. Ama biraz daha dikkatle bakınca durumun “vahameti” ortaya çıkabiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;‘Ne kemer sıkma ne harcama bizi kurtarabilir’&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Bu, James Macdonald’ın (Financial Roots of Democracy’nin yazarı) Foreign Policy dergisindeki yazısının başlığıydı. Yazar “70 yıllık bir ekonomik deneyimin sona ermesine şahit oluyoruz” dedikten sonra soruyor: “Bundan sonra ne gelecek, kimse biliyor mu?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mcdonald, “kemer sıkma” politikalarının bu gün sorunları daha da ağırlaştıracağını vurguladıktan sonra, Keynesyen deneyin haklılığını anlatıyor: 1929 borsa krizini “Büyük Depresyon” izledi. Hükümetin 1932’den başlayarak izlediği açık bütçe politikaları, 1933’teki Roosewelt devalüasyonu, ekonomik toparlanmaya yol açtı. Ancak 1937’de mali ve parasal uyarıcılar zamanından önce geri çekilmeye başlanınca, 1938’de ikinci bir resesyon başladı. Bu süreç bugünkü duruma çok benziyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak Mcdonald, bu yaklaşımın Keynesyenlerin sandığından daha karmaşık olduğuna, 1938’den başka tarihsel örneklerin varlığına işaret ediyor. Mcdonalds, “Eğer Keynesyenler savaş dönemindeki harcamaların olumlu etkisinden söz ederlerse, ‘kemer sıkma’ yandaşları da... savaştan sonra, 1945’te ABD ve İngitere’de hükümetlerin kendilerini büyük bir borç yüküyle ve bütçe açığıyla bulduklarını, kemer sıkma politikalarına geri döndüklerini anımsatırlar” diyor. Savaş sonrasında düşük borçlanma ve bütçe fazlası politikasına geri dönülmüş, önce ekonominin hızı düşmüş, ama sonra, uzun bir büyüme, yüksek istihdam dönemi başlamış. Sonuç olarak yazar “Ne kemer sıkma ne harcama bizi kurtarabilir” diyerek bitiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazarın, yalnızca sayısal büyüklüklerle ilgilendiği, 1919-1950 arasında kapitalizmin kriz sırasında geçirdiği evrimin ayırdında olmadığı için, bütçe fazlası politikalarına karşın uzun dönemli bir büyüme dönemine girilmiş olmasını anlamlandıramadığını görüyoruz. Bu uzun dönemli büyümenin arkasında, bütçe ve borçlanma politikaları değil, savaş harcamalarının, teknolojik gelişmelerin, yeni sanayi dallarının getirdiği birikim olanakları, savaşın getirdiği yıkımın ABD kapitalizmine açtığı olanaklar, yeni şekillenmeye başlayan Fordist sermaye birikim rejiminin kâr oranlarını restore ederek hızlandırması, ABD hegemonyasının sunduğu küresel liderliğin etkileri yatıyordu. Yazarın 1930’lardaki krizi, bu krizden çıkışın koşullarını anlamadığını söyleyebiliriz. Ama bir konuda haklı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keynesyen politikalar, bugün bir işe yarayamayacaktır! Ama Mcdonald’ın işaret ettiği, neoliberallerin sandığı nedenlerden değil...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Krizden çıkabilmek için, yeni bir sermaye birikim rejiminin gerekli olduğuna ilişkin varsayımı bir kenara bıraksak bile, karşımızda, Keynesyen politikaların başarıyla uygulanabilmesi açısından büyük bir yapısal sorunun olduğunu görüyoruz. Keynesyen politikalar, sermaye hareketlerinin, dış ticaretin denetlendiği, devletin parasının değerini kontrol edebildiği, böylece, mali-parasal uyarıcıların ülke içinde kalarak, ülkedeki büyümeyi, istihdamı desteklediği koşullarda uygulanmaya kondu. Bugün, küreselleşme “tek ülkede” Keynesyen politika izlemeye izin vermiyor. Örneğin ABD’deki uyarıcılar, aslında Çin, Alman ekonomisinin, ABD’nin jeopolitik rakiplerinin büyümesini hızlandırırken, işsizliğini azaltarak siyasi istikrarına katkıda bulunabiliyor. Ama aynı anda ABD’de işsizliği azaltamadan yatırımları, büyümeyi hızlandıramadan, ABD’nin cari açığını büyütebiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yüzden, Keynesyen politikaların ya küresel çapta uygulanması ya da yalnızca Batı ekonomilerini destekleyecek biçimde (koruyucu önlemlerle birlikte) uygulanması gerekiyor. Çarşamba günü devam edeceğim.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34012686-4141732042946483712?l=erginyildizoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/feeds/4141732042946483712/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34012686&amp;postID=4141732042946483712' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/4141732042946483712'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/4141732042946483712'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/2011/08/piyasalar-yine-kalp-krizi-gecirdi.html' title='Piyasalar yine ‘kalp krizi’ geçirdi'/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34012686.post-6651703311624341626</id><published>2011-08-15T22:25:00.001+01:00</published><updated>2011-08-15T22:26:25.249+01:00</updated><title type='text'>Sokaklar ve Piyasalar</title><content type='html'>&amp;nbsp;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;Geçen hafta İngiltere’de sokaklar yanıyordu, dünya ekonomisinde de borsalar... Bu olayları açıklamaya çalışan politikacıların, medya kanaat önderlerinin söylemlerinde, çok sık “akıldışı”, “çürüme”, “çöküntü”, “panik” gibi kavramlara başvurdukları görülüyordu. Bu iki olay arasında bağ kurmaya çalışan bir yoruma ben rastlamadım. Halbuki geçen hafta yayımlanan bir araştırmanın bulguları tam da böyle bir bağlantıya işaret ediyordu.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;&lt;b&gt;Sokaklardaki ‘şey’ aslında neydi?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Medyada öne çıka(rıla)n görüntülere bakınca, insan bir ahlaki tiksinme duygusuna kapılıyor. Dükkânı yağmalanan yaşlı berber, bakkal, büyük mağaza zincirlerinin yerel şubelerinin yanı sıra, yağmalanan, yakılan bir sürü yerel dükkân, önce dayak yiyen, sonra bizzat kendisine yardım edenler tarafından soyulan Malezyalı öğrenci, bunlara benzer çok sayıda garip olay...&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;Medyanın bunları öne çıkarırken amacı, izleyicilerde tam da bu tiksinti duygusunu uyandırmak, “olayı” toplumsal ahlakın sınırlarını aşan birkaç olguya indirgeyerek, “kamuoyu” gözünde mahkûm etmekti. Böylece düzen partileri (Muhafazakâr Parti ve İşçi Partisi) açıklamalarında “alt sınıfların ahlak çürümesi”savları üzerinde yoğunlaşarak olanları sıradan zabıta vakasına indirgeyerek, dikkatleri 30 yıldır yedikleri “haltlardan”, böylece yarattıkları vahşi ve talancı kapitalizmden uzaklaştırma olanağı elde ediyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;Ama sokaktaki görüntülere bir adım geri çekilerek, medyadaki“kanaat önderleri”nin kanaatlerine aldırmadan bakınca, sokaklardaki “şey”in, “yozlaşmış” (sinsice ima edildiği gibi siyah) gençlerden başka bir şey olduğunu görmek olanaklı.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;Birincisi, Tottenham’da sokaklara çıkanlarla, hem Londra’nın başka mahallelerinde hem de İngiltere’nin başka kentlerinde sokaklara çıkanların sosyal, demografik ve eylem tarzı alanlarında ortak özellikler sergiledikleri görülüyordu. Karşımızda, birkaç bireyin eylemine, bir mahalle veya kent halkına, yerel koşullara indirgenemeyecek, hepsi birden aynı“kümeye” sokulabilecek olaylar, aslında bir büyük “olay” var.Reuters muhabirinin Londra’nın Hackney bölgesinde yaptığı bir araştırma, ayaklanmaya, yağmalara katılanların salt “yoldan çıkmış”, “vahşileşmiş” gençlerden değil, bunların yanı sıra onların anne ve babalarından, işsiz gençlerin yanı sıra ücretle çalışanlar kesiminden siyah, beyaz ve Asyalı insanlardan oluştuğunu ortaya koyuyordu. Olaylarla ilgili olarak bugüne kadar tutuklanan 2 bin 250 kişinin toplumsal profili de bu gözlemleri destekliyor.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;Reuters’in araştırması, bölgedeki insanlar arasında, yıllardır toplumsal harcamaları kamu yatırımlarını kısarak, kapitalist sınıfın vergilerini azaltarak devletin, toplumun kaynaklarını, toplumun en zengin kesimine transfer eden “vahşi kapitalizme”yönelik güçlü bir tepkinin olduğunu gösteriyordu. Olaylara katılan 40 yaşlarında bir kadının Kanal 4 haberlerinde dediği gibi, “bankerler milyarlarca sterlini yağmalarken üç, beş dükkânın sözü mü olur”du.&lt;br /&gt;Geçen hafta işaret ettiğim gibi, “vahşi kapitalizmin” etkilerinin ilk kez hissedildiği 1981-85 döneminde aynı bölgelerde benzer ayaklanmalar yaşanmıştı. Bu anlamda sokaktaki “şey”in vahşi kapitalizmin “semptomu” olduğunu kolaylıkla söyleyebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;“Olayın” tarihsel boyutu aslında çok daha güçlü. Temmuz sonunda yayımlanan&amp;nbsp;&lt;b&gt;“Kemer sıkma ve Anarşi: Avrupa’da Bütçe Kesintileri ve Toplumsal Huzursuzluklar, 1919- 2009”(Jacobo Ponticelli, Hans-Joachim Voth, Austerity and Anarchy: Budget Cuts and Social Unrest in Europe, 1919-2009;&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;a href="http://papers.ssrn.com/sol3/papers.cfm?abstract_id=1899287" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-weight: bold;"&gt;http://papers.ssrn.com/sol3/papers.cfm?abstract_id=1899287&lt;/a&gt;) başlıklı bir araştırma, gelişmiş ülkelerde uygulanan kemer sıkma politikalarıyla, toplumsal “kaos” (protesto eylemleri, ayaklanmalar, suikastlar, genel grevler) artışı arasında çok yakın bir ilişki olduğunu gösteriyor. Araştırma ekonomik büyüme hızındaki artışla“kaos” göstergelerindeki artış arasında, özellikle kriz dönemlerinde, örneğin 1965’ten sonra, ters yönde bir ilişki olduğunu da ortaya koyuyor.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;Kısacası sokaklardaki “şey”, ne Başbakan’ın iddia ettiği gibi“toplumun hastalıklı” bir kesimine indirgenebilecek ahlaki yozlaşma ne de İngiltere’ye özgü bir şey. Sokaktaki “şey”kapitalizmin tarihi boyunca, özellikle en denetimden kaçmış vahşi biçimlerinin sergilendiği dönemlerde ürettiği bir semptom. Bu yüzden egemen sınıfların korkusunun boyutları çok büyük, tepkileri çok şiddetli...&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;&lt;b&gt;Yağmanın büyüğü başka yerde...&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Bu mali krizde devletlerin, bankaları kurtarmanın faturasını halklarına ödetme çabalarına bakınca insanın aklına Brecht’in“Bir banka kurmakla karşılaştırdığında, bir banka soymak nedir ki?” sözleri geliyor, hele geçen hafta borsalarda yaşanan sert dalgalanmalardan sonra...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;&lt;br /&gt;Önceki hafta, Berlusconi, İtalya’da toplumsal harcamalarda derin kesintilere gideceğini açıklayınca biraz sakinleşen piyasalar, Standard and Poor’s’un ABD’nin kredi notunun “AA¬¬+”ya düşürmesiyle yeniden şiddetle dalgalanmaya başladı. Haftanın ikinci yarısında, ABD Merkez Bankası faizleri iki yıl boyunca arttırmayacağını açıklayınca borsalar “rahat bir nefes aldılar”. Borsalar tümüyle, hükümetlerin kesintiler yoluyla kendi halklarını soyarak, borç ödemeye kaynak ayırma kapasitesineodaklanmış durumdalar. Toplumun geri kalanının ne olacağı umurlarında değil.&lt;br /&gt;Ancak bu kısa dönemli, bencil yaklaşımın sorunları da giderek ortaya çıkıyor. Geçen hafta yayımlanan veriler 2008’den bu yana tüm kurtarma paketlerine karşın ABD ekonomisinin hemen hiç reel büyüme yaşayamadığını ortaya koyuyordu (Financial Times, 10/08/11). AB ekonomisi de yavaşlıyor. Kısacası bankaları kurtarmaya giden 12 trilyon dolara karşılık, ortada genel müdürlere verilen mültimilyon dolarlık ikramiyelerden başka bir şey yok.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;Yaklaşık 10 yıldır, finansallaşmanın ve borç köpüğünün arkasındaki belirleyici etkenin, aşırı üretim, yetersiz talepsorunu olduğunu vurguluyorum. Yaklaşık 30 yıldır kredi genişlemesiyle ertelenen sorun nihayet ertelenemez noktaya geldiği için bu mali kriz patlak vermişti.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;&lt;br /&gt;Pimco’nun (dünyanın en büyük bono yönetimi şirketi) kurucuBill Gross’un geçen hafta Washington Post’taki “Amerika’nın borcu en büyük sorun değil” başlıklı yazısını okuyunca, sermayenin zirvelerindekiler de Marx’ı okumaya başladılar galiba diye düşündüm. Gross, “Borç bir hastalık değil, bir semptomdur. ... Hastalık... tüketim ve yatırım yetersizliğidir. Borç sorunu, özel ve kamu kredi piyasalarında buna karşı geliştirilen antidotun istismar edilmesinden kaynaklandı” diyor, ekliyordu: “Biz ve küresel rakiplerimiz on yıllardır yetersiz toplam talep sorunuyla boğuşuyoruz. Şimdi açıkça görülüyor ki kaldıraç (borçlanarak yatırım yapmak) denen sihirli iksir artık tükendi... Krizin kalbinde borç değil toplam talep eksikliği yatıyor. ... Kapitalizmin bu potansiyel olarak ölümcül hastalığı birçok uzun dönemli maddi trendin üründür.”&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;Bill Gross “ölümcül hastalıktan” söz etmekte haklı. Hükümetler, talep yetersizliği sorunu yerine, piyasaların baskısıyla, harcamaları kısarak borç ödemeye odaklandıkça,Ponticelli&amp;amp;Voth araştırmasının gösterdiği gibi “kaos”kaçınılmaz oluyor, İngiltere’de yaşananlara benzer olayların yaygınlaşması da.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34012686-6651703311624341626?l=erginyildizoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/feeds/6651703311624341626/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34012686&amp;postID=6651703311624341626' title='2 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/6651703311624341626'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/6651703311624341626'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/2011/08/sokaklar-ve-piyasalar-ergin-yldzoglu.html' title='Sokaklar ve Piyasalar'/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34012686.post-1352334919243538691</id><published>2011-08-09T10:30:00.002+01:00</published><updated>2011-08-09T10:30:37.607+01:00</updated><title type='text'>“İkinci dalga”, büyük belirsizlik</title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="content" style="color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;Mali piyasaları sekiz haftadır bunaltan gerileme eğilimi perşembe günü sert düşüşlere yol açarak hızlandı. Cumartesi günü gazeteler, piyasalara ilişkin,&amp;nbsp;&lt;b&gt;“2008’den bu yana en kötü hafta”&lt;/b&gt;&amp;nbsp;nitelemesini kullanırken ABD’nin kredi notunun tarihinde ilk kez&amp;nbsp;&lt;i&gt;“AAA”&lt;/i&gt;nın altına düştüğünü bildiriyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olağanüstü bir hafta geride kalırken&amp;nbsp;&lt;b&gt;ekonomik toparlanma umutları&lt;/b&gt;&amp;nbsp;söndü. Cumartesi günü,&amp;nbsp;&lt;i&gt;“Bu noktaya nasıl geldik”, “Buradan nasıl çıkılır”&lt;/i&gt;, tartışmaları arasında kimi analistler mali krizin korkuyla beklenen ikinci dalgasının geldiğini düşünüyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD’nin kredi notunun düşürülmesinin ardından, bu haftanın krizin gelişme yönü açısından çok kritik olacağı anlaşılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Piyasalar allak bullak oldu&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Perşembe günü, ABD’de&amp;nbsp;&lt;b&gt;Dow Jones Sanayi Endeksi&lt;/b&gt;&amp;nbsp;yüzde 4.31 düştü, cuma günü 416 puan dalgalandıktan sonra günü yüzde 0.5 artışla kapadı. Perşembe günü yüzde 4.78 gerileyen&amp;nbsp;&lt;b&gt;S&amp;amp;P 500&lt;/b&gt;&amp;nbsp;cuma gününü de negatifte kapadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa’da&amp;nbsp;&lt;b&gt;FT 100, Dax&lt;/b&gt;&amp;nbsp;ve&amp;nbsp;&lt;b&gt;CAC 40&lt;/b&gt;, perşembe günü sırasıyla yüzde olarak 3.43, 3.4, 3.9 olarak gerilediler. Cuma günü FT 100 ve Dax yollarına yüzde 2.7 gerileyerek devam ettiler. Yirmi dört ülkeden 6 bin hisse senedini izleyen&amp;nbsp;&lt;b&gt;MSCI’&lt;/b&gt;nin haftayı toplam yüzde 10 düşerek kapatması, krizin yayıldığını gösteriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Piyasalardaki bu&amp;nbsp;&lt;i&gt;“çöküşün”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;arkasında,&amp;nbsp;&lt;b&gt;kısa dönemli tetikleyiciler&lt;/b&gt;&amp;nbsp;bağlamında dört gelişmenin olduğu söylenebilir: 1- ABD&lt;i&gt;“AAA”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;kredi derecesini kaybetmek üzereydi; 2- Federal hükümetin harcamalarda yaptığı ve yapmayı planladığı kesintiler ekonomiyi daha da zayıflatacaktı; 3- İtalya’nın da resmin içine girmesiyle birlikte Avro bölgesinin borç krizi daha da derinleşti; 4- Çin yönetimi, ekonomiyi yavaşlatma yoluyla enflasyonla mücadeleye öncelik vermeye devam ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya ekonomisinde bir toparlanmanın gündemde olmadığını, emtia piyasalarındaki gelişmeler de gösteriyor:&amp;nbsp;&lt;b&gt;Petrolün&lt;/b&gt;&amp;nbsp;varil fiyatı, 2011’deki tüm kazanımlarını silerek 85 dolara geriledi. Metallerin ve sanayi hammaddelerinin üreticilerinin hisselerinde sert düşüşler yaşandı (&lt;i&gt;Financial Times&lt;/i&gt;&amp;nbsp;05/08/11).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Bundan sonra ne olacak?&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Bu sorunun cevabını ararken,&amp;nbsp;&lt;i&gt;“kısa dönemli tetikleyicileri”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;bırakıp&amp;nbsp;&lt;b&gt;krizin yapısal nedenlerine&lt;/b&gt;&amp;nbsp;eğilmek gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;CNBC, Bloomberg TV, Wall Street&lt;/i&gt;&amp;nbsp;ve&amp;nbsp;&lt;i&gt;FT&lt;/i&gt;&amp;nbsp;portalları cuma günü boyunca birçok uzmanla konuştular; hemen hepsini izlemeye çalıştım. Gün biterken&amp;nbsp;&lt;i&gt;“Bundan sonra ne olacak”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;sorusuna tatmin edici bir cevap verilemediğini gördüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genel hava kısaca şöyle özetlenebilir: Borç krizini aşabilmek için ek kaynak, bunun için de ekonomik büyüme gerekiyor. Ama ekonomik büyüme nasıl olacak belli değil. Bu konuda tam bir ideolojik karmaşa söz konusu. Ekranlara çıkanların büyük çoğunluğu, özellikle mali sektör temsilcileri&amp;nbsp;&lt;i&gt;“En iyi piyasalar bilir”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;demeye devam ediyor, sonra da hükümetlerden yardım bekliyor. Ama bu bağlamda önerilen politikalar, devlet harcamalarını (sosyal harcamaları) azaltmak gibi toplumsal talebi daraltarak ekonomik büyümeyi olumsuz yönde etkileyecek önlemlerden oluşuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer taraftan,&amp;nbsp;&lt;b&gt;Prof. Rogoff’&lt;/b&gt;a göre, krizin doğası hâlâ anlaşılmış değil. Piyasalar&amp;nbsp;&lt;i&gt;‘Büyük durgunluk’&lt;/i&gt;&amp;nbsp;derken durumu olağan durgunluktan biraz daha sert bir şey olarak algılıyorlar. Halbuki, bu öyle sıradan bir durgunluk değil. Buna, aynı 1930’lardaki gibi&amp;nbsp;&lt;b&gt;‘Büyük daralma’&lt;/b&gt;&amp;nbsp;demek gerekiyor.&amp;nbsp;&lt;i&gt;“Bu daralmanın kökündeyse aşırı borçlanma (overleveraging) var”.&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rogoff da, bu borçların tasfiye edilebilmesi (deleveraging) için öncelikle ekonomik büyüme gerekir diyor. Ama bu borçların bu kadar büyümesinin arkasında, ekonomik büyümedeki (sermaye birikiminde) yavaşlamanın, yetersiz talebi destekleme çabasının yattığını unutuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;The Independent&lt;/i&gt;, Pimco CEO’su&amp;nbsp;&lt;b&gt;El Arian&lt;/b&gt;&amp;nbsp;ve Prof.&amp;nbsp;&lt;b&gt;Stiglitz’&lt;/b&gt;e, yatırım bankalarından üst düzey yöneticilere&amp;nbsp;&lt;b&gt;“Bu çürüme nasıl durdurulur”&lt;/b&gt;&amp;nbsp;diye sormuş. Verilen cevaplar, ekonomik büyümenin yavaşlamasının, talebin daralmasının arkasındaki sorunlara eğilmiyor. Bankacıların cevapları öncelikle sıkıntıyı göze alarak devlet harcamalarında kesintiye gitmek üzerinde odaklanmış. El Arian,&amp;nbsp;&lt;i&gt;“Büyümenin önündeki engeller kaldırılmalı”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;diyor, ama bu engellerin neler olduğunu söylemiyor. Stiglitz, en zenginlere vergi koyarak kaynak yaratmaktan, kamu yatırımlarıyla talebi canlandırmaktan söz ediyor. Ama büyümeyi aksatan etkenleri, o da sorgulamıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu suskunluklarda bir mantık var: Biri o etkenleri sorgularsa, krizin nereden kaynaklandığı, krizden çıkmanın gerçek maliyeti, bunun kimin başına patlayacağı ortaya çıkabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Büyüme nereden gelecek?&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Borç ödemek için büyüme, büyüme için de kaynak gerekiyor.&lt;/b&gt;&amp;nbsp;Bu kaynaklar, yeni yatırımlarla, yeni&amp;nbsp;&lt;i&gt;“artıdeğer”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;üretim noktaları yaratılarak elde edilebilir. Ya da ek kaynak,&amp;nbsp;&lt;i&gt;“emek sömürüsü”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;oranları arttırılarak, sermayeye daha fazla servet transferi yapılarak yaratılabilir. Bugün bankalar ellerindeki kaynakları kredi olarak vermek yerine merkez bankalarına park ediyorlar, S&amp;amp;P 500 şirketinin&amp;nbsp;&lt;i&gt;“kasalarında”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;950 milyar dolar nakit, yeni yatırımlara yönelmek yerine bankalarda yatıyor (&lt;i&gt;Wall Street Journal&lt;/i&gt;&amp;nbsp;06/08/11). Kısacası, güven ve tatmin edici getiri/kâr oranı beklentisi yok. Böylece sömürü oranlarını, kaynak transferini arttırma seçeneği öne çıkıyor. Ama ya işçi sınıfı, çalışanlar bunu kabul etmezse?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyüme için gerekli kaynaklar, mal, sermaye ihracıyla ucuz hammadde, enerji kaynaklarına ulaşma yoluyla ya da birikmiş kaynaklara el koyarak (emperyalizm) ülke dışından da getirilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak El Arian’ın da işaret ettiği gibi bu durgunluk, mali kriz, özellikle Batı’da tüm büyük ekonomileri etkiliyor. Herkesin aynı önlemlere yönelmesi, büyüme için gerekli kaynakların dünya ekonomisinden transferini, piyasa mekanizması içinde gerçekleştirmeyi zorlaştıracak. Bu zorluklar, rekabetçi devalüasyonlar, açık gizli korumacılık uygulamaları bağlamında, gündeme kimi&amp;nbsp;&lt;i&gt;“karanlık düşünceleri” getirebilecek.&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu düşüncelerin ilk örneğini, 3 Kasım 2010’daki yazımda aktarmıştım: Krizin konuşulduğu bir toplantıda, Prof.&amp;nbsp;&lt;b&gt;Krugman&lt;/b&gt;(Demokrat) ve Prof.&amp;nbsp;&lt;b&gt;Feldstein&lt;/b&gt;&amp;nbsp;(Cumhuriyetçi)&amp;nbsp;&lt;i&gt;“Kimseye savaş açmaya niyetimiz olduğunu sanmıyorum, ama bize II. Dünya Savaşı’ndakine benzer bir mali genişleme gerekiyor”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;saptamasında birleşmişlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen hafta,&amp;nbsp;&lt;i&gt;Wall Street Journal’&lt;/i&gt;da editörlük, ABD Hazine Bakanlığı’nda müsteşarlık yapmış olan C&lt;b&gt;raig Roberts’&lt;/b&gt;in,&lt;i&gt;“Ekonomik iyileşme umutları ortadan kalkınca, savaş ihtiyacı daha da kaçınılmaz hale geldi”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;saptamalarını okuduk. Ben de bir başka savaş&amp;nbsp;&lt;i&gt;“beklentisine”&lt;/i&gt;,&amp;nbsp;&lt;b&gt;Gloom Boom&amp;amp;Doom Report&lt;/b&gt;&amp;nbsp;adlı mali bültenin editörü, İsviçreli yatırımcı,&amp;nbsp;&lt;b&gt;Marc Faber&lt;/b&gt;&amp;nbsp;(65) ile cuma günü&amp;nbsp;&lt;i&gt;Bloomberg’&lt;/i&gt;de yapılan söyleşide rastladım. Faber, bir sonraki krizin 2008’dekinden çok daha sert olacağını vurgulayınca, TV sunucusunun ağzından kaçan,&amp;nbsp;&lt;i&gt;“Kapitalizmin sonu mu geliyor”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;sorusuna karşılık,&amp;nbsp;&lt;i&gt;“Bilgisayar kraş edince&lt;/i&gt;‘reboot’ gerekir. Kapitalizm şimdi bu durumda” dedi ve ekledi:&amp;nbsp;&lt;i&gt;“Büyük devletler bunu yaparken birbirleriyle savaşmaktan kurtulamayacaklar”&lt;/i&gt;. Benim de aklıma, nedense&amp;nbsp;&lt;b&gt;Suriye - İran - Türkiye üçgeni&lt;/b&gt;, Çin ve Hindistan’ın hızla silahlanmakta olması geldi...&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34012686-1352334919243538691?l=erginyildizoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/feeds/1352334919243538691/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34012686&amp;postID=1352334919243538691' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/1352334919243538691'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/1352334919243538691'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/2011/08/ikinci-dalga-buyuk-belirsizlik.html' title='“İkinci dalga”, büyük belirsizlik'/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34012686.post-4314498950243685287</id><published>2011-08-05T13:36:00.001+01:00</published><updated>2011-08-05T13:38:59.779+01:00</updated><title type='text'>ABD piyasalarında neler olduğunu anlamaya yardımcı olacaktır</title><content type='html'>"Calculated Risk" Web sitesinden aldığım bu grafikler ABD'de ekonomik toparnma savlarının aslında yalan olduğunu gösteriyor... Bu krizden çıkış yok! Aslında var ama, çıkarken &amp;nbsp;yaşanacak olanları düşününce hep böyle kalsa diyesim geliyor....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-u8NtKiA_A2s/TjvidIDo6HI/AAAAAAAAAJw/DCE6iiuJ1LY/s1600/Employment.png" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="224" src="http://2.bp.blogspot.com/-u8NtKiA_A2s/TjvidIDo6HI/AAAAAAAAAJw/DCE6iiuJ1LY/s320/Employment.png" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-qBU9rOXqngg/TjvieFnZT3I/AAAAAAAAAJ0/_NRkL6w1zgY/s1600/GDP.png" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="222" src="http://4.bp.blogspot.com/-qBU9rOXqngg/TjvieFnZT3I/AAAAAAAAAJ0/_NRkL6w1zgY/s320/GDP.png" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-2999vYARgb4/TjvifKwW9pI/AAAAAAAAAJ4/nM6XWcMt27U/s1600/I%25CC%2587ncome.png" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="224" src="http://3.bp.blogspot.com/-2999vYARgb4/TjvifKwW9pI/AAAAAAAAAJ4/nM6XWcMt27U/s320/I%25CC%2587ncome.png" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-M_yhf7TpF2A/Tjviga30sKI/AAAAAAAAAJ8/FjFFrNO2mBM/s1600/Indproduction.png" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="222" src="http://3.bp.blogspot.com/-M_yhf7TpF2A/Tjviga30sKI/AAAAAAAAAJ8/FjFFrNO2mBM/s320/Indproduction.png" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34012686-4314498950243685287?l=erginyildizoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/feeds/4314498950243685287/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34012686&amp;postID=4314498950243685287' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/4314498950243685287'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/4314498950243685287'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/2011/08/abd-piyasalarnda-neler-oldugunu.html' title='ABD piyasalarında neler olduğunu anlamaya yardımcı olacaktır'/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-u8NtKiA_A2s/TjvidIDo6HI/AAAAAAAAAJw/DCE6iiuJ1LY/s72-c/Employment.png' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34012686.post-2834988885163046452</id><published>2011-08-04T16:15:00.002+01:00</published><updated>2011-08-04T16:15:57.356+01:00</updated><title type='text'>Şimdi de Tel Aviv</title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;table bgcolor="#ffffff" border="0" cellpadding="0" cellspacing="0" style="height: 500px;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr bgcolor="#fef2da"&gt;&lt;td height="20" style="color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;&amp;nbsp;03 Ağustos 2011 -&amp;nbsp;&lt;b&gt;&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td colspan="2" height="5" style="color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;&lt;img height="5" src="http://www.sendika.org/images/pixel.gif" width="1" /&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="kutu_icerigi" colspan="2" style="background-attachment: initial; background-clip: initial; background-color: white; background-image: initial; background-origin: initial; background-position: initial initial; background-repeat: initial initial; color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px; padding-bottom: 10px; padding-left: 10px; padding-right: 10px; padding-top: 10px;" valign="top"&gt;&lt;div class="content" style="color: black; font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;Cumartesi günü Tel Aviv ve 11 kentte 150 bin kişi sokaklardaydı. İsrail’de nüfusun yüzde 2’sinin katıldığı protesto gösterileri “devrim” dalgasının, jeopolitik engelleri aşarak İsrail’e de ulaştığını gösteriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu protesto eylemleri bir şeyi daha gösteriyordu: Kitleler, İsrail’de bile etnik, dini farklılıkları, ulusal güvenlik sorunlarını aşarak, ekonomik demokratik hakları için birlikte eylem yapabiliyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Habima-Tahrir&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Tel Aviv’in Rothschild Bulvarı’nda, yaklaşık iki hafta önce gençlerin, Facebook üzerinden&amp;nbsp;&lt;i&gt;“konut yetersizliği ve hayat pahalılığı sorununu”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;dile getirmek üzere başlattıkları “Çadır Kent” eylemi, cumartesi günü, Yediot Aharonot gazetesinin bir yorumunda vurgulandığı gibi İsrail tarihinin en büyük protesto eylemlerinden birini gerçekleştirerek herkesi şaşırtan, ülkenin siyasi coğrafyasını yeniden düzenlemeye başlayan bir meyve verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The American Porspect dergisinden Gorenberg’in Bulvar’dan aktardığı görüntüler, örneğin, bulvarın kavşağının girişinde asılı, üzerinde&amp;nbsp;&lt;b&gt;“Habima – Tahrir Meydanı”&lt;/b&gt;&amp;nbsp;yazılı büyük pankart, “olayın”&amp;nbsp;&lt;b&gt;evrensel&lt;/b&gt;, ülke özelliklerini aşan boyutuna işaret ediyordu. İsrail’de başlayan bir eylemin kendini Kahire’de gerçekleşen bir eylemle ilişkilendirmesiyse, “uygarlıklar çatışması”&lt;b&gt;fantezisine&lt;/b&gt;&amp;nbsp;ve Tahrir Meydanı’na bakarken, göstericileri değil emperyalizmi görenlerin&amp;nbsp;&lt;b&gt;sinizmine&lt;/b&gt;&amp;nbsp;kapılmayarak, aslında tek bir uygarlık, üstelik genel yapısal krizlerinden biriyle sarsılmakta olan bir “kapitalist uygarlık” içinde yaşadığımızın ayırdında olanlar için anlaşılmaz bir gelişme değildi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine de bu eylemlerin bu kadar çabuk büyümesinin salt gözlemcileri değil katılanları bile şaşırtmasını sanırım esas olarak üç nedene bağlayabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birincisi, İsrail ekonomisi krizde değil, GSMH büyüyor, kişi başına milli gelir artıyor. Ama bu sırada gelir dağılımı bozulmaya devam ediyor, çalışanların (haberlerde ve yorumlarda ısrarla orta-sınıf olarak aktarılması da manidar), yaşam koşulları bozuluyor. Çünkü temel gıda, yakıt, enerji fiyatları, kiralar artıyor; “Bir avuç aile her şeyi kontrol ediyor”; neo-liberal ekonomi programlarının sonucu gelen özelleştirmeler sağlık, eğitim, ulaşım alanlarında hizmetlerin kalitesini bozuyor, fiyatlarını arttırıyor (New York Times, 31/07/11)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;İşçi sınıfı proletaryaya dönüşürken&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Bu nedenle eylemler, toplumun, “milyarderler dışındaki” tüm kesimlerinin katılımıyla hızla büyüdü. Güçlü Histadrut sendikalar konfederasyonu eylemleri desteklediğini açıkladı. Belediyelerin büyük çoğunluğu, eylemleri desteklemek amacıyla pazartesi günü bir günlük genel grev ilan etti. Bebek maması ve bakım malzemesindeki dayanılmaz fiyat artışlarını protesto etmek için büyük bir kadın grubunun bebek arabalarıyla gösterilere katıldığı görülüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şaşkınlık yaratan bir diğer etken de İsrail’de siyasi iklime egemen olan&amp;nbsp;&lt;i&gt;“güvenlik paradigmasının sol hareketi bitirdiğine”&lt;/i&gt;ilişkin inancın kırılmasıydı. Aslında sol gruplar, “haklar mücadelesi” etrafında yıllardır, sık sık da Filistinlilerle birlikte çalışmaya devam ediyordu. “Toplumsal olay” başlayınca “sol”un bu çalışmalarının boşa gitmemiş olduğu, solun hızla canlanmaya başlamasıyla ortaya çıktı. “Toplumsal olay”, güvenlik paradigmasını aşmış, halk, “sağ”ın, hükümetin, “Filistin hareketi İsrail’in uluslararası meşruiyetini hedef almaya başladı, ulusal birlik çok önemli” gibi propagandalarını aşarak kendi ekonomik demokratik talepleri için bir “siyasi krizi” göze almıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçüncüsü, eylemlerde, yerleşimcilerin (aslında toplumun en yoksul kesimi), emekçilerin kıyafetinden koyu dinci olduğu anlaşılan kesimlerinin, solcularla, Tel Aviv’in en seküler (“laikçi”), serbest -dekadan”- yaşayan “yeni orta sınıf” kesimleriyle yan yana meydanlara inmesi, nihayet bu meydanlara, İsrail’in Arap vatandaşlarının da katılmaya başlamasıydı (Haaretz, 31/07/11).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında şaşıracak bir şey yoktu, madde doğasına göre deviniyordu, o kadar. İşçi sınıfı bir kere hareket etmeye,&lt;b&gt;proletaryaya dönüşmeye başladığında&lt;/b&gt;, olağan zamanlarda kendisini bölen, dinci/etnik söylem ve fantezileri aşabileceğini bir kez daha gösteriyordu... Bu zeminde sol hem yıllardır harcadığı emeğin meyvelerini topluyor hem de siyasi yelpazede yerini yeniden ve güvenle almaya başlıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;“Toplumsal adalet”&lt;/b&gt;&amp;nbsp;ve&amp;nbsp;&lt;b&gt;“doğrudan demokrasi”&lt;/b&gt;&amp;nbsp;taleplerinin, ekonominin tekelci yapılarına, neo-liberalizme tepkilerin eylemlere egemen olduğu görülüyor.&amp;nbsp;&lt;b&gt;“Doğrudan demokrasi”&amp;nbsp;&lt;/b&gt;talebiyse,&amp;nbsp;&lt;b&gt;siyasi rejimin iflas ettiğini&lt;/b&gt;&amp;nbsp;gösteriyor. Protestoların, dinci milliyetçi duyarlıklardan değil toplumsal sorunlardan kalkarak yükselmesi, uzun yıllardır bölge halklarını bu duyarlılıklarını kaşıyarak kontrol altında tutan İsrail ve Arap egemen sınıflarının, artık bu olanaklarının zayıflamakta olduğunu düşündürüyor...&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34012686-2834988885163046452?l=erginyildizoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/feeds/2834988885163046452/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34012686&amp;postID=2834988885163046452' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/2834988885163046452'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/2834988885163046452'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/2011/08/simdi-de-tel-aviv.html' title='Şimdi de Tel Aviv'/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34012686.post-7032299613370033605</id><published>2011-08-02T12:36:00.000+01:00</published><updated>2011-08-02T12:36:48.090+01:00</updated><title type='text'>"İran cephesinde" yeni bir şey mi var?</title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;Geçen hafta uluslararası medyayı izlerken, İran’ın, Suriye’den Irak’a, füze kalkanı projesinden El Kaide bağlantıları iddialarına kadar çeşitli alanlardan gelen sinyaller bağlamında, bölge jeopolitiğinin ekranlarında yeniden öne çıkmaya başladığını düşündüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;‘Irak’ı yöneten İranlı general’&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;ABD basını uzun süredir Irak’ta ABD askerlerini öldüren patlayıcıların İran’dan geldiğini ileri sürüyordu. Haziran ayında, ABD’nin Irak’taki askeri kayıpları birden uzun süredir görülmeyen düzeylere çıkınca bu iddialar yeniden gündeme geldi. Washington’da yayımlanan&amp;nbsp;&lt;i&gt;National Journal’&lt;/i&gt;ın ve&amp;nbsp;&lt;i&gt;The Guardian’&lt;/i&gt;ın aktardıklarına göre, haziran ayında Irak’ta öldürülen 14 ABD askerinden 12’si İran kaynaklı EFP adı verilen patlayıcılara ve IRAM olarak nitelenen havan toplarına hedef olmuşlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Irak’taki ABD askeri görevlileri, 2010 yılının ikinci yarısında hiç bu tür saldırı gerçekleşmemişken, 2011 yılının ilk altı ayında saldırılarda belirgin bir artış olduğuna dikkat çekiyorlar.&amp;nbsp;&lt;i&gt;The National Journal&lt;/i&gt;&amp;nbsp;yazarı,&amp;nbsp;&lt;i&gt;“Irak’tan çıkma”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;tartışmaları sürerken, ABD’nin ülkedeki etkisi zayıflarken, İran’ın etkisinin artmakta olduğuna dikkat çekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Martin Chulov’un,&amp;nbsp;&lt;i&gt;The Guardian&lt;/i&gt;&amp;nbsp;için Bağdat’tan gönderdiği bir araştırma yazısına göre, Irak’ın yönetimi çoktan, perde arkasından ipleri çeken, Kasım Süleyman adında bir İranlı generalin eline geçmiş. İran’ın doğrudan&amp;nbsp;&lt;i&gt;“Yüce Lider”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;Hamaney’e bağlı olan elit silahlı birlikleri El Quds Kuvvetleri’nin komutanı olan Süleyman, 2008 yılında, ABD ve Irak ordusu, Şii milislerle savaşırken, General Petreaus’a bir tekst mesajı göndererek, İran’ın, Irak, Gazze, Lübnan işlerinden kendisinin sorumlu olduğunu haber vermiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran’ın Ulusal Güvenlik Bakanı Mowaffak el Rubai’ye göre, General Süleyman bugün Irak’taki en güçlü adammış. Irak’ın üç başbakan yardımcısından biri, Salih el Mutlak, Süleyman için&amp;nbsp;&lt;i&gt;“O gücünü Hamaney’den alıyor,&amp;nbsp;&lt;b&gt;Ahmedinejad’&lt;/b&gt;a bile hesap vermek zorunda değil”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Chulov, bir üst düzey ABD görevlisinin Süleyman için&amp;nbsp;&lt;i&gt;“O adeta Kayser Söze -Olağan Şüpheliler filmindeki esrarengiz ama o kadar da acımasız gangster- gibi biri”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;dediğini aktardıktan sonra, Başbakan&amp;nbsp;&lt;b&gt;Nuri el Maliki’&lt;/b&gt;nin yakın çevresinin düzenli olarak General’le görüştüğünü, Irak yönetimindeki politikacıların General’den çok korktuğunu ekliyor. Süleyman geçen yıl Şam’da, yeni Irak hükümetini oluşturma çalışmaları sürerken, Türkiye, Suriye, İran ve Hizbullah temsilcilerinin katıldığı toplantıda herkesi, El Maliki’nin yeniden başbakan yapılması konusunda ikna etmiş. Irak Parlamentosu’ndaki Kürt temsilcilerden&amp;nbsp;&lt;b&gt;Mahmud Osman’&lt;/b&gt;a göre,&amp;nbsp;&lt;i&gt;“bugün Irak’ta alınan her kararın arkasındaki anahtar isim General Kasım Süleyman’dır”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;(&lt;i&gt;The Guardian,&lt;/i&gt;&amp;nbsp;28/07/11).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD’nin bu General’le sorunu yalnızca Irak’la sınırlı değil. ABD gazeteleri, Suriye içindeki ve dışındaki kaynaklara dayanarak, General’in emrindeki Quds Kuvvetleri’nin, Suriye’de ayaklanmayı bastırma konusunda&amp;nbsp;&lt;b&gt;Esad&lt;/b&gt;&amp;nbsp;yönetimine yardımcı olduğunu, diğer bir deyişle İran’ın, Suriye’nin içişlerine doğrudan karıştığını ileri sürüyorlar.&amp;nbsp;&lt;i&gt;Jarusalem Post’&lt;/i&gt;ta geçen hafta, General Süleyman’ın&amp;nbsp;&lt;i&gt;“portföyünde”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;olduğu kolaylıkla varsayılabilecek Hizbullah’ın, Suriye muhalefetinin kimi sözcülerinin,&amp;nbsp;&lt;i&gt;“isyanı bastırması için hükümete yardım ediyor”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;suçlamasına şiddetle itiraz ettiğini aktarıyordu. Hizbullah sözcüsü, bu suçlamalar için&amp;nbsp;&lt;i&gt;“siyasi amaçlı ve asılsızdır”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;demiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;El Kaide İran’da&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;ABD yönetimi İran’ın bölgedeki etkisini kırmak, nükleer enerji/silah programını engellemek istiyor; bu bağlamda, İran’ın nükleer çalışmalarını sabote eden bilgisayar virüslerinin yanı sıra, yakın zamanda bir nükleer fizikçinin öldürülmesi gibi gizli operasyonlar düzenliyor. Ama daha açık bir müdahale söz konusu olduğunda ABD, müttefiklerinin ve dünya kamuoyunun desteğini alamadığı için adım atamıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen hafta ABD’nin, İran’ın El Kaide’ye yardım ettiğini ileri sürmesi, bu alanda yeni bir sürecin başlamış olabileceğini düşündürüyordu.&amp;nbsp;&lt;i&gt;The Wall Street Journal’&lt;/i&gt;ın aktardığına göre, ABD Hazine İdaresi, geçen perşembe günü, El Kaide’nin kaynak transferi işleri için İran’da yerleşik üyelerinden yararlandığını gösteren bilgileri açıklamış. Böylece ABD, İran’ı ilk kez ve resmi olarak doğrudan terörizmle işbirliği yapmakla suçlamış oldu. ABD yetkilileri, Şii İran’ın, Sünni El Kaide ile işbirliği yapmasının arkasında, ABD’yi bölgeden çıkarma hesaplarının olduğunu söylüyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Saddam’&lt;/b&gt;ın ne nükleer enerji programı vardı ne nükleer silah yapma programı. Saddam’ın El Kaide ile ilişkisi yoktu. Ama ABD kitle imha silahları ve El Kaide ilişkisi iddiaları üzerinden, bunları kanıtlamaya gerek duymadan Irak’a savaş açtı. Bugün, İran’ın nükleer enerji ve büyük olasılıkla da nükleer silah programı var. ABD Hazine İdaresi’nin El Kaide ilişkisi iddiaları, kimi isimler ve hesaplara ilişkin verilerle desteklendiğinden oldukça ciddi görünüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acaba bu sürecin sonucu ne olacak diye düşünürken, gözüme&amp;nbsp;&lt;i&gt;Novosti Press’in “ABD’nin füze kalkanı, İran’a yapılacak bir saldırının ön adımlarından birini oluşturuyor”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;başlıklı haberi takıldı. Novosti Press’in aktardığına göre, Rusya’nın NATO’daki temsilcisi&amp;nbsp;&lt;b&gt;Dimitry Rogozin,&lt;/b&gt;&amp;nbsp;perşembe günü yaptığı bir açıklamada,&amp;nbsp;&lt;i&gt;“Füze savunma sistemi tümüyle savunmaya yönelik değil, Rusya’da ve birçok ülkede, çok sayıda uzman kurulacak bir Avrupa füze savunma sisteminin, İran’a yapılacak bir saldırıyı hazırlamanın gerekçesi olabileceğine inanıyor”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;diyormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu savunma sisteminin ayaklarından birinin Türkiye’ye kurulması olasılığını düşününce de akla ister istemez Türkiye-İran ilişkilerindeki son gelişmeler geliyor. Bu iki ülke aralarındaki dostluğu korumaya özen göstermeye devam etseler de, Suriye krizi bağlamında giderek farklı saflarda yer almaya başlamış gibi görünüyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dışişleri Bakanı&amp;nbsp;&lt;b&gt;Davutoğlu’&lt;/b&gt;nun 11 Temmuz’da gerçekleşen İran ziyaretinin ardından, 18 Temmuz’da İran Devrim Muhafızları’nın yayın organı&amp;nbsp;&lt;i&gt;Sobesadegh&lt;/i&gt;&amp;nbsp;gazetesinde yer alan bir yorum, tarafların Suriye sorununa yaklaşımlarındaki farkı çok açık bir biçimde sergiliyordu. İran yönetimi Suriye’deki rejimi, Arap baharıyla devrilen&amp;nbsp;&lt;i&gt;“ABD yanlısı rejimlerin”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;aksine&lt;i&gt;“direniş cephesinin bir parçası olarak görüyor, ayaklanmanın arkasında da ABD, Siyonist parmağı olduğuna”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;inanıyor.&lt;i&gt;Sobesadegh’&lt;/i&gt;in yorumuna göre&amp;nbsp;&lt;i&gt;“Türkiye Suriye’de çok olumsuz bir politika izliyor; Suriye muhalefetine giden silahların sınırlarından geçmesine izin veriyor”&lt;/i&gt;. Sobesadegh,&amp;nbsp;&lt;i&gt;“Eğer Türkiye Suriye karşıtı politikalarında ısrar ederse, İran, Suriye ile Türkiye arasında bir seçim yapmak zorunda kalacak”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;diyor ve&amp;nbsp;&lt;i&gt;“o zaman da İran’ın Suriye’yi seçeceğini”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;ileri sürüyor. (&lt;b&gt;Wahied Wahdat&lt;/b&gt;&amp;nbsp;–&amp;nbsp;&lt;i&gt;Hagh, European Foundation for Democracy,&lt;/i&gt;&amp;nbsp;Brüksel, 28/07/11)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özetle; geçen hafta rastladığım kimi veriler, bana İran’a yönelik bir askeri, müdahale olasılığının güçlenmekte, bu müdahalede ABD’ye yardımcı olabilecek bir cephenin şekillenmekte olduğunu düşündürdü.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34012686-7032299613370033605?l=erginyildizoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/feeds/7032299613370033605/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34012686&amp;postID=7032299613370033605' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/7032299613370033605'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/7032299613370033605'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/2011/08/iran-cephesinde-yeni-bir-sey-mi-var.html' title='&quot;İran cephesinde&quot; yeni bir şey mi var?'/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34012686.post-4613627318470028257</id><published>2011-07-25T23:24:00.002+01:00</published><updated>2011-07-25T23:24:25.488+01:00</updated><title type='text'>Piyasalar çok sevindi, ama...</title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;Perşembe günü AB liderlerinin Brüksel zirvesinde alınan Yunanistan’ı kurtarma kararları, piyasaları çok sevindirdi. Borsalarda, indeksler hızla yükselirken&amp;nbsp;&lt;i&gt;Financial Times, Lex&lt;/i&gt;&amp;nbsp;köşesinde,&amp;nbsp;&lt;i&gt;“Fazla abarttınız”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;diyordu, ama genelde&amp;nbsp;&lt;i&gt;“Avrupa Birliği, dünya mali sistemi uçurumun kenarından döndü”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;havası hâkimdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı gün,&amp;nbsp;&lt;i&gt;New York Times&lt;/i&gt;&amp;nbsp;Başkan&amp;nbsp;&lt;b&gt;Obama&lt;/b&gt;&amp;nbsp;ile Cumhuriyetçi Parti’nin meclis grup başkanı&amp;nbsp;&lt;b&gt;Boehner’&lt;/b&gt;in bütçe açığını azaltmaya yönelik bir program üzerinde anlaşmak üzere olduklarını aktarıyordu. Daha sonra, Boehner’in sözcüsü Twitter’de&amp;nbsp;&lt;i&gt;“yok bir şey dediyse”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;de piyasalar, 14 trilyon dolarlık borçlanma sınırına dayanan ABD’nin 2 Ağustos’ta temerrüde düşerek küresel mali piyasalarda bir fırtına yaratma olasılığının zayıfladığına inanıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama, insan beyni garip, birden aklıma, Meşrutiyet dönemi eğitim bakanlarından&amp;nbsp;&lt;b&gt;Emrullah Efendi&lt;/b&gt;&amp;nbsp;geldi, hani şu&amp;nbsp;&lt;i&gt;“Mektepler olmasaydı Maarifi ne güzel idare ederdim”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;sözüyle ünlü zat.&amp;nbsp;&lt;i&gt;“Haydaa, ne alakası var”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;diyordum ki, jeton düştü:&amp;nbsp;&lt;i&gt;“Şu halk olmasa bu krizden ne güzel çıkardık”&lt;/i&gt;... Hep,&amp;nbsp;&lt;i&gt;“bankalar şöyle rahatladı”, “bulaşıcılık böyle önlendi”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;filan... Ama alınan önlemlerin başarısı, halkların, krizin bugüne kadar yarattığı yıkıntıya ek olarak, yeni yükleri üstlenmeyi kabul etmesine bağlı. Ya etmezlerse?&amp;nbsp;&lt;b&gt;Yunanistan Komünist Partisi&lt;/b&gt;&amp;nbsp;yayın organı&amp;nbsp;&lt;i&gt;Rizospastis&lt;/i&gt;, cuma günü&amp;nbsp;&lt;i&gt;“Avro zirvesi işçi sınıfını daha da yoksullaştıracak yeni önlemler getiriyor. Halk bu borç plütokrasisini tanımıyor ve onun borçlarını ödemeyecek!”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;diyordu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Büyük dönüm noktası...&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Yunanistan’ın Yeni Demokrasi Partisi (muhafazakâr) eski milletvekillerinden&amp;nbsp;&lt;b&gt;Petros Doukas’&lt;/b&gt;ın&amp;nbsp;&lt;i&gt;Tovima’&lt;/i&gt;daki yorumuna bakılırsa (22/07/11), perşembe günü Brüksel’de alınan kararlar “büyük bir dönüm noktası” oluşturuyor. Bu kararlar sayesinde&amp;nbsp;&lt;i&gt;“Yunan hastalığının metastaz yaparak İtalya’yı hatta belki de ABD’yi etkilemesi”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;önlenmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Brüksel’de sert pazarlıklardan sonra üzerinde anlaşılan paket 14 maddeden oluşuyor. Yunanistan’la ilgili maddeler, Avrupa Finansal Stabilizasyon Kurumu’ndan (EFSF),109 milyon Avro’luk bir yardım paketini, alacaklı özel sektör bankalarından 37 milyar Avro’luk gönüllü bir katkıyı içeriyor. Paket 2010’daki kurtarma paketinde EFSF’nin verdiği kredilerin vadesini 7.5 yıldan 15 yıla uzatıyor, faizlerini yüzde 5.5’ten 3.5’e düşürüyor. Paket Yunanistan’a, rekabet kapasitesini, büyüme olanaklarını güçlendirmesine ve reformları uygulamasına yardımcı olmak amacıyla bir Avrupa Marshall Fonu kurmayı hedefliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Stabilizasyon araçları başlıklı ikinci bölümde, EFSF’nin esnekliği, gerektiğinde ikincil piyasalara müdahale edebilecek biçimde arttırılıyor. EFSF’nin Yunanistan’a yardım koşularının Portekiz ve İrlanda’ya da uygulanacağı açıklanıyor. Ekonomik Yönetişim başlıklı üçüncü bölüm, İstikrar Paktı’nı güçlendiren, makro ekonomik gelişmeleri yakından izlenmesine olanak veren bir yasal paketin en kısa sürede tamamlanmasını, bağlayıcı bir mali kuralların çerçevesini 2012’nin sonuna kadar tamamlamayı amaçlıyor. Paket AB dışındaki kredi değerlendirme kurumlarına bağımlılığın azaltılması gerektiğini vurguluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu önlemleri&amp;nbsp;&lt;i&gt;“piyasa”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;ve uzmanlar tarafından AB’nin ileri derecede merkezileşmesi, bir&amp;nbsp;&lt;i&gt;Avrupa Para Fonu&lt;/i&gt;&amp;nbsp;oluşturulması yönünde atılmış adımlar olarak yorumladılar.&amp;nbsp;&lt;i&gt;Daily Telegraph’&lt;/i&gt;ın ekonomik editörüne göre de&amp;nbsp;&lt;i&gt;“Almanya arzu ettiği imparatorluğa kavuşmuştu”&lt;/i&gt;. Borç ödeme sürelerinin uzatılmasıysa&amp;nbsp;&lt;i&gt;“temerrüde düşürmek”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;olarak yorumlandı. Ancak,&lt;i&gt;Financial Times Lex’&lt;/i&gt;in vurguladığı gibi&amp;nbsp;&lt;i&gt;“Madem ki hükümetler Avro’yu ayakta tutmaya kararlı olduklarını açıklamışlardı, yatırımcıların bu karara karşı oynamaları çok riskli olacaktı”.&lt;/i&gt;&amp;nbsp;Anımsarsanız, krizden önce,&amp;nbsp;&lt;i&gt;“piyasalar karar verdi, hükümetler ne yapabilir ki”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;denirdi.&amp;nbsp;&lt;i&gt;“Şimdi hükümetler karar verdi piyasalar ne yapabilir ki”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;noktasına geldik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;... ama ‘Depresyon’ hâlâ gündemde&amp;nbsp;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Peki, bundan sonra ne olacak? Geçen hafta Prof.&amp;nbsp;&lt;b&gt;Krugman’&lt;/b&gt;ın&amp;nbsp;&lt;i&gt;New York Times’&lt;/i&gt;da işaret ettiği gibi bu paket kısa dönemde bir çöküşü engellemiş olabilir ama,&amp;nbsp;&lt;i&gt;“daha genelde, kaçınılmaz olarak ekonomik krizi derinleştirecek”.&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alınan önlemler,&amp;nbsp;&lt;b&gt;neo-liberal reformların uygulanması&lt;/b&gt;&amp;nbsp;koşuluna bağlandığından, bir taraftan, ekonominin kaynaklarını halkın daha da yoksullaşması, işsizliğin artması, ekonominin resesyona itilmesi pahasına borç ödemeye yönlendiriyor. Öbür taraftan, bu yeni önlemler paketi, AB yönetiminde seçilmemiş, hükümetler üstü bürokratların gücünü arttırıyor. Böylece AB’nin&amp;nbsp;&lt;i&gt;“demokratik açık”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;denen meşruiyet sorunu derinleşirken, önlemlerin uygulanmasıyla halk daha da yoksullaştıkça, ulusal düzeyde AB düşmanlığı, önlemlere karşı toplumsal direniş daha da güçleniyor. AB liderliği kısa dönemli sorunu atlatmaya çalışırken halkın tepkilerini göz önüne almadığından kendini,&amp;nbsp;&lt;i&gt;“sürekli bir siyasi ekonomik krizin içine atıyor” (Breakthrough Europe,&lt;/i&gt;&amp;nbsp;21/07/11).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD’de, piyasaların umutla beklediği bütçe açığını azaltmaya yönelik anlaşmanın da sorunu aynı: Halkın tepkisini göz önüne almadan, en zengin kesimi korurken, bütün yükü çalışanların, en alt sınıfların sırtına yıkmayı amaçlamak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;The Nation&lt;/i&gt;&amp;nbsp;dergisinden&amp;nbsp;&lt;b&gt;George Zornic’&lt;/b&gt;in, Obama ile Boehner’in üzerinde anlaşmaları beklenen paketi irdelerken gösterdiği gibi zenginlerin vergilerinde bir artış olmuyor, kurumlar vergisi azaltılıyor, savunma harcamalarına dokunulmuyor. Bunlara karşılık, sosyal güvenlik ödemeleri, sağlık, ilaç fiyatları destekleri azaltılıyor. Federal hükümetin öğrencilere ve özürlülere yönelik mali desteklerinde de kesintiler yapılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunlar,&amp;nbsp;&lt;b&gt;Reagan’&lt;/b&gt;ın Ekonomik Danışmanlar Konseyi’nin Başkanı, Harvard’dan Prof.&amp;nbsp;&lt;b&gt;Martin Feldstein,&lt;/b&gt;&amp;nbsp;&lt;i&gt;“Amerikan ekonomisi belirgin biçimde yavaşladı, her gelen veri yeni bir gerileme olasılığının arttığını gösteriyor” (The Daily Star,&lt;/i&gt;22/07/11) sözleriyle betimlediği bir ortamda planlanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prof. Krugman da tüketici talebinin ne kadar gerilemiş olduğuna dikkat çektikten sonra&amp;nbsp;&lt;i&gt;“daralmış bir ekonomimiz var. Peki, politikacılar ne öneriyorlar. Hiçbir şey”... “Aksine Brüksel ve Washington’da kamu harcamalarında kesinti yapmaktan başka bir şey konuşulmuyor”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;diyor. Diğer bir deyişle adeta, toplumda yalnızca bankacılar ve devlet varmış, halk yokmuş gibi davranıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama halk var. Geçen hafta&amp;nbsp;&lt;b&gt;Roubini&lt;/b&gt;&amp;nbsp;&lt;i&gt;“Ekonomik büyüme olmadan, kemer sıkma ve reform, toplumsal istikrarsızlık ve siyasi tepki yaratır”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;diyerek uyarıyordu.&amp;nbsp;&lt;i&gt;Financial Times&lt;/i&gt;&amp;nbsp;da bir yorumunda, bugün dünyada en büyük siyasi istikrarsızlık kaynağını “orta sınıfların tepkisinin” oluşturduğunu savunuyordu.&amp;nbsp;&lt;i&gt;“Orta Sınıf Ayaklanmaları Küresel Bir Tehdit Oluşturuyor”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;başlıklı yazı, esas olarak, gelişmekte olan ülkelerde ama giderek her yerde, yoksullaşan, beklentileri karşılanmayan orta sınıfların (ücretle çalışanların- bizim orta sınıf proletarya kavramıyla dikkat çekmeye çalıştığımız kesim) sokak gösterilerinin, protestolarının, öğrencilerin, gençlerin,&amp;nbsp;&lt;i&gt;“daha çok katılım ve en önemlisi daha çok eşitlik talepleriyle”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;ayaklanmalarının, toplumsal istikrara yönelik büyük bir tehdit oluşturduğunu savunuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunlardan sonra, Brüksel ve Washington’dakilere bakarak&amp;nbsp;&lt;i&gt;“Tanrılar mahvedeceklerini önce çıldırtırlarmış”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;diyen Yunan atasözünü anımsarsam acaba çok mu iyimser davranmış olurum...&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34012686-4613627318470028257?l=erginyildizoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/feeds/4613627318470028257/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34012686&amp;postID=4613627318470028257' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/4613627318470028257'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/4613627318470028257'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/2011/07/piyasalar-cok-sevindi-ama.html' title='Piyasalar çok sevindi, ama...'/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34012686.post-2087483431672319568</id><published>2011-07-21T09:57:00.000+01:00</published><updated>2011-07-21T09:57:30.832+01:00</updated><title type='text'>“AB ölüm kalım savaşı veriyor” – “ABD yeni bir küresel mali krize koşuyor”</title><content type='html'>Dört yıl (2007’yi baz alırsak), toplam 12 trilyon doları bulan kurtarma paketleri... Hala uluslararası gazetelerin yorumcularında, yukarıda aktardığım türden saptamalara rastlıyoruz. Bu kriz bir türlü bitmiyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl bitsin? ABD ve AB borç &amp;nbsp;krizine karşı öyle politikalar uygulamaya çalışıyorlar ki, başarırlarsa, depresyon, başaramazlarsa yine depresyon...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Çılgın mı bunlar neden böyle yapıyorlar?” Evet çılgınlar ama, bu çılgınlığın arkasında bir mantık var: “Sınıf savaşı”. Uluslararası mali sermaye en gerici siyasetçiler üzerinden tüm diğer sınıflara savaş açmış durumda...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;“Sınıf savaşından” bahsettim diye kimi okuyucular, yine “kırmızı damarı tutmuş” diye düşünebilirler. Kesinlikle haklılar, krizle mücadele etmek adına alınan önemleri düşündükçe... Hiç abartmıyorum. Gelin ABD’nin “yeni bir küresel mali krize koşma” sürecine bakarak başlayalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Çöküşe umut bağlamak...&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;ABD’nin federal (merkezi devlet) borçları, mali sermayeyi kurtarma operasyonları sayesinde 14 triyon doları &amp;nbsp;geçti, yasal tavana dayandı. Bu tavan 2 Ağustos’a kadar yükseltilemezse, teknik olarak devlet artık yeniden borçlanamayacağı için, kasası boş kalacak, borç servisi aksayacak. Bütün yapılması gereken, Obama yönetimi bütçe açığını azaltacak önlemleri devreye sokarken, Kongre’nin tavanı yükselterek sürecin devam etmesine izin vermesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Obama, bütçe açığını azaltmak adına, eğitim, sağlık gibi hemen tüm &amp;nbsp;federal harcamalarda tarihte görülmemiş oranlarda kesintileri ve toplumun en zengin kesimini hedef alan oldukça sınırlı yeni vergileri içeren bir paket hazırladı. Paket yoksulların yaşam koşullarını allak bullak ederken, zenginlerden de biraz fedakarlık istiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, son seçimlerden sonra, en gerici kesimin, Çay Partisi’nin egemenliği altına giren Cumhuriyetçi Parti, yeni vergilere kesinlikle karşı. Hatta “Laffer eğrisi” (zenginlerin vergilerini azaltırsanız, devletin gelirleri artar) saçmalığına dayanarak en zengin kesimin vergilerini daha da azaltılmak istiyor, borçlanma tavanının yükseltilmesine izin vermiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece en gerici kesimin, “kriz olsun, işsizlik artsın, faturası Obama’ya çıksın, biz seçimleri kazanalım” mantığı ile, en zengin kesimin, “altta kalanın canı çıksın”, “ben cebime girene bakarım” mantığı birleşerek ABD’yi bir iflas olasılığına itiyor. Öyle ki, kredi değerlendirme kuruluşu Moodys’in ardından Standart &amp;amp; Poors da ABD’nin halen “AAA” olan kredi notunu sorgulamaya başladığını açıkladı.&lt;br /&gt;Eğer federal hükümet temerrüde düşerse (borç servisini aksatırsa), kredi notu düşecek, borçlanma maliyeti (faizler) artacak, daha şimdiden kaygılarını dile getirerek, alacaklıların korunmasın talep eden Çin’in yanı sıra Rusya gibi elinde yüksek dolar rezervleri olan ülkelerin dolara güveni daha da sarsılacak. Uzmanlar bu koşullarda 2007/8 mali krizi ve resesyonunu aratacak yeni krizin ve bir depresyonun kaçınılmaz olduğunu düşünüyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında, Obama, temerrüde düşmeyi önleyebilir. Ancak bunu başarabilmesi için federal harcamaları her ay 100 milyar dolar azaltması gerekecek. Böylece yılsonuna kadar harcamalardaki toplam daralma 500 milyar doları bulacak. Finans sitesi “Streetlight”da yazan bir mali analiste göre, harcamalarda bu çapta, bir daralmanın yılın ikinci yarısında büyüme hızını yüzde -5 ile -10 arasında bir yere çekmesi kaçınılmaz. 2008-2009 döneminde, ekonomi yüzde 4 daralırken, işsizlik yüzde 10’a çıkmıştı. Bu kez yüzde çok daha yüksek düzeylere çıkablilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu, belki aşırı sert bir senaryo ama, Cumhuriyetçi Parti’nin başkan adaylığına aday &amp;nbsp;Michele Bachman umudunu bu senaryoya bağlamış görünüyor. Bir televizyon programında Bachman’a &amp;nbsp;“Bu yüksel işsizlik oranları seçilme şansınız artırır mı?” diye sorduklarında “öyle umuyorum” demiş. Bachman, Obama’nın temerrüde düşmeden, borçları servis etmesine olanak verecek kaynakları harcamalardan gereken kesintileri yaparak sağlayabileceğine inanıyormuş. Washington Post’tan Dana Milbank, Bachman’ın, 2012 seçimlerinde şansını arttırabilmek için “bir ekonomik çöküşe” umut bağladığını, borçlanma tavanının artmasına izin vermeyerek de bu çöküşü hazırladığını söylüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;“AB’de Kıyamete yürüyor”&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;AB’de devletlerin mali krizi, Temmuz’da yeniden derinleşmeye başladı. Birbiri ardına devreye giren kurtarma paketleri, kemer sıkma politikaları, İrlanda, &amp;nbsp;Portekiz, Yunanistan ve İspanya’da hem borç yükünü arttırdı hem de bu ülkelerde ekonomik durgunluğu derinleştirdi. &amp;nbsp;Geçen hafta Financial Times, AB liderliğinin, Yunanistan’ın borçlarının yeniden düzenlenmesi (iflasının) gerektiğini nihayet kabul etiklerini yazıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı günlerde, kredi kurumları da İrlanda ve Portekiz, bonolarının kredi notunu “Junk” (işe yaramaz) düzeyine düşürüyordu. Gazetelerde, sırada İspanya ve &amp;nbsp;İtalya bonolarının olduğu, bunları da Belçika’nın izleyebileceği tartışılıyordu. Bu ortamda İtalya borsası 1-10 Temmuz arasında yüzde on’dan fazla değer kaybetti. Artık kriz İtalya’nın kapısına dayanmıştı. The Scotsman’ın yorumuna göre “AVRO için kıyamet günü yaklaşıyordu” (14/06)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, &amp;nbsp;ABD ve Japonya’dan sonra dünyanın 3. büyük bono piyasasına sahip olan, Avro bölgesinin toplam üretiminim yüzde 20’sini gerçekleştiren İtalya, AB’nin 3. büyük ülkesiydi, toplam devlet borçları 2.45 triyon dolara ulaşıyordu (The Guardian, 13/06). Kısacası, İtalya kurtarılamayacak kadar büyüktü; başının çaresine bakmak zorundaydı. &amp;nbsp;Geçen hafta piyasalardan ancak yüzde 4,95 faizle &amp;nbsp;borç alabilmesi, borç stokunun hızla büyümeye devam edeceğini gösteriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İtalyan hükümeti Cuma günü 45 milyar Avro’luk bir kemer sıkma paketiyle kendi başının çaresine bakmaya, ya da Apulia bölgesi Valisi, Ekoloji Partisi Lideri Nich Vendola’ya göre, &amp;nbsp;Yunanistan, İrlanda ve Portekiz’in atladığı uçuruma atlamaya karar verdi (The Guardian 14/06). Vendola haklı, İtalya’nın, küçülerek borçlarını ödemesi olanaklı değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amaç, ne pahasına olursa olsun, Alman ve Fransız bankaların alacaklarının hiç olmazsa bir kısmını kurtarmak. İtalya’nın tüm uluslararası borçlarının yüzde 84’ü Fransız ve Alman bankalarına. Fransız Bankalarının alacakları 98 milyar dolara, Alman Bankalarınınkiler de 51.2 milyar dolara ulaşıyor. Japon bankalarının bile 29 milyar dolar alacağı var İtalya’dan (Financial Times 13/06). İtalya, salt Avrupa’nın değil, dünya mali sisteminin önemli bir parçası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu krizi derinleştikçe, ABD’yi etkileyecek. Çünkü, &amp;nbsp;genelde pek dikkat çekmeyen bir konu daha var: Bank of International Settlements’in Haziran’da yayımlanan bir raporundaki veriler önde gelen ABD bankalarının, CDO (kredi sigortası türevleri) yoluyla AB üyelerinin devlet borçlarını sigorta etmiş ederek, ciddi risk altına girmiş olduklarını gösteriyor (Streetlights). AB ülkeleri temerrüde düştükçe, CDO satmış olan ABD bankaları ödeme yapmak zorunda kalacaklar. AB mali krizi bu kanaldan ABD’ye bulaşmak üzere derinleşmeye devam ediyor. Uluslararası piyasalar açısından ilginç bir haftaya giriyoruz.&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34012686-2087483431672319568?l=erginyildizoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/feeds/2087483431672319568/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34012686&amp;postID=2087483431672319568' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/2087483431672319568'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/2087483431672319568'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/2011/07/ab-olum-kalm-savas-veriyor-abd-yeni-bir.html' title='“AB ölüm kalım savaşı veriyor” – “ABD yeni bir küresel mali krize koşuyor”'/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34012686.post-4304282631801909008</id><published>2011-07-08T09:25:00.000+01:00</published><updated>2011-07-08T09:25:36.298+01:00</updated><title type='text'>Ç‘K’P 90 Yaşında</title><content type='html'>(Cumhuriyet: Pazartesi ve Çarşamba)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;-1-&lt;/div&gt;Geçen hafta cuma günü Çin Komünist Partisi 90. kuruluş yılını kutlamaya başladı. Hafta başında, Çin Başbakanı Wen Jiaboderin bir mali kriz içinde bocalayan Avrupa Birliği’ni ziyaret ediyor, “bir kez daha yardım elini uzatmaya hazır olduklarını açıklıyor”... “zor günlerin dostu olduğunu kanıtlıyordu”. (The Peoples Daily 30/06/11) Salı günü New York Times, Çin’in en büyük petrol şirketi Çin Ulusal Petrol İşletmeleri, Irak’ta El Ahdab petrol alanında üretime başladığını bildiriyordu. Al Ahdab, geçtiğimiz 20 yılda yeni üretime açılan en büyük kuyuymuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&amp;nbsp;‘Şimdi liderlik sırası sizde’&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Kissinger, 25 Haziran günü Pekin’de, Çin’in küreselleşmeyle ilgilenen en önemli düşünce kuruluşunun düzenlediği bir konferansta konuşurken, Çin’in bugünkü konumu, ABD’nin 1947’deki konumuna benzetmiş; o dönemin gerilemekte olan hegemonyacı gücü İngiltere’nin Dışişleri Bakanı Bevin’in ABD’ye “siz dünyanın en çok kredi veren ülkesisiniz, yeni dünya düzenini şekillendirmede liderlik görevini üstlenmelisiniz”dediğini aktarmış. Şimdi, ABD’yi geçerek en çok kredi veren ülke konumuna yükseldiğine göre Çin’in, “liderlik etmeye başlaması gerekiyormuş”. (Christian Science Monitor, 28/06/11)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerek Çin Komünist Partisi’nin 90. yılı kutlamaları, gerekse de Wen’in AB gezisi sırasında yapılan değerlendirmeler, Çin’in Kissinger’in tavsiyesi yönünde, yavaş ve temkinli adımlarla da olsa ilerlemekte olduğunu düşündürüyor. Irak’ta kuyu işletmeye başlamasıysa, Çin’in, en önemli enerji coğrafyasında doğrudan var olmaya başlayarak, bu günün kapitalizmine liderlik edebilmek için gerekli adımlardan birini atmaya başladığını da gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kissinger’in önerisine dönersek, ABD açısından kaygı verici bir soruyla karşılaşıyoruz: Ya Çin bu liderlik etme süreciyle birlikte kendi kurallarını hatta kendi ekonomik ve sosyal modelini de dayatmaya başlarsa? Ne de olsa, Financial Times’tan Philip Stephens’in anımsattığı gibi Çin; “uluslararası ekonomik siyasi sistemin Batı’nın çıkarları üzerinde yaratılmış olduğunu düşünüyor” (30/06/11). Çin de her lider adayı gibi kendi çıkarları temelinde şekillenmiş olan bir modelle birlikte gelmek istiyor; daha doğrusu fiilen geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Partinin 90. yılı kutlamalarında, Wen’in AB gezisi sırasında dile getirilenler de bu modelin ana hatlarının, ABD-AB anglo-sakson modelinden belirgin biçimde farklı olduğunu, bu farklılığın kaygı yarattığını bir kez daha gösteriyordu. Örneğin, AB gezisinin İngiltere ayağında, Çin Başbakanı Wen ile, İngiltere Başbakanı Cameron arasında gerginlik yaşanırken, gezinin Almanya ayağı karşılıklı övgülerle tamamlanıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;‘Liderlik’ ama nasıl?&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Bu yeni “model” henüz tümüyle şekillenmemiş olsa bile en azından iki özelliği dikkat çekiyor. Bunlardan biri ulusal egemenlik kavramıyla ilgili. Çin, ABD imparatorluk projesi bağlamında gündeme gelen, ABD ve NATO’nun başka ülkelerin iç siyasetlerine müdahale etmesine olanak veren,“ulus devlet aşıldı”, “sınırlı egemenlik” kavramlarını kabul etmiyor. Çin, Wen’in Cameron ile yaptığı basın toplantısında anımsattığı gibi, eşitlik, karşılıklı saygı, ulusal egemenliklerin dokunulmazlığı ilkesini savunuyor. “Biz”diyordu Wen, “Avrupa’nın siyasi sistemine saygı gösteriyoruz... Karşılığında Çin’in sistemine ve toprak bütünlüğüne saygı gösterilmesini bekliyoruz.” (New York Times, 28/06/11)&lt;br /&gt;Ekonomik kriz derinleştikçe, ABD’nin hegemonyası geriledikçe, Afrika, Latin Amerika ve Asya’da giderek artan sayıda ülkenin egemen sınıflarının, Çin’in yaklaşımını kendi çıkarlarına daha uygun bulduğu, Çin’in liderliğini benimseme eğilimi geliştirdiği görülüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çin modelinin diğer özellikleri de, ABD merkezli Batı’nın benimsediği Liberal Demokrasi, Liberal Ekonomi modelinden, ABD ve İngiltere ekonomilerinden belirgin farklılıklara işaret ediyor. Örneğin, Çin modeli, toplumsal istikrara, bunu sağlamakta devletin ve partinin (siyasi iradenin) merkezi yapısına önem veriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu modelde, The Asia Times’ın Çin editörü Wu Zhong’un“ÇKP, doksanında demokrasiyi yeniden keşfediyor” başlıklı ilginç yazısında aktardığı gibi, Çin yönetimi, dünya ekonomisine açılan özel sektör kapitalizmi gelişirken şekillenen yeni sınıf ve tabakaların çıkarlarını yansıtacak, müzakere, temsil katılım, uzlaşma mekanizmalarını, merkezi yapıyı bozmadan geliştirebilmek için “Halk Demokrasisi”nin, devrimin ilk döneminde, Mao’nun uygulanmasına önem verdiği, ama sonra terk edilen kimi yöntemlerine geri dönmeye başlıyor. Bu bağlamda, parti, söz konusu çıkarları yansıtacak, yeni partilerin oluşmasına izin vermek yerine, ekonomik, siyası farklılıkların parti içindeki fraksiyonlar yoluyla temsil edilmesinin dayalı bir “çoğulculuğun” olanaklarını geliştiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zhong’a göre, ÇKP, bu yukardan aşağı “demokratikleşme”sürecini, parti görevlilerinin ve yerel yönetim temsilcilerinin bir kesiminin, merkezden atanan adayların yanı sıra yerel adaylar arasından seçilmesine olanak tanıyarak bu kez bir “aşağıdan yukarı” demokratikleşme süreciyle destekliyor. (29/06/11) Böylece, Çin giderek karmaşıklaşan sınıfsal ve toplumsal yapıların temsil ve uzlaşma olanaklarını, kendi tarihsel modernleşme deneyiminin derslerinden yararlanarak, liberal demokrasiden farklılaşan bir yönde geliştirmeye çalışıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doksanıncı yıl kutlamalarında, partinin meşruiyetini, gelenekle bağları güçlendirerek koruma çabalarının sonucunda partinin tarihsel başarılarını vurgulayan “Kızıl” (devrimci) şarkılarda belirgin bir artış gözleniyormuş. Ancak, ÇKP Merkez Komite Propaganda Bölümü Başkan Yardımcısı Wang Xiahou“bunlar, geçmişe bir ideolojik geri dönüşe işaret etmediğini”söylüyormuş. Wang “Bugün bizim zengin ve çok renkli bir kültürümüz var. Kimileri kızıl şarkıları, kimileri pop şarkılarını kimileri de rock and roll seviyor” diyormuş. (Independent,01/07/11)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Weng’in bu saptaması, 1970’lerin ortasından bu yana milyonlarca vatandaşını yoksulluktan kurtaran, ülkenin uluslararası statüsünü, bir lider adayı konumuna yükselten ÇKP’nin artık kendi kapasitelerine, Teng Xiaoping’den ve devrime katılmış kuşağın emekliye ayrılmasından sonra geliştirmek zorunda kaldığı “kolektif liderlik” sistemine giderek daha çok güven duyduğu bir noktada olduğunu gösteriyor.&lt;br /&gt;Çin’i dünyanın ikinci büyük ekonomisi konumuna yükseltmeyi başaran ÇKP serbest piyasa ve finansallaşma modelinden farklı, öncelikle sanayi üretimini ve ihracatı güçlendirmeye devam ederken, giderek iç pazarın ve tüketimin geliştirilmesine, buna bağlı olarak da, toplumsal destek ve refah araçlarını oluşturmaya, sınıflar arasında diyaloğa ve uzlaşma aramaya dayalı bir ekonomik model oluşturduğu görülüyor. Bu model planlamayı, devlet işletmelerini,“sosyal piyasa” biçimlerini, öncelikle kendi kaynaklarına dayanarak büyümeyi içeriyor. Bunlar kapitalizmin çelişkilerini, kriz eğilimlerini ortadan kaldırmıyor (örneğin Çin’de sanayide bir kapasite fazlası sorununun oluşmaya başladığı görülüyor) ama, hem devlete kriz yönetiminde yeni olanaklar sağlıyor, hem de neoliberal modelin dogmalarını aşarak yeni bir büyüme modeli bulmaya çalışanlara yararlanacakları bir deneyim sunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;-2-&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Ç’K’P’nin kuruluşunun 90. yıldönümü kutlamaları, Çin Başbakanı Wen’in Avrupa gezisiyle çakışırken, Kissinger’e göre, “Çin, en çok yabancı kredi veren (Finansa kapital ihraç eden-E.Y) ülke olarak liderlik sorumluluğunu üstenme gerekiyordu”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Wen’in Avrupa gezisi, bu bağlamda, iki farklı yoruma yol açtı. Birinci yoruma göre, Wen’in de konuşmalarında vurguladığı gibi, AB gezisi, Çin ve AB arasında gelişen ekonomik ilişkiler, Çin’in, zor durumda olan AB’ye yardıma elini uzatarak, liderlik sorumluluklarını üstlenmekte olduğunu gösteriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AB’nin en etkili düşünce kuruluşlarından, European Council on Foreign Relations (ECFR) tarafından dile getiren ikinci yaklaşıma göreyse, Çin krizden yararlanarak, AB’yi, özellikle de, AB’nin küçük ve yoksul ülkelerini hedef alan bir “böl ve yönet politikası” uyguluyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&amp;nbsp;“Yardım eli” mi?&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Avrupa Birliği öncelikle, Yunanistan, İrlanda, Yunanistan, İspanya, Portekiz gibi AB periferisini sarsan derin bir mali kriz yaşıyor. Birliğe, yeni katılan Doğu Avrupa ülkelerinin de, yakın gelecekte bu krizden etkilenme olasılığı yüksek. Ödenemeyen alacakların daha çok Alman ve Fransız bankalarında yoğunlaşmış olması, bu iki ülkenin de kendilerini krizin etkilerinden koruyamadığını gösteriyor. Avro’nun ve AB’nin geleceğini tehdit eden bu kriz karşısında AB liderliğinin önlem almakta, kaynak bulmakta zorlandığı görülüyor. Bu koşularda, AB’ye ek kaynak girmesinin krizin etkilerini hafifletmek açısından büyük öneme sahip olacağı kolaylıkla söylenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün dünyada bu çapta kaynakları harekete geçirebilecek ülke sayısı son derecede az. Bu ülkelerin başında da yaklaşık, üçte biri dolar varlıklarından oluşan 3 trilyon dolarlık rezervlere sahip Çin geliyor. &amp;nbsp;Financial Times ise, doların geleceğine eskisi kadar güvenmeyen Çin’in dolar varlıkları almayı geçen yıl durdurduğunu, gittikçe artan oranlarda Avro cinsiden varlıklara yöneldiğini yazıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ECFR’nin huzurunu kaçıran gelişme de işte bu yönelişle ilgili. ECFR’nin “Scramble for Europe” (Avrupaya Hücum) başlıklı raporunda, Çin’in 64 milyar dolarlık toplam AB yatırımlarının yarısından fazlası 2010 yılından bu yana gerçekleşmiş. Çin, Macaristan’da &amp;nbsp;1,7 milyar dolara, bir kimyasal madde üreten kuruluş satın almış, Macar devletinin hazine kağıtlarından satın almaya hazır olduğunu açıklamış. Macaristan Başbakanı &amp;nbsp;Viktor Orban’ın bu açıklamayı bir “tarihsel yardım” olarak nitelemesiyse ayrıca anlamlı. &amp;nbsp;Ek olarak, İspanyol devi Repsol, Brezilya’daki &amp;nbsp;iştiraklerini 7 miyar dolara Çin şirketi Sinopec’e devretmiş. Çin Norveç’te de &amp;nbsp;önde gelen bir silikon üreticisini 2 milyar dolara satın almış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Wen’in Avrupa gezisi, Çin’in AB’deki varlığını daha da arttıracak gelişmelerle doluydu. Wen İngiltere’yle 2.2 milyar dolarlık yatırım ve ticaret anlaşması gerçekleştirdi. Çin’in, Almanya ile ilişkilerini geliştirmeye &amp;nbsp;özellikle önem verdiği anlaşılıyordu. Görüşmelerde, Çin’in iç siyasi sorunları üzerine yorum yapmaktan kaçınan Merkel, Çin ile 15 milyar dolarlık ticaret ve yatırım anlaşması imzaladı. İki ülkenin liderleri, aralarındaki ticaret hacmini 2020’ye kadar 200 milyar dolara çıkartmaya kararlı olduklarını açıkladılar. Çin Yunanistan’a, devlet borçlanma kağıtlarından satın alarak, yardım eli uzatmaya hazır olduğunu da açıkladı..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Stratejik yatırım mı?&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Devletler arası ilişkiler, her zaman, egemenlik, bağımlılık, güçler dengesi ilişkileridir. Bu Bağlamda, zor durumdaki bir devlete bir başka devletin “yardım eli” uzatmasıyla, “böl yönet” politikası arasında, bazen sanılandan çok daha az bir fark olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya devletler sisteminde bir ülke yükselmeye başlayınca, verili sistemin mimarları, “statüko” güçleri, tedirgin olmaya, tarihte görüldüğü gibi, birleşerek yükseleni, tehdit edici bir noktaya ulaşmadan, etkisiz hale getirmeye çalışabilirler. Buna karşılık yükselmekte olan, hem verili düzenin engellemelerinden, “haksızlıklardan” yakınırken, yükselme sürecini destekleyecek ittifakları, ekonomik, teknolojik koşulları korumaya çalışırken, hem de bir tehdit unsuru olmadığını kanıtlamaya özen gösterecektir.&lt;br /&gt;Çin’in AB gezisini, AB üyelerine, Avro’ya, AB projesine verdiği desteği de bu bağlamda değerlendirebiliriz. Almanya ile ilişkileri geliştirirken, Çin’in teknolojik gereksinimlerini karşılamaya, Avroya yönelirken dolar karşısında korunmaya çalıştığı söylenebilir. Wen’in “AB’yi bağımsız bir kutup olarak görüyoruz” saptaması da, Çin’in, ABD karşında dengeleyici bir kutup arayışından kaynaklanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özetle, Çin’in hem AB’ye yardım eli uzattığını hem de, ECFR’nin kaygılandığı gibi, AB’yi ABD’ye alternatif bir blok olarak destekleyerek, “Atlantik çatlağını” korumayı amaçladığını söyleyebiliriz. &amp;nbsp;Ne yazık ki, “Statüko” güçlerinin, tarihten ders aldıklarını, bu kez tepkilerinin gelecekte, bir savaşa yol açmayacağını ise henüz söyleyemiyoruz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34012686-4304282631801909008?l=erginyildizoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/feeds/4304282631801909008/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34012686&amp;postID=4304282631801909008' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/4304282631801909008'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/4304282631801909008'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/2011/07/ckp-90-yasnda.html' title='Ç‘K’P 90 Yaşında'/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34012686.post-885242818286802734</id><published>2011-06-28T10:43:00.000+01:00</published><updated>2011-06-28T10:43:54.637+01:00</updated><title type='text'>Ya bu kriz…</title><content type='html'>“Küresel Kriz”den daha acil konular da var. Örneğin, seçimlerden sonra iyice hızlanan “ileri demokrasi” süreci bizi doğrudan ve “şimdi-burada” ilgilendiriyor. Ama geçen hafta, Avrupa Birliği ve Yunanistan, bağlamındaki tartışmaları izlerken birden kafama takıldı. Sakın bu kriz, “o kriz”den daha öte bir şey, insanlığı barbarlığın eşiğine getiren “son kriz” olmasın? Dahası, ya bu soruyla “ileri demokrasi” arasında bir bağ varsa?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;Geleceğe (ulus devlete) dönüş&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;Liberallerin, “ekonomiden çıkartmak gerekir” (Bkz: Kemal Derviş) dedikleri devletin, mali piyasaları kurtarmak için ekonomiye geri dönmüş olmasını kast etmiyorum. Bu konu artık eskidi.&lt;br /&gt;Geçen hafta, uluslararası medyada, ulus devletlere, imparatorluklara, savaş olasılıklarına ilişkin rastladığım, bir yıl öncesine kadar, “garipsenecek” yorumları paylaşmayı deneyeceğim.&lt;br /&gt;Financial Times yorumcularından Philip Stevens, kısa süre önce, Lizbon yakınındaki Arribada Manastırında yapılan “dar katılımlı bir toplantıda” “Avrupa’nın Westphalia’ya geri dönüşü” başlıklı bir sunuş yapmış. Stephens Perşembe günü köşesinde bu sunuşunu aktarırken, “dünya küreselleşirken siyasetin yerel kaldığına” işaret ediyor: Bir ulus devlet üstü “birleştirilmiş egemenlik projesi” olan AB’de, hükümetler ülke içinden gelen basınçlara, Westphalia (Avrupa’da ulus devletler sistemini başlatan anlaşma) koşullarının getirdiği ulusal bağımsızlıklarını geri kazanmaya çalışarak cevap veriyorlarmış.&lt;br /&gt;Stephens’e göre “küresel ağırlık merkezi Doğu’ya doğru kaymaya başlamışken, &amp;nbsp;Avrupa’nın gerileme hızını arttıracak bu parçalanma mantıksız”. Yazar “bunda da bir ironi yok değil: Avrupa’nın şimdi rekabet etmek zorunda olduğu yeni yükselen güçlerin hepsi (...) ulusal egemenliklerini kıskançlıkla koruyorlar” &amp;nbsp;diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The Economist’in, geçmişte AB’de “siyasi bütünleşmeye”, “Brüksel”e karşı nasıl kararlı mücadele verdiğini bilenler, bu hafta “Ya Yunanistan batarsa” başlıklı yazısında, derginin AB liderliğine yönelik, “önce Yunanistan’ın kontrollü iflasını örgütlemesi, ülkeye uzun süreli dış destek sağlanması ve daha fazla siyasi bütünleşmeye gidilmesi, bunun için gerekli kurumların tartışmaya açılması gerekiyor” önerisiyle karşılaştılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İngiltere’nin, geçmişte, Avrupa Birliğinin siyasi kimlik kazanmasına karşı çıkan, ülkelerinin Brüksel karşısında bağımsızlığını korumaya kararlı, muhafazakar kesimine yakın iki yayın, bugün, gerekirse daha ileri bir siyasi birliğin kurulması pahasına, AB projesini savunurken, düne kadar projeyi güçlü bir biçimde savunanlar arasında aksi yönde bir kötümserlik söz konusu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The Guardian’ın editörlerinden, Martin Kettle Perşembe günkü yorumunda, “Yunanistan, Schengen, NATO, -Avrupa rüyasının bittiğini kabul etmenin zamanı geldi” diyordu. Kettle, geçen ay katıldığı bir konferansa tarihçi Niall Ferguson’un yaptığı “bizim kuşak Avrupa birliğinin çöküşüne şahit oluyor” saptamasını aktarıyor. Kettle, AB projesine inanmayan biri olarak Ferguson’un hep böyle provoke edici biçimde konuşmasını olağan karşılıyor. Esas şaşırtıcı olan, Sir. Stephen Wall’ın &amp;nbsp;geçenlerde bir seminerdeki, “Avrupa Birliğinin en yüksek noktasını geçtik (...) Ama artık sona eriyor. Neticede çok az kuruluş sonsuza kadar yaşayabilir” saptamasıymış. Çünkü, Stephen Wall, zamanımızın en etkili AB yanlısı İngiliz diplomatı, Tony Blair’e AB konusunda uzun süre danışmanlık yapmış biri. Kettle, “Wall’ın bu kötümserliği çok çarpıcı, ama daha da ilginci, bu saptamanın bu gün artık kulağa o kadar çarpıcı gelmiyor oluşu” diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmparatorluklar çökerken arkalarında, birbiriyle savaşan yerel/bölgesel güçlerin kaosunu bırakırlar. AB’de kendini, zorla dayatmayan, ama başkalarının katılmak için sırada beklediği bir “emperyalist olmayan imparatorluk” olarak görüyordu. Bu görüşün mimarı Mark Leonard’ın “Neden 21. Yüzyılı AB yönetecek” (2005) başlıklı çalışmasını yayınlandığında aktarmıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Wall Street Journal’dan David Cottle Cuma günü bu konuya, “Avrupa liderliği, &amp;nbsp;AB’nin imparatorluk &amp;nbsp;projesi olduğunu asla kabul etmez” dedikten sonra, 2007’de bir gün Borroso’nun, “bizimki ilk emperyalist olmayan imparatorluktur” sözleriyle “ağzından kaçırdığını” anımsatarak değiniyordu. &amp;nbsp;Cottle “her imparatorluk iki belirgin aşamadan geçer” diyor: Yeni toprakların, kaynakların ve işçilerin edinildiği birinci, büyüme aşamasında, çok güçlü ve karlı olabiliyorlarmış; sonra, bakım, onarım dönemi diyebileceğimiz aşama geliyormuş. Bu aşamada iç çelişkileri ortaya çıkmaya başlayan imparatorlukları ayakta tutmak çok masraflı oluyormuş. Cottle, AB, “Avrupa’da kanlı bir birinci aşama denemesine olanak vermemek için, doğrudan ikinci aşamadan (gerekli kaynakları oluşturamadan, hegemonya sistemini kuramadan-E.Y) başlamak zorunda kalmış” bir “imparatorluktur” diyor. Şimdi bu “emperyalist olmayan imparatorluk”, maliyeti giderek artan bir bakım, onarım süreciyle karşı karşıya, yazara göre de, son tahlilde ayakta kalması olanaksız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Neden “ulus devlet”?&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Şimdi Philip Stephens’in, satır aralarında yaptığı, bir anlamda (kapitalist) sistemin hakikatine ilişkin ilginç saptamalar içeren yazısında dönebilirim. Stephens “Modern Avrupa devleti 1648 Westphalia Barış Anlaşmasıyla doğdu” (...) “Avrupa’nın egemenleri ülke içinde düzeni ve halkın onayını devletler arasında rekabeti körüklemek pahasına satın aldılar”... “Bu sistem 20. Yüzyılın ortalarına kadar büyük yıkımlara yol açtıktan sonra, Avrupa liderleri, düzeni sağlamanın bu biçiminin maliyetinin çok yüksek olduğuna karar verdiler... AB projesi böyle gündeme geldi” diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Stephens’ın bu saptamaları, Avrupa’nın egemenlerinin, ulus devleti ve ulusalcılığı, mülk sahipleriyle mülksüzleri, zenginlerle yoksulları, Ağa ile köylüyü, işçi ile patronu aynı toplumsal yapı içinde bir arada, bir düzen içinde tutmanın aracı olarak ürettiklerini, bu düzeni de savaşlar pahasına ve sayesinde sürdürdüklerini de söylemiş olmuyor mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Stephens böylece, “ Westphalia’ya dönüş” saptamasıyla gelecekte gündeme gelecek savaş olasılıklarına dikkat çekerken, Kettle, “gelecekte amaç, devletler arasında savaş, etnik çatışma riskini azaltmak, savunmasızları korumak, sefaleti önlemek olacak” derken, yeniden bir “Barbarlık Eşiğine” gelmek üzere olduğumuzu söylemiş olmuyorlar mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, AB de egemenler, ülke içinde iktidar düzenini koruyabilmek için, savaş olasılıklarının yeniden gündeme gelmesi pahasına “ulus devlet” sistemine geri dönmeyi göze alıyorlarsa, “ulusçuluğun” adeta yasaklandığı (emperyalist sistemin gereği) çevre ülkelerde, aralarında giderilmesi olanaksız farklar olan sınıf ve grupları bir arada tutmak, bu farklara karşın ortak bir kimlik kurmak nasıl söz konusu olacak? Acaba, bu sorunun bir çözümü taraflara, farklılıkların, bu dünyadan kaynaklanmadığını, aslında birer “İnayet-i rabbaniye” olduklarını kabul ettirmekten geçebilir mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki geçebilir, ama bunun için de, burjuva demokrasisinin ve komünizmin (eşitlik özgürlük talebinin) tarihini, kavramlarıyla birlikte unutturmak, Aydınlanma geleneğinin “hakikat rejimini” yıkarak yerine, bu farklılıkları ilahi adaleti havale eden, başka bir “hakikat rejimini” geçirmek gerekiyor. Bu da bizi, &amp;nbsp;“ileri demokrasi”nin (ve siyasal İslam’ın) faydalarına getiriyor...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34012686-885242818286802734?l=erginyildizoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/feeds/885242818286802734/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34012686&amp;postID=885242818286802734' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/885242818286802734'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/885242818286802734'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/2011/06/ya-bu-kriz.html' title='Ya bu kriz…'/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34012686.post-1091174139094509775</id><published>2011-06-15T00:29:00.000+01:00</published><updated>2011-06-15T00:29:33.292+01:00</updated><title type='text'>Kriz ve OPEC</title><content type='html'>Bu kriz “o kriz” ve dünyada, ekonomik siyasi dengeleri zorlamaya, kriz öncesinin kurumlarını işlevsizleştirmeye, çöküşe doğru itmeye devam ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya Bankası/IMF, ABD Doları’nın büyük ölçüde bu ikilinin politikalarından güç alan uluslararası konumu (ve tabii ABD hegemonyası), Avrupa Birliği, hatta Birleşmiş Milletler etkilerini, iç uyumlarını kaybediyorlardı, hatta çok az bir zorlamayla, artık kaybettikleri dahi söylenebilir. Geçen hafta Viyana’da yapılan OPEC toplantısından sonra, Suudi Arabistan’ın tek başına davranacağını açıklaması, sıranın petrol ihracatçısı on iki ülkenin kurdukları bir kartel olan OPEC’e, “artık günleri sayılı” yorumlarına yol açacak biçimde geldiğini düşündürüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;‘Kriz’e ilişkin kısa bir güncelleme&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Geçen haftayı da negatif bölgede kapatan ABD borsaları, altı haftadır aralıksız düşüyor. Bu Dow Jones Sanayi Endeksi açısından 2002’den bu yana en uzun süreli gerileme anlamına geliyor. Çok daha geniş kapsamlı bir endeks olan S&amp;amp;P 500’ün, 29 Nisan’daki son tepe noktasından bu ABD menkul kıymetler piyasalarının kaybı bir trilyon doları geçmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cuma günü ABD’deki endeksler yüzde 1.4 ile 1.65 arasında düşerken Fransa, Almanya ve İngiltere’deki gerilemeler sırasıyla yüzde 1.9, 1.55 ve 1.2, olarak gerçekleşiyor, Euro Stoxx 50 de yüzde 1.6 geriliyordu (Bloomberg). Yorumcular, dünya ekonomisinin yarısından fazlasını oluşturan bu bölgede sermaye piyasalarındaki gerilemeleri, genelde ekonomik toparlanmaya olan güvenin sarsılmasına bağlıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de ABD Federal Reserve Başkanı Ben Bernanke geçen hafta, “ekonomik toparlanmanın asap bozucu biçimde yavaş ilerliyor” olmasından yakınıyordu. Ancak sanırım kaygılar, toparlanmanın yavaş ilerliyor olmasından, çok daha korkutucu gelişmelerin olasılıklar yelpazesi içine girmeye başlamasından kaynaklanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Market Watch yorumcularından Beter Brimlow, pazartesi yazısına, “piyasalarda yeni bir çöküş olasılığı fısıltılarının dolaşmaya başladığını” aktararak giriyor, son günlerde “bazı saygın ve güvenilirliği sınanmış yatırımcı bültenlerinde çok daha karanlık senaryoların konuşulduğuna” dikkat çekiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Brimlow, “Dow Theory Letters” adlı bülteni çıkaran deneyimli (ve “Büyük Durgunluğu anımsayacak yaşta”) yatırımcı Richard Russel’in piyasalardaki son durumla ilgili olarak “Şu sıralardaki pislik bana 1929-30’u çok fazla anımsatıyor. 1929 borsa çöküşünden sonra, ekonomi sürekli zayıflarken borsalar kükreyerek yükseldiler. Çöküş sonrası toparlanma Nisan 1930’da tükendikten sonra, piyasalarda endeksler adeta intikam alırcasına düşmeye başladılar ve Büyük Bunalım başladı. (...) Piyasa bugün sanırım karmaşık bir gerilemeyi hazırlama sürecine girdi. Eğer piyasa kalıcı bir biçimde düşmeye başlarsa, Büyük Depresyon No: 2’nin başlangıcını görebiliriz” saptamasını aktarıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir başka analist, Denis Slothower de “ekonomik veriler böyle gelmeye devam ederse, bu ‘Boğa Piyasası’ (yükselme trendi - E.Y) nihayet sona erer ve bir ‘Ayı Piyasası’ (gerileme trendi) yerleşir, bu da korkarım 2008’deki kadar kötü olur” diyormuş. Ancak Slothower, “Bankaların ham petrol piyasalarından birkaç damla daha çıkarabileceğini” düşünüyormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;OPEC’in günler sayılı mı?&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Gündemde “Büyük Depresyon No: 2” gibi bir olasılık olunca da temel enerji kaynağı, sayısız stratejik hammaddenin kaynağı olan ham petrolün fiyat düzeyi, dünya ekonomisinin, uluslararası liderliğini giderek daha çok askeri kapasitesine dayandıran ABD’nin geleceği açısından yaşamsal bir önem kazanıyor. Petrolün fiyatını (büyük bankaların spekülatif hareketlerini bir kenara bırakırsak), tüketicinin talebi ile üreticinin bu talebi karşılama kapasitesi arasındaki denge belirliyor. Bu noktada da karşımıza, dünya toplam petrol üretiminin yüzde 40’ını gerçekleştiren üretici karteli OPEC çıkıyor. Artmakta olan talebi karşılayacak ek kapasiteye esas olarak OPEC’in daha da önemlisi OPEC üyesi Suudi Arabistan’ın sahip olması (her ne kadar, bundan emin olamıyorsak da) bu örgütün fiyatları belirleme gücünü neredeyse mutlak düzeye yakınlaştırıyor. Piyasalardan Libya savaşı nedeniyle günlük 1.3 milyon varillik, Yemen olaylarının etkisiyle 300 bin varillik üretimin çekilmiş olması, yaklaşık 1.5-2 milyon varil günlük kapasite fazlası olduğu varsayılan Suudi üretiminin önemini arttırıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;OPEC hesaplarına göre, kartelin günlük üretim kapasitesi 28.9 milyon varil düzeyinde. Buna karşılık günlük talebin bu yıl ortalama 29.9 milyon varil olması bekleniyor. Geçen hafta, Viyana’da yapılan OPEC toplantısı öncesinde, petrolün varil fiyatlarının yılın ikinci yarısında daha da yükselerek 2008 yazındaki gibi 140 doların üstüne çıkmaması için OPEC’in üretimi bu farkı karşılayacak biçimde arttırması gerektiği söyleniyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD’nin yakın müttefikleri (bağımlı ülkeleri) olan Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Kuveyt, Viyana toplantısında kartel üyelerini üretimi arttırmaya ikna etmeye çalıştılar, ama başarılı olamadılar. İran, Venezüella ve Cezayir üretimi arttırmaya karşı çıktılar. Bu iki tarafın ortasında yer alan Angola, Irak ve Nijerya da üretimin arttırılmasına karşı çıktı. Petrolün varil fiyatı perşembe günü yüzde 2.1 yükseldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan sonra da “OPEC’in günleri sayılı mı” sorusunu gündeme getiren gelişmeler başladı. Suudi devletine bağlı Al Hayat gezetesi cuma günü, Suudi rejiminin OPEC kararına uymayarak temmuzdan itibaren üretimi günde 9.3 milyon varilden 10 milyon varile yükselteceğini duyurdu. Petrolün varil fiyatı hemen 2.64 dolar kaybederek 99.29 dolara indi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece OPEC’in en büyük üyesi, kartelin kararına uymuyordu. Wall Street Journal da cuma günü, petrolün fiyatında 1990’larda yaşanan çöküşten sonra, OPEC’in toparlanmasına yardımcı olan Suudi-İran yakınlaşmasının artık yerini bir rekabete bırakmış olmasının, kartelin istikrarına bir büyük darbe vurduğunu yazıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer taraftan, diğer OPEC üyelerinin fiyat arttırımına karşı çıkmasının arkasında “ABD düşmanlığının” ötesinde, çok önemli nedenler var. Birincisi, kapasite fazlasına sahip olmayan bu ülkelerin, fiyatlar düşerken üretimlerini arttırarak gelirlerini koruma olanakları yok. İkincisi, bu ülkelerin yönetimleri petrol gelirlerinin önemli bir kısmını, hızla artan gıda fiyatlarının iç pazara yansımasını yumuşatacak sübvansiyonları finanse etmekte kullanıyor, böylece toplumsal ayaklanmaları önlemeye çalışıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu koşullarda, Suudi Arabistan’ın OPEC kararlarına uyamayacağını açıklaması, hem kartelin geleceğini hem de birçok OPEC üyesinin siyasi istikrarını tehdit ediyor. Böylece, ABD’nin hem kartelden kurtulma hem de patlak verecek devrimler üzerinden bölgede manevra alanını genişletme olanağını arttırma olasılığı artıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kriz, küresel jeopolitiği, kurumlarıyla birlikte yeniden şekillenmeye zorluyor. Ama bu arada da yeni toplumsal ayaklanma, devrim olasılıklarını, emperyalizmin bunları yönlendirme çabalarıyla birlikte gündeme getiriyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34012686-1091174139094509775?l=erginyildizoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/feeds/1091174139094509775/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34012686&amp;postID=1091174139094509775' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/1091174139094509775'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/1091174139094509775'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/2011/06/kriz-ve-opec.html' title='Kriz ve OPEC'/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34012686.post-7101691802213273625</id><published>2011-06-06T20:48:00.002+01:00</published><updated>2011-06-06T20:48:36.847+01:00</updated><title type='text'>‘İkinci resesyon’, belki depresyon</title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px;"&gt;Geçen hafta dünya ekonomisinin üzerinde kara bulutların birikmeye, “ekonomik toparlanma”nın yavaşlamaya başladığına dikkat çekmiştim. Bu hafta o bulutlar daha da kalınlaşırken görüntü de belirginleşmeye başladı. Yavaşlama belirtileri dünya ekonomisinin hemen her köşesinden geliyor. Ama yaklaşan fırtınanın merkezinde, toplam hasılaları dünya ekonomisinin yaklaşık yüzde 55’ine ulaşan ABD ve AB ekonomileri, öncelikle dünyanın en büyük ülke ekonomisi ABD var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD ekonomisinin en temel göstergeleri ikinci bir “resesyona” işaret ederken ekonomi basınında, uzun bir aradan sonra, az sayıda da olsa, yeniden “depresyon” olasılığına değinen tartışmalara da rastlanıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısaca Avrupa&lt;br /&gt;Esas olarak ABD ekonomisini irdelemek istediğimden, AB üzerinde kısaca, beş Morgan Stanley ekonomistinin Global Economic Forum’da cuma günü yayımlanan ortak yorumunu aktararak duracağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekonomistler yorumlarına, Avro bölgesinde bu ayın ilk üç ayında görülen beklenmedik derecede güçlü büyüme oranlarından hareketle 2011 büyüme hızı beklentilerini yüzde 1.7’den 2’ye yükselterek başlıyorlar. Ancak hemen arkasından, Avro bölgesinde bulutların toplanmaya başladığına işaret ederek devam ediyorlar. MS ekonomistlerine göre tüm ölçümler bir yavaşlamaya işaret ediyor. Avro bölgesinde siparişler düşüyor, hem cari üretim, hem de üretimi arttırma planları küçülüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekonomistler Avro ülkeleri arasındaki performans farklarına da dikkat çekiyorlar. Belçika ve İspanya’da üretim trendin çok altında seyrederken Almanya’nın üretimi hâlâ trendin üstünde. Ancak Fransa’da ani bir gerileme, Almanya’da da giderek artan bir yavaşlama eğilimi görünüyor. Kısacası dünya hasılasının yüzde 27’sini üreten bölgenin ekonomik manzarasında ufuklar giderek kararıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Kırılgan ve tedirgin&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Dünya hasılasının 28.8’ini üreten ABD ekonomisine gelince, yeni bir resesyon riski olasılıklar içine girerken geçen hafta yaşanan iki “mini” sarsıntı piyasalardaki kırılganlığın ve tedirginliğin giderek arttığını gösteriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD ekonomisinin yüzde 70’ini tüketim harcamaları, yüzde 10’unu konut sektörü, yüzde 10’unu da imalat sanayisi oluşturuyor. Tüketim harcamaları büyüme oranları geçen yıl yüzde 4 dolayındayken bu yıl yüzde 2 düzeyine inmiş durumda. Konut sektörü hâlâ 2007 düzeyinin yüzde 75 altında seyrediyor. Kısacası ABD ekonomisinin yüzde 90’ında resesyona, hatta depresyona benzer bir ortam yaşanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Madalyonun bu yüzünde yetersiz talep (eksik tüketim) varken öbür yüzünde bir aşırı birikim sorunu hiç hafiflemeden devam ediyor. Mali sektör dışındaki firmaların gelirlerinden biriktirdikleri 2 trilyon dolarlık sermayeyi, yeni yatırımlara ya da üretime, yönlendirmeden nakitte tutmaya devam ediyor olmaları (Reich, Financial Times 01/06; Altucher, Market Watch, 02/06) da bu alanda beklentilerde bir iyileşme olmadığını gösteriyor. Althucher bu nakit fonların yakında şirketlerin, kendi hisselerini almaya başlamasıyla yine borsaya dönmesini bekliyor; yani üretime değil spekülasyona...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arka plan üzerinden, geçen hafta ilk mini şok çarşamba günü hem imalat sanayi verilerinin hem de istihdam verilerinin talep yetersizliğinin artmakta olduğunu göstermesiyle yaşandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Satın Alma Müdürleri İndeksi’nin sert bir gerilemeyle nisan ayında 60.4’ten mayıs ayında 53.2’ye düşmesi (50 durgunluk anlamına geliyor) yeni siparişlerin ise 10 puan gerileyerek 51 seviyesine inmesi imalat sanayiinin duraklamaya başladığını gösteriyordu. Aynı gün gelen özel sektör istihdam verileri, yeni yaratılan işlerin, nisan ayında 177.000’den mayıs ayında 175.000’e gerilediğini ortaya koydu. Aynı gün başta ABD borsaları olmak üzere dünya borsaları bu verilere tepki olarak sert düşüşler sergilediler. Standard &amp;amp; Poor’s 500 indeksi yüzde 2.3 Dow Jones Sanayi İndeksi de 280 puan gerileyerek günü yüzde 2.2 düşüşle kapadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen haftanın ikinci sarsıntısı cuma günü istihdam verileri gelince yaşandı. Ekonomistler tarım dışı sektörün mayıs ayında 125.000 yeni iş yaratmasını, işsizlik oranının da yüzde 9’dan yüzde 8.9’a gerilemesini bekliyorlardı. Gelen veriler yeni yaratılan işlerin 54.000’de kaldığını, resmi işsizlik oranının da yüzde 9’dan yüzde 9.1 çıktığını ortaya koydu. Belli ki ekonomik durum sanılandan çok daha kırılgandı. Bu verileri, Federal Rezerv’in piyasalara parasal desteğinin (QE2) bu ay sona erecek olmasıyla birleşince, “Peki ekonomik toparlanmayı şimdi ne ayakta tutacak” sorusunu gündeme getirdi. Cumhuriyetçilerle Demokratlar arasındaki anlaşmazlıklar da bir QE3 (yeni bir parasal genişleme) olasılığının en azından şimdilik söz konusu olmadığını gösteriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD’de ve İngiltere’de indeksler çok sert bir gerileme yaşadılar. Dow Jones borsa açılır açılmaz 121 puan birden düştü. Avrupa Maliye bakanlarının Yunanistan’a yönelik yeni bir yardım paketi üzerinde anlaştıklarına ve ABD hizmet sektörünün performansını ölçen Arz Yönetimi Enstitüsü İndeksi’nin (ISM) nisan ayında 52.8’den mayıs ayında 54.6’ya yükselmesiyle ilgili haberlerin olumlu etkisiyle 115 puan toparlandı ancak bu hava daha fazla devam etmedi ve indeks günü 97 puan ya da yüzde 0.79 gerileyerek tamamladı. S&amp;amp;P 500 ve FT 100 indekslerin de DJ’yi adeta gölgesi gibi izlediler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Çok belirgin ve küresel&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Uluslararası yatırım firması RIT Capital Partners (RCP) Yönetim Kurulu Başkanı Jacob Rotschild’e göre “dünya ekonomisinin karşı karşıya olduğu riskler çok belirgin ve küresel”, Merkez Bankaları’nın “parasal ve mali uyarıcıyı geri çekmesi, ki bu çok yakında gerçekleşecek, küresel büyüme üzerinde olumsuz etki yapacak. Aslında bu etkilerin marttan bu yana başladığını düşündüren belirtiler var” (Bloomberg, 03/06).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de piyasaların kendi kendilerini gaza getirdikleri “ekonomik toparlanma” neredeyse tümüyle QE1 ve QE2 olarak bilinen bu mali ve parasal uyarıcıların üzerinde yaşanıyordu. Diğer bir deyişle, ABD ve Avrupa’da aşırı üretim krizini destekleyecek talebi yaratan kredi köpüğü etrafa büyük bir finansal pislik bulaştırarak patladıktan sonra, önce finans ve banka sektörünü kurtarmak sonra da talebi desteklemek işini bu QE1 ve QE2 ile üstlenmişler, bu arada sürdürülemez devlet borçları üretmişlerdi. Ama, bu sırada yeni talep yaratacak ya da sermaye birikiminin yeniden kârlı bir biçimde başlayabilmesine olanak verecek temizlik (yaratıcı yıkım) gerçekleşememiş, hatta, toplumsal maliyeti çok büyük olacağından bu önlenmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi yine döndük dolaştık aynı noktaya geldik. Üstelik bu kez, devlet hazinesi de tamtakır... Krizden çıkış ise hâlâ galaksiler kadar uzak...&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34012686-7101691802213273625?l=erginyildizoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/feeds/7101691802213273625/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34012686&amp;postID=7101691802213273625' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/7101691802213273625'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/7101691802213273625'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/2011/06/ikinci-resesyon-belki-depresyon.html' title='‘İkinci resesyon’, belki depresyon'/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34012686.post-4866592240179297525</id><published>2011-05-30T17:47:00.000+01:00</published><updated>2011-05-30T17:47:34.309+01:00</updated><title type='text'>Dünya Ekonomisinde Kara Bulutlar… Yeni Rüzgârlar</title><content type='html'>Geçen hafta uluslararası medyanın ekonomi yazarları arasındaki tartışmalar ve kimi ilginç gelişmeler sanırım iki olguya işaret ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birincisi: Yaklaşık beş yıldır bir mali krizden bir türlü çıkamayan dünya ekonomisinde koşullar yeniden bozulmaya başlıyor. İkincisi: Bu, dünya ekonomisinin yönetiminden sorumlu olanların “artık yönetemediklerini ” gösteriyor. Bu koşullarda, İspanya’dan Yunanistan’a, Arap dünyasına uzanan kitle hareketleri, liberal demokrasiye karşı “gerçek demokrasi” talepleri, “yönetilenlerin de artık eskisi gibi yönetilmek istemediklerini” gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;‘Toparlanma’ yavaşlıyor&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya ekonomisinin, ABD, Avrupa, Japonya, Çin gibi en büyük parçalarının son verileri, genel bir yavaşlamaya işaret ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD ekonomisi yılın ilk üç aylık döneminde yüzde 1.8 oranında büyümüştü. “High Frequency Economics” uzmanları ikinci üç aylık dönemde büyüme hızının yüzde 4 düzeyine ulaşmasını bekliyorlardı. Şimdi beklentilerini yüzde 2.8’e çekmişler. Geçen hafta açıklanan veriler işsizlik tazminatına başvuranların sayısında yine bir artış olduğunu gösteriyordu (New York Times). ABD’de nisan ayında dayanıklı tüketim mallarına olan talepte görülen yüzde 3.6’lık gerileme de (The Economist) bu beklentiyi destekliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa’nın durumu malum; bir taraftan Merkez Bankası’nın ve Almanya’nın dayattığı kemer sıkma politikaları, diğer taraftan yüksek borçlanma faizleri ekonomik toparlanmaya izin vermiyordu. Markit ve HSBC’nin bir öncü gösterge olarak kullandıkları “Avro Bölgesi Satın Alma Müdürleri Anketi”nin son bulguları endeksin, nisanda 57.8 düzeyinden, mayıs ayında, sert bir biçimde 55.4’e gerilediğini gösteriyor (The Economist). Ancak, The Economist’e göre piyasalarda en büyük etkiyi, Çin imalat sanayisi için oluşturulan benzer bir göstergenin, mayıs ayında 51.1’le uzun dönemli ortalama olan 52.3’ün belirgin bir biçimde altına inmiş olmasıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlara Japonya’da ekonominin yeniden resesyona girmiş, tüketici fiyat endeksinin nisan ayında yüzde -4.8 gerilemiş olmasını ekleyince ortaya çıkan görüntünün piyasaları olumsuz etkilemesi de kaçınılmazdı. Gelişmiş ekonomilerin borsalarının endeksi MSCI mayıs ayında yüzde 4.2 değer kaybetmiş (Washington Post). Bir Associated Press yorumunda da Dow Jones’un bu ay yüzde 3.5 Asya borsalarının da genelde yüzde 3 dolayında değer kaybettiklerine dikkat çekiliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen hafta UBS AG ve IHS Global Insight’ın, dünya ekonomisine ilişkin 2011 büyüme öngörülerini, sırasıyla 3.9 ve 3.8’den 3.6 ve 3.5’e çektiklerini okuduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Ya ABD iflas ederse?&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa’daki bir türlü aşılamayan borç krizine ilişkin tartışmalara geçen hafta çok daha korkutucu bir ekleme yapıldı: ABD’de Federal hükümetin borçlarını zamanında servis edemeyerek temerrüde düşme olasılığının giderek artıyor olmasından, bunun gerçekleşmesi halinde küresel mali piyasalarda bir paniğe yol açmasından korkuluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD ekonomisi günde yaklaşık olarak 6 miyar dolar açık üreterek yoluna, 14.294 trilyon dolarlık borç sınırına çarpmak üzere, hızla devam ediyor. Bazı “kötümser” yorumculara göre, FED’in mali piyasaları desteklemek için yarattığı parasal genişleme 30 Haziran’da bitince ya ABD temerrüde düşecek ya da FED yeni bir parasal genişlemeyle muazzam bir enflasyon dalgasını harekete geçirecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Panik tüccarları bir yana, Wall Street Journal’ın emektar analistlerinden Peggy Noonan da bu konuya geçen haftaki yazısında “On yılın sözcüğü: Sürdürülemez” başlığıyla eğiliyor, “Washington nihayet borç krizini kabul etti. Ama önlem alabilecek mi” diye sorarak devam ediyordu. Ancak Noonan’ın “Bizi bu belanın içine sokanlarla, şimdi bizi bu beladan çıkaracağını iddia edenler aynı siyasetçiler. Kim onların sözünü, niye ciddiye alsın ki” saptaması, bu konuda pek de umutlu olmadığını gösteriyordu. Aslında galiba artık ABD’nin temerrüde düşmesinin engellenemeyeceğine inanılıyor. Öyleyse durumu idare etmenin yollarını aramak, panik önlemeye yönelik bir söylem üretmek gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Wall Street Journal’da “The Armageddon Lobby” (Temerrüt olunca felaket olacak diyenler) başlıklı yorum, bu temerrüde düşme durumunun aslında “teknik bir iflas” (yalnızca geçici bir aksama) olacağını, etkilerini abartmamak gerektiğini, bono piyasalarının bu durumu anlayarak paniklemeyeceğini savunuyordu. Public Banking Institute’ün direktörü Ellen Brown’un The Asia Times’da aktardığına göre, WSJ’nin yorumuyla ilgili olarak, Suudi Prensi El Valit bin Talat CNBC’ye, 20 Mayıs’ta verdiği bir demeçte “Bu bir kumardır. Siz dünya liderisiniz bununla kumar oynayamazsınız” diyormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ellen Brown, bir temerrüde düşme durumunda “yalnızca hükümet felç olmakla kalmaz, borçlanma faizleri tavana çarpar, bono fiyatları yere çakılır. Bu bonoları karşılık olarak tutan bankaların portföyleri çöker, bankalar piyasasında likidite yine kurur” diyor ve ekliyor “ABD, hemen ‘AAA’ kredi notunu kaybeder”. Brown, 1931’de İngiltere’nin sterlin karşılığında altın veremeyecek duruma düşmesiyle tetiklenen, tarihin en büyük depresyonuyla, bugün ABD’nin temerrüde düşmesiyle tetiklenmesi olası süreç arasından bir paralellik de kuruyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Bu madalyonun öbür yüz&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;ü&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya ekonomisinde “toparlanma” yavaşlıyorsa, gündemde ABD ekonomisinde ya temerrüde düşme ya da yeni bir likidite genişlemesi olasılığı varsa; bu madalyonun öbür yüzünde işsizlikte de, yoksullaşmada da sıçrama yaratacak yeni bir toplumsal yıkım dalgası var demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mali sermayenin emtia piyasalarında enerji ve temel besin maddelerinin fiyatlarına yukarı doğru güçlü bir basınç yaratarak çalışanların yoksullaşma sürecini hızlandırdığı da bir gerçek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama, dünya ekonomisini yönetme iddiasında olanlar ekonomik krize, yoksullaşmaya, işsizliğe bir çare üretmeye gelince, tam anlamıyla bir siyasi ve entelektüel iflas sergiliyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağlık, eğitim, işsizlik ödeneği gibi sosyal harcamalara kaynak bulunamazken, “Wall Street Journal S&amp;amp;P 500” endeksindeki firmaların, 960 milyar dolar nakit paranın üzerinde oturduğunu aktarıyor. Yatırılacak verimli alan yokmuş!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu tür saçmalıklardan dolayı Avrupa ve Arap dünyasında meydanları dolduranlar (dünya proletaryası), giderek daha belirgin bir sesle, liberal demokrasiye alternatif, bir “gerçek demokrasi”, buna uygun ekonomi, kaynak yönetimi talep ediyor. BM yeni “ekmek ayaklanmaları” olabilir derken gazeteler artık bu talepleri sayfalarına daha çok taşıyor. İnanılacak gibi değil ama The Guardian, işçilerin fabrikaları kendileri yönettikleri takdirde, daha önce patrona verilen kaynakları, bu kez vergi olarak devlete ya da yerel gelişme projelerine aktararak çok daha akılcı, topluma katkı yapıcı bir biçimde değerlendirebileceklerini savunan geniş kapsamlı bir makaleye sayfalarında yer verebiliyor (R.Wol, 27 Mayıs).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Besbelli ki dünyada artık yeni rüzgârlar esiyor...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34012686-4866592240179297525?l=erginyildizoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/feeds/4866592240179297525/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34012686&amp;postID=4866592240179297525' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/4866592240179297525'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/4866592240179297525'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/2011/05/dunya-ekonomisinde-kara-bulutlar-yeni.html' title='Dünya Ekonomisinde Kara Bulutlar… Yeni Rüzgârlar'/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34012686.post-5319385868967200282</id><published>2011-05-20T10:51:00.000+01:00</published><updated>2011-05-20T10:51:43.277+01:00</updated><title type='text'>“Egemen Kanaat”e karşı bir yazı</title><content type='html'>Türkiye’de AKP’nin genel seçimleri büyük farkla kazanarak, tek başına hükümet kurmanın ötesinde, Anayasa değişikliği yapabilecek bir meclis çoğunluğuna ulaşabileceğine ilişkin bir “kanaat” egemen oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;“Düşüncenin” görevi toplumda egemen olan “kanaatleri” sorgulamaktır. Bu yüzden, şu soruyu sorabiliriz: Seçimlere giden konjonktürde, bu egemen kanaati desteklemeyen hatta aksi yönde etkenler var mıdır? Ben var olduğuna inanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Çok “özel” Bir Parti&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;AKP kendi düşünürlerinin de bir çok kez vurguladığı gibi iç ve dış dinamiklerin kesişmesinin ürünü olarak ortaya çıkmış, çok özel bir partidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İç dinamikler, düzen partilerinin yönetemeyerek halkın gözünde, medyanın da büyük katkılarıyla, “iflas etmiş”, iktidarsızlaşmış kurumlar durumuna düşmesine yola açan siyasi ve sonra ekonomik bir krizle ilgilidir. Bu kriz sırasında, Siyasal İslam bölünerek içinden liberal ve küreselleşmeci bir kanat ortaya çıkarıldı. Bu kanat, liberal entelijansiyanın büyük katkılarıyla, toplumun geleneksel olarak Siyasal İslam’ın ideolojik ve kültürel erişiminin dışında kalmış, etkilenmemiş kesimleriyle bir diyalog kurarak, geleneksel egemen ideolojiye karşı yeni bir hegemonya süreci başlatabildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dış dinamiklerse, ABD’nin 11 Eylül’le birlikte bölgede başlattığı “yeniden düzenleme” sürecinde, ABD yanlısı ve neoliberal eğilimli bir Müslüman müttefik yönetime (araca) gerek duyulmasıyla ilgilidir. Bu gereksinimin bir sonucu olarak, Tayyip Erdoğan, daha henüz resmi bir kimliği yokken Beyaz Saray’da “Oval Office” de Bush’la baş başa konuşabilmiş, daha sonra Richard Perle’in koltuğu altında American Enterprise Institute’de “Derin Demokrasi” başlıklı bir semineri verebilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu iki eğilimin kesiştiği yerde, &amp;nbsp;AKP, hem ulusal hem de uluslararası medyanın yardımıyla, “Askeri vesayeti” yıkarak demokratik hakları geliştirmeyi, Avrupa Birliğine girmeyi, Kürt sorununu çözmeyi hedefleyen, bölgede başlamakta olan Jeopolitik alt üst oluştan yararlanmaya yatkın bir parti olarak , medyanın ve “kanat önderlerinin” (ki o zaman henüz bir AKP medyası, “yandaşlık” olgusu yoktur) katkılarıyla, seçmene sunulmuş ve seçmen tarafından kabul görmüştür. Böylece Siyasal İslam’ın çekirdek seçmenine, yaşam tarzı, ait olduğu “hakikat rejimi” açısından Siyasal İslam’dan geleneksel olarak uzak bir seçmenin kabulü eklenmiş ve AKP seçimleri kazanmıştır. Kısacası AKP içerde siyasi, ekonomik hatta ideolojik bir krizin (rejim krizinin), dışarda da başlamakta olan bir jeopolitik krizin çakışan dinamiklerinin ürünü, diğer bir deyişle, siyasal İslam’ın (bir hareketin) olağan üstü koşullarda ürettiği olağan üstü bir partidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu, &amp;nbsp;AKP liderliğinin dayandığı “ilişkiler matrisine” bakarak da görebiliriz. Bu “matris”, hem AKP’nin hem ülke içinde oluşturmaya ve yönetmeye başladığı hegemonya ve trasformismo (pasif devrim süreci içinde yanına çekerek dönüştürme) sürecinden, hem de siyasal İslam hareketi içinde farklı kesimleri bir arada tutmayı amaçlayan bir &amp;nbsp;ikinci hegemonya sürecinden, hem de dış destekleri koruma ve bu üç eksen arasında bir modis operandi kurma zorunluluğundan oluşmaktadır. AKP’nin bir kez daha seçimleri kazanabilmesi bu matrisin &amp;nbsp;işleyebilmesine bağlı olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;AKP’nin başarısının üç “balon”u&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Bu noktada, AKP’yi bu güne getiren sürece baktığımızda “üç balon”dan (yapay hatta sanal yükselişten) söz edebiliriz: Ekonomik balon, Dış Politika Balonu ve Demokrasi Balonu. &amp;nbsp;Yukarıda sorduğum “Bu seçimlerde bu egemen kanaati desteklemeyen, hatta bu egemen kanaate karşı etkenler var mıdır?” sorusunun verdiğim “Evet var” cevabı da işte bu üç “balon” la ilgili.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekonomik balonu görebilmek için AKP döneminde yaşanan ekonomik büyümenin finansal kaynaklarına bakmak yeter. AKP döneminde katlanarak artan dış borç, Milli Gelirin yüzde 6’ına ulaşan tüketici kredileri, bu yıl bir önceki, döneme göre yüzde yüzden fazla artan cari açık bu büyümenin bir kredi balonuna dayalı olduğunu gösteriyor. Yabancı firmaların karlarını dışarı çıkartma oranlarında geçen yıl yaşanan rekor artış, &amp;nbsp;geçen hafta borsada yaşanan yüzde 5+ &amp;nbsp;gerileme, dış ticaret açığının, ekonomideki ısınmanın, Wall Street Journal, Financial Times, The Economist gibi yayınlarda kimi zaman “fokur fokur kaynıyor” gibi ifadelerle tartışılmaya başlanması da balonun patlamak üzere olduğunu düşündürüyor.&lt;br /&gt;Dış politika “balonu”da Büyük Ortadoğu Projesiyle başladığı varsayılan yeni dönemde, Türkiye’nin, bölgesinde, hatta dünyada sorun çözücü irade, ABD projesi ve İsrail güvenliği açısından önemli bir aktör haline gelecek olması umuduyla ilgiliydi. Bu umut sonra, “dünya gücüyüz, bölge lideriyiz” fantezilerine dönüştü. Ancak, bu fantezilere dayalı dış politika, bir sonuç üretemediği gibi bu yıl, “Arap uyanışı” denen olayların dalgası çarpınca dağılıverdiler. Filistin sorununda esas irade Mısır’ın elindeydi.&lt;br /&gt;Komşularla sıfır sorun olanaksızdı. Dünyada yeni dengeler oluşur, Çin, Hindistan Brezilya varken, en yoksul ülkelere ağabeylik etmeye kalkmak tam anlamıyla bir hayaldi. AB üyeliği ise çoktan gündemden çıkmıştı. Kısacası, AKP, seçimlere, “dünya gücü, bölge lideri oluyoruz” balonu patlamış olarak gidiyor.&lt;br /&gt;Demokrasi balonunun da patladığı görülüyor. Kürt açılımı, Kürtlerin suratına şiddetle çarparak kapanır, &amp;nbsp;Kürtler kendi yolarına gitmeye hazırlanırken, bireysel özgürlükleri arttırmak iddiasıyla, başlayan süreç, hırçın polis baskısına. birey özelini imha eden, telefon dinleme kaset üretme vb.. &amp;nbsp;kanalına girdi. Yeni tarz siyaset, rakiplerini sürekli yalancılıkla suçlayan (burjuva siyaset geleneğinde rakip partilerin liderleri birbirlerini meşru sayar, kişiliklerine saldırmazlar) bir dile dönüşür, seçim kampanyalarının söylemi din ahlak alanına çekilirken, yakın zamana kadar AKP’yi destekleyen liberal aydınlar arasında “askeri vesayetin yerini siyasi vesayet” alıyor korkusu oluştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu üç balon patlarken, siyasi arenada, bir önceki seçimlerden farklı olarak üç önemli etken var. Biri, ana muhalefet partisi CHP’nin. yeni lideri ve söylemiyle seçmenin, hatta liberal aydınların ilgisini çekmeye başlaması. İkinci etken de ısrarla yükselmeye başlayan toplumsal muhalefet dalgası. Üçüncüsü, Darbe korkusu, Ergenekon şaşkınlığı yatışırken AKP, seçim kampanyalarında yeni, tutarlı ve tanımlanabilir bir söylem üretememesi, dilinin bu ülkede alışılmadık ölçüde sertleşmeye başlaması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunlar, bana, bu günkü konjonktürün içinde egemen kanaati sorgulayan gelişmelerin de olduğunu, egemen kanaate teslim yada tutsak olmamak gerektiğini düşündürüyor.&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34012686-5319385868967200282?l=erginyildizoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/feeds/5319385868967200282/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34012686&amp;postID=5319385868967200282' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/5319385868967200282'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/5319385868967200282'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/2011/05/egemen-kanaate-kars-bir-yaz.html' title='“Egemen Kanaat”e karşı bir yazı'/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34012686.post-2749689196230731769</id><published>2011-05-11T19:40:00.000+01:00</published><updated>2011-05-11T19:40:27.966+01:00</updated><title type='text'>İran’da rejim krizi...</title><content type='html'>İran Molla Rejimi, şaibeli 2009 seçimlerinin ardından patlak veren isyanı &amp;nbsp;zorlanarak da olsa bastırmıştı. Ancak son haftalarda Devlet Başkanı Ahmedinejad’la, &amp;nbsp;2009’da onun seçim zaferini “tanrının mucizesi” sözleriyle onaylayan “Dini Lider” Hamaney arasında hızla derinleşen siyasi-ideolojik çatlak İran’da bir “Rejim Krizi”nin başladığını &amp;nbsp;gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Büyücüler, Cinler, Peril&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;er&lt;br /&gt;Yukarda değindiğim “çatlak” 17 Nisan’da Ahmedinejad’ın &amp;nbsp;İstihbarat bakanı &amp;nbsp;Heydar Moslehi’nin istifasını kabul ettiğini açıklayınca derinleşmeye başladı. Devrim muhafızlarının eski temsilcilerinden ve Hamaney’e yakınlığıyla bilinen Moslehi, Ahmedinejad’ın personel müdürü, en yakın danışmanı Rahim Maşai’nin ofisini dinlettiği için baskı altındaydı; sonunda istifasını vermek zorunda bırakılmıştı.&lt;br /&gt;Ancak Hamaney dini lider olarak yetkisini kullanıp, Ahmedinejad’ın otoritesini hiçe sayarak Moslehi’yi görevine iade etti. Bunun üzerine Ahmedinejad, hükümet toplantılarını boykot ederek evine çekildi. On gün sonra yeniden ortaya çıktığında, Hamaney’le sorunlarını çözümlediğini, aralarındaki ilişkinin baba-oğul gibi olduğunu ileri sürdü. Hamaney’e yakın bir Molla’nın, Ahmedinejad’ı “İmam’la öğrencisi” nitelemesiyle düzeltmesi, Ahmedinejad’ın katıldığı ilk hükmet toplantısında, İstihbarat bakanlığına geri dünmüş olması gereken Moslehi’nin katılmaması &amp;nbsp;krizin devam ettiğini söylüyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen hafta &amp;nbsp;Ahmedinejad’ın, özellikle de &amp;nbsp;Maşai’nin yakın çevresinden kimi bürokrat ve danışmanlar büyücülük yapmakla, ruhlarla ilişki kurmakla suçlanarak tutuklandılar. Bu sırada, Hamaney’e yakın medyada Maşai’yi cin çağırmakla, “bilinmeyen tarafla ilişki kurmakla” suçlayan, yorumlar yayımlanıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;On beşinci Yüzyıl İspanyol Engizisyonu anımsatan bu garabetin arkasında gerçek bir siyasi hesaplaşma ve modern kapitalist devletin gereksinimleriyle dini “Hakikat Rejimi”ni bağdaştırmanın olanaksızlığı var.&lt;br /&gt;“Mehdi çok yakında dönüyor”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran’daki durumu düşünürken Peygamberin devamı olarak kabul edilen 12 İmam’a ilişkin söylem özellikle önemli. Şii teolojisi bu imamlardan sonuncusunun ölmediğini, bir gün geri dönerek dünyaya barış, düzen getirmek üzere tanrı tarafından saklandığını &amp;nbsp;söylüyor. Bu 12. ve halen saklı İmam’ın bir diğer sıfatı da Mehdi.&lt;br /&gt;Söylentilere göre, Ahmedinejad ilk seçildiğinden bu yana Mehdi’nin, artık her an gelmek üzere olduğuna (zamanın sonuna gelindiğine) inanıyor. Öyle ki, Ahmedinejad’ın ilk hükümet toplantılarından birinde. Mehdi döndüğünde, görmeye gelecek olanları misafir etmek amacıyla yeni oteller yapılmasına ilişkin bir tartışma da yaşanmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmedinejad’ın, ilk bakışta Şii teolojisine uygun görünen beklentisinin, aslında, iki önemli sorunu var. Birincisi, Ahmedinejad’ın böyle konularda açıklama yapmaya, &amp;nbsp;Mehdi’yi karşılamaya hazırlanmaya yetkisi yok. Bu Hamaney’in liderliğindeki Ruhban Sınıfı’nın iktidar alanına giriyor. İkincisi Mehdi’nin az sonra gelecek olması, bu Ruhban sınıfını gereksizleştirmeye başlıyor. Kısacası “Mehdi geliyor” söylemi Ruhban sınıfının egemenliğini tehdit ediyor. Bu yüzden Ruhan sınıfı bu söylemi, hele bu sınıfın dışından, Ahmedinejad gibi sıradan biri tarafından dile getirilmesini “batıl itikat” olarak niteliyor, kendi otoritesine yönelik bir tehdit olarak görüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ruhban sınıfının kendi otoritesine, hatta varlığına yönelik tehdit ve “küfür” olarak gördüğü bir şey daha var: İran Ulusalcılığı. &amp;nbsp;Ahmedinejad’a yakın çevreler tarafından üretilerek, ülke çapında milyonlarcası dağıtılan “Zahur Nazdic Ast” (yeniden zuhur –ortaya çıkış- çok yakın) başlıklı, Hizbullah Lideri Nasrullah ile Hamaney’i, Mehdi gelmeden önce düşmanla 72 ay savaşacak komutanlar olarak niteleyen DVD ve Ahmedinejad’ın, Nevruz bayramında Müslümanlık öncesi İran’ı öven sözleri, Ruhban Sınıfı’nın büyük tepkisini çekmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdilik &amp;nbsp;“çekilen bıçaklar”, öncelikle Ahmedinejad’ın dünürü ve baş danışmanı Mashai üzerinde yoğunlaşmış görünüyor. &amp;nbsp;Çünkü DVD’nin &amp;nbsp;Mashai’nin adamlarının ürünü olduğu anlaşılıyor. Ahmedinejad’ın baş danışmanı sıfatıyla devletin günlük işerini yürüterek fiilen Devlet başkanı gibi davranmakla suçlanan Mashai’nın üç “günahı” daha var. Birincisi, İran İslam’ının Müslümanlığın diğer dallarından daha üstün olduğunu savunuyor. İkincisi, çok sık çıktığı dış gezilerinde Batı’yla yakınlaşmanın yeni yollarını aradığına inanılıyor. Üçüncüsü, Mashai’nin gelmekte olan “Mehdi’yle metafizik bir bağlantısı oluğunu iddia ettiği” söyleniyor. Kısacası Mashai Ruhban sınıfını tehdit eden her iki akımında kesiştiği nokta oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;İki hesap hatası..&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;.&lt;br /&gt;Hamaney, 2009’da şaibeli seçim sonuçlarına ve yükselen halk muhalefetine rağmen Ahmedinejad’ın başkanlığını onaylarken, kimi yorumculara göre, hem Ahmedinejad’ın reformcuları &amp;nbsp;bastıracağını, hem de &amp;nbsp;arkasındaki şaibeli seçimleri, &amp;nbsp;yerini de kendisine borçlu olduğunu düşünerek daha uyumlu olacağı &amp;nbsp;hesaplıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna karşılık Ahmedinejad, Hamaney’in gündelik siyasete karışarak yıpranmasına, reformcularla arasında büyük bir uçurum oluşmasına, bakarak dengeleyici bir başka güçten de yoksun olduğuna inanıyordu; böylece Ruhban sınıfının etkisini azaltarak kendi “Mehdici” ve ulusalcı gündemini uygulamaya koyacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bu iki hesap boş çıkacak, Ahmedinejad’la, Hamaney arasında neredeyse “Bonapartist” olarak niteleyebileceğimiz denge oluşacak, bu dengeden de bir üçüncü güç, Devrim Muhafızları ve Basici milisleri yararlanacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmedinejad’ın biyografisini yazan Kasra Naji’ye göre, Ahmadinejad iktidara gelir gelmez, ülkede çoktan bir ekonomik güç haline gelmiş olan Devrim Muhafızlarının &amp;nbsp;şirketlerine devlet projelerini, ihale almaya gerek duymadan dağıtmaya başladı. Devrim muhafızları ve Basici milisleri de bu borçlarını, 2009’da patlak veren ayaklanmayı bastırarak ödediler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak Ahmedinejad ile Hamaney arasındaki çatışma sertleşmeye başladığında Devrim Muhafızları bu kez Hamaney’ın dağıttığı projelerden yararlanmaya başladılar. Basici Milislerinin Başkanı Mohamed Reza Naghdi “gelecek fesat yaratma girişimlerinin doğası 2009’dakilerden farklı olacak. 2009’da kolayca tanıyabildiğimiz insanlar vardı. Bu kez dostla düşmanı ayırmak çok zor olacak... Bu kez karşımıza Kuran’la dualarla, yüzeysel bir adalet ve “Mehdi”ci söylemle çıkacaklar” dedikten, esas düşmanın “İslam’dan sapanlar” olacağını saptadıktan sonra, Devrim Muhafızlarının, 1500 devlet projesini yöneten en büyük yatırım şirketi Khatam ol Anbia’ya günde 19 milyon kübik metre kapasiteli &amp;nbsp;iki dev doğal gaz kaynağını geliştirme hakkı ihalesiz verildi (A.P., 01/05/011)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2012’de Meclis, 2013’de de başkanlık seçimleri var. İyice yaşlanmış olan Hamaney’in yerini kimin alacağını da saptamak gerekecek. Hiyerarşik olarak sırada özel sermaye kesimlerinin temsilcisi, şekillenen “yeni orta sınıfa” yakın, Batı’ya karşı uzlaşmacı bir yaklaşımdan yana olduğuna inanılan, Ruhban sınıfı içinde yeterli destekten yoksun, Rafsanjani’nin olması, sürecin iyice karmaşıklaşacağını gösteriyor. Bu koşullarda rejim krizi derinleştikçe, Devrim Muhafızları’nın ve Basici milislerinin “kral yapıcı” olarak gücünün ve militaristleşmenin daha da artmasını bekleyebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34012686-2749689196230731769?l=erginyildizoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/feeds/2749689196230731769/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34012686&amp;postID=2749689196230731769' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/2749689196230731769'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/2749689196230731769'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/2011/05/iranda-rejim-krizi.html' title='İran’da rejim krizi...'/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34012686.post-3537438522420074068</id><published>2011-05-03T20:16:00.001+01:00</published><updated>2011-05-03T20:17:49.701+01:00</updated><title type='text'>3011’den Bir Tarihçi</title><content type='html'>(Cumhuriyet, Dünya Ekonomisine Bakış, 2 Mayıs 2011)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devlet Sonrası Uygarlıkların Karşılaştırmalı Tarihleri üzerine Gezegenler Arası  Çalışma Grubu’nun 3011 Yılı Sempozyumu’nda benim de bir sunuş yapmam gerekince, dünya tarihinde (uzmanlık alanım antik uygarlıklar, özellikle ‘Kapitalizm’dir) “devlet sonrası” uygarlığa geçişi hazırlayan “büyük yıkım ve yenilenme” başlamadan önce yaşananlar üzerinde durmaya karar verdim. Sunuşumda Batı Bloku ile Asya Bloku arasında yoğunlaşan kaynak savaşları sırasında çöken Sünni Arap İmparatorluğu’nun doğuşu üzerinde özellikle durmayı düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;“Büyük isyan”, beklenmedik sonuç&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;Sanırım sunuşuma 2010 yılı sonunda Kuzey Afrika’dan yükselen büyük “Arap İsyanı”yla başlayacağım. Demokrasi talebiyle, 1848 devrimlerini, Tahrir Meydanı gibi, 1871 Komünü’nün yaşam alanlarını anımsatan bu dalga, hızla tüm Arap Dünyası’nı sardı. O zamana kadar kültürel bir yakıştırma olan “Arap Dünyası”nı, yeni iletişim teknolojilerinin de katkısıyla  fiilen yarattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dalgayla başlayan devrim sürecinin gündeme getirdiği “kopuş” olasılığı tüm dünyada “Devlet Sonrası Toplum” projesi üzerinde çalışan akımları, heyecanlandırdı, umutlandırdı. Aynı anda, zamanın gerilemekte olan ABD ve AB “emperyalizmi”, kendi ülkelerinde de özellikle dönemin “ücretli köleleri” (o zamanlar insanlar, yaşayabilmek için enerjilerini ücret karşılığında satmak zorundaydılar) arasında büyük ilgi uyandıran bu dalgayı yönlendirmek, nihayet söndürmek için sürece katıldı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dalganın başladığı ülkelerde “ücretli kölelerin” ürettiği değerlere el koyarak büyük servetler (bu garip kavramı burada açıklayamayacağım, isterseniz “Büyük Antropolojik Sözlük”e  bakabilirsiniz) oluşturan grupların da kendi açılarından bu “halk” ayaklanmalarını, söndürmek için kimi ülkelerde “eski rejimle”  uzlaşma yolları aramaya, kimi ülkelerde liderliği ele geçirmeye başladıkları görülüyordu. Bu gözlemleri aktaran kaynaklar bunların hemen her ülkede Müslüman Kardeşler olarak anılan dini  hareket/parti karışımı (Bkz, B.A. Sözlük) yapılanmalarda örgütlendiklerine de dikkat çekiyorlar. Emperyalizmin müdahaleleri MK’lerin sınıf refleksleri, devrimci dalgayı oluşturanların siyasi programlar, zamana uygun örgütlenmeler oluşturmaktaki başarısızlıklarıyla birleşince devrimler beklenmedik sonuçlara yol açmaya başladılar.  “Devlet sonrası” topluma açılan bir süreci doğrudan başlatamasa bile, bu dalganın dersleri , “büyük yıkım”da patlak veren ikinci dalganın nihayet yalnızca bölgede değil  tüm gezegende bir başka tarihin başlatmasını kolaylaştırdılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Müslüman Blok’un oluşması&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Önce Tunus, Mısır despotları yıkıldı. Yangından mal kaçırır gibi yapılan “Genel Seçimler” bu ülkelerde, devrimci dalgayı eritti, eski rejimin “burjuvazi” (Bkz. B.A. Sözlük), ordu (silahlı devlet burjuvazisi) ve Müslüman Kardeşler’de örgütlenmiş burjuvazi arasında, eski rejimin partilerinin de kapatılmalarının ardından konsolide olan ittifak, iktidarın Tunus ve Mısır’da Müslüman Kardeşler akımının eline geçmesini sağladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bölgenin “pivot” ülkelerinden Mısır’da iktidarın MK’nın eline geçmesinin ilk etkisi,  MK’nın bir dalı olan Hamas ile, Arafat öldürüldükten sonra ABD işbirlikçisi haline gelmiş olan Filistin Kurtuluş Örgütü’nün anlaşarak Filistin Yönetimi’ni birleştirilmesi oldu. Kimi tarihçiler o yaz çıkan ve  İsrail’de nihayet “Barış Süreci”ne dönülmesine olanak veren yeni bir hükümetin oluşmasına da yol açan savaşın arkasında bu birleşmenin yattığına inanıyorlar. MK’nın Mısır’da iktidarı almasının ikinci etkisi de  bu akımın Ürdün ve Suriye’deki benzerlerinin yönetimleri ele geçirmelerini kolaylaştırmak oldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı yıl, Türkiye’de, MK geleneğinden büyük ölçüde etkilenmiş bir Sünni Müslüman hareketin partisi olarak anılan AKP’nin üçüncü kez iktidara gelmesi Kuzey Afrika’dan Türkiye’ye MK etkisinde bir Sünni bölgesinin şekillendiğini gösteriyordu. Voltreno gezegeninden ünlü tarihçi Szzemsçvio’ya göre, bir Yeni Osmanlı Barışı kurmayı hedefleyen bu akımın seçim zaferinin, yıllar sonra, Türkiye’nin bir Sünni Arap İmparatorluğu tarafından yutulmasına zemin hazırlaması dünya tarihinin ironilerinden biriydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Ve yıkılması&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Müslüman Blok’un oluşması için İran ve Suudi “engellerinin” aşılması gerekiyordu. Tarihçiler, bu aşamada da Suriye krizinin, bir katalizör olarak büyük katkısı olduğunu düşünüyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Irak’ın işgalinden sonra, İran’ın bölgedeki etkisinin artmaya başlaması, Vahabi Suudi Rejimi’ni yeni bir stratejik oyuna yönlendirdi: ABD/İsrail etkisini kullanarak İran’dan kurtulmak. Bu bağlamda tarihçiler  2010’lu yıllarda Körfez’de İran’la giderek sertleşen bir silahlanma yarışına giren Suudi Krallığı’nın, Suriye’yi destabilize ederek, İran Hizbullah bağını koparmaya amaçladığını saptıyorlar.  Nitekim aynı tarihçiler, Suriye’de yoksul Sünni alt sınıfların ayaklanmasını bir iç savaştan geçerek sonuçlandırabilmek, bu arada komünistleri de tasfiye etmek için, Suudi parasının, diplomatik basıncının, Suriye’deki Sünni burjuvazi -Alevi Devlet sınıfları ittifakını parçalama hedefi üzerinde yoğunlaştığını, bu arada Müslüman Kardeşler üzerinden muhalefeti silahlandırmaya başladığını aktarıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece Suudi rejimi Hizbullah’ın ABD/İsrail basıncına direnme koşullarını ortadan kaldırırken hem İran’ı yalnızlaştırıyor hem de Suriye-Türkiye eksenini kırarak, Türkiye’nin bölgede yükselme senaryosuna da bir son veriyordu. Tarihçiler Pakistan’ın gerektiğinde Suudi Arabistan’a yardıma göndermek için iki tümen ayırmasının, İran’ın yalnızlaşmasını derinleştirirken, Hindistan’ın Asya Bloku’na katılma sürecini hızlandırdığını da düşünüyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gelişmelerde I. ve II. Obama Yönetimleri’nin Ortadoğu politikası da önemli bir rol oynamış.  ABD, Arap dünyasıyla tek bir blok ve merkezi bir işbirlikçi yönetim aracılığıyla ilişki kurmayı, gerektiğinde, başına Petraeus’un atanmasından sonra daha da militaristleşen CIA yoluyla uzaktan ince ayar yapmayı, gerilemekte olan etkisine uygun bir çözüm olarak görmüş. Tarihçiler, stratejinin,  giderek Yemen, Libya ve Cezayir’i de yutup, Irak’ı da içererek Kuzey Afrika’dan Türkiye’ye kadar uzanan coğrafyada, Müslüman Kardeşler geleneğine dayanan merkezi bir Müslüman – Sünni-Arap blokun sonra da devletinin oluşmasına yardımcı olduğunu düşünüyorlar.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarihçiler bu oluşumun da bir çok İroniyi birden içerdiğinde birleşiyorlar. ABD’nin uzaktan kontrol hesapları kontrolü olanaksız devasa bir devlet oluşturdu. İran’a karşı güçlenmeyi amaçlayan Suudi Krallığı, Müslüman Kardeşler hareketinden kendini koruyamadı. İran’ı gerileten süreç İsrail’i çok daha olumsuz koşullarda barış yapmaya,  bir “Arap Denizi” içinde eriyip gitme olasılığına doğru sürükledi. Bu süreç petrolün tükenme eğilimiyle birleştiğinden bu “Büyük Sünni Arap İmparatorluğu” Batı ve Asya blokları arasındaki ekonomik, siyasi ve giderek askeri rekabetin getirdiği basınca dayanacak kaynaklardan yoksun kalarak 21. Yüzyılın sonuna doğru, büyük toplumsal hareketlerin de etkisiyle dağıldı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan sonrası artık  “Devlet Sonrası Topluma Geçiş” sürecine ait olduğundan, ben de sunuşumu bu noktada keserim diye düşünüyorum.  Tekrar davet edilirsem, gelecek sene Alfa Century Galaktik Bilimler Konferansı’nda bu konuyu sunmayı deneyebilirim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34012686-3537438522420074068?l=erginyildizoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/feeds/3537438522420074068/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34012686&amp;postID=3537438522420074068' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/3537438522420074068'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/3537438522420074068'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/2011/05/3011den-bir-tarihci.html' title='3011’den Bir Tarihçi'/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34012686.post-8184536483204347305</id><published>2011-04-26T13:19:00.001+01:00</published><updated>2011-04-26T13:19:06.745+01:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>Bir süredir Türkiye'deyim bloglar erişim yasal olarak kapalıydı. O nedenle &amp;nbsp;blogları yenileyemiyordum. Son günlerde açılmış gibi görünüyorlar. Bu hafta yenilemeye çalışacağım&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34012686-8184536483204347305?l=erginyildizoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/feeds/8184536483204347305/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34012686&amp;postID=8184536483204347305' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/8184536483204347305'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/8184536483204347305'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/2011/04/bir-suredir-turkiyedeyim-bloglar-erisim.html' title=''/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34012686.post-4691539187742248626</id><published>2011-02-22T11:02:00.000Z</published><updated>2011-02-22T11:02:00.531Z</updated><title type='text'>Yeni Ortadoğu’da “Liberal” fantezileri</title><content type='html'>Tunus, Mısır, Cezayir, Yemen, Bahreyn, Libya, Ürdün, hatta Irak, belki İran ve Suriye ve ABD için en büyük kabus Suudi Arabistan...&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Halk sokaklarda! Tunus ve Mısır egemen sınıfları&amp;nbsp; at değiştirip yola devam etmeye çalışıyorlar. Libya ve Bahreyn, isyanı şiddetle bastırmaya çalışıyor. Bahreyn’de başını çıkarak Şii sorunu hem İran’ı, hem de, Suudi Arabistan’dın petrol havzalarında nüfusun ezici çoğunluğunu oluşturan Şiileri düşündürüyor. Ama medya, hala Ortadoğu’nun &amp;nbsp;liberal demokrasi yolunda ilerlediğine ilişkin bir fantezinin peşinden gitmeye devam ediyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Libya ve Bahreyn ve Yemen’de başlayan çatışmaların yanı sıra devrimler tarihi, bu “demokrasi dalgası” gibi görünen “şey”in aslında uzun süreli bir istikrarsızlık döneminin başlangıcı olma olasılığının giderek arttığını düşündürüyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;h3&gt;&lt;span lang="TR"&gt;1989 de&lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: 'Times New Roman';"&gt;ğ&lt;/span&gt;&lt;span lang="TR"&gt;il 1848&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/h3&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Bu analojiye dikkatimi, Amerikan Muhafazakar kesiminden, yazar Leon Hadar’ın &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;The American Conservative&lt;/i&gt; dergisinde geçen hafta yayımlanan yorumu çekti.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Hadar, &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;Hannah Arendt&lt;/b&gt;’in &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Totaliterliğin Kökenleri&lt;/i&gt;&lt;/b&gt; başlıklı ünlü çalışmasından esinlenerek Ortadoğu’da liberal demokrasi olasılığının çok zayıf olduğunu düşünüyor. Hadar, uzun sürmesini beklediği bir genelleşmiş istikrarsızlık ve çalkantılar döneminden sonra sular durulduğunda diktatörlüklerle karşılaşma olasılığının çok daha yüksek olduğuna inanıyor. &amp;nbsp;Hadar’ın Arendt’ten esinlenme biçimine katılıyorum, çıkardığı sonuçlar da bana anlamlı geliyor. Ben de Hadar’dan esinlenerek, özellikle en sonunda, süreç tamamlandığında, adını koymak istemese de, karşılaşmaktan korktuğu “şey” üzerinde düşünmeye devam etmek istiyorum. Ama önce 1848’i kısaca anımsayalım.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Kapitalizm 1845’de ilk genelleşmiş denebilecek ticari krizini ve bunu izleyen açlık ve yoksullaşma dalgasını yaşadı. Bu krizin de etkisiyle, hem kapitalist sınıfla, monarşiler, hem de yeni şekillenmeye başlayan kent proletaryası ile kapitalist sınıf ve feodal özelliklerini korumaya devam eden yönetici sınıf (monarşik devlet) arasındaki çelişkiler derinleşiyor, cumhuriyetçi bir muhalefet dalgası yükseliyordu. Bu gelişmeler Fransa’da Avusturya Macaristan İmparatorluğunda ve Slav devletlerinde&amp;nbsp; devletten sorumlu seçkinlerin toplum gözündeki meşruiyetini hızla aşındırıyordu.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Dönemin uluslararası ekosistemini de Napolyon savaşları sonrasında Viyana Kongresiyle kurumlaşmış bir Avrupa düzeni, İngiltere hegemonyası belirliyordu. Demokratik devrimler 1848’de Paris, Milano, Venedik, Viyana, Prag, Budapeşte, Krakow, Münih ve Berlin’de burjuvazi, cumhuriyetçi ve sosyal demokrat (komünist), anarşist aydınlar ve kent yoksullarının katılımıyla patlak verdi. Devrimci geleneğin hafızasından silinmeyen, barikatlar kuruldu sokak savaşları yaşandı. Devletler bu devrimleri, burjuva sınıfının devrimi terke ederek aristokrasinin kucağın sığınmaya başlamasının da katkısıyla büyük bir şiddetle bastırdılar. &amp;nbsp;Bu yüzden sosyalist gelenek içinde 1848 devrimleri &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;burjuvazinin devrimci barutunun bittiğinin&lt;/b&gt;, artık muhafazakarlaştığının kanıtlandığı tarih olarak görülür.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;h3&gt;&lt;span lang="TR"&gt;1848’in mirası &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/h3&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Bu devrimlerin (kimsenin aklına, “başarılı olamadılar, devrim sayılmazlar” demek gelmedi) bastırılması Avrupa’ya hatta kapitalizme istikrar getirmedi. Aksine, burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki cumhuriyetçi ittifak çözülmeye, &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;sınıfa karşı sınıf &lt;/b&gt;siyaseti gelişmeye başladı (Komünist hareket). Napolyon savaşları sonrası İngiliz emperyalizmi önce konsolide oldu ama 1873 depresyonundan sonra finansallaşma ve gerileme sürecine girdi Bu sırada Fransa ve “Almanya”, Rusya sanayileşiyor hem hammadde gereksinimi artıyor&amp;nbsp; hem de sayıları artmaya başlayan işçileri, büyüyen kentleri doyurmak gerekiyordu. Bu sırada sermaye de merkezileşiyor ve tekelleşiyor, bankalarla kaynaşarak “finans kapital” denen olguyu yaratıyordu. Artık liberal demokrasinin burjuva sınıf temeli kayboluyordu. Bundan sonra demokratik hakları korumak, geliştirmek emekçi sınıfların gündemini oluşturacaktı.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Bundan sonrasını biliyoruz: Proletarya devrimleri (Rusya, Alman, İtalyan vb...) ve emperyalist yeniden paylaşım (I. ve II. Dünya) savaşları, daha önce görülmemiş kapitalist devlet biçimleri (Faşizm, Nazizm, Falanjizm vb...)&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;1848 devrimlerinin bir diğer mirası da kapitalizm karşıtı, devrimci tepkinin, “komünist hipotezin”&amp;nbsp; teorik ve mantıksal olarak berraklık kazanması sürecini başlatmak oldu. Bir sonraki ayaklanma Paris Komünü idi ve 1848’den farklı bir programa sahipti. Artık &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;Liberal Demokrasi&lt;/b&gt; çalışanların gözünde tümüyle iflas etmiş, &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;Sosyal Demokrasi&lt;/b&gt; şekillenmişti. Böylece, Avrupa gençliğinin (aydınlar ve çalışanlar) önüne de, varoluşunu yönlendirmesi açısından, romantik milliyetçilikten, Demokratik Cumhuriyetçilikten farklı bir seçenek gelmiş oluyordu.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;h3&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&amp;nbsp;“&lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: 'Times New Roman';"&gt;ş&lt;/span&gt;&lt;span lang="TR"&gt;imdiki zamanı” ve benzerlikleri&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/h3&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Ortadoğu’daki devrimler de, 1848 gibi çok sınıflı halkçı devrimler olarak başladılar. Tunus’ta, Mısır’da hedef aldıkları siyasi liderleri devirdiler ama rejimleri deviremediler. Çünkü hem rejimlerim hem de bu rejimleri var eden ekonomik sistemlerin “gerçeği” bu devrimlere katılanlara henüz kendini göstermiyordu. Görünmeyeni, bu devrimin yapıcısına gösterebilecek bir kurumsal siyasi özne henüz şekillenmemişti. Şimdi Bahreyn’den&amp;nbsp; Libya’ya gelen haberler, karşı devrimin uzlaşma ve saptırma fazından, şiddetle bastırma fazına geçmekte olduğunu gösteriyorlar.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Mısır ve Tunus devrimleri, 1848’dekiler gibi, burjuva kesimlerin hızla halk sınıflarından ayrılarak, &amp;nbsp;devrimi terk edip, istikrar talep etmeye egemen rejimle buluşmaya başladığını gösteriyor. Bu bağlamda, bu devrimlere kadar tek muhalefet merkezi olarak&amp;nbsp; (sol tarafından da) kabul gören Siyasal İslam’ın&amp;nbsp;&amp;nbsp; radikal terörist kanadının, tarihin şarampolüne yuvarlanmasıyla, reformist kanadının ise rejimle uzlaşma hattına girerek devrimi terke etmesiyle muhalefet barutunu tükettiği görüldü. &amp;nbsp;Buna karşılık Tunus ve Mısır’da işçi sınıfı (geleneksel ve yeni katmanlarıyla) ekonomik siyasi taleplerini yükseltmeye ve rejime, hatta Perşembe günü greve çıkan Süveyş Kanalı işçilerinin kimliğinde&amp;nbsp;&amp;nbsp; emperyalizme karşı, &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;devrimi ve muhalefet hattını&lt;/b&gt; koruduğunu görüyoruz.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Bu gelişmelere karşılık, rejimlerin ve sermaye kesimlerinin, halkın ne maddi (refah seviyesini yükseltebilecek) ne de manevi (ifade özgürlüğü ve bedensel özgürlükler),&amp;nbsp; ekonomik, demokratik taleplerine cevap verebilecek durumda olmadıklarını biliyoruz.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Son benzerliği de, ABD hegemonyası ve emperyalizmi açısında kurabiliriz. İngiliz Napolyon savaşlarından galip çıkarak hegemonyasını kurdu. 1848 sonrasında bu hegemonya öce devrimlerin Avrupalı güçlerde yarattığı istikrarsızlık ortamı geçtikten sonra, bunların yeniden yükselmesine paralel olarak bir gerileme sürecine girdi. ABD hegemonyası soğuk savaşın bitmesiyle tek hegemonik güce dönüştü ama 20 yıl içinde, kendi istihbarat örgütlerinin de kabul ettiği gibi engellenemez bir gerileme sürecine girdi. Ortadoğu devrimleri patak verdiğinde ABD’nin süreci kontrol etmek bir yana, zamanı arkadan yakalamaya çalıştığı, bunda da istikrarlı bir politika izleyemediği görüldü. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Bu karışıma, İran’ın manevralarını,&amp;nbsp; İran dışındaki Şiilerin artmaya devam eden huzursuzluğunu, Türkiye’nin Ortadoğu liderliği heveslerini, Tüm bu gelişmeler karşısında İsrail’in artan ‘korkularını eklersek, tarihin liberal demokrasiden başka yerlere doğru gittiğin kolaylıkla görebiliriz.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34012686-4691539187742248626?l=erginyildizoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/feeds/4691539187742248626/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34012686&amp;postID=4691539187742248626' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/4691539187742248626'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/4691539187742248626'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/2011/02/yeni-ortadoguda-liberal-fantezileri.html' title='Yeni Ortadoğu’da “Liberal” fantezileri'/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34012686.post-5351073027986109907</id><published>2011-02-15T23:44:00.000Z</published><updated>2011-02-15T23:44:41.529Z</updated><title type='text'>Mısır Halkına Selam!</title><content type='html'>İşçilerin devrime, grevlerle (sınıf olarak) katılmaya başlamasından üç gün sonra, Başkan Mübarek istifa etti. Yalnızca Mısır değil, tüm Arap dünyası bayram yapıyor, ama siyasi iktidar olduğu gibi yerinde duruyor. Şimdi bu iktidarı, halkın karşısında doğrudan ordu temsil ediyor. Devrim bundan sonra ne yöne gideceğine karar veredursun, genel bir değerlendirme yapmanın tam zamanıdır.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Tüm egemenlerin en korktuğu şey&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Mısır’da yaşananların Mısır’ın zamanının ve mekânının ötesine geçen evrensel bir boyutu var. Bu boyutu sanırım en güzel Zizek’in şu saptaması ifade ediyordu: “Dünyanın dört bir yanındaki insanlar hemen onunla özdeşleştiler, Mısır toplumunun özelliklerinin kültürel bir analizini yapmaya ihtiyaç bile duymadan isyancıların haklı mücadelelerini onayladılar” (BirGün; Çeviren, Onur Erem, 11.02.2011). &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Evet, dünyanın insanları hemen Mısır “olayı”nı anladılar ve onunla özdeşleştiler, çünkü Mısır’da sokaklara çıkanlar, tüm dünya halklarını, evrensel bir adalet arzusunu dile getiriyor ve temsil ediyordu. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Prof. (felsefe) Peter Hallward’ın vurguladığı gibi, “halk, on yıllardan sonra ilk kez kendi geleceğini kendisi belirlemeye karar vermişti”. “Eskiden korkuyorlardı. Şimdi artık korkmuyorlardı”,“olanaklı olanla olanaksız olan arasındaki sınırı şimdi artık rejim değil halk belirleyecekti” (The Guardian, 09.02.2011). Gerçekten de Mısır halkı, hiç beklenmedik bir biçimde, rejimin baskı ve terör aygıtlarını hiçe sayarak, Tahrir Meydanı’nda tarih sahnesine çıktı; kendisini 30 yıldır baskı altında tutanlardan daha güçlü olabileceğini kanıtladı. Böylece egemen sınıfların en korktuğu şey Mısır rejiminin başına geldi: Halk sahip olduğu gücün ayırdına vardı. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Ne kadar acımasız bir terör aygıtına sahip olduğunu geçmişte birçok kez kanıtlamış olsa da Mısır rejiminin, artık adım adım geri çekilmekten başka bir seçeneği kalmamıştı. Rejim aslında çoktan ölmüştü, artık o “eski rejim”di, ama öldüğünü henüz bilmiyor; vereceği tavizlere, en son Mübarek’ten kurtularak ayakta kalmasına olanak verecek bir tutunma noktası bulabileceğine inanmaya devam ediyordu. Ve tüm bunlar dünya halklarının gözleri önünde oluyordu.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Dahası, Mısır “olayı”nın kimi özellikleri onun, yerel bir gelişme olmaktan öte, kapitalizmin yapısal krizinin zamanına ait, evrensel bir dalganın parçası olduğunu düşündürüyor. Yunanistan, İngiltere, İtalya gibi Avrupa ülkelerinde başlayan bir gençlik isyanı dalgası, Tunus, Cezayir, Yemen derken Mısır sahillerine vurmuş, bu dalga içinde, bugüne kadar görülen en büyük kırılmayı yaratmıştı. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;‘Yeni’ proletarya ve gençliğin özel konumu&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Proletarya kavramı işçi sınıfından daha geniş ve daha siyasi bir şekillenmeyi ifade eder, yoksulluk ve sefaletten öte, üretim araçlarına sahip olmayanların yanı sıra, kimi zaman, üretim araçları olsa bile salt kendi emeği ile geçinenleri de kapsar. Proletarya kavramı, ekonomik, siyasi iktidar ilişkilerinden dışlanmış olanların, sesini duyuramayanların başkaldırısıyla şekillenen “çokluk”u betimler. Bunları anımsarsak, bu yeni dalganın sosyolojisini daha iyi anlayabiliriz. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Bu “dalga”, bu yapısal kriz döneminde esas olarak sermaye birikim sürecini, dolaşım hızını, verimliğini arttıracak teknolojileri değerlenmesine olanak sağlayacak yeni ürünleri bulma çabası içinde ortaya çıkan, tüm dünyada çok yaygın bir biçimde kullanılmaya başlanan yeni iletişim teknolojilerinin (cep telefonu, internet) etkilerine, Twitter, Facebook, Youtube gibi sosyal ağların kullanımına bağlı olarak ivme kazandı ve yayıldı. Bu dalganın oluşumunda yeni teknoloji, bilişim ağları ve bu ağların üzerinde yaşayanların, özellikle bu teknolojilere en uyumlu kesim olarak öğrenci ve işçi gençlerin tepkisi kritik bir rol oynadı. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Diğer bir deyişle, bu dalga, kriz sırasında şekillenen bir tabakanın yine krizin sosyal ekonomik ve ruhsal yıkımına karşı hemen her yerde geliştirdiği bir tepkinin, proletarya saflarına bu kriz döneminde katılan kesimlerin tepkisinin ürünüdür.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;David Kirkpatrick’in Kahire’den New York Times’a gönderdiği gözlemlerden de anlaşıldığı gibi bu dalga Mısır’da da, ilk enerjisini gençliğin cesaretinden, yaratıcı inisiyatifinden almış. Sosyal ağlar üzerinden ilişki kuran bir grup genç, Tunus “olayı” başladıktan sonra, benzer bir hareketlenmeyi Mısır’da ve emekçi bölgelerinden başlayarak denemeye karar vermişler. Bu gençler, eylemin bir orta sınıf mahallesinde yapılacağı bilgisini yayarak polisi, oraya yönlendirdikten sonra, kızlı erkekli yaklaşık 50 kişi toplanarak iki grup halinde hedef aldıkları emekçi mahallelerinde kahvelere girip, katılanlardan bir genç kızın aktardığına göre, demokrasiyi değil yoksulluğu, yaşam pahalılığını, işsizliği vurgulayan sloganlar atmışlar, konuşmalar yapmışlar. “Biraz bağırıp çağırıp dağılmayı planlamışlar ama bir anda sayıları 7 bin kişiyi bulmuş. Dağılmak istediklerinde kalabalık dağılmamış, yoluna devam etmiş...” &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Yeni ahlak yeni otorite&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Protestolara bu yukarıdaki özelliklere sahip ‘yeni’ proletaryanın katılımı, bu kesimin birey inisiyatifi, özgüven, otoriteye direnç, demokratik refleks, müzakereci siyaset gibi kültürel özelliklerinin, kendini ifade etme, örgütlenme becerilerinin harekete yansıması, devrimin günlerce gücünü, ivmesini korumasını kolaylaştırdı. Ama tam bu noktada çok önemli bir etkeni, bir kez daha vurgulamak gerekiyor: Devrim 14 gün boyunca gitti geldi ama rejimin kaderi, sanayi işçisi, devrime sınıf olarak katılmaya başlayınca, gerçekten belli oldu. Egemen sınıf Mübarek rejiminin çoktan ölmüş olduğunu işte o zaman gördü.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Her “olay” kendi hakikatini, bu hakikate sadakatin ahlakını yaratır. Bu dalganın üzerinde Mısır’da patlak veren “olay”, hemen kendi hakikatini üretti; Zizek’in işaret ettiği gibi “sanki bu ayaklanma basit bir şekilde sosyal nedenlerden kaynaklanmıyor da platonik bir şekilde ölümsüz özgürlük, hak ve onur düşünceleri dediğimiz gizemli bir elin müdahalesinden kaynaklanıyordu”. “Olayın” hakikati evrensel, dini-etnik, kadın-erkek ayrımını reddeden bir eşitlik, özgürlük talebiydi. Ahlakıysa bu hakikate ve harekete sadakatin ahlakı.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Asharq Alawsat’tan Tarık Almohayet’in aktardığı bir gözlem, bu sadakatin, yeni bir manevi otorite kaynağı yarattığını da gösteriyor. Devrimden önce gençler arasında çok popüler bir pop şarkıcısı, devrim başlarken tavır almakta tereddüt etmiş. Daha sonra meydana katılmaya kalktığında yuhalanarak kovulunca, “Rejim beni kandırdı” yakınmalarıyla bir ağlama krizine girmiş. Al-Masry Al-Youm gazetesinin aktardığına göre, televizyonun ünlü isimlerinden Amra Adeeb de meydandakilere katılmaya kalkınca aynı şekilde yuhalanmış.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Artık ne olursa olsun Mısır devrimi, Hallward’ın deyişiyle, dünya tarihinde 11 Eylül olayından çok daha önemli bir sayfa açtı. 11 Eylül “yapıyı” korumanın aracıydı, Mısır “olayı”, halkın gücünü, “yapı”nın kırılganlığını gözler önüne serdi. Açılan bu sayfa şimdi hepimizin.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34012686-5351073027986109907?l=erginyildizoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/feeds/5351073027986109907/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34012686&amp;postID=5351073027986109907' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/5351073027986109907'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/5351073027986109907'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/2011/02/msr-halkna-selam.html' title='Mısır Halkına Selam!'/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34012686.post-4279522575170013618</id><published>2011-02-15T23:39:00.002Z</published><updated>2011-02-15T23:39:52.765Z</updated><title type='text'>‘Yeni Ortadoğu’ Ama Başka Türlü...</title><content type='html'>Önce Amerikan ordusu Irak’ta başlayarak kuracaktı. İsrail ordusu Lübnan’a saldırdığında Condoleezza Rice “bu yeni Ortadoğu”nun doğum sancılarıdır diyordu. Ama olmadı. Devasa orduların Irak’ta, Lübnan’da yapamadığını şimdi, Tunus’tan Mısır’a, Ürdün’den Suriye’ye halkların öfkesi yapmaya başladı. Ama bu “yeni Ortadoğu”, bu kavramı geliştirenlerin kastettiğinden farklı bir şey olacak gibi...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Arial; font-size: x-small;"&gt;  &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Arial; font-size: x-small;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Tunus’tan Suriye’ye ‘Arap Dünyası’&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Arial; font-size: x-small;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya, Osmanlı topraklarına kadar uzanan bölgede aynı dini ve dili (dolayısıyla kültürü) paylaşan bir halk, uluslaşma süreci yarıda kesilerek emperyalist devletler tarafından yapay sınırlarla bölünerek parçalandı ve sömürgeleştirildi.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Arial; font-size: x-small;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Yirminci yüzyıl boyunca önce İngiliz, sonra ABD hegemonyasının bu bölgedeki en büyük kaygısı Arap ulusalcılığının gelişerek bölgeyi bağımsızlaştırmasıydı. Çoğu zaman bu kaygı komünizm korkusunun bile önüne geçti. Ama her iki durumda da emperyalist güçler, gerek Marksistlere gerekse de laik ulusalcı hareketlere karşı köktendinci hareketlere dayanarak mücadele ettiler.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Arial; font-size: x-small;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Yirminci yüzyılın son çeyreğinde bir seri ekonomik, siyasi ve kültürel gelişmenin de etkisiyle neredeyse tarihin bir“ironisi” olarak niteleyebileceğimiz bir durum şekillenmeye başladı. Kapitalizm yaklaşık otuz yıllık bir aradan sonra 1970’lerde yeni bir yapısal krize girdi. Bu kriz içinde geliştirilen kriz yönetme modelleri (örneğin neoliberalizm) Ortadoğu’da, sömürgecilik sonrası kurulan kalkınmacı ama bağımlı devletleri destekleyen toplumsal mutabakatı ve devletleri yöneten seçkinlerin meşruiyetini giderek yıktı. Devletle halk arasında bir ideolojik boşluk oluştu. Bu boşluğu, İran devriminin ve Afganistan’da komünizme karşı dinci ideolojilerle, bir cihat ruhuyla savaşmış olmanın getirdiği özgüvenle güçlenen siyasal İslam hareketi doldurmaya başladı. Bu sırada dünya sisteminin egemen (emperyalist - oryantalist) kültürü de“uygarlıklar çatışması” savı bağlamında bu bölgeye yönelik bütünleştirici bir söylemi benimsemeye başlamıştı. Burada bir ironiye daha işaret edebiliriz sanırım. Esas olarak emperyal, tanımlayıcı, tabi kılıcı amaca sahip bu söylem, bölgedeki İslamcı ve Batı karşıtı algıya teorik ve meşrulaştırıcı bir araç sundu. Bu sırada, kriz içinde gelişmeye başlayan yeni teknolojik devrim, Arapça konuşan bölgenin bu iletişim ağları üzerinde bütünleşmesine, yeni ve giderek homojenleşen bir kültürel düzlemin oluşmasına yol açıyordu. Diğer taraftan, egemen kapitalizmin, tüketimi körüklemeye çabalarken geliştirdiği, hazlara odaklanmış nihilist kültürünün görüntüleriyle karşılaşan bölge halkı, kimliği sarsıldıkça, korunmak için geleneksel dinci öğelere sarılmaya yöneliyor, Batı kültürüne karşı bir tiksinti geliştiriyordu.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Arial; font-size: x-small;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Kısaca, kabaca özetlemeye çalıştığım bu süreç içinde, ironi şuradaydı: Hegemonik güçlerin istediği olur, modernist (laik, yüzü Batı’ya dönük) Arap ulusalcılığı hızla geriler ve önemsizleşirken bir “Arap Dünyası” ruhu gelişiyor ve dinci duyarlılıklarla karışıyor, Batı karşıtı bir siyasi akım şekilleniyordu. Hemen hepsi emperyalizmle işbirliği içinde olan seçkinlerin idaresindeki otoriter rejimlerle yönetilen bölge ülkelerinin bir diğer ortak özelliği de eğitimli ama yoksul, gelecek beklentisini yitirmiş büyük bir gençlik nüfusunun varlığıydı. Tunus’ta gençlik isyanı olarak başladıktan sonra hızla tüm bölge gençliğinin ilgi odağı, hatta arzu nesnesi haline gelen devrimci refleks bu “Arap dünyası” olgusunun ulaştığı düzeyi de gösteriyor. “Yeni Ortadoğu”nun en önemli özelliği bence, Batı’ya, ABD hegemonyasına ve onun bölgedeki işbirlikçilerine karşı şekillenen bu “Arap dünyası” olgusudur.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Arial; font-size: x-small;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;‘Kusursuz fırtına’&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Arial; font-size: x-small;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Cumartesi günü gazeteler, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın, Münih güvenlik zirvesinde “Ortadoğu bir‘kusursuz fırtına’ ile yüz yüzedir” dediğini aktarıyordu. Clinton bölge liderlerinden “toplumsal karışıklıkları yatıştıracak reformları en kısa sürede uygulamaya koymalarını” istemiş.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Arial; font-size: x-small;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Clinton haklı. Bir taraftan “ABD karşıtı genç ve öfkeli bir Arap dünyası” şekilleniyor, diğer taraftan bölgenin jeopolitik dengeleri ABD ve İsrail aleyhine değişiyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Arial; font-size: x-small;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;ABD’nin Irak fiyaskosu, bölgede İran’ın ağırlığını arttırdı. Radikal İslam’ı dengelemek için öne sürülen ve desteklenen “Ilımlı İslam” fantezisinin de genel olarak bölgede, özel olarak da Türkiye’de siyasal İslamın manevra alanını genişlettiğini, etkisinin artmasına neden olduğunu gördük. Buna İran’ı dengelemek amacıyla Türkiye’nin dış politika inisiyatiflerinin, “stratejik derinlik”hevesinin desteklenmesini de ekleyebiliriz. Türkiye dış politikası İran’ı dengelemenin ötesine geçerek “Müslüman Dünya”nın liderliğine oynama hayaline dönüşürken İsrail ile ilişkileri de bu hayalin gereği hızla bozuldu. Mısır’a gelince ABD ve İsrail’in Filistin konusunda, bölgedeki en yakın “adamı” ve rejimi, şu günlerde çöküyor. Mısır devletinin yönetimi, ilk aşamada olmasa bile, artık, Mısır’ın İsrail ile yaptığı barış anlaşmasına karşı olduğunu açıkça beyan etmiş olan Müslüman Kardeşler hareketinin eline geçmesi, bir askeri darbe olasılığının dışında kaçınılmaz görünüyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Arial; font-size: x-small;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Böylece, ABD ve İsrail bölgedeki en önemli güvenlik unsurunu kaybederken Gazze’de Hamas, Mübarek rejiminin uyguladığı ambargodan ve siyasi baskıdan kurtulmuş olacak. İsrail’in Mısır’da dost olmayan bir rejimle yaşamak durumunda kalması, Gazze’de Hamas’a, Lübnan’da Hizbullah’a karşı yeni bir operasyon düzenleme olasılığını neredeyse hiçe indirecektir. Bu ortamda Suriye-İran ekseninin manevra alanı, pazarlık gücü artacaktır. Dikkatler, ABD’nin bölge politikalarının ortağı Ürdün, Suudi Arabistan gibi rejimlerin geleceği üzerinde yoğunlaşacağından, İran’ın nükleer enerji ve belki de silah programının üzerindeki uluslararası baskı hafifleyecek; bu süreç İsrail’in “yaşamsal tehlike” algısını güçlendirerek İran’a müdahale etme eğilimini güçlendirecektir. Bu arada, ABD’nin İran’a karşı Sünni Arap Devletleri ile İsrail’i buluşturan bir eksen kurma projesinin de artık tümüyle buhar olduğunu söyleyebiliriz.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Arial; font-size: x-small;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Bu resmi tamamlamak açısından, AKP dış politikasının geleceği üzerinde düşünmeyi denemek ilginç olabilir. Ancak, AKP dış politikasına “stratejik derinlik”, “Yeni Osmanlı Barışı”, “sıfır sorun”, “dünyanın akil adamı olmak” gibi tuhaflıklar yön verdiğinden, böyle bir çabanın sağlıklı bir sonuca ulaşma şansı pek yok. Yine de AKP yönetiminin, Türkiye’nin bölgedeki tarihsel rakibi İran yükselirken yukarıda irdelemeye çalıştığım özellikleri taşıyan bir “Arap dünyası” şekillenirken bu karmaşıklık içinde kendine, özellikle İsrail ve ABD ile ilişkilerindeki “sorunları” ile birlikte yer bulma çabalarını izlemek ilginç olacak. Kimi yazarların ileri sürdüğü gibi, Türkiye’nin öneminin arttığı doğru ama bence bu AKP yönetimi açısından bir kazançtan daha çok bir ateşten gömlek olacaktır.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Arial; font-size: x-small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34012686-4279522575170013618?l=erginyildizoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/feeds/4279522575170013618/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34012686&amp;postID=4279522575170013618' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/4279522575170013618'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/4279522575170013618'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/2011/02/yeni-ortadogu-ama-baska-turlu.html' title='‘Yeni Ortadoğu’ Ama Başka Türlü...'/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34012686.post-7617335186617563495</id><published>2011-02-03T12:51:00.000Z</published><updated>2011-02-03T12:51:34.940Z</updated><title type='text'>Mısır Devriminde Dönüm Noktası</title><content type='html'>&lt;h2&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="mso-margin-bottom-alt: auto; mso-margin-top-alt: auto; text-align: left;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Arial, sans-serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 19px; font-weight: normal;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="mso-margin-bottom-alt: auto; mso-margin-top-alt: auto; text-align: left;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;Mısır devrimi bir dönüm noktasında! Salı günü halk Kahire’de&lt;/span&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;“Bir milyonluk”&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;bir gösteri için toplanmaya başlıyor, ordu halka hiçbir koşulda ateş açmayacağını açıklıyor,Mübarek&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;rejimi muhalefetle diyalog arayışına giriyordu. Ama bu sırada İsrail’e karşı ulusal birlik çağrısının güçlendiği görülüyordu.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="mso-margin-bottom-alt: auto; mso-margin-top-alt: auto; text-align: left;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;Devrimin ekonomi politiği&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="mso-margin-bottom-alt: auto; mso-margin-top-alt: auto; text-align: left;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;Tunus’tan Mısır’a patlak veren toplumsal&lt;i&gt;“olay”&lt;/i&gt;lar, halkın, hem siyasi iktidar, hem de kendi gücü hakkındaki algısında köklü bir değişiklik yarattı. Halkın devleti ve iktidarı yıkarak bir yenisini kurmasıyla sonuçlanabilecek bir süreç başladı. Bu&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;“olay”&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;oluşum halindeki&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;bir devrimdir ama yarıda kesilerek söndürülebilir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="mso-margin-bottom-alt: auto; mso-margin-top-alt: auto; text-align: left;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;Bir devrimin&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;“oluşum”&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;sürecini tamamlayabilmesi, toplumsal yapının,ekonomik, siyasi ilişkilerini, hatta egemenöznelliklerini, karşı çıktığı siyasi iktidarın yeniden üretilmesini engelleyecek biçimde dönüştürebilmesine bağlıdır.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="mso-margin-bottom-alt: auto; mso-margin-top-alt: auto; text-align: left;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;Bu yüzden Tunus ve Mısır devrimleri benzer risklerle karşı karşıya. Her iki ülkenin egemen sınıfları, onların uluslararası ilişkileri,Hegel’in ünlü sözünü anımsatır bir biçimde&lt;i&gt;“her şeyin aynı kalması için, her şeyi değiştirmeyi”&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;denemekle meşguller:&lt;i&gt;“Değişim”&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;şart! Amaç, siyasi iktidarın günlük yaşamda, ekranlarda görünen biçimlerini, halkın öfkesini yatıştıracak biçimdedeğiştirerek,&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;ekonomik ve kurumsal temellerini korumak.&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;Bu yüzden Tunus ve Mısır devrimlerinin, oluşum sürecinde kesintiye uğrama olasılığı yüksek. Tunus belki ama Mısır farklı diyebilirsiniz.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="mso-margin-bottom-alt: auto; mso-margin-top-alt: auto; text-align: left;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: Arial, sans-serif; font-size: 10pt; font-weight: normal;"&gt;Gerçekten de Mısır’ın İsrail’le ilişkilerine, Gazze ile sınırına, Süveyş Kanalı’na, 80 milyonluk nüfusuna bakarak uluslararası ilişkiler ve dünya ekonomisinin, enerji taşımacılığının dinamikleri açısından son derecede kritik bir jeopolitiğe sahip olduğunu söyleyebiliriz. Ama Mısır’ın, patlak veren devrimin geleceğinde belirleyici rol oynamaya başlayan bir özgünlüğü daha var.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="mso-margin-bottom-alt: auto; mso-margin-top-alt: auto; text-align: left;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;Müslüman Kardeşler faktörü&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="mso-margin-bottom-alt: auto; mso-margin-top-alt: auto; text-align: left;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;Mısır’da&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;Müslüman Kardeşler (MK) adlı bir hareket&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;, 1980’lerden bu yana devletin IMF&lt;i&gt;“reformlarını”&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;uygularken toplum karşısındaki sorumluluklarını terk etmesiyle oluşan boşluğu doldurarak gelişiyor, toplumun dokusuna derin bir biçimde nüfuz ediyordu. MK yaklaşık on yıldır, baroyu, meslek örgütlerini, öğrenci birliklerini, sendika yönetimlerini, mahallelerdeki dayanışma ve tedarik ağlarını, üniversiteleri, ilk ve ortaöğretim müfredatını, günlük yaşamın&lt;i&gt;“simgesel evrenini”&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;gittikçe artan bir ölçüde kontrol ediyordu. MK, bu sırada uluslararası ekonomik ve siyasi güçlerle çatışmamaya dikkat ediyor,&lt;/span&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;“ya biz, ya El Kaide”&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;savının ardına sığınıyor, Mübarek rejiminin çökmesini bekliyordu.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="mso-margin-bottom-alt: auto; mso-margin-top-alt: auto; text-align: left;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;Bu nedenlerle, toplumsal tabanı zayıf, çevresi liberal ve sol liberal entelektüellerle çevrili&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;El Baradey’&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;in, Mübarak’e karşı devlet başkanı adayı olarak devreye girmesi, bir&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;“yumuşak geçiş”&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;olanağı sağlayacağı için MK tarafından olumlu karşılanmıştı. Baradey, başkanlık seçimlerini ancak MK desteğiyle kazanabileceğinden, MK’ye bağımlı olacak, MK de Baradey’in başkanlığı döneminde, yeni mevziler elde etmeye, devlet aygıtına, rejimi ve rejiminin uluslararası ilişkilerini doğrudan karşısına almadan, bir halk hareketiyle uğraşmak zorunda kalmadan, nüfuz etmeye devam edecekti.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="mso-margin-bottom-alt: auto; mso-margin-top-alt: auto; text-align: left;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;Ancak Mısır devrimi, MK’yi, hiç beklemediği bir anda, üstelik, radikaller (gençler) ve muhafazakârlar (yaşlılar) olarak iki kanada bölünmeye başladığı sırada, devlet yönetimini devralma olasılığıyla yüz yüze getirdi. MK, devrim sürecinde görünmez olmaya ne kadar çabalarsa çabalasın, Mısır toplumunun&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;en yaygın ve derin siyasi, kültürel örgütlenmesi&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;olarak, kendisini bir anda, kendiliğinden koşmaya başlamış olan“devrim kaplanının”&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;(halkın talepleri, rejimin şiddeti, ordunun saygınlığı, emperyalist güçlerin radikal İslam korkusu) sırtında buldu.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="mso-margin-bottom-alt: auto; mso-margin-top-alt: auto; text-align: left;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;Şimdi bu&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;“kaplanı”&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;birisinin, bir teskin edici iğneyle vurması gerekiyor ki, MK kaplanın üzerinden güvenlikli bir biçimde inerek devlet aygıtını devralabilsin. Bu bağlamda, eskiUluslararası Atom Enerjisi Ajansı&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;Başkanı,Uluslararası Kriz Grubu&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;Yürütme Kurulu üyesi El Baradey’in varlığı çok yararlı. Baradey’in liderlik iddiaları hem uluslararası çevreleri hem de ayaklanan proletaryadan korkmaya, mülkünü korumak için mahallelerde örgütlenmeye başlayan Mısır burjuvazisini rahatlatmaya başladı. Bu sırada ordu hem büyük kentleri adeta işgal ediyor hem de yeni oluşmaya başlayan yönetime kendi temsilcilerini yerleştiriyordu.&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;“İsrail Sina’yı işgale hazırlanıyor”&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;söylentisi yayılmaya,&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;“ulusal birlik”&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;çağrısı güçlenmeye başladı. Halkın, her yıl ABD’den gelen mali yardımın yüzde 80’ine el koyan orduyu, Mısır oligarşisinden farklı, halktan yana bir kurum olarak görmeye devam ediyor olması da&lt;i&gt;“kaplanın”&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;vurulmak üzere olduğunu düşündürüyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="mso-margin-bottom-alt: auto; mso-margin-top-alt: auto; text-align: left;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;Mısır’da yaşananların bir evrensel boyutu daha var:&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;“Olay”&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;(devrim)&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;“kapitalist gerçekçiliğin”&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;etkisini kıracak&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;özneyi&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;bulamaz ya da yaratamazsa egemen toplumsal yapının sınırları içinde kalarak sönüyor. Ama Mısır’da halk hâlâ sokaklarda. Öyleyse devrimin geleceği açısından hâlâ bir umut var.&lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/h2&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34012686-7617335186617563495?l=erginyildizoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/feeds/7617335186617563495/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34012686&amp;postID=7617335186617563495' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/7617335186617563495'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/7617335186617563495'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/2011/02/msr-devriminde-donum-noktas.html' title='Mısır Devriminde Dönüm Noktası'/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34012686.post-6929407033716259051</id><published>2011-02-03T12:46:00.002Z</published><updated>2011-02-03T12:46:43.502Z</updated><title type='text'>İsyan ve Gıda fiyatları</title><content type='html'>&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language: TR;"&gt;Tunus’ta üniversite öğrencilerinin, üniversite mezunu işsizlerin, hayat pahalılığına, işsizliğe karşı üç haftadır süren isyanına, lise öğrencileri de katıldılar. Cuma günü avukatlar ülke çapında bir grev düzenlediler. Aynı günlerde Cezayir’de “gençler” gıda fiyatlarındaki ani artışları protesto etmek için sokaklara çıkıyor polisle çatışıyorlardı. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language: TR;"&gt;Çarşamba günü gençlik eylemlerinin evrenselleşmeye yatkın özellikler taşıdığına değinmiştim.&lt;span style="mso-spacerun: yes;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;Yeniden rekor düzeylere ulaşan dünya gıda fiyatlarının, “gençliğin” isyanındaki evrenselleşme eğilimini güçlendireceğini söylemek sanırım yanlış olmaz.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;h3&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language: TR;"&gt;Tunus yatışmadan, Cezayir…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/h3&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language: TR;"&gt;Tunus’ta üç haftadır sürmekte olan protesto gösterilerine, gençlerin işsizliğe yoksulluğa karşı isyanına, &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Le Monde&lt;/i&gt;’un aktardığına göre 3 Ocakta okulların açılmasıyla birlikte liseliler de katıldı. Perşembe günü Tunus Ulusal Avukatlar Konseyi, polis şiddetine karşı ülke çapında bir grev gerçekleştirdi. Geçtiğimiz üç hafta içinde iki göstericinin polis kurşunuyla ölmesine, iki gencin intihar etmesine, yüzlerce yaralıya, tutukluya karşın hükümetin hala olayların resmi bir bilançosunu açıklamamış olması da özellikle dikkat çekiyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language: TR;"&gt;Cezayir’de çıkan &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;La Liberté&lt;/i&gt; gazetesine göre aylardır ülkenin çeşitli yerlerinde süregelmekte olan küçük çaplı gençlik isyanları &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;“adeta kanıksanmıştı”&lt;/i&gt;. Ancak, Liberté, şeker, un, yağ fiyatlarındaki ani artışlardan sonra “&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;bu kez ülkenin Kuzey ve Batı bölgelerinde başlayan Doğu bölgesini de kapsayarak en az yedi kenti ve başkentin çeşitli mahallelerini etkileyen son isyanlar görmezden gelinecek gibi değil&lt;/i&gt;” diyor. &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;La Liberté&lt;/i&gt;, Perşembe günkü yorumunda&lt;span style="mso-spacerun: yes;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;“bu isyanlar bir kartopu etkisi yapacak mı?”&lt;/i&gt; diye soruyor, analizine devam ederken de &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;“olaylar böyle gösteriyor&lt;/i&gt;” sonucuna ulaşıyordu. Özellikle işçi sınıfı bölgelerinde patlak veren olaylar Cuma günü de devam ediyordu (&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;BBC,&lt;/i&gt; 07/12).&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language: TR;"&gt;Olaylar, Tunus’taki kadar geniş bir katılımı içermiyor. Ancak, iki gün içinde çok daha şiddetli çatışmalara yol açtığı söyleniyor. Gençler yollarda barikatlar kuruyor, oto lastikleri yakıyor,&lt;span style="mso-spacerun: yes;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;lüks arabaları, lüks eşya satan dükkanları,&lt;span style="mso-spacerun: yes;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;gıda depolarını hedef alıyor, hükümet binalarını taşlıyor.&lt;span style="mso-spacerun: yes;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;Polisle saatlerce yüz yüze çatışıyorlar. Gözlemciler, isyanlarda, siyasal İslam’ın ya da başka bir örgütün etkili olmadığını vurguluyorlar.&lt;span style="mso-spacerun: yes;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;Siyasal İslam’ın temsilcilerinin ise, isyanlara katılmak bir yana, gençlerin eylemlerine karşı çıktıkları görülüyor (&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Reuters&lt;/i&gt;, 07/12). Yönetimin, telefon mesajlarını önlemek için üç cep telefonu ağında hizmetleri askıya aldırtması eylemlerin “spontane” olma özelliğine ilişkin bu gözlemi destekliyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language: TR;"&gt;Cezayir’de yılbaşından bu yana, gıda fiyatlarındaki artışlara tepki olarak yoğunlaşmaya başlayan isyan, Tunus’ta olduğu gibi, &lt;span style="mso-spacerun: yes;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;öğrencilerin, gençlerin işi. &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Financial Times&lt;/i&gt; yorumunda isyanların arkasında şeker, yağ ve buğday fiyatlarındaki ani artışların yatığını vurguluyor. &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Liberté &lt;/i&gt;ve &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Le Monde’un, Xinhua&lt;/i&gt; ajansının muhabirlerinin aktardıkları bilgiler ise, öfkenin köklerinin daha derin olduğunu gösteriyor. BBC de son zamanlarda yoğunlaşan gecekondu yıkımlarına dikkat çekiyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language: TR;"&gt;IMF’ye göre, Cezayir’de nüfusun yüzde 75’i, 30 yaşın altında. Gençler arasında işsizlik yüzde 20. Bu gençler hızla artan gıda fiyatlarının yanı sıra, özellikle konut sorununu, işsizliği protesto ediyorlar. Tunus Rabat üniversitesinden ekonomist Driss Benali’nin işaret ettiği gibi “&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;üniversite mezunlarının, gençlerin topluma entegre olmasının tek yolu iş sahibi olmaktan geçiyor&lt;/i&gt;”… Benali, bu ülkelerin bu gençleri topluma entegre edecek iş olanaklarını sunamadığına dikkat çekiyor.&lt;span style="mso-spacerun: yes;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;Cezayir’de Gelişme için Uygulamalı Ekonomik Araştırmalar Merkezi’den sosyolog, Mohamed Said Musette de “&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Korkarım bu durum bir sosyal patlamaya yol açacak”&lt;/i&gt; diyor &lt;span style="mso-spacerun: yes;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;(Al Ahram, 06/01) &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;h3&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language: TR;"&gt;Daha yeni başlıyor&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/h3&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language: TR;"&gt;2008’de gıda fiyatlarında yaşanan ani artışlar, birçok yoksul ülkede toplumsal ayaklanmalara, yol açmıştı. O yıl mali krizin etkisiyle dünya ticaretinde, ekonomik büyüme de sert bir gerileme yaşanınca, gıda fiyatları da ani artışlardan önceki noktaya döndüler. &lt;span style="mso-spacerun: yes;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language: TR;"&gt;2008 gıda fiyatları “şoku” bundan sonra yaşanacaklara ilişkin ilk ciddi uyarıydı. Bu şok, birçok ülkede ihracat yasaklarını gündeme getirdi; serbest piyasa modeline bir darbe daha vurdu. Mali sermayenin spekülatif hareketlerinin, biyoyakıt üretiminin gıda fiyatları üzerindeki etkilerini, Çin, Güney Kore, Suudi Arabistan gibi ülkelerin Afrika’da, tahıl üretim arazisi kapatma çabalarını gözle önüne serdi. Bu toprak kapma çabalarına karşı yerel halkın isyanları, Mozambik’de bu alana yatırım yapan Güney Kore şirketi Daewo’yu zor durma düşürdü. Birçok gözlemciye göre 2009 yılındaki askeri darbenin arkasında Daewo vardı (&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Reuters&lt;/i&gt; 7/01). &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language: TR;"&gt;Geçen yıl 30 Kasım itibariyle yılık yüzde 11,7 artan gıda indeksi, Kasımdan bu yana yüzde 4,2 yükselerek, 2008’düzeyini geçti. Bir yıl içinde Avrupa Birliğinde buğday fiyatı ikiye katlanmış, ABD’de mısır fiyatı yüzde 50, soya fasulyesinin fiyatı yüzde 30 artmış (&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;The Guardian&lt;/i&gt; 05/01). &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language: TR;"&gt;Dünya Bankası siyasi risk sigortası (Çok Taraflı Yatırım Garantileri Ajansı-MIGA) işletme müdürü James Bond, &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;“gıda fiyatlarındaki artışlar en çok en yoksulları etkiliyor… Yoksul ülkelerde gelir dağılımı bozukluklarını daha da, ağırlaştırıyor”… “bu çok önemli bir siyasal çalkantı kaynağıdır&lt;/i&gt;” diyor (&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Reuters&lt;/i&gt; 06/01). Bond’un saptamaları, halk ayaklanmaları ve jeopolitik risklerin yeniden gündeme geldiğini gösteriyor; Tunus ve Cezayir olayları da hemen bu bağlama oturuyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language: TR;"&gt;Gıda fiyat artışlarındaki, bu ikinci dalganın arkasında, &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;ilk aşamada&lt;/b&gt; küresel ısınmanın getirdiği kimi bölgelerde kuraklık, kimi bölgelerde aşırı yağış olgusu var. Cancun toplantısında alınan “bağlayıcı olmayan” (!) kararlar, uygulansa bile küresel ısınmanın yüz yıl içinde yüzde 4-5 artacak olması, küresel ısınmanın yarattığı sorunların giderek ağırlaşacağını söylüyor. İkincisi, Nomura ekonomistlerinden Owen John’un deyimiyle &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;“ekonomistlerin, ‘talep arttıkça arz da artar’ modelinin kırılmaya başladığı görülüyor. Biyoyakıt üretiminin, Çin’deki kentleşmenin etkisiyle arz artık talebe yetişemiyor. Tarımda kullanılan suyun yüzde 30’u sürdürülemez kaynaklardan geliyor”&lt;/i&gt;(&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;The Independent &lt;/i&gt;06/01). &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language: TR;"&gt;İkinci aşamada&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language: TR;"&gt;, mali spekülatörlerin etkisine ek olarak, Gıda fiyat artışlarıyla yerel düzeyde mücadele çabası, ihracat yasaklarına, fiyat kontrollerine, Sri Lanka ordusunun yapmaya başladığı gibi, toptancılardan ucuza alıp halka “piyasa fiyatının” altında dağıtarak toplumsal gerginlikleri yumuşatma çabalarına yol açıyor. Kimi devletlerin, Afrika da verimli toprak kapatma yarışı, hatta Askeri Darbe girişimleri, serbest piyasa projesi çökerken, jeopolitik (emperyalist) çelişkilerin derinleşmekte olduğunu gösteriyor. Sürecin de daha başında olduğumuzu…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34012686-6929407033716259051?l=erginyildizoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/feeds/6929407033716259051/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34012686&amp;postID=6929407033716259051' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/6929407033716259051'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/6929407033716259051'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/2011/02/isyan-ve-gda-fiyatlar.html' title='İsyan ve Gıda fiyatları'/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34012686.post-8364183641497570693</id><published>2011-02-03T12:45:00.001Z</published><updated>2011-02-03T12:45:19.617Z</updated><title type='text'>2011’e girerken Tunus dersleri</title><content type='html'>&lt;h2&gt;&lt;br /&gt;&lt;/h2&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Tunus’ta hiç belenmedik bir anda patlak veren toplumsal olaylar, şekillenmekte olan “yeni” dönemle ilgili önemli ipuçları sunuyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;h3&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Evrenselleşme eğilimi&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/h3&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Geçen yıl belli bir gelişmişlik düzeyine, ortak kültürel özelliklere sahip Avrupa ülkelerinde patlak veren ve öğrenci gençliğin başını çektiği toplumsal olayların, ekonomik ve kültürel özellikleri Avrupa Birliği ülkelerinden çok farklı Tunus gibi bir ülkede de ortaya çıkması, “isyanın” evrenselleşmeye yatkın özellikler içerdiğini düşündürüyor. Benzer özellikleri taşıyan başka toplumlarda da benzer olayların patlak verme olasılığının önümüzdeki dönemde artmasını bekleyebiliriz.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Pazartesi günü &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;The New York Times&lt;/i&gt;’in &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;“Avrupa gençliği geleceğinden kaygı duyuyor&lt;/i&gt;” ve Time magazin’in &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;“Avrupa’da Anarşist şiddet olayları artıyor mu?&lt;/i&gt;” başlıklı yorumlarının da sergilediği gibi, iyi eğitilmiş bir gençlik kuşağı, yüzde 40’a ulaşan ağır ve kronikleşmiş bir işsizlik sorunuyla karşı karşıya. Üniversite eğitimine servet, &amp;nbsp;zaman harcadıktan sonra, kendilerini işsizliğin beklediğini düşünmek, bu gençlerde büyük hayal kırıklığı, kötümserlik yaratıyor. Hükümetlerin çözüm bulmak yerine, mali sermayenin yardımına koşması, bu duyguların öfkeye dönüşerek patlamasını hızlandırıyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&amp;nbsp;Tunus’ta da iyi eğitimli bir gençlik, üniversite öğrencileri ve mezunları kuşağı, kronik işsizlik, Avrupa’yla karşılaştırıldığında çok daha ağır yoksulluk ve siyasi baskı koşullarıyla karşı karşıyaydı. Bu koşulların, Ortadoğu ülkelerinin ortak özelliklerinden biri olması da “isyanın” yayılabileceğini düşündürüyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Gerçekten de Tunus olaylarının, Dubai’den Mısır’a üniversite öğrencileri ve mezunları arasında büyük ilgi çektiği görülüyor, bölgede internet ortamında (Blogs, Facebook, Twitter etc..) bu konuda çok canlı bir tartışmanın başladığı görülüyor (IPS, 31/12/2010)&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Bir diğer evrenselleşme özelliği de, &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Anonim &lt;/i&gt;adlı kolektifin, Tunus’lu isyancıları desteklediğini açıklamasıyla kendini gösterdi. &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Anonim&lt;/i&gt;, bu kararını açıkladıktan hemen sonra, Tunus hükümetinin isyanlarla ilgili haberleri bastırmak amacıyla kimi internet alanlarını yasaklamasına misilleme olarak Tunus’ta, borsa ve Devlet Başkanlığı, Başbakanlık, Sanayi Bakanlığı, dışişleri bakanlığı gibi devlet Internet sitelerini çalışmaz hale getirdi.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;h3&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Patlamanın kaçınılmazlığı, geleneğin önemi&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/h3&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&amp;nbsp;Tunus olayları, “hiç beklenmedik bir anda” patlak verdi. Ama yorumları okuyunca, bu olayların arkasındaki dinamiği görünce, “kaçınılmazmış” demek durumunda kalıyoruz. Gerçekten de bu felsefi anlamda “olay” olarak tanımlanan “şey”in doğasına çok uygun: Yapının içinden, hiç beklenmedik anda patlak veren ama enerjisini her zaman yapının çelişkilerinin, özellikle de &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;yapının hem içinde hem dışındaki unsurlarının&lt;/b&gt; basıncından alan şey. Üniversite mezunu işsizler tam da böyle değil mi? Yapı tarafından kullanılmak (iş gücüne katılmak) üzere son noktaya kadar eğitilmiş, ama ondan sonra, işsizliğe atılarak, yapıya dahil olmanın tek yolundan (istihdamdan) mahrum edilmiş insanlar değil mi işsiz üniversite mezunu gençler, bunları görerek daha şimdiden kaygılanan mezuniyet öncesi öğrenciler?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Her ekonomik kriz toplumdaki sınıf yapılarını yeniden şekillendirir. Geçtiğimiz 15 yılda geleneksel sanayi işçisi ortadan kalkmadı, hatta kimi gelişmekte olan ülkelerde alabildiğince yoğunlaştı, ama bunun yanı sıra, hizmet (haberleşme, finans, sağlık, turizm, medya sektörlerinde ) sektöründe iyi eğitim görmüş, yeni üretim tekniklerinin bilgisine sahip, ağlara bağlı bilişim sistemlerde çalışan bir toplumsal tabaka oluştu. Bunların yaşam tarzları, çalışma biçimleri ve koşuları Fordist dönemin işçilerininkine benzemiyor. Ama sermaye bu kesimi sömürülecek, disiplin altına alınacak iş gücü olarak görüyor. İşsiz kaldıklarında da bunların tepkisi, kendi yaşam koşullarına ve yeteneklerine göre oluyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Tam bu noktada “yeni” olanla “gelenek” arasındaki yaşamsal bağı düşünebiliriz. Kapitalizm, sürekli &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;yeniyi&lt;/b&gt; yüceltir, bu sayede hem önceki sermaye birikim modelleriyle, hem de önceki devrimlerin (burjuva, sosyalist, anti-emperyalist) isyan geleneğiyle mücadele eder. Medyanın bu yeni şekillenen sınıf fraksiyonuna, ısrarla “orta sınıf” damgası vurması da, bu mücadelenin bir aracı. Çünkü bu “damga” bu kesimi gelenekten uzak tutmaya hizmet ediyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Bu gün, tüm yeni mücadele biçimlerini, en son güncel iletişim araçları teknolojisini sonuna kadar kullanmanın yanı sıra, düzenli yayın gibi, sendikalar, siyasi partiler gibi, işçi sınıfının geleneksel aygıtlarını da kullanmayı ihmal etmemek, yeni şekillenen bu fraksiyonla geleneksel işçi sınıfının enerjisini birleştirmeye büyük önem vermek gerekiyor.&amp;nbsp;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34012686-8364183641497570693?l=erginyildizoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/feeds/8364183641497570693/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34012686&amp;postID=8364183641497570693' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/8364183641497570693'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/8364183641497570693'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/2011/02/2011e-girerken-tunus-dersleri.html' title='2011’e girerken Tunus dersleri'/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34012686.post-3361557993861598157</id><published>2010-12-30T10:29:00.000Z</published><updated>2010-12-30T10:29:33.809Z</updated><title type='text'>‘Weimar İstanbul’</title><content type='html'>&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="mso-margin-bottom-alt: auto; mso-margin-top-alt: auto; text-align: left;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-font-weight: bold; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;İstanbul Türkiye değildir, ama&amp;nbsp;&lt;i&gt;zeitgeist&lt;/i&gt;(zamanın ruhu) söz konusu olduğunda daha fazla bir şeydir. Dünü, yarını bir arada görebilirsiniz İstanbul’da. Ya bugünü? Onu bir türlü yakalayamazsınız…&amp;nbsp;AKP döneminde yaşanan&amp;nbsp;&lt;i&gt;“değişimi”&amp;nbsp;&lt;/i&gt;anlamanın yeri de İstanbul’dur; İsmail Ağa Camii’nden, Cahide’ye kadar…&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="mso-margin-bottom-alt: auto; mso-margin-top-alt: auto; text-align: left;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-font-weight: bold; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="mso-margin-bottom-alt: auto; mso-margin-top-alt: auto; text-align: left;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-font-weight: bold; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;Halimiz,&amp;nbsp;T.S. Eliot’un,&amp;nbsp;“&lt;i&gt;Olayı yaşadık ama anlamını kaçırdık&lt;/i&gt;”&amp;nbsp;sözlerini akla getiriyor. Bu kenti ne kadar çözümlesek, hep bir&amp;nbsp;&lt;i&gt;“şey”&amp;nbsp;&lt;/i&gt;o kadar eksik kalıyor, şöyle bir görünüp kayboluyor, kendini ele vermiyor…&amp;nbsp;Bilgiyi aşan bir şeyler var…Soruşturan özneyle, ilgi nesnesi arasındaki mesafeyi silen, ama yaşananın özgünlüğünü de evrenselle buluşturan, toplumsal/tarihsel çözümlemeyle, sanatı birleştiren bir çaba gerekiyor…&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="mso-margin-bottom-alt: auto; mso-margin-top-alt: auto; text-align: left;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-font-weight: bold; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="mso-margin-bottom-alt: auto; mso-margin-top-alt: auto; text-align: left;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-font-weight: bold; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;Siyasal yelpazenin birbirine uzak uçlarında yaşıyoruz&amp;nbsp;Clair Berlinski&amp;nbsp;ile, ama&amp;nbsp;&lt;i&gt;City Journal&lt;/i&gt;’daki&amp;nbsp;&lt;i&gt;“Weimar Istanbul”&lt;/i&gt;başlıklı yazısını okuyunca,&amp;nbsp;&lt;i&gt;“işte böyle bir şey”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;demekten kendimi alamadım[1]. Berlinski,&amp;nbsp;&lt;i&gt;“değişimin”&amp;nbsp;&lt;/i&gt;tüm şiddetini, insanın başını döndüren hızını, midesini altüst eden iniş çıkışlarını,&amp;nbsp;&lt;i&gt;“grotesk güzelliğini”&amp;nbsp;&lt;/i&gt;(İstanbul artık bir&lt;i&gt;‘oxymoron’&lt;/i&gt;dur!) büyük bir başarıyla yakalamış.&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="mso-margin-bottom-alt: auto; mso-margin-top-alt: auto; text-align: left;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-font-weight: bold; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="mso-margin-bottom-alt: auto; mso-margin-top-alt: auto; text-align: left;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&lt;b&gt;Weimar kenti&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="mso-margin-bottom-alt: auto; mso-margin-top-alt: auto; text-align: left;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-font-weight: bold; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;Berlinski bir&amp;nbsp;&lt;i&gt;“kent”&amp;nbsp;&lt;/i&gt;betimleyerek başlıyor yazısına, adını koymadan…Burası&amp;nbsp;İstabul diye düşünüyorsunuz hemen. Az sonra, burası giderek faşizm arifesindeki Berlin’e (Weimar Cumhuriyeti 1919-1933) dönüşmeye başlıyor, sonra tekrar İstanbul oluyor, sonra Berlin…&amp;nbsp;İki farklı dönemin iki farklı kenti arasındaki benzerlikler sizi korkutuyor. Eski çözülürken, yeninin, daha şekillenirken can çekişmeye başladığı, adeta&amp;nbsp;Hegel’in&amp;nbsp;“&lt;i&gt;kötü sonsuz&lt;/i&gt;”dediği yerde tutsak bir Kent tipolojisi var karşımızda. Bu kentin ömrü birkaç yıl olabildiği gibi, birkaç on yıldan daha uzun da olabiliyor…&amp;nbsp;Berlinksi,&amp;nbsp;&lt;i&gt;“Weimar Kenti”&amp;nbsp;&lt;/i&gt;diyor buna.&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="mso-margin-bottom-alt: auto; mso-margin-top-alt: auto; text-align: left;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-font-weight: bold; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="mso-margin-bottom-alt: auto; mso-margin-top-alt: auto; text-align: left;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-font-weight: bold; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;Cumhuriyetin&lt;i&gt;&amp;nbsp;“kriziyle”&lt;/i&gt;, Weimar Demokrasisi’nin başına gelenleri karşılaştırınca hak vermeden edemiyorsunuz.&amp;nbsp;Siyasal İslam’ın yükselişiyle&amp;nbsp;&lt;i&gt;nasyonal sosyalizmin&lt;/i&gt;(faşizmin) yükselişi, her ikisinin karizmatik, dinamik, tutkulu ama tutkusundan bir türlü emin olamadığınız,&lt;i&gt;“gerçek mi kurgumu mu?”&amp;nbsp;&lt;/i&gt;diye düşünmeden edemediğiniz liderlerinin, tüm gerçek farklarına karşın, birbirine karışmaya başlayan yüzleriyle, Türkiye’nin dünle yarın arasına sıkışmış halinin bir simgesi olarak&amp;nbsp;&lt;i&gt;“Weimar İstanbul”&lt;/i&gt;…&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="mso-margin-bottom-alt: auto; mso-margin-top-alt: auto; text-align: left;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-font-weight: bold; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="mso-margin-bottom-alt: auto; mso-margin-top-alt: auto; text-align: left;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-font-weight: bold; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;Weimar Kenti’ne karakterini, diyalektik anlamda, bir&amp;nbsp;&lt;i&gt;“aufhebung”&amp;nbsp;&lt;/i&gt;olarak&lt;i&gt;“değişim”&amp;nbsp;&lt;/i&gt;değil, çözülme, parçalanarak, büyüyerek çürüme veriyor ve canlı bir siyasi-kültürel yaşamın ardından gelen koyu bir karanlık... Nüfus hızla artıyor, tarihi binalar çürüyor, gelişigüzel dikilen ölçüsüz yeni binaların betonu, camı alüminyumu korkutuyor, kente yeni gelen insanların görüntüleri gibi…&amp;nbsp;Yeni gelenler de buldukları, gürültüden, ışıklardan, renklerden, haz ekonomisinin estetiğinden, kadınlarından, eşcinsellerinden, transseksüellerinden,&lt;i&gt;“entellerinin” “anlaşılmaz”&amp;nbsp;&lt;/i&gt;dilinden, metalarının cinselliğe bindirilmiş simgelerinin baş döndürücü dolaşım hızından korkuyorlar. Aslında herkes herkesten korkuyor; kaçınılmaz bir krizden, engellenemez bir çöküşün her an patlak verecek bir felaketin arifesinde yaşadığını&lt;i&gt;&amp;nbsp;“bilmekten”&amp;nbsp;&lt;/i&gt;korkuyor. Bir deprem beklentisiyse İstanbul’da tüm bunların üzerine tüy dikiyor…&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="mso-margin-bottom-alt: auto; mso-margin-top-alt: auto; text-align: left;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-font-weight: bold; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="mso-margin-bottom-alt: auto; mso-margin-top-alt: auto; text-align: left;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&lt;b&gt;Berlin-İstanbul&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="mso-margin-bottom-alt: auto; mso-margin-top-alt: auto; text-align: left;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-font-weight: bold; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;Weimar Kenti’nin arkasında ağır bir tarih mirası ve bu tarihi durdurarak yeni bir yöne döndüren bir&lt;i&gt;&amp;nbsp;“olay”&amp;nbsp;&lt;/i&gt;var. Bu&lt;i&gt;“olay”&lt;/i&gt;ın getirdiği yeni insan, yeni bir&lt;i&gt;“hakikate”&amp;nbsp;&lt;/i&gt;dayanarak ileriye doğru gitmeye çabalarken, bu&amp;nbsp;&lt;i&gt;“olaya”&lt;/i&gt;direnmeye kararlı eski insan ve tutunduğu anakronistik&amp;nbsp;&lt;i&gt;“hakikat”,&lt;/i&gt;kaybolan bir dünyayı,&amp;nbsp;&lt;i&gt;“bir asrı saadet”&lt;/i&gt;i özlüyor. Berlinski, Osmanlı’nın, tarihi mirası, Cumhuriyet’in ve modernliğin,&lt;i&gt;“olayı”&lt;/i&gt;, yeni insanı temsil ettiğini, AKP’nin ve beraberinde getirdiklerinin ise, ilerlemeyi değil, tüm demokratikleşme iddialarına karşın,&lt;i&gt;“olay”&lt;/i&gt;ın öncesine dönmeyi arzulayan bir&lt;i&gt;“nostaljiyi”&amp;nbsp;&lt;/i&gt;temsil ettiğini düşünüyor. Berlinski de, artık AKP’nin cilasını kazıyarak altındakileri görmeye başlayanlardan biri.&amp;nbsp;&lt;i&gt;“Demokratikleşme”, “yolsuzlukla mücadele”&amp;nbsp;&lt;/i&gt;iddialarının, birbirini izleyen açılımların, dosyalardan, Ergenekon’a kadar uzanan olayların, kendisinden farklı siyasi görüşte olanları akıl hastası olmakla suçlayanların söylemi, her şeyin tam aksi bir anlama geldiği, Yeni-Osmanlı fantezileri,&amp;nbsp;Orwell’in&amp;nbsp;&lt;i&gt;“1984”&amp;nbsp;&lt;/i&gt;dünyasını aratmıyor.&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="mso-margin-bottom-alt: auto; mso-margin-top-alt: auto; text-align: left;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-font-weight: bold; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="mso-margin-bottom-alt: auto; mso-margin-top-alt: auto; text-align: left;"&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-font-weight: bold; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;“Olayın”&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-font-weight: bold; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;henüz tamamlanamayan modernitesi, bir noktadan sonra bu nostaljiye dayanamaz. Siyaset de&lt;i&gt;“Bundan sonra ne olacak”&amp;nbsp;&lt;/i&gt;sorusuna bir cevap bulamamanın gerginliğini tümüyle yansıtır. Her köşeden&amp;nbsp;&lt;i&gt;“öcü”&amp;nbsp;&lt;/i&gt;gibi insanın üzerine gelen&amp;nbsp;&lt;i&gt;“komplo teorileri”&lt;/i&gt;, her taşın altından çıkan&amp;nbsp;&lt;i&gt;“Yahudi/Siyonist proje”&lt;/i&gt;, aklın yerine geçen paranoya…Weimar’ın yıkılışı, Roma’nın&amp;nbsp;&lt;i&gt;“barbarlar”&lt;/i&gt;tarafından talan edilmesi,&amp;nbsp;&lt;i&gt;“fetih”&lt;/i&gt;ten önceki Constantiople gibi bir&amp;nbsp;&lt;i&gt;“şey”&lt;/i&gt;dir bugün İstanbul’da egemen&amp;nbsp;&lt;i&gt;“zeitgeist”&lt;/i&gt;.&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="mso-margin-bottom-alt: auto; mso-margin-top-alt: auto; text-align: left;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-font-weight: bold; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;Kentin yaşamı, çokdilli, çok çelişkili siyasi kültürel projeleri, müstehcen servetlerle, uygarlığın yüz karası yoksullukları, kösnül çıplaklıklarla, köktendinci örtünmeleri, ortaokullara kadar yayılan uyuşturucu dalgasıyla, sigara yasağını, içkili lokantalardaki baskınları birlikte yaşayan kalabalığın her gün yeniden boğuşmak zorunda kaldığı bir anlamlar karmaşasıdır…Bunlar, yaklaşan&amp;nbsp;&lt;i&gt;“felaketin”&lt;/i&gt;, yeni bir&lt;i&gt;“olay”&lt;/i&gt;ın habercisidir ama…&amp;nbsp;&lt;i&gt;“Olay”&lt;/i&gt;gelmez…&amp;nbsp;Çürüme devam eder…&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="mso-margin-bottom-alt: auto; mso-margin-top-alt: auto; text-align: left;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-font-weight: bold; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="mso-margin-bottom-alt: auto; mso-margin-top-alt: auto; text-align: left;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-font-weight: bold; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;Bu bekleyişin, Kent’in kültür ve sanat yaşamına, entelektüel üretkenliğine de yansıması kaçınılmazdır. Ya da öyle sanırsınız! Weimar dönemine bakarsanız sanatın,&amp;nbsp;Dix, Grosz, Kandinsky, Brecht, Hesse, Kafka, Mann, Berg, Schoenberg, Webern, Fritz Lang&amp;nbsp;gibi isimleri, felsefenin&amp;nbsp;Adorno, Walter Benjamin, Heidegger&amp;nbsp;–Max Horkheimer, Max Weber&amp;nbsp;gibi devleri gözleriniz kamaştırır. Weimar’ı bunlar bile koruyamadıysa, İstanbul karanlığa nasıl direnecektir? Berlinski İstanbul’un sanat yaşamına bakınca, Berlin-Viyana-Prag üçgeninin zenginliğiyle değil, postmodernizmin çölüyle karşılaşır. Bir tarafta&amp;nbsp;İnci Eviner’in Harem’i,&amp;nbsp;Taner Ceylan’ın hiperrealits resimleri, öbür tarafta, Kurtlar Vadisi…&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="mso-margin-bottom-alt: auto; mso-margin-top-alt: auto; text-align: left;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-font-weight: bold; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="mso-margin-bottom-alt: auto; mso-margin-top-alt: auto; text-align: left;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-font-weight: bold; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;Adnan Khan&amp;nbsp;da&lt;i&gt;&amp;nbsp;Macleans&lt;/i&gt;&amp;nbsp;(Kanada) dergisindeki denemesinde, İstanbul’u bir barut fıçısına benzetir (23/12/2010). Radikal milliyetçiler, (Kürt ya da Türk), radikal İslam, cemaate teslim olmuş polis,&amp;nbsp;&lt;i&gt;“yandaş medya”&amp;nbsp;&lt;/i&gt;bir yana, bir mafya babasının, kendine has beden diliyle oturduğu kahvede çayına şeker atarken Khan’a dediği gibi&amp;nbsp;&lt;i&gt;“halen yarım düzüne küçük çaplı savaş sürmektedir İstanbul’da…”&amp;nbsp;&lt;/i&gt;Ancak Khan’ın, İstanbul’unda&amp;nbsp;&lt;i&gt;“esas uyuşturucu paradır; herkes buna tutkundur. Her şey bu yüzden böyle değişmektedir&lt;/i&gt;”.&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="mso-margin-bottom-alt: auto; mso-margin-top-alt: auto; text-align: left;"&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-font-weight: bold; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="mso-margin-bottom-alt: auto; mso-margin-top-alt: auto; text-align: left;"&gt;&lt;span lang="FR" style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: FR; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-font-weight: bold; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;Yine de, bu kent sizi büyüler. Başka bir yerde yaşamak istemezsiniz, özellikle bugün İstanbul’u yazan Berlinski, dün Berlin’i yazan&amp;nbsp;Isherwood&amp;nbsp;gibi bir entelektüelseniz. Çünkü, kentin trajedisi, artık sizin&amp;nbsp;&lt;i&gt;“maddenizdir”&lt;/i&gt;; kimi zaman eroin etkisi yapar üzerinizde, bugünün belirsizliğinden kaçarken sığınırsınız…Kimi zaman da kokain olur sizin için, kentin her gün size yeniden çarpan rüzgârının peşinden koşarken…&lt;/span&gt;&lt;span lang="FR" style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: FR; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="mso-margin-bottom-alt: auto; mso-margin-top-alt: auto; text-align: left;"&gt;&lt;span lang="FR" style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: FR; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-font-weight: bold; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;---------------------&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="mso-margin-bottom-alt: auto; mso-margin-top-alt: auto; text-align: left;"&gt;&lt;span lang="FR" style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: FR; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-font-weight: bold; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;(1)&lt;i&gt;&amp;nbsp;&lt;/i&gt;Bu 6000 sözcüklü denemeyi, burada özetlemeyi, alıntılarla temsil etmeyi denemek yerine, bende bıraktığı&amp;nbsp;&lt;i&gt;“izi”,&lt;/i&gt;kimi yerde plajerizme düşmek pahasına, aktarmaya çalışacağım. Yazıyı burada okuyabilirsiniz:&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: EN-GB; mso-bidi-font-size: 11.0pt; mso-bidi-font-weight: bold; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&lt;a href="http://www.city-journal.org/2010/20_4_weimar-city.html" target="_blank"&gt;&lt;span lang="FR" style="color: #006699; mso-ansi-language: FR;"&gt;http://www.city-journal.org/2010/20_4_weimar-city.html&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;span lang="FR" style="color: black; font-family: &amp;quot;Arial&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 10.0pt; mso-ansi-language: FR; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/34012686-3361557993861598157?l=erginyildizoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/feeds/3361557993861598157/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=34012686&amp;postID=3361557993861598157' title='2 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/3361557993861598157'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/34012686/posts/default/3361557993861598157'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erginyildizoglu.blogspot.com/2010/12/weimar-istanbul.html' title='‘Weimar İstanbul’'/><author><name>Ergin Yildizoglu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10631435937130104466</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_g8wdVYR4V9g/SMfROaF5l0I/AAAAAAAAAC8/gkAeYz_YJmI/S220/blog+icin.JPG'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-34012686.post-4116965029634333349</id><published>2010-12-24T09:01:00.000Z</published><updated>2010-12-24T09:01:19.087Z</updated><title type='text'>Mali Krizin ‘Beşinci’ Yılına Girerken</title><content type='html'>&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="mso-margin-bottom-alt: auto; mso-margin-top-alt: auto; text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR" style="color: black; font-family: &amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 12.0pt; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial; mso-bidi-font-weight: bold; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;Mali krizi ilk kez 2007’de (&lt;i&gt;“Hışt, Hışt Geliyor…”&amp;nbsp;Cumhuriyet&lt;/i&gt;&amp;nbsp;05.02.2007) konuşmaya başlamıştık. Kriz&amp;nbsp;&lt;i&gt;“resmen”&lt;/i&gt;2008’de patlak verdi, ama New York Federal Reserve Bank’ın Wall Street’e (büyük olasılıkla o zaman dünya mali piyasalarına) egemen&amp;nbsp;“14 aileyi”toplayarak, türev piyasalarında hızla şekillenmekte olan mali krizi engellemek için acilen önlem almalarını istediği&amp;nbsp;16&amp;nbsp;Şubat 2006&amp;nbsp;toplantısını (David Wessel,&amp;nbsp;&lt;i&gt;Wall Street Journal&lt;/i&gt;, 16/02/2006) temel alırsak, mali krizin beşinci yılına girmekte olduğumuzu söyleyebiliriz.&lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="color: black; font-family: &amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 12.0pt; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="mso-margin-bottom-alt: auto; mso-margin-top-alt: auto; text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR" style="color: black; font-family: &amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 12.0pt; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial; mso-bidi-font-weight: bold; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;Mali kriz ABD’de patlak vermiş, hızla dünya ekonomisini etkilemiş, sonra yatışmaya başlamıştı. 2010 yılının gündemini esas olarak, mali krizin Avrupa’daki etkileri işgal etti; ABD piyasalarındaki&amp;nbsp;&lt;i&gt;“istikrar”&amp;nbsp;&lt;/i&gt;ise daha çok, fırtınadan önceki bir dinginliğe benziyordu.&lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="color: black; font-family: &amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 12.0pt; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;h3&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language: TR; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;Bir yılda yedi zirve&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/h3&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="mso-margin-bottom-alt: auto; mso-margin-top-alt: auto; text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR" style="color: black; font-family: &amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 12.0pt; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial; mso-bidi-font-weight: bold; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;Geçten hafta, Avrupa Birliği’nin 27 üyesi, komisyon yetkilileri ve Avrupa Merkez Bankası derinleşmeye devam eden mali krize bir çözüm üretmek için yine Brüksel’de bir araya geldiler. Yıl başından bu yana yedinci kez toplanan AB zirvesi sonunda liderler aldıkları kararları açıklamaya hazırlanırken, reyting şirketi Moody’s, birkaç hafta önce kurtarılan İrlanda’nın kredi notunu beş kademe birden düşürdü. Daha önce Moody’s İspanya’da krizin derinleştiğini vurgulamıştı, bu kez Yunanistan’da durumun kritik olduğuna yeniden dikkat çekti. Moody’s’in AB liderlerini kızdıran (&lt;i&gt;Daily Telegraph&lt;/i&gt;,17/12), piyasalarışaşırtan açıklamasının ardından, RIA Capital Markets’den bono uzmanı&amp;nbsp;Nick Stamenkoviç, zamanlamaya dikkat çekerek&amp;nbsp;&lt;i&gt;“bu tür açıklamaların krizi derinleştirici yönde etki yaptığını&lt;/i&gt;”söylüyordu (&lt;i&gt;Telegraph&lt;/i&gt;, 17/12/2010).&lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="color: black; font-family: &amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 12.0pt; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="mso-margin-bottom-alt: auto; mso-margin-top-alt: auto; text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR" style="color: black; font-family: &amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 12.0pt; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial; mso-bidi-font-weight: bold; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;Halbuki zirvede, AB liderliğinin, devlet iflaslarına karşı son tahlilde kullanılmak kaydıyla bir&amp;nbsp;Avrupa İstikrar Mekanizması oluşturarak mali piyasaların istekleri yönünde önemli adımlar atmaya başladığı söylenebilir. Bu mekanizmanın, zirvede öngörüldüğü gibi 2013’te devreye girebilmesi için Lizbon Anlaşması’nın 136. maddesine iki cümle eklenerek değiştirilmesi de kabul edildi. Böylece Almanya anlaşmayı deliyor, AB sürecini kendi öngördüğü yönde yeniden biçimlendirmek için bir olanak elde ediyordu. Almanya’nın bir &lt;i&gt;“Birleşik bir Avrupa Bonosu” &lt;/i&gt;yaratılmasına direnmesi piyasaları, paralarını park edecek yeni ve güvenlikli bir araçtan mahrum etmeye devam ettiği için düş kırıklığı yaratıyor, ama zirvede başka&lt;i&gt;&amp;nbsp;“olumlu”&amp;nbsp;&lt;/i&gt;gelişmeler de var. Almanya’nın devlet iflaslarında, krediyi veren kuruluşların da zararın bir kısmını üstlenmesini isteyen önerisinin, her alacaklının özel koşullarına bağlanarak sulandırılması da bono piyasalarının istekleri doğrultusunda bir gelişme. AB Merkez Bankası’nın, sermayesini iki kat büyüterek yeni sarsıntılara karşı önlem alma kapasitesini arttırmasının da güven vermesi gerekir.&lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="color: black; font-family: &amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 12.0pt; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="mso-margin-bottom-alt: auto; mso-margin-top-alt: auto; text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR" style="color: black; font-family: &amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 12.0pt; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial; mso-bidi-font-weight: bold; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;Bu bağlamda, Moody’s’in açıklamasının zamanlamasında bir gariplik olduğu kesin. Ama, AB sürecinin çok ciddi sorunlarla boğuştuğu ve krizi aşacak uygun önlemler geliştirmekte yetersiz kaldığı da çok açık.&lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="color: black; font-family: &amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 12.0pt; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;h3&gt;&lt;span lang="TR" style="mso-ansi-language: TR; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;Almanya yükseliyor, tedirginlik artıyor&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/h3&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="mso-margin-bottom-alt: auto; mso-margin-top-alt: auto; text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR" style="color: black; font-family: &amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 12.0pt; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial; mso-bidi-font-weight: bold; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;Ya da... Belki, henüz krizi aşacak bir gelişme ortada yok ama Almanya’nın AB içinde,&amp;nbsp;“vazgeçilmez ülke”&amp;nbsp;konumuna artık tartışılmaz bir biçimde yerleştiği, AB’nin siyasi-mali bütünleşme sürecinin daha hızlı ilerlemeye başladığı, bunun da ortak para birimine olan güveni pekiştirmek açısından çok önemli olduğu söylenebilir.&lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="color: black; font-family: &amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 12.0pt; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="mso-margin-bottom-alt: auto; mso-margin-top-alt: auto; text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR" style="color: black; font-family: &amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 12.0pt; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial; mso-bidi-font-weight: bold; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;Ancak,&amp;nbsp;&lt;i&gt;ironi&lt;/i&gt;&amp;nbsp;şurada ki, bu süreç giderek, AB içinde&lt;i&gt;&amp;nbsp;“yoksul ülkelerle” “zengin ülkeler”&amp;nbsp;&lt;/i&gt;arasındaki ekonomik uçuruma bir de siyasi boyut ekleyerek birliğin bütünlüğünü tehdit etmeye başlıyor.&lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="color: black; font-family: &amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 12.0pt; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="mso-margin-bottom-alt: auto; mso-margin-top-alt: auto; text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR" style="color: black; font-family: &amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 12.0pt; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial; mso-bidi-font-weight: bold; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;İngiltere ve Fransa gibi büyükler, Almanya ile ortak bir eksen oluşturmaya çalışırken daha küçük ülkeler ulusal egemenliklerini kaybetmekte olduklarını görerek kaygılanıyorlar. Yılbaşında kriz derinleşmeye başlarken&amp;nbsp;Merkel&amp;nbsp;krizi yönetmeye, diğer ülkelere yardım etmeye ilişkin Almanya’nın koşullarını ortaya koymuştu. Almanya&lt;i&gt;&amp;nbsp;“önce mali disiplin”&amp;nbsp;&lt;/i&gt;derken, Fransa’nın talebi canlandırıcı harcamalardan, kurtarma önlemlerinden yana olduğu anlaşılıyordu. Ekim ayında Normandiya zirvesinde&amp;nbsp;Sarkozy, yalnız kalmaktansa Almanya ile birlikte davranmaya karar vermeye&amp;nbsp;&lt;i&gt;“ikna olunca”&lt;/i&gt;, Almanya’nın önü açıldı. Perşembe günü de&amp;nbsp;&lt;i&gt;Financial Times&lt;/i&gt;, Almanya, İngiltere ve Fransa’nın AB bütçesini dondurmaya ilişkin&amp;nbsp;&lt;i&gt;“gizli bir anlaşma yaptıklarını”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;aktarıyordu.&lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="color: black; font-family: &amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 12.0pt; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="mso-margin-bottom-alt: auto; mso-margin-top-alt: auto; text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR" style="color: black; font-family: &amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 12.0pt; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial; mso-bidi-font-weight: bold; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;Cumartesi günü de&amp;nbsp;&lt;i&gt;Le Monde, “Brüksel’de zengin ve yoksul ülkeler arasında savaş”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;başlığıyla verdiği yorumunda,&amp;nbsp;&lt;i&gt;“Polonya açısından her şey anlaşılmıştı. Fransa, İngiltere ve Almanya arasında gerçekleşen, Avrupa bütçesini dondurmaya yönelik anlaşma, zengin ülkelerin kendi tarım harcamalarını koruyabilmek için, en yoksul ülkelerin aldıkları mali desteklere yönelik bir saldırıydı”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;diyordu.&lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="color: black; font-family: &amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 12.0pt; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="mso-margin-bottom-alt: auto; mso-margin-top-alt: auto; text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR" style="color: black; font-family: &amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 12.0pt; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial; mso-bidi-font-weight: bold; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;Lüksemburg Dışişleri Bakanı, Almanya ve Fransa’nın&amp;nbsp;&lt;i&gt;“liderlik dayatmasından ve küstahlığından”&lt;/i&gt;&amp;nbsp;yakınıyor, İrlanda Başbakanı’nı da AB mali desteğini alabilmek için ağır koşulları kabul ettikten sonra, şimdi,&amp;nbsp;&lt;i&gt;“AB içinde Almanya’nın anlayışına uymayan bir karar almak her zaman çok zordu. Bu konuda yeni bir şey yok. Yeni olan olgu şu, Almanlar konuşuyorlar, ama dinlemiyorlar. İlk defa önemli bir konuda Almanya’nın tutumuna canım çok sıkıldı&lt;/i&gt;”diyordu (&lt;i&gt;The Guardian,&lt;/i&gt;&amp;nbsp;17/12).&lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="color: black; font-family: &amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 12.0pt; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: EN-GB;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left" class="MsoNormal" style="mso-margin-bottom-alt: auto; mso-margin-top-alt: auto; text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR" style="color: black; font-family: &amp;quot;Calibri&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;; font-size: 12.0pt; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-fa
